Ruhun neden metafizik bir varlık olması gerekiyor?

Tarih: 24.08.2020 - 20:00 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Ayet ve hadislerde ruhun madde olmadığının delilleri var mı?
- Ruhun sonradan verilen maddi özellik olmadığını nereden biliyoruz?
- Sonradan verilmiş olması madde olmadığı anlamına gelmez. Neden metafizik bir varlık olması gerekiyor?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Ruh-Ceset Farkı

Atomların mahiyetinde hayat, ilim ve irade gibi sıfatların bulunmadığı bilinen bir gerçektir. Cenab-ı Hakk’ın emirber neferleri olan bu varlıklar, bir kitabı meydana getiren mürekkebin zerreleri gibi, kainat kitabının telifinde istihdam edilmekte veya bir binanın taşları gibi bu kainat sarayına gönderilen misafirlerin vücutlarının inşasında kullanılmaktadırlar.

Bilindiği gibi mürekkep başka, mana başkadır. Saray başka, misafir başkadır. Tefekkür, şefkat, merhamet, sevgi, korku gibi hususiyetler sarayın taşlarında aranmaz. Bunun gibi, insan ruhunun hususiyetleri de ruhun hanesini meydana getiren atom ve zerrelerde yoktur.

Ruh-Beden Münasebeti

İnsanı, ruh ve beden olmak üzere iki ayrı mahiyetten yaratan Cenab-ı Hak, bunlar arasında, akılları hayrette bırakan bir münasebet tesis etmiştir. Şöyle ki:

Her şeyi hikmetli yaratan Allah, insanın ruhuna konuşma, beyan, tefekkür gibi kabiliyetler vermiş; bedenini ise, bu kabiliyetlerin her türlü inkişafına müsait kılmıştır. Mesela, ağız, harfleri yanyana getirip, kelimeler, cümleler halinde ifade eden, böylece fikirleri dışarıya aksettiren çok harika bir konuşma mekanizmasıdır. Bu mekanizmadaki dudakları, dişleri, damakları, ses tellerini ve dili manalı bir şekilde hareket ettiren ruh ile beden arasındaki bu münasebettir.

Bir terzinin elbiseyi insan bedenine göre biçip dikmesi, bir mühendisin binayı içinde oturacak kimselere göre planlayıp yapması gibi, mutlak hikmet sahibi olan Allah, bütün hayat sahiplerinin bedenlerini, ruhlarına en uygun biçimde dokumuş, en münasip tarzda yaratmıştır.

İnsanoğlu tavuklara kümes, kanaryalara kafes yaptığı gibi, O Hakîm-i Kerim de her bir nevi hayvanın ruhuna, onlara en münasip ve istifadelerine en müsait cesetler giydirmiştir. Aslan haşin ruhu ile kuvvetli bedeni ve keskin dişleri arasında tam bir münasebet olduğu gibi, bülbülün hassas ruhuyla nazik bedeni, narin tüyleri, tatlı sesi arasında da yine tam bir uyum vardır.

İnsan hayatı, hayat tabakalarının en mükemmeli olduğundan ruh-beden münasebeti de en güzel şekilde, yine onda tezahür etmiştir. Bedendeki her aza, ruh için, en güzel surette, en faydalı şekilde, en münasip yerde yaratılmıştır. İnsanın gördüğü bütün işler, ortaya koyduğu bütün sanatlar, telif ettiği bütün kitaplar hep bu harika münasebetin mahsulüdür. İlim ve irfan sahibi bir insanın ruhundan, elindeki kalem vasıtasıyla ölçülü sözler, faydalı bilgiler, hikmetli hünerler, dünya ve ahiret mutluluğuna götüren esaslar dökülürler.

Evet, ruh birçok kabiliyetlere sahiptir, ancak bu kabiliyetlerini, kendisine giydirilen beden sayesinde ortaya koyabilmektedir. Mesela, el ruhtaki yazı yazma ve diğer sanatla ilgili kabiliyetleri ortaya koyar, gösterir. Eğer el, buna müsait olmasaydı, ruhun kabiliyetleri bu noktada nasıl inkişaf edecekti? İnsan ruhu, bu kabiliyeti ile birlikte, faraza bir devenin bedenine yerleştirilseydi, belki helak olacaktı. Zira dimağıyla ince şeyler düşünüp plânladığı halde, okuyup yazamayacak, kürsüde ders veremeyecek, minbere çıkıp hutbe okuyamayacak, hiçbir sanat dalında maharet gösteremeyecekti. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, ruhu kim yaratmış ise, bedeni de O yaratmıştır.

