Müzik ve İlahi konusunda en çok merak edilenler

1 Dinimizin müzik dinleme konusundaki ölçüsü nedir? Bazı ilahi ve ezgiler var ki sanki bazen dünyevi bir müzikmiş gibi oluyor...

Musikî hususunda umumî ölçümüz şu ifadeler olmalıdır:

“Şeriatça bazı savtlar (dinî bakımdan bazı sesler) helâl, bazıları haram kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları iras eden (hatırlatan) sesler helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.” (İşaratü’l-İ’câz, s. 78; Sözler, s. 382, 687-688)

Musikîde iki ses kullanılır: insan sesi ve âlet sesi. Bir eser icra edilirken ya tek başına insan sesi veya müzik âletleri kullanılır; çok kere de her ikisinden birden istifade edilir. Her üç halde de insanın hoşuna giden, onun zevk duyduğu ve tesirinde kaldığı ölçülü, belli bir makamda ses çıkarılır. Bu sesler mahiyetine, mevzuuna ve tesirine göre değerlendirilir. Ya insanın ruhuna tesir eder, onda ulvî, dinî, hamâsî hislerin canlanmasına sebep olur; ya da dinlediği bir musikî parçası, nefsine ve süflî hislere hitap ederek yüce hislerin körelmesine sebebiyet verir.

Yukarıdaki ifadelerde de açıkça görüldüğü gibi, meşru olan, dinlenilmesinde bir mahzur bulunmayan ses, insana ulvî hüzünleri, yani dünyanın fâniliğini, ölümün her an gelebileceğini, insanın bir gün gelip toprak olacağını, Allah korkusunu hatırlatmalı veya ilâhî aşkı, Allah sevgisini, dünya üzerinde Cenab-ı Hakk'ın güzel sanat eserlerindeki yüce isimlerinin ve sıfatlarının tecellîlerini hatıra getirmeli. Bu hisleri tahrik eden her türlü sesi dinlemek helâl ve caizdir. Fakat yetimane hüzünleri; insana ümitsizlik veren, sevdiği kimselerden ve nimetlerden ayrılmanın ıztırabını hatırlatan, insanı bedbinliğe, karamsarlığa iten; insanın şehevanî hislerine hitap eden, dinlediği zaman nefsin hoşuna giden sesler ise haramdır, dinlemek caiz değildir.

Bu iki sınıfa girmeyen birtakım sesler de vardır ki, insandan insana değişir. Meselâ aynı musikî parçasını dinleyen iki kişiden birisi nefsânî bir his duyarken, diğeri ondan daha ulvî bir mânâ çıkarmaktadır. Meselâ “İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye/Deli gönül abdal olmuş, gezer elif elif diye.” parçasını bir musikî eşliğinde dinleyen iki kişiden birisi “elif”ten Allah’ı hatırlayıp, ilâhî aşkı düşünürken, öbürü zahirî mânâsına bakarak “elif”ten bir kadını hatırlar, mecâzî bir aşk düşünür.

Bir başka misâl: Yunus’un,

“Aşkın aldı benden beni / Bana Seni gerek Seni.
Ben yanarım dünü günü / Bana Seni gerek Seni."

Aşkın şarâbından içem / Mecnûn olup dağa düşem.
Sensin dünü gün endîşem / Bana Seni gerek Seni.”

şiiri, bugün hem ilâhî olarak, hem de türkü olarak söylenmektedir. Şimdi biri burada geçen “aşk”tan ilâhî aşkı düşünürken, diğeri zâhirî mânâsına bakarak mecâzî bir aşkı hatırlar.

İmam Gazalî Hazretleri ise (İhyâ, II/279-81) musikîyi, haram, mekruh ve mubah olmak üzere üç ana başlık altında inceleyerek şöyle der:

Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan kimseler için yalnızca bu duyguları tahrik eden sesler haramdır.

Vakitlerinin çoğunu buna veren, meşguliyeti âdet haline getiren kimse için mekruhtur.

Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehaptır.

İmam Gazalî daha sonra, musikîyi haram kılan şeyin kendisi değil, sonradan ârız olan bazı sebepler olduğunu ifade eder, bunu da şöyle tasnif eder:

"Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir."

"Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise, bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır."

Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, vaktinin çoğunu bu yolda geçirirse sefih olur.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Çalgı aletleri kullanmak ve şarkı söylemek caiz mi?..

2 Müzik / çalgı aletleri (bağlama, gitar, piyano, org, saz vb.) kullanmak ve şarkı söylemek caiz mi?

Ne Kur’ân âyetleri içerisinde, ne de sahîh hadîs-i şerifler arasında; ne âletli, ne de âletsiz salt mânâda “mûsikî”yi yasaklayan bir habere, bir hükme rastlanmaz. Dînimizde haramlar açık bir dil ile, net bir şekilde hep beyan edilmiştir. Çalgılı veya çalgısız söylenen mûsikî yeni bir icat da değildir. Kur’ân âyetleri indiği günlerde mûsikî çalınıp söyleniyordu. Bizim Rabbimiz ise, kesinlikle unutkan değildir.1 Cenâb-ı Hak;

“Kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmanız dışında, Allah size haram kıldıklarını ayrı ayrı açıklamıştır.”2

buyurur. Allah Resûlü de (asm) bir hadislerinde:

“Allah’ın, kitabında helâl kıldığı helâl; haram kıldığı ise haramdır. Hakkında sustuğu da muaftır. Allah’tan onun affının kabulünü isteyin. Zira Allah bir şeyi unutacak değildir.”3

buyurmuş; bir diğer hadislerinde de,

“Allah bir şeyi farz kıldığında onu eksiltmeyin. Bir şeye sınır koyduğunda da sınırı aşmayın. Bir şey hakkında da unutmaksızın susmuşsa, onun ardına düşmeyin.”4

buyurarak, haram kılacağı bir şey hakkında Allah’ın ne tereddüdü, ne de unutkanlığı bulunmadığını; binâenaleyh bir şeyi haram kılmamışsa eğer, o şeyin mubah olacağının anlaşılması gerektiğini, çünkü eşyada aslolanın “mubahlık” olduğunu beyan buyurmuş bulunmaktadır.

Her şeyden önce, yalın ve katıksız olarak eğlence, şarkı, türkü ve oyunlar, içlerinde haram unsur olmamak şartıyla mubahtırlar. Peygamber Efendimiz (asm) oynayan bir gurup Habeşliye rastlayınca onları takdir ettikten sonra şöyle buyuruyor:

“Yahudiler ve Hristiyanlar bilsinler ki, bizim dinimizde genişlik vardır.”5

Nitekim Üstad Bedîüzzaman Hazretleri bu hadisi tefsir sadedinde, radyolardan yapılan müzik yayını ile ilgili olarak diyor ki:

“Evet, beşer hakîkate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat, bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafi olur.”6

Bedîüzzaman’a göre, insanlığın bu ihtiyacını dikkate alan radyo yayıncıları, İslâm ahlâkını rencide edici olmamak ve içinde haram unsur taşımamak şartıyla radyodan eğlence, müzik, şarkı ve türkü yayını yapabilirler. Ve yapılan bu tür ölçülü müzik yayınları dinlenebilir. Ama bu yayın radyonun tüm yayınlarına oranla beşte biri aşmamalıdır. Yoksa havanın yaratılış hikmetine zıt şekilde yayın yapılmış olur. Bu durumda ise radyo bir İlâhî nîmet iken, bir nikmet olur, yapılan ölçüsüz eğlence yayınları beşerin başına belâ olmaktan öteye bir fayda sağlamaz. Öyle ise Bedîüzzaman’a göre, bir radyoda şarkı, türkü, ezgi, müzik ve meşrû eğlence programına beşte bir, kelimât-ı tayyibe sayılabilecek şekilde faydalı ve Kur’ân bilgilerini konu alan programlara ise beşte dört oranda yer verilmelidir.7

Resûlullah Efendimiz (asm) hicret esnasında Medîne’ye teşrif buyurduğu zaman, kadınlar dam başlarında defli ve sesli olarak, “Talea’l-bedru aleynâ, min seniyyâti’l-vedâ, vecebe’ş-şükrü aleynâ, mâ deâ lillâhi dâ’...” diyerek ilahi söylemişler ve neş’elerini şükre çevirmişlerdi.8

Bir evden kulağına gelen def ve başkaca çalgı sesleri üzerine Resûlullah Efendimiz (asm), evde ne olduğunu sorar.

“Düğün.” cevabını alınca:

“Bu nikâhtır, sifâh (zinâ) değildir.” der.

Hz. Âişe (ra) Medineli bir yakınını evlendiriyor. Düğün yerine gelen Peygamber Efendimiz (asm):

“Kızı gelin ettiniz mi?” diye sorar.

“Evet.” derler. Peygamber Efendimiz (asm):

“Kızla birlikte türkü söyleyecek birini de gönderdiniz mi?” buyurur.

Hz. Âişe (ra):

“Hayır.” deyince, Peygamber Efendimiz (asm):

“Ensâr arasında bu çeşit fırsatlarda eğlence geleneği vardır. Keşke kızla birlikte şarkı söyleyecek birisini gönderseydiniz de onlar şöyle söyleyiverseydi:

“Size geldik, size geldik. / Bize şenlik, size şenlik.”9

Hz. Peygamber bir kere Medine’de bir yerden geçerken aniden def çalarak ve türkü söyleyerek:

“Nahnu cevarin min beni’n-Neccar / Ya habbeza Muhammedün min car.”

(Biz Neccaroğuları kabilesine mensup kızlarız. / Hz. Muhammed ne iyi ve ne hoş bir komşudur)
beyitlerini söyleyen kızlara rastladı ve:

“Allahu ya’lemu inni uhibbukünne.” (Allah bilir ki ben sizi seviyorum.) demek sûretiyle onlara iltifatta bulundu.10

Hz. Enes (ra) bildiriyor: Veda Haccı sırasında Resûlullah Efendimizin (asm) kafilenin yürüyüş temposunu ezgileriyle canlı tutan bir kölesi vardı, adı Enceşe idi. Bu zat güzel sesli birisiydi ve Resûlullah’ın zevceleri ile bir kısım Müslüman kadınların develerini sevk ediyordu.

Enceşe bazı ezgiler okumuş, okuduğu ezgilerle develeri hızlandırmıştı. Bilindiği gibi, develer yürüme sırasında okunan belli bir ezginin veya mûsikinin ahengine karşı hassasiyet gösterip, adımlarının temposunu, söylenen bu şarkının ritmine göre ayarlayabilmekte, hızlı veya yavaş olabilmektedir.

Resûlullah Efendimiz (asm) teşbihli bir üslupla, Enceşe’den okuduğu ezgilerin ritmini değiştirmesini ve develerin yürüyüş temposunu ağırlaştırmasını emrederek şöyle buyurmuştu:

“Ey Enceşe ağır ol! Şişeleri kırma.” (Şişe ile kafilenin zayıflarını kastediyordu.) 11

Şimdi de çalgı âletinde, şarkıda ve türküde haramlık meydana getiren unsurları işleyen vahiy mesajlarını ele alıp inceleyelim:

1. Cenâb-ı Hak Müslüman hanımlara şöyle emrediyor:

“Allah’tan korkarsanız, yabancılarla edâlı ve câzibeli konuşmayın. Yoksa kalbinde fesat bulunan kimse kötü şeyler ümit eder. Dâima ciddî ve ağır başlı söz söyleyin.”12

Müzikte kadın sesini değerlendirirken bu âyeti temel taşı olarak elimizde tutacağız. Çünkü bu âyet Müslüman kadının sesinin yabancılara göre konumunu nazara veriyor ve Müslüman kadına bir ses sınırı çiziyor. Allah’tan korkan Müslüman kadın yabancılarla konuşurken bu ses sınırının içinde kalacak ve belirtilen kırmızı ışığı geçmeyecek. Buradaki kırmızı ışığı Kur’ân-ı Kerîm, “felâ tehda’ne bi’l-kavl” sözüyle ifâde eder. “tehda’ne” “hade’a” fiilinden geliyor. “Hade’a” tevâzu gösterdi, eğildi, itaat etti, yumuşak oldu, boyun eğdi, inkıyâd etti demektir. Bu âyete göre Müslüman kadın yabancılara boyun eğercesine, yabancıların çirkin arzûlarına itaat edercesine, onların önünde eğilircesine sözlerini yumuşatmamalı, “özel çağrı” anlamı içeren bir edâ ve cilve ile konuşmamalı, sözlerine ilâve bir câzibe katmamalıdır. Kur’ân bunu yasaklıyor. Kur’ân’ın kırmızı çizgisi budur. Müslüman kadın bu çizgiyi geçmemelidir. Çünkü Kur’ân’a göre böyle konuşmak, kalbinde hastalık bulunan kimseyi umutlandırma riski taşıyor.

Kur’ân’a göre gerektiğinde kadın yabancılarla elbet konuşacak. Fakat şu ölçülerle Kur’ân diyor ki: “Kulne kavlen ma’rûfâ” yani, “iyi, düzgün, doğru, ciddî, ağırbaşlı, vakûr, edâsız, cilvesiz, itaatsiz, art niyetsiz, Allah nasıl bir ses verdiyse o sesi düzgünce çıkararak konuşun.”

2. Nâfi anlatıyor:

“Abdullah İbnu Ömer, bir çalgı sesi işitmişti ki, derhal kulaklarını parmaklarıyla tıkayarak yoldan uzaklaştı.” Bana:

“Ey Nâfi, kulağına hâlâ ses geliyor mu?” diye sordu.

“Hayır.” dedim.

Bunun üzerine parmaklarını kulaklarından çıkardı ve ilave etti:

“Bir defasında Hz. Peygamber (asm) ile beraberdim. Böyle bir ses işitti ve aynen benim davrandığım şekilde davrandı.”13

İmran bin Husayn (ra) bildirmiştir: Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki:

“Bu ümmete yere batma, kılık değiştirme ve taşlanma âfetleri gelecektir.”

Ashaptan birisi:

“Bu ne zaman olacak yâ Resûlallah?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (asm):

“Şarkıcı kadınlar yaygınlaştığı, çalgı âletleri türediği ve şaraplar sıkça içildiği zaman.” buyurdu.14

Bu hadislerden; kıyamete yakın insanların şarkıyı, türküyü ve her türlü müziği bir metâ sayacakları, büyük bir değer verecekleri, fitne ortamı olup olmamasına bakmaksızın kadını allayıp pullayarak ortaya sürecekleri, çalıp söyleterek, açıp saçarak kadın ile eğlence düzenlemenin mubah sayılacağı ve haramı helâl sayarcasına bu anlayışın yaygınlaşacağı anlaşılmaktadır.

Kezâ bu hadislerden; İslâm ahlâk ve terbiyesi olmadığında veya inkâr edildiğinde kadın sesi ile müziğin şerre ve fitneye en kolay âlet edilen unsurlardan olduğu uyarısını çıkarmak mümkündür.

İmam-ı Gazâlî Hazretleri, İhyâ’sında mûsikîye uzunca bir bölüm ayırmış ve semâ ile mûsikîyi uzun uzadıya incelemiştir. Mûsikînin bazen mubah, bazen mendup, bazen de haram olabileceğini bildiren İmam-ı Gazâlî, Allah’ı zikretmeye teşvik eden ve rûha yüksek duygular veren müziğin mendup; bayram, evlenme, doğum, sevinç ve neşe günlerinde müzik dinlemenin mubah olduğunu15 bildirdikten sonra, beş ârıza bulunması halinde müziğin haram olduğunu beyan ediyor.

İmam-ı Gazâlî’ye göre müziği haram kılan ârızalar şunlardır:

1) Dinletendeki ârıza.
2) Müzik âletindeki ârıza.
3) Ses ayarındaki ârıza.
4) Dinleyicinin kendisindeki ârıza.
5) Dinleyici şahsın âvâmdan olma ârızası.

İmam-ı Gazâlî’ye göre müziği haram kılan ârızaların birincisi: Dinletendeki ârıza: Kendisine bakılması helâl olmayacak şekilde giyinen ve görünen bir kadının, fitneye dâvet eden bir ses ve sözle müzik yapması haramdır. Fitne tehlikesi olan parlak bir genç de bu hükümdedir. Bunların müziğinin haram olması müzikten değil, kendilerinin ve seslerinin fitne unsuru olduğundandır. Hattâ konuşan bir kadının sesinde ve konuşmasında fitne uyandırma tehlikesi varsa, onunla konuşmak ve hattâ Kur’ân-ı Kerîm bile olsa ondan dinlemek câiz olmaz. Yakışıklı genç de aynı hükümdedir.16

Müzik âletindeki ârıza: İçki âlemlerinde insanı içki tüketimi için kışkırtacak ve fitneyi tetikleyecek biçimde kullanılan çalgılar haramdır.

Sesteki ârıza: Kötü, çirkin, ahlâk dışı, fâhiş ve hicvedici sözleri bulunan, dedikodu ve iftira içeren, toplum barışını bozan, fitne yayan, Allah’a, Resûlüne (asm) ve ashabına karşı yalan cümleler içeren müzik parçasını söylemek de, yayınlamak da, dinlemek de haramdır.

İmam-ı Gazâlî’ye göre dördüncü ârıza kişinin kendisindedir. Bir kişinin müziği şehevî arzûları için tahrik aracı kılması haramdır. Müziğin sözleri ile haram sevmeye heveslenmek haramdır. Müziği kendi nefsânî heves ve arzûları çerçevesinde yorumlamak haramdır. Meselâ, kâkül, gül yanak, ayrılık, kavuşma kelimelerini duyduğu zaman şehveti ve şeytânî duyguları tahrik olan birisi müzik dinlememelidir.

İnsan gönlünde şeytanın ordusundan sayılan şehvet ile, Allah’ın askeri sayılan akıl nûru arasında sürekli bir mücâdele vardır. Müzik bu mücâdelede şehveti tahrik edici değil; akıl nûruna kuvvet verici olmalıdır. Bu iki ordudan birisi kalbi fetheder ve kuşatırsa zaferi elde etmiş olur ve mücâdele biter. Şeytanın müzikle kalbe girip kalbin mânevî neşesini bozmasına izin vermemelidir.

Zamanımızda kalpleri şeytanlar kuşattı. Şarkılar ve müzik parçaları ekseriya şeytanî hevesleri tahrik amacıyla çalınır ve söylenir oldu. Gönül kendisini bir müzik parçasına kaptırmaya görsün; müziğin sazıyla ve sözüyle kendinden geçip, neredeyse kul ve insan olduğunu unutur hale geldi. Öyle ki, nice müzik parçaları ile kendi insanlığını unutan ve kendinden geçen nice gençler, elde jiletle başta kendileri olmak üzere etraflarına zarar verir oldular. İşte böyle müzikten çabuk etkilenen, mânevî terbiye almamış, kendi kimliğini İslâm ahlâkı ile yoğurmamış kişiler müzik dinlememeli. Çünkü bu kişiler müzikten zarar göreceklerdir.

Arızaların beşincisi: Müzik dinleyicisinin âvâmdan olması da bir handikaptır. İşi gücü bırakıp müzik parçaları ile oyalanmak ahmaklıktan ve akılsızlıktan başka bir şey değildir. Boş vakitleri öldürüp, oyuna ve eğlenceye dalmak cinâyettir. Nasıl küçük günahlar ısrar ve devamla büyür ve büyük günaha dönüşürse, mubahlar da ısrar ve devamla küçük günaha dönüşürler. Mubahları devamlı olarak takip etmek kişiye bir kemâl ve feyiz vermediği gibi, kişinin elde bulunan mâneviyâtından ve feyzinden de bir miktar alır gider.

Nitekim satranç da böyledir. Parasız veya karşılıksız oynamak şartıyla satranç mubahtır. Fakat satranç oynamaya düşkün olmak ve bunun için faydalı işlere gevşeklik vermek doğru değildir. En azından mekruhtur.

Netice olarak; İmam-ı Gazâlî’ye göre kalbin sıkıntısını yatıştırıp kalbi dünyanın fânî işlerinden soğutarak ibâdetlerine daha bir dikkatle sarılmak amacıyla belirli bir ölçü ile müzik dinlemek mubahtır. Din ve dünyasında daha bir istekle çalışabilmesi için müzik dinlemeyi hoş görmek, yanak üzerindeki benin güzelliği gibidir. Eğer o ben, bütün yüzü kaplarsa yüzü çirkinleştirir. Çokluk sebebiyle güzellik çirkinliğe döner. Her güzelliğin çoğu güzellik olamayacağı gibi, her mubahın çoğu da mubahlıkta kalmaz. Meselâ ekmek mubahtır. Fakat çok yemek haramdır. İşte normal şekilde müziğin mubah oluşu, fakat çoğunun haram oluşu bunun gibidir.

Başka örnekler vermek gerekirse; bal helâldir. Fakat mizacı hararetli ve asabî olanlara zarar verdiği için tıbben bu gibilere haramdır.