Ruh, Bedene Dahil Olmadığı Gibi, Hariç de Değildir

Ruh-beden münasebeti konusunda bir hususa daha temas edelim:

Ruh, bedene dahil olmadığı gibi, hariç de değildir; bitişik olmadığı gibi, ayrı da değildir. Bir şeye dahil veya hariç olma, cisim ve maddenin özelliğidir. Ruh ise, maddeden mücerred bir cevher ve latife-i Rabbaniye’dir. Bu hakikate bir misal:

Bilindiği gibi, elektrik, ziyaya dönüştüğü avizeye dahil olmadığı gibi, hariç de değildir. Hariç değildir; çünkü elektriğin ışığı onda tezahür etmektedir. Dahil de değildir; zira avize kırıldığında, onun parçalarında elektrik bulunmaz.

Bir başka misal:

Bir fabrikadaki bütün âlet ve çarkları çalıştıran elektriktir. Elektrik, kesilince, faaliyetin duracağı muhakkaktır. Cereyan, o fabrikaya vücut veren maddelere dahil değildir. Zira aynı fabrikanın çarklarında elektrik yoktur. Ancak, fabrikayı çalıştıran o olduğundan, elektrik o alet ve çarkların haricinde de değildir. Çünkü fabrikaya hareket veren odur.

Ruh, bedenin tamamını idare eder. Bedenin her yerinde mevcuttur, bölünmez ve parçalanmaz. Eli çalıştırır, ayağı yürütür; gözden bakar; dilden söyler, kulaktan işitir, yani, bütün azalarda tasarruf eder. Herhangi bir uzvu kesseniz, ruha hiçbir noksan ve zeval arız olmaz. Cesede fena ve yokluk da arız olsa, o yine varlığını devam ettirir.

Ruhun Varlığı ve Madde ile Kayıtlı Olmadığını Nakli Delilleri

“Yapan bilir, bilen konuşur.” Bu bakımdan, ruh hakkında kesin ve gerçek hüküm, ruhun yaratıcısı olan Allah’ındır. Evet, bir makinayı kim yapmışsa, onun hakkında söz onun olacaktır. O makinanın yapılış gayesi ve işleyiş tarzı sadece ustasından öğrenilecektir. Sıhhatli bilginin kaynağı budur.

Bu hususta ayetlerden bir kısmını takdim etmekle yetineceğiz.

“Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ‘Ölüler’ demeyiniz. Bilâkis onlar diridirler. Fakat siz iyice anlamazsınız.” (Bakara, 2/154)

Bu ayetten iki hususu anlıyoruz:

a) Cesedin öldüğünü görmemize rağmen, Cenab-ı Hakk'ın, “Ölüler” demeyiniz buyurması, cesedin dışında ölmeyen bir mahiyetin varlığını gösteriyor ki, o da ruhtur.

b) Ayet-i kerîme, o hayatın keyfiyetini, yaşamayanların tam bilemeyeceklerini beyan ediyor.

Bu ayetle Cenab-ı Hak, şuur ve aklımızla anlayamadığımız hakikî bir hayatın olduğunu apaçık bildirmektedir.

 “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar Rableri katında diridirler. (Öyle ki, Allah’ın) lütfundan kendilerine verdiği (şehitlik mertebesi) ile hepsi de şad olarak (cennet nimetleriyle) rızıklanırlar. Arkalarından henüz onlara katılamayan (şehit dindaş)ları hakkında da: ‘Onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.’ diye müjde vermek isterler.” (Al-i İmran, 3/169-170)

Ayet, maddi cesedin öldüğünü görmemiz yanında, Allah’ın inayetine mazhar olan başka bir hayat tabakasından haber veriyor ki, o da şehitlerin hayatıdır. Onlar, sürur ve neşe içinde Cennet nimetlerinden rızıklanmaktadırlar.

Cenab-ı Hak bu ayetle, ruhların bedene bağlı olmaksızın var olduklarını ve ölümden sonra da baki kaldıklarını ifade buyurmaktadır.

 “Şüphesiz ayetlerimizi tanımayan kafirler var ya, muhakkak ki biz onları yarın bir ateşe yaslayacağız, derileri piştikçe azabı duysunlar diye kendilerine başka deriler vereceğiz. Çünkü Allah, izzetine nihayet olmayan bir hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/56)

Yine bu ayette de yanıp yok olan bir maddeye mukabil, yanmakla yok olmayan bir hakikate işaret ediliyor. O hakikat da ruhtur. Ruh, sabit olup, onun elbisesi olan ceset ise dağılmaya mahkumdur.

Dünyaya geldiğimizden bu yana bedenimizin durmadan değiştiğini, buna karşılık değişmeyen sabit bir hakikatin varlığını hepimiz biliyoruz. Bu dünyada böyle olunca, öbür dünyadaki bu keyfiyeti inkâr etmek, yaşadığımız şu hayatı inkâr etmek kadar divanelik olur.

“Sana, ruhu sorarlar. Deki: Ruh, Rabbimin emri (cümlesi)ndedir. (Zaten) size az bir ilimden başkası verilmemiştir.” (İsra, 17/85)

Cenab-ı Hak, bu ayette de ruhun var olduğunu, onun mahiyet ve keyfiyetini bize perdelediğini ve insanlara bu hususta az bilgi verdiğini beyan buyurmaktadır. Öyleyse, ruhun varlığını kabul akıllılık, mahiyetini anlamaya zorlanmak ise cerbezedir, abesle iştigaldir.

 “(Azaptan biri de) ateştir ki, onlar buna sabah-akşam arzolunacaklar. Kıyametin kopacağı günde, 'Firavun Hanedanını azabın en çetinine sokun' (denilecek).” (Mümin, 40/46)

Bedenin ölmesine, çürüyüp değişmesine rağmen devam eden bir hakikat olmazsa, Firavun ve Hanedanı azaba nasıl maruz kalacaktır?

 “Ey itminana ermiş ruh! Dön Rabbine. Sen O’ndan razı olarak. Haydi gir kullarımın içine. Gir cennetime.” (Fecr, 89/27- 30)

Bu ayette de apaçık ruha hitap vardır. Muhatap olmazsa hitap olmaz. Ruhtan rıza ve kulluk isteniyor. Halbuki “yok”tan bir şey istenmez.

“Allah, (ölen) insanların canlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Zümer, 39/42)

Bu ayette, alındığı yahut bir müsemma ecele kadar alıkonulduğu ifade edilen “can”, ruhtan başkası değildir.

Ruh konusunda takdim ettiğimiz ayet-i kerimelerden sonra, şimdi de Resûl-i Ekrem Efendimizin (asm) hadis-i şeriflerinden birkaçını nakledelim. Her konuda olduğu gibi, ruh hakkında da en ihatalı izahı, vahyin ışığı altında, Peygamber Efendimiz (asm) yapmıştır.

Peygamberimiz Hz. Cabir’e hitap ederek şöyle buyurur:

“Ya Cabir, Cenab-ı Hak evvela senin Nebî’nin nurunu yarattı. Nur katresinden ruh katresi yaratıldı. Bu ruhlar, evvela peygamberlerin ruhlarıydı. Onların nefislerinden ise evliyaların, şehitlerin, sırasıyla Allah’a itaat edenlerin ve müminlerin ruhları yaratıldı...” (Keşfü’l-Hafâ: 1, 265; Mevahibü’l-Ledünniyye Şerhi; 1,46)

“Ruhlar muhtelif türlerdir, toplu gruplar halindedir, onlardan birbirini tanıyanlar kaynaşırlar, birbirlerini severler ve iyi anlaşırlar; tanımayanlar ise ayrı ayrıdırlar.” (Buhari, Enbiya, 2)