İmam-ı Gazâlî ilâve ediyor: Eğer müzik boş iş denirse deriz ki: İçinde haram olmamak şartıyla boş iş ve eğlenceden dolayı Allah’ın kullarını sorguya çekmeyeceğini şu âyet bildiriyor:

“Allah sizleri yeminlerinizdeki lağvden (boşluk ve yanılgıdan) dolayı mesul tutmaz.”17

Allah adına kasıtsız olarak yemin edip sonra yemininden dönen kimse bundan sorguya çekilmeyecek ise eğer, abartılı olmamak ve harama âlet etmemek şartıyla, şiir ve şarkı söyleyip eğlenen kimse bundan dolayı neden sorguya çekilsin? Müziğin bâtıla benzemesi de haram sayılması için yeterli olmaz. Çünkü bâtıl demek, faydasız şey demektir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, her faydasız şey haram değildir.18

İmam-ı Gazâlî’ye göre bu ârızalar olmadığında kişinin kadın olsun, erkek olsun müzik yapması veya yapılan müziği dinlemesi haram değildir.

İmam-ı Gazâlî, müziğin haram olduğunu söyleyenlerin ileri sürdükleri delillere de cevaplar veriyor. Bunlara özetle temas etmekte fayda var:

1. Müziği haram sayanlar genellikle şu âyete dayanıyorlar: Kur’ân,

“İnsanlardan bazıları efsane ve boş sözleri satarlar.”19

buyuruyor. İbn-i Mesud, Hasan-ı Basrî ve Nehâî (ra) âyette geçen “boş söz”ün müzikli söz olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz de (asm),

“Allah Teâlâ kayneyi, satmasını, parasını ve öğretmesini haram kıldı.”

buyurmuştur. Kayne, içki meclisinde erkeklere şarkı söyleyen kadın demektir.

İmam-ı Gazâlî diyor ki: Bizim buna itirazımız yoktur. Biz zaten yabancı bir kadının fitne ortamında, kendilerinden emin olunmayan fâsıklara şarkı söylemesinin haram olduğunu söylemiştik. Hadiste geçen “Kayne”nin mânâsında fitne vardır. Fakat bundan, bir kadının fitne korkusu olmayan hallerde ve ortamlarda başkaları duysun duymasın, şarkı söylemesinin haram olduğu mânâsı anlaşılmaz.

Kezâ, âyette buyrulduğu gibi, boş sözler ve düzme yalanlarla dînini satarak insanları yoldan çıkarmağa çalışmak haramdır. Buna da diyeceğimiz yoktur. Fakat her şarkı sözü dinini satmak ve insanları azdırıp sapıtmak mânâsını taşımıyor. Âyetin muradı insanları sapıtmaya karşı uyarmaktır.

2. Müziği haram sayanlar,

“Şu Kur’ân’a karşı mı alay ederek gülersiniz ve ağlamazsınız da, onun duyulmaması için şarkı söylersiniz!”20

âyetini de delil sayıyorlar.

Biz de deriz ki: Kur’ân’ı dinletmemek için gülmek de, ağlamak da haramdır. Âyet bunları kastediyor. Şüphesiz Müslümanlıkla alay eden şarkı ve türküler de haramdır. Nitekim,

“Şâirlere ancak azgınlar uyar.”21

âyetinde şâirlerle kastedilen kâfir şâirlerdir. Bu, şiirin kendisinin haram olduğunu değil, şiiri küfürde kullanmanın haram olduğunu gösterir.

3. Müziği haram sayanlar Peygamber Efendimiz’in (asm),

“İlk ağlayan ve ilk sözü müzikle söyleyen şeytandır.”

hadisini de delil sayarlar. Oysa bu hadiste ölü üzerine ağlamak ve ağıt yapmak kastedilmiştir. Şüphesiz Dâvûd Aleyhisselâm’ın ve günahkârların hatâları için ağlamaları haram olmadığı gibi; mubah şekilde şevki ve neşeyi artıran müzik de haram değildir. Nitekim Hazret-i Âişe’nin (ra) evindeki genç kızların yaptıkları iş müzikle söz söylemekti. Peygamber Efendimiz (asm) Medîne’ye teşrif buyurduklarında da Medîneli kadınlar müzikli şiir okumuşlardı.

4. Yine Peygamber Efendimiz’in (asm);

“Müzik söyleyerek sesini yükselten kimseye Allah Teâlâ iki şeytan musallat eder. Bu şeytanlar o kimsenin omuzları arasında dururlar ve müziği bitirinceye kadar göğsünü tekmelerler.”

hadisini müziğin haram sayılmasına delil sayarlar.

Oysa Peygamber Efendimiz (asm) bu hadisinde şehveti ve haram sevmeyi tahrik eden müziği söyleyenleri kastetmiştir. Fakat Allah sevgisini, bayram coşkusunu, evlilik sevincini, çocuk doğması neşesini ve bunun gibi mubah sevinçleri konu alan müzik bunların dışında kalır.

5. Nâfî diyor ki: Ben Abdullah bin Ömer (ra) ile yolda giderken, Abdullah bin Ömer (ra) bir çobanın kaval sesini duydu ve elleri ile kulaklarını tıkayarak yoldan saptı. Bana:

“Ey Nâfî! Hâlâ kaval sesi duyuluyor mu?” diye sordu. Ben:

“Artık duyulmuyor.” dediğim zaman kulaklarını açtı ve dedi ki:

“Peygamber Efendimiz’in (asm) de böyle yaptığını gördüm.”

Müziği haram sayanlar bu rivâyeti de delil sayarlar. Oysa eğer kaval dinlemek gerçekten haram olsaydı, Abdullah bin Ömer’in (ra) Nâfî’ye de aynı şeyi emretmesi gerekirdi. Halbuki Nâfî’ye bir şey söylemedi. Kendisinin kulaklarını tıkaması ise o an için çalgı sesinin kendisine olumsuz etki yapmasından korkmasından olabilir. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz de (asm) böyle davranmış; fakat yanında bulunan İbn-i Ömer’i (ra) bundan alı koymamıştır. Bu da onun haram olduğunu değil; sadece onu dinlemekten sakınmanın daha evlâ olduğunu gösterir.

Bundan biz, Peygamber Efendimiz’in (asm) o sırada mânevî müşâhedesini kaval sesi ile bozmak istemediğini anlıyoruz. Çalgı sesinin haram olduğunu değil. Nitekim namazı kıldıran Peygamber Efendimiz (asm) namazda kendisini meşgul ettiği için Ebû Cehm’in işlemeli cübbesini çıkarıp iâde etti. Bundan, işlemeli elbise giymenin haram olduğu anlaşılmaz. Sadece, kalbi olumsuz etkileyen mubahları terk etmenin evlâ olduğu anlaşılır. Zaten biz de kalbi olumsuz etkileyen mubahların bir çoklarını terk etmenin daha evlâ olduğunu söylemekteyiz.22

Müzikle ilgili olarak buraya kadar aldığımız tüm rivâyetleri ve İmam-ı Gazâlî dahil tüm âlimlerin içtihatlarını özetleyecek boyutta bir ölçüyü Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinde buluyoruz. Müziğin haram olup olmama durumunu, hangi şartlarla haram, hangi şartlarla mubah olduğunu Bedîüzzaman, her an şehit olma ile yüz yüze bulunduğu Pasinler savaş cephesinde at sırtında yazdığı İşârâtü’l-İ’câzda özetleyivermiş.

Üstad Bedîüzzaman orada der ki:

“Kulaktaki zar nûr-u îmân ile ışıklandığı zaman, kâinâttan gelen mânevî nidâları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde, rüzgârların terennümatını, bulutların na’ralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hakeza yağmur, kuş ve saire gibi her nev’den Rabbanî kelâmları ve ulvî tesbihatı işitir. Sanki kâinat, İlahî bir musikî dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbanî aşkları intıba’ ettirmekle kalbleri, ruhları nuranî âlemlere götürür, pek garib misalî levhaları göstermekle, o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder. Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman, o leziz, manevî yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden avazlar, matem seslerine inkılab eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur. Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır."

"Evet ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”23

Bedîüzzaman’ın müzikle ilgili görüşlerini açmak gerekirse:

- Ulvî hüzünleri ve Rabbanî aşkları canlandıran müzik menduptur, helâldir, dinlenir.
- Yetîmâne hüzünleri ve nefsanî şehevatı tahrik eden müzik haramdır, dinlenmez.
- Şeriatın tayin etmediği kısım ise, dinleyenin ruhuna ve vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.24

Eğer dinleyende yetîmâne hüzünler veya şehevî hisler uyandırıyorsa, haramdır. Eğer dinleyende yetîmâne hüzünler veya şehevî hisler uyandırmıyor; bilâkis, dinleyen kulağına gelen müziği ulvî biçimde –İmam-ı Gazâlî’nin de işâret ettiği şekilde istiârelerle- yorumlayabiliyorsa helâldir ve mubahtır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Müziğe, kayıtsız şartsız “haram” veya kayıtsız şartsız “helâl” demek mümkün değildir. Bedîüzzaman Hazretlerinin müzik dinleme ölçüsü olabilecek biçimde,

“Beşer hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı.”25

sözüyle ifade ettiği ölçüyle, önemli ve faydalı işlerimizi aksatmamak ve gevşetmemek, bilâkis kalbimizi dinlendirerek faydalı iş ve ibâdetlerimize ivme kazandırmak amacıyla meşrû müziği dinlemekte bir sakınca yoktur.

Söylenmesi, yayınlaması ve dinlenmesi mubah olan müzik parçasında aşağıdaki özellikler bulunmalıdır:

1. Müziğin sözleri ve klibi yetîmâne hüzünleri işlememelidir.
2. Müziğin sözleri ve klibi şehveti ve nefsânî arzûları tahrik edici olmamalıdır.
3. Müziğin sözleri ve klibi kötülüğü teşvik edici olmamalıdır.
4. Müziğin sözleri ve klibi İslâm’ın haram kıldığı bir şeyi övücü olmamalıdır.
5. Müziğin sözleri gıybet, iftira, dedikodu, vb,.. başkası hakkında hoş olmayan, başkasını hicveden ve kötüleyen sözler ihtiva etmemelidir.
6. Müziğin sözleri ve klibi kin, intikam, düşmanlık, haset, kıskançlık, adâvet ve nifak tohumları ekmemelidir.
7. Şarkıyı ve türküyü okuyan kimse, müziğinde sesini yumuşatarak, edâ ve cilve yaparak, karşı cinsin kötü arzûlarına itaat edeceğini çağrıştıran bir müzikal, müzik sözü ve ses tonu kullanmaktan kaçınmalıdır.
8. Şarkının sözleri mubah, söyleyiş tarzı mubah, klibi mubah, söylenme veya dinlenme ortamı mubah olmalıdır.

Bütün bunlar gösteriyor ki çalgı aleti çalmak haram değildir; ancak kullanıldığı yere ve duruma göre helal ve haramlık kazanır.

Dipnotlar:

1. Meryem Sûresi, 19/64
2. En’am Sûresi, 6/119
3. Hakim, Ebû’d-Derdâ’dan rivâyetle
4. Dârekutnî, Sa’lebe’den tahriçle.
5. Kütüb-ü Sitte, 6/52
6. Nûr Âleminin Bir Anahtarı, s. 21; Emirdağ Lâhikası, s. 307
7. Emirdağ Lâhikası, s. 307
8. Beyhâkî, Delâilü’n-Nübüvve.
9. İbn-i Mâce, Nikâh, 1900
10. İbn Mace Nikâh, 1899
12. Ahzab 33/32.
13. Kütüb-ü Sitte, 11/220
14. Tirmizî, Fitne, 2309;
15. İhya, 2/695
16. İhya, 2/700
17. Bakara Sûresi, 225
18. İhya, 2/702-704
19. Lokman Sûresi, 6
20. Necm Sûresi: 59
21. Şuarâ Sûresi: 224
22. İhyâ-i Ulûmiddîn’den özetle, 2/705-711
23. İşârâtü’l-İ’câz, s. 71, 72
24. İşârâtü’l-İ’câz, s. 72
25. Emirdağ Lâhikası.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Dinimizin müzik dinleme konusundaki ölçüsü nedir? Bazı ilahi ve ezgiler var ki sanki bazen dünyevi bir müzikmiş gibi...

3 Müzik dinlemek caiz midir? Bugün bütün müzik aletlerini ilahilerde de kullanıyolar, konuyla alakalı hadisler var mı?

"Nikahı ilan edin, onu mescidlerde yapın. Uzerine de def vurun."[Tirmizi, Nikah 6, (1089)]

 "Nikah'da haramla helali ayıran fark, def ve sestir."[Tirmizi, Nikah 6, (1088); Nesai, Nikah 72, (6, 127, 128)]

Bir kadın (gelerek):

"Ey Allah'ın Resulü! Ben senin yanibaşında def çalmaya nezrettim!" dedi. Aleyhissalatu vesselam:

"Nezrini yerine getir!.." buyurdular.[Ebu Davud, Eyman 27, (3315)]

Rezin şu ziyadeyi kaydetti:

"Kadın dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü! Çıktığın gazveden sağ-salim ganimetle dönersen sana (zafer alameti olarak) def çalıvereceğim diye nezrettim!" Resulullah (sav) bu talep üzerine: "Eğer nezretti isen haydi nezrini yerine getir, yoksa böyle bir şey yapma!" buyurdular." [Rezin'in ziyadesi İbnu Hibban'ın Sahih'inde geçmektedir (6, 286-287).]

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Şarkıcı cariyeleri satmayın, satın da almayın. Onlara (musiki) de ögretmeyin. Onları alıp satmak şartıyla yaptığınız ticarette hayır yoktur, onlar için ödenen para haramdır."

Resulullah (sav) ilave etti: "Şu ayet bu gibiler hakkında nazil olmuştur:

"İnsanlardan bazıları, bir bilgisi olmadığı halde, Allah yolundan saptırmak için boş sözlere müşteri çıkarlar. Allah yolunu alaya alırlar, işte bunlara alçaltıcı bir azab vardır." [(Lokman, 31/6); Tirmizi, Büyu 51, (1282), Tefsiri-Kur'an, Lokman, (3193); İbnu Mace, Ticarat 11, (2168)]

Resulullah (sav), benim yanımda iki cariye, Buas (savaşı ile ilgili hamasi) türküler söylerken çıkageldi. Gidip yatağın üzerine (yan üstü uzandı ve yüzünü de (aksi istikamete) çevirdi. Derken (babam) Hz. Ebu Bekr (ra) girdi. Derhal beni azarladı ve:

"Resulullah'ın hane-i saadetlerinde şeytan çalgısı ha!" dedi. Bunun üzerine Resulullah (sav), ona yönelip:

"Bırak onları (söylesinler!)" buyurdu. (Onlar sohbete dalıp, bizden) dikkatlerini çekince, ben cariyelere göz işareti yaptım, kalkıp gittiler."

Hz. Aişe devamla der ki:

"Bir bayram günüydü. Siyahiler, mescidde kılıç-kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben mi Resulullah (sav)'dan taleb etmiştim (bilemiyorum), yoksa o (kendiliğinden) mi,

"Seyretmek ister misin?" buyurdular. Ben:

"Tabii!" dedim. Kalktı, beni geri tarafına aldı, yanağım yanağının üstünde olduğu halde durduk.

"Ey Erfideoğulları göreyim sizi (oynayın)!" diyordu. Ben usanınca(ya kadar böyle devam ettik. Usandığımı farkedince):

"Yeter mi?" buyurdular. Ben:

"Evet!" dedim.

"Öyleyse git!" dediler.[Buhari, İydeyn 2, 3, 25, Cihad 81, Menakıb 15, Menakıbu'l-Ensar 46, Nikah 82, 114; Müslim, İydeyn 19, (892); Nesai, İydeyn 35-36, (3,195-197)]

Bir düğün sırasında Karaza İbn Ka'b ve Ebu Mes'ud el-Ensarî'nin yanına girdim, bir kısım cariyeler şarkı söylüyorlardı. Dayanamayıp: "Sizler Resulullah (sav)'ın Bedir ashabından olun da yanınızda şu iş yapılsın, olacak şey değil" dedim. Bunun üzerine onlar "Dilersen bizimle dinle, dilersen git. Bize düğünde eğlenme ruhsatı verildi!" dediler.[Nesai, Nikah 80, (6,135)]

Bana ulaştığına göre, Allah Teala Hazretleri Kıyamet günü şöyle seslenecektir: "Kulaklarını eğlence ve şeytan çalgısından uzak tutanlar neredeler? Onları misk bahçelerine dahil edin!" Sonra Melaike aleyhimüssalatü vesselam'a seslenecek: "Onlara benim takdirlerimi duyurun ve haber verin ki, kendilerine artık ne korku var, ne de üzüntü!"(Rezin ilavesidir.)

"Cahiliye devri insanlarının arzu ettikleri eğlenceleri hayatımda iki sefer arzu ettim. Her ikisinde de Allah beni onlara bulaşmaktan korudu. Bir gece, benimle Mekke'nin yukarı sırtlarında koyun güden Kureyşli arkadaşıma:

'Benim koyunlarıma da nezâret ediver de bu gece, gençlerle birlikte Mekke'de şenlik seyredeyim."

diye teklifte bulundum, o da kabul etti. Oradan ayrılarak şehre indim. Mekke'nin en yakın evlerinden birine yaklaşmıştım ki, davul zurna ve türkü sesleri kulağıma geldi. "Bu eğlence neyin nesi?" diye sordum. "Falan, Kureyş'ten falanın kızıyla evleniyor." dediler. Bu eğlenceyi seyretmek, mûsikîyi dinlemek istedim. Ancak uyku bastırdı. Ertesi sabah, tepemi pişiren güneşin hararetiyle uyandım. Hemen arkadaşımın yanına döndüm. Bana, "Ne yaptın?"diye sordu. Olup biteni anlattım."

"Bir başka gece, aynı teklifte bulundum, yine kabul etti. Şehre indim. Yine bir eğlence işittim. Sebebini sorunca, yine öncekine benzer bir cevap aldım. Bu defa da eğlenceyi dinlemek arzu ettim. Yine uyku bastırdı. Tekrar ertesi günü güneşin hararetiyle uyandım. Arkadaşımın yanına döndüm. 'Ne yaptın?' diye sordu. 'Hiçbir şey yapmadım.' diye cevap verdim."

Hz. Ali (ra), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sözlerini şöyle tamamladığını belirtir:

"Allah'a kasem olsun, bundan sonra, Allah bana peygamberlik verinceye kadar cahiliye devri insanlarının işledikleri kötülüklerden hiç birine arzu duymadım."

İlave bilgi için tıklayınız:

- Dinimizin müzik dinleme konusundaki ölçüsü nedir? Bazı ilahi ve ezgiler var ki sanki bazen dünyevi bir müzikmiş gibi...

4 Çalgılı müziklerin dinlenmesi hususunda hadisler ve İslam alimlerinin görüşleri nelerdir?

Kur'ân-ı Kerim'de ses sanatı olarak "müzik" kavramını ifade eden özel bir kelime ve kavram bulunmamaktadır. Ancak müziğin muhtevası, icrası ve sonuçlarını ilgilendiren ve bu hususlarda temel ölçü sayılacak kurallardan söz eden bir çok ayet-i kerime yer almaktadır. Bu kuralları şu şekilde özetleyebiliriz:

Hadis kaynaklarında Rasulullah (s.a.s)'den çeşitli yorum ve uygulamalar nakledilmektedir. Bunların bir kısmı sahih, bir kısmı zayıfdır. Sahih rivâyetlerde Rasulullah (s.a.s.)'in müziği Kur'ân-ı Kerim'de belirtilen ölçüler ışığında değerlendirdiği, dini açıdan sakıncalı gördüğü müzik icralarını yasakladığı, dini açıdan her hangi bir sakınca görmediği müzik icralarına da müsade ettiği, hatta bizzat kendisinin de bu gibi müzikleri dinleyip ashabını teşvik ettiği ifade edilmektedir.

Eserlerinde müzik konusuna yer veren alimler bu hususta farklı görüşler belirtmişlerdir. Bu meyanda kimi İslâm alimleri müziği bütünüyle haram sayma yoluna gitmiş, kimisi mekruh demiş kimisi de müziğin bütünüyle mübah olduğunu savunmuştur. Bütün bunların yanında müziği çeşitli yönleriyle tahlil ederek olumlu / mübah olanını, olumsuz / haram olanından ayıklamaya çalışarak, gerek muhteva gerekse icrasında dinin temel kurallarına aykırılık bulunmayan ve insanlarda olumlu sonuçlar doğuran müziğe cevaz verip, bu özellikleri taşımayan müziği haram sayanlar da olmuştur. Esasen kaynaklar dikkatli incelendiği zaman müziği haram, mekruh ya da mübah sayan alimlerin hemen bütününün konuyu bu açıdan ele alıp inceledikleri görülecektir. Bu da alimlerin müziği içinde yaşadıkları toplumların sosyo-kültürel yapısına göre değerlendiklerini göstermektedir.

İslam alimleri genel olarak müziği önce Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler açısından ele almış, sonra da bunun icra biçimi yanında faydaları ve zararları üzerinde de durarak yorumlar yapmışlardır. Bu yorum ve tutumları dört kısımda değerlendirmek mümkündür:

I. Genel olarak haram sayanlar,

II. Genel olarak helal sayanlar,

III. Genel olarak mekruh sayanlar,

IV. Her müzik çeşidini özel olarak değerlendirip yorumlarını bunların icra şekli, muhtevası ve sonuçlarına göre yapanlar.