“Müminin ruhu bedeninden çıkınca iki melek onu alır, yukarı çıkarırlar. Sema ehli der ki: Bu yer tarafından gelen temiz bir ruhtur. 'Ey temiz ruh, Allah sana ve içinde ömrünü tamamladığın cesedine rahmet eylesin.' Sonra o ruh Aziz ve Celil olan Rabbine götürülür de Rabbi der ki: 'Onu Sidre-i Müntehaya götürün.' Kafirin ruhu bedeninden çıkınca sema ehli der: 'Bu, yerden gelen habis, kötü bir ruhtur. Onu da siccin (cehennem)’e götürün.' denilecektir.” (Müslim, Cennet, 75)

Peygamber Efendimiz, Bedir Gazvesinde katledilen müşriklere ait cesetlerin yanına giderek onlara, “Rabbinizin size önceden haber verdiği acı sonucu tattınız mı?” diye hitap edince Hz. Ömer, “Ruhları bulunmayan cesetlere mi hitap ediyorsun?” diye sormuş, o da “Onlara söylediğimi siz duyamazsınız, ama onlar duyar.” demiştir. (Buhari, Megazi, 8; Müslim, Cenaiz, 26)

Yine savaşta şehit düşen Cafer-i Tayyar’ın cennette uçtuğunu bildirmiş, şehitlerle salih müminlere ait ruhların cennette yeşil kuşların üzerinde diledikleri yerlere uçup birbirini ziyaret ettiğini, mümine ait ruhun cennet ağacına asılı durduğunu, Cenab-ı Hakk’ın kıyamet gününde onu cesedine iade edeceğini söylemiştir. (Müsned, 3/455; 6/424-425; Buhari, Megazi, 9, 28)

Ruh Gerçeği

Ruh, insana hayat veren ve onu düşünen, anlayan, idrak eden bir kişi haline sokan maddi olmayan, ölümsüz varlıktır. Can, nefes, öz, nefis, ilham, vahiy ve Cebrail gibi manalara da gelir.

İnsanda bir hakikat vardır ki, onun mahiyeti cisme ve ona izafe edilen fiillere tamamen zıttır. O hakikatin, cismin özellikleri ile hiçbir ortak noktası yoktur. Onun özellikleri ile cismin özellikleri kıyasa girmeyecek kadar birbirinden farklıdır. Zira bu özellikler cismin, madenin ve bedenin tabiatına aykırıdır, onların yapısında bulunmaz.

İnsandaki azaların belirli görevleri vardır. Mesela, gözün vazifesi görmek, kulağınki işitmektir. Fakat bu azaların hiçbirisi yalnız başına, alınan bilgileri değerlendirip bir hüküm çıkaramaz. Yani göz gördüğü, kulak işittiği şeylerin isabetli veya hatalı olduğu hakkında bir hüküm veremez. Diğer azalar da böyledir.

Demek ki, ruh ile ceset arasında mahiyet farkı vardır. Birinin yükünü diğeri taşıyamaz. Atom ve zerrelerin mahiyetinde hayat, ilim ve irade gibi sıfatların bulunmadığı bilinen bir gerçektir. Bütün canlı ve cansız varlıklar, ilim ve irade gibi hassaları bulunmayan cansız, şuursuz atomlardan yapılmışlardır. Bu atomlar ne kendilerini ne de başka bir varlığın vücudunu yapabilirler.

Cenab-ı Hakk’ın emirber neferleri olan bu atomlar, bir kitabı meydana getiren mürekkebin zerreleri gibi Kainat Kitabı’nın telifinde istihdam edilmekte veya bir binanın taşları gibi bu kainat sarayına gönderilen hayattar misafirlerin vücutlarının inşasında kullanılmaktadırlar.

Varlığını Bilmek Başka, Mahiyetini Bilememek Başkadır

Varlıklarını bildiğimiz halde, mahiyetlerini bilemediğimiz çok şeyler vardır. Mesela, Güneş sistemini birbirine bağlayan cazibe ve dafia, yani, çekme ve itme kanunlarını, hararet ve elektrik gibi görülmeyen kuvvetlerin varlıklarını eserleriyle ve neticeleriyle bilir ve görürüz. Fakat mahiyet ve hakikatlerini kavrayamayız.

Ruhun da mahiyeti bizce meçhuldür. O, kendini, eserleri ve faaliyetleriyle gösterir.

Evet, insan kendi vücudunda akılları hayrette bırakan çeşitli tezgahların çalıştığını idrak eder. Elbette tezgah başka, tezgahı çalıştıran başkadır. Binaenaleyh, beden tezgahını çalıştıran, bedenden farklı mahiyette bir varlıktır. İşte o varlık ruhtur.

Aynı şekilde, müdebbir başka, tedbir edilen başkadır. Mürebbi başka, terbiye edilen başkadır. Hareket eden başka, hareketi başlatan başkadır. İşte o müdebbir, o mürebbi ve o muharrik ruhtur.

Bilindiği gibi, bir saray, ne onu meydana getiren taş, tuğla, demir, vs. için; ne de şekli, tezyinatı ve boyası için yapılır. O, ancak, içinde oturacak bir sultan için hazırlanır. İnsan bedeni de hücreler için değil, vücut sarayında oturacak efendi için yapılmıştır.

Seni, Beni ve Yükümü Götüren Nedir?

Bir zamanlar bir Bedevi sahrada yol alıp giderken, devesi aniden hastalanıp ölür. Bedevi taaccüp ederek devesine şöyle der;

“Demek sende, senden başka bir şey var ki, o hem seni hem beni hem de yükümü götürüyordu. Acaba, seni, beni ve yükümü götüren o kuvvet neydi?”

Bedevi haklıydı. Zira o vücut biraz evvel yürüyor, görüyor ve yük taşıyordu. Demek o vücuttan, bedevinin göremediği bir şey çıkıp gitmişti. İşte o, ruhtan başkası değildir.

Muntazaman idare edilen bir memleket bir sultanı gösterdiği gibi, beden de onda tasarruf ve hükmeden bir ruhu gösterir. Bir ülkeyi idare eden kumandanın kendisini inkar etmesi ne kadar garipse, bir vücudu idare eden ruhun da kendi varlığını inkâr etmesi ondan binlerce derece daha gariptir...

Düşünen her insan, vücut organlarının bizzat kendileri için, yani, gözün göz için, kulağın kulak için... yaratılmadıklarını, aksine, bunların bir başka varlığa hizmet etmek maksadıyla halk edildiklerini kolaylıkla anlayabilir.

İnsanın, bütün varlıklardan farklı olarak, tasavvur, tefekkür ve irade gibi hasletleri gösteriyor ki, ondaki bu sıfatların başka canlılardan tamamen ayrı bir kaynağı vardır. Bir atomdaki çekirdekleri ayakta tutan cazibe ve dafia kanunu, onun bir nevi hayatıdır. Bitkilerde maddî yapıyı meydana getiren atomların dışında, onların büyümelerini temin eden ayrı bir hayat ve onlara mahsus bir kanun vardır. Hayvanlarda da nebatat hayatının dışında, birtakım hislerle donatılmış ve bir nevi irade sahibi bir ruh vardır. İnsanlarda ise, bütün canlıların üstünde ve ötesinde her çeşit his, şuur, fikir ve idrakle donatılmış apayrı bir hayat görülmektedir.

Maddeciler: Bilemediğimiz Bir Mahiyeti Vardır

Maddeciler bile Ruh, gerçekte var olmayıp, mücerred bir mefhumdan ibarettir.” diyerek, ruhu inkara sapmışlarsa da, “Ancak, bilemediğimiz bir mahiyeti vardır.” sözleriyle de, dolaylı olarak ruhun varlığını söylemekten kurtulamamışlardır.

Hak, Adalet, İlim ve Fen, Ruhun Varlığı ile Olur

Bütün haklar, -Allah hakları ve kulların hakları- ancak ruhun varlığı ile sabit olur. Ruhun inkarı halinde, fertler için ortada hiçbir hukuki mesuliyet kalmaz.

Bilindiği gibi, insan bedeni, belirli bir zaman sonra tamamen değişmektedir. Bu sebeple, ruhu inkar etmek, içinden çıkılmaz bir takım müşkülleri de beraberinde getirir. Şöyle ki:

Cinayet işleyen bir adama, hakimin otuz sene ceza verdiğini kabul edelim. Bu adam, vücudunun bütün zerreleri değişecek kadar hapis yattıktan sonra, “Suçu, bu vücuttan önceki vücut işlemiştir. Bu vücudun kabahati yoktur; beraatı gerekir.” diyebilir.