I. Müziği Genel Olarak Haram Sayanlar

Bazı alimler türü ve muhtevası ne olursa olsun "müzik" kavramına giren her türlü ses sanatını haram saymışlardır. Bu husustaki bazı görüşler ve delilleri şöyledir:

      A. Kur'an-ı Kerim

          "insanlardan öyleleri vardır ki, halkı fark ettirmeden ve hiçbir bilgiye dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve dini alaya almak için boş söz ve eğlendirici sözler (lehve'l-hadîs) satın alırlar. işte onlar için hor ve hakir edici bir azap vardır." (1)

Tirmizî'nin Ebu Ümâme el-Bâhilî'den naklettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Şarkıcı kadınların alım ve satımı, onlar üzerinden para kazanmak ve onların karşılığında alınan ücretler helal değildir. Allah Teâlâ'nın şu sözü onlar hakkında nazil olmuştur: "İnsanlardan öyleleri vardır ki..." (2)

İmam Kurtubi (ö. 671/1273), müfessirlerin bu konudaki görüşlerini nakletikten sonra: "Bu konuda en doğru görüş, "Lehve'l-Hadis"ten maksadın şarkı olduğunu ifade eden görüştür. Peygamber (s.a.v.) ve ashab-ı kirâmdan nakledilen görüşler de bunu gerektirir" demektedir. (3)

İbn Arabî (ö. 543/1148) "Lehve'l-Hadis"in yorumunda "şarkı ve çalgı aletleri", "batıl olan her şey" ve "darbuka" şeklinde üç ayrı görüş olduğunu söyledikten sonra, en doğru görüşün "Lehve'l-Hadis"ten maksadın "batıl olan her şey" olduğunu savunan ikinci görüş olduğunu ifade etmiştir. (4)

Muhamed Hamdi Yazır (ö. 1361/1942) ise konuyu şöyle özetlemektedir: "Tefsir alimlerinin bir çoğu "Lehve'l-Hadis"i şarkı ile tefsir etmişlerse de araştırmacıların tercihi ayetin zahiri gereği genel bir mana ifade etmesidir. Bununla beraber burada asıl azarlamanın hikmeti şununla anlatılmıştır: "Bilmiyerek Allah yolundan saptırmak ve onu alaya almak." Yani saptırdığını hissettirmeden, yaptığı işin akibetini sezdirmeden dini ve ahlakı bozmak ve Allah yolu ve onun hak diniyle eğlenmek için. (5)

Ayetin müziğin haramlılığına delil olarak ileri sürülmesine karşı çıkan İmam Gazzâlî bu konudaki görüşünü şöyle ifade etmektedir: "Din karşılığında, Allah yolundan saptırmak için "Lehve'l-Hadis" satın almak haramdır. Bu konuda tartışma yoktur. Her çalgı, dinin karşılığında satın alınmıştır ve Allah yolundan saptırıcıdır da denilemez. Ayetten maksat da budur. Bir kişi Kur'an-ı Kerim'i dahi Allah yolundan saptırmak için okusa haram işlemiş olur. (6)

      B. Hadis-i Şerifler

Her tür ve çeşidiyle müziğin haramlılığını savunanlar bu hususta bir çok hadis ileri sürmüşlerdir. Bunlardan bir kısmı sahih, bir kısmı zayıf diğer bir kısmı da uydurmadır. Zayıf ve uydurma hadisler fıkhi konulara temel teşkil edemeyeceklerinden, burada bunlardan sahih olanların başlıcaları üzerinde durulacaktır.

Ebu Hureyre (r.a.)'den rivâyet edilmiştir:

"Peygamber (s.a.s.) köpek ticaretini ve şarkıcı kadının (Zemmâre) kazancını yasaklamıştır." (7)

Nâfi'den rivâyet edilmiştir: "İbn Ömer bir gün zurna sesi işitti. Parmaklarıyla kulaklarını tıkayarak yoldan çekildi ve "Ey Nâfi' bir şey işitiyormusun?" dedi. Ben "Hayır" dedim. Bunun üzerine parmaklarını kulaklarından kaldırdı ve "Ben Peygamber (s.a.s.) ile beraberdim. Bunun gibi bir şey işitti ve aynen böyle yaptı."dedi. (8)

Hanefi fakihlerinden İbn Abidîn (9) ile Hanbelî fakihlerinden İbn Kudâme (10) bu hadisleri çalgı aletlerinin haram olduğuna delil olarak zikretmiştir.

Başka bir rivâyet de şöyledir:

"Şüphesiz Allah ve Resulü (asv), içki, kumar, davul ve tamburu yasaklamışlardır." (11)

Hadislerin içerdiği konular dikkate alındığında müziğin genelini haram sayma konusunda delil kabul edilen bu hadislerin ana konusunu çalgı aletleri, şarkıcı kadınlar (kayne) ve ağıtın oluşturduğu görülecektir. Zeylai gibi kimi alimler bu hadisleri müziğin genelini yasaklayıcı mahiyette yorumlamışlarsa da, İmam Gazzâlî, Kemâlüddin İbn Hümâm (ö. 861/1457), Abdülganî Nablusî (ö. 1143/1731), İbn Âbidîn (ö. 1252/1836), Takiyyüddin Sübkî, Remlî, İbn Hazm ve Şevkânî gibi diğer bir kısım alimler bu gibi hadisleri yorumlamışlardır. Yapılan yorumlar özetle şöyledir:

Hadislerin ana konuları içkili, kadınlı, içinde birçok haramın işlendiği meyhâne eğlencelerinden (lehv) oluşmaktadır. Bu da gerek çalgı aletleri gerekse diğer müzik çeşitlerinin haram olması, aletlerin ve müziğin kendileri ile ilgili bir husus olmayıp, bunlarla haram işlenmesi ya da haram işlenen ortamlarda çalınmalarından dolayıdır. Dolayısıyla bu âletler helal ve mübah eğlencelerde, içine başka bir haram karıştırılmadan kullanılırsa caizdir. Beraberinde başka haramlar işleniyorsa, "Harama sebep olan şeyin kendisi de haram olur." (12) kuralı gereği caiz olmazlar. (13)

Ağıt konusunda ise hemen bütün alimler Rasulullah (s.a.s.)'den nakledilen bütün hadislerde saç-baş yolma, yüz göz tırmalama şeklinde icra edilen ve kadere isyan manası taşıyan ağıtların yasaklandığını ifade etmişlerdir.

II. Müziği Genel Olarak Mübah Sayanlar

Bazı alimler müziğin genel manada helal olacağı görüşünü ileri sürerek çeşitli deliller ileri sürmüşlerdir. Bu hususta ileri sürülen delilleri ve yorumlarını şöyle özetleyebiliriz:

      A. Kur'ân-ı Kerim

Müziğin genel manada mübah olduğunu ifade ettiği söylenen ayetlerin başlıcaları şunlardır:

          1. Kur'ân-ı Kerim'de müziğin bir cennet nimeti olduğu ifade edilmiş ve mü'minler buna özendirilmişlerdir. Dolayısıyla genel olarak müzik helaldır. Rûm (30) 15'de şöyle buyurulmaktadır:

"iman edip salih amel işleyenler, bir bahçede nimetlenir ve neşelenirler (yuhberûn)." (14)

Yahya b. Kesîr, Evzâî ve Vek'î, âyette geçen yuhberûn kelimesini "zevk ve şarkı" olarak tefsir etmişlerdir. (15)

Bazı alimler ayetin bu şekildeki yorumunu esas alarak müziğin genel manada mübah olacağını ifade etmişlerdir.

Benzer bir yaklaşım Yasin 55'de yer alan "Doğrusu bugün, cennetlikler eğlenceyle meşguldürler." mealindeki ayet-i kerimenin yorumunda sergilenmiştir.

           2. "O Allah yeryüzündeki her şeyi sizin için yaratmıştır." (16)

             "Allah size haram kıldığı herşeyi açıklamıştır." (17) mealindeki ayet-i kerimeler.

İbn Hazm bu ayetlerde yeryüzünde var olan bütün varlıkların insanın faydasına yaratıldığı ve hakkında özel bir yasaklayıcı nas bulunmadığı müddetçe de bunların helal olacağını; haklarında özel yasak bulundan şeyler arasında müzik diye bir maddenin bulunmadığını ifade etmiştir. (18) Daha sonra İbn Hazm konuyu doğrudan ya da dolaylı ilgilendiren diğer nasları da dikkate alarak şu yorumu yapmıştır:

"Bununla beraber, ameller niyetlere göredir. Kim müziği Allah'a isyan etmek için dinlerse o fasıktır. Bu kural müzikten başka şeyler için de geçerlidir. ibâdetini daha rahat edâ edebilmek ve hayır işlerinde daha faal olabilmek için dinlenme maksadıyla müziği dinleyen kişi ise, bununla Allah'a ihsan üzere itaat etmiş sayılır. Bu gibi kişilerin müzik dinlemesi ise haktır doğru bir iştir. Kim de ne ibâdet ne de günah maksadı olmaksızın müzik dinlerse o da fayda ya da zararı olmayan bir işle (lağv) meşgul olduğundan Allah tarafından bağışlanır. Bu çeşit müzik dinleme, dinlenmek için bahçeye çıkma veya kapısının önüne oturma, elbiseleri çeşitli renklere boyama gibi bir şeydir.” (19)

       B. Hadis-i Şerifler

            1. Aişe (r.a.)'den rivâyet edilmiştir: "Birgün Ebu Bekir (r.a.) yanıma geldi. Ensardan iki kız benim yanımda Buas günü ensarın söylediği mersiyelerden söylüyorlardı. Fakat bunlar meslekten şarkıcı değildi. Ebu Bekir (r.a.) "Peygamber evinde şeytan düdükleri mi?" diye çıkıştı. O gün bayram günüydü. Peygamber (s.a.s.): "Ey Ebu Bekir! Her milletin bir bayramı vardır. Bu gün de bizim bayramımızdır." buyurdu. (Buhâri, Îdeyn, 2, 3; Müslim, Îdeyn, 16)

İmam Gazzâlî ve İbn Kudâme el-Makdisî bu hadise dayanarak müziğin esasen mübah olması gerektiğini ifade etmişlerdir.20

             2. Aişe (r.a.)'den gelen diğer bir rivâyet de şöyledir: "O, bir kadını Ensardan birisi ile evlendirdiği zaman Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştu: "Ey Aişe! Düğününüzde eğlence yoktu. Halbuki Ensar eğlenceden hoşlanır." (21)

             3.Hakim'den gelen bir rivâyette: "Çünkü Ensar eğlenceği sever." buyurulmuştur. (22)

Hâkim hadisin Şeyhayn şartlarına göre sahih olduğunu söylemiş, Zehebî de bu tespiti doğru bulduğunu ifade etmiştir. (23)

            4. Âmir b. Sa'd'den nakledilmiştir: "Bir düğün münâsebetiyle Karaza b. Ka'b ve Ebu Mes'ûd el-Ensârî'nin yanına gittim. Küçük bir kız çocuğu şarkı söylüyordu. Ben: "Siz Rasulullah (s.a.s.)'ın arkadaşları ve Bedir ashabından olduğunuz halde, sizin yanınızda bunlar (nasıl) yapılıyor?" dedim. Onlar: "İster bizimle kalırsın, istersen gidersin. Bize, düğünde eğlenmeğe, musibet anında da ağlamaya izin verildi." dediler. (24)

İbn Hacer hadisin râvîlerinin güvenilir kişiler olup isnadının sahih olduğunu ifade etmiştir. (25)

              5. Tirmizi rivâyeti ise şöyledir: "Nikahı ilan ediniz. Onu mescidlerde yapınız. Nikahda def çalınız." (26)

İbn Hacer Mühelleb'den şunu nakletmektedir: "Bu hadis düğünlerin, def ve mübah olan şarkılarla ilanının caiz olduğunu göstermektedir. Toplumda önder sayılan bir kişinin mübahlık sınırını aşmadıkça, eğlenceli düğünlere katılması da bu hadise göre caizdir." (27)

Aynî, "Bu hadis düğünlerin, def ve mübah olan şarkılarla ilanının caiz olduğunu göstermektedir" (28) diyerek kendi görüşünü belirttikten sonra et-Tevdîh adlı eserden şunu nakletmiştir: "Alimler düğün yemeğinde def vb. aletler eşliğinde eğlenmenin (lehv) caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Hadislerde özellikle düğün üzerinde durulması ise, nikahın ilanı ve hukukunun sabit olması içindir." (29).

Beğavî (ö. 516/1122)'nin yorumu da şöyledir: "İmam der ki: "Düğünü ilan etmek ve düğünde def çalmak müstehaptır" "Ben de derim ki: Düğün ve sünnet düğünlerinde def çalmak bir ruhsattır." (30)

              6. Seleme b. Ekva'dan rivâyet edilmiştir: "Peygamber (s.a.s.) ile birlikte Hayber'e yola çıkmıştık. Gece gidiyorduk. Kafileden bir kişi Âmir b. Ekva'a -Âmir şairliğiyle bilinen bir kişi idi- "Bize bildiğin şeylerden bir şeyler söyle, dinleyelim." dedi. Âmir devesinden inerek şu türküyü söylemeye başladı:

"Ey Allahım! Sen olmasaydın biz hidayet bulamazdık.
Sadaka verip, namaz kılamazdık.
Her şeyimiz sana feda olsun, bizi bağışla.
Düşmanla karşılaşırsak, ayaklarımız sabit kıl.
İçimize huzur ve güven ver.
Biz, çağrılınca gideriz.
Seslendikçe yardıma erişiriz."

Peygamber (s.a.s.) "Kim bu sürücü?" dedi. "Âmir b. Ekva'" dediler. Peygamber (s.a.s.) "Allah onu esirgesin." buyurdu. (31)

Bu hususlarla ilgili olarak alimlerin yorumları kısaca şöyledir: Normal zamanlarda şarkı dinlemenin hükmü:

Hadisler ve fıkıh kaynaklarının genelinde müzik dinlemenin bazı sebepler dolayısıyla ve belirli kurallar çerçevesinde caiz olacağı yönündedir. Ancak bu kaynaklarda belirtilen savaş, düğün, hacı karşılama, yolcu karşılama, bayram vb. sebeplerin dışında normal zamanlarda dinlenme ya da eğlenme amacıyla müzik dinlemenin caiz olup olmayacağı hususuna da yer verilmiştir. Bu hususta Hanefî alimlerinden Haskefî, Kâsânî, Zeylaî, Molla Hüsrev, Dâmâd ve İbn Âbidîn şöyle demişlerdir: "Kişinin gayri meşru eğlence (levh) maksadı gütmeksizin, yalnızlığını giderme gayesiyle, kendi kendine şarkı söylemesinde bir sakınca yoktur." (32) Yine İbn Âbidîn, düğün, gazi ve yolcu karşılama gibi gayri meşru eğlence (lehv) şeklinde olmadığı takdirde, davul ve def çalmak için davulcu ya da defçi kiralamada bir sakınca olmayacağını ifade etmektedir. (33)

III. Müziği Genel Olarak Mekruh Sayanlar

Müziği genel olarak, her çeşit ve türü ile haram ya da mübah sayanların yanında bir de onu mekruh sayanlar vardır.

Hanefi mezhebi alimlerinden Zeylâî, Dâmâd, Haskefî ve İbn Âbidîn eserlerinde müziğin genel olarak mekruh olduğunu ifade eden görüşlere yer vermişlerdir. Bu hususla ilgili adı geçen eserlerde yer alan ifadeler şöyledir:

 İmam Ebu Yusuf'a düğünlerin dışında, bir kadının, fasıklığı gerektirecek bir şey olmaksızın çocuğuna def çalmasının hükmü sorulduğunda onun, "Onu kötü görmem, ancak aşırı oyuna (la'bu'l-fâhiş) sebeb olan müziği hoş karşılamam." şeklinde cevap verdiği nakledilmektedir. (34)

IV. Müziğin Haram ya da Mübahlığını Şartlara Bağlayarak Yorumlayanlar:

Müziği temelde haram ya da helal kabul ederek değerlendiren alimlerin yanında, türüne, icra şekline ve icra edenler ile dinleyenler üzerindeki etkilerine bakarak değerlendiren alimler de vardır. Esasen yapılan tahliller dikkatle incelendiğinde hemen bütün alimlerin müziğin haram ya da helallığını belirli şartlar altında kabul ettikleri gözükecektir. Bu bölümde alimlerin bu husustaki tahlillerini ve üzerinde durdukları şartları nakletmeye çalışacağız.

Müziği temel prensip olarak haram sayanlar helal olabilmesi için şartlar ileri sürerken, temelde müziği helal sayanlar haram olabilmesi için şartlar ileri sürmüşlerdir.

Müziği Temelde Haram Sayanların Helallik için Şartları

         1. Zeylâi, Molla Hüsrev, Dâmâd, Haskefî, Kâsân ve İbn Abidin başta olmak üzere hemen bütün Hanefi alimleri, eğlence (lehv) maksadı gütmeksizin kişinin yalnızlığını gidermesi gayesiyle kendi kendine şartı söylemesinin caiz olacağını söylemişlerdir. (35)

         2. Zeylâî, Âlemgîr, Dâmâd, İbn Abidin vd. şiir kafiyelerini ve güzel konuşmayı öğrenme maksadıyla şarkıyla meşgul olmada bir sakınca görmemişlerdir. (36)

          3. Haskefî'ye göre düğünlerde (37), ve ziyafetlerde (38) şarkı söylemenin bir sakıncası yoktur.

Özet olarak Hanefî mezhebi alimlerinin görüşü şöyledir: Hanefî mezhebinin önde gelen muhakkıklarından

İbn Hümâm (ö. 861/1457), sonuç olarak:

"Haram olan müzik, sözlerinde, hayatta olan belirli bir erkek veya kadın tasviri, içki, meyhane vb. yerlere özendirici sözler, belirli bir Müslüman veya zimmî'yi kötüleyen ifadeleri hitiva eden müziktir." (39) derken;

Abdülgani en-Nablusî (ö. 1143/1731):

"Müzik, müzik olduğu için haram değildir. Böyle olacak olsa bütün coşturucu güzel seslerin de haram olması gerekir. Bu ise yanlıştır. Bilakis müziğin haram oluşu, eğlence (lehv) özelliği taşımasından dolayıdır. Çünkü müzikle ilgili nakledilen hadisler genelde eğlence (lehv) şartı ile kayıtlıdır. Bu kaydın bulunmadığı hadisler de, genel muhtevâya göre yorumlanır. Dolayısyla müziğin haram olabilmesi için, gerek şarkı gerekse çalğı aletlerinin eğlence (lehv) özelliği taşıması şarttır. Eğlence (lehv) özelliği taşımayan müzik haram olamaz." (40) açıklamasına yer vermiş;

İbn-i Abi­din (ö. 1252/1836) de:

"Çalgı aletleri (âletü'l-lehv) zatından dolayı haram (haram li aynihi) değildir. Bilakis ya dinleyendeki veya kullanandaki bazı özelliklerden dolayı haram olurlar. Haram veya helal oluşu bunlardan birisiyle tesbit edilir. Dikkat edilirse bu aletlerin çalınması, dinleyiş niyyetine göre bazen haram bazen de helal olmaktadır. Genel bir kaide de vardır ki: "İşler maksatları­na göredir." diyerek Nablusî ile aynı görüşleri paylaşmıştır. (41)

Bu gerekçelere göre Hanefi mezhebi, dini görev ve sorumlulukları engellemeyen, söz veya icrasında haramlara özellikle de zinaya teşvik ve tahrik unsuru bulunmayan, toplumsal itibar ve güveni zedelemeyen, ahlaksızlara, karşı cins (kadın-erkek) veya farklı din sahiplerine özenti içermeyen müzik çeşitlerinden istifade etmede bir sakınca görmemektedir. Hatta İmam Kâsânî insan üzerinde olumlu etkileri olan müziklerden istifade etmenin gereklilğine dikkat çekmiştir. (42) Ancak İmam Ebu Yusuf gereğinden fazla müzikle meşgul olmanın doğru olmayacağını belirtmiştir. (43)

Hanefî mezhebinde, hakim görüş, kadınların normal zamanlarda bile seslerini yükseltmelerinin (44), şarkıcılığı meslek edinmeleri ve yabancı erkeklerin işiteceği şekilde şarkı söylemelerinin haram olduğu, çocuklarına ninni söylemelerinin caiz olduğu yönündedir. (45)

Sonuç olarak, müziğin helal ya da haram olması yönünden şu şekilde özetlemek mümkündür:

1. Müziğin, insanları Allah yolundan alıkoymaması.

2- Din ve dince mukaddes kabul edilen şeyleri alay konusu etmemesi.

3- Dini sorumluluk ve görevleri ihmal edecek seviyede olmaması.

4- Dini değerlere aykırı konularda propoganda özelliği taşımaması.

5- Söz veya icrâsında yalan, iftira, zinaya teşvik gibi dince yasaklanan husus*ların yer almaması.

6- İbadet gibi telakki edilmemesi.

7- Kur’ân okuma ve dinleme kültürünün önüne geçmemesi.

8- İnsanları nefsânî arzularına esir edecek bir icra, muhteva ve seviyede olma*ması.

9- İnsanları dini ya da dünyevî faydalardan tamamen uzak bir şekilde faydasız şeylerle meşgul etmemesi.

10- Maddi ya da manevi her hangi bir zarar unsuru taşımaması.

Bu prensipleri en kapsamlı bir şekilde A’râf, 7/33. âyet-i kerimesinde bulmak mümkündür:

“De ki: Benim rabbim ancak, açık ya da gizli yüz kızartıcı çirkin işleri (fuhş), günahı (ism), haksız yere başkalarının hakkına tecavüzü (bağy), Allah’a hiçbir de*lil indirmediği şeyi ortak koşmanızı (şirk) ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi yasaklar.”

Ayet-i kerimede yer alan “Fuhuş”, açık ya da gizli her türlü çirkin işler ile başkalarının namus ve haysiyetine tecavüzü; “ism”, genel manada günah, akıl ve mantığa aykırı her türlü davranış ve bilerek Allah’ın yasaklarını çiğnemeği; “Bağy”, haksız yere başkalarının can, mal, namus ve kişilik haklarına tecavüzü ifade etmektedir. (46)

Dipnotlar:
1. Lokman (31), 6
2. Tirmizî, Buy'u, 51; Beyhakî, Sünen, IV, 14; Vâhidî, Esbâbü'n-Nüzûl, Beyrut, ts, 260.
3. Ahkâmu'l-Kur'ân, XIV, 53
4. Ahkâmu'l-Kur'ân, III, 1481-1482
5. Hak Dini Kur'ân Dili, V, 3839
6. Gazzâlî, ihyâ, VI, 164
7. Beyhakî, Sünen, VI, 126; Beğavî, Şerhu's-Sünne, VIII, 22-23.
8. Ebû Dâvûd, Edeb, 60, Beyhakî, Sünen, X, 222; Şuab, 5120.
9. İbn Âbidîn, Hâşiyetü Reddü'l-Muhtâr, V, 306
10. Muğnî, XII, 41.
11. Beyhakî, Sünen, X, 222.
12-13. Gazzâlî, ihyâ, VI, 142-144; İbn Hümâm, Fethu'l-Kadir, VI, 482; Nablusî, Îdâhû'd-Delâlât, Süleymaniye Ktp., Esat Ef., nr., 1762/1, vr., 7a-b, 8a-b, 9a, 11a, 27a, 28a; İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi'l-Muhtâr, V, 305, 307; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VIII, 113-119; Sübkî,Tekmile, XX, 230; Remlî, Nihâyetü'l-Muhtâc, VIII, 298; Muhallâ, VII, 567.
14. Rûm (30), 15.
15. Taberî, Câmi'u'l-Beyân, X, 173; Ebu Hayyân, Bahru'l-Muhît, VIII, 380.
16. Bakara (2), 29.
17. En'am (6), 119.
18. İbn Hazm, Muhallâ, VII, 559.
19. İbn Hazm, a.g.e., VII, 567.
20. Gazzâlî, ihyâ, VI, 153; İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, 41-42.
21.  Buhârî, Nikâh, 63; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 269; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, IX, 49
22. Hâkim, Müstedrek, II, 200, nr. 2749; Beyhakî, Sünen, VII, 288.
23. Hâkim, Müstedrek, II, 200.
24. Nesâî, Nikah, 80; Tahâvî, Şerhu Meânî'l-Âsâr, IV, 294; Beyhakî, Sünen, VII, 289; İbn Hacer, el-Metâlibü'l-Aliyye, II, 54.
25. İbn Hacer, Metâlib, II, 54; Cüdey', Ehâdîs-ü Zemmî'l-Gınâ, s., 50.
26. Tirmizî, Nikah, 6.
27. Fethu'l-Bârî, XIX, 244.
28. Umdetü'l-Kârî, XVI, 330.
29. Umdetü'l-Kârî, XVI, 345.
30. Şerhu's-Sünne, IX, 47, 49.
31. Buhârî, Meğâzî, 38; Edeb, 90; Diyât, 17; Müslim, Cihad ve Siyer, 123; Beyhakî, Sünen, X, 227.
32. Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik Şerh-u Kenzü’d-Dekâik, Mısır, 1313, IV, 222; VI, 14; Molla Hüsrev, Dürer, II, 380; Dâmâd, Mecma’, II, 190; Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr, IV, 591; İbn Âbidîn, Hâşiyetü Reddi'l-Muhtâr, IV, 592; Kâsânî, Bedâ'î, VI, 269.
33. İbn Abidin, Hâşiyetü Reddi'l-Muhtâr, V, 46.
34. Âlemgîr, Fetâvây-ı Hindiyye, Mısır, 1310, V, 351; Şilebî, Hâşiyet-ü Tebyîn, VI, 13; Aynî, Umde, V, 369.
35. Zeylaî, a.g.e., IV, 222; VI, 14; Molla Hüsrev, a.g.e., II, 380; Dâmâd, a.g.e., II, 190; Haskefî, a.g.e., IV, 591; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 592; Kâsânî, Bedâ'î, VI, 269.
36. Zeyla'î, a.g.e., IV, 222; VI, 14; Âlemgîr, Fetâvây-ı Hindiyye, V, 351-352; Dâmâd, a.g.e., II, 190; İbn Âbidin, a.g.e., IV, 592; V, 305
37. Haskefî, a.g.e., IV, 591-592
38. Dâmâd, a.g.e., II, 190; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 592.
39. İbn Hümâm, Fethü'l-Kadir, VI, 482; İbn Âbidîn, a.g.e., V, 305.
40. Îdâh, vr., 7a-b, 8a-b. 9a, 11a, 27a-28a.
41. İbn-i Abidin, Hâşiyetü Reddi'l-Muhtâr, V, 307
42. Kâsânî, Bedâî, VI, 269
43. Âlemgîr, Fetâvây-ı Hindiyye, V, 351; Şilebî, Hâşiyet-ü Tebyîn, VI, 13; Aynî, Umde, V, 369.
44. Dürer, II, 380.
45. Tahâvî, Muhtasar Tahâvî, s., 435; Kudûrî, (Mukayyed), s., 177; Haskefî, Dürrü'l-Muhtâr, IV, 591-592; Serahsî, Mebsût, XVI, 132; Zeyla'î, Tebyîn, IV, 221-222; Mergînânî, Hidâye, III, 123; Molla Hüsrev, Dürer, II, 380; ibrahim Halebî, Mültekâ, s, 112; Âlemgîr, a.g.e., V, 351; Şilebî, a.g.e., VI, 13; Aynî, a.g.e., V, 369.
46. Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, III, 2155.

(Behlül DÜZENLİ, İslam Açısından Müzik)

5 İlâhi ve mevlidin kaynağı nedir? Koro hâlinde söylenen ilâhî ve mevlid gibi manzumelerin Hristiyanlıktan kaynaklandığı öne sürülüyor. Bunun doğruluk derecesi nedir?

İlâhi ve mevlidin tarihi bir hayli eskidir. İslâm tarihine göz gezdirdiğimizde, bunların hiçbir şekilde Hristiyanlıktan geldiği neticesine varamayız.

Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Hicret edip Medine’ye teşrifleri sırasında Medine halkı, çoluk çocuğuyla tam bir bayram havasına bürünmüşlerdi. Şiirler okuyorlar, İlâhîler söylüyorlardı. Bugün de hâlâ dillerden düşmeyen ve koro hâlinde söylenen “Talaa’l-bedrü aleynâ” ile başlayıp devam eden ilâhî, Medineli Müslümanların hep birlikte söylediği bir manzumeydi. Türkçesi şöyledir:

“Veda yokuşundan doğdu dolunay bize.
Allah’a yalvaran oldukça şükretmek gerekir mes’ut halimize.
 Ey bize gönderilen yüce Peygamber, sen,
İtaat etmemiz gereken bir emirle geldin bize!”

Neccaroğullarının mâsum kız çocukları da defler çalarak Peygamber Efendimize “Hoş geldin” diyor, hep birlikte şunları söylüyorlardı:

“Nahnü cevârin min benî’n-Naccar/ Yâ habbezâ Muhammedün min câr.”

(Biz Neccaroğulları kızlarıyız/ Muhammed’in komşuluğu ne hoştur!)(1)

Evet, İslâm tarihinde koro halinde söylenen ilk ilâhi budur diyebiliriz. Hristiyanlıkta dinî mûsikinin olması, koro halinde ilâhi söylenmesi, bugün büyük bir repertuar teşkil eden tasavvuf mûsikimizdeki bize has edâ ve ifadenin onlardan kaynaklandığını söylemek, dayanaktan mahrum bir sözdür.

Ayrıca unutulmamalıdır ki, Hristiyanlık da semavî bir dindir. İtikatta bazı müştereklikler olması gibi, usülde de müştereklik olması fark etmez. Meselâ onlar da âhirete inanır, biz de onlar da meleklere inanır, biz de...

Mevlid ise, Peygamberimiz (a.s.m.)'den üç dört asır sonra icad edilen İslâmî bir âdet olmakla birlikte, bid’atın hasene (güzel) olan kısmına girmektedir. Büyük hadis ve fıkıh âlimi olan İbni Hacer, mevlid merâsiminin meşrûiyeti hakkında şu hadisi zikreder:

İbni Abbas’ın rivayetine göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Medine’ye hicret ettiklerinde Aşure gününde Yahudilerin oruç tuttuklarını öğrenir. Oruç tutmalarının sebebini sorduğunda Yahudilerden şu cevabı alır:

“Bu çok büyük bir gündür. Bugünde Allah, Mûsâ ile kavmini kurtardı. Firavun ile kavmini suda boğdu. Mûsâ da buna şükür için oruç tuttu. İşte biz de bugünün orucunu tutuyoruz.”

“Bunun üzerine Peygamberimiz, ‘Öyleyse biz Mûsâ’ya sizden daha yakın ve evlâyız’ buyurdu. O günden sonra hem kendisi oruç tuttu, hem de tutulması için tavsiyede bulundu.”(2)

İbni Hacer bu nakilden sonra şöyle der:

“Bundan anlaşılıyor ki, böyle bir günde, mevlid gecesinde Allah’a şükretmek tam yerindedir. Fakat mevlid merasiminin Peygamberimizin doğum gününe denk getirilmesi yerinde olur.”(3)

Bugün birçok İslâm ülkesinde Peygamberimizin doğumunu yâd etmek, ona salât ve selâm getirmek maksadıyla çeşitli dillerde okunan mevlidler vardır. Arapça “Bâned Suâd, Bürde ve Hemziyye” kasideleri birer mevliddir. Türkçede ise yirmiden fazla mevlid manzumesi vardır. Fakat bunların içinde en çok tutulan ve okunanı Süleyman Çelebi merhumun 1409 yılında yazdığı "Vesiletü’n-Necât" isimli mevlid kitabıdır.

Önceleri yalnız Peygamberimizin doğum gününde okunan ve tertip edilen mevlid merâsimleri, daha sonra bütün mübarek gecelerde tekrarlanmış, bilhassa memleketimizde daha da yaygınlaşarak, ölüm, hastalık ve daha birçok vesilelerle okunagelmiştir. Bazı İslâm âlimleri mevlidi bid’at sayarak karşı çıkmışlarsa da Bediüzzaman, bu konuda şöyle buyurur:

“Mevlid-i Nebevî ile Miraciyenin okunması gayet nâfi (faydalı) ve güzel âdettir ve müstahsen (iyi, hoş) bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet lâtif ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir (sohbet sebebidir). Belki hakaik-i imaniyenin ihtarı (hatırlatılması) için, en hoş ve şirin bir derstir. Belki îmanın envarını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyic (heyecan uyandıran) ve müessir bir vasıtadır.”(4)

Kaynaklar:

1. İbni Mace, Nikâh: 21.
2. Müslim, Siyam: 127.
3. el-Hâvî fi'l-Fetevâ, ı: 190.
4. Mektubat, s. 281-285.

6 "Beş tür hayvanı gördüğünüz her yerde öldürebilirsiniz. Fare, akrep, karga, çaylak ve yırtıcı köpektir." Bu hadisi açıklar mısınız?

Buharî  ve Müslim'in sahihinde şöyle bir hadis vardır:

"Beş tane hayvan "fasık"dır ki, Mekke'nin harem bölgesinde de öldürülebilir. Bunlar; fare, akrep, karga, çaylak ve yırtıcı köpektir." (Bir rivayette: kişi ihramda da olsa bunları öldürebilir.) (Buhârî, Bedu'l-halk, 16; Müslim, Hac, 9: 66-72). Bazı rivayetlerde yılan da vardır.

Hadiste geçen anahtar kelimeler şunlardır:

Fasık: Bu kelimenin sözlük anlamı; yoldan sapmaktır.  Fasık adam, Allah'ın emir ve yasaklarının belirlediği çizginin dışına çıkan kimse demektir.

Bu hayvanlara "fasık" adının verilmesi, bunların insanlara, diğer canlılara v.s. ye zarar vermekle, hayvanlar aleminin büyük çoğunluğunun yolundan dışarı çıkmaları sebebiyledir.(krş. Nevevî, Şerhu Müslim, ilgili hadisin şerhi).

El-Kelb el-Akur: Yırtıcı köpek demektir. Gördüğüm kadarıyla bütün rivayetlerde köpek için bu vasıf kullanılmıştır. Bu da öldürme emrinin normal köpekler hakkında olmadığı, köpeğin köpek olduğu için böyle bir cezaya hedef olmadığını göstermektedir.

Nitekim İmam Nevevî, bu hadisi açıklarken, şu görüşlere yer verir: Cumhura/âlimlerin büyük çoğunluğuna göre, hadiste geçen "el-Kelb el-Akur"(yırtıcı  köpek) kelimesi, bütün yırtıcı hayvanlar için geçerlidir. Çünkü köpeğin vasfı olarak geçen "el-akur" kelimesi, yırtıcı anlamına gelir. Buna göre, hadiste geçen "yırtıcı köpek" tabiri, aslan, kaplan, kurt gibi genellikle yırtıcı hayvanlardan sayılanların hepsi için geçerlidir.(bk. Nevevî, Şerhu Müslim, ilgili hadisin şerhi).

Hz. Peygamber (a.s.m)'in Ebu Leheb'in oğlu Utbe için ettiği beddua meşhurdur.
 
"Allah'ım! Ona köpeklerinden bir köpeği musallat et!" diye beddua etmiş ve bir gece bir aslan gelip kervanın arasında bulunan Utbe'yi alıp parçalamıştı. (bk. İbn Battal, Şerhu'l-Buharî-el-Mektebetu'ş-Şamile, VIII/80).

İmam Malik de şöyle der: İhram'da olan bir kimse, kendisine eziyet veren hayvanları/haşereleri öldürmesi caizdir. Eziyet etmeyenleri öldürmesi ise caiz değildir.  (el-Mektebetu'ş-Şamile, IV/252). İmam Malik'e göre, hadiste söz konusu edilen "yırtıcı köpek"ten maksat; aslan, kaplan, sırtlan kurt gibi insanlara saldıran, parçalayan her türlü yırtıcı hayvanlardır.(İbn Kudame, el-şerhu'l-Kebir, el-Mektebetu'ş-Şamile, III/302).  Aslında yırtıcı kurt gibi insana saldıran, eziyet eden bütün hayvanlar "yırtıcı köpek" anlamındadır, öldürülmeleri caizdir. Fakat eziyet etmeyenleri öldürmek caiz değildir.(İbn Kudame, a.g.e - e’ş-Şamile- IV/14).

7 Gusül abdesti alırken, gelen akıntılar gusle engel olur mu?

Hayır, hiç bir mezhebe göre gusül alırken gelen idrar, kan yellenme gibi şeyler gusle zarar vermez; sadece namaz abdestini bozar.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şafii Mezhebi'ne göre, abdesti bozan durumlar gusle mani mididr?

8 Dinimizin müzik dinleme ve eğlenme konusundaki ölçüsü nedir?

İslâm Dini, Peygamber Efendimizin (asm) sünnetine uygun eğlenmeyi ve çalgıyı haram kılmamıştır. Çünkü insanın bazen bu gibi şeylere de ihtiyacı vardır. Dinî musikî ruhun gıdasıdır. İlahîler bu cümledendir. Halk arasında «Musikî ruhun gıdasıdır.» sözü meşru ölçüler içinde düşünülürse, bir bakıma doğrudur.

Ancak hangi ölçülerdeki musikî, müzik ve çalgılar mubahtır? Bunun için konulan genel kaide nelerdir? İslâm'ın bu husustaki koymuş olduğu genel anlamda ölçüleri şöyle sıralayabiliriz.

— Şehveti tahrik edici, ahlâk bozucu her türlü saz ve çalgı,

— Kadın - erkek karışık bir şekilde toplanıp herhangi bir çalgı çalmak,

— Kadınları sahneye çıkarıp şarkı - türkü söyletmek, şantözlük yaptırmak,

—Toplum yapısında çalışma, ibâdet ve düşünme ruhunu öldüren, insanı havaî şeylere itip zamanı boşa harcamayı aşılayan her türlü eğlence ve çalgı haramdır.

Bunun dışında mubah olan musiki ve çalgılar:

— Kafayı dinlendiren musiki; ruha gıda veren dinî musiki,

— Allah'ı, âhireti ve sorumluluğu hatırlatan veya vatan ve millet aşkını uyandıran, kahramanlık ruhunu aşılayan her türlü şarkı, türkü ve çalgı.

— Ahlâkî kurallara bağlı kalınarak kadınların kendi aralarında eğlenip çalgı çalmaları, şarkı ve türkü söylemeleri,

— Ayni ölçüler içinde erkeklerin kendi aralarında bu kabil eğlence tertiplemeleri -ibâdet ve çalışmayı engellemediği sürece- mubahtır.

Bunun için fukaha genel anlamda şu hükmü koymuşlardır:

Söylenen şarkı, türkü ve şiirler ahlâk bozucu, ilâhî sınırları aşıcı ve şehveti gayri meşru yola itici olmadığı takdirde mekruh değildir. İçki, kadın ve benzeri şeyleri över mahiyette ise, mekruhtur. (El-Muhit - Radiyüddin Serahsî)

Düğünlerde Tef, Darbuka ve Benzeri Aletleri Çalmak:

Düğün ve derneklerde bu kabil âletleri çalmaya cevaz verilmiştir. Nitekim. Peygamber (asm) Efendimiz zamanında bayram günleri kadınların biraraya gelip bu tür çalgı çalıp eğlendikleri sahih rivayetlerle sabit olmuştur. Hattâ bir bayram günü Hz. Âişe (r.anha) validemizin evinde kadınlar toplanıp tef çalıp eğlenirlerken Resûlüllah (asm) Efendimiz içeri girmiş, onlara bir şey demeden çekilip bir köşede uzanarak uyumak istemişti. Tam bu sırada Ebûbekir Sıddık (ra) içeri giriyor ve çalgı seslerini işitince üzülüyor, onları azarlayarak «Peygamber Efendimizin huzurunda caz ve sazın yeri mi olur?» diye uyarıda bulunuyor. Bunun üzerine Efendimiz (asm) yüzünün üstündeki örtüyü kaldırarak,

«Ya Ebabekir! Herkesin bir bayramı var, onda eğlenirler, vazgeç bunlar da kendi bayramlarında eğlensinler.»

buyurarak, bunun bir aşırılık olmadığını belirtiyor.

Efendimiz (asm) Mekke'den Medine'ye hicret edip Medine'ye girerken coşkun bir tezahüratla karşılandı, bunların arasında neşide söyleyen kızlar ve kadınlar da bulunuyordu. Efendimiz (asm) onların bu davranışını o gün için yadırgamadı. Sonraları, kadınların erkekler arasında neşide, (şarkı ve türkü) söylemelerini yasakladı.

Aşırı şekilde çalıp oynamak ise mekruh kabul edilmiştir. İmam Ebû Yusuf bu görüştedir. (El-Muhit - Radiyüddin Serahsi)

Hızanetü'l-Müftîn adlı eserde bu konuya temas edilerek deniliyor ki: «Bayram ve benzeri günlerde tef ve benzeri şeyleri çalmakta dinen bir sakınca yoktur.»

(bk. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı)

İlave bilgi için tıklayınız:

Dinimizin müzik dinleme konusundaki ölçüsü nedir?

Çalgı aletleri kullanmak ve şarkı söylemek caiz mi?

9 Şiir yazmak veya okumak, şiirlerle ilgilenmek günah mıdır veya ne derece dogrudur?

Şiir ve Şarkı Yazıp Söylemenin Hükmü:

Şiir ve şarkı yazıp söylemek, konuşmak gibidir. Yani sözün iyisi ve kötüsü olduğu gibi, şiir ve şarkının da iyisi ve kötüsü vardır. Resûlullah (sav) şöyle buyurmaktadır:

"O, yani şiir bir sözdür; güzeli güzel, çirkini çirkindir." (1)

Resûlüllah (asv)'ın Hassan ve Abdullah bin Revaha gibi şairleri vardı. Resûlullah (asv) bu şairlerini camide dinlerdi. Yine meşhur şairlerinden Ka'b kendisi kadar şöhreti olan kasidesi "Banet Suadu'"yı Resûlullah (asv) huzurunda okumuştu. Resûlullah (asv) da seslerini çıkarmadan dinlemişlerdi. Söz konusu şiirde bir çok teşbih ve istiare bulunduğu, hatta şiirde sözünü ettiği sevgilisinin ağzındaki tükürüğü şaraba benzettiği halde Resûlullah (asv) onu okumaktan alıkoymadı. Rüya, Bahr isimli kitabında şöyle diyor:

"Kasidede adı geçen Suad, Ka'b*in zevcesi ve amcası kızıydı. Peygamber (asv)'e kötü anlatıldığında Suad Resûlüllah (asv)'dan korkup kaçmış, böylece de Ka'b Suad'dan uzun zaman ayrı kalmıştı; şiirin yazılış sebebi de bu ayrılıktır.

Ashabı Kiram ile büyük İslâm âlimlerinden şiir ve kaside yazmamış (söylememiş) olanı hemen hemen yok gibidir.

Binaenaleyh şiir ve şarkı söyleyip yazmakta herhangi bir sakınca yoktur, yeter ki İslâm'ın getirdiği ölçüler dahilinde olsun. Bu daireyi aşan ve hesaba katmayan her türlü tasarruf haramdır.

Mesela İslâm dini içkiyi, zulmü ve iffetsizliği yasaklamıştır. Dolayısıyla bu gibi şeyleri öven ve insanlara menhiyatı tavsiye eden şiir ve şarkılar, dinen haramdır. Yine aynı şekilde muayyen bir kadını vasfeden, bir zalimi öven şiir ve şarkılar da yasaklanmıştır.

1. Darekutni. Hakîm ve Beyhâkî

Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II.204

İlave bilgi için tıklayınız:

ŞİİR, ŞAİR...

Dinimizin müzik dinleme konusundaki ölçüsü nedir?

10 İmam Gazali'nin hiçbir çalgıya izin vermediği doğru mudur?

Gazzâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn isimli eserinde, “Müzik Dinlemenin (semâ) Mubahlığının Delili” başlığı altında söze şöyle başlar:

“Müzik dinlemek haramdır demek, Allah müzik dinleyen kişileri cezalandıracaktır, demektir. Bu ise, sırf akılla bilinebilecek bir husus değildir. Öyleyse, bu konuda naslara ve bu nasların ışığında yapılan kıyaslara başvurmak gereklidir. Eğer bu konuda nas ve nassa kıyas yoluyla ulaşılan doğru bir sonuçlama yoksa, müzik dinlemenin haramlığı iddiası boşa çıkmış olur.”

Gazzâlî daha sonra, ölçülü olsun veya olmasın, güzel sesi dinleme, müziğin dinleyici üzerinde bıraktığı etki ve dinleyici ile ilgili hususları uzun uzadıya açıkladıktan sonra, mûsikinin mubah olduğunu belirtir, karşı görüşte olanların gerekçelerini tek tek ele alarak cevaplandırmaya çalışır.(1)

İmam Gazzâlî mûski konusunda bütün söylenenleri tahlil etmiş, delilleri karşılaştırmış ve şu sonuçlara varmıştır:

Mûsıkî ister ses ister âlet ile olsun, tek hükme bağlı değildir: Haram, mekruh, mübah ve müstehab olabilir.

1) Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan gençler için, yalnızca bu duyguları tahrik eden müzik haramdır.

2) Vakitlerinin çoğunu buna veren, iştigâli âdet haline getiren kimse için mekruhtur.

3) Güzel sesten zevk alma dışında bir duyguya kapılmayan kimse için müzik mübahtır, serbesttir.

4) Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehabdır. (2)

Gazzâlî incelemesini sürdürürken müziğin duruma göre ya mübah veya mendûb olduğunu, onu haram kılan şeyin kendisi değil, dıştan ârız olan beş sebepten ibaret bulunduğunu ifade ederek şöyle devam ediyor:

1) Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir. Aslında kadının sesi haram değildir; ancak şehveti tahrik ederse Kur'ân okumasını bile dinlemek haram olur.(3)

2) Müzik âleti, içki meclislerinin sembolü olan âletlerden ise bunu kullanmak haram olur; diğerleri mübah olmakta devam eder.

3) Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise, bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.

4) Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, müzik onun yalnızca cinsî arzusunu tahrik ederse, onun müzikten uzak durması gerekir.

5) Sıradan bir insanın müzik şehvetini de ilâhî aşkını da tahrik etmediği halde bütün vakitlerini alır, onu başka işlerden alıkoyarsa yine haram olur.(4)

Sonuç olarak musikînin hoş, ölçülü ve manâlı bir ses olması itibariyle mübah olduğu; haram olmasının kendisinden değil de dıştan ârız olan sebepler dolayısıyla olduğu söylenebilir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Dinimizin muzik dinleme konusundaki ölçüsü nedir?

Dipnotlar:

1. bk. el-Gazzali Muhammed, İhyâu-ulûmi'd-din, I-IV, Kahire,1939 268-284.
2.  İhya, 2/302.
3. Hanefilerden Buhârî şârihi allâme Aynî de “Bayramda iki cariyenin okuduğu şarkıyı Hz. Peygamber'in ve Ebû Bekr'in dinlediklerinden hareketle aynı neticeye varmıştır. Umdetu'l-kâri, I-XI, el-Âmire, 1308-1311, 3/360.
4. İhya, 2/279-281. (özetlenmiştir.); bk. Hayrettin Karaman, Günlük Hayatımızda Helaller ve Haramlar, Musiki bölümü.

11 Coca Colanın İsrail ordusuna yardım ettiği doğru mu?

Coca Cola ürününün İsrail ordusuna yardım edip etmediğini bilmiyoruz.

Gayri müslimlerin mallarını alıp kullanmak caizdir. Bu bakımdan gayrı müslimlere ait olan Coca Cola almakla kişi haram işlemiş olmaz.

Bununla beraber kendimiz bu içeceklerden uzak durabiliriz. Ancak bunu kullanan kişilere de "Neden kulanıyorsun?" diye tenkid edemeyiz.

Neskafe, kola ve pepsi içmek caizdir.

Ancak bazı alimlerimiz bu konularda şüphe olduğu için içilmese iyi olur demişlerdir. Şüpheli şeylerden kaçınmak her zaman daha iyidir. Hatta bazı Hanefi alimleri kahvenin bile haram olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu fetvalar genel kabul görmemiştir.

Bir Müslüman bu maddeleri içmekle haram işlemiş olmaz.
Kimseye bunları içmeyin diyemeyiz. Dinen haram değildir. Ama bunları içmeyen birisini de niçin içmiyorsun diye zorlayamayız.

Sorunun diğer kısmına gelince:

Eğer bir silah veya malın Müslümanların aleyhine kullanılacağı kesin ise, onun imalatında ya da alım satımında bulunmak helal olmaz. "Bir şeye sebep olan onu yapan gibidir." kuralına göre sorumlu olur. Bu açıdan Müslümanların aleyhine kullanıldığı kesin olarak bilinen bir malı almak veya satmak da kişiyi sorumlu eder. Müslümanların bu konuya dikkat etmeleri gerekir.

12 "Kim (din) kardeşine bir özür beyan eder de kardeşi bunu kabul etmezse, onun üzerinde meks sahibinin günahı kadar vebal olur." hadisini açıklar mısınız? Mutlak olarak her özür kabul edilmeli midir?

Cevzân el-Kûfî radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Kim (din) kardeşine bir özür beyan eder de kardeşi bunu kabul etmezse, onun üzerinde meks sahibinin günahı kadar vebal olur." (İbn Mace, Edeb, 23)

Hadis, özür dileyen bir din kardeşinin mâkul bir özrünü kabul etmek gerektiğini, kabul etmeyenin günahkâr olacağını ifade eder. Zira meks sahibi, yanından geçen tüccarlardan haksız yere öşür adı altında bir miktar para alır. Aslında öşrü, usulünce, yetkilinin alması meşrudur, haram değildir. Usulsüz, haksız, liyakatsiz olarak alınırsa haram olacağı açıktır. (İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)

Bu tür kazanç haram olduğu gibi din kardeşinin samimi ve meşru mazere­tini kabul etmek mümkün iken reddetmek de bu hadise göre günah­tır.

Sindi, hadisin açıklamasında şöyle der:

Bu hadis, beyân edilen mazeretin yalan olduğunun bilinmemesi ve ortada bir hıyanetin bulunmaması gibi durmlarla ilgilidir. Böyle bir durumda mümkün ise müslümanın mazeretini ka­bul etmek uygun olanıdır.

Şu halde ileri sürülen mazeretin ve zörün uy­durma olduğu ve bir hıyanetin yapıldığı bilindiği zaman ileri sürü­len mazereti kabui etmemekte bir sakınca yoktur.

Özür dileme ile ilgili bazı hadis-i şerifler:

“Özür dilemek üzere gelen din kardeşiniz, niyetinde samimi olmasa da, özrünü kabul edin. Böyle yapmayan Kevser havuzu başında yanıma gelemez." (bk.Hakim, 4/170)

"Din kardeşinin özrünü kabul etmeyen, Kevser havuzundan içemez." (Münavi, Feyzü'l-kadir, 3/1181)

"Müslüman kardeşinin özrünü kabul etmemek günahtır." (Ebu Davud, el-Merasil, 1/351-h. no:521; İbn Mace, Edeb,23)

"Özrü kabul etmeyen, özür dileyenin günahını yüklenmiş olur." (İbn Mace, Edeb, 23)

Müslümanın özrünü reddetmek mekruhtur. Özrü kabul etmek ve kusurları affetmek, Allah Teâlâ'nın sıfatlarındandır. Böyle özrü de kabul etmeyene, Allah Teâlâ azap ve gazap eder.

Bir hadis-i şerif meali:

"Allah Teâlâ özür dileyenin özrünü kabul eder(Allah son nefeslerini vermeden önce kulunun yaptığı tövbesini kabul eder)." (bk Ebu Ya’la, Müsned, 9/462)

Affetmek mütakilerin sıfatlarındandır. Al-i İmran Suresinde de (134 ve 135. âyetler) muttakinin sıfatlarını şöyle sıralamaktadır:

"Bollukta ve darlıkta infak etmek."
"Kızdıklarında öfkelerini yutmak."
"İnsanların kusurlarını affetmek."
"Kabahat yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı anmak ve günahlarından derhal tövbe etmek."
"Yaptıkları günahlarda, bilerek ısrar etmemek."

İlave bilgi için tıklayınız:

MERHAMET...

13 Müzik dinleyenlerin kulağına kızgın kurşun döküleceğiyle ilgili hadis var mı?

Kadı Ebu Bekir İbnu’l Arabî, Ahkâmu’l Kur’an’ında, Abdullah bin Mübarek ve İmam Mâlik’in Hz. Enes’ten rivâyet ettiği bir hadisi nakleder: Rasûlullah şöyle dedi:

“Her kim, bir mûsikî meclisinde bir şarkıcı kızın söylediği şarkıyı dinlerse âhiret günü onun kulaklarına erimiş kurşun dökülecektir.”

Hadiste geçen konu haram olan müziği dinleyenlerle ilgilidir. Bu nedenle bütün müziklerin haram olduğu söylenemez.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dinimizin müzik dinleme konusundaki ölçüsü nedir? Bazı ilahi ve ezgiler var ki sanki bazen dünyevi bir müzikmiş gibi...

14 Gusül abdestinde ağız ve burnun yıkanmasının farz olduğuna dair ayet veya hadis var mıdır?

Gusül "Özel bir şekilde vücudun tümüne temiz su dökmek" demektir(1). Şafiîler, niyet ile birlikte bedenin tamamı üzerinden suyun akması şeklinde tarif etmişlerdir. (2) Malikiler, namazı mübah kılmak niyetiyle birlikte vücudu oğarak vücudun tümüne suyu ulaştırmak şeklinde tarif etmişlerdir.

Guslün meşruiyetinin asıl delili, şanı yüce Allah'ın:
 
"Eğer cünüp iseniz iyice temizleniniz." (Mâide, 6) buyruğudur. Bu ise bedenin bütünü ile temizlenmesine dair bir emirdir. Şu kadar var ki, gözlerin içi gibi suyun ulaştırılmasına imkân olmayan ve irade dışı kalan yerler, bundan müstesnadır. Bu gibi yerlerin yıkanmasında eziyet ve zarar vardır.

Guslün Farzları:

Guslün farz oluşu Kur'ân-ı Kerim'de şanı yüce Allah'ın: "Eğer cünüp iseniz temizleniniz." (Maide, 5/6) ve "Sarhoşken ne söyleyeceğinizi bitinceye kadar namaza yaklaşmayın ve -yolcu olduğunuz zaman müstesna- cünüp iken de gusledinceye kadar (namaza) yaklaşmayınız." (Nisa, 4/43) buyrukları ile sabittir.

Peygamber (a.s.)'in Gusletme Şekli:

Tam bir guslün keyfiyeti sünnette tarif edilmiştir. Hz. Aişe (r.a.) diyor ki: "Resulullah (a.s.) cünüplükten gusledeceği vakit, önce ellerini yıkamakla başlar, sonra sağ eliyle soluna (su) boşaltıp, avret yerini yıkar, sonra abdest alır. (3) Ondan sonra su alarak parmaklarını saçlarının dibine kadar sokar. Daha sonra başına üç avuç su döker, ondan sonra da vücudunun diğer kısımlarına su dökerdi. Arkasın dan da ayaklarını yıkardı,"(4)

Ulema, gusülde aşağıdaki işlerin yapılmasını farz kabul etmişlerdir (5);

1. Bütün vücudun su ile yıkanması, saçın tümünün temiz su ile yıkanması:

Fakihler bunun üzerinde ittifak etmişlerdir. Saçların ve tenin bütününe bir defa olsun, suyun ulaşması farzdır. Hatta ufacık bir bölge su isabet etmeksizin kalacak olursa oranın dahi yıkanması farzdır. Aynı şekilde bedendeki girinti ve çıkıntılara, mesalâ bedendeki yarıklar, kırışıklar ve göbek çukuruna, koltuk altlarına, bedendeki her türlü içeri doğru oyuğa, su dökmek suretiyle özellikle dikkat etmek gerekir. Çünkü Peygamber (a.s.v) Ebu Hureyre tarafindan rivayet edilen hadis-i şerifte şöyle buyurmuşlardır:

"Her bir saç telinin altında cünüplük vardır. Bu bakımdan saçları yıkayınız ve teni de iyice temizleyiniz."(6)

Hanefilere göre: Kulak, göbek çukuru, bıyık, kaş, sakalın iç kısımları, baştaki saçlar, avret yerlerinin dış kısımları gibi sıkıntı çekmeksizin yıkanması mümkün olan bedenin sair kısımlarının da yıkanması gerekir. Şu kadar var ki, gözün iç kısımları, sünnet olmamış olanın sünnette kesilen kısmın içini yıkamak gibi yıkanması zor olan yerlerin yıkanması ise farz değildir. Ancak Hanefilere göre esah olan, bunun yıkanmasının mendup olduğudur.

2. Mazmaza ve İstinşak: Hanefilerle Hanbelîler, mazmaza ile istinşakı farz  kabul etmişlerdir. Buna göre, gusül alacak kimsenin, ağzına ve burnuna da su vermesi gerekir. Yoksa gusül geçersiz olur. Böylelikle yüce Allah'ın: "Eğer cünüp iseniz iyice temizleniniz." buyruğu ve: "Sonra da üzerine bol bol su dökersin." hadisi ile amel etmişlerdir. Bu iki buyrukta da vücudun bütününün temizlenmesi ve her tarafına suyun ulaştırılması emredilmektedir.(7)

Malikîlerle Şafîîler ise bunların gusülde de abdest gibi sünnet olduğunu söylemişlerdir. Çünkü: "On şey fıtrattandır." hadisi buna işarettir. Hadiste mazmaza ve istinşak da bunlar arasında zikredilmiştir.(8)

Dipnotlar:
1. Keşşâfu'l-Kınâ, I, 158.
2. Muğni't-Muhtâc, I, 68.
3. Ulema, Resulullah (a.s.)'ın uygulamasına uyarak gusülden önce abdest almanın müstehap olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Diğer taraftan bu, guslü daha bir kolaylaştırıcı ve daha bir güzelleştiricidir. el-Muğnî, 1, 219
4. Buharî ve Müslim tarafından rivayet edilmiş olup, buradaki lafız Müslim'e aittir Sübülü's-Selâm, I, 89. Bunun bir benzeri Hz, Aişe ile Hz. Meymune'den de rivayet edilmiştir.
5. Fethü'l-Kadîr, I, 38 vd.; ed-Dürrü'l-Muhtâr, 1,140-143; Merâkı'l-Felâh, 17; el-Labâb, I, 20; e-Şerhü's-Sagîr, I, 166-170; eş-Şerhü'l-Kebîr, I, 133-135; Bidâyetâ'l-Müctehid, 1,42 vd.; el-Kavân Înü'l-Fıkhıyye, I, 26; Muğnİ'l-Muhtaç, I, 72 vd.; el-Mühezzeb, I, 31 vd.; el-Muğnî, I, 218-22S Keşşâfu'l-Kınâ, 1,173-177.
6. Bu hadisi Ebu Dâvud ve Tirmizî rivayet etmiş olup zayıf olduğuna işaret etmişlerdir. Sübülü's- Selâm, I, 92.
7. Hanefilerin mazmaza ve istinşaka dair: "Bunlar cünüblükte farz, abdestte sünnettirler." diye delil gösterdikleri hadis, için bk. Nasbu'r-Râye, I, 78.
8. Müslim, Ebu Dâvud, Tirmizî, Neseî, Ibni Mace ve İmam Ahmed rivayet etmiştir. Nasbu'r-Râye, I, 76.
Kaynak: İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli.

15 Teravih namazından sonra ilahi okumak bidat mıdır? Bidatlar hakkında bilgi verir misiniz?

Teravih namazı ile vitir namazı arasında ilahi söylemek sünnette yoktur. Ancak teravih namazı ile vitir namazı arasında hem bir dinlenme amacıyla hem de teravihle vitir arasını ayırmak amacıyla okunmasında bir mahzur yoktur.

“Yakasız gömlek giymek sünnet, yakalısını giymek bid’at;”

“Yer sofrasında yemek yemek sünnet, masada yemek bid’at;”

“Yer minderinde oturmak sünnet, koltukta oturmak bid’at;”

“Mikrofonsuz ezan okumak sünnet, mikrofonla okumak bid’at;”

“Takke ve sarık takmak sünnet, başaçık gezmek bid’at” gibi kanaatler ileri sürülür, böylece sünnet ve bid’at tanınmış ve tanıtılmış olur çok kere...

Bu sözlerle insanları sünnete teşvik etmek gibi bir iyiniyet vardır aslında. Tersini iddia edenler sünnete karşı gelmekle ve bid’ate taraftar olmakla suçlanır. Akabinde ise tartışmalar, münakaşalar başlar, husumet ve kırgınlıklarla konu kapanır.

Bu tür meseleler bazı zamanlar karı-koca, baba-oğul ve kardeşler arasında gündeme geldiği gibi, çok kere de İslâmî hizmetlerde bulunan kişiler arasında sohbet konusu olur, konuşulur, tartışmaya girilir ve sonuçta istenmeyen manzaralar ortaya çıkar.

Resûlullah’ın Sallallahu Aleyhi Vesellem hayatını inceleyen, sünnet ve hadisi tetkik eden İslâm uleması arasında konu müzakere edilmiş, değişik tarzda yorumlar yapılmış ve neticede birtakım tarifler getirilerek bid’at meselesi tasnife tabi tutulmuştur.

Ulema arasında bid’at geniş ve dar kapsamlı olmak üzere iki ayrı şekilde mütalâa edilmiştir. Bid’atı geniş kapsamlı olarak inceleyen başta İmam Şâfiî, İmam Nevevî olmak üzere İbn Âbidin ve benzeri âlimler bu kısaca şu tarifi getirirler:

“Bid’at, Resûlullah’tan Sallallahu Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan her şeydir.”

Bu tarife göre, dinî özellik taşıyan amel ve davranışlarla birlikte, günlük hayatla ilgili olarak sonradan ortaya çıkan yeni düşünceler, uygulama ve âdetler de bid’at olarak kabul edilmiştir.

Bu âlimler, meseleye delil olarak da şu hadisi zikrederler:
 
“Kim benim bir sünnetimi ihya ederek insanların onunla amel etmelerine vesile olursa, o insanların kazanacağı sevaplardan hiçbir şey eksiltmeden onların sevaplarının bir katını almış olacaktır. Kim de bir bid’at icat ederek onunla amel edilmesine sebep olursa, o bid’at ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlardan hiçbir şey eksiltmeden onların günahlarının bir katını yüklenmiş olacaktır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 15)

Bu tarifle birlikte aynı ulema bid’atı, hasene ve seyyie olarak ikiye ayırır; yapılması mahzurlu olmayanlara bid’at-ı hasene (iyi bid’at), yapılması mahzurlu olanlara da bid’at-ı seyyie (kötü bid’at) derler. Minare ve medrese yapmak bid’at-ı hasene, kabirlerin üzerine mum yakmak da bid’at-ı seyyiedir. Buna göre, hadislerde reddedilen bid’atler, kötü bid’atlerdir.

Hz. Ömer (r.a), Mescid-i Nebevi’de teravih namazını cemaatle kılanları görünce, “Bu ne güzel bir bid’attır” diyerek teşvik etmiş ve bid’at-ı haseneyi belirtmiştir. (Buhârî, Teravih, 1)

Bid’atı dar kapsamlı olarak anlayan başta İmam Malik olmak üzere, Aynî, Beyhakî, İbn Hacer el-Askalânî ve Heytemî, İmam Birgivî ve İbn Teymiyye gibi âlimler de şu tarifi getirirler:

“Bid’at, Resûlullah’tan Sallallahü Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan herşeydir.”

Bu ulemaya göre dinle ilgisi olmayan ve dinî özellik taşımayan yeni icatlar bid’at sayılmaz. Bu bakımdan örf ve âdet türünden olan davranışlar bid’at kavramının dışında değerlendirilir.

Bu görüşün delilleri de şu hadislerdir:

“İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir.” (Müslim, Cum’a, 43)

“Sonradan ihdas edilen herşey bid’attır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 7)

“Her bid’at dalalettir.” (Müslim, Cum’a, 43)

“Din namına sonradan ortaya çıkarılan şeylerden sakının. Gerçekten sonradan ortaya çıkarılan her şey bid’attır ve her bid’at de sapıklıktır. Bu durumda sizin yapmanız gereken şey, benim sünnetime ve birer hidayet ve irşad rehberi olan halifelerimin sünnetlerine sarılmanızdır.” (Ebû Dâvud, Sünnet, 5)

Aynı görüşü benimseyen fıkıh usulü uzmanı eş-Şâtibî ise, bid’atı ‘sonradan ortaya çıkan dinî görünümlü yol’ olarak tarif ettikten sonra, konuya şu şekilde bir açıklık getirir:

“Bid’atı dinî görünümlü bir yol olarak benimseyen kişilerin bu yola girmelerinin sebebi Allah’a daha çok kulluk etmektir. Bunun yanında, dinî görünümlü olmayan ve dinî telakki edilmeyen şeyler bid’atten sayılmaz. Meselâ, bir kimsenin helâl olan bir şeyi kendisine yasaklaması bid’at değildir, ancak bu yasaklamayı dindarlık düşüncesiyle yapması bid’attır.”

Şâtıbî’ye göre bid’atı ‘hasene’ ve ‘seyyie’ olarak iki ayırmak doğru değildir. (İbrahim bin el-Musâ eş-Şâtıbî, el-İ’tisam; DİA, “Bid’at” maddesi)

Sünnetin titizlikle korunmasını isteyen ve Hicrî 1000’inci yılda yaşayan İmam Rabbânî bid’atlere karşı mücadele etmeyi dile getirirken şöyle der:

“En bahtiyar odur ki, İslâm’ın ve Müslümanların garip düştüğü bir zamanda terk ve ihmal edilmiş sünnetlerden birisini ihya edip yaygın olan bid’atlerden birisini yok edip kaldıran insandır. Şimdi öyle bir zaman ki, Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem gönderileli bin seneyi geçmiştir, kıyamet alametleri de teker teker çıkmaya başlamıştır. Resûlullah’ın (a.s.m.) Saadet Asrından uzaklaştıkça sünnetler perdelenmiş, bid’atler yalan illetinin yaygınlaşmasıyla çoğalmıştır. Şimdi öyle bir mücahide ihtiyaç vardır ki, sünnetleri ihya etsin, bid’atleri kaldırsın. Çünkü bid’atlerin revaç bulması dinin tahribine sebep olur.” (Mektubat, 1:34-35)

Şâtıbî gibi bid’atin seyyie ve hasene şeklinde tasnif edilmesine şiddetle karşı çıkan İmam Rabbânî, itirazını şu şekilde dile getirir:

“Eski âlimler bid’atlerin bazı güzel taraflarını görmüş olacaklar ki, bazı bid’atlere ‘hasene’ (iyi) bid’at ismini vermişlerdir. Fakat bu fakir, bu meselede onlara uymuyorum. Bid’atlerden hiçbirisine ‘hasene’ diyemem. Bid’atlerde karanlık ve bulanıklıktan başka birşey göremiyorum. Çünkü Resûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem ‘Bütün bid’atler dalalettir’ buyurmuştur. İslâm’ın garip olduğu ve zayıfladığı bir zamanda kurtuluş ancak ve ancak sünnete uymakta, felaket de nasıl olursa olsun bir bid’ate sarılmaktadır.

“Sonradan çıkan herşey bid’at ve her bid’at dalalet olursa, nasıl olur da bid’atte güzellik olur. Hadis-i şeriflerde buyurulduğu gibi, icat edilen her bid’at bir sünneti kaldırmaktadır. Bu husus bazı bid’atlerle sınırlı değildir ve her bid’at seyyiedir.

“Resûl-i Ekrem Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurmuşlardır ki: ‘Peygamberlerinden sonra dinlerinde bid’at uyduran her ümmet, sünnetten de o bid’at kadar bir sünneti zayi etmiş olur.’ (Et-Tergîb ve’t-Terhîb Trc, 1:109)

“Hassan bin Sabit’ten şöyle bir hadis rivayet edilmektedir: ‘Bir topluluk dinlerinde bir bid’at icat ederse, Cenâb-ı Hak sünnetlerden bir sünneti o bid’at gibi çeker, çıkarır, onlardan uzaklaştırır da kıyamete kadar iade etmez.’” (Mektubat, 1:160)

Görüldüğü üzere İmam Rabbânî, sünnete en ufak bir gölge düşürecek bid’ate müsamaha dahi göstermemekle birlikte Mektubat’ın bazı nüshalarının şerhinde sünnette aslı bulunanlara bid’at ismini bulaştırmaz, onlar için ‘güzel âdet’ anlamında ‘sünnet-i hasene’ tabirini kullanır. (M. Paksu, Sünnet ve Aile, s. 19)

Kendisini ‘Bid’atüzzaman’ olarak tanıtan ve hayatı boyu bid’atlerle mücadele eden ve sünnet-i seniyyeyi ihya etmek için hayatını vakfeden Bediüzzaman Said Nursî, “Mirkatü’s-Sünne ve Tiryaku Marazı’l-Bid’a” (Sünnetin Dereceleri ve Bid’at Hastalığının İlacı) adıyla müstakil olarak kaleme aldığı eserinde bid’atı dar kapsamlı olarak tarif eden ulemanın görüşünü benimser ve, “Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır,” “Şeriat ve sünnet tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs (eksik) görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâlettir, ateştir” diyerek bid’at mefhumunun sadece dinle, ibadetlerle ilgili meselelerde söz konusu olduğunu belirtir.

Ona göre, “Her bid’at dalalettir ve her dalalet Cehennem ateşindedir” hadis-i şerifi ve “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim” (Mâide Sûresi, 5/3) âyet-i kerimesinin bildirdiği üzere, şeriatın kaideleri ve sünnetin düsturları tamamlandıktan ve kemâl noktasına erdikten sonra yeni icatlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—eksik görmeye götüren bid’atları icat etmek dalâlettir, ateştir. (RNK, Lem’alar, s. 609)

Yine Bediüzzaman’a göre, ibadetlerle ilgili hüküm ve meselelerde yeni icatlar çıkarmak bid’attır ve dince reddedilmiştir. Çünkü sünnetlerin bir kısmı ibadetlerle ilgilidir ve fıkıh kitaplarında açıklanmıştır, onları değiştirmek bid’attır. Diğer kısmı ‘âdâb’ olarak bilinir ve bunlar siyer kitaplarında mevcuttur. Onlara aykırı hareket etmeye bid’at denilmez; ancak nebevî edebe uyulmamış, onun nurundan ve hakikî edepten istifade edilmemiş olur. Bu kısım da örf ve âdât, fıtrî muamelelerde Resûl-i Ekrem’in Sallallahu Aleyhi Vesellem tevatürle belirlenen hareketlerine uymaktır. Bunlar ise konuşmak, yemek içmek, yatıp kalkmak gibi görgü kurallarıyla alâkalı sünnetlerdir. (RNK, Lem’alar, s. 609)

Sünneti kavlî, fiilî ve hâlî olarak üçe ayıran Bediüzzaman, bu üç kısmı da farz, nafile ve güzel âdetler olarak üç bölüme tâbi tutar. Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem namaz ve hac gibi ibadetlerde fiilî olarak bizzat tatbik ettiği -farz namazları kılmak gibi- farz ve vacip cinsinden olan sünnetlere uyma mecburiyeti vardır.

Nafile olarak tespit edilen ve müstehap olarak belirtilen ibadetlerle ilgili sünnetlere uymakta büyük sevaplar vardır; fakat bunları değiştirmek bid’attır, dalalettir.

Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem güzel âdetleri sınıfına giren sünnetleri işlemek ‘müstahsendir,’ çok güzeldir. Ki bunlar şahsî ve sosyal hayatla ilgilidir. Bu sünnetleri işleyenler âdet ve alışkanlıklarını ibadete çevirmiş olurlar. (RNK, Lem’alar, s. 610)

Bu tespitlerin yanında, Bediüzzaman, eserlerinde zaman zaman ‘ehl-i bid’a’ tabirini kullanır. Bunları muhatap alarak İslâm’ı müdafaa sadedinde bazı açıklamalar yapar. Bediüzzaman’ın ehl-i bid’a olarak isimlendirdiği zihniyetin mahiyetlerini de şu ifadelerinde anlamaktayız: “Acaba, bu ehl-i bid’a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar?” (RNK, Mektubat, s. 558). “Ehl-i bid’a, ecnebî inkılâpçılarından böyle meş’um bir fikir aldılar ki: ‘Madem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâp oldu; öyleyse, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâp olabilir” (RNK, Mektubat, s. 557). “Şeâiri tağyir eden (İslâm’ın alâmetlerini değiştiren) ehl-i bid’a diyorlar ki: ‘Bu taassub-u dinî bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak taassubu bırakmakla olur.’”

Bu ifadelerden, ‘ehl-i bid’a’yı İslâm ülkelerinde yaşayan ve taşıdıkları sinsi fikirleriyle İslâm’ın bazı esas ve kaidelerini değiştirmeye ve hatta İslâm’ı tamamen ortadan kaldırmaya çalışan komiteler olarak görmekteyiz.

Mektubat isimli eserinde ehl-i bid’a sayılan bu sapık fikirli insanların teşebbüslerini akim bırakacak, onların hak olarak göstermeye çalıştıkları iddia ve planları kökünden çürütecek izahlar yapan Bediüzzaman, ‘tahribatçı ehl-i bid’a’yı da iki kısma ayırır:

Birinciler güya din hesabına, İslâmiyet’e sadakat namına, güya dini milliyetle takviye etme telakkisiyle dine taraftar görünerek ‘dinin nurlu ağacını ırkçılığın karanlık toprağına dikmek isterler.’ Bu hareketleri bid’akârâne bir teşebbüs olarak gören Bediüzzaman, bu adamlara dünya çıkarı için ahiretini satan âlimler mânâsında “ulemâ-i sû’, meczup, akılsız, cahil sufiler” tabirlerini kullanır ki, bu ifadeleriyle onların gerçek kimliklerini açıklar.

İkinci kısım ehl-i bid’a ise, “millet namına milliyet hesabına unsuriyete (ırkçılığa) kuvvet vermek fikrine binaen ‘Milleti İslâmiyetle aşılamak istiyoruz’ diye bid’atları icat ediyorlar.” (RNK, Mektubat, s. 559)

Barla Lâhikası’nda en büyük yedi günahın arasında ‘dine zarar verecek bid’alara taraftar olmayı’ da sayan Bediüzzaman (RNK, Barla Lâhikası. s. 1547), bid’atı seyyie ve hasene olarak kabul eder ve bu konuda iki misal zikreder:

Birincisi: Her tarikatın kendi meşrebine göre ayrı ayrı tarz ve şekilde virdleri, zikir ve tesbihleri vardır. Bu zikirlerin asılları Kitab ve sünnetten alınmak şartıyla ve sünnete aykırı olmamak ve bütün bütün sünneti değiştirmemek kaydıyla bid’at değildir. Bu çeşit uygulamaya bazı âlimler, bid’at demiş olsalar da, ‘bid’a-i hasene’ adını vermişlerdir. (RNK, Lem’alar, s. 610)

İkincisi: Bazı cami ve mescitlerde Peygamberimiz (asv)'in mübarek saç ve sakalının telleri bulunmakta ve bunlar belli vakitlerde ziyaret edilmektedir. “Bazı ehl-i takva, böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid’a da deseler, bid’a-i hasene nev’inde dahildir. Çünkü vesile-i salâvattır.” (RNK, Lem’alar, s. 637)

Tariflerden, yapılan izahlardan, verilen misallerden ağırlıklı olarak anlaşılan; iman esaslarını, İslâmî şeâirleri ve ibadetlerle alâkalı sünnetleri bozmaya, değiştirmeye, kaldırmaya ve unutturmaya yönelik yeni icatlar, düşünce ve uygulamalar gerçek anlamda bid’at sınıfına girmektedir. Çünkü asıl itibarıyla bid’at, ahkâmla ilgili bir esası kaldırıp yerine beşerî ve arzî bir ‘yeniliği’ getirmektir. Yoksa Efendimizin (asv) güzel âdetlerine ve ‘âdap’ olarak bilinen beşerî davranışlarına yönelik sünnetleri terk etmek, sadece bir sünnet sevabını alamamaktır. Bu arada, Kitab ve sünnetin ruhuna aykırı olmayan, “Müslümanların güzel gördüğü güzeldir” esasına uygun olarak dinin kendi dairesinde kalmak şartıyla günlük yaşantıyla alâkalı, evrad ve zikirle ilgili uygulamalar ise ‘bid’at-ı hasene’ veya ‘sünnet-i hasene’ kısmına girer.

Bunun yanında, muhatabımızda bizim benimsemediğimiz veya yadırgadığımız bir davranış ve hareket görülecek olsa, onun ‘nâzikâne, nezihâne ve kavl-i leyyinle’ tashihine ve düzeltilmesine gitmek gerekir.

Sözün özü:

“Bid’atların ve dalâletlerin istilâsı zamanında sünnet-i seniyyeye ve hakikat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir.” (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 1:41)

“Ne mutlu o kimseye ki, sünnet-i seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, sünnet-i seniyyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor."(RNK, Lem’alar, s. 609)

16 Kadın, yabancı kör (âmâ) erkelerin yanında tesettürsüz bulunabilir mi?

Kadının, yabancı olan kör bir erkeğin yanında tesettürsüz bulunması haram değildir. Çünkü görmemesi bir perdedir. Ancak ahlaken tesettüre riayet etmesi daha uygundur.

 

Ümmü Seleme Radıyallahu Anhâ anlatıyor:

"Ben Resûlullah'ın yanında idim. Yanımda Meymune bint Haris de vardı. O esnada İbn Ümmü Mektum bize doğru geliyordu. (Bu vaka tesettürle emredilmemizden sonra idi) ve yanımıza geldi. Resûlullah bize:

"Ona karşı örtünün."
diye emretti. Biz:

"Ey Allah'ın Resûlü! O, âmâ ve bizi görmeyen, varlığımızı tanımayan bir kimse değil mi?" dedik. Bunun üzerine Resûlullah:

"Siz de mi körlersiniz, siz onu görmüyor musunuz?"
(Ebû Davud, Libas 37, 4112; Tirmizî, Edeb 29, 2779; Kütüb–i Sitte, 10. cilt, s.233) buyurdu.

17 İlahi söyleyen şarkıcılar, şarkı söylerken günah işliyorlar mı?

İslâm dini, Peygamber Efendimizin (asm) sünnetine uygun eğlenmeyi ve çalgıyı haram kılmamıştır. Çünkü insanın bazen bu gibi şeylere de ihtiyacı vardır. Dinî musikî ruhun gıdasıdır; ilahîler bu cümledendir. Halk arasında «Musikî ruhun gıdasıdır.» sözü meşru ölçüler içinde düşünülürse, bir bakıma doğrudur.

Ancak hangi ölçülerdeki musikî, müzik ve çalgılar mubahtır? Bunun için konulan genel kaide nelerdir?

İslâm'ın bu husustaki koymuş olduğu genel anlamda ölçüleri şöyle sıralayabiliriz.

— Şehveti tahrik edici, ahlâk bozucu her türlü saz ve çalgı,
— Kadın - erkek karışık bir şekilde toplanıp herhangi bir çalgı çalmak,
— Kadınları sahneye çıkarıp şarkı - türkü söyletmek, şantözlük yaptırmak,
—Toplum yapısında çalışma, ibâdet ve düşünme ruhunu öldüren, insanı havaî şeylere itip zamanı boşa harcamayı aşılayan her türlü eğlence ve çalgı haramdır.

Bunun dışında mubah olan musiki ve çalgılar:

— Kafayı dinlendiren musiki; ruha gıda veren dinî musiki,
— Allah'ı, âhireti ve sorumluluğu hatırlatan veya vatan ve millet aşkını uyandıran, kahramanlık ruhunu aşılayan her türlü şarkı, türkü ve çalgı.
— Ahlâkî kurallara bağlı kalınarak kadınların kendi aralarında eğlenip çalgı çalmaları, şarkı ve türkü söylemeleri,
— Ayni ölçüler içinde erkeklerin kendi aralarında bu kabil eğlence tertiplemeleri -ibâdet ve çalışmayı engellemediği sürece- mubahtır.

Bunun için fukaha genel anlamda şu hükmü koymuşlardır :

Söylenen şarkı, türkü ve şiirler ahlâk bozucu, ilâhî sınırları aşıcı ve şehveti gayrimeşru yola itici olmadığı takdirde mekruh değildir. İçki, kadın ve benzeri şeyleri över mahiyette ise, mekruhtur. (Muhit, Radiyüddin Serahsî)

İlave bilgi için tıklayınız:

Dinimizin müzik dinleme konusundaki ölçüsü nedir? Bazı ilahi ve ezgiler var ki sanki bazen dünyevi bir müzikmiş gibi...

18 İmam Şafi Hazretleri, çok fazla eğlence, şarkı ve müzik dinleyenin ve boş hayale kapılanın şahitliği kabul olmaz, demiş midir?

Bütün İslam alimlerine göre, şahitlerin âdil olmaları şarttır. Prensip olarak, büyük günahlardan sakınan, küçük günahlarda da ısrarcı olmayan kimse âdil sayılır. (el-Fıkhu’l-İslamî, 6/564-565).

Şafii Mezhebi'nin yanında diğer mezheplerin de meşhur olan görüşlerine göre, çalgılar haramdır, bu sebeple onları sürekli dinleyenlerin şahitlikleri kabul olmaz. Bununla beraber, Malikî ve zahirî mezhebinin mensupları olmak üzere farklı görüşler beyan eden alimler de vardır.(bk. a.g.e, 3/574).

İslam hukukuna göre şahitliğin kabul olunup olunmaması, dünyada adaletin sağlanmasına yönelik bir işlemdir. Hâkim tarafından doğru kararın alınması için dinlenen şahitlerin yalancı olmamaları veya onlar tarafından yalan söyleme ihtimalinin çok düşük olması gerekir.

Yalan söyleme ihtimalini yükselten kriterlerden biri de, kişinin mürüvvetini/onurunu kıran şeyleri yapmasıdır. Allah’tan korkmayan, insanlardan utanmayan, insanlık onurunu düşünmeyen kimselerin yalan söylemeleri kolay olur.

İşte İmam Şafii gibi büyük müçtehitler ve İslam hukukçuları bu gibi kriterleri göz önünde bulundurarak, bulundukları devirde onur kırıcı işler yapanların yalan söyleme ihtimallerinin yüksek olduğuna karar vermiş ve onların şahitliklerini reddetmişlerdir. Hatta İmam-ı Azama göre, âdil bir Zimmî kâfirin şahitliği kabul edilir, fakat –diğer alimlerin de dediği gibi- fasık bir müslümanın şahitliği kabul edilmez. Ancak İmam Ebu Yusuf’a göre, toplumdaki konumu yalan söylemesine engel teşkil eden fasık bir adamın bile şahitliği kabul edilir.(el-Fıkhu’l-İslamî, 6/565).

Bu husus, şahitlik için önemli bir kriterin dürüstlük olduğunun altını çizmektedir.

Bu sebeptendir ki, İslam hukukçularına göre, insanlar nazarında yüksek makama sahip bir insan(örneğin bir Müftü, bir Vali) çarşıda, pazarda, ayakta yemek yese şahitliği kabul edilmez. Fakat aynı işi sıradan bir vatandaş yapsa şâhitliği kabul edilir.(krş. a.g.e, 6/566-67).

Ahirette ise, Allah’ın kimi affedip etmeyeceği hususu, sadece O’nun iradesinde ve hikmetinde olan bir husustur. Zihniyet olarak kimin cennete, kimin cehenneme gideceği pek çok ayetlerde belirtilmiş olmakla beraber, şahsiyet olarak hangi şahsın son nefesini nasıl verdiğine veya vereceğine dair bir bilgi verilmemiştir. Zaten böyle bir bilgi imtihanın sırrına da, Allah’ın adalet ve hikmetine de aykırıdır.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Kimlerin şahitliği kabul edilmez?

ŞAHİT (Şahid)

19 Halıya bulaşan necaset namaza mani midir? Sadece necasetin olduğu yerde mi namaz kılınmaz, yoksa odanın tamamın da mı? Bezle silinirse temizlenir mi?

Bir yere necaset bulaşmışsa sadece necaset olan yerde namaz kılınmaz. O halının diğer yerlerinde namaz kılınabilir.

Halı yıkama makinasıyla halıdaki necaset bulunan yeri üç defa yıkarsanız temizlenmiş olur. Çünkü her defasında makina suyu veriyor ve geri çekiyor. Normal yıkamada olduğu gibi suyun sıkılması gerçekleşmiş olur.

Görülen ve Görülmeyen Pislikler:

Görülen pislikler; dışkı ve kan gibi gözle görülen ve aynî varlığı olan pisliklerdir. Bir defa da olsa kendisinin yok edilmesi ile temizlenmiş olur.

Görülmeyen pislik ise, sidik gibi kuruduktan sonra varlığı gözle görülemeyen pisliktir. Temizlenmesi yıkayanın temizlendiğine kanaat getirinceye kadar yıkaması ile olur. Vesveseli kimse için yıkama sayısı üçtür. Zahiru'r-rivayeye göre her defasında sıkmak da gerekir. Çünkü pisliği çıkaracak olan sıkmadır.

Temizleme Şekil ve Yolları:

Temiz olmayan şeyleri temizlemek için özelliklerine göre çeşitli yollar vardır.

1. Su ile yıkamak: Su, hem pisliği temizleme ve hem de abdest ve gusülde kullanılma bakımından asıl temizleyicidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Sizi temizlemek için Allah gökten su indiriyor." (Enfal, 8/11);

"Biz gökten temizleyici su indirdik." (Furkân, 25/48).

Temizlik için kullanılacak su, yağmur, kar, nehir, göl, deniz, kuyu, pınar ve sel sularının toplandığı gölet suları olabilir. Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

"Su, temizdir. Onu tadı, rengi veya kokusu değişmedikçe dışarıdan bir şey kirletmez." (Buhârî, Vüdû', 67).

Yine Allah elçisi, Esmâ binti Ebî Bekir'e elbisesini hayızdan nasıl temizleyeceği konusunda;

"Ovalar sonra da su ile çitiler." buyurmuştur. (Buhârî, Vüdû', 63; Müslim, Tahâre, 110; Ahmed b. Hanbel, VI, 134, 346).

Hanefilerde tercih edilen görüşe göre hakikî pislikler gül suyu, sirke, meyve ve bitki suyu gibi normal su dışındaki sıvılarla da temizlenebilir. Hanefîler, su dışındaki temizleyici sayısını yirmi bire kadar çıkarmışlardır. Diğer mezhepler bunların bazılarında Hanefilerden farklı görüşe sahiptirler. Ancak su dışındaki sıvılarla abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Bu konuda görüş birliği vardır. (1)

Su İle Temizlemenin Şekli

1. Necâset, sidik, köpek salyasının eseri gibi görünmeyen nitelikte ise, temizlendiğine kanaat getirinceye kadar yıkanır. Bu da üç defadır. Delil şu hadislerdir:

"Sizden birinizin kabına köpek ağzını soksa, onu üç defa yıkasın." Başka bazı rivayetlerde yedi defa yıkasın" ifadesi vardır. (2)

"Sizden biriniz uykusundan uyandığında, kaba sokmadan önce elini üç defa yıkasın." (3)

Köpeklerin ağzını sokmasından dolayı yedi defa yıkama emri İslâm'ın ilk dönemlerinde zorunlu olmadıkça evde köpek beslemeyi sınırlamak amacına yönelik idi.

Necâset, kan ve dışkı gibi gözle görülen çeşitten ise, bunların temizliği bir defa da olsa pisliğin kendisini gidermekle olur. Ancak, yıkanmasına rağmen renk ve koku gibi giderilmesi güç bir eseri kalırsa, bu zarar vermez. Tercih edilen görüşe göre su saf bir hal alıncaya kadar yıkanır. Nitekim Havle binti Yesâr dedi ki:

"Ey Allah'ın Resulü! Benim bir tek elbisem var ve onda hayız oluyorum." Hz. Peygamber (asm) buyurdu ki:

"Temizlendiğin zaman kan bulunan yeri yıka ve onunla namaz kıl." Havle dedi ki:

"Ya Resulullah! izi kalırsa?" Buyurdu ki:

"Su sana yeter, kanın eseri ise zarar vermez." (4)

İçine sabun, toprak, deterjan gibi maddeler karışmış olan sular, karışım az olduğu takdirde temizleyicidir. Abdest ve gusülde kullanılan sular temizdir, fakat temizleyici değildir. Bunlara "musta'mel (kullanılmış) sular" denir. Bunlarla pislik temizlenebilir, fakat abdest, ya da gusül abdesti alınamaz. Ancak içine pislik karışan veya kendisiyle pislik yıkanan kullanılmış sular temiz olmaktan çıkar.

2. Silmek yolu ile temizleme: Bıçak, cam, cilâlı tahta, mermer, fayans gibi pisliği içine emmeyen şeylere bir pislik bulaşınca, yaş bir bez, sünger veya toprak, ya da deterjanlı ıslak bezle pisliğin izi kalmadığına galip zan meydana gelecek şekilde silinirse temizlenmiş olur. Meselâ; kurban kesilen bıçak temiz bir bezle veya toprakla iyice silinince temiz olur ve böyle bir bıçak üzerinde iken kılınacak namaz sahih olur. Çünkü Ashab-ı kiram düşmanla savaşıyor, kılıçlarını silerek, bunlar üzerlerinde iken namaz kılıyorlardı.

Kaynaklar:

(1) bk. el-Kâsânî, a.g.e., I, 83-87; İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 133-138; İbn Âbidin, a.g.e., I, 284 vd.; ez-Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 60 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 24 vd.

(2) bk. Buhârî, Vüdû', 33; Müslim, Tahâre, 89, 91, 92, 93; Ahmed b. Hanbel, II, 314, 427.

(3) bk. Buhârî, Vüdû', 26; Mâlik, Muvatta', Tahâre, 9; Ahmed b. Hanbel, II, 465.

(4) bk. Ahmed b. Hanbel, II, 364, 380; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, I, 40.

İlave bilgi için tıklayınız:

Namaz kılınan yerde hangi ölçüde necaset bulunursa namaza mani olur? Halı üzerindeki necaset tespit edilemiyorsa ne yapmak gerekir? Bir buçuk yaşında kızım var, daha henüz yürümüyor oturarak emekliyor. Oturarak emeklediğinden dolayı...

20 "Daru'l-harb olan yerdeki Müslüman olmayanların malları ve kadınları Müslümana helaldir." sözü doğru mudur?

Müslümanlarla savaşan kâfirlerin -savaş  esnasında- elde edilen malları ganimet olarak taksim edilir. Esir alınan kadınları da cariye olur. Bu işler rast gele değil, belli bir taksimata tabi tutularak yapılır.

Savaş hali dışında hiçbir kâfir kadınla cariye muamelesini görmek caiz değildir. Bu sebeple “yabancı kadınlar senin cariyendir” diyen bir İslam aliminin olduğunu düşünemiyoruz.

Bir de şunu unutmamak gerekir ki; her gayrimüslim ülke “daru’l-harb” değildir. Her yabancı da harbî değildir. Daru’l-Harb daha çok Müslümanlarla savaş halinde olan ülke demektir. Barış anlaşmasını  imzalamış yabancı ülkelerin hiç birisine savaş muamelesi görülmez. “Müslümanlar anlaşmalarına bağlıdır” prensibi İslam hukukunda çok önemli bir yer tutmaktadır.

Kanaatimizce bu konuda şöyle bir yanlış anlaşılma olmuş olabilir; zina eden kimsenin had (recim veya kırpaç) cezasına çarpılmasının  bazı şartları vardır. Bunlardan biri de Malikî Mezhebi'nin alimlerinden İbnu’l-Macişun’a göre, kadının harbîye olmamasıdır. (V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 6/38). Bu görüş, alimlerin cumhuruna muhalif olmakla beraber, söz konusu kadınlarla ilişkide bulunmanın zina olmadığı anlamına gelmez. Belki burada “cariye edinme hakkından doğan bir şüphe” söz konusu olduğu için, formel hukuk açısından had cezası tatbik edilmez, fakat dinî hükümler bakımından yine de zina suçundan doğan günahı hak etmiş olur.

Yine  Malikîlerden Eşheb’e göre ganimet malından olan bir kadınla zina etmek de haddi gerektirmez. Diğer mezhep alimleri de bu görüştedir. Çünkü, ganimet taksim olmadan bir şey almanın caiz olup olmadığı hususunda ihtilaf vardır. Had cezaları ise şüpheli yerlerde tatbik edilmez.(a.g.y).

21 Rüyadan dolayı mesuliyet olur mu? Rüyadaki vesvese: Rüyalarımda dine ve Allah'a karşı kötü şeyler çıkıyor ağzımdan. Sabah kalkıp bu rüyayı hatırlayınca bütün moralim bozuluyor, bu laflarım için tövbe ediyorum. İnsan rüyasından sorumlu olur mu?

Rüyadan dolayı sorumluluk olmaz. Rüyanızda ağzınızdan kötü sözler çıktığını görmeniz, şeytanın vesvesesidir. Bu rüyadan dolayı günah işlemiş olmadığınız gibi, tövbe etmenize de gerek yoktur. Bu durumda tevbe etmemek daha iyidir. Bu gibi rüyalara ehemmiyet vermeyin, üzerinde kafa yormayın. Kafa yormazsanız bir süre sonra bu rüyalar kaybolur.

Şeytanî rüya, insanı korkutup üzüntüden üzüntüye sevk etmek için uyku halinde insanın kalbine verdiği vesveseden ibarettir. Peygamber (sav) şöyle buyurur:

"Sizden biriniz sevdiği bir rüya görürse o Allah'tandır. Bunun için Allah'a hamd edip rüyasını söylesin. Hoşuna gitmediği bir rüya görürse o şeytandandır. Şerrinden Allah'a sığınsın ve onu kimseye de açmasın. Yoksa kendisine zarar verecektir." (Buhârî, Ta’bîr 3,46; Müslim, Rü’yâ 3)

İnsanın içinde yaşadığı olaylardan doğan rüya ise, insan bir şeyle meşgul olup onunla fazlasıyla ilgilendiği için hakkında rüya görür. Peygamber (sav) bir hadiste şöyle buyurur:

"Rüya üçdür. Allah tarafından olup müjde veren salih rüya, üzüntü verip şeytandan gelen rüya ve insanın kendi kendine bir şeyler söyleyip tasavvur ettiğinden meydana gelen rüya." (İbn Mace, Rüya, 3)

Yûsuf sûresinde zikredilen Hz. Yusuf (as)'ın rüyasıyla ilgili âyet ile yukarıda zikredilen hadisler bunu ifade ediyorlar. Rüyaların içinde hak rüyalar vardır. Ancak her rüya haktır ve her tabir de doğrudur denilmez. Rüyaya göre hareket ve rüyaya istinad etmek doğru değildir. Hatta fıkıh kitapları beyân ediyorlar:

"Şeytan her ne kadar Peygamberin suretine giremezse de Şaban'in yirmi dokuzunda Peygamber (sav) herhangi bir kimsenin rüyasında, 'Yarın Ramazan'ın birinci günüdür, oruç tutunuz.' diye emretse de bu rüya ile amel edilmez. Çünkü rüya ilim olmadığı gibi zabt da edilmez." (Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II/300)

Rüya ve ilham ile amel etmek:

Rüyalar ve ilhamlar Rabbani ve Rahmani; şeytani ve nefsani olabilirler. Bu sebeple aralarını iyi belirlemek gerekir. İslam uleması bu konularda şu üç şartın yerine getirilmesi durumunda amel edilebileceğini, ama hiç kimseyi zorlamanın doğru olmadığını belirtirler.

1. Görülen rüya veya ilham, dinimizin emirlerinden birini kaldırıcı veya yasaklarından birini de helal edici cinsten, yani dine aykırı ve sünnete zıt olmayacak.

2. Rüya veya ilham güvenilir, herkesin itimat ettiği, Ebu Hanife, Şafii, İmamı Rabbani, İmamı Gazali gibi kişiler olmalıdır. Herkes o zatın yalan söylemeyeceği ve dinin esaslarını hakkıyla bilen ve yaşayan birisi olduğunu kabul etmelidir.

3. Rüya ve ilhamla elde edilen bilgiler dinin bir emri gibi kabul edilmemeli. Sadece tavsiye edilebilir. Rüyalar ve ilhamlar birer ikazdır, irşattır. Bağlayıcı ve zorlayıcı olamaz. Bu rüya ve ilhama uyanlar ayıplanmayacağı gibi, uymayanlar da ayıplanmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

RÜYA

Vesveseden nasıl kurtuluruz?..

22 İbni Haceri Mekki’nin "ibadetleri müzikle yapmak, ilahileri müzikle söylemek küfre sebep olur.” sözünü nasıl anlamak gerekir? Müzikle ilahi söylemek günah mıdır?

Bildiğimiz kadarıyla, İbn Hacer’in bu hükme varması, o günkü bir kısım ehl-i tarik ile bazı alimler arasında münakaşa mevzuu olan “Zikir esnasında ney çalmak, semaa kalkmak” gibi hususların belirtilmesi amacına dayanır. Söz konusu hususların haram olup olmadığı konusu eskiden beri tartışıla gelmiştir.

Kur’an’ı bir müzik eşliğinde okumak, namazı bir müzik eşliğinde kılmak elbette çok büyük bir hatadır. Eğer bunu yapanın maksadı ibadeti, tilaveti hafife almak, işi çığırından çıkarmak ise, bunun küfre kadar götüren yolu vardır. Eğer böyle bir niyet olmamakla beraber, kişi heva ve hevesine uyarak böyle yaparsa, bu takdirde o ibadetin ve tilavetin sevabını iptal etmekle beraber, büyük bir vebale de maruz kalacağı açıktır.

Prensip olarak özellikle bu asırda, tekfir mekanizmasını kullanmamak dinî açıdan en ihtiyatlı bir yoldur. Çünkü, kâfire bu unvanı kullanmadığımız zaman bundan sorumlu olmayız. Zira, bizim kâfirleri belirlemek gibi bir görevimiz bulunmamaktadır. Kaldı ki bir kimseye isabetle “kâfir” desek bile bir sevap kazanmayız. Çünkü “zem / kötülemek” sâlih amel değildir. Saadet asrında birer kâfir olan münafıkların Resulullah (asv) tarafından teşhir edilmemesi, genel olarak Müslümanların kimlerin münafık olduğunu bilmemesi, bu tespitimizin doğruluğunun kanıtıdır. Halbuki, bir kimseye yanlışlıkla “kâfir” damgasını vurmak -hadisçe sabit ve malum olduğu üzere- çok risklidir.

Günümüzde, bazı düğün ve derneklerde (toplantılarda) okunan ilahilerin bir sakıncasının olduğunu düşünmüyoruz. Özellikle bu dinî atmosferden uzak asırda, her fırsatta dini hatırlatacak söz ve davranışları samimiyetle sergilemek önem arz etmektedir. Ancak bu konuda da ifrat ve tefritten uzak durmak gerekir. Söz gelişi, bir ayeti veya bir aşri müzik eşliğinde okumak elbette doğru değildir. Yahut, halay çekip tepinirken Allah’ın isimlerini terennüm etmek doğru değildir. Her şeye rağmen, insanları tekfir etmekten uzak durmak en ihtiyatlı ve takvalı bir yoldur.

Bilindiği gibi pekçok müzik âleti şerde kullanılmaktadır. Bunlarla, genellikle dinlenilmesi meşru olmayan sesler çıkartılmaktadır. Bu âletleri çalan kimselerin çoğu nefsine ve keyfine düşkün kimseler olarak bilinir. Fakat aynı âletlerden olan meselâ ney, tanbur, ud, kudüm, bendir ve saz gibi musikî âletlerini ilâhî, kahramanlık türküleri ve mehter marşlarının icrasında kullanıldığında, çıkardıkları sesler dinleyenlere müsbet şekilde tesir edeceği için, bir mahzur teşkil etmeyeceğini söylemek mümkündür. Ancak bunda da ölçüyü muhafaza etmek lâzımdır. Ameller niyete göre değerlendirildiğinden, saz eşliğinde kahramanlık türküleri veya öğüt verici şiirler söyleyen kimse, halka bu yolla da müsbet telkinde bulunmaktadır.

Fakat bu gibi işleri de gerektiğinde, ihtiyaç görüldüğünde, his ve duyguları müsbete ve meşru daireye kanalize edildiği anda kullanmalıdır.

Musikîde bir ölçü olan şu gerçeği de hatırlatalım:

“Şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları haram kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri Rabbânî aşkları irâs eden sesler helâldir. Yetimâne hüzünleri, nefsâni şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”(Nursi, İşârâtü’l-İ’câz, s. 78)

Yani, İslâma göre bazı sesler helâl, bazı sesler ise haramdır. Yüce ve dinî hüzünleri, ilâhî aşkları, sevgileri hatırlatan sesler helâldir. Şikâyet dolu, acı ve ıztırabı arttıran hüzünleri, kişiyi günaha sürüklemeye vesile olan şehevî ve cinsel duyguları tahrik eden sesler haramdır. Dinin açıkça belirtmediği sesler ise ruh ve vicdana yaptığı tesire göre hüküm alır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dinimizin, müzik dinmele konusundaki ölçüsü nedir?

Çalgılı müziklerin dinlenmesi hususunda hadisler ve İslam alimlerinin görüşleri nelerdir?..

23 Dinimize göre bir kız veya kadın tesettüre riayet edebildiği ve erkek-kadın karışık olmayan bir okulda, dini olmayan alanlarda eğitim almak istiyorsa, babası veya evliyse kocası buna engel olabilir mi?

"Bir kız veya kadın tesettüre riayet edebildiği ve erkek-kadın karışık olmayan bir okulda (orta okul lise üniversite vb) dini olmayan alanlarda (kimya, sosyoloji, tarih gibi) eğitim almak istiyorsa" okumalıdır. Dinini öğrenmiş, yaşayan, aynı zamanda bir başka alanda da bilgi ve  diploma sahibi olmuş Müslüman kadının yapabileceği hizmet, bu hususlarda eksik olanlardan daha iyi, çok ve etkili olabilir.

"Baba veya koca izin vermezse" gerekçesine bakmak gerekir. Gerekçesi geçersiz, zayıf, tutarsız, haksız olursa, kızı veya eşi ne yapacak?

Bir kadın, babasına veya eşine rağmen okumaya karar verse, aile düzeni bozulacak ve bunun da birçok sakıncası olacaktır. Vazgeçse öğrenim ve donanımlı hizmetten mahrum kalacak. Bu durumda çözüm, araya âkıl kişileri koyarak ikna olmalıdır.

İster erkek ister kadın olsun, kendileri için gerekli olan ilimleri öğrenmeleri farzdır. Farz olan bir konuda hiç kimsenin engel olma hakkı olmadığı gibi, onların izinlerine de ihtiyaç yoktur. Zaten bu ilimlerin tahsili için gereken şartları hazırlamak, anne-babanın veya kocanın en önemli görevleri arasındadır.

İhtiyaç duyulan ilimlerin başında şüphesiz dinî ilimlerdir. Bunlarında başında itikat ve ibadetle alakalı ilmihal bilgileridir.

Geriye kalan tıp, mühendislik, mimarlık ve benzeri ilimlerin okunması farz-ı ayın olmasa da bir farz-ı kifâyedir. Bazıları o görevleri üstlenmekle diğerleri günahtan kurtulur. İmamlık, vaizlik, müftülük, doktorluk, ebelik, hemşirelik, mühendislik, mimarlık, idarecilik gibi ilim dalları bu tür farz-ı kifaye kabilindendir. Herkesin müftü olması mümkün olmadığı gibi, mühendis olması da mümkün değildir..

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, sosyoloji, psikoloji, tarih gibi sosyal ilimler veya kimya, fizik, matematik, astronomi gibi fen bilimleri olsun, bu gibi ilimlerin okunması doğrudan olmasa da, dolaylı olarak önem arz etmektedir. Çünkü, her asrın bir özelliği vardır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “Zaman büyük bir müfessirdir, kaydını gösterse itiraz edilmez.” Her yönden materyalist felsefenin tasallutu altına giren bu asırda, dalalet ve dinsizlik fen ve felsefeden geliyor. Bu materyalist akımlara karşı koyabilmek için İslam dinini hakkıyla bilip öğrenme, imanı -ilimle mücehhez- tahkîkî bir tarza çevirme mecburiyeti vardır. Bu da ilim tahsil etmekle mümkündür.

Ancak tekrar edelim ki, bu ilimleri tahsil etmek bir farz-ı ayin değildir. Bu sebeple, genel bir fetva olarak herkesin mutlaka okumasının farz / vacip olduğunu, hiçbir velinin buna mani olamayacağını söyleyemeyiz... İşin önemini kavrayarak bu konuda münferit bir tarzda kişilerin ve ailelerin kendilerini ayarlamaları gerekir.

Şunu da unutmayalım ki,
bir ailenin fertleri arasındaki barış ve huzurun sağlanması, salt hukuk çerçevesinde değil, karşılık saygı-sevgi, dayanışma, uzlaşma gibi insanî, ahlakî boyutlarında aranmalıdır. Yoksa, herkse cımbızlama metoduyla hakkını aramaya kalkarsa ailede huzur kalmaz. Zira hakların çakıştığı yerler olduğu gibi, çatıştığı yerler de vardır.

24 Gayri müslim ülkede (mesela Fransa'da) şaraplık üzüm kesiminde / hasadında çalışmak caiz midir?

Üzüm suyunu Müslüman olmayan bir içki imalâtçısına satmak İmam-ı Âzam’a göre caiz, fakat İmam-ı Ebû Yusuf ile İmam-ı Muhammed’e göre caiz değildir. Ama üzümün kendisini böyle kimselere satmayı her üç imam da meşru saymaktadır. Çünkü “Günah üzümün kendisiyle değil de, değişik bir muameleye tâbi tutulduktan sonra meydana gelmektedir.” deniliyor.

 

Fakat üzümü ve üzüm suyunu şarap imal eden Müslümana satmak, haram işlenmesine ve günaha yardımcı olunacağından caiz değildir. (Fethü’l-Kadir, 8: 493; Reddü’l-Muhtar, 5: 250; Haseneyn Muhammed Mahluf; Fetevâ Şer’iyye, 2: 198.)

 

Bu durumda Fransa'da üzümleri gayri müslimlere şarap yapımı için satmak caiz olduğundan, bu üzümlerin kesiminde çalışmak da caiz olur. Kazanılan para helaldir.

25 Vatan-ı ikamette bulunan bir kimse, sefer mesafesinden az bir yere gidip bir süre kaldıktan sonra dönse, on beş gün kalmaya niyet etmeli midir?

Sefer mesafesi kadar gitmediği için, vatanı ikamet devam etmektedir. Evine geldiğinde mukim gibi davranır. On beş gün kalmaya niyet etmesine de gerek yoktur.

İlave bilgiler için tıklayınız:

VATAN-I İKÂMET...

SEFERİLİK...

26 Ebussuûd Efendi, çalgılı ilahinin küfür olduğuna fetva vermiş midir?

- Öyle anlaşılıyor ki, Ebussuûd efendinin fetvasına göre, salavat veya kelime-i tevhid gibi Allah’ın zikriyle ilgili kutsal bir metnin eşliğinde çalgı çalınması o metne ve dolayısıyla dine karşı bir saygısızlık ve bir istihfaf anlamına gelir. Dini hafife almak ise küfürdür.

- Ancak, bunun küfür anlamına gelip gelmediği konusu tartışmalıdır. Çünkü, def ve ney ile zikir yapma konusu eskiden beri ihtilaflı bir konudur. Bazı alimler, bazı ehl-i tesavvuf zatlar, def ve ney çalmanın caiz olduğunu söylerken, diğer bir kısmı bunun caiz olmadığını söylemişlerdir. (bk. Gazali, İhya, 2/271-277, V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 3/573-575)

- İbn Asakir’in, Hasan-ı Basri’den mürsel olarak rivayet ettiği bir hadiste eski kavimlerin helak olmalarının sebeplerinden biri de “Def çalmak” olarak yer almaktadır. (bk. Camiussğir, 2/99; Kenzu’l-ummal, h. no: 13014).

- Ancak, Fakihanî gibi bazı alimler, çalgılarla ilgili hiç bir rivayetin sahih olmadığını belirtmiştir. (Neylu’l-Evtar, 8/104)

- “Çalgı dinlemek haramdır, orada oturmak fısktır, ondan zevk almak ise küfürdür, yani küfran-ı nimettir." manasına gelen bir hadis rivayeti Bezzaziye’den nakledildmiştir. (bk. İbn Abidin, 6/349. Bu hadis için ayrıca bk. el-İhtiyar,4/165-166; el-Bahru’r-raik, 8/215)

Burada, konunun fakihler tarafından gösterilen hükmü açıktır. Şöyle ki:

- Hadiste yer alan “küfür” kavramı, bizzat orada “küfran-ı nimet” olarak açıklanmış ve “Çünkü insanın kendi organlarını yaratıldıkları gayeler doğrultusunda kullanmadığı zaman, bu tavır o nimete karşı bir şükür değil, bir nankörlük olur” şeklinde değerlendirilmiştir.

- Bu konuda, Ehl-i Sünnet alimlerinin ittifakla kabul ettiği ilke şudur:

“Büyük olsun, küçük olsun hiçbir günah insanı küfre götürmez. Onu işleyen kimse kâfir olmaz.”  

- Son olarak şunu da belirtelim ki, bir kısım Hanefi fıkıh kitaplarında yer alan yukarıdaki bu hadisin kaynağına -bütün araştırmalarımıza rağmen-rastlayamadık.

27 Şuara suresi 226. ayetteki, onlar yapamayacakları şeyleri söylerler, ne demektir?

Ayetlerin mealleri:

"Şairlere gelince, bunların peşine de sapkınlarla çapkınlar düşer. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmez misin? Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah'ı çokça ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, neye nasıl dönüşeceklerini yakında görecekler." (Şuara, 26/224-227)

Önceki âyetlerde (221-223) şeytanların Hz. Peygamber (asm)'e yaklaşamayacakları belirtilmekte ve kimlere yaklaşabilecekleri açıklanmaktadır. Şeytanlar ancak çok yalan söyleyen, iftira atan, sahtekâr, günah işlemekten çekinmeyen kimselere, yani kendilerine uygun karaktere sahip olanlara yanaşırlar.

İnkarcılar Kur'an'ın gayb âleminden verdiği haberleri şeytanların ilhamı, nazmını da şiir olarak telakki ediyor, dolayısıyla Hz. Peygamber (asm)'e "kâhin ve şair" diyorlardı. İşte bu ayetler onların bu tür temelsiz iddialarını reddetmekte; inkarcı şairlere gerçekleri arayanlar değil, ancak heva ve hevesleri peşinde giden, zevk ve eğlence düşkünlerinin uyacağı bildirmektedir.

"Her vadide dolaşmak" her konuya girmek, her konuda söz söylemek demektir. Gerçekten de -devamındaki ayette belirtildiği üzere inançlı ve ahlâkî değerlere bağlı olanlar farklı olmakla beraber- öyle şairler de vardır ki bunlar her vadide dolaşır, iyi kötü, eğri doğru her konuya girerek toplumu etkilemeye çalışırlar. Sözleri ile yaptıkları birbirini tutmaz, yapmadıklarını söyler, söylemediklerini yaparlar. Bu sebeple onların peşinden dürüst insanlar değil, ancak sapkınlar gider. (Elmalılı, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)

Bu nitelikte olan şiir ve şairle Kur'an ve Peygamber (asm)'i karşılaştırmak bile abestir.

Kur'an, insanların sosyal ve kültürel hayatlarında önemli bir yer işgal eden şiiri ve şairleri mutlak olarak yermemiş, bilâkis şiirin iyisine ve güzeline insanları özendirmiştir. 

Kur'an'm üstün ifade gücünü gören Araplar onu şiire benzetmişler, Hz. Peygamber (asm)'e de şair demişlerdir. (bk. Enbiya, 21/5; Saffat, 37/36; Tur 52/30)

Bu durum karşısında Kur'an kendisinin asla şair ve kahin sözü olmadığını, ancak Allah tarafından indirilmiş ilâhî bir kelâm olduğunu vurgulamış (bk. Hakka, 69/41-42) ve putperestlik döneminin İslâm ilkeleriyle ters düşen şiirini yermiştir.

Nitekim 227. ayette özellikleri anlatılan gerçek müminler, müşrik dönem şairlerini yeren yukarıdaki hükmün dışında tutulmuşlardır.

Bunlar söyledikleri şiirde gerçekleri dile getirirler; söyledikleriyle yaptıkları birbirine uygundur. Allah'ın birliği esasına dayanan tevhid dininin ilkelerini savunur, Allah'ı zikreder, O'nu yüceltirler. Yaptıkları iyi işlerle hem kendilerinin hem de toplumun yücelmesini ve yükselmesini gözetirler. Zulmün ve haksızlığın karşısında şiirleriyle mücadele verir, hakkı savunurlar.

Sahih hadis kaynaklarında yer alan birçok hadiste de iyi maksatla kullanılan şiir, yukarıda kötülenen şiirden istisna edilmiş, hatta özendirilmiştir. (bk. Buhari, Edeb, 90; İbn Mâce, Edeb, 42)

Meselâ Câhiliye döneminin önde gelen şairleri arasında yer alan ve Medine döneminin sonların doğru müslüman olan Lebîd b. Râbia'nın "Bilinmelidir ki Allah'tan başka her şey bâtıldır." anlamındaki mısrası (Dîvân, s. 132), Hz. Peygamber (asm)'in "şairlerce söylenmiş en doğru söz" şeklindeki takdirine mazhar olmuştur. (Buhârî, Menakıbü'l-ensar, 26)

Keza ashâb-ı kiram arasında Resûl-i Ekrem (asm)'in takdirlerini kazanmış başka birçok şair bulunmaktaydı. Bunların başında gelen Hassan b. Sabit'e, "Müşrikleri (şiirlerinle) hicvet, bil ki Cebrail de seninle beraberdir." buyurmuştur. (Buhari, Bed'ü'l-halk, 6, Megazî, 30; Müslim, Fezâilu's-sahâbe, 153)

Surenin bu son dört ayeti, şiirden çok şairler için bir çerçeve çizmekte, şairlerin her an düşme ihtimali olan tuzaklara ve tehlikelere dikkat çekmektedir. Ayetlerde yer alan bazı anahtar kelimeler üzerinde durarak, çizilen çerçevenin etrafında dolaşmaya çalışalım.

Ayetteki "gâvûn" kelimesinde bulunan "hevasına boyun eğen" manası, müfessirlerin bu kelimeyi "azgın" şeklinde yorumlamasına kapı aralamıştır. Zira hevasına boyun eğen bir kişinin, şeytanın tuzağına düşmesi ve onun oyuncağı olması çok kolaydır. Şeytanın yönlendirdiği insan, sapmış ve azmış bir insandır.

Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde "azgınlık, sapıtma ve şeytanın şaşırtması" manasında, bu kelimenin iştikaklarının/türevlerinin kullanıldığını görmekteyiz.

Şairlerle ilgili ayette, bu kelimenin tercih edilmesi, cahiliye dönemi şiiriyle doğrudan ilgilidir. Cahiliye dönemi şiirinde, üç temel unsurun ağırlıklı olarak varlığı dikkat çeker:

Birincisi, o dönem şiirinde şehevî duyguları kamçılayacak konulara sık sık yer verilmesi.

İkincisi, cahiliye dönemi şairlerinin, şiiri menfaat için övme ve yerme aracı olarak kullanmaları.

Üçüncüsü, o dönem şiirinde asabiyetçi, kavmiyetçi unsurların ağırlıklı yer tutması.

Bu çerçevede cereyan eden cahiliye dönemi şiirini ve şairini, Kur'an-ı Kerim zemmediyor, kötülüyor ve sakındırıyor. (İbn Kesir, ilgili ayetlerin tefsiri)

Cahiliye döneminde şairler, gerçekleri görmezden gelip aklın hayalin almayacağı, mantıkla bağdaştırılamayacak sözler peşinde koşuyorlar, en önemlisi menfaat gereği bugün "ak" dediklerine ertesi gün "kara" diyebiliyorlardı.

Bir şair, aldığı bir kese altından dolayı, iyi birisini yerin dibine batırabiliyor, yine menfaat elde ettiği zaman, kötü birisini göklere çıkarabiliyordu.

Kur'an, hakikatle bağdaşmayan bu tavrı zemmediyor.

225. ayette geçen "yehîmûn" kelimesi, "şaşkın şaşkın dolaşmak" manasındadır. Kelimenin kökü "h(e)y(e)m(e)" dir. Bu kelime Arap dilinde, "nereye gittiğini bilmeden dolaşmak, şaşkınlık" manasındadır.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, bu ayeti şu şekilde yorumluyor:

"Şairler; eğri-doğru, iyi-kötü her konuya dalar, her vadide otlar, ifadede ne kadar şaşkınlık ve şiddetli arzuya dalarsa o kadar etkili olacağından, her telden çalmak için, iyi-kötü her vadide sarhoş bir şekilde dolaşırlar." (Elmalılı, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)

Elmalılı'nın, "otlarlar ve her telden çalarlar" tabiri oldukça dikkat çekicidir. "Otlamak" kelimesinin Türkçemizde, "menfaat peşinde koşan ve başkalarının sırtından geçinen" gibi manaları çağrıştırdığını, çağrıştırmanın da ötesinde bu manaları ihtiva ettiğini söyleyebiliriz. Zira bir hayvan, bir yerde otlarken, insiyak dediğimiz güdüleriyle, menfaatinin peşinde koşar.

Bu durumdaki şairi ve şiiri Kur'an-ı Kerim zemmediyor.

Mehmet Vehbi, "Hülâsatü'l-Beyan"da bu konuyla ilgili şunları söyler:

"Şairler, kemal-i hayretle, işlerine yarayan her vadiye giderler ve ağzına gelen her şeyi söylerler. Meselâ, bir kimseyi methettikten sonra zem, zemmettikten sonra methetmekten, tahkirden sonra tazim ve tazimden sonra tahkir etmekten çekinmezler ve efallerinde vaki olan tenakuzdan asla utanmazlar ve sözleriyle de asla hak aramazlar, işlerine nasıl gelirse öyle söylerler." (Mehmet Vehbi, Hülâsatü'i beyan, ilgili ayetlerin tefsiri)

226. ayet, "Onlar, yapamayacakları şeyleri söylerler." diyor. Bu ayette de yine şaire ve şiire dair, karşımıza bir çerçeve çıkıyor. İnsanın yapamayacağı şeyleri söylemesini, ilâhî kelâm tasvip etmiyor. Çünkü onlar, bazen cömertliğe teşvik ediyor, bazen cömertlikten yüz çevirtiyor; bazen cimriliğe teşvik ediyor, bazen ise, ondan nefret ettiriyor; bazen insanları, atalarından çıkmış ufacık bir kusur ile tenkit ediyor, ama kendileri daha büyüğünü yapıyorlar. Bu da onların azıp sapmalarına delalet ediyor.

Son ayette ise, "İman edip güzel ve makbul işler yapanlar, Allah'ı çok zikredip ananlar ve zulme maruz kaldıktan sonra haklarını savunanlar müstesna." deniliyor.

Bu ayette birkaç husus üzerinde durulmaktadır. Şairlerin bu kadar zemmedilmesinden sonra, şaire ve şiire dair meselenin istisnası ortaya konuluyor. Bu istisnaların birincisi, "iman edip güzel işler yapmak"; ikincisi, "Allah'ı sık sık anmak"; bir de "zulme maruz kalınca kendini savunmak."

Kur'an-ı Kerim'in ortaya koyduğu bu istisnalar, "Şiir bundan ibarettir." manasına gelmez şüphesiz. Bu istisnaları, "Şiir budur." şeklinde anlamak yerine, "Şiirde bunlar göz önünde bulundurulmalıdır." şeklinde anlamak daha doğru olur kanaatindeyiz.

Öyleyse şairler, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya vesile olacak iyi ve güzel işler yapmalı, Allah'ı zikretmelidir. Bu, aynı zamanda şiirin de Allah'ı zikretmesi manasına gelir. Aslında şiirin Allah'ı zikretmesi, şiirin tabiatına en uygun durumdur. Çünkü şiir kadar zikre ve duaya yakın bir söz yoktur. Şiire; fazlalıklardan arınmış, en saf ve en yalın söz nazarıyla bakarsak, böyle bir söz en çok duaya yakışır ve yaklaşır. Şairlerle ilgili bir başka istisna ise, "zulme uğrayınca kendini savunmak." hakkıdır.

İslâm; fazilet duygularından ve gerçeklerden uzak, şeytanî duyguları kamçılayan şiirlere kapılarını kapatmıştır. Bununla beraber Allah Resulü, şair Nabiğa'ya iltifatta bulunmuştur. Nabiğa; Efendimiz (asm)'in huzurunda, "Şerefimiz göğe çıktı, biz daha üstünü istiyoruz." deyince, Efendimiz Nabiğa'ya latife yollu sorar: "Göğün ötesinde nereyi istiyorsun?" Nabiğa, "Cenneti istiyorum." der ve başka güzel bir şiirini daha okur. Efendimiz de bunun üzerine, "Allah senin ağzını bozmasın!" der. Nabiğa, Efendimiz'in duasına iki şekilde mazhar olmuştur. Hem güzel şiirler söylemiş hem de yüz yirmi yaşına kadar yaşamasına rağmen ağzından bir tek dişi eksilmemiş; bir rivayete göre de dişi eksilse bile hemen yenisi çıkmış. ( Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1/661; İbni Hacer, el-İsâbe, no. 8639; Askalânî, el-Metâlibü’l-Âliye, no. 4060)

Efendimiz (asm)'in ve Kur'an-ı Kerim'in bu mevzudaki tavrı, hakikatperest olmadan yanadır. Hayal, dinen haram olmadığı gibi zararlı da değildir. Tasvip edilmeyen ve muzır olan hayalperest olmaktır. Hayali olmayan insanın şair olması ve şiiri yakalaması muhal gibidir. Hayal, yerine göre ibadet hükmüne geçebilir. Hayal kurmak ve gaye-i hayal peşinde koşmak ayrıdır; hayalperest olmak yine ayrıdır. Birincisi, zararsız hatta gereklidir; fakat ikincisi muzırdır.

Hayallerin en önemli özelliği, gerçekleşebilir olmalarıdır. Hayal kurmak; insanın ufkunu açar, ümidini kamçılar; ancak hayalperest olmak, hayalle hakikati karıştırmak demektir. Hayalperest bir kimse, hakikatten uzaklaşır ve böyle bir kimse, kelimenin tam manasıyla şaşkın şaşkın dolaşır. Kur'an, bu tavrı tasvip etmiyor.

Sadece şiirde değil, bütün edebî eserlerde hardal tanesi kadar da olsa hakikat bulunmalıdır. Her edebî eser; hakikatten söz etmese bile, hakikat üzerine inşa edilmelidir. Hayal, eseri süsler; yeter ki o eserde zerre miktar hakikat olsun.

Bu açıdan temsil, mecaz, kinaye, istiare gibi sanatları kullanarak, bazı hakikatleri ifade etmenin elbette bir sakıncası olmaz. Hatta bazen gerekli olabilimektedir.

Nitekim, temsilî ve hayalî hikâyeciklerle, çok büyük hakikatlerin anlatıldığı bir gerçektir. Yeter ki her hayalin, hakikate dönük bir yüzü olsun. Bediüzzaman, "Muhakemat" isimli eserinin "unsur-u belâgat" bölümünde; "Her hayalde, bir hakikat danesi bulunmalıdır." der. Bu bakış, aynı zamanda İslâm'ın da edebiyata bakışıdır. Müslüman bir edip (şair ya da nesir) hayalperest davranamaz. Hayalperestliğin ifrat noktalarından biri kabul edebileceğimiz "fantezi" peşinde koşamaz.

Şiir, bir bakıma "sözü güzel ve farklı söyleme sanatı" nın adıdır. Allah, Kur'an-ı Kerim'de doğrudan: "Şairler, kelimelere farklı manalar yüklemesinler, mübalağa yapmasınlar, kelime oyununa başvurmasınlar, alışılmış dilin dışında, anlaşılmayan bir dille konuşmasınlar." buyurmuyor. Demek ki bu hususlar, şair ve şiir için doğrudan yasaklanmamıştır.

Şair, kelimelere farklı manalar yükleyebilir, kelime oyunlarına yer yer başvurabilir, mübalağa da yapabilir. Ne var ki, yalan söyleme hakkına sahip değildir. Yalan söylemek, aslında bir hak da değildir. Şair, yapmadığı şeyi söylememelidir.

Sonuç olarak, ayetin şairleri ikaz etmesi, İslâm'da şiirin yasak olduğu manasına gelmez. Söz konusu ayetlerden, bu şekilde mana çıkaran İslâm âlimi olmamıştır. Ayetlerin nazil oluşundan bugüne kadar birçok büyük zat ve Allah dostu, bizzat şiire ilgi duymuş ve bizzat şiir yazmıştır. Öyleyse söz konusu ayetlerde üzerinde durulan ve dikkat çekilen konu bizzat şiir değil, şiirin muhtevasıdır.