Bu iddia karşısında hakim söyleyecek söz bulamaz ve adaleti gerçekleştiremez. Çünkü artık kendisi de eski hakim değildir. Bu durumda adalet müesseselerinin dayanak noktası kalmaz; hakkı hak sahibine vermek mümkün olmaz.

Öte yandan, ruhun inkarı halinde, kardeşlik, nikah ve mahremiyet gibi maddî-manevî bağlar da zedelenir. Aile mefhumu diye bir şey kalmaz. Çünkü bu bağlar ve mefhum, ruhun varlığı ile kaimdirler. Bu değerler ruh ile gerçekleşir. Ruh olmazsa, herhangi bir karı-kocanın bütün beden zerreleri değiştikten sonra, ortaya bambaşka, apayrı bir insan çıkar. Ortada, bunların nikahlarına hükmedebilecek hiçbir bağ kalmaz.

Yine ruh olmazsa, kardeşlik bağları da ortadan kalkar. Şöyle ki:

İki kardeşin bütün zerreleri yenilendiğinde, öncekilerden tamamen ayrı iki şahıs ortaya çıkar. Bu arada, anne ve babalarının da zerreleri değişmiş, onlar da başkalaşmış olacaklarından, sözü edilen iki kişiye, “Kardeş” dememiz için ortada hiçbir sebep kalmaz. Bu durum, bütün akrabalar için de geçerlidir.

Demek ki, her türlü hukuk, kardeşlik, aile mefhumu ve mahremiyet gibi muameleler hep ruh ile kaimdir.

Sadece beden için, ilim, fen, sanat, hatta iman ve ibadetten de bahsedilemez. Bunlar ruha ait mefhumlardır. Bir an için, ruhun değil de bedenin bu mefhumlara sahip olduğunu varsaysak bile vücuttan ayrılıp giden zerreler bunları da beraberlerinde götürecekler, yerlerine gelen zerreler de bu mefhumlardan habersiz olacaklardır. Bu durumda, insanlık için terakkiden söz edilemez.

Ruhun Mahiyeti Meçhuldür

İnsan, değil ruhun, en basit bir bitki hayatının dahi mahiyetini bilememektedir. Eşyanın mahiyetini ancak Allah (c.c) bilir. Çünkü mevcudatın ustası ve yaratıcısı O’dur.

Mesela, elektriğin varlığını aklımızla anladığımız halde, duygularımızla göremez, mahiyetini bilemeyiz.

Bununla beraber, elle tutulmayan, gözle görülmeyen, eni ve boyu, ağırlığı ve hafifliği, katılığı ve sıvılığı bulunmayan, rengi, tadı, kokusu olmayan bu hakikatin varlığından da şüphe etmeyiz. Zira o hakikat, eserleri ve hareketleriyle, meyve ve neticeleriyle ortadadır. Biliyoruz ki, bilgisayarda hesap yapan, radyoda konuşmayı, televizyonda görüntüyü, kamera ve telefonda kaydetmeyi ve avizede aydınlatmayı temin eden hep elektriktir. Bütün bu eşyaları yürüten, sevk eden, yönlendiren, çekip çeviren hep odur.

Lakin bütün bu maharetlere sahip olan elektrik faraza şuurlu olsa, kendi mahiyetini idrak edemez. Görmesi olsa, ancak çalıştırdığı makinanın aletlerini görebilir.

Ruh da kendi mahiyetini bilememekle birlikte, ceset fabrikasında birçok işi bir arada, beraber ve yanlışsız yapmaktadır.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz:

İnsanın zahiri ve batıni duygularıyla görüp hissedemediği ve mahiyetini idrak edemediği hakikatler vardır. Ruh da bunlardan biridir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh ve melekler madde midir?
Ruhun madde üstü ve yer kaplamayan olması, Allah'a ortak ...
Hakikat nazarında madde mi mana mı daha ehemmiyetlidir ...
Ruh nerede? Allah'ı inkar edenler, ruhun olmadığını, çünkü duygu ...
Ruhun mekanı yok mu?
Ruh beyin ilişkisini açıklar mısınız?
Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 500+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun