Ruhlar konusunda en çok merak edilenler

1 İnsan öldükden sonra ruhu nereye gidiyor? Mezarlıkdan geçerken selam vermek, ruhların orada olduğuna mı işarettir? Öldükten sonra ruhların durumunu anlatır mısınız?

Ölüm yokluk değildir; daha güzel bir alemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.

Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek de inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor; fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah ruha münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.

Bu sebeple Peygamberimiz (asm),

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizi, Kıyame 26)

buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.

İmanlı ölen ve kabir azabı görmeyen insanların ruhları serbest dolaşır. Bu sebeple pek çok yere gidip gelebilirler. Bir anda çok yerde bulunabilirler. Aramızda dolaşmaları mümkündür. Hatta şehitlerin efendisi Hz. Hamza (ra) pek çok insana yardım bile etmiş ve hala yardım ettiği insanlar vardır.

Ruhlar aleminden anne karnına gelen insanlar, oradan dünyaya doğarlar. Burada buluşup görüşürler. Aynen bunun gibi, bu dünyadaki insanlar da ölüm ile öbür tarafa doğarlar ve orada dolaşırlar. Nasıl ki buradan öbür tarafa gideni uğurluyoruz. Kabir tarafından da buradan gidenleri karşılayanlar var. İnşallah bizleri de başta Peygamberimiz (asm) olmak üzere, bütün sevdiklerimiz orada karşılarlar.

Yeni doğan çocuğu burada karşıladığımız gibi, buradan öbür tarafa giden bizleri de inşallah dostlarımız karşılayacaktır. Bunun şartı Allah’a iman, O’na ve Peygamber'ine uymak ve iman ile ölmektir.

Resulullah (asm), kabir ziyaret ederken ahireti hatırlamayı, meyyite dua ederek, ona ihsanda bulunmayı, ona acımayı, istiğfar etmeyi emretmiştir. Bir kabri ziyaret eden kimse, hem kendisine, hem de meyyite iyilik etmiş olmaktadır. Müslim’in, Ebu Hüreyre’den bildirdiği hadiste,

"Kabirleri ziyaret ediniz! Kabir ziyareti, ölümü hatırlatır." (İbni Mâce, Cenâiz 47)

buyuruldu. Abdullah ibni Abbas diyor ki, Resulullah Medine’de, kabristan yanından geçiyordu. Kabirlere bakarak,

"Esselamü aleyküm ya ehlel-kubur! Yagfirullahü lena ve leküm, entüm selefüna ve nahnü bil-eser."

buyurdu. Bu nedenle kabir ehline selam vermek sünnettir.

İman ehli insanların ruhları serbest olduğundan verilen selamları alırlar. Ayrıca her ruhun kabriyle de irtibatı vardır. Fakat bu durum onların topraktaki cesedlerinde olduğu anlamına gelmez. O alem tamamen farklı bir alemdir. Nitekim güneş çok yükseklerde olduğu halde ışığıyla, ısısıyla, renkleriyle sizin yanınızdaki aynayla irtibatı vardır. Ama güneş aynanın içinde değildir. Aynaya zarar verilse bile güneşe bir şey olmaz.

Kutlu ve iyi ruhlar ölünce göklere mi çıkıyor?

“Muhakkak! Şüphesiz iyilerin kitabı “İlliyyûn” dadır. İliyyûn’un ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, yazılmış bir kitaptır.” (Mutaffifîn, 83/18-21)

Abdullah b. Abbas, Kâb. B. Ahbar, Üsame b. Zeyd ve Mücahid’e göre, “İlliyun”, yedinci göktür ve cennetlik olanların ruhları da oradadır. (bk. Taberî, İbn Kesir, Râzî, ilgili ayetlerin tefsiri).

Demek ki, herkesin kitabı ruhunun bulunduğu yerdedir. Oradaki mukarreb meleklere teslim edilmiştir.
Yine Kâb ve İbn Abbas’ta gelen diğer bir rivayete göre, müminlerin ruhu Arş'ın yanındadır. Başka bir rivayette cennettedir.(age.).

Konuyla ilgili Dahhak’ın görüşü şöyledir: Mümin kimsenin ruhu alındığında, onu alıp dünya semasına götürürler, Her gökte bulunan Mukarrebin melekler, onu oradan alıp sırayla ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci semaya çıkarırlar, oradan da Sidretu’l-Muntahaya götürürler ve “Ya Rabb! Bu senin filanca kulundur.” derler. Allah o kulunun kim ve nasıl biri olduğunu en iyi bilen olarak, onu azaptan emin kıldığına dair mühürlü bir tezkereyi onlara gönderir. "Muhakkak! Şüphesiz iyilerin kitabı “İlliyyûn” dadır. İliyyûn’un ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, yazılmış bir kitaptır.” ayetleri bu gerçeğe işaret etmektedir.(age.)

Bazı alimlere göre, “yazılmış bir kitap”tan maksat kişinin amel defteridir. Hafaza melekleri onları semada mukarreb meleklere teslim ederler. Mümin olan kitabın sahibi güzel amellerini gördüğünde çok sevinecektir.(Razî, a.g.y).

Bir hadis rivayetine göre Efendimiz(a.s.m) şöyle buyurmuştur:

“Melekler Allah’ın kullarından bir kulun amellerini yukarıya çıkarırken, onu çok fazla bulup överler. Nihayet Allah’ın dilediği yere vardıklarında, Allah onlara şu mesajı gönderir;

‘Siz kulumun amellerini muhafaza ettiniz, ben de onun içini kontrol ettim, bu kulumun amelleri halis değildir (içinde Allah’ın rızası dışında başka maksatlar vardır), bu sebeple onları alıp aşağıların aşağısına (Siccin) götürün.'

"Diğer taraftan bir kulun amellerini yukarıya çıkarırken onu azımsar ve küçümserler. Allah yine onlara şu mesajı gönderir:

‘Siz kulumun amellerini muhafaza ettiniz, ben de onun içini kontrol ettim, bu kulumun amelleri halisdir, onları en yüksek yere götürün.' (Zamahşeri, el-Keşşaf; Suyutî, ed-Durru’l-Mensur, ilgili ayetlerin tefsiri).

Sahih bir rivayete göre,

“Şehitlerin ruhları Arş'a asılı kandillerdeki yeşil kuşların içinde olur ve istediği şekilde cennet bahçelerinde dolaşırlar.”(Müslim, İmare, 33).

İlave bilgi için tıklayınız:

Kabir hayatı ayetler, hadisler ve icma ile haktır | Sorularla İslamiyet

Ölen kimse dünyayla irtibat kurabilir mi? Mezarına gelenleri görebilir mi? Berzah (kabir) hayatı hakkında bilgi verir misiniz?..

2 Anne karnındaki bir bebeğe ruhu ne zaman veriliyor?

Hadis-i şeriflerde Peygamberimiz (asm), çocuğun anne karnında oluşumunu anlatırken farklı ifadeler kullanmıştır. Bazı hadisler çocuğun yüz yirmi günlük iken canlandığı imajını verirken, bazı hadisler de kırk günlükken canlandığı açıklamasını yapıyor.

Hadisi yüz yirmi gün olarak yorumlayan alimlerimiz, ilk dört ay dolmadan kürtaj yapmanın haram olmadığını, ancak dört ay dolduktan sonra kürtajın haram olduğunu söylemişlerdir.

Ancak çocuğun kırk günde canlandığını ifade eden hadisleri esas alanlar ise, kırk gün geçtikten sonra kürtajın haram olduğunu ifade ediyorlar. Konuyu kaynaklarıyla açıklayan bir araştırmayı aşağıda vereceğiz.

Biz de ruhun çocuğa kırk günlükken üfeleneceğini belirten rivayetleri esas alıyoruz.

RUH CENİNE NE ZAMAN ÜFLENİR?

ÖZET

Bu araştırma, cenine ruhun nefh edildiği vakti ele almaktadır. Bu konu, mesela çocuk aldırma (kürtaj) gibi mühim meselelerle çok sıkı bağlantısı olan önemli bir mevzudur. Araştırmada ruh ve hayatın şer'î naslardaki anlamını ve ruhla hayatın aynı şey olmadığını, ruhun hayattan başka olduğunu açıkladım. Mesela bitki canlı bir varlıktır. Fakat onda ruh yoktur. Ruh konusunu araştırmada bir sakınca olmayacağını da açıkladım. Bu araştırmada Ruhun cenine nefh ediliş vaktini beyan eden şer'î nasları aktardım. Hadisleri inceledikten ve karşılaştırdıktan sonra, ruhun cenine, yaygın olarak bilindiği şekilde üçüncü kırk günden sonra değil, ilk kırk günden sonra nefh edildiği sonucuna vardım.

Arapçada "Ruh" kelimesi, "Rîh: bir şeye girmek" kelimesinden türemiştir.(1) Nefh edildiği(üflendiği) için ruh adı verilmiş olabilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ona biçim verip kendisine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin."(2)

Bir diğer ayette de şöyle buyurmaktadır:

"Sonra ona biçim verip kendisine ruhundan üfledi..."(3)

'Ruh' kelimesi, müzekker(eril)dir. Çoğulu 'ervah'tır. Hem müzekker hem müennes(dişil) olarak kullanıldığını söyleyenler de olmuştur. Müennes olarak kullanımı, muhtemelen ruhun nefs anlamına alınmış olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü bazılarına göre ruh ve nefs aynı şeydir.(4)

Terim anlamına gelince; çoğu Kur'ân-ı Kerim'de olmak üzere çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Aşağıdaki anlamlar bunlardandır:(5)

1. Kur'ân-ı Kerim.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"İşte sana da emrimizle bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, endisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun."(6)

Bu ayette Kur'ân-ı Kerim ruh olarak adlandırılmıştır. Çünkü Kur'ân'da insanlar için hayat vardır.

2. Cebrâîl Aleyhisselam.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Uyarıcılardan olasın diye onu Emîn ruh(Cebrâîl) senin kalbine indirmiştir."(7)

3. Vahiy.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"...Kavuşma günü hakkında (insanları) uyarmak için kendi iradesiyle vahyi kullarından dilediğine indirir."(8)

4. İsa Aleyhisselam.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"...Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur..."(9)

5. Cibrîl'den başka büyük bir melek.

Bu meleğin ismini zikreden ilim adamı bulamadım. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ruh'un ve meleklerin saf saf sıralanacakları gün..."(10)

"Melekler ve Ruh o gecede,Rablerinin izniyle her bir iş için iner de iner."(11)

6. Ruh adıyla anılan, yiyip içen insanoğlu gibi, yaratılmış bir tür.(12) Muhtemelen bunlar cinlerdir.

7. Meleklerden yiyip içen bir sınıf.(13) Bu görüşe dair bir delil bulamadım. Maruf olana göre, melekler yemezler içmezler.

8. Kuvvet.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"...İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir..."(14)

9. Hayvan ruhu

10. İnsan anne karnındayken kendisine nefh edilen (üflenen) insan ruhu.

AllahTeâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Sonra ona biçim verip kendisine ruhundan üfledi..."(15)

Hiç şüphesiz bütün bu manalardan bizi ilgilendiren, diğerleri değil, yalnızca sonuncu anlamdır.

RUH KONUSUNA DALMAK CAİZ MİDİR?

Allah Teâlâ: "Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki 'Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir."(16) buyurduğu halde ruh konusunda araştırmalara dalmak caiz midir? Bu soruyu pek çok insan sormaktadır. Buna birkaç yönden cevap verilebilir:

1. Bu ayette zikredilen ruh, insan ruhu değildir. Burada söz konusu edilen ruh, Cebrâîl yahut başka bir melek veya İsa aleyisselamdır. Yahut da bunların dışında ruhun yukarda zikredilen anlamlarından biridir.(17)

Gerçekte, ağır basan görüşe göre ayette geçen ruh, insan ruhudur.(18) Fakat diğer görüşlerde söz konusu edilen anlamlarda kullanılmış olma ihtimali de vardır.

2. Ayette Yüce Allah, ruh konusunda soru soranların suallerine cevap vermemektedir. Çünkü bu soruyu soranlar, öğrenmek için değil, kargaşa çıkarmak ve sıkıntı meydana getirmek için böyle bir sual sormuşlardır.(19) Buna göre ayette, 'Ruh'un, ilim ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanın hakkında bilgi sahibi olamayacağı gaybî meselelerden olduğuna dair herhangi bir delalet yoktur.

3. Ayette geçen "... Size pek az ilim verilmiştir." ifadesi, 'Ey Yahudiler, Tevrat'ta size az bir ilim verilmiştir. Ruh bilgisi, bundan değildir.' anlamınadır.(20) Bir çok sahih hadiste, bu konuda soru soranların Yahudiler olduğu yer almıştır. Buna göre ayetin anlamı, dile getirdiğimiz mana olur. Dolayısıyla bu ayetten, insanların, Kıyamete kadar 'Ruh'un durumuyla ilgili bir şey bilmelerinin mümkün olmadığı anlamı çıkmaz.

4. Hakkında soru sorulan, 'Ruh'un hakikati ve mahiyetidir.(21) Beşerin bilmesi mümkün olmayan, işte budur. Bunun hikmeti ise şudur: İnsanlar, kendi ruhlarının hakikatini kavramaktan aciz iseler, 'Zâtı ilâhiyye'nin hakikatini nasıl kavrayabileceklerdir? Bunu kavramaktan öncelikle aciz kalırlar.(22) Ağır basan görüş, işte budur. Allah en iyisini bilir.

Ruhun niteliklerine, varlığının veya yokluğunun belirtilerine gelince; bunu insanların bilmesi mümkündür. Bundan dolayıdır ki Rasulüllah (s.a.s.), sahih hadislerde bize, ruhun cenine nefh ediliş vakti, ruhların bir araya getirilmiş ordular gibi olduğu, onlardan birbirini tanıyanların uyuştuğu, birbirini tanımayanların uyuşmadığı gibi ruha ilişkin bazı meseleleri haber vermektedir. Yine ruhun müminin ve kafirin cesedinden çekilip çıkarılış tarzıyla ilgili,(23) onun definden sonra cesede geri döndürüleceğiyle ilgili,(24) fakat ruhun, 'Berzah'ta cesetle ilişkisinin dünyadaki ilişkisinden başka olduğuyla ilgili ve daha başka ruha ilişkin bazı hususlarda haberler vermiştir. Demek ki sahih olan görüşe göre, ruha ilişkin bazı şeyleri araştırmaya dinen herhangi bir engel yoktur.(25)

İNSAN RUHU

İlim adamları ve filozoflar, binlerce yıldır ruhu tanımlamaya çalışmaktadırlar. Tıpkı modern tıbbın ruhun hakikatine yahut da en azından bazı niteliklerine, varlığının veya yokluğunun belirtilerine ulaşmaya çalışması gibi. İşte hakkında çeşitli görüşler bulunan, -ki bunlar çoktur, hatta yüze ulaştığı söylenmektedir(26)- bu konuyla ilgili bazı görüşler:

Bazıları ruhun hayat olduğunu söylemişlerdir. Onun nefes olduğu da söylenmiştir. Çünkü nefes kesildiği zaman insan ölür. Kimileri de onun kan olduğunu söylemiştir. Çünkü kan kaybıyla hayat sona erer. Bazıları ona bedenin niteliklerinden biri, bazıları da bedenin bir kısmı demiştir.(27) Gazali şöyle söylemektedir:  "Ruh, insanın, bilgileri algılamasını, üzüntülerin verdiği acıları ve sevinçlerin verdiği zevkleri hissetmesini sağlayan soyut yönüdür."(28)

Feyyumî de şöyle söylüyor: "Ehl-i Sünnetin görüşüne göre ruh, beyana ve hıtabı anlamaya yetenekli nefsi nâtıkaª olup, cesedin yok olmasıyla yok olmaz."(29)

İbnü'l-Kayyim ise şöyle diyor:

"Mahiyeti itibariyle, algılanabilir nitelikteki bedene muhalif bir cisimdir. O, nuranidir, ulvidir, hafiftir, canlıdır ve hareketlidir. Uzuvların özüne nüfuz eder ve onlarda suyun gülün içinde hareket ettiği gibi hareket eder."(30)

İbn Kesir de onun, bedende, suyun ağacın damarlarında dolaştığı gibi dolaşan ve cismani olmayan öz olduğunu nakletmiştir.(31)

Cürcânî de şöyle diyor: "O, insanın, cismani olmayan, bilen, algılayan yönüdür."(32)

Görüldüğü gibi Ehl-i Sünnetin ruhla ilgili tanımları, onun hakikatine değinmemekte, bazı niteliklerini, görevlerini ve etkilerini anlatmanın dışına çıkmamaktadır.

Her halükarda ilim adamları, algılama, ihtiyari hareketler, işitme, görme ve hissetmenin, cesette ruhun var olduğunu gösterdiği, bunların yokluğunun ise cesette ruhun bulunmadığını gösterdiği hususunda görüş birliği halindeler.(33)

"...Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, 'Haydi ruhlarınızı çıkarı(p teslim edi)n! Allah'a gerçek olmayan şeyler izafe ettiğiniz ve onun ayetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız.' diyecekleri zaman hallerini bir görsen!"(34)

ayetinde olduğu gibi bazen ruha 'nefs' denmektedir.

Şu ayetler ruhun nefisten başka olduğunu göstermektedir:

"Ona biçim verip kendisine ruhumdan üflediğim zaman..." (35)

"...Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ama ben senin nefsinde olanı bilemem..."(36)

Çünkü birini diğerinin yerine koymak sahih değildir. Eğer farklılık olmasaydı bu geçerli olurdu.(37)

Ruha bazen kalb denir. Bazen da hayat denir. Bu kullanım, bazen akıl sahibi olmayan varlıklara hatta mecazen cansız varlıklara kadar uzanır.(38)

Ruhun bedenle beş çeşit ilişkisi vardır:(39)

1. Anne karnında cenin halinde iken.
2. Canlı olarak yer yüzüne çıktıktan sonra.
3. Uykuda. Bir yönden bedenle ilişkisi olmakla birlikte bir yönden de başka alemlerle ilgisi olan.
4. Berzah'ta.
5. Kıyamet gününde. Bu en mükemmelidir. Çünkü buradaki ilişki öyle bir irtibat ki beden bu irtibatla birlikte ne ölüm kabul eder,ne uyku ve ne de bozulma.

KUR'ÂN-I KERİM'DE HAYAT

'Hayat' kelimesi, Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli anlamlara gelmektedir. En önemlileri şunlardır:

1. İman

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kafirlere işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir."(40)

Ayetteki 'ölü iken dirilttiğimiz' ifadesi, 'kafir iken imana eriştirdiğimiz' demektir. Bir diğer ayette de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah'ın ve Rasulünün çağrısına uyun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, onun huzurunda toplanacaksınız."(41)

Bu imanın bütün şubelerini kapsamaktadır.

2. Şehitlerin hayatı

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Hayır onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz."(42)

Bir diğer ayette de şöyle buyurmaktadır:

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Tam tersine onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar."(43)

3. Bitkilerin hayatı

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah gökten su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti..."(44) Bir diğer ayette de şöyle buyurmaktadır: "...Canlı olan her şeyi sudan yarattık..."(45) Bu, insan, hayvan, bitki ve tüm canlı varlıkları kapsar.

4. İnsan, hayvan ve benzerlerinde mevcut olan hayat

Yeryüzüne indirildiği zaman, Yüce Allah, Adem'e şöyle buyurmuştur: " ...Orada yaşayacak ve orada öleceksiniz..." (46) Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Hani İbrahim, 'Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster.' demişti.(Allah ona), 'İnanmıyor musun?' deyince, 'Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için' demişti. 'Öyleyse dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler..." (47)

Kur'ân-ı Kerim'de yer aldığı gibi işte bunlar, hayat kelimesinin en önemli anlamlarıdır. Nebevi Sünnette bunun üzerine eklenecek ilave bir anlam bulamadım. Hiç şüphesiz bu anlamlardan burada bizi ilgilendiren, üçüncü ve dördüncü anlamlardır. Birinci ve ikinci anlamın konumuzla ilgisi yoktur.

RUH İLE HAYAT ARASINDAKİ FARK

Şimdi de ruh ile hayat arasında bir fark var mı, ona bakalım.

Bazıları yukarıda zikrettiğimiz gibi ruhu hayat olarak görmektedir. Bu görüş için, şer'î naslardan yahut aklî veya ilmi bir delil zikreden görmedim.

Bu meselede benim doğru kabul ettiğim görüş, ruhun hayattan başka olduğu, bu ikisinin bazen birleştiği bazen de ayrıldıkları görüşüdür. Bunu gösteren çeşitli deliller bulunmaktadır. İşte bu delillerden bazıları:

1. Yukarda zikrettiğim bazı şer'î naslarda görüldüğü ve botanik bilginlerinin hiçbir şüpheye meydan ermeyecek şekilde belirttikleri gibi bitki canlı bir varlıktır. Beslenir, fotosentez yapar, gelişir ve çoğalır. Fakat onun iradesi ve seçimi yoktur. Bitki, ruhu olmayan canlı bir varlıktır. Bildiğim kadarıyla hiçbir şer'î nasta, insan, hayvan ve kuş hakkında yer almış olduğu gibi, bitkide ruh olduğu yer almamaktadır.

2. Cenin, kendisine ruh üflenmeden önce canlı bir varlıktır. Döllenme anından ve rahme ulaşma öncesinden itibaren beslenir ve gelişim gösterir. Hiç şüphesiz bu esnada kendisinde hayat vardır.

İbn Kayyim şöyle söylemektedir: Ruh üflenmeden önce ceninde, tıpkı bitkide olduğu gibi gelişme ve beslenme hareketi vardır. Bu gelişme ve beslenme hareketi, iradeye dayalı değildir. Kendisine ruh üflenince, bu gelişme ve beslenme hareketine, hissetme ve irade hareketi de eklenir.(48)

Bırakın döllenmiş hücreyi, spermde bile hayat vardır. Şu kadar var ki yumurta ile birleşme olmaksızın onda hayatını sürdürme ve gelişme yeteneği yoktur. Aynı şekilde yumurtada da hayat vardır. Ancak o da döllenme olmaksızın varlığını sürdürme yeteneğine sahip değildir. Döllenme tamamlandığı zaman ise, varlığını sürdürmeye ve gelişmeye elverişli ilk insan hücresi oluşur.

Şu halde cenin, döllenmeden itibaren canlı bir varlıktır. Fakat şer'î nasların açıkladığı gibi onda kesinlikle ruh yoktur. Bundan dolayıdır ki o, iradeli hareketlerde bulunamaz. İradeli hareketler, ruhun varlığının delilidir.(49)

3. Ruh üflenmeden önce nasıl ki ceninde hayat varsa, ruh çıktıktan sonra da cesette hayat kalır. Bu organdan organa değişir. Bazısında hayat, ölümden sonra yalnızca dakikalarla ifade edilebilecek kadar bir süre devam ederken, bazısında saatlerce sürebilir. Bu organlar bitkin düşüp duruncaya kadar görevlerini yapmaya devam eder.

Hatta günümüzde, böbrek, kalp ve başka organ nakillerinde olduğu gibi, insan organlarından bir çoğunu, hayatını muhafaza ederek insandan ayırmak, sonra da onu bir başka bedene nakletmek mümkün hale gelmiştir.

5. Uyku halindeki kişi, hiç şüphesiz hayattadır. Vücudunun sistemleri çalışmaktadır. Solunum yapar, kalbi atar ve diğer hayat belirtileri kendini gösterir. Fakat onda ruh var mıdır? Bu, ilk etapta garip karşılanacak bir sorudur. Fakat şer'î naslara baktığımızda, buna cevap teşkil edecek çeşitli sarih naslar bulabiliyoruz. Bu nasların en önemlileri şunlardır:

a. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır."(50)

Buna göre Allah ölüm esnasında ve uyku esnasında ruhları alıyor; ölümüne hükmedilmiş olanların ruhları tekrar cesetlerine gönderilmiyor, ölümüne hükmedilmemiş olanların cesetleri ise uykuda alındıktan sonra tekrar bedenlerine gönderiliyor.

b.Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O, geceleyin sizleri kendinizden geçirip alandır..."(51)

c. Hz. Peygamber (s.a.s.), uykudan uyandığında "Hamd, bizi öldürdükten sonra dirilten Allah'a mahsustur. Dönüş, ancak onadır." derdi.(52)

d. Rasûlüllah (s.a.s.) bize, uykuya yatacağımızda şöyle dememizi emretmiştir:

"Allah'ım, senin adınla yanımı yere koyup oradan yine senin adınla kaldıracağım. Eğer nefsimi (ruhumu) tutarsan onu bağışla. Şayet gönderirsen, onu salih kullarını muhafaza ettiğin şekilde muhafaza et."(53)

e. Ebu Katade hadisi. O şöyle söylemiştir: Bir gece Rasûlüllah (s.a.s.) ile birlikte yolculuk yaptık. Topluluktan bazıları, gecenin sonuna doğru 'Mola versen(54) Ey Allah'ın Rasûlü' dediler. Rasûlülah, 'Uyuyup kalarak namazı geçirmenizden korkuyorum.' buyurdu. Bilal 'Ben sizi uyandırırım.' dedi. Bunun üzerine yattılar. Bilal de (nöbeti esnasında) sırtını binitine dayamıştı. Gözlerini uyku bastı. Nihayet o da uyuyup kaldı. Rasûlüllah (s.a.s.), güneşin üst yuvarlağı doğmuş haldeyken uyandı ve 'Ey Bilal, hani, söylediğin nerde kaldı?' dedi. O da 'Üzerime daha böyle hiç uyku çökmedi.' deyince Rasûlüllah, 'Şüphesiz ki Allah dilediği zaman ruhlarınızı alır ve dilediği zaman onları geri döndürür...' buyurdu.(55)

Bu naslar, Allah'ın uyuyan kişinin ruhunu aldığını göstermektedir. Fakat bu geçici yahut cüz'i bir alıştır. Bu alış esnasında, ölüm halinde olduğu gibi ceset bozulmaz.

Bu durumu ilim adamları çeşitli ifadelerle anlatmışlardır. Bazıları, ruhun bedenle uyku halindeki ilişkisi, uyanıklık halindeki ilişkisinden farlıdır; Uyanıklık halindeki ilişki, uyku halindekinden daha güçlüdür, demişlerdir.(56)

Bazıları da şöyle söylemektedir: Ölümle uykuyu aynı noktada birleştiren husus, ruhun bedenle ilişkisinin kopmasıdır. Bu kopuş, bazen zahiren olur ki bu uyku halidir. Bunun içindir ki, uyku ölümün kardeşidir denmiştir.Bazen da batınen olur ki bu da ölümdür.(57)

Ebu İshak ez-Zeccâc şöyle diyor: Uyku halinde insandan ayrılan nefs(ruh), temyiz için olandır. Ölüm halinde ayrılan ise, hayat için olandır. Bununla birlikte solunum da ortadan kalkar.(58)

İbn Hacer de şöyle diyor: Ruhun alınmasından dolayı mutlaka ölüm gerçekleşmez. Ölüm, ruhun bedenle ilişkisinin zahiren ve batınen kopmasıdır. Uyku ise yalnızca zahiren kopmasıdır.(59)

Ebu Nasr el-Kuşeyrî, 'Uyku halinde ruh alınmaz, uyku halinde alınan nefstir' diyenlerin bu görüşlerini reddederken şöyle diyor: Bu, gerçekten uzak bir ihtimaldir. Çünkü "... Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır..."(Zümer 39/42) ayetinden anlaşılan, her iki halde de alınanın aynı şey olduğudur. Öyleyse Allah ruhu iki durumda almaktadır; uyku halinde ve ölüm halinde.(60)

İbn Kesir, uyku halinde ruhun alınmasını küçük ölüm şeklinde adlandırmaktadır.(61)

İşte bu şekilde, uyku halinde ruhun alınması hususundaki naslar sarihtir. Bu nasları zahirinden koparmak için hiç bir delil yoktur. Bu naslar ruh ile hayat arasındaki farkı pekiştirmektedir. Allah daha iyi bilir.

RUHUN VERİLMESİ (NEFHEDİLMESİ )

I. Konuyla İlgili Naslar

1. Abdullah b. Mes'ud  (r.a.) Hadisi:

Abdullah b. Mes'ud (r.a.) şöyle söylemiştir: Rasûlüllah (s.a.s.) -ki o, doğru söyler ve kendisine doğru bildirilir- bize, (insanın yaratılış evrelerini) şöyle anlattı:

"Sizden birinizin yaratılışı** annesinin karnında kırk günde toplanır. Sonra orada bunun gibi 'alaka' olur.*** Sonra yine bunun gibi 'mudğa' olur. Sonra Allah bir melek gönderir ve kendisine dört şey emredilir: Rızkı, eceli, ameli ve said mi yoksa şaki mi olacağı(nın yazılması)..."(62)

2. Birinci maddede zikredilen hadisin Müslim rivayeti:

"Sizden birinizin yaratılışı annesinin karnında kırk günde toplanır. Sonra onda bunun gibi 'alaka' olur.¨ Sonra yine bunun gibi 'mudğa' olur. Sonra ona melek gönderilir ve kendisine ruh üflenir. Meleğe dört kelime emredilir: Rızkı, eceli, ameli ve said mi yoksa şaki mi olacağı(nın yazılması)..."(63)

3. Huzeyfe b.Esîd (r.a.) in, Peygamber (s.a.s.) e ulaştırdığı rivayete göre Rasûlüllah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Nutfe, rahimde kırk yahut kırk beş gecede yerleştikten sonra, üzerine melek girer ve: 'Ya rabbi, Şaki mi olacak, said mi?' diye sorar ve bunlar yazılırlar.Tekrar: 'Ey Rabbim, erkek mi olacak yoksa dişi mi?' diye sorar. Bunlar da yazılır. Ameli, eseri, eceli ve rızkı hep yazılır. Sonra sayfalar dürülür. Artık o sayfalara ne bir ekleme yapılır ne de onlardan bir şey eksiltilir." (64)

4. Huzeyfe b. Esîd (r.a.), Rasûlüllah (s.a.s.) in şöyle buyurduğunu işittiğini söylemiştir:

"Nutfenin üzerinden kırk iki gece geçti mi, Allah ona bir melek gönderir. Melek ona şekil verir; kulağını, gözünü, cildini, etini ve kemiklerini yaratır. Sonra: 'Ya Rabbi, erkek mi olacak, dişi mi?' diye sorar. Rabbin dilediğine hükmeder, melek de yazar. Sonra: 'Ya Rabbi eceli?' der. Rabbin dilediğini söyler. Melek yine yazar. Sonra: 'Rızkı?' der. Rabbin dilediğine hükmeder. Melek yine yazar. Sonra melek, yazılan sayfa elinde olduğu halde çıkar. Emrolunduğunun üzerine hiçbir ekleme yapmaz ve ondan hiçbir şey eksiltmez."(65)

5. Huzeyfe b. Esîd (r.a.), kulaklarıyla Rasûlüllah (s.a.s.) in şöyle buyurduğunu işittiğini söylemiştir: "Nutfe, rahimde kırk gece kalır. Sonra melek ona şekil verir..."(66)

6. Rasûlüllah (s.a.s.) in sahabisi Huzeyfe b. Esîd (r.a.), kendisine ref' ederek Rasûlüllah (s.a.s.) in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah,kendi izniyle bir şey yaratmak dilediği vakit, rahime müvekkel bir meleği, kırk küsur gece dolunca gönderir..."(67)

7. Cabir.b.Abdillah (r.a.), Rasûlüllah (s.a.s.) in şöyle buyurduğunu söylemiştir:

"Nutfe, rahimde kırk gün yahut kırk gece karar kıldığı zaman Allah ona bir melek gönderir. Melek: 'Ya Rabbi, rızkı nedir?' der..." (68)

II. Son Beş Hadis, Ruhun Verilmesini (üflenmesini) Açıkça Zikretmemektedir.

Bu hadisler ancak, ceninin yaratılmasını ve kaderinin yazılmasını ifade etmektedir. Bunları burada zikretmemin sebebi şudur: Birinci ve ikinci hadis, kaderin yazılmasının ruhun üflenmesiyle birlikte olduğunu açıkça belirtmektedir. Mesela ikinci hadis şöyle söylüyor: "Sonra ona melek gönderilir ve kendisine ruh üflenir. Meleğe dört kelime emredilir: Rızkı, eceli, ameli ve said mi yoksa şaki mi olacağı(nın yazılması)..." Burada ruhun üflenmesiyle kaderin yazılmasının birbirinden ayrılmazlığı söz konusudur. Bu ikisi birlikte meydana gelmektedir. İkisinin ayrı zamanlarda olduğunu açıklayan bir tek hadis yoktur. Bunun için, ruhun üflenme, kaderlerin yazılma veya ceninin yaratılma zamanını zikreden hadislerin hepsini delil gösterdim. Bunların hepsi, bir vakitte ve meleğin bir gönderilişinde tamamlanmaktadır.

III. İlim Adamlarının İki Hadisin Arasını Bağdaştırma Konusundaki Görüşleri

İlim adamları, Buhari ve diğerlerinin rivayet ettiği Abdullah b. Mes'ud hadisi ve yine Müslim'in rivayet ettiği aynı hadisle, Huzeyfe hadisinin rivayetleri ve Cabir hadisi arasında bir teâruz (birbirine ters düşme) bulunduğunu gözlemlemişlerdir.

Birinci hadisin zahiri, Ruhun üflenmesi ve insanın kaderinin yazılmasının, üçüncü kırk günden sonra yani beşinci ayın başında olduğunu açıklamaktadır. Halbuki diğer hadislerin hepsi, bunun ilk kırk günden sonra, yani yaklaşık olarak ikinci ayın ortalarına doğru olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu, hadis alimlerinin, "Muhtelifu'l-hadis"§ adını verdikleri şeydir.

Hadis alimleri, böyle durumlarda, aralarında tercihe gitmeden önce, birbirine zıt olan hadisler arasını bağdaştırmaya çalışmanın zaruri olduğunu ifade etmektedirler. Bu mümkün olmazsa, bu hadisler arasında tercihe gitmekten başka çare kalmaz; racih olan (ağır basan yani daha kuvvetli olan) alınır, mercuh olan(hafif kalan yani racihe göre daha zayıf kalan) terk edilir.(69)

Bu hadislerden birinin diğerini neshetmiş olması da mümkün değildir. Çünkü nesh, ancak emirlerde ve nehiylerde olur, haberlerde olmaz.

Birinci hadisle diğerlerinin arasını bağdaştırma konusunda ilim adamlarına ait pek çok görüş vardır. Fakat bunları üç gurupta toplamak mümkündür.

Birincisi, bu hadislerin birini diğerine hamletmeksizin zahirlerine göre aralarında uyum sağlama çabasıdır. İşte bunlardan bazıları:

1. Bir defa ilk kırk günden sonra bir defa da üçüncü kırk günden sonra olmak üzere kaderlerin yazılması iki kere gerçekleşir. Ruhun üflenmesi de ikinci yazımla birlikte yani üçüncü kırk günden sonra olur.(70)

İbn Kayyim şöyle söylemektedir: Bunun bir benzeri şudur: Yüce Allah yaratılmışların kaderlerini gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce takdir etmiştir. Sonra Kadir gecesinde yıl içinde olacakları aynı şekilde takdir eder. Bu, genel takdire göre daha özel bir takdirdir.(71)

İbn Receb el-Hanbelî de şöyle söylüyor: Daha zahir olan(azhar), bunun bir defa vuku bulmuş olmasıdır.(72)

Bildiğim kadarıyla cenin için anne karnında iken iki defa yazım olduğu bir tek hadiste bile geçmemektedir.

2. Kaderin yazılması ilk kırktan sonra, şekil verme (tasvîr), ikinci kırktan sonra ruhun üflenmesi ise üçüncü kırktan sonra gerçekleşir. (73)

Bu görüş, nasların desteklemediği bir yaklaşımdır. Çünkü naslar, meleğin görevlendirilişiyle ilgili olarak, şekillendirme, ruh üfleme ve kaderin yazılmasının kendisinde gerçekleştiği bir tek gönderilişten söz etmektedir. Allah daha iyi bilir.

3. Kaderin yazılması ilk kırktan sonra, şekillendirme ve ruh üflenmesi ise üçüncü kırktan sonra olur.(74)

Bu görüş, genellikle ilk kırktan sonra henüz yaratılışın gerçekleşmemiş olduğu şeklindeki yanlış kanaate dayanmaktadır. Tam tersine yaratılışın büyük bir kısmı bu evrede tamamlanmaktadır.(75)

4. Bu, ceninden cenine değişir. Bazı ceninlere, ruh ilk kırktan sonra, bazılarına ise üçüncü kırktan sonra üflenir.(76)

Bazıları da ceninlerin çoğuna ruhun, üçüncü kırktan sonra, bir kısmına ise ilk kırktan sonra üflendiğini söylemektedir.(77)

İbn Hacer, ilk görüşün yani kaderlerin yazılmasının iki defa vuku bulduğunu ifade eden görüşün daha uygun olduğunu söylemektedir.(78)

5. Konuyla ilgili rivayetlerin farklılığı, hamilelik sürelerinin farklılığına dayanmaktadır. Çocuk vardır, altı ayda doğar, çocuk vardır iki yılda. İkisinin arasında bir çok basamak vardır.(79)

Bu görüş doğru değildir. Çünkü tıbben hamileliğin on ayı geçmediği artık apaçık ortadadır. On ayı geçtiği zaman cenin anne karnında ölmektedir.

Bazı fakihlerin, hamilelik süresinin bazen bu süreyi aştığı yolundaki görüşlerine gelince; bunlar mevsuk haberlere dayanmakta, veya cenin anne karnında ölmekte ve kireçleşerek orada uzun süre kalmakta ve bunu hamilelik süresinden saymaktadırlar. Yahut da bu, psikolojik hamilelik durumlarından olup bazen süre uzamakta sonra bu esnada hakiki hamilelik ve doğum gerçekleşmekte ve insanlar bunu, iki sene veya daha önceden gerçekleşmiş bir hamilelik zannetmektedirler.(80)

6. İbn Mes'ûd'un rivayeti kızlara, Huzeyfe'nin rivayeti ise erkeklere hamledilir.(81) Bu, cinsiyet bezesinin, erbezi veya yumurtalık olarak ayrılmasında erbezinin oluşumunun, yumurtalıktan önce olması üzerine bina edilmiş bir görüştür. Bu eski alilerimizin zikrettiği bir meseledir. Tıbbî olarak ancak yirminci asrın yetmişli yıllarına doğru bilinebilmiştir. Fakat aradaki fark bu dereceye varmaz. Fark üç beş günü geçmez. Her ikisi de yedinci hafta bilinir.(82)

İbn Receb, bunun Huzeyfe hadisinin zahirine muhalif olduğunu söylemektedir.(83)

İkincisi, son altı hadisin ilk hadise hamledilmesi. Bu görüş sahipleri, İbn Mes'ûd hadisini, kaderin yazılmasının şekillendirme zamanında gerçekleştiğini gösteren diğer hadisleri tefsir edici nitelikte görmektedirler.(84) Şöyle söylüyorlar: Bu ancak 'Mudğa'* aşamasından sonraki dördüncü evrede olur. Bu ilim adamları 'Mudğa'nın üçüncü kırk günde olduğu kanaatindedirler. Bunun, İbn Mes'ûd hadisine uygun düştüğünü söylemektedirler.(85)

Diğer bir yorum da İbn Mes'ûd hadisinin dışındaki hadislerde geçen 'kırk gün' ifadesiyle üçüncü kırk günün kastedildiği değerlendirmesidir.

İbn Kayyim, bunun, çok uzak bir ihtimal olduğunu, hadisin zahirinin bunu kesinlikle reddettiğini söylemektedir.(86)

Üçüncüsü, Birinci hadisin diğer hadislere hamledilmesi.

Müteahhirinden bazı ilim adamlarının tercihi budur. Şöyle söylemektedirler: 'Yaratma, şekillendirme ve kaderlerin yazılması, ikinci kırk günde gerçekleşir. Bu, İbn Mes'ûd hadisine ters düşmez.' Bu ilim adamları, bu konuda bazı tabiplerin görüşlerine dayanmaktadırlar.(87)

Bu kanaatteki ilim adamları, İbn Mes'ûd hadisini şöyle değerlendirmektedirler: Rasulüllah(s.a.s)in, '...sonra ona bir melek gönderilir...' ifadesi, kendisinden önceki '... Sonra yine bunun gibi 'mudğa' olur...' cümlesi üzerine değil, 'sizden birinin yaratılışı annesinin karnında kırk günde toplanır.' cümlesi üzerine atfedilmiştir. 'Sonra orada bunun gibi 'alaka' olur. Sonra yine bunun gibi 'mudğa' olur.' Cümleleri, matuf ile matuf aleyh (kendisi atfedilenle üzerine atıf yapılan) cümleler arasında itiraziye (ara cümle) olur. Bu da üç 'evre'nin ara verilmeden peş peşe zikredilmesi içindir. Bu tür kullanımlar caizdir. Kur'ân-ı Kerim'de, sahih hadislerde ve Arap dilinde yer almaktadır.(88) Bu ilim adamlarının sözlerinin gereği şudur: Ruhun üflenmesi, ilk kırktan sonra tamamlanır. Çünkü yaratma ve kaderin yazılması, birinci ve ikinci hadislerin işaret ettiği gibi ruhun üflenmesi döneminde olmaktadır.

IV. Tercih

Şüphesiz ilim adamlarının büyük bir çoğunluğu(cumhur), ilk hadisin zahirine göre hareket ederek ruhun üflenmesinin, üçüncü kırk günlük dilimden sonra hemen veya on gün içinde yani her iki halde de beşinci ayın başında olduğu kanaatine varmışlardır. Bu görüş öyle şüyu bulmuş ve yaygınlaşmıştır ki artık bir çok ilim adamı nezdinde, kendisinde hiç şüphe bulunmayan bir gerçek ve tartışılmaz bir inanç haline gelmiştir. Hatta bazı alimler bunun üzerinde ittifak olduğunu aktarmışlardır.(89)

Öyle görünüyor ki bunu, ilkinki hadisin zahirine göre hareket edenler yapmışlardır. Çünkü ilkinki hadis daha meşhurdur, kaynakların çoğu onu zikretmiştir. Huzeyfe hadisini ise yalnız Sahih-i Müslim'de, Cabir hadisini de yalnızca İmam Ahmed'in Müsned'inde bulabiliyoruz.

Bundan dolayıdır ki bu mevzuya giren ilim adamlarından bir çoğu, bu hadislerden bir şey aktarmamışlardır. İlmi açıdan bu kabul edilebilir bir durum değildir. Konuyla ilgili hadislerden bir kısmını bırakarak diğer bir kısmına itimat etmek doğru olmaz. Tam tersine bir konuyla ilgili hadislerin hepsini bir araya getirerek aralarını uzlaştırmak gerekir.

Bazı ilim adamları da bu hadisler arasında tercih yapmaya meylederek İbn Mes'ûd hadisini tercih etmişlerdir.(90) Tercihin, ancak uzlaştırmanın mümkün olmaması halinde olacağı malumdur. Oysa yukarda zikrettiğimiz gibi burada uzlaştırma mümkündür. Kaldı ki uzlaştırma mümkün olmasa dahi birinci hadisin diğerlerine tercih edilmesi konusunda soru işaretleri vardır.

Bazıları da bir kısım insanların, yaratmanın, daha önce değil de ancak üçüncü kırk gün içinde olacağı yolundaki zanlarına dayanarak Huzeyfe ve Cabir hadisleriyle Müslim rivayetini, İbn Mes'ûd hadisiyle uzlaştırmak için zahirlerinden çevirerek(91) onun üzerine hamletmişlerdir. Halbuki bu zannın hatalı olduğu ortaya çıkmıştır. Böyle bir zan,hadisleri zahirlerinden çevirmek için geçerli değildir.

Bazıları da 'Nutfe dört aylık olunca, Allah ona bir melek gönderir de melek kendisine ruh üfler' hadisi gibi ruhun üflenmesinin dört aydan sonra olduğunu açıklayan zayıf hadislere itimat etmişlerdir. Halbuki bu hadis munkatı'dır.(92) Yahut da 'Nutfe anne karnında değişmeden kırk gün olduğu gibi kalır...' (93) hadisi gibi 'Nutfe', 'Alaka' ve 'Mudğa' evrelerinden her birinin kırk gün olduğunu açıklayan zayıf rivayetlere dayanmaktadırlar.

Heysemî, (bu hadisin senedindeki ravilerden bazılarıyla ilgili olarak) şöyle söylemektedir: Ebu Ubeyde, babasından işitmemiştir.Ali b.Zeyd de 'seyyiü'l-hıfz'dır.(94)

Dört ayı veya her bir 'evre'nin kırk gün olduğunu açıkça telaffuz eden hadislerin hepsi de zayıf hadislerdir. Bunları delil olarak almak uygun değildir.

Öyle görünüyor ki en doğrusu, ilk hadisi diğerleri üzerine hamletmektir. Çünkü birinci hadiste 'dört ay' veya 'nutfe evresi'nin tek başına kırk gün olduğu telaffuz edilmemektedir. Tam tersine , 'sizden birinin yaratılışı annesinin karnında kırk günde toplanır.' İfadesinden, nutfeden alakaya, alakadan mudğaya kadar yaratılışın hepsinin kırk gün içinde tamamlandığı anlaşılır.(95) Bunun içindir ki herhangi bir sahih veya hasen rivayette, bu cümleden sonra nutfe kelimesi gelmemiştir.

'Sonra orada bunun gibi 'alaka' olur. Sonra yine bunun gibi 'mudğa' olur.' İfadesine gelince; bununla kırk günlük sürelerin kastedildiği açık değildir. Tam tersine başka anlamlara gelmesi ihtimali de vardır. Mesela, alaka ve mudğa evreleri de ceninin henüz ruhunun bulunmaması ve kaderinin yazılmamış olması açısından nutfe gibidir, şeklinde bir değerlendirme yapabiliriz. Bu ifadelerden sonraki 'Sonra ona melek gönderilir ve kendisine ruh üflenir. Meleğe dört kelime emredilir' sözü de buna işaret etmektedir.

Hadiste geçen 'bunun gibi' ifadesiyle sürenin kastedilmediğini destekleyen hususlardan biri de bizzat bu İbn Mes'ûd hadisinin Müslim rivayetidir. Bu rivayet şöyledir: "Sizden birinizin yaratılışı annesinin karnında kırk günde toplanır. Sonra onda bunun gibi 'alaka' olur. Sonra yine onda bunun gibi 'mudğa' olur...' Hadiste geçen ve tercümede 'onda' şeklinde yansıtılan 'fî zâlike' ifadesi, 'fî zâlike'l-vakt : O vakitte' anlamınadır ki bu da başka değil, ilk kırk gündür. Dolayısıyla hadiste geçen 'bunun gibi' ifadesinin, 'vakit'ten başka bir anlamla açıklanması uygun düşer. Hiçbir zorlamaya gitmeksizin anlam şöyle olur: Sonra bu vakitte tıpkı bu yaratılışın toplanması(Cem') gibi alaka olur,mudğa olur. Burada alaka ve mudğa ile ilk toplanma -ki bu nutfedir-arasında bir benzerlik vardır. Bu benzerlik, henüz ruhun bulunmaması olabilir-ki bana göre kuvvetle muhtemel olan budur- yahut henüz kaderin yazılmamış olması veya bunların oluşumunun bir defa da değil de tedrîcî olarak gerçekleşmesi yahut da ceninin bütün bu aşamalarda yaratılışının henüz tamamlanmamış bulunması olabilir. Allah en iyisini bilir.

Bazıları, bizim bu değerlendirmemize göre Rasulülah (s.a.s.)'in "Sonra 'alaka' olur." İfadesinin izah edilemeyeceğini zannetmektedirler. Buna şöyle cevap verilebilir: Burada 'sonra' edatıyla yapılan sıralama, haber verilenin değil, haberlerin sıralanması kabilindendir.(96)

İşte bu şekilde ilk hadisin birden fazla anlama gelme ihtimali vardır. Diğer hadisler ise sarihtir, tek değildir ve birden fazla sahabiden rivayet edilmiştir. Hiç şüphesiz ihtimalli olan, sarih olana hamledilir. Tersi yapılmaz. Dolayısıyla sarih olan, ihtimalli olana hamledilmez. Allah en iyisini bilir.

RUH HANGİ GÜN ÜFLENİR? (NEFHEDİLİR?)

Ruhun ilk kırk günden sonra üflendiğini tercih ettikten sonra, ruhun üflendiği günü kesin bir şekilde bilmek mümkün müdür? Sorusuna gelelim.

Şu ana kadarki gelişmeler çerçevesinde ilmî olarak ruhun üflendiği günü bilmemiz mümkün değildir. Konuyla ilgili hadisleri ise, ruhun üflendiği günü belirleme yönünden dört guruba ayırabiliriz:

Birinci gurup: Ruh, kırkıncı gece ile kırk beşinci gece arasında üflenir. "Nutfe, rahimde kırk yahut kırk beş gecede karar kıldıktan sonra, üzerine melek girer..." Yukarıda geçen üçüncü hadis.(97)

İkinci gurup: Kırk ikinci geceden sonra üflenir. "Nutfenin üzerinden kırk iki gece geçti mi..." Dördüncü hadis.

Üçüncü gurup: Kırk geceden sonra üflenir. "Nutfe, rahimde kırk gece kalır. Sonra melek ona şekil verir..." İkinci, beşinci ve yedinci hadisler.

Dördüncü gurup: Kırk küsür gece dolunca üflenir. Yedinci hadis.

Bu rivayetlerin arasını uzlaştırmak mümkün müdür?

Bu rivayetler birkaç şekilde uzlaştırılabilir:

Birincisi, bu, ceninden cenine değişir.(98) Ruhun üflendiği en az süre kırk, en çoğu da kırk beş gecedir. Ceninlerin çoğuna ruh, kırk iki geceden sonra yani kırk üçüncü gün üflenir. Bu, hadiste geçen kırk yahut kırk beş gece ifadesini ravinin tereddüdü olarak değil de hadisin bir parçası olarak saydığımız takdirdedir. Aslolan, sika ravi, duyduğunu rivayet eder. Bu ifadenin, ravinin tereddüdüne dayandığını gösteren bir şey bulamadım. Ancak şu söylenebilir: Bu hadis, Ebu't-Tufeyl'den o da Huzeyfe'den olmak üzere tereddüt taşımayan başka rivayetlerle de aktarılmıştır. Fakat zahirde bu rivayetler de belli bir gün üzerinde ittifak etmemektedir.

Hadisteki tereddütlü ifadenin, hadisin aslında yer almadığını, bunun raviden kaynaklandığını farzederek bunun diğer rivayetlere vurulmasının uygun olacağını düşünürsek; bu takdirde ruhun üflenmesi, kırkıncı gün ile kırk üçüncü gün arasında olur.

Ruhun üflenmesinin, ceninden cenine değişeceğini söyleyen görüşü destekleyen hususlardan biri de muhtemelen, ruhun üflenmesinin, yaratılış evreleriyle bağlantılı olmasıdır. Yukarda, ceninlerin gelişim hızının, tıpkı çocuklarda ve erginlerde olduğu gibi farklılık gösterdiğini anlatmıştık.(99) Dolayısıyla buna bağlı olarak ruhun üflenme zamanının, ceninden cenine farklılık göstermesinde yadırganacak bir şey yoktur.

İkincisi, Ruhun üflenmesine ilişkin sürenin kırk günü aşan kısmı belirlenmemiştir.(100) Dolayısıyla ruhun üflenmesi konusunda muayyen bir gün belirleyemeyiz. Fakat ruhun, kırk ile kırk beşinci gün arasında üflendiğinde şüphe yoktur. Bu, ne bundan önce ne de sonradır. Ancak bunun hangi günde olduğunu bilemeyiz.

Bu görüş, bazı ravilerin, rivayetlerinde hata ettikleri düşüncesi üzerine bina edilmiştir. Şu kadar var ki ravilerin rivayetlerinde hata ettikleri düşüncesine ancak, rivayetler arasını uzlaştırmak mümkün olmadığı zaman gidilir. Aslolan, sika ravinin hata etmemiş olacağıdır. Tersi değildir. Burada hadislerin arasını uzlaştırmak mümkündür.

Bazı ravilerin hata etmiş olduğunu kabul etsek bile, burada bu görüş sahiplerinin söylediklerine değil, tercihe gitmek uygun düşer. Bunun içindir ki diğer uzlaştırma yollarından birini almamız daha doğru olur.

Üçüncüsü, üçüncü hadisteki (Nutfe, rahimde kırk yahut kırk beş gecede...) ifadesinde ravinin tereddüdü vardır. Dolayısıyla bu hadis, ifadesinde tereddüt bulunmayan diğer hadislere hamledilir.Diğer hadisler de şöyle uzlaştırılır:

Dördüncü hadisin açıkça ifade ettiği gibi ruh, kırk ikinci geceden sonra üflenir. Bu altıncı hadiste geçen "kırk küsur gece dolunca..." ifadesine de uygundur. Çünkü ruh, kırk ikinci gecenin sona ermesiyle üflenir. İki tam geceyle birlikte üçüncü gecenin bir kısmı, küsur kavramına dahildir. Buna göre bu iki hadiste verilen rakamlar, ruhun üflenme zamanını ifade eden adedi belirlemek üzere yer almış olmaktadır.

Kırk adedini telaffuz eden rakamlar ise yaklaşık ifade olmak üzere zikredilmişlerdir. Dilde-özellikle zaman ifadelerinde- bu tür kullanımlar çoktur.(101)

Dördüncüsü, üçüncü, beşinci ve yedinci hadislerin, ruhun cenine, nutfe rahimde karar kıldıktan kırk gün sonra üflendiğini açıkça ortaya koydukları görülmektedir. Kırk rakamını telaffuz eden bütün rivayetler bu konumdadır. Şu halde bu rivayetlerden maksat, ruhun cenine, döllenmeden sonra değil,nutfenin rahimde yerleşmesinden kırk gün sonra üflendiğidir.

Dördüncü hadisteki "Nutfenin üzerinden kırk iki gece geçti mi,..." ifadesine gelince; bu, ruhun, döllenmeden kırk iki gece sonra gerçekleştiği anlamınadır. Altıncı hadis de bu konumdadır.

Nutfenin (zigot), döllenmeden itibaren üçüncü günde rahmin içine girdiği de ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Bu görüşe göre hadisler arasındaki uyum şöyledir: Cenine ruh,döllenmeden kırk iki gece veya nutfenin rahmin içine girmesinden kırk gün sonra üflenir.

Şu kadar var ki üçüncü hadiste , rahimde yerleştikten sonra ifadesi yer almaktadır. Bunun, 'nutfei emşâc'in(katışık nutfe) oluşumu anından itibaren altı yedi güne ihtiyacı vardır. Bu, yaklaşık olarak üçüncü günde gerçekleşen rahmin içine girişin dışındadır.

Nutfei emşâc(katışık nutfe), rahmin içine girdiği zaman hemen yerleşmez. Rahmin cidarına tutununcaya kadar üç beş gün daha yolculuğuna devam eder ve orada yerleşir.

Bu sebeple bu görüş, kuvvetli değildir. Allah en iyisini bilir.

Beşincisi, Üçüncü görüşte açıklandığı gibi ruh cenine, yumurtanın döllenmesinden itibaren değil, -üçüncü hadiste ifade edildiği şekilde- nutfenin rahimde yerleşmesinden itibaren kırk ikinci geceden sonra üflenir. Çünkü nutfe, yaklaşık olarak ancak yedinci günde, rahim cidarına tutunduğu esnada yerleşir. Buna göre ruhun üflenmesi, kırk dokuzuncu geceden sonra yani sekizinci haftanın başında olur. Allah daha iyisini bilir.

Benim kuvvetli bulduğum görüş budur. Çünkü bu, hiç birini ihmal etmeksizin rivayetler arasında uyum sağlamakta ve 'rahimde yerleşme'yi zikretmeyen hadisleri mutlak kabul ederek mukayyed hadisler üzerine hamletmektedir.

Ruhun üflenmesinin ceninden cenine değişeceğini söyleyen birinci görüşe -ki bu güçlü bir görüştür-itimat ettiğimiz takdirde de netice itibariyle ruh, cenine kırk yedinci gece ile kırk dokuzuncu gece arasında üflenmektedir.

'Kırk beş gece' rivayetine itimat ettiğimizde ise ruhun üflenmesi elli ikinci geceye kalmaktadır. Allah daha iyisini bilir.

ARAŞTIRMANIN SONUÇLARI

1. Ruhu araştırmaya dinen bir engel yoktur.

2. Şerî nasların delalet ettiği gibi ruh hayattan başkadır.

3. Ağır basan görüşe göre cenine ruh, hamilelikten itibaren üçüncü kırk günlük zaman diliminden sonra değil, ilk kırk günden sonra üflenir.

4. Ruhun cenine dört aydan sonra üflendiğini açıkça ifade eden sahih veya hasen bir tek hadis yoktur.

6. İbn Mes'ûd hadisinin Buhari rivayetini, bu hadisin Müslim rivayeti ve diğer beş hadisle uygun düşecek şekilde anlamak uygun olur.

7. Naslardan racih olan (ağır basan/kuvvetli olan) a göre, ruh cenine, döllenmeden itibaren kırk günden sonra üflenir.

Hamd, alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

Kaynaklar:

(1) Ahmed b. Fâris b. Zekeriyya (Ö.395H/1004M), Mu'cemu Mekâyîsi'l-lüğa, 6C, Tahkik: Abdüsselam Harun, Matbaatü Mustafa el-Bâbî el-Halebî,Kahire 1980, II/454.
(2) Sâd suresi, 38/72
(3) Secde suresi, 32/9
(4) Ahmed b. Ali el-Mukrî el-Feyyûmî (Ö.770H/1368M), el-Mısbâhu'l-Münîr fî Garîbi'ş-Şerhi'l-Kebîr, Tahkik: Abdülazim eş-Şenâvî, Dâru'l-Maârif, Kahire, s.245 (Bundan sonra bu kaynağa, 'Feyyûmî, Mısbâhu'l-Münîr' şeklinde atıf yapılacaktır.
(5) Ahmed b.Ali b. Hacer el-Askalânî (Ö.852H/1448M), Fethu'l-Bârî Şerhu Sahîhi'l-Buhârî, 13 C.+ Mukaddime,el-Matbaatü's-Selefiyye, Kahire, VIII/402.(Bu kaynak bundan sonra, 'İbn Hacer, Fethu'l-Bârî ' şeklinde gösterilecektir.) ; Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî (Ö.671H/1272M), el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân, 20 C, Dâru'l-Kütüb'l-Arabî, Kahire 1967M, X/323.(Bu kaynak bundan sonra geçtiği yerlerde 'Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân' şeklinde gösterilecektir.)
(6) Şûrâ suresi, 42/52.
(7) Şuarâ suresi, 26/193-194.
(8) Gâfir suresi, 40/15.
(9) Nisâ suresi, 4/171.
(10) Nebe' suresi, 78/38.
(11) Kadr suresi, 97/4. Not: Bu son iki ayette geçen ruh kelimesiyle Cibrîl'in kastedildiğini ifade eden bir çok müfessir vardır. (Mütercim)
(12) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402.
(13) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402.
(14) Mücadele suresi, 58/22.
(15) Secde suresi, 32/9
(16) İsrâ suresi, 17/85.
(17) İsmail b. Kesir el- Kuraşî ed-Dimeşkî (Ö.774H/1372M), Tefsiru'l-Kur'âni'il-Azîm, 4C, Dâru Ihyai't-Türâsi'l-Arabî, Kahire 1969, III/61 (Bundan sonra bu kaynağa, İbn Kesir, Tefsir şeklinde atıf yapılacaktır.); İbnHacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402.
(18) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402-403.
(19) İbn Kesir, Tefsir, III/61.
(20) Kurtubî. el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân, X/324; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/404.
(21) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402
(22) Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmi'l-Kurân, X/324.
(23) Ebu Davud, Süleyman b. El-Eş'as es-Sicistânî (Ö.273H/886M), es-Sünen, IIC, Matbaatü Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Kahire1952, II/540. (Bu kaynağa bundan sonra, ' Ebu Davud, Sünen' şeklinde atıf yapılacaktır.
(24) Ahmed b. Huseyin el-Beyhakî(Ö.728h/1065M), İsbâtü Azâbi'l-Kabr, Dâru'l-Furkân, Amman 1983, s. 38
(25) İbn Teymiyye, Ahmed b. Abdülhalim (Ö.728H/1327M), Mecmûu'l-Fetâvâ, XXXVIIC, IV/231.(Bundan sonra bu kaynağa, 'İbn Teymiyye, Fetâvâ' şeklinde atıf yapılacaktır.); İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/404; İbn el-Kayyim, Muhammed b. Ebî Bekr (Ö.751H/1350M), er-Rûh, IC, Dâru'l-Fikr, Amman 1985,s.212. (Bu kaynak geçince, 'İbn Kayyim, Ruh' şeklinde zikredilecektir.
(26) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/403.
(27) İbn Teymiyye, Fetâvâ, III/31; Feyyûmî, Mısbâhu'l-Münir, s.245; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/403.
(28) Gazali, Ebu Hamid, Muhammed b. Muhammed (Ö:505H/1111M), Ihyau Ulûmi'd-dîn, 5C, Dâru'r-Reşad el-hadîse, el-Mağrib, IV/494. (Bundan sonra bu kaynağa, 'Gazali, Ihya' şeklinde atıf yapılacaktır.)
ª 'Nefsinâtıka', insanın canlılar arasındaki yerini belli eden, külli ve cüz'î meseleleri algılayan, zatında maddeden soyutlanmış fiilinde ise maddeden kopamayan cevheri, özü demektir. (Çeviren)
(29) Feyyûmî, Mısbâhu'l-Münir, s.245.
(30) İbn Kayyim, Ruh, s. 249.
(31) İbn Kesir, Tefsir, III/61.
(32) Ali b. Muhammed eş-Şerîf el-Cürcânî (816H/1413M), et-Tarifat, Mektebetü Lübnan, Beyrut 1978, s.118.
(33) Gazali, Ihya, IV/494; İbn Kayyim, Ruh, s. 249; Ahmed er-Ramlî (Ö.1004H/1595M) Nihayetü'l- Muhtâc ila Şerhi'l-Minhâc, VIII C;Hamişinde Haşiyetü'ş-Şibramlisi ve er-Raşîdî var. VII/15; Ali b.Süleyman el- Merdâvî (Ö.855H/1451M), el-İnsaf fi Ma'rifeti'r-Râcih mine'l-Hılaf ala Mezhebi'l-İmam Ahmed b.Hanbel, Matbaatü's-Sünneti'l-Muhammediyye, Kahira 13761 H/1451M, VII/331, IX/452.
(34) En'am suresi, 6/ 93.
(35) Sâd suresi, 38/72
(36) Maide suresi, 5/116.
(37) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/403.
(38) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/403.
(39) İbn Kayyim, Ruh, s.65.
(40) En'am suresi, 6/122
(41) Enfal suresi, 8/24.
(42) Bakara suresi, 2/154.
(43) Âl-i Imran suresi, 3/169.
(44) Nahl suresi, 16/65.
(45) Enbiya suresi, 21/30.
(46) Araf suresi, 7/25.
(47) Bakara suresi, 2/260.
(48) İbn Kayyim, Muhammed b. Ebî Bekr (Ö.751H/1350M), et-Tibyan fi Aksâmi'l-Kur'ân, I C, el-Mektebetü't-Ticariyye el-Kübra, Kahire 19331, s. 351. (Bundan sonra bu kaynak geçince 'İbn Kayyim, Tibyan' şeklinde gösterilecektir.
(49) İbn Kayyim, Tibyan, s. 339-351.
(50) Zümer suresi, 39/42.
(51) En'am suresi, 6/60.
(52) Muhammed b. İsmail el-Buhârî (Ö. 256H/869M), el-Câmiu'l-Müsnedü's-Sahîhu'l-Muhtasar min Umûri Rasûli'llah sallallahü aleyhi ve sellem ve Sünenihi ve Eyyâmih bi şerhi İbn Hacer, XIII C+Mukaddime, et-Tab'atü's-Selefiyye,11/115. {Buhari, Deavat 8} Hadis No: 6314. (Bundan sonra bu kaynağa 'Buhari, Sahih' şeklinde atıfta bulunulacaktır.); Müslim b. Haccac en-Nisâbûrî (Ö. 256H/874M), Sahihu Müslim, V C, Tahkik: Muhammed Fuad Abdülbaki, Dâru Ihyai'l-Kütübi'l-Arabiyye, Kahire 1955, 4/2083 {Zikir 17} Hadis No:2711, Babu ma yekûlü ınde'n-nevm. (Bu kaynağa bundan sonra 'Müslim, Sahih' şeklinde atıf yapılacaktır.)
(53) Buhari, Sahih, Tevhid 13; 13/378, Hadis No: 7893. Babü's-Süâl bi Esmâillahi Teâlâ; Müslim, Sahih, 4/2085 {Zikir 17} Hadis No: 2714, Bâbü ma Yekûlüınde'n-Nevm.
(54) 'Gecenin sonuna doğru mola vermek' karşılığıyla çevrilen terim, 'Ta'rîs'tir. 'Ta'rîs, yolcunun, gecenin sonunda uyku ve dinlenme için mola vermesi demektir. Ebu's-Saâdât el-Mübarek b. Muhammed el-Cezerî (İbn Esîr, Ö. 606H/1209M), en-Nihaye fi Garîbi'l-Hadis ve'l-Eser, IV C, el-Mektebetü'l-İslamiyye, 3/206. (Bundan sonra bu kaynak geçince 'İbn Esîr, Nihaye' şeklinde gösterilecektir.)
(55) Buhari, Sahih, 3/66; {Mevakît 35}, Hadis No: 595; Ebu Davud, Sünen,1/104 {Salat 11} Hadis No:435; Nesâî Ahmed b. Şuayb b. Ali (Ö. 303H/915M), es-Sünen, IV C Her cild iki cüz, Dâru'l-Fikr,Beyrut 1930, 2/106, Kitâbü'l-İmâme, 47 Bâbü'l-Cemâa li'l-fâiti mine's salât. (Bu kaynağa bundan sonra 'Nesâî, Sünen' şeklinde atıf yapılacaktır.)
(56) İbn Kayyim, Ruh, s.65.
(57) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/114.
(58) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/114.
(59) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, II/67
(60) Süleyman b. Ömer el-Uceylî (Ö.1204H/1789M), el-Fütûhâtü'l-ilâhiyye bi Tavîhi Tefsiri'l-Celâleyn li'd-Dekâikı'l-Hafiyye, IV C, Matbaatü İsa el-Halebi, Kahire, III/602.
(61) İbn Kesir,Tefsir, IV/55.
** Yaratılış şeklinde çevirdiğimiz kelime, hadiste 'halk' olarak geçmektedir. (Çeviren)
*** 'Alaka' ve 'Mudğa' kelimeleri, insanın yaratılış evrelerini anlatan ayetlerde de geçmektedir. {Bakınız: Mü'minûn suresi, 23/14; Hac suresi 22/5} 'Alaka'nın, erkeğin spermiyle döllenmiş kadın yumurtasından oluşan hücre topluluğunun rahim cidarına asılıp gömülmüş şekli, 'Mudğa'nın da, ceninin, üzerinde diş izlerini andıran şekiller taşıdığı, henüz uzuvlarının oluşmadığı evresi olduğu ifade edilmektedir. (Bakınız: Kur'ân-Kerim Meâli, Diyanet İşleri Başkanlığı yayını, Hazırlayanlar: Doç. Dr. Halil Altuntaş, Dr. Muzaffer Şahin. Bu ayetlerle ilgili açıklamalar.) (Çeviren)
(62) Buhari, Sahih, Kitabü Bed'i'l-halk (Babu zikri'l-melâike) 6/303, Hadis No:3208; Kitabü'l-Enbiya 1, VI/363 Hadis No:3332;Kitabü'l- Kader 1, XI/6594; Kitabü't-Tevhid 27, (Kavlühü Teâlâ ve lekad sebekat kelimetüna) XIII/440; Ebu Davud, Sünen, Kitabü's-Sünne 16 (bab fi'l-kader) II/530; Tirmizi, Muhammed b. İsa b. Sevra(Ö:279H/892M) el_Câmi', Dâru'l-Fikr, Beyrut 1980, V C, Kitabü'l-Kader 4, III/302, Hadis No: 2220, (Bu kaynağa bundan sonra 'Tirmizi,Cami' şeklinde atıf yapılacaktır.); Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânî (Ö.241H/855M), el-Müsned, VI C, Dâru'l-Fikr, Beyrut,I/382,430; (Bu kaynağa bundan sonra 'Ahmed b. Hanbel, Müsned' şeklinde atıf yapılacaktır.)
(63) Müslim, Sahih, Kitabü'l-Kader 1, Hadis No: 2643, IV/2036
(64) Müslim, Sahih, Kitabü'l-Kader 1, Hadis No: 2644, IV/2037; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV/7.
(65) Müslim, Sahih, Kitabü'l-Kader 1, Hadis No: 2645, IV/2037.
(66) Müslim, Sahih, Kitabü'l-Kader 1, Hadis No: 2645, IV/2037.
(67) Müslim, Sahih, Kitabü'l-Kader 1, Hadis No: 2645, IV/2037.
(68) Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/397. Heysemî, Mecmau'z-Zevâid' de şöyle söylüyor: "Bu hadisin senedinde ismi geçen Hasîf hakkında İbn Maîn ve bir gurup hadisçi sika demişlerdir. Ancak Hasîf'in sika olup olmadığı ihtilaflıdır. Hadisin diğer ravileri sikadır." Ancak beşinci maddede zikrettiğimiz Huzeyfe hadisi, bunu desteklemektedir.
§ "Hadis ilminin en önemli konularından biri olan muhtelifu'l-hadis, iki hadisin mana yönünden zâhiren birbirine zıt olarak varid olması halinde aralarında cem ve telif yapılması, yahut iki hadisten birinin tercihiyle diğerinin terki ve tercih olunanla amel edilmesidir." Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1980, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yayını (Çeviren).
(69) Hafız Irakî, Abdurrahim b. Huseyn (Ö. 806 H/1403M), et-Takyîd ve'l-İzah Şerhu Mukaddimeti İbni's-Salah, el-Mektebetü's-Selefiyye, 19691, s. 285; Suyutî, Abdurrahman b. Ebi Bekr (Ö. 911 H/1505 M), Tedrîbü'r-Râvî fi Şerhi Takrîbi'n- Nevevi, II C, Dâru'l-Kütübi'l-Hadîse, Kahire 19662, II/197.
(70) İbn Receb el-Hanbelî, Abdurrahmanb. Şihabü'd-din Ahmed (Ö. 795 H/1392 M), Câmiu'l-Ulûmi ve'l-Hıkem, Bir cilt, Mektebetü'r-Risâle el-Hadîse, Amman, s. 51. (Bu kaynağa bundan sonra 'İbn Receb, Câmiu'l-Ulûm' şeklinde atıf yapılacaktır)
(71) İbn Kayyim el-Cevziyye, Muhammed b. EbîBekr (Ö.751H/1350M), Avnu'l-Ma'bûd'un hamişinde basılan Ebu Davud şerhi, el-Matbaatü's-Selefiyye, XII/478 (Bundan sonra bu kaynağa 'ibn Kayyim, Şerhu Süneni Ebî Davud' şeklinde atıf yapılacaktır)
(72) İbn Receb, Câmiu'l-Ulûm, s. 51.
(73) Yahya b. Şeref en-Nevevî(Ö.676H/1277M), Şerhu Sahîhi Müslim. IX C, Her mücelled iki cilt, Dâru ıhyai't-Türâsi'l-Arabî, Beyrut, XVI/190. (Bundan sonra bu kaynak geçtiğinde 'Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim' şeklinde atıf yapılacaktır.
(74) İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV/240; İbn Receb, Câmiu'l-Ulûm, s. 47; Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim,XVI/191; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/484; İbn Kayyim, Tibyan, s.347.
(75) Dr. Bâr, Halku'l-İnsan, s. 378.
(76) İbn Receb, Câmiu'l-Ulûm,s.51.
(77) Muhamed b. Allan es-Sıddîkî (Ö. 1057H/1647M), Delîlü'l-Falihîn li Turukı Riyâzi's-Salihîn, VIII C, Dâru'l-Kitâbi'l-Arabî, Beyrut, IV/8. (Bundan sonra bu kaynak geçtiğinde, 'Sıddîkî, Delîlü'l-Falihîn' şeklinde atıf yapılacaktır.
(78) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/486.
(79) Halil b. Ahmed es-Sehâranfûrî (Ö.1346H/1927M), Bezlü'l-Mechûd fi Halli Ebî Davud, XX C, Dâru'l-Kütübi'l-İliyye, Beyrut, XVIII/238.
(80) Bâr, Halku'l-İnsan, s. 452 vd.
(81) Sıddîkî, Delilu'l-Falihîn, IV/8.
(82) Bâr, halku'l-İnsan, s. 397; Dr. En-Nesîmî, et-Tıbbu'n-Nebevî, III/337
(83) İbn Receb, Câmiu'l-Ulûm, s. 48.
(84) Kurtubî. el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân, XII/8.
* 'Mudğa' ile ilgili açıklama için s. 9 daki ilgili dipnota bakılabilir.
(85) İbn Teymiyye, Fetâvâ,IV/242; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/485.
(86) İbn Kayyim,et-Tibyan, s. 346-347; Bakınız: Üçüncü hadisten sonuncusuna kadar ilgili hadisler.
(87) İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV/242;İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/485.
(88) Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim, XVI/191; İbn Receb, Câmiu'l-Ulûm, s. 51.
(89) Kurtubî. el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân, XII/8; Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim, XVI/191; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/481,484,485.
(90) İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV/241
(91) İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV/242; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/484.
(92) Bu hadisi İbn Ebi Hatim tahric etmiştir. Bakınız: İbn Receb, Câmiu'l-Ulum, s. 49; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/486.
(93) Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/374.
(94) el-Heysemî, Ali b. Ebî Bekr (Ö.807H/1404M), Mecmau'z-Zevâid ve Menbau'l-Fevâid, X C, Dâru'l-Kitâbi'l-Arabî, Beyrut, Tarih yok, VII/193. 'Seyyiü'l-hıfz', hadisleri iyi ezberleyemeyen raviler hakkında kullanılan bir hadis terimi olup cerh lafızlarındandır.(Çeviren)
(95) İbn Kayyim, Tibyan, s. 337; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/481
(96) İbn Receb, Câmiu'l-Ulum, s. 49; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/485.
(97) Bu hadis ve bundan sonra gelecek hadislerin tahrici yukarda geçmiştir.
İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/485.
(98) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/481.
(99) Bâr, Halku'l-İnsan, s. 233.
(100) İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV/241; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/481.
(101) İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV/241.

Dr. Şeref Mahmut el-Kuzât
Ürdün Üniversitesi Şeriat Fakültesinde öğretim üyesi. Aynı zamanda Ürdün İslâmî Tıp Cemiyeti üyesi. Doktorasını 1981 yılında Ezher Üniversitesinde tamamladı. Dirâsât Dergisi, XIII.Cilt, Sayı: 12.

Tercüme: Dr. Ekrem KELEŞ, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı.

3 Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir?

Ruh için şu tanımlar yapılır:

“Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)...”

“Bir kanun-u zîvücud-u haricî, yani hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun."

“Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”

Bazı insanlar Peygamber Efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “o, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkân yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.

“Emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?

Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kâinat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.

Hadiste “Kendini bilen rabbini bilir.” buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...” diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek ona ulaşacağız!

- Ruh hakkında neler biliyoruz?

Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.

Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekânı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır.

Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek de inanıyoruz ki, elektrik hâlâ mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah ruha münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.

Dostlarımız soruyorlar, “Ruh nasıl bir şey?” diye. “Bilmiyorum”, diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum.

Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum,” kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, “uzundur veya kısadır”, desem, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir”, gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta.

Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına.

Beden ve kâinat... Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise lâtif ve nurânî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm... Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey.

Nur Külliyatı'nda, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:

“Ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil. Çünki: basittir, vahdeti var.”

Buradaki “basit” kelimesi, terkip olmama demektir. Gerçekten de insanın ruh dünyası ayrı bir âlem. Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki!.. Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor. Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına... Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok. Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?

Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı... İnsan bu sayede, Cenâb-ı Hakk’ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir.

- Ruh beyinden mi ibarettir?

İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir.

İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.

“İrade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.

Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.

Ona, “Ben bir bilgisayarım.” dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar.

Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkâr edebiliriz?

- Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan... Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış...

Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar...

İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler âlemi onun gözü önünde hazır. Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor.

Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı... Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik’ına şükrediyor.

Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman...

Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor... Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim:

Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alâkası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.

Ters yöne giden bir arkadaşımıza,  b diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar.

Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor.

Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır...

Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında... Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.

Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor. Allah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır.

Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:

Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.

Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez.

Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.

Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.

Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.

Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.

Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider...

Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.

Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır.

Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir...

Bir başka açıdan:

Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:

Beden ruh içindir, ruh beden için değil.

Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.

Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.

Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.

“Göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder.” (Sözler)

Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?

Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.

Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.

Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!...

Ruhun serbest olması ne demektir?

Nur Külliyatı'nda ölümün “mahiyeti” yani  “ne olduğu” konusunda çok güzel tespitler yapılmış. Bunlardan birisinde ölümün  “ıtlak-ı ruh” olduğu belirtiliyor.

Itlak; “kayıtlı olmama, serbest olma” demektir.

Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır. Yani, İlâhî sıfatların icraatını bir başka kudret, yahut bir başka irade sınırlayamaz, kayıtlayamaz, onların icraatlarını engelleyemez.

                ***               
Allah’ın şuurlu bir kanunu olan ruh, insan bedeninde görev yaptığı sürece, o hanenin şartlarına uymak mecburiyetinde kalıyor. “Göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.” cümlesinin ders verdiği gibi, insanın bu âlemi seyretmesi göz ile kayıtlanmış durumda. O pencereyi açmadıkça bu âlemi seyredemiyor. Gözlerini kapayıp uykuya geçtiğinde ise bir başka âlemin kapıları kendisine açılır.Ve o yeni âlemde bambaşka  şeyler görmeye başlar.

                ***
İnsan uyanık iken, ancak kendisini kuşatan mekânı görebilir. Bir başka beldeyi görmesi için bedenin oraya göç etmesi gerekir. Rüyada ise beden kaydından bir derece kurtulan ruh, o kapalı gözleriyle farklı mekânları seyretme imkânına kavuşur.

Yine uyanık halde, beden zamanla da kayıtlıdır. Gözler ancak hazır zamana ait hadiseleri seyredebilir. Rüya âleminde ise, ruh, “yıllar ve asırlar ötesi zamanları” dolaşabilmekte, berzaha göçmüş nice insanlarla görüşüp konuşabilmektedir.

Nur Külliyatı'nda “nevmin büyük kardeşi olan mevt” ifadesi geçer. Uyku ölümün küçük kardeşidir (Mektûbât, Birinci Mektup). Buna göre, ruhun uykudaki serbestiyeti de ölümle kavuşacağı “ıtlaka, kayıtsızlığa, hürriyete” göre çok cüzi kalır.

Ruh, bedenden ayrıldığında,  onun kayıtlarından da kurtulur. Görmek için göze ihtiyacı kalmadığı gibi, yürümek için ayağa, tutmak için ele, işitmek için kulağa muhtaç olmaz. Yani, onun görmesi de, yürümesi de, tutması da, işitmesi de beden kaydından azade olmuştur.

Görme, ruhun bir sıfatıdır. İnsan uyanık iken de bu sıfatını kullanarak çok uzak mesafeleri görebilir, güneşe, aya bir anda ulaşabilir. Şu var ki, ruh bedenle kayıtlı olduğu için, o ülkelere bizzat gitme imkânından mahrumdur.

Bedenden ayrılan bir ruh, dünya hayatında sadece uzaktan seyrettiği o beldeleri, artık bizzat ziyaret etme imkânını yakalamış oluyor.

Ölüm, beden içindir; ruh için değil.  Sebeplere bağlı olarak,  zaman içinde ve safhalar halinde yaratılan beden, ruhun ayrılmasıyla yine kademeli olarak, ama çok hızlı bir şekilde, zeval bulmaya başlar. Ruh ise, sebepsiz ve birden yaratıldığından, ona beka nimeti ihsan edilmiştir. Yavaş yavaş kemale erenler yine kademeli olarak zevale meylederken, ruh bu kanunun dışında kalır. “İbka” yani Allah’ın onu baki kılması, ona ihsan ettiği varlık nimetini ebediyen geri almaması sayesinde, ruh ebedî olarak yaşayacaktır.

                ***
“Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir. Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir. Nur Külliyatı'nda “Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder.” buyrulur (Mesnevî-i Nuriye, Şemme).  Bir başka risalede de  “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir.” tavsiyesi yapılır (Lem’alar, On Yedinci Lem’a).

Buna göre, bir mümin, “büyüyüp gelişme” diye özetleyebileceğimiz “nebatî ve cismanî” cihetini ve yine “yeme, içme, görme, işitme, yürüme, evlenme” gibi fonksiyonların tamamını ifade eden “hayvanî” cihetini aşarak, “düşünme ve inanma” merkezli olan “insaniyet” cihetinde terakki ettiğinde, kalp ve ruh ön plana geçmiş olur.

Artık böyle bir kişinin ruhu da, bir bakıma, “ıtlaka” mazhar olmuştur. Şu var ki,  bu ıtlak ölümde olduğu gibi bedeni tamamen terk etme şeklinde değil, kalbini “dünya hayatına ve mahlukata bağlamama” olarak kendini gösterir.

Böyle bir kalp, artık “makam, mevki, servet, şan ve şöhret” gibi nefsin can attığı bütün kayıtlardan azadedir. Dünyayı, Nur Risalelerinde ders verildiği gibi “kesben değil, kalben terk” eder. Dünyadan büsbütün elini çekmez; ancak dünyayı ahiretin tarlası bilerek hayatını “meşruiyet ve hayır çizgisinde” tutmaya dikkat eder. Böylece, dünyanın bütün nimetlerini uhrevî saadetine vesile yapar.

Bunu başaran bir kalp, dünyanın “içinde” boğulmaz, “üstünde” dolaşır. Ömrünü, sadece beden hanesinin ihtiyaçlarını karşılamakla heder etmez. O haneye gereği kadar önem verir, nefsin meşru ihtiyaçlarını -israfa girmeksizin- temin eder. Bununla birlikte, çok iyi bilir ki, yaratılışındaki asıl maksat, ne bu fani dünyaya, ne de onun gibi fani olan bedene hizmet değil, “bâki” olan ruhunu “ebedî” âleme hazırlamaktır.

İşte bu şuura sahip olan bir ruh, “beden, dünya ve nefis” kayıtlarından kurtulmakla “ıtlaka” bu dünyada mazhar olarak Allah Resulünün “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifinde haber verdiği kutlu zevata iltihak eder.

        ***
Dünyada ıtlak, “nefsin kayıtlarından, heva ve hevesin tahakkümünden, dünyanın fani yüzüne bağlanmaktan, bedeni beslemeyi hayatın gayesi sanma gafletinden, sebeplere -özellikle de elinde güç ve imkân bulunan insanlara- gereğinden fazla önem verip onları tesir sahibi sanmaktan” kurtulmaktır.

Bu kurtuluşa eren insan, bu dünyada cennet hayatı yaşar. Ve ahirette, ruhu bedenine galip olarak, bir anda binler yerde bulunabilir, binler çeşit zevk ve lezzeti birlikte tadabilir.

Gerçi, o saadet diyarında  bütün müminlerin ruhları bedenlerine galip gelecektir. Ama, bu şerefe dünyada kavuşanların o âlemdeki halleri bir başka olacaktır.

4 Ruh Çağırma Nedir?

Ruh çağırdıklarını iddia edenler, bazı gafil ve safdil insanları muhtelif şekillerde aldatmaktadırlar. Bunlardan en yaygını şudur:

Medyum, yani, ruh çağıran kişi bir masa üzerine birkaç fincan dizer ve birtakım harfler serer. Güya, çağıracağı ruhun ismini söyler. Biraz sonra fincanda kımıldanmalar başlar, masadan "Tak, tak!.." sesleri yükselir. Bu arada, harfler sağa sola doğru hareket eder. Harflerin kımıldanmasından sözde ruhun suallere verdiği cevapların belirlenmesine çalışılır.

Ruh çağırma hadisesinin, gerçekten ruhlarla bir ilişkisi var mıdır? Medyumların çağırıp konuştuklarını iddia ettikleri, hakikaten ölmüş insanların ruhları mıdır? Eğer bunlar, ölmüş insanların ruhları değilse, masaya vurarak ses çıkaranlar kimlerdir?

Önce şunu belirtelim ki, kâinatta hiçbir şey gayesiz, sahipsiz ve başıboş değildir. Hiçbir şey kendi hâline bırakılmamış, tesadüfe havale edilmemiştir. Kâinatta canlı-cansız her mahluk bir nizamın esiridir, bir murakabe ve te'sir altındadır. Hiçbir şey, Cenab-ı Hakk'ın koyduğu ihatalı ve şümullü kanunların hükmünden hariç değildir.

Hem Cenab-ı Hakk'ın, insan ruhunu, mahlukat içinde en müşerref ve en mükerrem bir mahiyette yaratıp, o ruhu yüksek meziyetlerle süslemesi, kâinatı ona teveccüh ettirmesi ve onu kendisine muhatap ve dost olarak seçmesi apaçık gösteriyor ki, onun idaresini ve tasarrufunu, başka ellere teslim etmez. Birtakım sefih cambazlara bırakmaz.

İnsanın kendi cesedi üzerindeki tasarrufu dahi elinde değildir. Mesela, yediği bir lokmanın, boğazından geçtikten sonra, nasıl taksim edildiğini, her azaya ne kadar dağıtıldığını dahi bilememektedir. Kendi iç alemindeki bunca tasarruftan haberi olmayan insanın, ruhlar üzerinde tasarruf dava etmesi ne kadar gülünç bir iddiadır, tarif edilemez.

Yerde ve gökte ne varsa, hepsi Allah’ın tasarrufu altındadır. Binaenaleyh, ruhlar da kendi iradelerine terk edilmemişlerdir. Onlar kendi iradeleriyle, diledikleri gibi hareket edebilselerdi, belki de bir kısmı dünyaya bile gelmek istemeyecek, gelse de gitmek istemeyecekti.

İsra Suresi, 85. ayetinde, "Ruh Allah'ın emrindendir." buyurulmaktadır. Ayet-i kerimede apaçık olarak, insan ruhunun, Allah'ın emrinden geldiği bildirilmektedir. Emr-i İlahi'den gelen bir ruha, hangi kuvvet tesir edebilir ve onda tasarruf sahibi olabilir?

Yine pek çok ayetlerde, insan ruhunun, ölümden sonra da başıboş bırakılmadığı, ölümle birlikte muhasebesinin de başladığı beyan edilmektedir. Mesela, Mü'min Suresi, 46. ayette de,

"Onlar (kabir içinde kıyamet gününe kadar) sabah ve akşam ateşe arzedileceklerdir."

buyurulmaktadır. Bu ayette de açık olarak, kafirlerin kıyamet gününe kadar azap görecekleri bildirilmektedir. Nahl Suresi 32. ayette ise müminler hakkında şöyle buyurulmaktadır:

"Bunlar (o kimselerdir ki) melekler ruhlarını en iyi hâlde alır. Ve onlara: 'Selam sizin üzerinize olsun. Yaptıklarınızın karşılığı olarak Cennet'e giriniz' derler."

Ölümden sonraki hâller ve kabir azabı hakkında Hazret-i Resulullah'ın (sav) pek çok hadisleri mevcuttur. Bunlardan birisinde şöyle buyurmaktadır:

"Kabir (herkesin ameline göre) ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur."

Demek oluyor ki, alemde, her mahluk gibi, ruh da, başıboş değildir. İnsanın ölümünden sonra ruhu, alem-i berzah denilen kabir aleminde daimi bir murakabe ve muhasebeye tabi tutulmakla, bir kahır veya taltife muhatap olmaktadır.

Ayrıca, şunu da belirtelim ki, alem maddeye münhasır olmadığı gibi, ruh da yalnız insana münhasır değildir. Ruhani alemler hadsizdir; o alemlerde yaşayan mahluklar da nihayetsizdir. Nitekim, meleklerin, cinlerin, şeytanların, kısacası ruhani varlıkların sayısını ancak Allah bilir.

Şimdi, bu ruhani varlıkların, "ruh çağırma" iddiası ile irtibatlarının olup olmadığını kısaca tahlil edelim:

Ruhani varlıkların en büyük taifesi meleklerdir. Melekler "nurdan" yaratılmıştır. Melekler, Allah'a mutlak itaat ederler, zikir, tesbih, ibadet, marifet gibi vazifelerle meşgul olur, hiçbir surette asi olmazlar. O halde, medyumlara haber getirenler melekler olamazlar.

İnsan ruhlarına gelince, bunlar dörde ayrılırlar

1. Peygamberlerin ve velilerin ruhları.

2. Şehitlerin ruhları.

Bu iki gurup ruhların medyumların ayağına gelmeyecekleri açıktır.

3. Günahkâr müminlerin ruhları:

Bu ruhlar, Allah'a ve ahirete inandıkları hâlde, salih amel işlemeyerek, sefahete düşüp, günahlara daldıklarından, kabirlerinde azaba maruzdurlar. Bunların, medyumların ayağına gelmeleri hiç düşünülemez. Zira, kendi hesaplarını vermekle baş başadırlar.

4. Kâfirlerin ruhları:

Bu ruhlar da kabirde daimi ve şiddetli bir azaba maruzdurlar. İlahi azaba muhatap olan bu ruhları, kim bırakır ki, gelsinler, masaları tıkırdatsınlar?

- Öyleyse, medyumların irtibat kurmaları neticesinde, gelip masaya vuranlar kimlerdir?

Bu suale yeterli cevap verebilmek için insanların yaratılmaları ile ilgili hikmetler üzerinde biraz durmakta fayda vardır. İnsan suresinin 2. ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır:

"Hakikat, biz insanı birbiriyle karışık bir damla sudan yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu işitici ve görücü yaptık..."

Ayetin mealinden açıkça anlaşıldığı üzere, insan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Dünya, onun önüne, bir müsabaka yeri olarak açılmıştır. Elmas gibi ruhların, kömür gibi ruhlardan ayrılmaları bu müsabakayı gerektirmektedir. Bu müsabakada iyilerle kötülerin birbirinden ayrılmaları, şeytanların yaratılmasını iktiza eder. Ta ki, şeytanlar beşere musallat olsun, iyilerle kötüler birbirlerinden ayrılsınlar.

Nitekim, şeytanların hayırdan mahrum ve şer üzere yaratılmış mahluklar oldukları ve insanlara musallat olup, onları iğfal edecekleri Kur'an-ı Kerim'in A'raf suresinin 11-12. ayetlerinde, şöyle beyan buyurulmaktadır:

"Andolsun sizi yarattık, sonra size suret verdik, sonra da meleklere, secde ediniz dedik. Hepsi secde ettiler. Yalnız iblis etmedi, o secde edenlerden olmadı. (Allah Teala) dedi: 'Ben sana secde emretmiş iken seni alıkoyan nedir?' O da: 'Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.' dedi. (Allah Teala): 'Öyleyse, oradan hemen in. Sana orada kibirlenmek gerekmez. Hemen çık, çünkü sen alçaklardansın.' dedi. (O da): 'Bana dirilip kaldırılacakları güne kadar mühlet ver.' dedi. (Hak Teala da): 'Sen mühlet verilmişlerdensin.' dedi. (İblis), 'Öyle ise' dedi. 'Sen beni azgınlığa mahkum ettiğin için onları gözetlemek üzere senin doğru yolunda oturacağım. Sonra, andolsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim (musallat olacağım). Sen de onların çoğunu şükredici (kimse)ler bulmayacaksın.' Allah (cc) dedi ki: 'Zem ve tahkire uğramış ve kovulmuş olarak çık oradan. Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa cehennemi bütün sizlerden dolduracağım.'"

Ayet-i kerimede, iki nokta meselemizle yakından ilgilidir. Birincisi; şeytanların beşere musallat olmasına, ta kıyamete kadar müsaade edilip mühlet verilmesi; ikincisi ise, şeytanların insanlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulabilmeleridir. Bunun için şeytanlar, daima insanların süfli ve hayvani arzularını işletmekte, onları aldatmakta, doğru yoldan saptırmaktadırlar. İğfal yollarından biri de medyumları maskara olarak kullanmaları ve onlara yanlış haberler vererek beşeri ifsat etmeleridir.

Bir ayet-i kerime de şöyle buyrulur:

"Haber vereyim mi size, şeytanlar kimin üzerine inerler? Vebal yüklenici her bir sahtekâr üzerine inerler. Onlar (şeytanlara) kulak verirler ve ekseri yalan söylerler." (Şuara, 26/221-223)

Evet, çağırıldığı zaman gelenler ve medyumların masalarına vurarak ses çıkaranlar, şeytanlar ile cinnilerin fasık olan kısımlarıdır.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şunları söylemektedir:

"Bu mes'ele, felsefeden ve ecnebiden geldiği için ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su'-i istimalata menşe' olmakla beraber içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü, doğruyu ve yalanı tefrik edecek bir mihenk, bir mikyas olmadığından, ervah-ı habise ve şeytana yardım eden cinnilerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanların kalbine ve hem de İslamiyet'e zarar vermek ihtimali var. Çünkü maneviyat namına Hakaik-ı İslamiye'ye ve akide-i umumiyeye muhalif ihbarat oluyor. Ervah-ı habise iken kendilerini, ervah-ı tayyibe zannettirip belki, kendilerine bazı büyük veliler namını verip İslamiyet'in esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikati tağyir edip, safdilleri tam aldatabilirler." (Nursi, Emirdağ Lahikası)

Mevzu ile ilgili olarak, Mevlana'nın şu mısralarını da nakledelim:

"Cin insana galip gelir ve ona musallat olursa, insandaki insanlık sıfatı kaybolur."

"Her ne söylese, onu cin söylemiş olur. İster bu baştan, ister öbür baştan, hakikatte söz cinnindir."

"Böyle bir zamanda insanın kendi benliği gitmiş, tamamiyle cin hakim olmuştur."

Cinlerin insanlara musallat olmaları hususunda Ebu Hüreyre (ra) demiştir ki,

"Nebiyy-i Ekrem (sav) bir gün buyurdu ki,

'Cin (taifesinden) bir ifrit dün gece namazımı bozdurmak için bana ansızın hücum etti. (Lakin) Allah (beni galip getirip) ona istediğimi yapmaya fırsat verdi. Sabah olunca hepiniz onu görüp seyredesiniz diye mescidin direklerinden birine bağlamak istedim. Fakat Süleyman bin Davud (as)'ın: 'Ya Rab, beni mağfiret et ve benden sonra kimseye nasib olmayacak bir mülkü, bana bağışla.' demiş olduğu hatırıma geldi de ifriti köpek gibi kovdum.'"

Babanzade, bu husustaki açıklamalarının ilk kısmında, mahlukat nevilerinin sayılarını bilmenin ancak Allah'a mahsus olduğunu ifade eder ve hayat sahibi mahlukların, yalnız insan ve hayvanlar olmadığını belirtir. Bu iki taife dışında, melek ve cin gibi latif mahlukların da bulunduğunu, Peygamberimizin ihbarı yanında, asfiyanın da şehadetlerini delil göstererek beyan eder ve şu bilgilere yer verir:

"Cinler, insanlar gibi yeryüzünde yaşarlar. Kâfir ve müminleri vardır. Değişik şekil ve kılıklara girebilirler. Melek ve cinlerin varlıkları Kur'an'ın beyanı ve Peygamberimizin ihbarıyla sabittir."

Ahmed Naim Bey, medyumların, elleri değmeden, sandalyelerin havada dolaşmalarının ve fincanların masa üzerinde kıpırdanmalarının cin ve şeytanlar tarafından yapıldığını belirtmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Ruh Çağırmak...

5 İnsan ölmüş olan birisini görebilir mi; ölülerle görüşmek mümkün müdür?

Ölülerin Berzah Âleminde Birbirleriyle Görüşmeleri:

Berzah âlemindeki ruhlar iki kısımdır: Nimet içinde olanlar ve azapta olanlar. İbnü'l-Kayyim'in açıklamasına göre azapta olan ruhlar birbirleriyle görüşmeye fırsat bulamazlar. Onlar bir nevi tutuklu gibidirler. Ama tutuklu olmayıp serbest olan, yani nimet içindeki ruhlar birbirleriyle buluşup görüşürler, birbirlerini ziyaret ederler. Dünyadaki olmuş ve olacak şeyleri müzakere ederler. Her ruh, amelde kendi dengi ve kendi derecesinde olan arkadaşlarıyla beraber olur. Hz. Peygamber (asm)'in ruhu ise Refiku'1-A'lâ (en yüksek mertebe) dadır.

Nisa sûresi'nde:

"Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar."(1)

buyurulmuştur ki, bu beraberlik dünyada, berzahta ve âhirette olmak üzere üç yerdedir. Bu üç âlemin hepsinde de kişi sevdiği ile beraberdir.(2)

Bu âyet-i kerimede ruhların berzah âleminde birbirlerine kavuşacakları haber verilmektedir. Çünkü bu âyetin iniş sebebi olarak şöyle bir olay anlatılmaktadır:

Ashaptan biri, öldükten sonra Hz. Peygamber (asm)'in makamının kendilerinden çok yüce olacağını ve Hz. Peygamber (asm)'den ayrı kalacaklarını düşünerek üzülmüş ve ağlamış. Üzüntüsünün sebebini soran Hz. Muhammed (asm)'e: "Biz dünyada senden ayrılmaya hiç tahammül edemiyoruz va Rasulullah. Öldükten sonra senin merteben bizden yüce olacağı için seni göremeyeceğiz. Senin ayrılığına nasıl tahammül edebilirim?" diye derdini açar. Bu olay üzerine yukarıdaki âyet nâzil olmuş(3) ve Allah'ı ve Rasulullah'ı sevenlerin berzah âleminde ve âhirette de, dünyadaki gibi, Hz. Rasûl ile birlikte olacakları bildirilmiştir.

Allah Tealâ ÂI-u îmrân Suresi'nde şehitlerin diri ve Rabbleri indinde rızıklanmakta olduklarını, arkalarında bulunanlara da korku ve üzüntü olmadığının müjdelenmesini istediklerini, Allah'ın nimet ve keremiyle sevinç duyduklarını haber vermiştir.(4) Bu âyet-i kerime de berzah âlemindeki ruhların birbirleriyle buluşup konuştuklarına delâlet eder. Çünkü âyette geçen "yestebşirûn" kelimesi, "müjde verilmesini isterler" anlamına geldiği gibi, "sevinirler ve birbirlerini müjdelerler" manasına da gelir. (5) Birbirlerine müjde verdiklerine göre demek ki birbirleriyle görüşüp konuşmaktadırlar.

Ebu Hureyre, Rasulullah (asm)'in:

"Muhakkak Cennet ehli orada (Cennet'te) birbirlerini ziyaret ederler."

buyurduğunu söylemiştir.(6) Mü'min ruhlarının berzah âleminde Cennet'te olacakları bildirilmiştir. Buna göre bu hadis-i şerifteki Cennet ehliyle, berzah âleminde Cennet'te olanlar kastedilmiş olabilir. Hadisin bu şekilde anlaşılmasını, Ebû Tâlib'in kızı Ümmü Hâni'den (40/ 660) rivayet edilen şu hadis de doğrulamaktadır:

Ümmü Hâni' bir gün Hz. Peygamber (asm)'e şöyle soruyor:

"Ölünce de birbirimizi görür ve ziyaretleşir miyiz?"

Rasulullah (asm)'in cevabı şudur:

"Ruh, Cennet meyvelerinden yiyen bir kuş olur. Kıyamet günü olunca da her ruh kendi cesedine girer."(7)

Bu cevaptan da anlaşılan, mü'minlerin ruhlarının Cennet'te birbirleriyle görüştükleridir.

İbn Ebi'd-Dünyâ'nın naklettiği bir haberde de Rasulullah (asm)'e:

"Ölüler birbirini bilir mi?" diye sorulunca Rasulullah (asm)'in cevabı:

"Evet, nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki onlar, kuşların ağaçların tepelerinde birbirlerini bildiği (tanıdıkları gibi) birbirlerini bilirler."

şeklinde olmuştur.(8) Bu soruyu ashaptan Bişr b. Berâ' b. Ma'rûr'un annesi sormuş ve ölülerin birbirleriyle tanışıp biliştiklerini öğrenince hemen Beni Seleme'den ölmek üzere olan birinin yanına varıp, oğlu Bişr'e onunla selâm göndermiştir.(9) Hadisin bir diğer rivayetinde Cennet'te kuşlar gibi birbirleriyle buluşup tanışacak olan ruhların "iyi ruhlar " oldukları zikredilmiştir.

Ashaptan Bilâl b. Rebâh (v. 20/641) vefat edeceği zaman hanımı ah, vah etmeye başlar. Hz. Bilâl ise: "Ne büyük neşe ne büyük sevinç. Yani sevgililere, Muhammed'e ve onun gurubuna kavuşacağım." demeye başlar,(10) Burada Bilâl berzahta Rasulullah (asm)'e ve ashabına kavuşacağını ve tıpkı dünyadaki gibi, orada da onunla bir arada olacaklarını müjdelemektedir.(11) ve hanımının ah, vah edip üzülmemesi gerektiğini, aslında sevinmesi gerektiğini hatırlatmaktadır bu sözüyle.

Beyhakî'nin hasen bir senetle İbn Abbas'dan tahric ettiği kabir suâliyle ilgli bir hadis-i şerifte, kabirdeki sorgulama sırasında iyi cevap veren mü'minin ruhunun diğer mü'minlerle beraber olacağı haber verilmiştir.(12)

Yine Beyhakî'nin "Şu'abu'l-İman" da Ali b. Ebi Tâlib'den tahric ettiği haberde Hz. Ali şöyle demiştir:

"İki mü'min ve iki kâfir dost vardı. Bunlardan mü'min olanların biri öldü. Cennetle müjdelenince arkadaşını hatırlar ve:

"Allah'ım, benim falan arkadaşım bana her zaman sana ve Rasulûne itaati emreder, hayırla tavsiye eder, kötülükten nehyederdi..." diyerek onun kendisinden sonra sapıtmaması ve kendisine verilen nimetlerin ona da verilmesi için dua eder. Sonra öbür arkadaşı da ölünce ruhları bir araya gelir ve birbirlerine:

"Ne güzel kardeş, ne güzel arkadaş ve ne güzel dost" derler.

Kâfir olan iki arkadaştan birisi ölüp de azapla müjdelenince diğer arkadaşını hatırlayıp şöyle der:

"Allahım, arkadaşım bana hep sana ve senin Rasulûne isyanı emrediyor, kötülüğü yapıp iyiliği yapmamamı söylüyordu. Allahım, onu benden sonra hidayete erdirme ki, benim gördüğüm azabı o da görsün ve bana kızdığın gibi ona da kızasın." Sonra diğeri de ölür, ruhları bir araya gelince birbirlerine:

"Ne kötü kardeş ve ne kötü arkadaş." derler."(13)

Bundan da iyi ve kötülerin ruhlarının berzahta birbirleriyle buluştukları anlaşılmaktadır.

Ebû Katâde ve Câbir'den tahric edilen, ölülerin kefenlerinin güzel yapılması ile ilgili hadis-i şerifin Suyûtî ve Beyhakî tarafından rivayet edilen şeklinde:

"Muhakkak ki onlar kabirlerinde birbirlerini ziyaret ederler."

cümlesi de yer almaktadır.(14)

Beyhakî "Şu'abu'l-Iman" da Ebu Katâde'den (54/673) hadisi naklettikten sonra, bu hadisin şehitler hakkındaki onların rızıklandırıldıklannı haber vererir Âl-u îmrân, 3/169-170 âyetiyle mutabakat arzettiğini söylemiştir. (15)

Rasulullah (asm)'in Miraç gecesinde semâda Hz. Âdem (as) ile karşılaştığında Hz. Âdem'in sağ ve solunda bir takım karartılar görmesi ve bunların kimler olduğunu sorunca, cennetlik ve cehennemlik olanların ruhları olduklarının bildirilmesi de,(16) berzahta iyi ve kötülerin -Hz. Ali'nin de, dediği gibi- bir arada olacaklarına delildir.

Ruhların berzah âleminde birbirleriyle görüştükleri ve konuştuklarının bir delili de, ölümü müteakip semâya yükseltilen mü'min ruhunun rahmet ehli tarafından karşılanıp, dünyadan ve dünyadakilerden haber soracaklarını bildiren hadis-i şeriftir. Ebu Eyyûb el-Ensârî'den rivayet edilen hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

"Mü'minin ruhu kabz olunca onu Allah katında rahmet ehli karşılarlar."(17)

Müminlerin ruhları, gelen müminin ruhuna birinizin uzaktaki sevdiği birine kavuşmasından daha çok sevinirler ve o şekilde karşılarlar ve falan filan nasıldır, diye sorarlar.
Bu esnada yeni ölmüş olanın ruhunu getiren melekler) derler ki:
- Onu bırakın, fırsat verin de bir dinlensin. Çünkü o büyük bir sıkıntı içinde idi. Ona:
- O benden önce ölmüştü, derse;
- İnnâ Lillâh ve İnnâ İleyhi Râci'ûn (biz Allah'a aidiz ve yine ona döneceğiz), ebedi kalış yeri olan Hâviye'ye (kızgın ateşli Cehennem'e) gitmiş. O ne kötü yer ve ne kötü terbiyecidir, derler.(18)

Bu hususta Abdullah b. Mübârek'in de şöyle dediği rivayet edilir:

"Kabir ehli haberleri beklerler. Bir ölü oraya gittiği zaman ona falan ne yaptı, filan ne yaptı diye sorarlar. Birisi için:

"O öldü, size gelmedi mi?" deyince:

"İnnâ lillâh ve İnnâ İleyhi Râciûn" derler ve: "Bizim yolumuzdan başka yola gitti o." diye ilave ederler."(19)

Tabiinden Sa'id b. el-Müseyyeb (v. 94/712) de:

"Bir adam öldüğü zaman (daha önce ölmüş olan) çocuğu onu, seferden dönen gaibin karşılandığı gibi karşılar." demiştir.(20)

Ölülerin berzahta birbirleriyle görüştüklerini ve yeni ölüp de aralarına katılanlardan haber aldıklarını bildiren bu hadis ve haberleri, evlât, torun ve yakın akrabaların amellerinin kabirdeki baba ve yakınlarına arz olunacağım, onların da amelleri kendilerine arz edilen akrabalarının iyiliklerinden ötürü sevineceklerini, kötülükleri sebebiyle de üzüleceklerini bildiren haberler de desteklemektedir.

Kabir ehli, geride bıraktıkları akraba ve arkadaşlarının yaptıkları işlerden haberdar olup, iyi amellerinden ötürü sevinir, kötülüklerine de üzülürler.(21) Mücâhid'in bu hususta şöyle dediği sahih rivayetle gelmiştir:

"Kişi kabrinde kendinden sonra çocuğunun iyilikleri (salahı) ile müjdelenir."(22)

Sa'id b. Cübeyr'in (v. 95/714) de şöyle dediği rivayet edilir:

"Muhakkak ki ölülere dirilerin haberleri gelir. Daha önce bir yakını ölmüş, olan hiç bir kimse yoktur ki ona geride kalan akrabalarının haberleri gelmesin. Eğer gelen haber iyi ise sevinir ve ferahlar; kötü ise o zaman da üzülür."(23)

Ashaptan Ebu'd-Derdâ (v. 32/652) da şöyle dua ederdi:

"Allahım, ölülerimin rezil olacağı bir iş yapmaktan sana sığınırım.''(24)

Abdullah b. Mübarek de ashaptan Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin şöyle dediğini rivayet eder:

"Dirilerin amelleri ölülere arz olunur. Eğer bir iyilik görürlerse sevinir, birbirlerine müjdelerler; bir kötülük görünce de, Allah’ım onu ondan geri çevir, derler."(25)

Yukarıdaki yeni gelen ölüden haber sormalarından da anlaşılacağı üzere, ölülerin dirilerden bizzat haberdar olduklarını -Allah'ın diledikleri müstesna- söyleyemeyiz. Bu sebeple buradaki haberdar oluşlarını, yeni gelen ve aralarına katılanlardan öğrenirler şeklinde anlıyoruz. Yeni gelenlerden haber alışları da, ruhların berzahta birbirleriyle görüşüp konuştuklarına delâlet eder.

- Ölmüş olanların ruhları, berzah âleminde birbirleriyle görüşüp konuşuyorlar. Acaba henüz ölmemiş ve dünyada yaşamakta olanların da berzahtakilerle görüşüp konuşmaları mümkün müdür? Ve ölülerin dirilerle bir takım münâsebetleri var mıdır? 

Hayattakilerin Berzahtakilerle Görüşmeleri:

Henüz hayatta olanların berzahtakilerle görüşmeleri uyanık ve uyku halinde olmak üzere iki şekildedir.

Uyanıkken görüşmenin en büyük misâli ve olabilirliğinin delili, Rasulullah (asm)'in Miraç'ta bazı peygamberlerin ruhlarıyla karşılaştığını haber veren ve kabir ziyaretini öğreten hadislerdir.

Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Muhammed (asm)'e hitaben:

"Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerden sor ki; biz, Rahman'dan başka ibadet olunacak ilâhlar yapmış mıyız?"(26)

buyurmaktadır. Müfessirlerden bir kısmı buradaki sorma fiilinin sadece İsrâ ve Miraç gecesine has olduğunu söylerken,(27) bazıları da her istediği zaman Allah Tealâ'nın Rasulullah (asm)'e önceki peygamberlerle konuşma imkânı verdiği şeklinde tefsir etmişlerdir. Bu ikinci görüşte olanlara göre âyetteki mutlak lafzı (sözü), İsrâ ve Miraç gecesi ile takyid etmek (kayıtlamak) hatalı bir te'vil olur. Ve âyetin olduğu gibi anlaşılıp, her istediği zaman Rasulullah (asm)'e bu imkânın verileceğini söylemek daha isâbetlidir.(28)

Hz. Peygamber (asm)'in önceki peygamberlerle daha kendisi hayatta iken görüşmesi, vukuu mümkün olan işlerdendir. Ve Allah'ın kudretine göre bunda hiç bir zorluk yoktur. Allah Tealâ görüştürünce de bu olay gerçekleşmiştir ki, Hz. Peygamber (asm) Miraç gecesinde, uyanık halde iken diğer peygamberlerin ruhlarıyla Beytü'l-Makdis'de (Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'da) bir araya gelmiştir. Daha sonra semâvât (gökler) âleminde de onlardan bazıları ile bir araya gelip konuştuğuna sahih haberler delâlet etmektedir,(29)

Yine Hz. Ömer'den rivayet edilen bir hadisinde Rasulullah (asm), Hz. Musa (as) in Allah Tealâ'ya dua edip, Hz. Adem (as) ile görüşmeyi dilediğini ve Yüce Allah'ın, henüz hayatta iken ve uyanıkken, Âdem (as) ı Hz. Musa'ya gösterip ve birbirleriyle konuşmuş olduklarını haber vermiştir, (30)

Peygamberlerden başkasının hayattayken ve uyanıkken berzahtakilerle görüşmeleri ise, ancak Allah'ın ikram ettiği kimselere nasip olmuştur ki, bu hususta Allah'ın veli kullarının, Hz. Peygamber (asm) ve bazı büyük zevatla görüştüklerine dair pek çok olay anlatılmaktadır. (31)

Kabir ziyaretinde ziyaret edene "zâir", ziyaret edilene "mezür" denilmesi de, ziyaret edilenin ziyaret esnasında ziyaretçisini duyup bildiğine delildir. Çünkü ziyaret edilen, ziyaretçisini bilmezse buna "mezûr= ziyaret edilen" denmez. Kaldı ki, Peygamberimiz (asm) ziyaret adabını öğretirken, kabristana varınca ölülere selâm verilmesini öğretmişlerdir ki, bu da onların dirilerle olan münâsebetleri cümlesindendir.(32)

Hayattakilerin berzahtakilerle rüyada görüşmeleri ise, İbnu'l-Kayyim'in belirttiğine göre, nübüvvetin bir parçası olan sâlih rüyalardandır ve İlim ifade eder.(33) Erzurumlu İbrahim Hakkı da:

"Ölüleri rüyada hayırla veya şerle görmek, onların halini aynen bilmektir. Bu, ölünün halini bildirmek veya uyanık olmayı sağlamak içindir,.."(34)

diyerek ölüleri rüyada görmenin, sâdık rüyalardan olduğuna işaret etmiştir.

Rüya ya da keramet yoluyla -peygamberlerden gayri için- olan bu görüşmeler ve görülenler, kelâm âlimlerine göre umum için değil, ancak sahibi için (gören kişinin kendisi için) delil olabilir. Ancak bizim burada onlardan bahsedişimiz, sadece imkânını belirtmek içindir.

Hayattakilerle berzahtakilerin rüyada görüşmeleri, ikisinden birinin arzusu ve bazı gayeler için bu görüşmeyi Allah Tealâ'dan istemesiyle, Allah'ın bir lütfu olarak meydana gelmektedir. Hayattakilerin görüşmeyi istemesine -hepimizin en büyük arzusu olan ve pek çok mü'mine nasib olan- Hz. Peygamber (asm)'i rüyada görmek istemeyi ya da çok sevdiğimiz yakınlarımızdan âhirete göçmüş olanları, rüyada olsun görmek isteyişimizi misâl verebiliriz.

İbnü'l-Kayyim diyor ki:

"Rüyada ölülerle buluşmak ve onlarla bazı haber alışverişinde bulunmak; falan yerde hazine var, filan yerde şu var, falan iş şöyle olacak, filan zamanda bize geleceksin...gibi haberler vermeleri ve bunların da aynen çıkması, bu buluşmanın gerçekliğini ifade eder."(35)

Rivayete göre Ashab-ı kiramdan Sa'b b. Cessâme ile Avf b. Mâlik (v. 73/692) kardeş olmuşlar ve öldükten sonra da birbirimizden haberdar olalım diye sözleşmişler. Aradan bir müddet geçtikten sonra Sa'b ölüyor. Avf bir gece rüyasında, aynen hayattaymış gibi Sa'b'ın kendisine geldiğini görüyor ve Sa'b'a hesap ve suâlin nasıl geçtiğini soruyor. O da şimdilik iyi olduğunu söyleyip Allah'a hamdediyor. Bu arada Avf, Sa'b'ın göğsünde gördüğü bir kara lekenin sebebini soruyor. O da bir Yahudiden on dirhem ödünç aldığını ve paraların asılı olduğu yeri söyleyerek, o paranın sahabine verilmesini istiyor. Yine evdeki kedisinin öldüğünü, kızının da yakında öleceğini haber veriyor ve bütün bunlar aynen çıkıyor. Sabah olup da Avf, arkadaşının evine gidince, paranın aynen haber verilen yerde olduğunu görüyor ve alıp Yahudiye götürüyor. Yahudiye, ölmüş olan arkadaşının kendisinden ödünç para alıp almadığını sorunca, Yahudi aldığını ve miktarını söylüyor. Bunun üzerine rüyada gördüklerinin gerçek olduğunu anlayan Avf, elindeki paralan, arkadaşının rüyadaki vasiyetine uyarak Yahudiye veriyor.(36)

Hülasa, ölülerle dirilerin gerek uyanıkken, gerekse rüyada görüşmeleri imkansız değildir, mümkündür. Allah Teala dilediği kulları için bunu yaratır. NNitekim yukarıdaki misallerde bunun gerçekleşmiş olduğunu göstermektedir. Ruhalrın insanlara zarar vermez.

Dipnotlar: 

1- Nisa, 4/69.
2- Îbnu'l-Kayyim, s. 17; Suyûti, Büşra'1-Keîb, v. 147 b; Hasan el-'Idvî, s. 74; Rodosîzâde, Ahval-i âlem-i Berzah, elyazma, İst. Süleymaniye Küt. v. 19 a.
3-İbnu'lKayyim, a.g.e, s. 17; Ibn Kesir, Tefsir, c. I, s. 522; Rodosîzâde, a.g.e. v. 19 b.
4-bkz. Al-u Imran, 3/169-170.
5-Mu'cemu'l-Vasit, c. I, s. 57; Atay Kardeşler. Arapça Türkçe Büyük Lügat, c. I. s. 128; Abnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 18.
6- Ab. Hanbel, Müsned. c. II, s. 335.
7- A b. Hanbel. Müsned. c. VI, s. 425; A Siracuddin, a.g.e, s. 106-107.
8- Suyûtî, B. el-Keib, v. 144 b.
9- A. Siracuddin, a.g.e. s. 107; tbnu'l-Kayyim, e.g.e, s. 19.
10- Suyûtî, B. el-Keib, v. 148 b.
11- Abdullah Siracuddin, a.g.e. s. 107.
12- bkz. Suyûtî, Şerhu's-Sudûr. v. 53 a.
13- Suyûtî, Şerhu's-Sudûr, v. 38 b; v. 173 b.
14- Suyûtî, Büşra'1-Keib, v. 147 b; Suyûtî, Şerhu Süneni'n-Nesâî, c. IV, s. 34; Hasan el-'Idvî, a.g.e, s. 73; Abdullah Siracud
15- Suyûti Ş.Sünen'n-Nesâî, c. W, s. 34; H. el-'Idvî, a.g.e, s.73.
16- Miraç hadisi için bkz. Buhârî. Sahih, Salât, l, c. I. s. 91-92; Müslim, Sahih, imân, 74. c. I, s. 148; A. b. Hanbel. Müsned, c. V. s. 143; ibn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihaye, c. I, s. 97, Beyrut, 1977.
17- Hadis-i Şerifin, ibn Hıbbân'ın Sahih'inde Ebu Hureyre'den rivayet edilen şeklinde: "Mü'minlerin ruhlarının yanına getirilir ve ğaib olan birini bulanların sevinci gibi sevinirler." denilmektedir, bkz. Abdullah Siracuddin, a.g.e, s. 106.
18- bkz. Nesâi, Cenâiz, 9, c. IV, s. 8-9; Suyûti, Ş. Sudur, v. 37 a; B. el-Keîb, v. 144 b; İbnu'l-Kayyim, a.g. e, s. 20; Rodosîzâde, a.g.e, v, 26a; A Siracuddin, a.g.e. s. 106.
19- İbnu'l-Kayyim, a.g.e. s. 19: Birgivî, R. FÎ Ah. Etfâlİ'l-Müslimin, s. 85; Birgivî bu konuyu işledikten sonra, vasiyyet etmeden ölenlerin berzahta konuşamayacaklarım ve berzah ehlinin sorularına cevap veremeyeceklerini ilave eder. (bkz. a.g.e, s. 85.)
20- İbnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 19; Rodosîzâde, a.g.e. v. 25 a.
21- Rodosîzâde, a.g.e. v. 7 b.
22- Ibnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 12.
23- Hasan el-'Idvî, a.g.e, s. 16, Mısır, 1316.
24- Aynı eser, a. yer.
25- Ibnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 7; Rodosîzâde, a.g.e, v, 8 b.
26- Zuhruf, 43/45. '
27- bkz. Ibn Kesir, Tefsir, c. IV, s. 129.
28- bkz. Abdullah Siracuddin, a.g.e, s. 109-110.
29- Bu husustaki hadisler için bkz. Buhârî, Sahih, Salât, l, c. I, s. 91-92; Enbiyâ, 5, c. IV, s. 106-107; Müslim.Sahih.lman, 74, c.I,s.l48; Fezâil,42,c.IV,s.l845; Nesâî, Sünen, Kıyâmu'1-Leyl, 15, c. m, s. 215; A-b. Hanbel, Müsned, c. ffl, s. 120, 248; c. V. s. 59,143.
30- Ebu Davud, Sünen, Sünne, 17, c. W, s. 226.
31- bkz. Abdullah Siracuddin, a.g.e, s. 110-113.
32- Ibnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 8; Rodosîzâde, a.g.e, v. 8 b; Vücûdî, Muhammed b. Abdulaziz, Ahvâl-i âlem-i Berzah, v. 9 a, elyazma, ist. Süleymaniye.Küt. Halef Ef. Böl. Nr. 237.
33- Ibnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 29; Rodosîzade, a.g.e, v. 39 b.
34- Erzurumlu ibrahim Hakkı, Mârifetname, c. I, s. 60.
35- Rodsizade, a.g.e
36- Rodesizade, a.g.e.

(bk. Prof. Dr. Süleyman TOPRAK, Kabir Hayatı, s. 247-258)

6 Ölen bir insanın ruhunun daha önce yaşamış olduğu mekanları ziyaret etmesi ne derece doğrudur? Ölen kişinin ruhu gezer mi?

Ölüm yokluk değildir. Daha güzel bir alemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.

Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek te inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur.

Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah Ruh’a münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.

Bu sebeple Peygamberimiz (asm),

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, yada cehennem çukurlarından bir çukurdur.”(Tirmizi, Kıyamet 26)

buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.

İmanlı bir insan iyileşmeyen bir hastalıktan ölürse şehittir. Böyle şehitlere manevi şehit diyoruz. Şehitler ise kabir hayatında serbest dolaşırlar. Kendilerinin öldüğünü bilmezler. Sanki yaşadıklarını zannederler. Sadece daha mükemmel bir hayat yaşadıklarını bilirler. Peygamberimiz (asm), “Şehit ölüm acısını hissetmez.”(bk. Tirmizî, Cihâd, 6; Nesâî, Cihâd, 35; İbni Mâce, Cihâd, 16; Dârimî, Cihâd, 7) buyurur.

Kur’an-ı Kerim de şehitlerin ölmediği bildirilir. Yani kendilerinin öldüğünün farkında değillerdir. Mesela iki adam düşünün. Rüyada çok güzel bir bahçede beraber bulunuyorlar. Biri rüya olduğunu bilir. Diğeri ise rüya olduğunun farkında değil. Hangisi daha mükemmel lezzet alır? Elbetteki rüya olduğunu bilmeyen. Rüya olduğunu bilen, şimdi uyanırsam şu lezzet kaçacak diye düşünür. Diğeri ise tam ve gerçek lezzet alır.

İşte normal ölüler, öldüklerinin farkında olduğu için lezzetleri eksiktir. Halbuki şehitler öldüklerini bilmediğinden aldıkları lezzet tamdır.

İmanlı ölen ve kabir azabı görmeyen insanların ruhları serbest dolaşır. Bu sebeple pek çok yere gidip gelebilirler. Bir anda çok yerde bulunabilirler. Aramızda dolaşmaları mümkündür. Hatta şehitlerin efendisi Hz. Hamza pek çok insana yardım bile etmiştir, ve halada yardım ettiği insanlar vardır.

Ruhlar aleminden anne karnına gelen insanlar, oradan dünyaya doğarlar. Burada buluşup görüşürler. Aynen bunun gibi bu dünyadaki insanlar da, ölüm ile öbür tarafa doğarlar ve orada dolaşırlar. Nasıl ki buradan öbür tarafa gideni uğurluyoruz. Kabir tarafından da buradan gidenleri karşılayanlar var. İnşallah bizleri de başta Peygamberimiz (asm) olmak üzere, bütün sevdiklerimiz orada karşılarlar. Yeter ki bizler Allah’a gerçek kul olalım.

Yeni doğan çocuğu burada karşıladığımız gibi, buradan öbür tarafa giden bizleri de inşallah dostlarımız karşılayacaktır. Bunun şartı Allah’a iman, O’na ve Peygamberine uymak ve iman ile ölmektir.

7 Kur'an-ı Kerim'de reenkarnasyonun olduğunu iddia ediyorlar; bu konuda nasıl cevap vermeliyiz? İslam'da reenkarnasyon inancı var mıdır?

Kur'an Işığında Reenkarnasyonun Reddi

Kur’ân-ı Kerîm’de, çoğu kere iade kavramıyla ifade edilen yeniden diriltmenin kıyamet günü olacağı, bu diriltmenin bir defaya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı konuları hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde dile getirilmiştir.

Reenkarnasyon lügatte tenasüh, tekammüs, tecessüd-ü cedîd1, ölümden sonra rûhun bir bedenden başka bir bedene, kimi kez de insandan hayvana, hayvandan insana geçmesi, rûh göçü2 manâlarına gelmektedir. Kelimenin kökü, bedenlenme, bir bedene bürünme manasındaki enkarnasyon’dur. Buna göre reenkarnasyon, tekrar bedenlenme manasına gelmektedir. Renaissance (tekrar doğuş) da aynı manadadır.

Lügatte tenasühle aynı manaya gelmesine karşılık, bilhassa günümüzde bu fikri savunan bazı gruplara göre reenkarnasyon, tenasühten farklı ve daha husûsi bir manâda kullanılmaktadır. Buna göre, reenkarnasyonda bir gerileme ve hayvan bedenlerine intikal söz konusu değildir. Bu yönüyle reenkarnasyon, daha çok doğu öğretilerinde görülen ruhun başka bir varlığın bedenine geçmesini ifade eden tenasüh ve ruh göçünden, başka bir ifadeyle métempsychose ve transmigration’dan3 tamamen farklıdır. Yeni tenasühçüler olarak da isimlendirebileceğimiz bu kişilere göre, reenkarnasyonun Hint felsefe ve dinlerindeki tenasüh ile esas ve amaç bakımından hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü, tenasühte tekâmül fikri yoktur. Cezâ ve mükâfat esasına göre bir geliş-gidiş vardır. Reenkarnasyonda ise, dünyevî bağlardan kurtulamamış rûhların tekâmül için dünyaya tekrar gelmesi vardır. Varlık, dünyaya her bağlanışında geçmiş hayatlarının toplu ürünü olan bir durumla karşılaşır. Tekâmülde hiç bir zaman aşağı seviyelere dönülmeyeceği (tedennî olmayacağı) kabul edilmiştir.4

Günümüzde daha çok ruhçu akımlar tarafından desteklenen bu batıl iddiaya göre, ruhen tekâmül etmemiş ve olgunluğa ulaşamamış ruhlar, tekâmül edinceye kadar tekrar tekrar dünyaya geleceklerdir. Halbuki yakînen incelendiğinde günümüzdeki reenkarnasyon anlayışlarının da, daha çok Hint dinlerinde görülen ve eski bir hurâfe olan tenasüh inancının çağdaş kılıflar içinde sunulmuş yeni bir şekli olduğu görülecektir.

Türkiye’de reenkarnasyonu savunan bazı kimseler, Batı’da aynı fikrin temsilcileri olan insanların Tevrat ve İncil’in bir takım âyetlerini reenkarnasyon teorisine uygun düşecek bir tarzda yorumlamalarından etkilenerek, Kur’ân’dan bu konuya uygun bir şekilde tevil edebilecekleri âyetler arayarak, bu ayetleri gerçek manalarıyla hiç ilgisi olmayan tuhaf tevillerle kendi görüşleri istikametinde yorumlamaya çalışmışlardır. Geçmişte, tenâsüh için yapılan benzer çabalar da onlar için ayrı bir dayanak noktası olmuştur. Halbuki Kur’an, reenkarnasyonu açık bir şekilde reddetmekte ve hiçbir açık kapı bırakmamaktadır. Bu konuda apaçık âyetler ortada varken, onları görmezlikten gelerek başka âyetlerden zorlamalı yorumlarla bu teoriye destek aranmasının ne derece yanlış bir yaklaşım olduğu açıktır.

Doğru olan yaklaşım ise, bir konuda manası açık (muhkem) ve bunun yanında bazı kapalı (müteşabih) âyetler olduğu takdirde, manası açık olanları esas alarak diğer âyetleri onların ışığında yorumlamaya çalışmaktır. İşte bu makalede takdim edeceğimiz âyetlerin çoğu bu konuda açık olup dünyaya tekrar dönüş olmadığını ifade etmektedir.5

A. Dünyaya Tekrar Dönüş İsteklerinin Reddedilmesi

Kur’ân-ı Kerîm’de, çoğu kere iade kavramıyla ifade edilen yeniden diriltmenin kıyamet günü olacağı, bu diriltmenin bir defaya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı konuları hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde dile getirilmiştir. Bu hususta pek çok âyet vardır. Bu âyetlerin bazısında ölüm anında, bazısında mahşer yerinde hesap verme esnasında, bazılarında cehennem görüldüğü esnada, bazılarında ise cehenneme girdikten sonra inkarcıların dünyaya tekrar dönme istekleri dile getirilmiş, hepsinde de bu isteklere karşılık red (hayır!) cevabı verilmiştir.

     1. Ölümden Sonra Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi
Birinci durum, yani ahiret aleminin giriş kapısı hükmünde olan ölüm anında dünyaya tekrar döndürülme isteğinin reddedilişi çeşitli âyetlerde ifade edilmiştir. Şu âyet bu konuda çok açık ve kesindir:

“Nihâyet onlardan birine ölüm gelip çattığında der ki, Rabbim beni geri gönder! Ta ki boşa geçirdiğim dünya hayatımda artık iyi ameller işleyeyim. Hayır! O, söylediği boş bir laftan ibarettir. Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” (Mü’minûn, 23/99-100)

Dünyaya yeniden gelmenin asla söz konusu olamayacağını açık ve kesin bir şekilde ifade eden bu ayet-i kerimede dünyaya yeniden dönüş isteğinin boş bir laf olduğu ifade edilirken, tekid sadedinde “o, söylediği boş bir laftan ibarettir” buyrulmuş,6 böylece Allah’ın böyle bir va’di olmadığına ve bu yakarışın asla kabul görmeyeceğine dikkat çekilmiştir.

“Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır” ifadesi de diriltilecekleri güne kadar önlerinde bir berzah7 (dünyaya dönmelerine mani olan bir engel) olup böylece dünya ile ahiret arasında farklı bir hayat boyutunda olacaklarını, dünyaya dönemeyeceklerini belirtmektedir.

“Nasıl ki ana rahminden çıkan bir çocuk tekrar oraya dönemiyorsa, bu dünya hayatından çıkarak kabir hayatına giden bir ruh da oradan çıkıp geriye tekrar dönemeyecektir.”8

Böylece bu âyetteki berzah kelimesi de dünyaya tekrar dönüşün olmayacağını bildirmektedir.

Nitekim, dünyaya tekrar dönüş inancının çok yaygın olduğu coğrafyadan bir insan olarak İkbal, “Kur’ân-ı Mübin’de iyice açıklanmış ve hiçbir fikir karmaşasına yer vermeyecek mahiyette olan üç noktaya dikkat etmemiz gerekir.” dedikten sonra, ikinci noktada “Kur’ân-ı Kerîm’e göre bu dünyaya yeniden gelmek imkânsızdır. Bu husus aşağıdaki âyette gâyet sarih bir şekilde açıklanmıştır.”9 diyerek yukarıda takdim ettiğimiz âyeti zikretmiştir.

Bu apaçık beyana rağmen “Bu âyet, ruhun ayrıldığı bedene dönmeyeceğini ifade ediyor, dünyaya dönmeyeceğini değil.”10 veya “Reenkarnasyonun olmadığını değil sürekli dünyaya geri gidip açığını kapatmak isteyenlerin bu isteklerinin reddedildiğine delildir.”11 gibi iddiaların tutarsızlığı açıktır. Çünkü âyette ne eski bedene dönme isteğine ne de bu sözü söyleyenin dünyaya birkaç defa geldiğine dair her hangi bir işaret yoktur. Eğer bu istek dünyaya birkaç kere gelmiş bir kimse tarafından yapılmış olsaydı o zaman cevap olarak, defalarca dünyaya gönderilmedi mi?!... gibi bir üslup kullanılırdı. Nitekim benzer bir âyette pişmanlığını dile getiren inkarcıya şöyle cevap verilmiştir:

“Size düşünüp taşınacak kimsenin düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi?! Hem size peygamber de gelip uyardı.” (Fâtır, 35/37)

Bu âyette de insana düşünüp taşınacağı ve öğüt alacağı kadar ömür verildiğinden bahsedilmiş, birkaç kere dünyaya gelmekten bahsedilmemiştir. Böylece her insana öğüt alacağı, düşünüp taşınacağı miktarda –uzun veya kısa- bir süre verildiği belirtilmiştir. Eğer bu süre yeterli olmasa ve yeniden dünyaya gelme ihtiyacı olsaydı âyette bu ifadeler kullanılmazdı.

Yukarıdaki âyete benzer başka âyetler de vardır:

“Kendilerine azabın geleceği ve kâfirlerin Rabbimiz bize birazcık mühlet ver de davetine uyalım ve elçine tabi olalım diyecekleri gün hakkında insanları uyar.” (İbrahim, 14/44),

“Sizden birinize ölüm gelip çatmadan önce, size nasib ettiğimiz imkânlardan Allah yolunda harcayın! Ölüm gelip çatınca: 'Ya Rabbî, az mühlet ver bana, bak nasıl hayırlar yapacağım, tam takvâ ehlinden olacağım!' diyecek olsa da Allah, vâdesi gelen hiçbir kimsenin ecelini ertelemez. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Münâfikûn, 63/10-11)

Bu âyetler dünyaya tekrar dönmenin olmadığını göstermektedir. Çünkü reenkarnasyondan maksat tekâmülü tamamlamak olduğuna göre, eğer bu iddia doğru ise, böyle bir talepte bulunana salihlerden olma fırsatı verilmeli değil miydi?! Halbuki değil dünyaya tekrar gelme, ecelin ertelenmesine dahi izin yoktur. Bu durum: “Allah, eceli gelmiş bir kimseyi asla ertelemez…” ayetiyle açık bir şekilde ifade edilmiştir. Şu âyet de bu hususu desteklemektedir:

“Allah’ın belirlediği vakit geldiğinde artık ertelenmez.” (Nuh, 71/4).

Bu âyetler reenkarnasyon olmayacağını çok açık bir şekilde bildiriyor. Çünkü ölmek üzere olan kimsenin eceli tehir edilmediğine, ek süre verilmediğine göre, artık ölüm gelip çattıktan sonra yapılacak böyle bir talep asla kabul edilmez. Yani böyle bir istek kabul edilseydi, ölmeden önce gerçekleştirilirdi.

Allah tarafından dünyaya tekrar dönmeye izin verilmeyince, artık insanların kendi gayret ve çabalarıyla da böyle bir şeyi elde etmeleri mümkün değildir. Şu âyette ifade olunduğu gibi:

“Haydi görelim sizi, can boğaza geldiğinde, O vakit can çekişenin yanında bulunan sizler bakar durursunuz. Biz ise, ona sizden daha yakınız, ama siz göremezsiniz. Haydi bakalım eğer âhirette vereceğiniz hesap yoksa, iddianızda tutarlı iseniz, çıkmakta olan o rûhu geri döndürsenize!” (Vakıa, 56/83-87).

Dünyaya tekrar dönüş olmadığını ifade eden bu üslup, bu yöndeki ümit kapılarını tamamen kapamaktadır.

     2. Mahşer Gününde Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi
Şu âyette ise, inkarcıların kıyamet gününde amellerinden hesaba çekildikleri sırada dünyaya tekrar dönme isteklerinin boş bir temenniden ibaret olduğu dile getirilmektedir:

“… Acaba şimdi bizim için şefaatçiler var mı ki şefaat etsinler, ya da dünyaya geri gönderilsek de yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapsak. Onlar kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de kaybolup gitti.” (A’raf, 7/53).

Böylece, inkarcıların mahşer meydanında iken dile getirdikleri dünyaya tekrar dönme talepleri bu ayetle de reddedilmiş, artık onlar için ne bir şefaatçinin ne de dünyaya tekrar döndürülmenin olmayacağı bildirilmiştir.

    3. Cehennemi Görme Esnasındaki Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi

“… Yahut azabı gördüğünde, keşke bir kere daha dönme imkânım olsaydı da iyilerden olsaydım diyeceği günden sakının.” (Zümer, 39/58),

“Onların ateşin karşısında durdurulup, ah! Keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak! dediklerini bir görsen! Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) onlara göründü. Onlar dünyaya gönderilseler bile, nehyolundukları şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar.” (En’am, 6/27-28).

Bu âyetteki “Onlar dünyaya gönderilseler bile, nehyolundukları şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar.” ifadesi mevzumuz açısından çok önemlidir. Çünkü bu ifadeyle, faraza onlar dünyaya tekrar gönderilseler dahi yine aynı şeyleri yapıp Allah’ın yasak ettiği şeyleri işleyecekleri bildirilerek, insanların bu dünyaya neden bir daha gönderilmediklerinin gerekçesi ve hikmeti beyan edilmiştir.

     4. Cehennemde İken Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi

“Rabbimiz! Bizi cehennemden çıkar! Eğer bir daha (eski halimize ve günahlara) dönersek o zaman gerçekten zalimlerdeniz. Buyurdu ki, kesin sesinizi! Konuşmayın!..” (Mü’minûn, 23/107-108).

“Rabbimiz bizi çıkar da yapmadığımız salih amelleri yapalım.” (Fâtır, 35/37),

“(Kötülere) uyanlar şöyle derler: 'Ah! Keşke bir kere daha dünyaya gitseydik de şimdi onların (kötülerin) bizden kaçıp uzaklaştıkları gibi biz de onlardan kaçıp uzaklaşsaydık!' İşte böylece Allah onlara, yaptıkları şeyleri pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar ateşten çıkacak değillerdir.” (Bakara, 2/167).

Bu son âyet, onların dünyaya dönme talepleri bir yana, ölüp cehennem azabından kurtulma arzularının bile yerine getirilmeyeceğini, aksine, ölümsüz bir şekilde cehennemde ebedî kalacaklarını bildiriyor.

Görüldüğü gibi, bu dört durumun hepsinde dünyaya tekrar dönmek isteyen günahkar ve inkarcıların istekleri kesin bir dille reddedilmiş, böyle bir şeyin yapılmayacağı açık bir şekilde belirtilmiştir. Dolayısıyla bu apaçık âyetlerden sonra bir takım yanlış yorumlara saparak bazı âyetleri aksi manalara hamletmeye çalışmanın çok yanlış bir davranış olduğu ortadadır.

Burada, dünyaya tekrar dönmek muhal olduğuna göre, neden böyle bir temennide bulunuyorlar, şeklinde akla gelebilecek soruya şöyle cevap verebiliriz: Onların bu temennileri, ya böyle bir şeyin imkânsız olduğunu bilmediklerinden, ya da imkânsız olduğunu bildikleri halde, aşırı derecedeki pişmanlıklarını ifade etmekten dolayıdır. Çünkü olmayacak bir şey de temenni edilebilir.12 Şöyle de düşünebiliriz; onlar her ne kadar dünyaya tekrar dönmenin muhal olduğunu bilseler de, karşılaştıkları dehşetli durumlardan kurtulmak için hiçbir çareleri olmadığından, muhal olduğunu bile bile bunu istemek durumunda kalmışlardır.

B. Dünyaya Tekrar Dönüşü Reddeden Diğer Ayetler

Yukarıdaki âyetlerin yanında dünyaya tekrar dönüş olmadığını açık bir şekilde veya dolaylı olarak ifade eden başka pek çok âyet vardır. Şimdi de bu âyetlerden tespit edebildiklerimizi sunmaya çalışacağız.

“Onlardan önce nice kavimler helak ettiğimizi görmüyorlar mı?! Onlar bunlara tekrar dönüp gelmezler.’’ (Yâsîn, 36/31)

âyeti, helak edilen insanların, daha sonra dünyaya tekrar dönmediklerini açıkça ifade ediyor. Helak edilen kavimlerin kusurlu, manevi bakımdan tekemmül etmemiş insanlar olduğu düşünülürse, bu âyetin reenkarnasyon aleyhinde kuvvetli bir delil olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bir başka âyette ise, bu manada, ‘’Helak ettiğimiz bir şehir halkına tekrar dönmek haramdır.’’ (Enbiyâ, 95) buyrularak, dünyaya dönüşün kesinlikle olamayacağı haram tabiriyle tekitli bir şekilde bildirilmiş, haramdır yani, yasaktır denilerek, dünyaya dönüş hakkındaki bütün ümit kapıları böyle bir beklenti içinde olanların yüzlerine kapatılmıştır.

“Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez bir vaziyette çıkardı.’’ (Nahl, 16/78)

âyeti de reenkarnasyon aleyhinde kuvvetli bir delilidir. Çünkü bu fikri savunanlara göre, insanın yeniden dünyaya gelmesi tekâmül içindir. Tekâmülün olabilmesi için ise, önceki hayattaki birikimin mevcut olması gerekir. Halbuki bu âyet böyle bir şeyin olmadığını, doğan çocukların hiçbir şey bilmez bir halde dünyaya getirildiğini açık bir şekilde ifade ediyor.

Vakıa suresinin son âyetlerinde ölüm anındaki insanların durumları tasvir olunduktan sonra,

“(Ölen kimse) eğer mukarrebinden ise eğer ashab-ı yeminden ise ve eğer yalanlayıcı ve dalalete düşmüşlerden ise…’’ (Vâkıa, 56/88-94)

buyrularak, öldükten sonra insanların gidecekleri yerler sıralanmış, fakat bunlar içinde tekâmül etmemiş, günahkar ve kusurlu kimselerin tekrar dünyaya döneceklerinden bahsedilmemiş, bilakis yalanlayıcı ve dalalete düşmüş olanların yerinin cehennem olduğu bildirilmiştir:

“Ve eğer yalanlayan ve dalalete düşenlerden ise, ona kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme giriş vardır.’’ (Vâkıa, 56/92-94).

Kıyametin kopup insanların amellerine göre gruplara ayrılmalarının anlatıldığı şu âyette de benzer durum söz konusudur:

“Kıyametin koptuğu gün insanlar birbirlerinden ayrılırlar: İman edip salih ameller işleyenler cennet bahçelerinde sevinç içindedirler. İnkâr edip âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı yalanlayanlar ise azaba maruz kalacaklardır.’’ (Rum,30/ 14-16).

Görüldüğü gibi insanların farklı gruplara ayrıldığından bahseden bu âyetlerde de dünyaya dönüşten bahsedilmiyor.

Şu âyette de benzer bir tablo çizilmektedir:

“Kim Rabbinin huzuruna mücrim olarak gelirse onun için cehennem vardır… Kim de mü’min olarak salih ameller işlemiş bir şekilde gelirse onun için de üstün dereceler vardır: İçinde ebedî kalacakları, alt taraflarından ırmakların aktığı Adn cennetleri! İşte nefsini tezkiye edenlerin mükâfatı budur!” (Tâhâ, 20/74-76).

Görüldüğü gibi insanın ölümden sonraki durumunu anlatan bu âyette de cennet ve cehennem dışında başka bir yerden, dünyaya dönüşten bahsedilmiyor.

Cennetlikler hakkındaki

“Orada (cennette) ilk ölümden başka ölüm tatmazlar.’’ (Duhan, 44/56)

âyetinde ölümün bir kereye mahsus olarak yaşandığı ifade edilmiştir. Dolayısıyla birkaç veya birçok defa ölümü gerekli kılan reenkarnasyon bu âyet ile de reddolunmaktadır.

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürülürler.” (Ankebut, 29/57)

âyetinde de ölenlerin dünyaya değil de Allah’a döndürülmesinden bahsediliyor.

“Allah insanları yaptıklarıyla muaheze etseydi yeryüzünde canlı bir varlık bırakmazdı. Fakat onları belli müddete kadar erteliyor. Müddetleri geldiğinde ise ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” (Nahl, 16/61)

âyeti de bu dünyanın mücazat mahalli olmadığını, insanların yaptıklarının karşılığını tam olarak başka bir alemde göreceklerini ifade ediyor.

“Sudan, beşeri yaratıp onu akraba ve hısım yapan O’dur…” (Furkan, 25/54)

âyetiyle ifade edilen insanların akrabalık ve hısımlık bağlarıyla birbirleriyle bağlanmış olmaları gerçeği de reenkanasyonu reddetmektedir. Çünkü bu teoriye göre insanın babası yarın onun çocuğu olarak tekrar dünyaya gelmekte veya ölen bir çocuk başka bir ailede dünyaya gelerek -erkek olarak dönmüşse- kendi kız kardeşiyle, -kız olarak dönmüşse- kendi erkek kardeşiyle evlenebilmektedir!

Yahudilerin dünya hayatına aşırı düşkünlüklerini ifade eden

“Onlardan biri kendisine bin sene ömür vermesini ister.” (Bakara, 2/96)

âyeti de reenkarnasyon olmadığını bildirmektedir. Aksi halde bin sene ömür değil de tekrar dünyaya gelme isteğinden bahsedilirdi. Âyetin devamı da bu hususta ayrı bir delildir. Çünkü devamında “Fazla ömür verilmesi onu azaptan uzaklaştırıcı değildir.” buyrularak dünyaya tekrar dönmek suretiyle ömrün uzatılmasının insanı terakki ettireceği iddiası yalanlanmakta ve fazla ömrün tekâmülün garantisi olmadığına işaret edilmektedir.

Bütün bu âyetlerin yanında, Kur’ân-ı Kerîm’de kıyametin kopacağını, öldükten sonra dirilmenin cismanî olduğunu, cehennem hayatının ebedî olduğunu ve kâfirlerin affedilmeyeceğini bildiren pek çok âyet vardır. Bu âyetler ifade ettikleri manalarla reenkarnasyonu reddetmekte, bir defaya mahsus olan bu dünya hayatının ölümle son bularak artık ebedî bir hayatın başlayacağını bildirmektedirler. Mesela,

“Sonra sizi yerden dirilip kalkmak için bir kere çağırınca birden kabirlerinizden çıkarsınız.” (Rum, 30/25),

“Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden çıkıp Rablerine doğru koşuyorlar.” (Yâsîn, 36/51)

gibi âyetlerde dirilişin, kıyametin kopmasından sonra, kabirlerden çıkmak suretiyle olacağı, böylece ruhun başka bir bedene intikal etmeyeceği açıkça ifade edilmiştir. Bu tür âyetler reenkarnasyonun olmadığının açık delilleridir. Çünkü reenkarnasyon iddiası bu inançlarla ters düşmektedir. Bu yüzdendir ki, bu iddiayı kabul edenler cismanî dirilişi kabul etmezler.13 Cehennemin ebedî olmadığını iddia ederler.

Kâinatın ezelî ve ebedî olmadığını gösteren kevnî deliller ve âyetler de reenkarnasyon aleyhine bir delildir. Çünkü bu iddia sahiplerine göre bu alemin başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoktur. Yani kıyamet kopmayacak bu alem sonsuza kadar böylece sürüp gidecektir. Bu iddiayı Kur’ân âyetleri yalanladığı gibi bugünkü ilimler de er veya geç kainat çapında bir kıyametin koparak bu düzenin bozulacağını haber vermektedir.14

Görüldüğü gibi pek çok âyet dünyaya tekrar dönüş olmadığını çok net bir şekilde bildirdiği gibi, bir çok âyet de bu iddianın doğru olmadığına ve tutarsızlığına işaret etmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Reenkarnasyon hakkında bilgi verir misiniz? Bu inancın din, akıl, mantık ve hukuk açısından yanlış olduğunu nasıl ispat edebiliriz?..

Kur'an-ı Kerim'de reenkarnasyonun olduğu iddia ediliyor. Buna nasıl cevap vermeliyiz?

DİPNOTLAR:

1. Munîr Ba’lebekkî, el-Mevrid-90, 24. bsk., Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn, Beyrut, 1990, s.773;
2. Tahsin Saraç ve daha çok hayvan bedenine intikal etme için kullanılmaktadır. (bkz. James Thayer Addison, La Vie Apres LaMort Dans Les Croyans De L’ Humanite, Paris, 1936, S. 87, 92, 125.),
3. Gérard Encausse Papus, Reenkarnasyon, İstanbul, 1999, s. 20, 104; René Guénon, Ruhçu Yanılgı (L’Erreur Spirite), çev. L. Fevzi Topaçoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul, 1996, s. 179, 180. Bu kavramlar hakkında daha geniş bilgi için bk., a.e., s. 179-185. Transmigrasyonun lügât manası, göç, rûh göçü, başka bir varlığa geçmektir (bkz. Saraç, s.1413). Batı’da, başka bir bedene ve daha çok hayvan bedenine intikal etme için kullanılmaktadır. (bkz. James Thayer Addison, La Vie Apres LaMort Dans Les Croyans De L’ Humanite, Paris, 1936, S. 87, 92, 125.),
4. Bedri Ruhselman. Ruh ve Kâinât, Ruh ve Madde Yayınları., İstanbul, 1977, s.152; Sinan Onbulak. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Dilek yay., İstanbul, 1975; Necati Tarıman, “Reenkarnasyoncu Ne Ola ki?”, Türkiye Günlüğü, sayı, 45, Mart-Nisan, 1997, s. 228.
5. Burada, Kur’ân Işığında Reenkarnasyon adlı eserimizde çeşitli yönleriyle ele aldığımız bu konuyu yeniden gözden geçirerek sunmaya çalışacağız.
6. İbn Aşur, Tefsiru’-Tahrir ve’t-Tenvir, Daru’t-Tunusiyye, tsz., XVIII, 123.
7. Âyette geçen berzah hakkında sahabe ve tabiinden şu görüşler nakledilmiştir: Ölümle diriliş arasındaki perde, dünya ile ahiret arasındaki perde, ölüyle ölünün dünyaya dönmesi arasındaki engel, kıyamet gününe kadarki mühlet… (Maverdi, en-Nüket ve’l-Uyun, Beyrut, 1992, IV, 66-67).
8. Celal Kırca, Kur’ân ve İnsan, Marifet Yay., İstanbul, 1996, s. 175.
9. Muhammed İkbal, İslâm’da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, İstanbul, 1984, s. 160.,
10. Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1991, VI, 118,
11. Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân’daki İslâm, Yeni Boyut, İstanbul, 1994, s. 312.
12. Meraği, Tefsir, Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabi, Beyrut, 1974, VII, 101.
13. Örnek olarak bkz. Haluk Hacaloğlu, Hayat Ölüm ve Ötesi, Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1996, s. 11, 26.
14. Bu konuda bkz. Paul Davies, Son Üç Dakika, Varlık Yay., İstanbul, 1994, s. 30; Steven Weinberg, İlk Üç Dakika, Tübitak Yay., Ankara, 1996, s. 139; Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, Varlık Yay., İstanbul, 1969, s. 114 vd.

8 Hayvanların ve cinlerin ruhlarını da mı Azrail aleyhisselam alıyor?

İnsanların ve cinlerin ruhunu ya bizzat Hz. Azrail (aleyhisselâm) ya da onun yardımcıları alır.

Peygamberlere bizzat Azrail'in (aleyhisselâm) kendisi gelir ve bazen de geldiğini haber verir. Meselâ, Hz. Âdem (aleyhisselâm), Musa (aleyhisselâm) ve Efendimiz'de (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle olmuş, hatta sahih bir hadiste ifade edildiği üzere, huzura girip ruhunu kabzetmesi için Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) izin istemiştir. (el-Heysemî, Mecmeu'z-zevâid, 9/35; İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-kübrâ, 2/259.)

Azrail'in (aleyhisselâm) bizzat gelmediği durumlarda ise, vefat edenin derecesine göre ruh, ya Azrail'in (aleyhisselâm) bir yardımcısı tarafından ya da bizzat kendi nezaretinde kabzedilir.

Hayvanların ruhlarının kabzı ile ilgili konuda ise alimlerin farklı görüşleri vardır.

Bazılarına göre, insan veya hayvan olsun bütün ruhları Hz. Azrail kabzeder.

Diğer bazılarına göre ise, hayvanların ruhlarını doğrudan Allah kabzeder.

Bu görüşteki alimlerin dayanağı bir hadis rivayetidir.  Özetle şöyledir “Hayvanların ecelleri onların yapacağı tesbihe bağlıdır. Tesbihleri bittiği anda ecelleri de gelmiş olur. Ve bunların ruhlarını doğrudan Allah kabzeder. Azrail’in bunların ruhlarını kabzetmek gibi bir görevi yoktur.” (bk. el-Ukayli; ed-Duafau’l-kübra, 4/321; Deylemi, 1/418)

el-Ukayli, bu hadisi hem “Duafa=zayıfler” kitabına almakla, hem de sözlü olarak da bunun zayıf olduğuna işaret etmiştir(a.g.y).

- İbn Hacer el-Heytemi, hayvanların ruhlarını da Hz. Azrail’in alacağı görüşündedir. Dayanağı ise şu iki hadis rivayetidir:

1) Hz. Azrail Peygamber efendimize hitaben şöyle demiştir:

“Ya Muhammed! Vallahi eğer ben bir sivrisineğin ruhunu kazbetmek istesem, Allah emretmediği sürece onu kabzetmeye gücüm yetmez.” (İbn Hacer el-Heytemi, el-Fetava’l-hadisiye, 1 /3; el-Fevakihu’d-Devvani,1/100 )

- Kurtubi de “Bütün hayvanların ruhlarını doğrudan Allah’ın kabzedeceği”ne dair bir hadis rivayetine yer vermiş, ardından da bunun aksini söyleyen hadislerin de var olduğunu bildirmiştir ve yukarıdaki hadisleri zikretmiştir. (bk. Kurtubi, Secde:11. ayetin tefsiri)

2) İbn Abbas’tan nakledildiğine göre, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Ben Azrail’e dedim ki: “Sen  yeryüzünün kara parçalarında ve denizlerinde yaşayan bu kadar ruhları nasıl kabzedebilirsin?” (bk.İbn Hacer el-Heytemi, a.g.y) (Buradaki delil, denizlerde yalnız hayvanların yaşamasıdır. Ayrıca “kara ve denizde olanlar” ifadesi geneldir, bütün ruh sahiplerini içine alır).

- İmam malik de “sivrisineğin ruhunu da Azrail mi alır?” sorusuna, “Onlarında nefisleri/ruhları var mı?” şeklinde bir soruyla karşılık vermiş. Onlar “evet” deyince de  İmam malik: “Onların da ruhlarını Azrail alır” diye cevap vermiş ve delil olarak da “Ölümleri anında ruhları Allah kabzeder” (Zümer, 39/42) mealindeki ayeti  zikretmiştir. (bk. Kurtubi, a.g.y)

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, hayvanların ruhlarını da Hz. Azrail’in aldığına dair bilgiler, bunun aksine olan bilgilerden daha fazladır.

Bununla beraber, şayet hayvanların ruhlarını doğrudan Allah’ın aldığına dair bilgiler sağlam ise, bunun hikmeti şu olabilir:

İnsanların ruhları için Azrail’in gönderilmesi, onlar için bir şereftir. Çünkü, Azrail Allah’ın özel bir memurudur. İnsanların ruhlarını almak için ölen insanın yanına gelmesi, insanoğlunun şerefli bir varlık olduğunun işaretidir. Kâfir de olsa bütün insanlar Allah’ın mükerrem yarattığı varlıklardır. Ahsen-i takvimde yaratılmışlardır.

Bir elçiyi gönderip ruhlarını bir emanet  olarak teslim almasını sağlamak, hiç bir elçi göndermeden doğrudan onu kabzetmek arasındaki katma değer farkını görmek zor olmasa gerektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

CİN, CİNLER...

Hayvanlar da haşir meydanına çıkacaklar mı? Onların ahiret hayatından nasipleri nasıl olacak?

9 Kâlû belâ / bezm-i elest ne demektir?

Bu sözler, Yaratanın yarattıklarıyla; hususiyle insanla olan mukâvelesine ait bir kısım sözlerdir ki, bu mukâvelede:

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorulur. Karşılığında da: "Evet, Rabbimizsin." cevabı alınır.

Bu meselenin iki yönü vardır:

1. Bu soru kime ve nasıl sorulmuştur?
2. Ne zaman sorulmuştur?

Birinci şık itibariyle, birkaç mülâhaza arz edilebilir:

1. İnsan henüz hiçbir şey değilken "var olma" emrini alması ve onun da bu emre, "evet" demesi ki; tekvînî mâhiyette bir soru ve cevap ve bir mukâvele sayılır.

2. İnsan atomlar âleminde, hattâ bu âlemin de ötesinde parçacıklardan ibâret iken, her şeyi bir kemâle doğru sevk edip terbiyeye tâbi tutan Rabbülâlemîn, bu parçacıklara insan olma şevkini duyurarak, o istikâmette onlardan bir söz ve mîsâk almasıdır ki; bu da, her zerrenin kendi tâkatinin çok üstünde, Kaf dağından ağır yükleri omuzlayarak, Rabbin "varetme" teklifine "evet" demesinden ibâret sayılabilir.

Bu iki şekilde cereyan eden "soru ve cevap" veya "teklif ve kabûl" söz ve beyânla değil gibidir. Buna binâen, bir kısım tefsirciler bu mukâveleye, temsîli şekilde yapılmış bir anlaşma nazariyle bakmışlardır. Yani, sanki öyle denilmiş, öyle cevab verilmiş ve öyle hukûkî kıymeti hâiz bir sözleşme kabûl edilmiş; yoksa, beyânla ve yazışma ile yapılmış bir akit değildir.

Aslında, binbir çeşit hitab ve binbir çeşit cevap sahibi Rabbin, "hitab ve cevab" indeksini nazara almadan böyle bir hükme varmak, yanlış bir hükümdür. Yeri gelince ona da temas edeceğiz.

3. Bu türlü bir ikrar isteği ve şehadette bulunma sözleşmesi, insanın kendini duyması ve kendinin, kendinden başka bir şey olmadığını anlamasından ibâret, bir nefis marifeti, bir "Nefsini bilen Rabbini bilir." hakîkatini temsil; bir mâhiyet âyinesini seyre koyulma ve bu yolla şuûruna akseden rengârenk hakîkatlerin petekleşmesine şahit olma ve bu şehâdeti ilân etmektir. Ne var ki, bu îcâp ve kabûl; bu söz verip söz alma, bu duyma ve duyurma, çok açık ve hemen sezilecek gibi de değildir. Belki, çok îkaz ve tenbihlerde duyulup hissedilebilecek şeylerdendir ki; irşâdın ehemmiyeti de bu noktadan ileri gelmektedir.

Bu sözleşme, kudret ve irâdenin yazdığı muhteşem kitabın mânâsını anlama ve hâdisat satırlarının sırlarını kavrama neticesinde, âdeta bir "icâb ve kabûl" gibidir.

4. Bu sözleşme ve sözleşme içindeki suâl ve cevab, cismâniyâta göre düşünülmemeli ve yine ona göre değerlendirilmemelidir. Hak (C.C) bütün varlıklara, kendi mâhiyetlerine göre emirler verir ve yine mahlûkatdan yükselen sesleri, sadâları dinler, anlar ve yerine göre onları yerine getirir. Kelâmî ıstılahla ifade edecek olursak; insan gibi ayrı ayrı dil ve lehçelerle merâmını ifade eden varlıkların her dediğini anlayan Hz. Allah (C.C), aynı zamanda, öyle ayrı ayrı lisan ve lehçelerle, onlara emirler verir, hakikatleri anlatır; insan ve kâinatı şerh eder; yarattıklarından sözler alır, mîsâklar yapar ve mukâvelelerde bulunur ki, lâfzî kelâm ve beyanla yapılan bunların hepsi "kelâmı lâfzi" cümlesindendir. Bir de bize göre kelâm ve beyân olduğu açık olmayan, hayvanlara olan ilhamdan meleklerin mazhar olduğu ilâhî hitap tarzına kadar, Hakkın bir çeşit konuşması vardır ki, o da "kelâmı nefsî"nin ayrı bir tezâhür ve tecellîsidir.

Allah'ın, bu çeşit konuşması, insanın kalbine gelen esintilerden, melekler âlemine kadar çok geniş bir dâirede cereyan ediyor olmasına rağmen, her dâirenin "alma ve verme" keyfiyeti başka başka olduğu için, bu dâirelerden herhangi birine gelen mesajı, ondan yükselen söz ve ifadeyi, bir başka dâireye göre ne duymak ne de tespit etmek mümkün değildir.

Bu îtibarla, Cenab-ı Hakk'ın zerrelerle konuşması; sistemlere emirler vermesi; terkipler, tahliller yapması, çok yüce buudlarda cereyan edip durduğundan, bizim küçük ölçücüklerimizle tespit edilmesi mümkün olmayacaktır.

Allah (C.C) zerrelerle mukâvele yapacak, moleküllerle mukâvele yapacak, hücrelerle mukâvele yapacak; atomlar âleminde, anne karnında, çocukluk devresinde mukâvele yapacak, fakat biz bunları, kendi ölçülerimiz içinde açık seçik olarak hiçbir zaman tespit edemeyeceğiz.

Hele bu görüşme, insan ruhu ve o ruhta bir mekanizma olan vicdanla olmuşsa...

Binâenaleyh, "elest" bezminde de ruhlar Rable mukâveleye çağrıldılar. Cismâniyet berzâhı arada olmadığı için, her şeyi ayan beyan gördüler ve "evet" diyerek böyle bir mukâveleye imza attılar. Ancak günümüzde çokça bulunduğu gibi bir kısım kimseler, ruh kitabının vicdan bölümünü hiç kurcalamadıkları için, böyle bir imzaya ve mîsâka rastlamadılar. Rastlamalarına da imkân yoktu; çünkü o âleme ne bir bakışları, ne de araştırmaları olmamıştı.

10 Müzik ruhun gıdası mıdır?

İnsanoğlunda iki esas unsur olduğunu hemen herkes kabul etmektedir: Ruh ve nefis… Her şeyden evvel, ruh ve nefsi birbirinden ayırmak, bunların tezahürlerini göz önüne döktükten sonra, yukarıdaki soruyu cevaplamak gerekir.

İlim, ruh ve nefis ile ilgili deney ve ölçme yapma imkânına sahip değildir. Ancak, dolaylı yoldan, yani ruh ve nefsin insanda meydana getirdiği tesirleri inceleyerek sonuca varabilir. Nitekim bugün psikoloji ve parapsikoloji ilminin yaptığı şey budur. Mesela, uyku anında vücut üzerinde yapılan ölçme ve incelemelerle, tamamen ruhi olayların bir sonucu olan rüyalar hakkında hükümler çıkarılması, bunlar arasında bulunmaktadır.

İnsan ruhu, daima anavatanı olan ahireti özler ve oranın hasretini çeker. Fakat belli bir zamana kadar vücut kafesinden çıkamadığı, ona bağlı olduğu için buna imkân bulamaz. Halbuki nefis, daima rahatı ve huzuru arar, konforlu bir hayatı talep eder ve insanın benliğine o yönde telkinlerde bulunur. Sonuç olarak insan, iki eğilimin tesiri altına girer. Ve bunlardan hangisi baskın gelirse, o yöne zorlanır.

Müzik konusunda ölçü şudur: Hangi müzik insanın ulvî hislerine hitap ediyorsa, dünyaya ait aşırı isteklerinde ve hırslarında bir törpülenme ve zayıflama, ahiret özlemlerinde bir artma ya da ölüm ve ötesine ait korkularında bir azalma meydana getiriyorsa, o müziğin faydalı olduğunu söyleyebiliriz. Buna karşılık, hangi müzik insanın şehvanî hislerine hitap ediyor ve onu ulvî hislerden uzaklaştırıyorsa, o müziğin ruha gıda değil zarar ve zehir olduğu açıktır...

11 Ruhların, ezelde Allah'a söz vermeleri nasıl olmuştur? Yoksa bu bir temsil midir?

Bazı müfessirler, misakın “temsil” ve “istiare” yoluyla bir ilâhî irşat olduğunu söyleyerek şöyle derler:

“Bu bir benzetmedir. İnsanların, Allah'ın rububiyetini tanımaya muktedir bir kabiliyette yaratılmış olmaları, bir bakıma, şahit tutulmaları olarak değerlendirilmiştir.”

Tefsir âlimlerinin büyük çoğunluğu ise, hem ilâhî hitabın, hem de ruhun verdiği cevabın sembolik değil, hakiki olduğu görüşündedirler. Bu görüşü son asrın müfessirlerinden Mehmed Vehbi Efendi şöyle dile getirir:

“Akıl ve hayat vermeksizin lisan-ı hâlle cevap vermek ihtimalleri varsa da daha doğru olanı, akıl, hayat ve nutuk verdi, halıkıyetine ve rububiyetine delalet edecek delilleri gösterdi... Onlar da suali fehmedip (anlayıp), akılları idrak ederek lisanlarıyla söylemek suretiyle cevap verdiler.”

Bir noktayı önemle belirtmek isteriz: Misak hâdisesi âyetle sabittir. Bir insan, misakın gerçek mânâda tahakkuk ettiğine akıl erdiremiyorsa, azınlıkta kalan âlimlerin görüşünü benimseyerek, bunun bir teşbih ve temsil olduğunu kabul edebilir. Böylece kendisini şeytanın vesveselerinden kurtarmış ve nefsinin ileri-geri konuşmalarına fırsat vermemiş olur. Âyetin inkârı başka, tevil ve tefsirlerden birini uygun bularak, diğerini kabul etmemek daha başkadır.

12 Dünyaya gelmeden önce ruhlar alemindeki ahvali neden hatırlamıyoruz? Ruhlar alemi diye bir yer var mıdır?

İnsanoğlu ana rahmindeyken bedenine ruh ilka ediliyor. O ruh, misafir kalacağı bu beden hakkında hiç bir bilgiye sahip değil. Ondan öte, kendisinin ruh olduğundan, görme, işitme gibi nice hislerle, akıl, hafıza, hayal gibi manevî sermayelerle donatıldığından da habersiz. Dünyaya geldiğinde de dünyayı tanımıyor. Çocukluk devrini geçiyor, büyüyor, genç oluyor. Aklını çalıştıran, kendini ve içinde yaşadığı âlemi değerlendiren, iç âleminde birtakım sorular üreten ve bunlara cevap arayan müstesna bir varlık haline geliyor. Bu haliyle bile, bebekliğini ve hele ana rahimde geçirdiği safhaları hatırlayamıyor. Sonra kalkıyor, “Ben misak-ı ezelîyi niçin hatırlamıyorum?” diye soruyor.

Rabbimiz, bu dünyada, bizi çok şeylerle sınırlamış ve bunların tamamından fayda görüyoruz. Meselâ, görmemizi sınırlamış, bu yüzden her şeyi göremiyoruz. Eşyaya baktığımızda atomların o baş döndüren hareketlerini görebilseydik dengemizi kaybederdik, belki de dünyada yaşamamız mümkün olmazdı. Bastığımız topraktaki bütün bakterileri görebilseydik rahatça yürüyemezdik.

İşitme duygumuzda öyle. Kırda otururken bütün böceklerin ayak seslerini işitseydik, dinlenemezdik. Çok yüksek sesleri duyabilsiydik rahatsız olur, belki de işitme duygumuzu kaybederdik. Biz sadece belli frekanslar arasını işitiyoruz ve bizim için en faydalı olanı da böylesi.

Bu sınırlamaları yapan Rabbimiz, hafızamıza da sınırlar koymuş. Bebekliğimizi, o safhada başımıza gelenleri ve daha öncesini, yani rahimde geçen devreleri hiç hatırlamıyoruz.

İşte, rahim safhasında muhatap olduğumuz, ama sonradan hatırlayamadığımız hâdiselerden biri de “misak meselesi”. Misakı hatırlayabilseydik, bu dünyada herkes Allah’a iman ederdi ve imtihan olmamızın da bir mânâsı kalmazdı.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kalubela ve misak hakkında bilgi verir misiniz?..

13 Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır ne solunda, ne içindedir ne dışında... Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer. Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür. Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. 

Ruh Allah'ın kanunu, beden Onun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor.Allahın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır. Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:

Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.
Ruh, bedenin hiçbir cüzüne, hiçbir organına benzemez.
Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.
Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.
Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.

Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.
Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider...
Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.
Ruhun bedendeki icraatı, Güneşin gezegenlerini döndürmesi gibi, dokunmaksızın, temassız yapılır.
Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir...

Bir başka açıdan:

Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:

Beden ruh içindir, ruh beden için değil.
Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.
Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.
Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.

“Göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder.” (Sözler)

Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?

Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.

Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.

14 Ruhlar, biz uyurken ruhlar alemine gidiyorlar mı?

İnsan beden (vücut) ve ruhun birleşiminden oluşur. Beden et ve kemik olan aslı toprak olup, topraktan gelen kimyasal ve fiziksel değişime uğramış proteinler sayesinde yaşayan, ölünce yine toprak olacak olan bir yapıdır.

Ruh ise
Allah’tan gelen, vücudu canlı, gören, hisseden kılan ilahi bir emirdir.

Ölü bir insan düşünelim; eli, kolu, beyni, gözleri, kalbi... vücudu tam olarak yerindedir. Bu insana fıkra anlatsak, bilmece sorsak, korkunç hikayeler anlatsak, hüzünlü olaylar anlatsak ... bir tepki verir mi bu ölü insan?.

Canlı iken her fıkraya gülen, hüzünlü her olaya üzülen, korkan, sevinen, üzülen bu insana ne olmuştur. Daha doğrusu can alıcı soru şu: Ölürken bedenden eksilen nedir ki o olmayınca neşe, sevinç, hüzün de olmuyor? İşte o ruhtur.

Demek ki duygularımızı var eden, hissiyatın kaynağı olan ruhtur. Yoksa sevinme, üzülme, fikir, düşünce... gibi kavramları, kuru bir vücut organları arasındaki elektrik akımı ile izah etmek imkansızdır. Ruhla, duygu vardır. Ruh emaneti geri alınınca, duygu, his, düşünce de... vücudu terk eder.

Rüya esnasında ruh bedenden ayrılmamaktadır.
Ruh, bedenden ayrılmadan da başka yerlerde bulunabilme özelliğine sahiptir. Nitekim nefislerini terbiye etmiş insanların ruhları bir anda bir çok yerde bulunabilmektedir. Abdulkadiri Geylani Hazretleri aynı anda kırktan fazla yerde görülebilmiştir.

Rüyada da insanın ruhu yine cesede bağlıdır. Ancak rüyada farklı yerlerden ve alemlerden pencereler açılır ve ruh o pencereden o alemleri seyreder. Başka insanların ruhlarıyla görüşebilir.

Uyku, insan için mühim bir ihtiyaç olup Cenâb-ı Hakk, gündüzü maîşet temini için çalışma, geceyi de uyku ve dinlenme vakti olarak yaratmıştır. Uyku bir yokluk değil dinlenme vaktidir.

15 Ruhlar alemi ne zaman yaratılmıştır? Ruhlar, bedenlerden önce mi, yaratılmıştır?

1. Ruhlar alemi, Hz. Adem (as)’den önce yaratılmıştır. Nitekim, birer ruhanî alemlerin üyesi olan melekler ve cinlerin Hz. Adem’den önce  var olduğu bilinmektedir.

Ruhlar aleminden anne karnına, oradan çocukluğa, gençliğe, ihtiyarlığa ve kabir, berzah, cennet veya cehenneme giden yoldayız. Bu yolun başı ruhlar alemidir. Bu itibarla ruhların yaratılması cesetlerinden öncedir.

Nitekim, Peygamber Efendimiz (A.S.M.), “Ruhlar, toplanmış cemaatler gibidir. Onlardan önceden birbiriyle tanışanlar, iyi anlaşırlar. Tanışmayanlar ayrılırlar pek anlaşamazlar.” buyurmuştur. (Buhari, Enbiya, 2; Müslim, Birr, 159; Ebu Davud, Edeb, 19.) Peygamber Efendimiz (sav)'in bu açıklaması, insanların dünyaya gelmeden bir yerlerde tanışıp kaynaştığını haber vermektedir. Bu durum anne karnında olamayacağına göre, demek ki daha önceden var olduklarının ve anne karnına gelmeden yaratıldıklarının en açık delilidir.

Âzımabadî, bu hadisi şerh ederken “ruhların cesetlerine gelmeden önce tanışıp kaynaşmaları” diyerek ruhların cesetlerden önce yaratıldığını ifade eder. (Âzımabadî, Avnu’l Mabud, XIII, 124)

2. Ruhların kâinatın hangi evrelerinde var edildiğine dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Fakat, melekler göklerin, cinler ise yeryüzünün sakinleri olduğuna göre, buraların onlardan önce yaratılmış olması gerekir.

Unutmamak gerekir ki, “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden ancak, az bir bilgi verilmiştir.”(İsra, 17/85)  mealindeki ayette ifade edildiği üzere, ruh en gizemli bir varlıktır. Onun için ruhun gerçek yaratılış zamanını ve mahiyetini ancak Allah bilir.

3. Cinlerin de ruhu vardır. Ancak, ilgili ayette söz konusu edilen “Ruh aleminde alınan söz” insanlarla ilgili olarak zikredilmektedir. Hatta ayette açıkça ruhtan söz edilmemiştir. Fakat, genel kanaate göre bu olay ruhlar aleminde geçmiştir. İlgili ayetin meali şöyledir:

“Bir vakit Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendileri hakkında şâhit tutarak: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? demişti. Onlar da: “Evet biz şâhidiz.” demişlerdi. Bunu, kıyâmet günü, “bizim bundan haberimiz yoktu” dememeniz için yaptık.”(Araf, 7/172).

Burada önemli olan konu, Allah’ın ruhlardan söz aldığı “Kalübela” dediğimiz anlaşmanın ne zaman olduğudur. Bu konuda alimlerin görüşleri özetle şöyledir:

Bazı müfessirler, misakın “temsil” ve “istiare” yoluyla bir ilâhî irşat olduğunu söyleyerek şöyle derler: “Bu bir benzetmedir. İnsanların, Allah’ın rububiyetini tanımaya muktedir bir kabiliyette yaratılmış olmaları, bir bakıma, şahit tutulmaları olarak değerlendirilmiştir.”

Tefsir âlimlerinin büyük çoğunluğu ise, hem ilâhî hitabın, hem de ruhun verdiği cevabın sembolik değil, hakiki olduğu görüşündedirler. Bu görüşü son asrın müfessirlerinden Mehmed Vehbi Efendi şöyle dile getirir: “Akıl ve hayat vermeksizin lisan-ı hâlle cevap vermek ihtimalleri varsa da, daha doğru olanı, akıl, hayat ve nutuk verdi, halıkıyetine ve rububiyetine delalet edecek delilleri gösterdi... Onlar da suali fehmedip (anlayıp), akılları idrak ederek lisanlarıyla söylemek suretiyle cevap verdiler.”

İlave bilgiler için tıklayınız:

Kalubela ve misak hakkında bilgi verir misiniz?

CİN, CİNLER.

16 İnsan ruhunun sıkılmasının sebebi nedir? Ruhumuzun hiçbir şey yokken sıkılması şeytandan mıdır? Allah insanın içine sıkıntı verir mi, yoksa hep mutlu olmamızı mı ister?

Kabz ve bast halleri; lügat manası olarak ruhen sıkıntı, daralma ve genişleme, sıkıntı ve ferahlık manalarına gelmektedir. Bu halleri Bediüzzaman Hazretleri Kastamonu Lahikası'nda şöyle açıklamaktadır:

“... Sair teellümât-ı ruhaniye ise, sabra, mücahedeye alıştırmak için Rabbanî bir kamçıdır. Çünkü, emn ve ye'sin vartasına düşmemek hikmetiyle, havf ve reca müvazenesinde sabır ve şükürde bulunmak için kabz-bast hâletleri celâl ve cemal tecellîsinden intibah ehline gelmesi, ehl-i hakikatçe medâr-ı terakki bir düstur-u meşhurdur.”(Kastamonu Lahikası, Üçüncü Mektup)

Bu ifadeyi biraz açacak olursak, ruhi bazı sıkıntılarımız Cenab-ı Allah tarafından, bizi; sabra ve nefis ile mücahedeye alıştırmak için bize verilen Rabbani birer kamçıdır. Burada "kamçı" ifadesi üzerinde duracak olursak, nasıl ki, tembelleşen, hantallaşan bir mahluku harekete getirmek için kamçı kullanılır. Aynen öyle de, tembelleşen ve yeknesaklık içerisinde bulunan bir insan da bu kabz ve bast halleriyle adeta mü’min kamçılanmakta, ve vazifesinde ciddiyete sevk edilmektedir.

Ancak bu noktada yukarıdaki ifade de geçen “emn ve ye’sin vartası” ifadesi de gözden kaçmamalıdır. Emn hali bast halinin neticesi olmamalıdır. Yani sıkıntı ardından gelen rahatlık, vazifedeki ciddiyete halel vermemelidir. Bununla beraber kabz halinin neticesinde mü’min ye’se düşmemelidir. Çünki İstiklal Şair'imizin de ifade ettiği gibi “Ye’is mani-i her kêmaldir” Ümitsizlik ile her muvaffakiyetin önü kapanır.

Bu haletler Cenab-ı Hakk'ın Celal ve Cemal isimlerinin tecellisi iledir. Nasıl ki hastalık Cenab-ı Hakk'ın Şafi isminin tecellisi neticesi ise, sıkıntı haline Cenab-ı Hakk'ın el-Darr (celali isim) gibi isimlerinin, rahatlık ve genişlik hali de Cenab-ı Hakk'ın el-Vasi (cemali isim) gibi isimlerinin neticesidir.

Bu halden kurtulmak için abdestli dolaşmayı adet haline getirmek ayrıca Kur'an-ı Kerim ve Cevşeni sık sık okumak gerekir.

17 Reenkarnasyon hakkında bilgi verir misiniz? Bu inancın din, akıl, mantık ve hukuk açısından yanlış olduğunu nasıl ispat edebiliriz?

Ruhun, bir bedenden diğer bir bedene geçişini kabul eden bâtıl inanışa tenasüh ya da bugün daha yaygın bilinen adıyla reenkarnasyon denilmektedir. Bu inanca göre, bedenler ruhların kalıpları gibidir; ruh, kalıptan kalıba, bedenden bedene göç etmektedir, insan ruhu, cesedini terk ettikten sonra, karada, havada, yahut denizde yaşayan herhangi bir hayvanın bedenine girmekte, oradan da başka bir hayvanın bedenine, sonra, tekrar diğer bir insanınkine girerek varlığını devam ettirip gitmektedir.

Hattâ bâzı eski kavimler, insan ruhunun, önce madenlere, sonra bitkilere, daha sonra insanlara geçerek bir döngü şeklinde bir bedenden diğer bir bedene hicret ettiğine inanmışlardır. Fisagor, "Ruh, tamamen maddeye baskın gelinceye kadar beden değiştirir." diyerek bunu, bir felsefi teori haline koymaya çalışmıştır. Tâ ilkçağlara kadar uzanan bir görüş, daha çok basit fikirli insanlarca kabul görmüştür. Semavî kitaplara, inanmayan, peygamberlerin tebliğlerinden uzak olanlar, Allahü Azimüşşân'ın âhiretteki ebedî ve dâimi menzillerini kavrayamadıklarından, yahut dar düşüncelerine sığıştıramadıklarından, fıtratlarındaki ebediyet haykırışlarını bu şekilde susturacakları ve bu arzularını bu şekilde tatmin edebilecekleri zannıyla bu fikre saplanıp kalmışlardır. Bu yanlış inanışa, zamanla felsefi bir kılıf bile giydirilmiştir.

Tenasühün Tarihçesi:

Tenasüh fikrinin, ilkönce nerede doğduğu hakkında ihtilâflar vardır. Bâzı kaynaklara göre, bu teorinin kaynağı Eski Mısır'dır. Tarihçi Herodot da aynı kanaattedir. Eski Mısır'da, ölen bir kimsenin ruhunun, hayvanların, bilhassa kuş ve yılanların cesetlerine geçerek hayatını devam ettirdiğine inanılırdı. Mısırlılar, ruhun, ölümün hemen akabinde bir hayvan cesedine girdiğine, havada, karada ve suda yaşayan pek çok hayvan cesedini dolaştıktan sonra, tekrar insan cesedine döndüğüne inanırlardı. Firavunlar devrinde, Piramitlerin yapılması, bu kaba hurafenin etkisiyledir.

Bazı kaynaklarda, bu köhne safsatanın, Mısır'da tahsilini yapan Fisagor tarafından Yunanlılara ve böylece, Batı Dünyası'na götürüldüğü kaydedilmektedir.

Doğu'da ise, tenasüh görüşü daha yaygın bir şekilde, Hindistan'da görülmüştür. Ganj ve Sent nehirlerinin sıcak havzalarında yaşayan insanlar, öldükten sonra ruhlarının, kuşların hayatında devam edeceğine inanırlardı.

Dinler Tarihi araştırıldığında görülür ki, bu hurafe, Eski Mısır ve Hind'den önce, çok tanrıya inanan, iptidaî kavimlerin inanışları içerisinde de vardır. Keza, Totemizmde de tenasühün izlerine rastlanmaktadır.

Eski insanlar, ruhların yalnız insan bedenlerine değil, aynı zamanda hayvanlara, bitkilere ve cansız varlıklara da göç ettiklerine inanmaktaydılar. Bu sebeple, ruhun bir insan bedeninden diğer bir insan bedenine intikaline "Nash", kendi ruh kabiliyetine uygun bir hayvanın bedenine göçüne "Mash", bitkilere geçişine "Rash", maden ve cansızlara geçişine de "Fash" denilmiştir.

Bu hurafe, Eski Yunan, Mısır, Hind, Çin ve İran'da farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Meselâ, Hindistan'da tenasüh görüşü bütün varlıklara genelleştirilmiştir. Buda ve Brahman dinlerinde mistik bir şekle bürünmüştür. Neticede şöyle bir inanış benimsenmiştir.

"Temizlenen ve günahsız ruhlar Nirvana'ya erişir, günahkâr ruhlar da temizleninceye kadar, hayvan cesetlerinde dolaşırlar."

Eski Mısırlılar ise, tenasühü, yalnız insandan hayvana, hayvandan da tekrar insana göç şeklinde kabul etmişlerdir.

Eski Yunan'da, felsefe tarihinden anlaşıldığı kadarıyla, tenasüh görüşüne, önce Fisagor, Eflâtun, sonra da, Yeni Eflâtuncular tarafından felsefi bir elbise giydirilmeye çabalanmıştır.

Başlangıç olarak, Mısır'da ortaya çıkan bu köhne görüş, Hint'te mistik şekle, Yunan'da felsefi şekle sokulmuş, İran'da ise bu bâtıl inanca bir ahlâki meslek ve din süsü verilmiştir. Bu görüş, Zerdüşt ve Mezdekiler gibi dini gruplarda taraftar bulmuştur.

İran'da, eskilerden gelen bu bâtıl felsefe, Şiîlik perdesi altında Gulat gibi bâzı Şiî kollarına geçmiştir. Maalesef, bu ilim ve fikir asrında bile, hâlâ bu safsataya inananlara rastlanmaktadır! Bunlar, fikren tâ İlkçağlarda dolaşan ve bu asrın çalkantıları içerisinde bunalımlar geçiren kimselerdir.

Görülüyor ki, Eski Yunan, Hint, Mısır ve Mezopotamya'da rastlanan bu inanış, daha sonra, kuvvet ve te'sirini yavaş yavaş kaybetmiş, semavi dinlerin, bilhassa İslâm Dini'nin yayılıp gelişmesi ile fikir dünyasından büsbütün silinip gitmiştir.

Fakat asrımızda, bu safsatayı yeniden sergilemek isteyen bâzı kasıtlı simalara rastlanmaktadır. Bunların başında Fransız Charles Fourrier ve Pierre Lerou gelmektedir. Bunların her ikisi de katı birer sosyalisttir. İdeolojileri icabı, ruha inanmamaktadırlar. Buna rağmen, bu materyalistler semavi dinlerdeki âhiret inancını zedelemek kastıyla, tenasüh fikrine sarılmakta ve böylece sapık ideolojilerine malzeme hazırlamak istemektedirler. Bugün de bu hurafeye rağbet gösterip onu yaymak, propaganda etmek isteyenler, maddeci tezgâhtarlardan başkası değildir.

Tenasüh İddiasının Bâtıl Olduğunu Gösteren Deliller:

Bütün semavi dinlerin akîde ve esaslarına zıt düşen tenâsüh fikrinin hiçbir ilmi dayanak noktası yoktur. Tenasüh fikrini iddia edenlerin sayısı, dünya nüfusu içerisinde istatistik (!) değerlendirmelere giremeyecek kadar azdır.

Bu iddiayı çürüten delillere geçmeden önce şunu belirtelim:

Kâinatta yıldızlardan zerrelere kadar her bir varlık, her mahlûk mutlak bir irâdenin, kapsamlı bir ilmin, kahhâr bir kudretin tasarruf ve hâkimiyeti altındadır; bir düzenin esiridir. Yani, bütün varlıklar, Allah'ın tedbir ve tanzimiyle konup kaldırılmaktadır. Dünün mutlak ilim ve iradesiyle vazife görmektedir. O haşmetli güneşlerin, o uçsuz bucaksız sistemlerin, yaratıldıklarından bu yana "Mükemmel bir düzen ve hikmet ile bir saniye kadar şaşırmayarak hareket etmeleri ve vazife görmeleri." gösteriyor ki, ruhlar ve bedenler başıboş olamaz, bu düzene muhalefet edemezler. Ruhu, bu düzenin dışına çıkaran tenasüh iddiası, Cenab-ı Hakk'ın hikmetine tamamen zıt ve Allahü Azimüşşân'ın lütuf, kerem, ihsan ve inayeti gibi kutsi sıfatlarına büyük bir iftiradır.

Evet, Cenâb-ı Hakk'ın hikmet ve rahmeti bu çirkin hurafeyi reddeder. İnsanı âleme halife ve sultan yapan, yer ve gökleri onun emrine veren, âlemin özü ve özeti olarak onu en yüksek yaratılışla, en mükemmel surette, en geniş kabiliyette yaratan Kudret-i İlâhiyye, bu mahiyetteki bir ruhu hiç, binler derece aşağıya düşürerek farelerin, köpeklerin, yılanların... daha ayıbı maymunların cesetlerinde dolaştırır mı? Adalet ve hikmeti, rahmet ve şefkati, lütuf ve ihsanı buna müsaade eder mi? Bu hâl, O Hakîm-i Zülcelâl'in, hâşâ şânına yakışır mı?

Dinimiz, insanlara o kadar önem vermiştir ki, kabirlerinin çiğnenmesine bile müsaade etmemiştir. Kabristanlardaki kemikleri ve o kemikleri misafir eden topraklan çiğnemeye müsaade etmeyen Hak Teâlâ, hiç insan ruhunu, hayvanların cesetlerinde barındırır mı?

Kendisine, "Köpek!.." denildiğinde kızan insanoğlunun ruhunu, Cenâb-ı Hak hiç köpek cesedine sokup da oğlunun kapısına bağlatır mı? Yahut eşeğin bedenine sokup, oğlunu ona bindirir mi?

Tenasüh iddiası, Cenâb-ı Hakk'ın vâdine de zıttır. Zira, Cenâb-ı Hakk'ın emir ve yasaklarının gereği mutlaka gerçekleşecektir. Mü'minlere cenneti vaat etmiştir ve bu vaadini yerine getirecektir. Ulûhiyyetini inkâr eden şerli insanları, kâfir ve münafıkları da ebedi azap ile cezalandıracaktır. Ne mü'minler mükâfatsız kalacaklar, ne de kâfir ve münafıklar, tenasüh iddialarıyla azaptan kurtulabileceklerdir.

Tenasüh iddiası, peygamberlerin gönderilmeleri ve semavî kitapların indirilmeleri hakikati ile de bağdaşamaz. Eğer ruhlar, dünyada başıboş bırakılsalar ve hareketlerinde serbest olsalardı, peygamberlerin gönderilmelerine ve kitapların indirilmesine ihtiyaç kalmazdı. Peygamberlerin en büyük dâvaları, Allah'ın varlığı ve birliğinden sonra ebedî hayattır, âhiret hayatıdır. Cenâb-ı Hak onları, insan türünün terakki ve tekâmülünü te'min etmek, beşerin bakışını ebedî hayata çevirmek için gönderilmiştir.

İnsanın mükerrem bir mahlûk olarak yaratıldığını, semâvât ve arzın, gece ve gündüzün, hayvan ve bitkilerin onun emrine verildiğini, küre-i arza halife tâyin edildiğini, "Ahsen-i takvimde", seçkin bir surette yaratıldığını, bir kısım meleklerin, onu gözetmek ve muhafaza etmek için çalıştırıldıklarını, bakî bir hayata mazhar kılındığını, mü'minlerin ebedî olarak cennette, kâfirlerin cehennemde kalacaklarını bildiren Kur'ân-ı Mübîn de tenasüh iddiasını tamamen reddetmektedir.

Tenasüh iddiasının tutarsızlığına bu kısa bakıştan sonra konuyu biraz daha geniş olarak izaha çalışalım.

Tenasühün Mantık ve Hukuk Açısından Tutarsızlığı:

Tenasüh varsa ve gerçek ise, bütün insanları kapsaması, az çok her insanın, hâlihazır bedenine girmeden önce misafir olduğu bedenleri ve o bedenlerde iken yaptığı işleri hatırlaması gerekir. Milyarlarca insanın yaşadıkları, bilmedikleri ve inanmadıkları bir hurafeyi, ısrarla piyasaya sürmenin mantık ve muhakeme açısından hiçbir değeri olamaz. Bu hurafe, insanların zihinlerine hangi maksatla yerleştirilmek istenmektedir? Doğrusu, bu husus düşündürücü ve ibret vericidir.

Tenasüh iddiasında bulunan üç grup insan vardır: Bunlar, birkaç çocuktan, psikopat ve ideolojik düzenbazdan ibarettir.

Bugüne kadar, sadece birkaç çocuk, başka cesetlerde yaşadıklarını iddia etmişlerdir. Halbuki, altı veya yedi yaşlarındaki bu çocukların sözleri, hukuk ve ilim açısından bir değer taşımaz. Çünkü, bunlar reşit değildirler. Kendi çocukluk dünyalarını yaşayan, henüz doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği olmayan, hayâl ile gerçeği ayırt edemeyen çocukların sözleriyle bir iddia ispat edilemez. Zira, çevrelerini kendileriyle meşgul etmek, ilgilerini çekmek, itibarlarını yükseltmek, tanınmak ve "aferin" almak gibi birtakım psikolojik te'sirler altında kalabilirler. O hâlde, onların ciddiyetten uzak, hayâl mahsûlü konuşmalarının hukukî ve ilmî bir değeri olamaz.

Zaten, tespitlere göre, kendilerine tenasüh isnat edilen bu çocukların, sayıları üç-beş kişiyi geçmemektedir. İşte, bütün tenâsühçülerin dayandıkları delil ve bağlandıkları ip, bu çocukların saçma sapan sözlerinden ibarettir.

Psikopatlara gelince, bunların aklî dengeleri bozuktur; ifadelerinde çok yönlü çelişkiler mevcuttur. Ciddi bir tedaviye muhtaç olan bu insanların ifadeleri üzerinde yorum yapmanın abes olduğu açıktır. Bunların beyanları da hukuk açısından geçersizdir; ciddiye alınmaz.

Tenasüh fikrini kabullenen üçüncü grup da, belli bir ideoloji namına hareket eden samimiyetsiz ve kasıtlı kişilerdir. Allah'a ve âhirete inanmayan bir kısım dinsiz ve materyalist insanlar kasten, milleti ifsat etmek, dinî eğilimleri kırmak, umumî inanış ve inancı sarsmak için, para ve menfaat karşılığında uydurma olaylar hazırlamakta, üç-beş zavallıyı teyp gibi kullanıp, kamuoyunu bulandırmak istemektedirler.

Netice olarak, birkaç çocuğun, bir grup psikopatın ve birtakım kasıtlı kişilerin asılsız iddialarına dayanan bu hurafeye hakikat kisvesi giydirilemez.

Tenasüh Yaratılış Kanunlarına Zıttır:

Kâinat düzenini ayakta tutan ve hayatın devam ve bekası için konulmuş sonsuz diyebileceğimiz kadar çok kanun vardır. Eşya arasındaki uyum, ahenk, disiplin, tertip, denge, ölçü ve düzen bunlarla sağlanmaktadır. Bütün kâinatı kuşatan bir ahengi ve bütün âlemi kapsayan bir dengeyi sağlayan bu kanunların koyucusu, Allahü Azimüşşân'dır (C.C.)

Kâinatın her köşesinde, her cephesinde görülen ölçü, denge, acıma, rahmet, rızıklandırma, terbiye etme gibi kanunlar atomlardan yıldızlara kadar âlemde hiçbir şeyin başıboş olmadığını göstermekle, ruhun da başıboş kalamayacağına gösterir ve tenasüh iddiasını reddederler. Bunlardan bazıları üzerinde kısaca duralım:

1. Tenasüh, Kâinatta Görülen Ölçü ve Denge Kanununa Zıttır:

Kâinatta her şey bir plân ve programdan çıkmıştır. Özenle dikilmiş bir elbise, nasıl ki, prova defterinden, terzinin ilim, ölçü, takdir ve maharetinden haber veriyorsa, kâinatta hikmetle yaratılan her şeyin ölçüsü, düzgünlüğü, ahenk ve estetiği ince ölçü ve düzeni de "ölçü ve denge kanunu"ndan haber verir; Hak Teâlâ'nın adalet, ilim, hikmet ve irâdesini gösterir. Pek ince bir nazarla kâinata baktığımızda, bütün eşyadaki güzelliklerin, uyumluluğun ve ahengin, ölçü ve dengenin, cazibe ve çekiciliğin, bu iki kanundan geldiğini görürüz. Çünkü, eşya arasındaki estetik ve güzellik, ince bir ölçüyü, hassas bir tartıya, maharetli bir takdir ve tâyine, yüksek bir uyum ve âhenge dayanmaktadır.

Denge kanununu, birkaç örnekle açıklamaya çalışalım:

İnsanın yaşamasına yardım eden bir kısım kanunlar vardır. Vücutta, yağ ve besinlerin parçalanmaları, enerjiye çevrilmeleri tam bir denge içerisinde olmaktadır. İnsanın erkek ve kadın olarak yaratılmasında bir ölçü ve denge mevcuttur. Ölüm ve doğum denge üzerinedir. Dünya ile güneş arasında bir denge vardır. Med ve cezir olayı, dünya ile ay arasındaki dengeyi gösterir. Faydalı ve zararlı mikroplar dengeli bir şekilde çoğalırlar. Bütün hayvanların çoğalmaları yine denge iledir. O hâlde, kâinatta denge kanunu vardır ve hiçbir şey, kendini bu kanunun dışına çıkaramaz.

Dünyanın hareketleri, mevsimlerin geliş-gidişleri, hep bu kanun ile olur. Bütün atomlardaki sistem, denge kanununa bağlıdır. Semâdaki bütün menziller, bütün galaksi sistemleri, hep denge ile ayakta durmaktadırlar. Görülüyor ki, kâinatın her köşesinde hükmeden bir denge kanunu vardır.

Denge kanunu, çok yönlüdür. Bunun, meselâ, kâinatta, fizikî denge, biyolojik denge, bedenle ruh arasındaki denge... gibi çeşitleri vardır.

Bütün hayat sahiplerinin vücutlarındaki yağ ve besinlerin parçalanma ve enerjiye çevrilmeleri tam bir denge içerisindedir. Bütün hayat sahiplerinin, doğma, büyüme ve beslenmeleri ve nihayet ölmeleri hep bu biyolojik denge kanununu gösterir.

Fiziki dengeye gelince, semâdaki bütün menziller bütün galaksiler, samanyolları, fiziki dengeyle ayakta durmaktadırlar. Atom sistemlerinden güneş sistemlerine kadar her şey bu kanunun kapsamına dahildir. Her şeyin fizikî yapısı ve dengesi, onun vazifesine göre düzenlenmiştir. Meselâ, Güneş ve Ay'ın fiziki yapıları, onların ruhları hükmünde olan vazifelerine en uygun bir şekildedir. Biri diğerinin görevini yapamaz.

Görülüyor ki, kâinat baştan aşağıya ilim-i ilâhî'nin pergeliyle ölçülüp biçilmiş, dengelenmiş ve O'nun hakimane kıskacı altında dâimi bir denetime, gözetime tâbi tutulmuştur.

Denge kanunu, her hayvan ruhu ile cesedi arasında da mevcuttur. Sâni-i Hakîm her ruha, mahiyet ve tabiatına uygun bir ceset giydirmiştir. Meselâ, koyunun cesedi uysal ruhuna ne kadar uygundur. O ruh, arslanın kafasını taksa, pençesini de alsa canavar olamaz.

Hayvanların ruhları arasında da farklılıklar mevcuttur. Meselâ, ceylân ile arslanın, balık ile kuşun... ruhları mizaç, arzu, istek, hülâsa mahiyet itibariyle birbirlerinden nihayet derecede ayrıdırlar.

Kâinatta kapsamlı bir şekilde cereyan eden bu kanun gösteriyor ki, Cenâb-ı Hak, en mükemmel şekilde yarattığı insan ruhunu, en yüksek mertebeden en aşağı dereceye indirmez. Yani, sarayda yaşayan insanın ruhunu, ininde pinekleyen tavşana, gölde yüzen kurbağaya veya fare kovalayan kediye sokmaz. Böyle bir hâl, yukarıdan aşağıya kadar açıklanan denge kanununa zıttır.

2. Tenasüh, İmtiyaz (farklılık) Kanununa Zıttır:

Cenâb-ı Hak, her bir mahlûkunun hüviyet ve şahsiyetini korumaktadır. Buna imtiyaz kanunu diyoruz.

Kâinat içerisinde her türün, mahiyeti farklıdır. Herhangi bir mevcudun mahiyeti başka bir mahiyete dönüşemez. Hiçbir şeyin tabiatı onun tam zıddına dönüşmez; özelliklerini yitirmez. Meselâ, elmanın özellikleri kendisinden ayrılmaz, koparılıp alınamaz. O, hiçbir zaman, armut yahut kiraza dönüşmez.

Bu kanun, yıldızlarda, güneşlerde, nehirlerde, dağlarda, bağlarda da geçerlidir. Çünkü, kâinatta her şey, şahsiyetiyle tekdir. Meselâ, dünya haritasında bir başka Ağrı Dağı, bir başka Nil Nehri yoktur. Denizler bile, şahsiyetlerini muhafaza etmekte, birbirlerine karışmamaktadırlar.

Bu kanun, kâinatta öyle hakimane ve hassas bir şekilde çalışmaktadır ki, değil bütün türler, hattâ her bir fert dahi, diğerlerinden kesin çizgiler, tanıtıcı vasıflar, ayırt edici özelliklerle ayrılmıştır. Meselâ, her insan, simasından parmak izlerine kadar her şeyiyle diğer insanlardan farklı yaratılmıştır. Bu kanun, eşya arasındaki hukukun korunması için vazedilmiştir. Bütün insanlar aynı tip, şekil ve özellikleri taşımış olsalar, kimse kimseyi tanıyamaz, hayat mahvolur, hukuk zayi olurdu.

Malûmdur ki, varlıkların nitelikleri, kişisel özellikleri, mahiyetinden ayrılmaz. Bal arısı ile karasineği ele alalım: Her ikisinin de vücut yapıları genelde birbirlerinden farklı oldukları gibi, ayrıntıda da farklıdır. Meselâ, birinin kanat yahut ayak yapısıyla, diğerininki birbirine benzemez, bir çok belirti ve özelliklerle birbirlerinden ayrılırlar.

Bunlar, uzuvları itibariyle olduğu gibi, ruh ve kabiliyetleriyle de birbirlerinden ayrıdırlar. Birinin ruhu gül bahçelerinden hoşlanırken, ötekininki kanalizasyon çukurlarından hoşlanır. Bu misâl dürbünüyle diğer hayvan türlerine de bakılabilir. Hiçbir hayvan türünün öz nitelikleri kendilerinden kopup, başka türe geçemez. Bu durum, insanlarla diğer hayvan türleri arasında kendini daha iyi göstermektedir.

Meselâ, insan ruhu, bir hayvanın cesedine girmiş olsaydı, o takdirde, idrâk ve düşüncesiyle, konuşma ve yazmasıyla, san'at ve kabiliyetiyle, kısaca bütün hassalarıyla birlikte gitmesi gerekirdi. O zaman hayvanlarda da, meselâ, filozoflar, fikir ve ilim adamları... olması lâzım gelirdi. Onların da kültür ve medeniyetleri, san'at ve edebiyatları... olacaktı!

İmtiyaz kanununun zorunlu bir sonucu olarak, insanlarla hayvanlar arasında ve hayvanların kendi aralarında tenasüh olamayacağı gibi, insanlarla insanlar arasında da olamaz. Zira, bir insan, ilim ve irfanıyla, itikat ve imanıyla, zekâ ve dirâyetiyle, şefkat ve merhametiyle, hamiyet ve kahramanlığıyle.... bir başkasının tıpatıp aynı değildir. Meselâ, İmam-i Gazâlî'nin o nezîh ruhu; yüce vicdanı mümkün olsaydı, bugüne kadar dünyaya birçok Gazâlî'lerin gelmesi gerekirdi. Ve yine, birçok İbn-i Sinalar, Eflatunlar... gelmiş olacaktı. Hakikatte ise, böyle bir şey gerçekleşmemiştir.

Bir insanın, hem tahsil hayatında, hem de mezuniyetinden sonra çalıştığı bütün vazifelerinde hüviyet ve şahsiyetini devam ettirmesi gösteriyor ki, onun, "Sicil Dosyası" ölümünden sonra da ondan ayrılmayacaktır. O, bu hüviyetiyle büyük mahkeme olan ahiret mahkemesinde, en küçük ayrıntılarına varıncaya kadar hayatın hesabını verecektir. Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz adâleti, Hâşir'de öyle bir genişlikte tecelli edecektir ki, değil insanlar, bütün hayvanlar bile hüviyetleriyle dirilecek ve muhasebeye tâbi tutulacaklardır. Bu hakikatin gerçekleşmesi, imtiyazı gerektirmektedir.

İmtiyaz kanununun en büyük amacı, en büyük hikmeti ve en mühim sonucu âhirete bakar. Ahiretde mizân-i Kübrâ denilen, insanların sevap ve günahlarının ölçüleceği tartıda, her fert, Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın ifadesiyle, "Zerre kadar bile olsa yaptığı hayır ve şerrin hesabını verecektir. Bu muhasebenin neticesi olarak, cennet ehlinin her birisi, imân, amel ve takvası ölçüsünde ayrı ayrı nimetlere ve makamlara mazhar olacaktır. Cehennem ehlinden her bir fert de, küfür ve isyanının ağırlığına göre, farklı azaplara mâruz kalacaktır. Bu hakikatin gerçekleşmesi, her ferdin, hüviyet ve şahsiyetini muhafaza etmesine ve diğer hayat sahiplerinden ayrılmasına bağlıdır.

3. Tenasüh İddiası Cenab-ı Allah'ın mahlukatına rızık verme kanunu olan "Rezzâkiyet Kanununa" da Aykırıdır:

Her türün rızkı, o nevin şahsiyet ve hüviyetine, kadr ü kıymetine göre tâyin ve taksim edilmiştir. Cenâb-ı Hak, şuuru, idrâki ve konuşma kabiliyetini içeren en büyük hayat mertebesini insana verdiği için çokluk ve kalite itibariyle en müstesna, en lâtif, en gıdalı, en zarif nimetleri onun sofrasına sermiştir. Meselâ, tavuk yem ve darı ile yetinirken, insan tavuk ve yumurta yemektedir. Koyun, diken ve saman yerken, insan et ve süt ile beslenmektedir. Dünyada bile, davet ve kabullerde 'protokol' gözetildiğine göre, insana bu kadar önem veren Rezzâk-i Kerîm, elbette, onu insaniyet sofrasından alıp, bir başka hayvanın cesedine sokarak onun sofrasına oturtmaz. O'nun hikmet ve rahmeti, buna müsaade etmez.

4. Tenasüh, İnsaniyetin Kıymet ve Şerefini Hiçe İndirir:

Cenâb-ı Hak, insanı en yüksek bir tarzda yaratmıştır. Bütün bitki ve hayvanları ona hizmetkâr yapmıştır. Meselâ, ağaç, meyvesiyle, inek, sütüyle; koyun, etiyle... insanın yardımına koşturulmakta, onun için çalıştırılmaktadır. O, cihanın süsü, arzın halifesidir. Cenâb-ı Hak, Kâinat Sarayı'nı, bütün içindekilerle beraber onun için yaratmış, tanzim ve tertip etmiştir. Bu sarayın büyüklüğü, haşmeti, ziyneti... hep o misafirin şerefini, makbuliyetini ve Allahü Azimüşşân yanındaki itibarını, kadr ü kıymetini göstermektedir.

İnsan, Cenâb-ı Hakk'ı tanımak ve O'na ibâdet etmek için yaratılmıştır. Bu hikmete binâen, ona pek kıymetli cihazlar takılmış, geniş yetenekler verilmiştir. Evet, insan, yerlerin ve göklerin kaldıramadıkları bir emaneti taşımaktadır. Elbette, kâinatın neticesi, meyvesi olan insanın bu kâinattan daha büyük ve daha ehemmiyetli bir amacı olmalıdır. Bu gaye ise, ancak yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Allah'ı bilmek. O'na gerçekten kul olmaya çalışmak, O'na muhabbet edip rızâsına nail olmak ve böylece Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz ziyafet yeri olan Cennet'e lâyık bir kıymet almak ve orada, beden ve ruhuyla ebedi bir hayat sürmektir.

İşte tenasüh hurafesi, insanın mahiyetine, hakikatine ve ona verilen bu değere ters düşer. Elbette, insana bu kadar kıymet veren Hakîm-i Rahîm, onun ruhunu nihayet derece aşağı düşürüp rezil etmez, noksanlaştırmaz, hafife almaz. İnsanın ruhuna hizmet eden aciz bir hayvan cesedine sokmaz. Elmas kıymetinde yarattığı o ulvi ruhu kömür derecesine indirmez.

5. Tenasüh Safsatası Allah'ın (C.C.) Emir ve İrâdesine Zıttır:

Cenâb-ı Hakk'ın tasarrufu her şeyi kapsamaktadır. Her mahlûk gibi insan da, bu tasarrufun dışında değildir.

İnsan, düşünceleriyle, meyilleriyle, arzularıyla... her an durmadan değişmektedir. Bütün bu değişiklikler hem zaman, hem de mekân itibariyle olmaktadır. Bilip yaşadığımız bu hakikati, Allahü Azîmüşşân Kuran-ı kerimin bir çok âyetlerinde, farklı yönleriyle ifade etmektedir. Bu âyetlerden bir kaçını, meâlen takdim edelim:

"Şânım hakkı için biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülâsadan yarattık. Sonra onu sarp ve metin bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı hâline getirdik, derken o kan pıhtısını bir çiğnem et yaptık, o bir çiğnem eti de kemik (ler)e dönüştürdük. Suret yapanların en güzeli olan Allah'ın şânı (bak) ne yücedir! Sonra siz bunun arkasından, hiç şüphe yok ki, ölüler (olacaksınız). Sonra siz kıyamet gününde muhakak dirilip kaldırılacaksınız." (Mü'minûn: 23/12-16)

Bu âyetler, insanın ilk yaratılışından tâ kıyamet gününde diriltilmesine kadar geçirdiği bütün hâl ve merhalelerde, yalnız ve yalnız Allahü Azîmüşşân'ın tasarrufu altında olduğunu göstermektedir. Bu âyetlerde, yaratılışa ait ince sırlar ve hikmetler dokuz aşamada ifade edilmektedir.

1. Hak Teâlâ, beşerin kalıp ve şekli mevcut değilken, insan tohumuna da gerek kalmadan, Hz. Âdem'in süzülmüş bir çamurdan, taklitsiz ve gayet mükemmel bir şekilde, yaratıldığını ifade etmektedir.

2. İnsan neslinin bekası için ana rahminde yerleşen spermin, yani beyaz kanın yaratılmasını beyan etmekte, neslin devamını kanunlaştırmakta, kudretinin tasarrufunu nazara vermektedir.

3. İnsan mahiyetini, nutfeden alâkaya, yani spermden kan pıhtısına dönüştürüldüğünü, ifade ile değişmedeki yükselme ve terbiyeyi nazara vermektedir.

4. Sonra, o mahiyetin alâkadan mudgaya, yani kan pıhtısı hâlinden bir çiğnemlik et parçası hâline dönüştürüldüğünü ifâde buyurmaktadır.

5. Daha sonra, onun, beden çatısını teşkil edecek temel direk ve sütunlarının yaratılışını akla göstermektedir. İşte bu safha, mudgadan izama geçiş, yani, bir çiğnemlik et parçasından kemiklerin yaratılmasına geçiş safhasıdır.

6. Bu merhaleden sonra, o kemiklere et giydirildiğini buyurarak, tasarrufundaki güzellik ve hikmeti vicdan ve akıllara havale etmektedir.

7. "Sonra onu, bambaşka bir halk ve icat ile inşâ eyledik." fermanıyla da, insana takılan bütün maddi ve mânevi cihazları nazara vererek, insanın ne derece nazlı, lâtif, mükemmel yaratıldığını ifade etmektedir. Artık boy ve endamı ile, seziş ve duyusuyla, his ve vicdanı ile ruh ve kalbi ile bir san'at hârikası, bir hilkat şaheseri "Allah'ın isimlerine ait hayret edilecek şeylerin fihristi ", "Allah'a ait fiil ve işlerin bir ölçeği" ve "Kâinattaki âlemlerin bir ölçütü" olan insanın yaratılışı tamamlanmıştır. İnsanı bu nitelikte yaratan Zât-ı Akdes, elbette Ahsenü'l-Hâlıkîn'dir (yaratıcıların en mükemmeli). İnsan da, yaratılmışların en güzelidir. İnsanı bu derece üstün fıtratta yaratan Cenâb-ı Hak, onun ruhunu hiç hayvanların seviyesine indirir mi?

8. Sonra, onun iradesiyle ölümü tadacağımızı,

9. Sonra da, muhakkak kıyamet gününde diriltileceğimizi buyurmaktadır.

Âyetlerde geçen dokuz merhale gösteriyor ki, insan hayatının hiçbir safhası, hiçbir anı Allahü Azimüşşân'ın tasarruf ve irâdesinden hariç değildir. Hükümranlığı ebedi olan Cenâb-ı Hakk'ın, insanı bu derece ulvi yaratmasının hikmeti, onu birtakım ciddi emanetlerle, büyük tekliflerle sorumlu kılmak içindir. Yeryüzünün halifesi olduğunu iradesiyle, hayat ve felsefesiyle tescil ettirmesi içindir. Ebedi saadete aday olduğunu imanıyla, ahlakıyla, ameliyle, hayatı ile göstermesi içindir. Elbette, Cenâb-ı Hak, insanı ne dünyada, ne de âhirette kendi hâline bırakmaz. Evet, Âyet-i Kur'aniye'nin beyanıyla, kıyamet kopacak ve her insan tek tek hesaba çekilecektir. Peygamberlerin en büyük bir dâvası, iddiası âhiret olduğu gibi, Kur'ân-ı Kerîm'in de dörtte üçü haşirden, âhiretten bahsetmektedir. Güneş gibi zahir olan bu hakikate karşı, tenâsühçülerin vehim ve vesveselerinin ne önemi olabilir?

6. Tenasüh Hurafesi İnsanın İrâdesine Zıttır:

Ruhun, bir insan bedeninden herhangi bir hayvan bedenine, oradan da başka bedenlere geçmesini bir fikir olarak ele alırsak, bu hususta iki ihtimal karşımıza çıkar:

Tenasüh, ya Cenâb-ı Hakk'ın emir ve irâdesi ile yapılmakta veyahut ruhun, kendi tercih ve iradesiyle olmaktadır. Birinci şıkkın imkânsızlığı, yukarıda yapılan izahlardan anlaşılmıştır.

İkinci ihtimale, yani, ruhun bir bedenden diğerine, kendi tercih ve iradesiyle göçtüğüne gelince, burada da iki yol söz konusudur. Ruh bu göçü, ya şuurlu olarak veya şuursuz olarak yapmaktadır. Ruh şuursuz ise, zaten tercih yapması imkânsızdır. Zira, hareketleri aklın ve şuurun dışındadır. Ruhun, herhangi bir cesedi kendi iradesiyle tercih etmesi ihtimali ise, sayısız imkânsızlıklara bina edilmiş, utanç verici bir safsatadır. Şöyle ki:

"Ruhun irâdesi kendi elindedir." demek, ruhun tercih sahibi olduğunu kabul etmek demektir. Madem tercih sahibidir, o zaman ruhun şuurlu olduğu, beğenmek, seçmek ve ayırmak gibi meziyetlere sahip bulunduğu kabul edilecektir. Çünkü, tercih, şuur ve muhakemeye dayanır. Madem ki, ruhun şuur ve muhakemesi vardır; öyleyse o, hiçbir zaman bir hayvan cesedine girmeyi tercih etmeyecektir. Demek insan ruhunun, bitki ve hayvanların cesetlerine girmesi ihtimali yoktur.

Kabul edelim ki, ruh, kendi iradesiyle hayvanlara göç ediyor. O zaman karşımıza, çözülmesi mümkün olmayan zorluklar çıkar. Meselâ, bu teoriye göre, ruhun durup dinlenmeden, usanmadan ve hattâ utanmadan her tür hayvanın döl yatağına girmesi lazım gelir, daha açık bir ifâdeyle, karada, havada ve denizde yaşayan sayısız hayvanların yumurtalarında veya gen ve kromozomlarının yanında, her zaman hazır bulunması gibi bir safsataya kapı açılır. Akıldan binler derece uzak, muhal ve bâtıl böyle bir mesleği, değil insan, hayvan dahi kabul edemez. Akla gelen diğer bir muhal de şudur: Faraza, ruh hangi anne babayı tercih ediyorsa, onların çiftleşmesi anında, orada hazır bulunması gerekir. Acaba o anda ruhun nöbet yeri neresidir?

Ruh, ister içeride, ister dışarıda beklesin, bu noktada şu muhaller ortaya çıkar: Ruh ile döl yatağında toplanan erkek ve dişi genler, rahim, cinsel organlar, onları döllendiren şehvet, şehvetin dayandığı enerji, enerjinin elde edildiği vücut, vücudu besleyen gıda maddeleri arasında, kısacası bunlarla kâinat arasında bir anlaşma yapıldığını kabul etmek gerekir. Bunların imkânsızlığı açıktır. Meselâ, dişi ve erkek genler "İştah ve Şehvet Kanunu"na göre çalışır. Halbuki bu kanun kapsamlıdır. Bütün hayat tabakalarına kapsamı olan bu İlâhi Kanunu, âciz bir insan ruhu ile erkek ve dişi genlerin emir ve irâdesine vermek divaneliktir. Allah'ı bilmemektir. Sorular ve imkânsızlıklar, artık bu noktada sonsuza doğru uzar gider.

Bilinen bir hakikattir ki, cesedin döl yatağında büyüyüp gelişmesi, büyüme kanununa bağlıdır. Cesette nihayet derece intizam bulunduğundan, onun yapılması nihayetsiz ilim, kudret ve iradeyi gerektirir. İnce hikmetlerle dokunan, gayet önem ve intizamla yaratılan bu cesedin plân ve programını, âciz ve câhil bir ruha vermek büyük bir hezeyandır. Bu safsata kabul edilirse, şu sorulara ne cevap verilecektir? Farz ediniz ki, ruh döl yatağında beğendiği hayvanın tohumunu buldu.

Bu tohumun erkek veya dişi olduğunu bizzat kendisi mi tespit ediyor, yoksa herhangi bir laboratuarda mı tespit ettiriyor? Bu tohumları, erkek veya dişi hâline kendisi mi sokuyor? Yoksa ruh, gah erkek, gah dişi bir hayvanın cesedine mi giriyor? Böylece, bir zaman erkek, bir zaman dişi olarak mı yaşıyor? Veya erkekse, her zaman erkek; dişiyse, her zaman dişi bir hayvanın cesedine mi giriyor? Dünyaya geldiği zaman mazisini, erkek ve dişi olarak yaşadığı bedenleri neden hatırlamıyor? Bunu milyarlarca insan hatırlamıyor da, üç-beş tane çocuk veya psiko-manyak mı hatırlıyor?

Aynı döl yatağına birden fazla ruh tâlip olunca, anlaşmazlıklarını kur'a ile mi, kavga ile mi, yoksa ikna ile mi hallediyorlar? Hem ruh, ne diye bir hayvan cesedine girsin?

Buraya kadar ifade ettiklerimizden anlaşılmıştır ki, tenasüh hurafesi, mantık ve muhakeme, hikmet ve hakikat, hak ve hukuk, akıl ve vicdan açısından bâtıldır, hurafedir, safsatadır. Ve yine, bu izahların ışığında görüldü ki, tenasüh iddiası kâinatta geçerli kanunlara aykırı düşmekte, her bir kanun hikmet ve hakikat dili ile bu hurafenin bâtıl olduğunu haykırmaktadır. Diğer taraftan tenasüh iddiası, Zât-i Akdes'in hikmet ve adaletine, rahmet ve inayetine... karşı bir alay etme, nihayetsiz bir cinayettir.

Şimdi düşünelim: Acaba, bu iddiadan daha hurafe ve bâtıl ne vardır! Böyle bir iddia gericiliğin, yobazlığın, cehalet ve ön yargılılığın en katmerlisi değil de nedir?

7. Tenasüh, Ruh-Beden İlişkisine de Ters Düşer:

Tenâsühçülere şöyle bir soru soralım: Her hane, içinde oturanın, boyuna posuna, endamına, kıymetine göre düzenlenir. Saray sultana göre, kafes kanaryaya göre yapılır. İşte, haneler ile içinde oturanlar arasındaki bu ilişki, en ileri düzeyde ruhlar ile cesetler arasında mevcuttur. Hâkim-i Mutlak, koyunun cesedini, onun sevimli ruhuna, aslanın cesedini de onun haşin ruhuna uygun gelecek şekilde yaratmıştır. Bunun şahitleri, canlıların türleri, hattâ fertleri adedincedir. Rahîm-i Zülkemâl, ebedi saadete namzet olarak yarattığı, akıl, hafıza ve hayâl ve daha nice dış ve iç duygularla donatıp bezettiği insan ruhuna, tefekkür, ibâdet, şükür gibi yüce görevleri yapmaya en elverişli bir beden giydirmiştir. Malumdur ki, bir mahiyetin özellikleri, o mahiyetten ayrılmaz. Bu hakikate göre, insan ruhu, faraza bir hayvan bedenine girse, düşünmesine tefekkürüne devam etmek isteyecek, bildiklerini anlatmak, marifetlerini sergilemek arzu edecektir. Bulunduğu ceset, buna hiçbir cihette elverişli olmayacağından hayatını devam ettiremeyecektir. İnsan bedeninde bile, bazen sıkılan, bunalım geçiren bir ruh, elbette hayvan bedeninde yaşayamayacaktır.

İşte, tenasüh fikrine saplananlar, dünyadaki görevini bitirdiğinde bedenden ayrılan bu saygı değer konuğu, bazen kümese sokup insanlardan ürkütmekte, bazen arslana yerleştirip ceylânlara saldırtmakta, bazen da kurbağaya gönderip, suya sokup çıkarmaktadırlar. O lâtif misafirin önüne bazen kum, bazen hayvan yemi, bazen ot ve saman koymakta, hikmete isyan etmekte, hakikate ters düşmektedirler. Bazen, hayatta iken tavuk yiyen o misafiri, öldükten sonra tavuk bedenine sokup, gah insanlara, gah tilkilere yedirmektedir! Tenâsühçüler, hamam böceğindeyken herkesten ve her sesten ürken, dipte köşede ne bulursa onunla kanaat eden bir ruhu, kaplan bedenine sokunca hareketli ve kahraman yapmakta ve ceylân etine âşık etmektedirler.

Ve yine tenâsühçüler, bir ruhu günde birkaç bedene sokmakta, meselâ, sabahleyin bir keçide, ikindiye kadar öküzde, akşama kadar inekte yaşamakta, gece de maymun olarak yatırmaktadırlar.

Tenâsühçülere göre, bugün ceylâna saldıran kaplan, belki de dün ceylân idi. Veya bugün bu safsatayı savunan tenâsühçü belki de dün bir yılan idi. Sakın, tenâsühçülerin zehirli fikirleri, yılanlık dönemlerinden kalmış olmasın?!.

Sonuç olarak, cesetlerle ruhlar arasındaki mükemmel uygunluk ve ahenk, gösteriyor ki, Cenâb-ı Hak, bu cihana merkez olarak yarattığı, doğuştan medeni kılıp, ilim ve irfan ile sinesini genişlettiği, arza halife ve mahlûkat kafilelerine kumandan tâyin ettiği insanın ruhunu, ölümden sonra hayvanların cesetlerinde gezdirmez; bitkilerde, madenlerde dolaştırmaz; onu hakir ve zelil etmez.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'de Reenkarnasyonun olduğu iddia ediliyor. Bu konuda nasıl cevap vermeliyiz? Kur'an ayetleriyle açıklar mısınız?

Kur'an-ı Kerim ayetlerine göre, Reenkarnasyonun olmadığını nasıl isbat edersiniz?

18 Zümer suresi 42. ayeti açıklar mısınız? Sanki bu ayette iki tür ruhtan bahsediliyor. Buna bir açıklama getirebilir misiniz?

Konuyla ilgili ayetin meali şöyledir:

"Allah, ölüm vakitleri geldiğinde insanları vefat ettirir, ölmeyenleri de uykularında (bilinç kaybına uğratır). Ölümüne hükmettiklerinin canlarım alır, diğer canları da belli bir süreye kadar bedenlerine salar. Kuşkusuz bunda iyice düşünenler için dersler vardır." (Zümer, 39/42)

Allah Teâlâ'nın insanı öldürmesi, ruhun bedenle ilişkisini kesmesidir. Âyette de işaret buyurulduğu gibi, ruhun başta gelen niteliği can ve şuur kaynağı olmasıdır. Ölüm olayında Allah ruhu bedenden tamamen ayırdığından, beden hem candan hem de şuurdan yoksun hale gelmekte, uyku denilen psiko-fizyolojik olayda ise can bedende kalmakla birlikte geçici bir duyum ve bilinç kaybı yaşanmaktadır. Bu kayıp bir bakıma ruhun bedeni kısmen terketmesi anlamına geldiği için, âyette uyku ölüme benzetilmiştir. (Zemahşerî, Keşşaf, ilgili ayetin tefsiri) 

Ölüm olayında -âyetteki deyimiyle- Allah ruhu tutarken, uyku olayının sonunda ruh, uyanıklıktaki fonksiyonunu yeniden kazanır (Kur'an Yolu, Heyet, ilgili ayetin tefsiri)

Razi, ilgili ayeti şöyle açıklar:

"Kadir, Alim ve Hakîm olan o yüce zatın, ruh cevherinin bedenle alâkasını şu üç şekilde idare etmektedir:

a) Ruhun ışık ve tesirinin, bedenin bütün parçalarında, içinde ve dışında gözükmesi... İşte bu uyanıklık halidir.

b) Ruh cevherinin ışık ve tesirinin, bazı bakımlardan, bedenin zahirinden alakasını kesip, bedenin batınındaki alakasını sürdürmesi... Bu da uyku halidir.

c) Ruh cevherinin ışık ve tesirinin bedenin tamamından kesilmesi... İşte ölüm de budur." (Razi, Mefatih, ilgili ayetin tefsiri)

Nefisleri, canları ölüm esnasında vefat ettiren Allah’tır. Uyurken, uykusu esnasında henüz ölmemiş olanları da vefat ettiren O’dur. Uyku ölümün yarısıdır, yarı ölümdür. İnsan uyku esnasında Rabbimizin koyduğu bir yasa gereği neredeyse yarı ölü gibidir. Uyku esnasında insanların ruhları belli ölçüde kabzedilmektedir. İşte bu âyetin beyanıyla uyku esnasında kısmen bir ölüm hadisesi gerçekleşmektedir. Öyleyse vefat bu anlama geliyor. Yâni vefat kişinin ölümü esnasında gerçekleşen hadisedir. Bir de kişi uyku esnasında ölmemiş bir kimsenin vefat halini yaşamaktadır.

Buna göre ayetteki teveffa, yâni ölüm, ruhun bedenle ilişkisinin kesilmesi anlamına gelmektedir. Uykudaki teveffâ ile ölümdeki teveffâ arasında şu fark vardır: Ölümde ruhun bedenle hem içten hem de dıştan ilgisi kesilirken, uykuda sadece dıştan ilgisi kesilmekte ama içten ilgisi devam etmektedir.

Yâni uyku esnasında Rabbimiz kişinin akıl, his, şuur, idrak ve temyiz gücünü alıvermektedir. Öyleyse unutmayalım ki ölümle hayat iç içe bir bütündür ve hiç kimsenin, hiç birimizin uyuduktan sonra tekrar kalkacağımıza dair bir garantimiz yoktur. Tutan da, alan da, salıveren de Allah’tır. Tüm nefisler Allah’ın tasarrufu altındadır. Hiç kimsenin O’ndan saklanması, kaçıp kurtulması mümkün değildir.

İşte Rabbimiz haklarında ölümü hükmettiği kimseleri uykusu esnasında tutar. Ama Rabbimiz haklarında ölüm fermanını, ölüm hükmünü vermediği, eceli gelmemiş kimseleri de geri gönderir. Tekrar hayata gönderir. Ne zamana kadar? Adı konmuş, Allah tarafından belirlenmiş bir ecele kadar. Demek ki her gece Allah bizi öldürüyor ve ecelimizin dolacağı güne kadar da her sabah bizi bir daha kaldırıyor. Gece bizi öldürmüşken Rabbimiz sabahleyin yeni bir fırsatla, yepyeni bir imkânla bizi bir daha kaldırıyor. Sebep ne? Belki bugün aklını başına alır, belki bugün Allah’a kulluğa döner, belki bugün fırsatı değerlendirir diye. Belki de yarın kıyamet gününde Rabbimize karşı bir itiraz hakkımız kalmasın, bir mâzeretimiz olmasın diye böyle yapıyor. İşte bütün bunlarda düşünecek, tefekkür edecek, düşünüp değerlendirecek bir toplum için âyetler vardır, ibretler vardır.

Canlar üzerinde yegâne tasarruf sahibi, yegâne hüküm sahibi Allah’tır. Geceleyin herkesi uyutan, vefat ettiren, eceli dolanların ruhlarını tutup öldüren, ama vakti gelmemiş olanları tekrar diriltip uyandıran O’dur. Hayat ve ölüm üzerinde yegâne Mâlik, yegâne söz sahibi O’dur. Uyku esnasında da, ölüm esnasında da kulları üzerinde yegâne tasarrufunu, hükümranlığını yürüten O’dur. Yaşamamız gerekiyorsa hayat konumumuzu, ölmemiz gerekiyorsa ölüm konumumuzu belirleyen, takdir eden, uygulayan O’dur. Yeryüzünde en çok sevdiği, yeryüzünün en şereflisi elçisine bile bu konuda bir yetki vermemiştir. Her konuda, hayat ve ölüm konusunda, hidâyet ve dalâlet konusunda yetki sadece kendisine aittir. O’nun hidâyette dedikleri hidâyettedir, dalâlette dedikleri de dalâlettedir.

Allah, canlıların ruhlarını ölüm anında alır. Henüz ölmemiş olan­ların ruhlarını da uyurken alır. (uyurken) eceli gelenlerin ruhlarını bedene göndermeyip tutar. Diğerlerinin (eceli gelmeyenlerin) ruhlarını ise belli bir vakte kadar bedene iade eder. Şüphesiz ki bunda, düşünen bir kavim için deliller vardır.

Allah Teala bu âyet-i kerimede, ilahlığın sadece kendisine ait olduğunu, bunun delilinin ise öldürme ve öldürtmenin onun tarafından gerçekleştirilmesi olduğunu beyan ederek buyuruyor ki: "Canlıların eceli gelince Allah onları öl­dürür. Sağ olanlar da uyku uyurken ölmüş gibi olurlar. Uyku uyuyanların bir kısmının eceli gelmişse uyku anında alınan ruhlarını tekrar vücutlarına iade et­mez. Böylece uykularından uyanamayip ölürler. Uyku uyuyanların henüz eceli gelmemişse Allah onların ruhlarını tekrar vücutlarına iade eder. Onlar da uyanıp hayatlarına, ecelleri gelinceye kadar devam ederler."

Süddî diyor ki: "Allah, diriler uyuduğu zaman, onlarla ölülerin ruhlarını bir araya getirir. Onlar Allah'ın dilediği kadar birbirleriyle tanışırlar, görüşürler ve birbirlerine sorular sorarlar, dirilerin ruhları sebrest bırakılır, onlar tekrar be­denlerine dönerler. Diğerlerinin ruhları da geri dönmek isterler. Allah, ölmeleri­ni takdir ettiği kimselerin ruhlarını geri göndermez. Ölmelerini takdir etmediği kimselerin ruhlarını, ecelleri gelinceye kadar vücutlarına iade eder."

Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmakta­dırlar:

"Sizden biriniz yatağına çekildiğinde elbiselerinin ucu ile döşeğini süpürsün. "Bismillah" desin. Çünkü o yataktan kalkıp gittikten sonra onun yerine ya­takta neyin yattığını bilemez. Yatağa yatmak isterken sağ tarafına yatsın ve "Ey Allah'ım seni tesbih ederim. Yanımı senin adınla buraya koyuyorum ve senin adınla buradan kaldıracağım. Eğer ruhumu tutup gördemyeceksen (ölecekse) sen onu affet. Şayet tekrar göndereceksen sen onu salih kullarını muhafaza etti­ğin şey ile muhafaza et."

"Uyku küçük ölümdür." diye bir atasözümüz vardır. "Allah ve ahirete ina­nan ve inanmayan herkes uyku uyur, işlerime Allah'ı karıştırmam." diyen­ler, yirmi dört saat Allah'ın denetimi ve yönetiminde yaşarlar. Kalbini ça­lıştıran, kanını coşturan Allah onu uyutuyor da.

Kişi uyuyunca kendine sahip değildir, ama Allah ona sahipdir. Geçici olarak Ruhunu alıyor. Güneş yeryüzünden uzak olduğu halde, ışığıyla yakında olduğu gibi, ruhumuz da uyuyandan uzaklaşıyor, ama bedenin ya­şantısını ışığıyla devam ettiriyor. Uyanınca ruh geri geliyor.

Allah o ruhu geri vermezse, işte o zaman kişi ölüyor. Ruh berzah ale­mine alınıyor. Beden toprak oluyor, yanıp duman oluyor, ama ruhla bağ­lantısı devam ediyor. Kıyamet gününde o ruhla beden buluşturuluyor ve ahiretteki diriliş başlıyor. Ahiretteki dirilişi inkar edenler, uyku üzerine biraz kitap okusalar fay­dalı olur.

Yüce Allah, ecelleri geldiğinde ruhları be­denlerden alır. Bu, büyük ölümdür. Yine Allah, ölmemiş olan ruhları da, uykularında öldürür. Bu da küçük ölümdür.

İbn Cüzeyy şöyle der: Bu âyet, ibret alınmak içindir. Yani, Allah ruhları iki şekilde alır. Biri gerçek mânâda tam bir alıştır ki buna "ölüm" denir. Diğeri ise uyku ölümüdür. Çünkü uykudaki kimse, görememek ve işitememek hususunda ölü gibidir. Yüce Allah'ın, "geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan) o dur" mealindeki âyeti de bu mânâyadır. Âyetin son bölümü, önceki bölüm üzerine atfedilmiştir. Takdiri şöyledir: " Ölmemiş olan ruhları da uykusunda alır."

İbn Kesir de şöyle der: Yüce Al­lah, kendisinin, varlık âleminde dilediği gibi tasarruf edici olduğunu, be­denlerden ruhları alan melekleri göndermek suretiyle büyük ölümle uykuda da küçük ölümle ruhları aldığını bildirdi.

Sahibini öldürüp de aldığı ruhu tutar, bedene geri göndermez. Uyuyan kimselerin ruhlarını ise, uyandığında, belli bir zamana kadar bedenlerine iade eder. O belirli zaman, gerçek ölüm zamanıdır. İbn Abbas şöyle der: Dirilerin ve ölülerin ruhları uykuda karşılaşır. Allah'ın onlar için dilediği kadar tanışıp konuşurlar. Ruhlar bedenlerine dönmek istedikle­rinde, Allah, ölülerin ruhlarını katında tutar. Dirilerin ruhlarını bedenlerine gönderir.

Kurtubî şöyle der: Bu âyette, Yüce Allah'ın kudretinin büyüklüğüne, tek ilah olduğuna, öldüren ve diriltenin kendisi olduğuna, dilediğini yaptığına ve bunları Ondan başkasının yapamayacağına dikkat çekilmekte­dir. Bunun içindir ki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: İşte bu harikulade işlerde, onları düşünüp ibret alan bir kavim için, Allah'ın ilminin ve gücünün sonsuzluğunu gösteren açık ve kesin alâmetler vardır.

19 Ruh ikizi / eşi gibi kavramların mahiyeti nedir?

“Nefisler eşleriyle birleştirildiği zaman...” mealindeki ayette geçen nefis kelimesi, genel olarak ruh anlamında kabul edilmiştir. Ruhların eşleri ise, onların hususi cesetleridir. Dünyada birlikte olan ruh ile ceset, ölümle ayrıldılar.  Berzah aleminde tek başına yaşayan ruh, kıyamette yeniden eşi olan cesetle birleşecektir. Nitekim;

“Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O da senden razı olarak dön Rabbine”
(Fecr, 89/27-28) mealindeki ayette de nefis, ruh anlamında kullanılmıştır.

İkinci derecedeki bir mana olarak da, nefse sınıf, kısım, çeşit  anlamı verilmiştir.  Buna göre ayetin manası: “şahıslar sınıflara; mümin, kâfir, salih, fasık olarak ayrıldıkları zaman...” şeklinde olur. Bu açıklama;

“O gün sizler de üç sınıfa ayrılırsınız. Kitabı sağından verilenler... Kitabı  solundan verilenler... İman ve fazilette öncü olanlar...”
(Vakıa, 56/7-10) mealindeki  ayetin manasına uygundur.(bk. Ebu Suud, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)..

Ayette geçen “Nefisler eşleriyle birleştirildiği zaman” ifadesiyle ilgili yapılmış açıklamaları şöyle özetleyebiliriz:

a. Ruhlar/cesetlerle birleşip yeniden dirilecek ve mahşer meydanına gidecekler.

b. Her ruh sahibi, kendi akranlarıyla bir araya gelecektir. Peygamberler peygamberlerle, veliler velilerle, şehitler şehitlerle mahşerde -cennette- birlikte olacaklar. Kâfirler de kâfirlerle, münafıklar münafıklarla, Yahudiler Yahudilerle, Hıristiyanlar Hıristiyanlarla mahşerde -cehennemde- birlikte olacaktır.

c. İnsanlar mahşer günü üç gruba ayrılır, her insan  kendi konumuna uygun olan grupta yer alacaktır. (Bunlar ve diğer görüşler için bk. Taberî, Razî, İbn Kesir, Alusî, ilgili ayetin tefsiri).

Kur’an ve hadislerde “ikiz ruhu” çağrıştıran bir ifadenin olmadığı kanaatindeyiz. Bu sebeple, İslam alimleri arasında böyle bir çıkarsama asla söz konusu olmamıştır.

20 Hayvanların ve bitkilerin ruhu var mıdır?

Cevap 1:

Bilindiği gibi canlılar üçe ayrılır. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Dolayısıyla burada üç hayat mertebesi vardır. Birincisi bitki hayatı, ikincisi hayvan en yükseği de insanın hayat mertebesidir.

Bitkilerde ruhun yerini bir takım kanunlar alır. Büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunları gibi. Bitkiler gibi yarı canlıların -gelişmelerine vesile olan- bu kanuna bir nevi biyolojik ruh denilebilir. Büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunları gibi.

Aslında bu kanunlar hayvanlar ve insanlarda da hakimdir. Hayvanların ruh mertebeleri, yani ruhun sahip olduğu birtakım duygu ve algılamalar insanlara göre daha aşağı seviyededir.

Hayvanların şuursuz -fakat özel ve kendi alanlarıyla ilgili- bir nevi ilhama mahzar bir ruhları vardır.

İnsanların ruhu ise, başına şuur takılmış, kendisine haricî bir vücut elbisesi giydirilmiş bir emrî kanundur.

Cevap 2:

Biyolojinin konusunu teşkil eden canlılar âleminin ruh yapıları bakımından üçe ayrılması doğrudur. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar.

Mantarlar, bitkiler âlemi içerisindedir.

Bakteriler ve daha aşağı yapılar canlılar, bitki ve hayvanlara dahil edilemiyorsa, ikisinin arasında kabul edilirler.

İnsan, her ne kadar hücre yapısı bakımından hayvanlar âleminde yer alsa da ruh, şuur ve his bakımından onlardan tamamen farklıdır. İnsan, sahip olduğu hayal, hafıza, merak, endişe, muhakeme, tasavvur, tahayyül ve tefekkür yönüyle eşref-i mahlukattır; varlıkların en üstünü ve en şereflisidir.

Biyolojinin konusuna girmeyen, ama varlığına inandığımız ruh ve şuur sahibi cinler, melekler ve ruhaniyat da elbette canlıların içerisinde ruh sahibi olarak yer alırlar.

21 Ruh'un varlığına deliller nelerdir?

İnsan, beden ve ruhtan meydana gelir. Beden, ruhun bineği ve aletidir. Ruh, bedende tasarruf etmektedir. İmam-ı Gazali, bedeni bir şehre benzetmiş, ruhu bu şehrin padişahı olarak görmüştür.

Ruhun varlığına dair pek çok delil mevcuttur. Yazımızda bu delillerin birkaçını sıralamak istiyoruz.

1. Her insan sıklıkla kendisinden bahseder. "Görüşüm" der, "şahsiyetim" der, kısacası "ben" der. Bu "ben"in yerini insan vücudunda aradığımızda, insan hücrelerinden başka bir şey göremiyoruz. Bu hücrelerde ise, onlara ait gerçeklerden başka bir şeye rastlamıyoruz. Acaba "ben" nerededir?

2. İnsan vücudu devamlı değişmektedir. Her an vücudumuzda sayısız hormon ve enzimler yapılmakta, hücreler ölmekte ve yerine yenileri gelmektedir. Aldığımız gıdalarla hücrelerimiz tazelenmekte, aynı zamanda hücre içindeki maddelerin yerine başka maddeler gelmektedir. Böylelikle, söz gelimi birkaç sene sonra insan -zerresine kadar olmak üzere- tamamıyla değişmektedir. Şu andaki vücudumuzun bir süre sonra, oraya buraya saçılacağı, kendimizin bambaşka maddeden yeniden oluşacağımız tıbben bir hakikattir.
Gözle görülmeyen zerresine kadar bambaşka olan şahsın "ben"i aynı kalmaktadır. İnsanı maddeden ibaret sayarsak, "ruh"u inkâr edersek, izah nasıl olacaktır?

3. Bir şey yapmak, konuşmak istediğimizde bu fikir zihnimize nereden, nasıl gelmektedir? Kim söylemektedir?

4. Mesela, yürümek istediğimizde, sayısız mekanizma karışık hadiseler zinciri ile harekete geçmekte ve yürümemiz sağlanmaktadır. Biz bu sırada bunların farkında bile olamıyoruz. Acaba bu sayısız olayı düzenleyen, arada en ufak bir aksaklık olmasını önleyen kuvvet nedir?

5. İnsana hareket sağlayan kuvvet, yani canlılığı devam ettiren güç nedir?

6. Canlı ile ölü arasındaki fark nedir? Bir kimse öldüğünde; vücudu da, içinde beyni de kalbi de bütün sinir sistemi de muhafaza olunduğu halde, niçin bir madde yığınından başka bir şey değildir?

7. Bir hücrenin çalışmasını düşünelim. Sayısız hadiseler cereyan ediyor. Düzenli bir şekilde hücrede hayat sürüp gidiyor. Her şey ölçülüp biçilmiş gibi, büyük titizlik dikkati çekiyor. Karışıklık ve tehlike meydana gelmiyor. Acaba bu mükemmel işleyişi, bizim farkına bile varamadığımız bu organizasyonu sağlayan nedir?

8. Hücredeki karışık olaylar nereden yönetilir? Çekirdek (nukleus) diye cevap verebiliriz. Nukleusu ise enzimler ve haberci RNA aracılığı ile DNA içindeki genler idare eder. Kısacası, hücrenin beyni olan DNA'nın en yüksek seviyesi, genlerin bütünü şeklinde düşünülebilir. Fakat bunun nereden yönetildiği aranırsa, cevap ne olacak?

9. Aynı soruyu insan beyni için soralım. Vücudu beyin idare eder. Beynin de alt merkezleri, üst merkezleri vardır. Bazı merkezler diğerlerinin emrindedir. En yüksek merkez, en yüksek seviye hangisidir? Korteks mi (beyin kabuğu)? Belki evet. Çünkü şuurlu çalışmamız ve irademiz kortekse bağlıdır. Fakat burası da en yüksek seviye olamaz. Çünkü retiküler formasyonda bir bozukluk olunca, korteks sağlam olsa bile insan uyku veya narkoz halinde olmakta, duyumlar meydana gelmemektedir. Buna göre beyinde en yüksek seviye, kati olarak belirtilemez. Beynin en yüksek seviyesi, onun bütünüdür gibi yuvarlak bir sonuca varılır. Gerçekten ancak her bölümü normal ve sağlıklı olduğu zaman, her bir bölümü kendi görevini en mükemmel bir şekilde yapabilir. Peki, beyni idare eden en yüksek seviye nedir?

İnsan, beden ve ruhdan meydana gelmiştir. Ruhun bedeni terk etmesiyle ölüm olur ve ruh asıl vatanına kavuşur. Bu vatanı da ruhun dünyada tasarruf sahibi olduğu bedeni nasıl kullandığı belirler.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi:

"Eğer Allah Teala, seni bu beden memleketinde padişah etmese idi ve saltanat işlerini sana ısmarlamasa, bırakmasa idi, sen cihanın sultanını nasıl tanıyabilirdin?"

22 Ruhlar ne zaman yaratıldı; bedenden önce mi sonra mı yaratıldı?

Ruhların yaratılmasının bedenlerden önce olduğu anlaşılıyor. Ruhlar aleminden anne karnına, oradan çocukluğa, gençliğe, ihtiyarlığa ve kabir, berzah, cennet veya cehenneme giden yoldayız. Bu yolun başı ruhlar alemidir. Bu itibarla ruhların yaratılması cesetlerinden öncedir.

Nitekim, Peygamber Efendimiz (asm),

"Ruhlar, toplanmış cemaatler gibidir. Onlardan önceden birbiriyle tanışanlar, iyi anlaşırlar. Tanışmayanlar ayrılırlar, pek anlaşamazlar."(1)

buyurmuştur. Hadis- şerif, insanların dünyaya gelmeden bir yerlerde tanışıp kaynaştığını haber vermektedir. Bu durum anne karnında olamayacağına göre, demek ki ruhların daha önceden var olduklarının ve anne karnına gelmeden yaratıldıklarının en açık delilidir.

Âzımabadî, bu hadisi şerh ederken "ruhların cesetlerine gelmeden önce tanışıp kaynaşmaları" diyerek ruhların cesetlerden önce yaratıldığını ifade eder. (2)

Burada diğer bir konu daha vardır. O da Allah'ın ruhlardan söz aldığı "Kalü Bela" dediğimiz anlaşmanın ne zaman olduğudur. Yani, Allah Teala, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye ruhlara sorduğunda, onlar da "Evet, Sen bizim Rabbimizsin!.." diye cevap vermişlerdi. İşte bu husus ne zaman gerçekleşmiştir?.. Bu konuda alimlerin görüşleri özetle şöyledir:

Bazı müfessirler, misakın "temsil" ve "istiare" yoluyla bir ilâhî irşat olduğunu söyleyerek şöyle derler:

"Bu bir benzetmedir. İnsanların, Allah'ın rububiyetini tanımaya muktedir bir kabiliyette yaratılmış olmaları, bir bakıma, şahit tutulmaları olarak değerlendirilmiştir."

Tefsir âlimlerinin büyük çoğunluğu ise, hem ilâhî hitabın, hem de ruhun verdiği cevabın sembolik değil, hakiki olduğu görüşündedirler. Bu görüşü son asrın müfessirlerinden Mehmed Vehbi Efendi şöyle dile getirir:

"Akıl ve hayat vermeksizin lisan-ı hâlle cevap vermek ihtimalleri varsa da, daha doğru olanı, akıl, hayat ve nutuk verdi, halıkıyetine ve rububiyetine delalet edecek delilleri gösterdi... Onlar da suali fehmedip (anlayıp), akılları idrak ederek lisanlarıyla söylemek suretiyle cevap verdiler."

Kaynaklar:

(1) Buhari, Enbiya, 2; Müslim, Birr, 159; Ebu Davud, Edeb, 19.
(2) Âzımabadî, Avnu'l Mabud, XIII, 124.

23 Ruhların cinsiyeti var mıdır, yoksa girdiği bedenin cinsiyetine bağlı olarak değişir mi? Ayrıca ruhumuz ile karakterimizin, bir bağlantısı var mıdır?

Ruhun cinsiyeti yoktur. İnsan, kişilik yapısını ruhânî yanıyla birlikte, cismânî  özelliklerinden almaktadır. Bedene giren ve cinsiyetin kriterlerinin belirlenmesinde rol oynayan cismanî özelliklere paralel olarak ruh da bu kişiliğe ayak uydurmaya çalışır.

Karakterlerin ruhla ilişkisi elbette vardır. Ancak, bu karakterlerin oluşmasında dış faktörlerin rolü büyüktür. Özellikle, ahlâkî değerlerin oluşması, büyük ölçüde insanın iradesine bağlıdır. Aksi takdirde, ahlaklı veya ahlaksız olmanın bir manası kalmaz.

Şu var ki, fıtrî olan karakterleri ortadan kaldırmak mümkün değil, ama onu güzel yönlere tevcih etmek özgür iradeye bağlı olan bir olaydır. Mesela, sert mizaçlı olan bir kimsenin bu huyunu terk etmesi, çok fazla kızgınlık göstermemesi beklenmemelidir. Fakat, bunu hayırlı bir yöne; örneğin, nefsine, şeytana yönlendirilmesi mümkündür.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir? Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

24 Misak, yani kâlû belâdaki "anlaşma" ne demektir? Ruhlar âlemindeyken Allah'a verdiğimiz sözü, niçin hatırlamıyoruz? Bu sözü hatırlamayışımız, bizi sorumluluktan kurtarır mı?

Tefsir alimlerinin büyük çoğunluğu, A'raf Sûresi, 172. Ayeti esas alarak, "misakın ana rahminde başladığını, bu soru ve cevabın bedene ruh ilka edilme safhasında gerçekleştiğini" ifade ederler.

Allah'ın zamandan münezzeh olduğu dikkate alındığında, bu mânâyı kavramak kolay olur. Değişik zamanlarda yaratılan insanlar, birbirlerine göre önce ve sonra gelmiş olsalar bile, Allah'ın ezelî ilminde hepsi hazırdırlar ve bu soruya birlikte muhatap olmuşlardır.

Misakta "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuyla, insanların dikkatleri kendilerinde icra edilen İlâhî terbiyeye çekilmiş ve insan olarak terbiye gören bu bahtiyar kulların, Allah'ın bu ihsanına karşı Ona iman ve ibadet etmeleri gerektiği ders verilmiştir. Misak üzerinde tartışmalara girerek bu temel mesajı unutmak doğru olmaz.

Misak; "güçlendirme, anlaşma, sözleşme," gibi mânâlara geliyor. Ve "misak-i ezelî," Cenâbı Hakk'ın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna, ruhların "Evet, sen bizim Rabbimizsin." diye cevap vermeleriyle tahakkuk etmiş oluyor.

Tefsir âlimlerimiz ruhlara yapılan bu hitabın "kelamî" olmadığında, yani Kur'an ve diğer semavî kitaplarda olduğu gibi bir hitap özelliği taşımadığında ittifak etmişlerdir. Elmalılı Hamdi Efendi, bunun, meleklere verilen emirler gibi olduğunu ve "kelam-ı lâfzi" ile olmadığını vurgular ve şöyle buyurur: 

"Bunda da bizim anladığımız mânâda bir şahit tutmak ile soru ve cevap vermek, hakiki mânâsıyla bir mukavele düşünmek lazım değildir."

Buna göre, ruhlara sorulan bu soru, harfsiz ve kelimesiz bir hitaptır; ilham şeklindedir.

Cenâbı Hak, Şems suresinde, güneşten başlayarak birtakım mahlûklarına kasem eder. Bunlardan birisi de "nefistir." Ve âyette, mealen, şöyle buyurulur:

"Nefse (kişiye) ve onu şekillendirene, sonra da ona kötülüğü ve takvayı ilham edene (ant olsun ki...)"

Bu âyette, insan vicdanına, iyi ile kötüyü birbirinden ayırma kabiliyetinin konulduğu beyan buyurulmuş, ona bu kabiliyetin verilmesi ise "ilham" olarak ifade edilmiştir. İşte "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusu da böyle bir ilham olarak gerçekleşmiştir.

Bu konuşma, bizim anladığımız mânâda, sesli, harfli, heceli bir konuşma değildir. Zaten o anda, beden teşekkül etmiş olmadığından, bu konuşmayı ruhun kelamı olarak anlamamız gerekir.

Biz bu hitabın ve cevabın mahiyetini bilmekten aciziz ve bundan sorumlu da değiliz. Ancak şu kadarını söylemek isteriz: Sadık rüyada, bir müminin kalbine ulvî bir mânâ akıtılır. Ve rüyasında o mânâ istikametinde hareket etmeye karar verir. Sabahleyin uyandığında, Rabbinin onunla ilham yoluyla konuştuğunu anlar ve kalbine ilham edilen mânânın gereğini yerine getirmeye başlar. Rüyada Rabbinin onunla konuşması ve kendisinin de o ilhama göre hareket etmeye karar vermesi, uyanık âlemdeki konuşmalara ve kararlara hiç mi hiç benzemez.

Misak konusunda iki ayrı soruya muhatap oluyoruz. Birincisi "Misakı niçin hatırlamıyoruz?" diğeri ise "Bu hatırlamayış bizi sorumluluktan kurtarır mı?"

Önce, birinci soru üzerinde duralım: İnsanoğlu ana rahmindeyken, bedenine ruh ilka ediliyor. O ruh, misafir kalacağı bu beden hakkında hiçbir bilgiye sahip değil. Ondan öte, kendisinin ruh olduğundan, görme, işitme gibi nice hislerle, akıl, hafıza, hayal gibi manevî sermayelerle donatıldığından da habersiz. Dünyaya geldiğinde de dünyayı tanımıyor. Çocukluk devrini geçiyor, büyüyor, genç oluyor. Aklını çalıştıran, kendini ve içinde yaşadığı âlemi değerlendiren, iç âleminde birtakım sorular üreten ve bunlara cevap arayan müstesna bir varlık hâline geliyor. Bu haliyle bile, bebekliğini ve hele ana rahimde geçirdiği safhaları hatırlayamıyor. Sonra kalkıyor, "Ben misak-ı ezelîyi niçin hatırlamıyorum?" diye soruyor.

Soruya iki yönden yaklaşmak gerekir. Birincisi: Rabbimiz, bu dünyada, bizi çok şeylerle sınırlamış ve bunların tamamından fayda görüyoruz. Meselâ, görmemizi sınırlamış, bu yüzden her şeyi göremiyoruz. Eşyaya baktığımızda atomların o baş döndüren hareketlerini görebilseydik dengemizi kaybederdik, belki de dünyada yaşamamız mümkün olmazdı. Bastığımız topraktaki bütün bakterileri görebilseydik rahatça yürüyemezdik.

Bu sınırlamaları yapan Rabbimiz, hafızamıza da sınırlar koymuş. Bebekliğimizi, o safhada başımıza gelenleri ve daha öncesini, yani rahimde geçen devreleri hiç hatırlamıyoruz. İşte, rahim safhasında muhatap olduğumuz, ama sonradan hatırlayamadığımız hâdiselerden biri de misak meselesi. Misakı hatırlayabilseydik, bu dünyada herkes Allah'a iman ederdi ve imtihan olmamızın da bir mânâsı kalmazdı.

Diğer yönü ise şöyle: Peygamber mucizelerinde çokça okuruz: Bir ağaç, mucize olarak konuşur ve Allah Resûlünün (asm.) peygamberliğini tasdik eder. Daha sona yine eski hâline döner, hiçbir şeyden habersiz, sürdürür hayatını.

Cenâbı Hak, elma ağacına bir an için şuur verse ve ona "Seni elma verecek şekilde terbiye eden ben değil miyim?" deseydi, yahut bal arısına, "Seni bal verecek şekilde terbiye eden ben değil miyim?" diye sorsaydı, bütün bu ve benzeri soruların cevabı, "Evet, bizi terbiye eden sensin." şeklinde olacaktı.

Aynı soru insan ruhuna da sorulabilir: "Seni, insan ruhu olarak terbiye eden, maddî ve manevî sermayelerle donatarak nice ilimlere ve marifetlere kabiliyetli kılan ben değil miyim?"

İnsan ruhu da bu sorunun cevabını, "Evet, beni böylece terbiye eden sensin." diye verecektir.

Nitekim, ruhlara bu soru sorulmuş, onlar da bu ilâhî hitaba, "Evet, sen bizim Rabbimizsin." diye cevap vermişlerdir.

"Misakı hatırlamayışımız bizi sorumluluktan kurtarır mı?" sorusuna gelince, bu soruya İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri şöyle cevap veriyor:

"Allah, peygamberleri gönderdiğinde onlara bu ahdi haber verdi. İnsanlar hatırlamasalar bile peygamberlerin sözü, onların aleyhinde delil olmuştur. Çünkü, bilirsin ki, bir insan namazından bir rekât terk etse ve bunu unutsa, ardından güvenilir kimseler bunu kendisine hatırlatsalar, onların sözü aleyhinde delil olur."

Bir mümin, namazın her rekatında, "âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd" etmekle bir bakıma, misakını yeniler. Çevresini kuşatan ve onun yardımına koşan bütün varlıkların, İlâhî bir terbiyeden geçtiklerini düşünerek Rabbine şükreder. Sonra bu kâinatın bir küçük misâli olan kendi varlığına nazar eder. Ondaki bütün terbiye fiillerinin de yine onun menfaatine en uygun şekilde icra edildiğini görür.

İşte insanın, kendisini içten ve dıştan kuşatan bu terbiye fiillerini düşünmesi, onu ibadete sevk eder. Surenin devamında, "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz." diyerek misakını yenilemiş olur. "Rabbimiz sensin, ibadetimiz de ancak sanadır ve senden başkasından da yardım dilemeyiz." der.

25 Ruh ile beyin arasında nasıl bir ilgi vardır?

İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. O, bir bilgisayar disketi gibi, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.

“İrade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.

Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkânlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.

26 Nefis terbiyesi nasıl olmalıdır?

Nefsin tezkiyesi iki ayrı mânâya geliyor: Birincisi nefsini temize çıkarmak, ona toz kondurmamak, kusurlarını örtmek, hatta elinden gelirse bunları faziletmiş gibi göstermektir. Yukarıdaki ifadelerde, tezkiye bu mânâda kullanılmıştır.

“Nefislerinizi temize çıkarmayın.” (Necm, 53/32)

âyet-i kerimesi bize bu mânâyı ders verir.

Nur Külliyatı'nda tezkiye edilmemiş bir nefsin hali şöyle tasvir edilir:

“Tezkiyesiz nefs-i emmaresi bulunmak şartıyla, kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevemez. Eğer zâhirî sevse de, samimi sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Daima kendini beğendirmeğe ve sevdirmeğe çalışır ve kusuru nefsine almaz. Mübalâğalar ile, belki yalanlarla nefsini medih ve tenzih ederek âdetâ takdis eder.” (Lem’alar)

Bir de: “Muhakkak, nefsini temizleyen kurtuluşa erdi.” (Şems, 91/9) âyetinde teşvik edilen nefis tezkiyesi vardır. Âlimlerimiz bunu, nefsin kötülüklerden arıtılması, yâni iman etmekle şirkten, takva ile günahlardan temizlenmesi ve salih amellerle de bu temizliğinin artırılması şeklinde izah buyururlar.

Nefis terbiyesini "nefsi öldürmek" şeklinde uygulayanlar, nefsin hoşuna giden her şeyden uzak kalırlar. Bunun neticesinde; dünyayı sevmez, hırs göstermez, inat etmez, hiç öfkelenmez bir hale gelebilirler. Bunun da bir nefis terbiyesi olduğunu kabulle beraber, nefsi öldürmek yerine, onu hayra yönlendirmenin daha iyi olacağı kanaatindeyiz. Birincisi, huysuz atın yemini kısıp, onu zayıflatarak ona hakim olmaya; ikincisi ise, yemini normal verip, ama onu iyi bir terbiyeden geçirerek güçlü bir atla hedefe daha kısa zamanda varmaya benzer.

Evet, dünyanın sevilecek tarafları vardır, sevilmeyecek yönleri vardır. Hırs gösterilecek yerler vardır, gösterilmeyecek yerler vardır. İnadın güzel olduğu durumlar vardır, çirkin olduğu durumlar vardır. Öfkenin kötü olduğu haller vardır, iyi olduğu haller vardır.

Dünyayı, Cenab-ı Hakk'ın isimlerine ayna ve ahirete bir tarla(1) olarak sevmek güzeldir. İnsanın heveslerine hitab eden ve gaflet perdesi olan yönünü sevmek çirkindir.(2) İlimde ve hizmette hırs göstermek güzeldir, şöhret için malda ve makamda hırs göstermek çirkindir. Hakta inat etmek güzeldir. Batılda inat etmek, çirkindir. Zalimlere öfke duymak güzeldir, müminlere öfke duymak çirkindir.

İşte, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, arzuların hayra yönlendirilmesi, nefsin öldürülmesinden, yani büsbütün sesini kesmekten çok daha faydalıdır.(3) Bu ise, nefsin arzu ve isteklerine iyi bir mecra bulmak, onu hayırlı şeylere sevk etmekle olur; coşarak çevreye zarar veren bir nehrin önüne baraj yapmak ve onunla çevreyi sulamak gibi.

Kaynaklar:

1. Acluni, I, 412
2. Nursi, Sözler, s.,584
3. bk. Nursi, Mektubat, Envar Neş. İst. 1993, s. 33-34,

27 Ruh göçü olur mu? İnsanlar öldükten sonra tekrar başka birinin bedeninde doğar mı?

İnsan beden (vücut) ve ruhun birleşiminden oluşur. Beden et ve kemik olan aslı toprak olup, topraktan gelen kimyasal ve fiziksel değişime uğramış proteinler sayesinde yaşayan, ölünce yine toprak olacak olan bir yapıdır. Ruh ise Allah’tan gelen, vücudu canlı, gören, hisseden kılan ilahi bir emirdir.

Ölü bir insan düşünelim. Eli, kolu, beyni, gözleri, kalbi... vücudu tam olarak yerindedir. Bu insana fıkra anlatsak, bilmece sorsak, korkunç hikayeler anlatsak, hüzünlü olaylar anlatsak ... bir tepki verir mi bu ölü insan?

Canlı iken her fıkraya gülen, hüzünlü her olaya üzülen, korkan, sevinen, üzülen bu insana ne olmuştur. Daha doğrusu can alıcı soru şu: Ölürken bedendan eksilen nedir ki o olmayınca neşe, sevinç, hüzünde ... olmuyor. İşte o ruhtur.

Demek ki duygularımızı var eden, hissiyatın kaynağı olan ruhtur. Yoksa sevinme, üzülme, fikir, düşünce... gibi kavramları, kuru bir vücut organları arasındaki elektrik akımı ile izah etmek imkansızdır. Ruhla duygu vardır. Ruh emaneti geri alınınca, duygu, his, düşünce de... vücudu terk eder. İnsanın bedeninden ruhun ayrılması, onun ölümü demektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Reenkarnasyon hakkında bilgi verir misiniz?

28 Anestezi edilen beden ise, neden ruh işlevini yitiriyor?

Ruh, başına şuur takılmış emrî bir kanundur. Bu kanun bedenin bütün organlarıyla, bütün hücreleriyle yakından ilgilidir. Ancak, ruhanî ve meleklerden farklı olarak, insanların cismanî tarafları da vardır.

Cismanî tarafın varlığı, ruhun elinde birer alet gibidir. Örneğin, ruh göz penceresinden görür, kulak penceresinden işitir, beyinde ve vejedatif sistemde yer alan sinirler penceresinden ağrıyı, acıyı hisseder. Bazı kimseler -ruhu olduğu halde- gözü sağlam olmadığı için göremiyor, kulağı sağlam olmadığı için işitemiyor. İşte bunun gibi, anestezi ile ağrıyı hisseden merkezlerin işlevleri -geçici bir süre- ortadan kaldırıldığı için elinde ilgili alet edevatı kalmadığından ruh da o ağrıyı görüp hissedemiyor.

Ruhun, bedeni tamamen terk etmesinden ibaret olan ölüm olayından sonra, sağlam yapısıyla ortada duran bedenin bütün fonksiyonlarının devre dışı kalması, dumura uğraması, materyalist görüşün yanlışlığını ortaya koyan, ruhun varlığını ispat eden ve gözle görülen bir hadisedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?..

29 Hayvanlardaki ruh ile insandaki ruhun farkları var mıdır?

- Bütün canlılarda ruh denilen bir hayat iksiri vardır.  Ancak, hayvanlardaki ruh ile insanlardaki ruh arasındaki fark, insanlarla hayvanlar arasındaki fark kadar açıktır.

Allah sözlerinde israf etmediği gibi, yaratmada da israf etmez. Kur’an nasıl çok veciz ifadelerle çok geniş manalar ifade etmektedir, aynı şekilde yaratıklar da -her biri kendi yaratılış gayesine uygun- veciz bir donanıma sahiptir. Filin kendine mahsus donanımı, karıncanın kendine mahsus donanımından daha sanatlı değildir.

İşte bu zaviyeden bakıldığında rahatlıkla denilebilir ki, insan ve hayvan denilen varlıklar RUH ortak paydasına sahiptir. Fakat insanın ruhu, insana yakışan, hayvanın ruhu da hayvana yakışan bir özelliğe sahiptir. Her iki ruh da alemi emirden olmakla beraber, kendilerine harici bir vücut elbisesi giydirilmiştir. İnsan ruhu ise pek çok meziyetleri yanında ayrıca, başına şuur da takılmıştır. İnsanlar ile hayvanlar arasındaki fark, bu iki ruhun farklılığının göstergesidir.

Kur’an’da ruhun alem-i emirden olduğu ve hakkında insanların fazla bilgilerinin olmadığına ve olamayacağına işaret edilmiştir.

“Bir de sana 'rûh' hakkında soru sorarlar. De ki: 'Rûh Rabbimin emrindedir, O’nun bileceği işlerdendir. Size sadece az bir ilim verilmiştir.'” (İsra, 17/85).

Nitekim bugün de ilim çevrelerinde ruhun mahiyeti hakkında fazlaca bir bilgi yoktur. Ruhtan bahsedenler genellikle onun bedendeki icraatını dikkate alarak onu tanımlarlar. Fakat ilmî araştırmalar, beden üzerinde hâkim olan ve bedenden ayrı bir unsurun varlığını kabul etmektedir. Nitekim ölen bir insanın veya herhangi bir canlının bedeninden bir şeyin eksilmediği tespit edilmiştir. Bununla beraber, ölüm hadisesiyle birlikte insanın iradesi ve -beyin dahil- diğer donanımlarının fonksiyonlarını icra edemedikleri görülmektedir. Bu da cismani bedenden ayrı bir ruhun varlığına işaret etmektedir. (krş. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

- Ruh vardır ve bedenden bağımsızdır. Ancak, fiilleri bedenin organlarıyla uyum içindedir. Mesela, beynin bir bölgesi hasar gördüğü zaman, ruh o bölgenin faaliyetlerini iptal eder.

Bunu bir örnekle biraz daha iyi anlayabiliriz. Ruhun bedendeki durumu, âdeta bir odanın içindeki insanın durumu gibidir. Siz bir odadan dışarıyı ancak bir pencere vasıtasıyla görebilirsiniz. Burada gören pencere değil, oda içindeki insandır. Ruh da bu âlemi göz vasıtasıyla görmektedir. Yani gören göz değil, ruhtur.  Nasıl ki, odadan dışarıyı görmek için pencere gerekiyorsa, ruhun da dışarıyı görmesi için göz gereklidir.

Gözleri kapanan birisinin bu âlemi görmesi mümkün değildir. Ancak, onun ruhunda bir problem yoktur. Biz odadan ve hatta binadan dışarı çıktığımız zaman, artık pencere olayı yoktur. Her tarafı görebiliriz. Ruh da böyledir; bedeni terk ettiği zaman, kendi letafetine uygun bir kılıf giyer ve görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne ihtiyacı kalmamıştır.

Diğer taraftan duvarların tuğlalarının değişmesi gibi, hücrelerimiz durmadan değişip yenilendiği halde, bu organların yaptıkları işler aynen devam etmektedir. Örneğin gözlerimizin hücreleri sürekli değişmekte, ancak görme özelliğimiz devam etmektedir. Aynı şey, diğer organlarımız için de geçerlidir. Bu da ruhun varlığına ayrı bir delildir. Demek ki, iş yapan beden değildir, ruh dediğimiz bir varlıktır.

Konumuza ışık tutacak şöyle bir olay anlatılır:

Bir zamanlar bir bedevi sahrada yol alıp giderken, devesi aniden hastalanıp ölür. Bedevi taaccüp ederek devesine şöyle der; "Demek sende, senden başka bir şey var ki, o hem seni hem beni hem de yükümü götürüyordu. Acaba, seni, beni ve yükümü götüren o kuvvet neydi?"

Bedevi haklıydı. Zira o vücut biraz evvel yürüyor, görüyor ve yük taşıyordu. Demek o vücuttan, bedevinin göremediği bir şey çıkıp gitmişti. İşte o, ruhtan başkası değildir.

Muntazaman idare edilen bir memleket bir sultanı gösterdiği gibi, beden de onda tasarruf ve hükmeden bir ruhu gösterir. Bir ülkeyi idare eden kumandanın kendisini inkâr etmesi ne kadar garipse, bir vücudu idare eden ruhun da kendi varlığını inkâr etmesi ondan binlerce derece daha gariptir...

İlave bilgi için tıklayınız:

İnsan bedeninde faaliyet gösterenin ruh olmadığını, beyin olduğunu; yani insanın beyinden ibaret bulunduğunu iddia edenlere nasıl cevap vermek gerekir?

Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir? Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

Ruhun varlığının delilleri nelerdir?

30 Ruhun ırkı var mıdır?

Ruh, beden ülkesinin misafiri. İnsan, ana rahminde dört aylık oluncaya kadar bir tür bitki hayatı yaşıyor. Falan ırktan olan bir babanın sulbünden gelmiş ve yine falan ırktan bir annenin rahminde karar kılmış...

Babasında insan tohumunu halk eden, annesinin rahmini ona karargâh yapan Rabbinin ihsanıyla, o karanlık menzilde büyümesini sürdürüyor.

İşte ırk kavramı, ancak bu menzil için, bu ev için geçerli. Oraya gelen misafir hiçbir ırka mensup değil.

Ruhun ırkı yoktur. Ve insan da kâmil mânâsıyla ruhtan ibarettir. Beden onun hanesi hükmündedir...

31 Bir solucan iki parçaya ayrıldığı zaman, her birisi ayrı bir fert olarak gelişmeye devam ediyor. Bunların ruhu tek midir, yoksa her birinin ruhu ayrı mıdır?

Solucan her hangi bir yerinden bölündüğü zaman, bunun bir tarafında baş, diğer tarafında kuyruk kalır. Bu parçaların her biri ayrı ayrı gelişir. Kuyruk kısmına baş, baş kısmına da kuyruk ilave edilir. Böylece iki ayrı fert hâsıl olur. Bunların her birinin ruhu ayrıdır.

Canlıların en alt mertebesini bitkiler teşkil eder. Bitkinin bir dalını koparıp diktiğiniz zaman, onda da büyüme ve gelişme kanunları icraatını gösterir ve yeni bir fert teşekkül eder. Bitkilerde bildiğimiz manada ruh yoktur. Bitkilerde ruhun vazifesini, büyüme, gelişme ve farklılaşma gibi bir takım kanunlar görmektedir.

Hayvanlarda ise, bu büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunları bir bütünlük göstermekte ve harici bir vücut giyerek ruh adını almaktadır. Yukarıdaki solucan örneğinde olduğu gibi, ikiye ayrılan bir hayvanın her bir parçasında yine bu büyüme ve gelişme gibi kanunlar devam etmekte, bu kanunların bir sistem içerisinde toplanarak harici bir vücut giymesiyle her bir fert ayrı ruhlu bir şahsiyet kazanmaktadır.

İnsandaki ruh ise, büyüme gelişme, farklılaşma, işitme ve  görme gibi kanunların yanında, korku endişe ve merak gibi pek çok hissiyatın da yer aldığı harici vücut giydirilmiş bir emri itibaridir, bir kanunlar mecmuasıdır. Mükemmel bir yapıda ve çok fonksiyonel bir mahiyettedir.  

Gerek hayvanlarda ve gerekse insanlarda her ferdin ruhu müstakildir. Ayrıdır ve kendine hastır. Ait olduğu canlıda görev yapar ve onun ölümüyle hayata veda eder. Bir ruh, her hangi bir canlıda görev aldıktan sonra ikinci bir canlıya geçmez. Ama canlıların maddesi öyle değildir. Maddi atomlar, yani elementler, bir canlıdaki görevi bittikten sonra başka bir canlıda tekrar görev alabilirler. 

32 Ruh ve kalbin derece-i hayatına nasıl çıkılır? İnsan bir ismin azamî tecellisine nasıl mazhar olur?

Bilindiği gibi insanın hem bitki hem hayvan hem de insan hayatı söz konusudur. Büyüyüp gelişmesi bitkiler gibi, yiyip içmesi ve şehveti hayvan hayatından haber veriyor. Düşünmesi, inanması, ibadet etmesi, takvası, salih amelleri, güzel ahlakı onun insanlık cihetini ifade ediyor. Ruh ve kalbin gıdaları terakki ve tekâmülleri bu cephede tahakkuk ediyor. Ömrünü bu sahada geçiren insan, ruh ve kalbin hayat derecesine girmiş demektir.

Bir de ruhun cesede galip gelmesi hadisesi var ki, büyük zatların mazhar oldukları bir ulvi şereftir. Bu noktaya gelen insanların icraatları, Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “sürat-i ruh mizanıyla” cereyan ediyor. Bu ise, kalp ve ruhun derece-i hayatına girmenin en ileri bir derecesidir.

Sorunun ikinci kısmına cevap:

İnsan bir İlâhî isme azamî derecede mazhar olmak istiyorsa, gücünün yettiği ölçüde o sahada gayret göstermeli, nefsini bu vadide terbiye etmeli, ruhunu kemale doğru koşturmalıdır. Meselâ, bir insan kendisinde Alîm isminin daha çok tecelli etmesini istiyorsa, ilme çalışmalıdır. Kendisinde Kerîm isminin daha ileri derecede tecelli etmesini isteyen insan, başkalarına bolca ikram etmelidir. Gaffar isminin tecellisine mazhar olmak isteyen bir kişi, başkalarını affetmeyi kendine şiar edinmelidir...

33 İslamiyet'te ruhla ilgili bilgiler nelerdir? İslamiyet ruhun varlığı, yokluğu hakkında neler der?

RUHUN VARLIĞININ DELİLLERİ NELERDİR?

İnsan, beden ve ruhtan meydana gelir. Beden, ruhun bineği ve aletidir. Ruh, bedende tasarruf etmektedir. İmam-ı Gazali, bedeni bir şehre benzetmiş, ruhu bu şehrin padişahı olarak görmüştür.

Ruhun varlığına dair pek çok delil mevcuttur. Yazımızda bu delillerin birkaçını sıralamak istiyoruz.

1. Her insan sıklıkla kendisinden bahseder. "Görüşüm" der, "şahsiyetim" der, kısacası "ben" der. Bu "ben"in yerini insan vücudunda aradığımızda, insan hücrelerinden başka bir şey göremiyoruz. Bu hücrelerde ise, onlara ait gerçeklerden başka bir şeye rastlamıyoruz. Acaba "ben" nerededir?

2. İnsan vücudu devamlı değişmektedir. Her an vücudumuzda sayısız hormon ve enzimler yapılmakta, hücreler ölmekte ve yerine yenileri gelmektedir. Aldığımız gıdalarla hücrelerimiz tazelenmekte, aynı zamanda hücre içindeki maddelerin yerine başka maddeler gelmektedir. Böylelikle, söz gelimi birkaç sene sonra insan -zerresine kadar olmak üzere- tamamıyla değişmektedir. Şu andaki vücudumuzun bir süre sonra, oraya buraya saçılacağı, kendimizin bambaşka maddeden yeniden oluşacağımız tıbben bir hakikattir.

Gözle görülmeyen zerresine kadar bambaşka olan şahsın "ben"i aynı kalmaktadır. İnsanı maddeden ibaret sayarsak, "ruh"u inkar edersek, izah nasıl olacaktır?

3. Bir şey yapmak, konuşmak istediğimizde bu fikir zihnimize nereden, nasıl gelmektedir? Kim söylemektedir?

4. Mesela yürümek istediğimizde, sayısız mekanizma karışık hadiseler zinciri ile harekete geçmekte ve yürümemiz sağlanmaktadır. Biz bu sırada bunların farkında bile olamıyoruz. Acaba bu sayısız olayı düzenleyen, arada en ufak bir aksaklık olmasını önleyen kuvvet nedir?

5. İnsana hareket sağlayan kuvvet, yani canlılığı devam ettiren güç nedir?

6. Canlı ile ölü arasındaki fark nedir? Bir kimse öldüğünde; vücudu da içinde beyni de kalbi de bütün sinir sistemi de muhafaza olunduğu halde, niçin bir madde yığınından başka bir şey değildir?

7. Bir hücrenin çalışmasını düşünelim. Sayısız hadiseler cereyan ediyor. Düzenli bir şekilde hücrede hayat sürüp gidiyor. Her şey ölçülüp biçilmiş gibi, büyük titizlik dikkati çekiyor. Karışıklık ve tehlike meydana gelmiyor. Acaba bu mükemmel işleyişi, bizim farkına bile varamadığımız bu organizasyonu sağlayan nedir?

8. Hücredeki karışık olaylar nereden yönetilir? Çekirdek (nukleus) diye cevap verebiliriz. Nukleusu ise enzimler ve haberci RNA aracılığı ile DNA içindeki genler idare eder. Kısacası, hücrenin beyni olan DNA'nın en yüksek seviyesi, genlerin bütünü şeklinde düşünülebilir. Fakat bunun nereden yönetildiği aranırsa, cevap ne olacak?

9. Aynı soruyu insan beyni için soralım. Vücudu beyin idare eder. Beynin de alt merkezleri, üst merkezleri vardır. Bazı merkezler diğerlerinin emrindedir. En yüksek merkez, en yüksek seviye hangisidir? Korteks mi (beyin kabuğu)?

Belki evet. Çünkü şuurlu çalışmamız ve irademiz kortekse bağlıdır. Fakat burası da en yüksek seviye olamaz. Çünkü retiküler formasyonda bir bozukluk olunca, korteks sağlam olsa bile insan uyku veya narkoz halinde olmakta, duyumlar meydana gelmemektedir.

Buna göre beyinde en yüksek seviye, kati olarak belirtilemez. Beynin en yüksek seviyesi, onun bütünüdür gibi yuvarlak bir sonuca varılır. Gerçekten ancak her bölümü normal ve sağlıklı olduğu zaman, her bir bölümü kendi görevini en mükemmel bir şekilde yapabilir. Peki, beyni idare eden en yüksek seviye nedir?

İnsan, beden ve ruhdan meydana gelmiştir. Ruhun bedeni terk etmesiyle ölüm olur ve ruh asıl vatanına kavuşur. Bu vatanı da ruhun dünyada tasarruf sahibi olduğu bedeni nasıl kullandığı belirler.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi:

"Eğer Allah Teala, seni bu beden memleketinde padişah etmese idi ve saltanat işlerini sana ısmarlamasa, bırakmasa idi sen cihanın sultanını nasıl tanıyabilirdin?"

 (Doç. Dr. Sefa Saygılı)

RUH NEDİR, RUHUN MAHİYETİ ANLAŞILABİLİR Mİ?

Ruh için aşağıdaki tanımlar yapılır:

“Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)...”

“Bir kanun-u zîvücud-u haricî.” (Hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun.) (Sözler)

“Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”

Bazı insanlar Peygamber Efendimize (asm) ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “O, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkân yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.

“Emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?

Hadiste “Kendini bilen rabbini bilir.” buyuruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...” diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek Ona ulaşacağız!

Ruh hakkında neler biliyoruz? Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.

Ruh, sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. İcraatıyla ve tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine engel olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Mesela, bir yer çekimi kanunu hayat ve şuur sahibi olsaydı ruh özelliği kazanırdı.

Ruh, şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle plânlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.

 (Prof. Dr. Alaaddin Başar)

İlave bilgi için tıklayınız:

RUH

34 Ruh nerede? Allah'ı inkar edenler, ruhun olmadığını, çünkü duygu, kişilik, vicdan, sevgi gibi duyguların genlerden kaynaklandığını, ruha gerek olmadığını ifade ediyorlar?

Özellikle günümüzde, varlığı çok açık olarak ortaya çıkmış olan ruhun varlığını inkâr etmek, ruhsuz bir hayal ve cansız bir hezeyandır. Allah’a inanmayan bir kimsenin ruha inanmaması, garip değildir. Onun için bizim açıklamalarımız, hem Allah’a, dine inananlara, hem de inanmayanlara hitap edecek şekilde olacaktır.

Bu geniş konuyu şöyle birkaç madde özetleyebiliriz:

a. Ruh, gerçek bir varlık olarak yaratılmış, başına şuur takılmış, emir aleminden gönderilmiş bir kanundur.

Bazı insanlar Peygamber Efendimize (asm) ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti:

“Sana Ruh’tan sorarlar; de ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.”(İsra, 17/85).

Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi. Oysa insana ilimden çok az bir şey verilmişti.

“Emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum olan insan aklı, ölçülemeyeni anlayamaz. Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.

b. Ruh şöyle tarif edilebilir: Ruh, hayat sahibi, şuur sahibi, nûrânî, fiziksel olmayan bir vücuda sahip, bir çok özelliği, fonksiyonu olan, gerçek bir varlığa sahip, sonsuz olmaya uygun bir kanun-u emrîdir/emir aleminden gelmiş Allah’ın bir kanunudur.(bk. Nursi, Sözler, s. 517).

c. Kur’an’da ruhun ayrı bir varlık olduğu vurgulanmıştır. Aşağıdaki ayetlerde bunu görmekteyiz:

“Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr, 15/28 - 29)

“Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?”(Secde, 32/9).

d. Genlere, genetik kodlara yüklenen misyon -şayet doğruysa- ruhsuz olacak bir şey değildir. Nitekim, canlı veya yarı canlı olsun, belli şartlara  bağlı olarak gelişebilir, bir canlılık misyonunu üstlenebilir. Örneğin, tırnak kadar olan bir incir çekirdeği, bir incir ağacının bütün programını içermektedir. Fakat, bu programın etkin olabilmesi, su, hava, toprak, ışık gibi hayat şartlarına bağlıdır. Demek ki, incir çekirdeğinin genetik şifresi, tek başına bir işe yaramıyor. Oysa insanın misyonu, vizyonu, diğer canlılarla kıyaslanamayacak kadar önemli ve fonksiyoneldir. Eğer işi materyalistlerin iddia ettiği gibi, yalnız maddeye bağlarsak, bu takdirde, insan ile diğer varlıklar arasındaki farkı açıklayamayız. Çünkü bütün canlıların temel unsurları; hidrojen, oksijen, azot ve karbondur. Yüce Yaratıcı, bu dört maddenin farklı kombinezonlarından milyonlarca canlı türleri yaratmıştır. Bitkilerde yalnız biyolojik ruh vardır. Hayvanlar, geniş kapsamlı şuuru olmayan bir ruha sahiptir. İnsan ise, geçmiş ve geleceği düşünebilecek, dünya ve ahireti anlayabilecek geniş perspektifli şuuru olan bir ruha sahiptir. Demek ki, bu varlıkları birbirinden ayıran farklı özelliklerdeki ruhlarıdır.

e. Genetik kodlar birer programdır. O programların farklı canlılarda farklı bir şekilde düzgün olarak çalışabilmesi, özel şifrelerin kullanılmasına bağlıdır. Bunun açılımı şudur: genetik kodlamayı sonsuz ilmiyle Allah yapmıştır. Fiziksel olarak insanların simasını, hatta parmak izlerini farklı yarattığı gibi, kodların nüanslarını da o ayarlamıştır. Bu programın açılışını sağlayan özel şifre ise, insana mahsus şuurlu bir ruhtur. Öyle olmasaydı, bir çok dört ayaklı varlık, insandan daha akıllı olurdu. Çünkü beyincikleri daha büyük olabiliyor.

f. Bu günkü ilmi çalışmalar, tecrübeler, insanda maddenin asıl olmadığını göstermiştir. Bilakis, madde bir manaya bağlıdır. İşte o mana, hayattır, ruhtur. Örneğin, her altı ayda bir insan bedenindeki hücrelerin büyük bir kısmı ölüyor, sonra onların yerine gelenlerle vücut, -o ölü kısmında- yeniden diriliyor. Altı yılda ise, hücrelerin tamamına yakın kısmı ölüyor, sonra tekrar diriliyor. Demek ki, ortada asıl olarak duran bir mekanizma var ki, maddi hücreler o merkezde dağılıp toplanıyor. İşte bu ruhtur.

g. Her akşam uyuduğumuzda, biyoloji canlılığımız devam ettiği halde, görme, işitme vs. fonksiyonlarımızı icra edemiyoruz. Demek ki, o sırada bizden alakası bir derece kesilmiş bir mekanizma vardır ki, o da ruhtur. Altı ay kış uykusuna yatan canlıların durumunu yalnız maddi formüllerle izah edemeyiz. Üç yüz yıl uykuda kalan Ashab-ı kehfin durumunu ne ile izah ederiz?  Bu gerçeklerin açıklaması ancak ruhla olur.

"Allah, insanların ruhlarını ölüm anında alır. Ölmeyenleri de uykusu sırasında alır. Böylece ölümüne hükmettiğini yanında tutar. Ötekilerinin (ruhlarını) de belli bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz ki, bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”(Zümer, 39/42)

mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

h. Hak, adalet, ilim ve fen ruhun varlığı ile mümkündür: Bütün haklar -Allah ve kul hakkı- ancak ruhun varlığı ile gerçekleşir. Ruhun varlığı inkar edilirse, ortada hiçbir hukukî sorumluluk kalmaz. Bilindiği gibi, insan bedeni, belirli bir zaman sonra tamamen değişmektedir. Bu sebeple, ruhun inkârı, içinden çıkılmaz birtakım problemleri de beraberinde getirir. Şöyle ki:

Cinayet işleyen bir adama, hâkimin otuz sene ceza verdiğini kabûl edelim. Bu adam, vücudunun bütün zerreleri değişecek kadar hapis yattıktan sonra, "Suçu, bu vücuttan önceki vücut işlemiştir. Bu vücudun kabahati yoktur; beraatı gerekir." diyebilir. Bu iddia karşısında hâkim söyleyecek söz bulamaz ve adâlet dağıtamaz. Çünkü, artık kendisi de eski hâkim değildir. Bu durumda adalet kurumlarının dayanak noktası kalmaz; hakkın teslimi için dayanak bulunamaz.

Öte yandan, ruhun inkârı hâlinde, kardeşlik, nikâh ve mahremiyet gibi maddi-manevi bağlar da zedelenir. Aile kavramı diye bir şey kalmaz. Çünkü bu bağlar, ruhun varlığı ile devam eder. Bu değerler ruh ile meydana çıkar. Ruh olmazsa, herhangi bir karı-kocanın bütün beden zerreleri değiştikten sonra, ortaya bambaşka, apayrı bir insan çıkar. Ortada, bunların nikâhlarına hükmedebilecek hiçbir bağ kalmaz.

Yine ruh olmazsa, kardeşlik bağlan da ortadan kalkar. Şöyle ki:

İki kardeşin bütün zerreleri yenilendiğinde, öncekilerden tamamen ayrı iki şahıs ortaya çıkar. Bu arada, anne ve babalarının da zerreleri değişmiş, onlar da başkalaşmış olacaklarından, sözü edilen iki kişiye, "Kardeş" dememiz için ortada hiçbir sebep kalmaz. Bu durum, bütün akrabalar için de geçerlidir.

Demek ki, her türlü hukuk, kardeşlik, aile kavramı ve mahremiyet / gizlilik gibi muameleler hep ruh ile kâimdir.

Sırf beden için, ilim, fen, sanat, hattâ iman ve ibâdetten de bahsedilemez. Bunlar ruha ait mefhumlardır. Bir an için, ruhun değil de, bedenin bu mefhumlara sahip olduğunu farz etsek bile, vücuttan ayrılıp giden zerreler bunları da beraberlerinde götürecekler, yerlerine gelen zerreler de mefhumlardan habersiz olacaklardır. Bu durumda, insanlık  için yükselmeden söz edilemez.

ı. Hiç bir eser kendi mahiyetini bilemez. Meselâ, bir motor kendisinin motor olduğundan habersizdir. Onun ne olduğunu ve neye yaradığını, onu kullanan zat bilmektedir. Aynı şekilde göz, bir görme fabrikası olup, kendisinin ne olduğundan habersiz bulunmaktadır. Onu, ruh denilen efendi kullanmakta ve onun penceresinden bu âlemi seyretmektedir. Kulak da kendisinin işitme âleti olduğundan bihaberdir. Onu da ruh kullanmakta ve bu âlemdeki seslerden istifade etmektedir. Diğer âzalarımızı da buna kıyas debilirsiniz. (bk. R. Nur Külliyatı’dan Yirmi Üçüncü Lem'a ve Yirmi Dokuzuncu Söz)

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?..

Ruh'un varlığına deliller nelerdir?

35 Kur'an'da ruh ve nefis ayrı mı söyleniyor?

Ruh ile nefis mekanizmalarının ayrı şeyler olduğunda bir ihtilaf yoktur. Nefis, alem-i halktan olup, daha çok biyolojik bünyenin duygusal yanını temsil eden cismanî bir olgudur. Ruh ise, alem-i emirden gelen, başına şuur takılan ve harici bir vücudu olan bir muammadır.

Bununla beraber Kur’an’da bazen nefsin ruh anlamında kullanıldığını da görmekteyiz.

Kur'an'da nefs kelimesi, çoğulu olan enfüs ve nüfûs biçimleriyle birlikte, genellikle çeşitli varlıkların kendilerini belirtmek üzere kullanılır. Ama zaman zaman hayat ilkesi anlamında ruh, kalb ve anlamlarında kullanıldığı da görülür. Söz gelimi:

"Gelin... kendimizi (enfüsena) ve kendinizi (enfüseküm) çağıralım..." (Âli İmran, 3/61) ayetinde "kendimiz=lenfüsena" Hz. Peygamber (asv)'i, "kendiniz=lenfüseküm" ise Hz. İsa (as) hakkında tartışmaya kalkışan Hristiyanları dile getirilmektedir.

Kelime, "...sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben senin nefsinde (nefsike) olanı bilmem..." (Maide, 5/I 16) örneğinde olduğu gibi altı ayette Allah'ı, bir ayette (Furkan, 25/3) ilahları, bir ayette de (En'am, 6/130) insan ve cin topluluğunu belirtmek üzere kullanılır. "Haydi canlarınızı, ruhlarınızı (enfüseküm) çıkarın..." (En'am, 6/93) ayetinde insan ruhunu karşılayan nefs kelimesi, diğer bazı ayetlerde "kötülüğü emreden" (emmâre) (Yusuf, 12/53), "kınayan/levvame" (Kıyamet, 75/2) ve "huzura eren/mutmainne" (Fecr, 89/27) nitelikleriyle kullanılır. "... Yusuf bunu içinde (nefsihi) sakladı..." (Yusuf,12/77) ve "...Allah içinizden (enfüseküm) geçeni bilir..." (Bakara, 2/235) örneklerindeki gibi kelime iç ve kalp anlamlarını karşılayacak biçimde de kullanılmaktadır.

Kur'an'daki kullanılışının da etkisiyle, Emeviler döneminden itibaren, nefs kelimesi yaygın biçimde ruh anlamında kullanılmaya başlandı.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?..  

NEFS...

36 Levitasyon hakkında bilgi verir misiniz? (Hindistan ve Tibet'teki insanların havada durabilmeleri...)

Dışa yansıyan olağanüstü haller, bir mucize bir keramet olabileceği gibi, bir istidrac, bir sihir, bir illizyon da olabilir. Bunları ayırmak bazı durumlarda daha zordur.

Ancak, İslam alimlerinin bu konuda ölçüleri vardır. Bu ölçülere göre, olağanüstü hal gösteren kişi, Kur’an ve sünnet çizgisinde bir hayat sürüyor, emir ve yasakları titizlikle uyguluyorsa, bu kişiden dışa yansıyan olağanüstü haller bir keramet sayılabilir.

Eğer bu kişi, Kur’an ve sünnet çizgisinin dışında bir hayat sürüyor ve günahlara bulaşıyorsa, hele İslam inanç ve itikadından uzak birisi ise, bundan çıkan olağanüstü haller, hiçbir zaman bir keramet olarak değerlendirilmez. Bilakis bir istidrac ve benzeri hakikati olmayan sanatlar olarak görülür.

Bu sebepledir ki, İslam alimleri, kerameti, her zaman salih olmanın ölçüsü olarak kabul etmemişler ve “Bir tek istikamet bin keramete müreccahtır.” yani “Allah’ın emirleri doğrultusunda bir kez hareket etmek, bin keramet göstermeye tercih edilir.” demişlerdir.

Kuşlar havada uçuyor, şeytan bir anda tayy-i mekan edip doğudan batıya gidebiliyor, balıklar denizde yüzebiliyor, ama biz bu varlıklara bu özelliklerden dolayı bir değer vermiyoruz. Dolayısıyla, takva sahibi bir Müslüman olmayan herhangi birinin de çeşitli riyazat ve eğitimlerle, bu tip davranışları göstermesi mümkün olmakla birlikte, bu durum o kişiyi, daha ahlaklı, daha dindar ya da daha değerli yapmaz.

37 Cansız varlıkların ruhu var mıdır?

Bilindiği gibi canlılar üçe ayrılır; bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Dolayısıyla burada üç hayat mertebesi vardır. Birincisi bitki hayatı, ikincisi hayvan hayatı, en yükseği de insanın hayat mertebesidir.

Bitkilerde ruhun yerini bir takım kanunlar alır. Büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunları gibi. Bitkiler gibi yarı canlıların -gelişmelerine vesile olan- bu konuna bir nevi biyolojik ruh denilebilir. Ancak taş gibi cansızlar ise öyle bir biyolojik ruha da sahip değiller.

Hayvanların şuursuz  -fakat özel ve kendi alanlarıyla ilgili- bir nevi ilhama mahzar bir ruhları vardır.

İnsanların ruhu ise, başına şuur takılmış, kendisine haricî bir vücut elbisesi giydirilmiş bir emrî kanundur.

38 Bedenimize canlılık hisi veren ruhumuz ise ve ruh gidince beden ölüyorsa, ameliyat olurken anestezi aldığımızda, ruhumuza ne oluyor?

Ruhun bedenden ayrılmasına ölüm denilmektedir. Bu nedenle uykudayken, ameliyat olurken veya bayılmışken de ruh bedendedir.

Anesteziyle meydana gelen durum, derin bir uyku olarak algılanabilir. Beynimizin ön kortex tabakasının bir kısmı devre dışı bırakılmakla uyuduğumuz gibi, beynin bu tabakasının anesteziyle daha derinlemesine devre dışı bırakılmakla nargotik uyku hali oluşur.

Bir kanun-u emrî olan ruhun uykudayken bedeni terk etmesi söz konusu olmadığı gibi, anestezi esnasında da bedeni terk etmez. Ruhun kanuniyeti bedenle kalmaya devam eder. Çünkü ruh harici vücut giydirilmiş / dışarıda bağımsız varlık kazanmış, başına şuur takılmış, emir alemine ait bir kanun olduğundan, onun keyfiyeti, mahiyetini bilemediğimiz için, bu konuda net bir şey söylemek zordur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?..

39 İnsan bedeninde faaliyet gösterenin ruh olmadığını, beyin olduğunu; yani insanın beyinden ibaret bulunduğunu iddia edenlere nasıl cevap vermek gerekir?

Beynin kendine has fonksiyonlarının olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak, beyinin ruh olmadan bir işe yaramadığı kesindir. Ruh, göz penceresinden görür, kulak penceresinden işitir, burun penceresinden koku alır, ten penceresinden dokunmayı sezer, beyin penceresinden algılar, idrak eder.  Ruh olmadan bunların hiç biri bu işlevleri yerine getiremez. Fakat bunlar olmadan ruh da –biyolojik bünyeye bağlı olarak oluşan psikolojiyi ve diğer- hassasiyetleri algılayamaz.

Örneğin, bir odanın içinde bulunan kimse, o odanın penceresinden dışarıyı seyreder, ama seyreden pencere değil, odanın içindeki insandır. Eğer pencerede bir arıza oluşur da dışarının görmeye engel olursa, bu durum içerideki kişinin de hasar gördğü anlamına gelmez. Bunun gibi, insan bedenindeki ruh, göz penceresinden kainatı seyreder. Gözde bir hasar olsa dışarıyı görmeye engel olsa, bile bedendeki ruhun da hasar gördüğü anlamına gelmez. Aynı şekilde, ruhun, hasara uğramış, fonksiyonlarını kaybetmiş bir beyin, bir kulak aracılığıyla eskisi gibi düşünmesi işitmesi mümkün değildir. Çünkü;

- İnsan vücudu, hayvansal ve bitkisel yanını teşkil eden cismanî beden ile melek yanını teşkil eden, vücud-u haricî giydirilmiş, başına şuur takılmış bir kanun-u emrî olan ruhtan meydana getirilmiştir. Cismaniyeti olmayan, yalnız ruhanî tarafı olan melekler, insanın –cismaniyete bağlı olarak- algıladığı bir çok şeyleri algılayamazlar.

- Maddeciler, meselelere yalnız alet-edevat bazında bakıyorlar, işin mutfak kısmıyla/arka planıyla ilgilenmiyorlar. Bu sebeple, onlara göre, göz görür, kulak işitir, burun koku alır vesselam. Biraz daha ileri gidenler, bu işlerin beyinle ilişkisini algıladığı için bunları beynin fonksiyonu olarak değerlendirirler. Biz, bu araçları ve sebeplerin varlığını kabul ederiz. Örneğin beynin hasara uğraması durumunda, gözlerin görme duyusunu, konuşma yetisini kaybettiğini biliriz. Fakat, biz beynin de fonksiyonlarını icra etmesi için zorunlu olarak bağlı bulunduğu bir merkezin/ruhun varlığını da biliriz. İşin arka planında bu gerçeğin varlığını -vahyin ışığında- öğreniyoruz.

- Maddenin zayıflaması, ruhun kuvvetlenmesine sebeptir. Manevî alanlarda ihtisas yapmış, iman–amel laboratuarında yaptıkları deneylerde, keşif-keramet bulgusuna ulaşmış milyonlarca evliya, bedenlerini bırakarak ruhlarıyla misal alemi ve benzeri manevî alemlerde gezdiklerini, ruhun manevî gönül penceresinden çok hakikati gördüklerini -maddeci bilmez- ama iman gözüyle bakanlar bilirler.

- Bir benzetme yaparsak, ruh bir elektrik akımı gibidir. Mahiyeti itibariyle akım da meçhul, ruh da meçhuldür. Bu akım, ampul bedenine girdiği zaman onun her tarafını aydınlattığı gibi, ruh da insan bedenine girdiği zaman onu her yönüyle aydınlatır. Milyarlarca ampul hükmündeki beyin hücrelerini, sinir sistemini ve diğer organları aydınlatan ruh santralını görmemek, Milyonlarca  ampulün bağlı olduğu bir santral merkezini görmemekten daha gariptir. Şartelin indirilmesiyle bütün lambaların bir anda sönmesi, onların ışıklarının kendilerinden değil, dışarıdan aldıklarının kanıtı olduğu gibi, ruh şartelinin indirilmesiyle bedenin cismanî bütün ampullerinin sönmesi de, onların ruha bağlı olduklarının belgesidir.

- Ruhun mahiyetinin meçhul, kendisinin bir kanun-u emrî olduğu ayetle sabittir:

"Ey Muhammed! Sana ruhtan sorarlar. De ki; ruh, Rabbimin emrindendir. (O'nun bildiği bir iştir) size ancak az bir bilgi verilmiştir."(İsra, 17/85).

- Özetlersek, insanı maddeden ibaret sanan, bu maddî bünyenin harika sanat cihetini de kör tesadüfe, cansız, şuursuz tabiata veren; elmayı ağaçtan, suyu gölden, nefesi/oksijeni havadan, yağmuru buluttan, sütü-peyniri inekten gelen birer hediye olarak kabul eden beyinsizler yüzündendir ki, -baş döndürücü teknolojik gelişmelere rağmen- birkaç asırdır insanlık irtifa kaybetmiş, ahsen-i takvim zirvesinden esfel-i safilin derekesine yuvarlanmış, insanlık camiasının onurlu hayat sistemi altüst olmuştur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir? Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

40 Beyin ve ruh birbirinden bağımsız şeyler midir?

Ruh hakkında İslâm dini çok şey bildirmemiştir. Kur’an-ı Kerim, bu konuda fazla şey sormamamızı öğütlüyor. Ancak, yukarıdaki sorulara yeterli cevabı da vermektedir.

Ruh vardır ve bedenden bağımsızdır. Ancak, fiilleri bedenin organlarıyla uyum içindedir. Mesela, beynin bir bölgesi hasar gördüğü zaman, ruh o bölgenin faaliyetlerini iptal eder.

Bunu bir örnekle biraz daha iyi anlayabiliriz. Ruhun bedendeki durumu, âdeta bir odanın içindeki insanın durumu gibidir. Siz bir odadan dışarıyı ancak bir pencere vasıtasıyla görebilirsiniz. Burada gören pencere değil, oda içindeki insandır. Ruh da bu âlemi göz vasıtasıyla görmektedir. Yani gören göz değil, ruhtur. Nasıl ki, odadan dışarıyı görmek için pencere gerekiyorsa, ruhun da dışarıyı görmesi için göz gereklidir.

Beyin de böyledir. Dört bölgeden meydana gelmiş bir beyni, dört pencereli bir oda gibi kabul edebiliriz. Bu pencerelerin her birisinden gördüğümüz manzara farklıdır. Birisinden deniz görünürken bir diğerinden portakal bahçesi, üçüncüsünden karlı dağlar, dördüncüsünden de elma bahçesi temaşa edilmektedir. Denizi gösteren pencerenin kapatılması halinde, odadaki insan denizi göremeyecektir. İnsanın görmesinde ve hayati yapısında bir noksanlık yoktur. Noksanlık binadadır.

İnsan bedenindeki ruh da böyledir. Gözleri kapanan birisinin bu âlemi görmesi mümkün değildir. Ancak, onun ruhunda bir problem yoktur. Biz odadan ve hatta binadan dışarı çıktığımız zaman, artık pencere olayı yoktur. Her tarafı görebiliriz. Ruh da böyledir. Bedeni terk ettiği zaman, kendi letafetine uygun bir kılıf giyer ve görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne ihtiyacı kalmamıştır.

Her insanın ve her hayvanın ruhu tektir ve kendine özgüdür. Beden maddi bakımdan değişirken, ruh sabit kalır. İnsanın ruhunun, maymunun ruhunun değişmesiyle meydana geldiğini iddia etmek saçmalıktır.

Her hangi bir sebepten dolayı beyninde bir arıza meydana gelen ve bundan dolayı şuurlu düşünme melekesini kaybeden kimseyi, rahmet ve merhamet sahibi ve Mutlak Adil olan Allah sorumlu tutmaz. Çünkü sorumluluk, akli melekesi ve şuuru yerinde olan insanlar içindir.

- Bir insan yaşlanıp öldüğü zaman, Tanrı onun sekiz yaşındayken bakkaldan çaldığı sakız için sorumlu tutacak mıdır?

Bu soruyu soran, biraz Hristiyan kültürü sahibi ama İslâmiyet’i bilmiyor. Hristiyan dininde çocuk, Hz. Âdem (as)’in cennetten çıkarılması sebebiyle, günahkâr olarak doğar. Hâlbuki İslâmiyet, doğan çocuğu masum kabul eder ve büluğa erinceye kadar yaptığı hatalardan dolayı onu sorumlu tutmaz. Hangi dinden olursa olsun, buluğ çağından önce -ki genelde on dört yaş civarıdır- vefat eden çocuğun doğrudan cennete gireceğini müjdeler.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir? Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

41 Kalubeladaki ruhların hepsi birbirine eşit miydi? Akıl, öfke, mutluluk, üzülme vb. latifeler ruhun özellikleri midir?

- Allah’ın varlığı, birliği, rububiyeti vs gibi imtihanın temel sorularını kavramakta, bütün ruhların aynı donanıma sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, bu temel fonksiyonun dışında kalan sahalarda aralarındaki farkların olduğunda şüphe yoktur. Bir peygamberin ruhu ile, normal bir insanın ruhu arasında farkların olması tabiidir. Bu farklılık, imtihanın temel esprisine aykırı olmadığı için, adalet anlayışını zedeleyecek bir durum değildir. Bilakis, peygamberlerin ruhunda, fetanet, sadakat, feraset, iffet, adalet, sabır, şecaat, zekâ, akıl gibi vasıflarda diğer insanlardan farklı bir düzeye sahip olmaları -görevleri açısından- zorunlu bir pozitif ayrımcılık çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bu hususun, diğer insanlar için de geçerli olduğunu dünyada cesede bürünmüş ruhların dışa yansıyan tutum ve davranışından da anlamak mümkündür.

- Akıl, öfke, mutluluk, üzülme vb latifeler ruhun özellikleridir. Mücerret/soyut birer ruhanî olan meleklerin akıllı, şuurlu olmaları, sevinip sinirlenmeleri bu gerçeğin bir ifadesidir.

“Ey iman edenler! Hem kendinizi, hem de ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun. Zalimleri bekleyen bu ateşin başında, Allah’ın emirlerine asla karşı gelmeyen ve kendilerine verilen her emri itirazsız ve eksiksiz yerine getiren son derece acımasız, sert ve güçlü melekler olan zebaniler vardır.”
(Tahrim, 66/6) mealindeki ayet, meleklerin şuurlu-akıllı bir varlık olduğuna delalet ettiği gibi, onların Allah adına kâfirlere karşı pek sert ve öfkeli olduklarına da işaret etmektedir.

Lut kavmini helak eden meleklerden söz eden ayetlerden de aynı manayı anlayabiliriz.(bk. Hud, 11/81-83; Hicr, 15/59-61; Muhammed, 47/27).

“Bizim önünde boyun eğeceğimiz biricik efendimiz, yöneticimiz ve Rabb’imiz, Allah’tır!” diyen ve sonra da, bu söyleme uygun dosdoğru bir hayat yaşayan kimselere gelince, onların üzerine öbek öbek rahmet melekleri inecek ve kendilerine şu ilâhî müjdeyi verecektir: “Korkmayın, üzülmeyin; size Allah tarafından söz verilen cennet müjdesiyle sevinin!”(Fusilet, 41/30) mealindeki ayette, müminlere cennet müjdesiyle sevinmelerini söyleyen meleklerin bu ifadelerinden, onların da bu sevinç ve mutluluğa ortak olduklarını hissetmek zor olmasa gerektir.

Aşağıdaki hadis-i şerifte de meleklerin hem sevgi hem de öfkeye sahip olduklarını görmekteyiz: Ebu Ümame anlatıyor: Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu: “Allah bir kulunu severse Cebrail’e ‘Ben filanca adamı seviyorum, siz de onu sevin’ buyurur. Böylece yeryüzünde ona karşı sevgi seli meydana gelir. Eğer Allah bir kuluna buğz ederse, Cebrail’e “Ben falanca adama kızgınım, siz de ona buğz edin’ diye buyurur. Bunun üzerine Cebrail ‘Muhakkak ki Rabbiniz falanca adama buğz ediyor, siz de ona buğz edin(kin besleyin, ondan gücenin, ona öfkeyle bakın)’ diye çağrıda bulunur. Böylece yeryüzünde onun üzerine buğz/kin ve nefret sel gibi akar.”(bk. Mecmau’z-Zevaid, 10/271)

Ebu Hureyre’den gelen rivayet ise şöyledir:
“Muhakkak ki, Allah bir kulunu severse Cebrail’e ‘Ben filanca adamı seviyorum, sen de onu sev’ buyurur. Bunun üzerine Cebrail onu sever ve göktekilere şu çağrıda bulunur: ‘Allah falanca kulunu seviyor siz de onu sevin.’  Böylece göktekiler de onu sever ve ardından yeryüzünde ona karşı makbuliyet/ saygı-sevgi seli meydana gelir. Eğer Allah bir kuluna buğz ederse, Cebrail’e “Ben falanca adama kızgınım’ diye buyurur. Bunun üzerine Cebrail de ona karşı kin besler ve göktekilere de şu çağrıda bulunur: ‘Muhakkak ki Rabbiniz falanca adama buğz ediyor, siz de ona buğz edin(kin besleyin, ondan gücenin, ona öfkeyle bakın)’ diye çağrıda bulunur, onlar da ona kin beslerler ve ardından da yeryüzünde ona karşı buğz/kin ve nefret oluşturulur.”(bk. Ahmed b. Hanbel, 2/413; Kenzu’l-Ummal, h. No: 37060).

- Bu ayetler ve hadisler açıkça söz konusu özelliklerin ruha ait olduğunu göstermektedir. Şu kadar var ki; İnsan ruhu, adı geçen akıl ve duyguları beraberinde bulunduğu cesedin pencerelerinden seyreder. Buna göre, ruh göz, kulak pencerelerinden görür, işitir; gönül penceresinden sevinir, duygulanır; sinir penceresinden gerginleşir vs. Melekler cismaniyete sahip olmadıklarından insanların hissettikleri bir çok şeyi hissedemiyorlar.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kalubela ve misak hakkında bilgi verir misiniz?

Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?

42 Ruh mahluk mudur?

Ruh, sonradan yaratılmıştır, dolayısıyla ezeli değildir. Ama, Allah'ın var etmesiyle ebediyen var olacaktır. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. İcraatıyla ve tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekânı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine engel olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Mesela, bir yerçekimi kanunu hayat ve şuur sahibi olsaydı RUH özelliği kazanırdı.

Bize ruh bilgisinden az bir şey verildiği bildirildiğine göre, (İsrâ Sûresi, 17/85) ruhla ilgili elde ettiğimiz bilgilerle yetinmemizde fayda var.

Ruh'un bir tarifi şöyledir: “Ruh; zîhayat, zîşuur, nurânî, vücûd-u haricî giydirilmiş, câmî, hakîkattar, külliyet kesb etmeye müstaid bir kânun-u emridir.” (bk. Nursi, Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz)

Ruh hayat sahibidir. Ruh şuur sahibidir. Ruh nuranîdir. Ruha vücûd-u haricî giydirilmiştir. Yani, bu İlâhî emre, haricî bir hüviyet ve mahiyet kazandırılmıştır, hususî bir kapsamlılık ve bütünlük verilmiştir.

Burada, “haricî vücut” kavramı içinde meleklerin her birinin ayrı özelliklere sahip olduğunu, cinlerin her birinin müstakil mahiyetinin bulunduğunu ve insanların her birinin hususî birer hüviyete sahip olduğunu anlamak mümkün. Sadece, her bir insana dünyaya gelişinde giydirilen, dünyadan gidişinde soyulan ve Kıyamet Günü tekrar giydirileceği vaad olunan vücut gömleğini bu “haricî vücud” kavramı içinde düşünmemelidir. Çünkü bu cismanî vücut ayrı bir lütuftur; dünyaya ve kıyamete mahsus bir gömlektir; ölümle soyulduğunda ruh yine bir ‘haricî vücut’ sahibi olarak latîf cildi ve misâlî bedeni içinde dünyâdan berzâh âlemine ayrılır.

Ruh câmîdir; yani, derinlik ve bütünlük sahibidir; geniştir, kapsamlıdır, Cenâb-ı Hakk’ın ekser isimlerine mazhardır, hadsiz latîfeleri ve duyguları bünyesinde barındırır, bir küçük âlem gibidir, cismâniyetle birleştiğinde kâinatın bir fihristesi ve özeti mahiyetindedir.

Rûh hakîkattardır; yani varlığı doğrudan Allah’ın emrine dayanır; sebep olan-sebep olunan ilişkisi olmadan her rûh doğrudan doğruya kendi Hâlık-ı Kerîm’inin, kendi Sâni-i Hakîm’inin emir ve irâdesinden gelmiştir. Hayal değildir. Rü’yâ değildir. Efsane değildir. Mitolojik bir unsur değildir. Allah’ın emrine istinad eden hakikî bir vücuda ve varlığa sahiptir.

Nihayet ruh, âyetin de bildirdiği gibi, kânun-u emridir; yani Cenâb-ı Hakk’ın emrinden gelmiş bir kânundur, bir namustur, bir paket programdır, bir mahsus tabiattır; bir büyük hakikatin çekirdeği, nüvesi ve özüdür.

Melekler de ruhânî varlıklardır. Kur’ân’ın, Hazret-i Cebrail (as) için “Ruh” (Kadir Sûresi, 97/4), “Rûhu’l-Emin”(Şuara Sûresi, 26/193), “Rûhu’l-Kudüs” (Bakara Sûresi, 2/87) gibi saygı ve ihtiram ifadeleri kullanmış olması Hazret-i Cebrail’in (as) vazife ve makamının üstünlüğünü göstermekle beraber, mahiyet olarak da ruhanî olduğunu gösterir.

Ruh, Allah’tan bir emirdir. Allah’ın “Âmir”, “Mürîd”, “Muhyî”, “Alîm”, “Kadîr”, “Hakîm”, “Semî’”, “Basîr” gibi isimlerinin ve bilemediğimiz bir çok Esmâ’nın mazharıdır. Yaratılmış bir hakikattir.

Ruh, ait olduğu varlığı kimlik ve kişilik olarak niteler. İnsan ruhunun vazifesi Cenâb-ı Allah’a iradesiyle ve şuuruyla kulluk yapmaktır. Cenâb-ı Allah kuluna dilediği kadar yaşama süresi verir, dilediği an kulunun ruhunu teslim alır. Kul, Azrail’in eliyle berzah âlemine gittiğinde, istese de, istemese de Cenâb-ı Allah’a teslim olmuş olur.

Daha geniş bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?

43 Ruh mahluk mudur?

Ruh, sonradan yaratılmıştır, dolayısıyla ezeli değildir. Ama, Allah'ın var etmesiyle ebediyen var olacaktır. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. İcraatıyla ve tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekânı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine engel olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Mesela, bir yerçekimi kanunu hayat ve şuur sahibi olsaydı RUH özelliği kazanırdı.

Bize ruh bilgisinden az bir şey verildiği bildirildiğine göre, (İsrâ Sûresi, 17/85) ruhla ilgili elde ettiğimiz bilgilerle yetinmemizde fayda var.

Ruh'un bir tarifi şöyledir: “Ruh; zîhayat, zîşuur, nurânî, vücûd-u haricî giydirilmiş, câmî, hakîkattar, külliyet kesb etmeye müstaid bir kânun-u emridir.” (bk. Nursi, Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz)

Ruh hayat sahibidir. Ruh şuur sahibidir. Ruh nuranîdir. Ruha vücûd-u haricî giydirilmiştir. Yani, bu İlâhî emre, haricî bir hüviyet ve mahiyet kazandırılmıştır, hususî bir kapsamlılık ve bütünlük verilmiştir.

Burada, “haricî vücut” kavramı içinde meleklerin her birinin ayrı özelliklere sahip olduğunu, cinlerin her birinin müstakil mahiyetinin bulunduğunu ve insanların her birinin hususî birer hüviyete sahip olduğunu anlamak mümkün. Sadece, her bir insana dünyaya gelişinde giydirilen, dünyadan gidişinde soyulan ve Kıyamet Günü tekrar giydirileceği vaad olunan vücut gömleğini bu “haricî vücud” kavramı içinde düşünmemelidir. Çünkü bu cismanî vücut ayrı bir lütuftur; dünyaya ve kıyamete mahsus bir gömlektir; ölümle soyulduğunda ruh yine bir ‘haricî vücut’ sahibi olarak latîf cildi ve misâlî bedeni içinde dünyâdan berzâh âlemine ayrılır.

Ruh câmîdir; yani, derinlik ve bütünlük sahibidir; geniştir, kapsamlıdır, Cenâb-ı Hakk’ın ekser isimlerine mazhardır, hadsiz latîfeleri ve duyguları bünyesinde barındırır, bir küçük âlem gibidir, cismâniyetle birleştiğinde kâinatın bir fihristesi ve özeti mahiyetindedir.

Rûh hakîkattardır; yani varlığı doğrudan Allah’ın emrine dayanır; sebep olan-sebep olunan ilişkisi olmadan her rûh doğrudan doğruya kendi Hâlık-ı Kerîm’inin, kendi Sâni-i Hakîm’inin emir ve irâdesinden gelmiştir. Hayal değildir. Rü’yâ değildir. Efsane değildir. Mitolojik bir unsur değildir. Allah’ın emrine istinad eden hakikî bir vücuda ve varlığa sahiptir.

Nihayet ruh, âyetin de bildirdiği gibi, kânun-u emridir; yani Cenâb-ı Hakk’ın emrinden gelmiş bir kânundur, bir namustur, bir paket programdır, bir mahsus tabiattır; bir büyük hakikatin çekirdeği, nüvesi ve özüdür.

Melekler de ruhânî varlıklardır. Kur’ân’ın, Hazret-i Cebrail (as) için “Ruh” (Kadir Sûresi, 97/4), “Rûhu’l-Emin”(Şuara Sûresi, 26/193), “Rûhu’l-Kudüs” (Bakara Sûresi, 2/87) gibi saygı ve ihtiram ifadeleri kullanmış olması Hazret-i Cebrail’in (as) vazife ve makamının üstünlüğünü göstermekle beraber, mahiyet olarak da ruhanî olduğunu gösterir.

Ruh, Allah’tan bir emirdir. Allah’ın “Âmir”, “Mürîd”, “Muhyî”, “Alîm”, “Kadîr”, “Hakîm”, “Semî’”, “Basîr” gibi isimlerinin ve bilemediğimiz bir çok Esmâ’nın mazharıdır. Yaratılmış bir hakikattir.

Ruh, ait olduğu varlığı kimlik ve kişilik olarak niteler. İnsan ruhunun vazifesi Cenâb-ı Allah’a iradesiyle ve şuuruyla kulluk yapmaktır. Cenâb-ı Allah kuluna dilediği kadar yaşama süresi verir, dilediği an kulunun ruhunu teslim alır. Kul, Azrail’in eliyle berzah âlemine gittiğinde, istese de, istemese de Cenâb-ı Allah’a teslim olmuş olur.

Daha geniş bilgi için tıklayınız: Ruh nedir ve mahiyeti anlaşılabilir mi?

44 Ruhun gıdası nedir?

Bedenimizin gıdaya ihtiyacı olduğu gibi ruhumuzun da gıdaya ihtiyacı vardır. Ruhun en önemli gıdası sağlam bir iman, sonra da ibadettir.

İbadetler, imanımızın güçlenmesini ve ahlâken olgunlaşmamızı sağlar. İbadetler ile beslenen iman ağacının meyvesi güzel ahlâktır. İbadete devam eden kimsenin kalbinde iman nuru parlar, Allah korkusu ve sorumluluk duygusu yerleşir. İbadet sayesinde içimiz kötü düşüncelerden, dışımız günah kirlerinden arınır. Ayrıca bir Müslüman, malî ibadetlerini yerine getirmek suretiyle diğer insanların da sevgisini kazanır.

Yaşadığımız müddetçe yemeye, içmeye muhtaç olduğumuz gibi, ömrümüzün sonuna kadar ibadet etmeye, manevî gıdaya da ihtiyacımız vardır. Yüce Allah (c.c.), şöyle buyurur:

"Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et." (Hicr, 15/99)

Mümin ibadet sayesinde, dünyanın maddî bağlarından kurtularak ruhen yükselir ve önündeki engeller ortadan kalkarak ebedî saadet yurdunun aydınlık yolu kendisine açılır. İmanımızın göstergesi, ruhumuzun gıdası olan ibadetler; imanımızı kuvvetlendirir, içimizi kötü düşüncelerden, dışımızı günah kirlerinden arındırarak, bizi ahlâk ve fazilet sahibi olgun bir mü'min hâline getirir. Böylece dünyada huzura, âhirette azaptan kurtulmamıza ve ebedî saadet yurdu olan cennette sonsuz ve mutlu hayata kavuşmamıza vesile olur.

İnsan hayatı, Allah'a karşı kulluk görevinin yerine getirilmesiyle orantılı olarak anlam kazanır. Yüce Yaratıcımızın bizi sorumlu tuttuğu ibadetler, insanlığımızın, insan yönümüzün paslanmaması, devamlı parlaması içindir.

İnsan, hem beden hem de ruhtan meydana geldiği için, âhenkli ilerleme ve dengeli gelişme, insan kişiliğinin bu iki cephesine de eşit bir dikkat ve özen göstermeyi gerektirir.

45 Orta Çağ'da işkence görerek ölen insanların ruhlarının dünyada dolaştığı bilgileri doğru mu? Bu insanların ruhlarının bulundukları evlerde göründükleri, seslerinin duyuluğu, hatta resimlerinin çekildiği söylenir...

Böyle bir şeyin doğruluğuna ihtimal vermek çok zor.

Evvela; işkence görenlerin ruhlarının dünyada dolaşmak istemeleri pek mantıkî görünmüyor. Çünkü insan sıkıntı çektiği bir yeri görmek bile istemez.

İkincisi: Ruhların böyle serbestçe gelip istedikleri şekilde dünyada dolaşmaları imtihan sırrına da aykırıdır. Bu takdirde ahirete iman herkes için aklî bir zorunluluk olacaktır. Halbuki imtihan gizlilik esasına dayanır. Buna göre akla kapı açılır, fakat özgür iradesiyle bir tarafı tercih etmesine imkân vermek için "seçenek" imkânı elinden alınmaz.

Üçüncüsü: Ruh, hala mahiyeti bilinmez bir sırdır. Ve bir kanun-u emrîdir. Harici bir vücudu olsa bile, mahiyeti "Alem-i emirden" olan varlığı, fotoğrafının çekilmesine imkân tanımaz.

Dördüncüsü: Bu günkü insanları kukla gibi oynatanların cinler / şeytanlar olduğunda şüphe etmemek lazımdır. İspirtizma, reenkarnasyon, UFO'larla ilgili görüntülü sahnelerde rol alanların hepsi bu cinlerdir. Bazen vesvese ile telkinler yaparak, bazen mahiyetlerin uygun ateş-pare görüntüler sergileyerek, bazen de birilerinin adını kullanıp ruh çağırma seanslarına gelerek, rol aldıkları bu filmlerde iyi bir oyuncu olduklarını göstermekten haz duyarlar.

Beşincisi: Bu söylenenler, sanki reenkarnasyona destek çıkmayı hedeflemiş gibi görünüyorlar. Dikkat edilirse, hep yeniden dünya ile irtibatları kurulur. Bu da insanın ebede aday olarak yaratıldığını, arzularının ahirete, en büyük emellerinin ebedi bir hayata uzandığını göstermektedir. Şeytanî cinler, onların bu arzularının gerçek karşılığı olan iman ve İslamiyetin hakikatlerini öğrenip, ona göre bir hayat çizgisine girip bu arzularını tatmin etmelerine engel olmak için, fikirlerini başka tarafa kaydırarak onları aldatmaya devam ediyorlar.

Kur'an'ın en son suresi olan Nas Suresinin "cinlerden ve insanlardan olan şeytanların şerrinden Allah'a sığınmayı" emretmesi, bu açıdan da ve özellikle bu asırda ne kadar önemli bir mesaj olduğunu göstermektedir.

46 Ruhumuzu yaratan Allah, nefsimizi yaratan Allah, irademizi yaratan Allah ise, nasıl oluyor da bir insan peygamber seviyesine çıkarken diğeri en düşük mertebeye düşüyor? Ruh nasıl kirlenir?

İnsan irade sahibi bir varlık olduğu için, iradesini nerede ve nasıl kullanırsa o şekilde yaratılıyor. Evet yaratan Allah'tır. Ancak o yaratmayı isteyen, insandır.

Örneğin: Felç olmuş bir hastaya, dünyanın değişik yerlerini tehlikeleriyle ve iyilikleriyle anlatalım ve "Sen nereyi istersen seni oraya götüreceğiz." diyelim. O da bir çok yerden salgın hastalığın olduğu bir yeri istesin. Eğer oraya götürmesek bize: "Hani istediğim yere götürecektiniz." diye itiraz edecektir. Biz de onu istediği yere götürsek, o da direncinin düşük olmasından dolayı hastalansa ve bize şöyle bir itirazda bulunsa: "Beni götüren sizsiniz. Eğer götürmeydiniz ben hastalanmazdım."

Siz bu itiraza ne cevap verirdiniz. Her halde şöyle: "Evet doğru. Biz götürmeseydik sen hastalanmazdın. Ancak sen istemeseydin biz de götürmezdik."

Bunun gibi, bize istediğimizi seçme hakkını veren Allah. Bizim istediğimizi yaratan da Allah. "Allah yaratmasaydı ben bunu yapmazdım." bahanemize: "Sen istenmeseydin Allah da yaratmazdı." diye cevap verilecektir.

Unutmayalım ki, her şeyimizi yaratan Allah, -istediğimiz şekilde kullanabileceğimiz- özgür irademizi de yaratmıştır. Biz istesek de bu özgürlüğümüzü devredemeyiz, görevinden alamayız, pasif bir konuma sokamayız. Yani kendimizi bir robot haline dönüştüremeyiz.

Bu özgür iradenin varlığını zerre kadar aklı olan inkâr etmez, edemez. Herkes çok net olarak biliyor ki, insanda irade dışı çalışan mekanizmalar yanında, insanın özgür iradesine bağlı olarak çalışan mekanizmalar da vardır. Örneğin insanın midesi, kan dolaşımı, sindirim sistemi gibi mekanizmalar bizim irademizin dışında çalışırken, elimizi kaldırmak, yemek yemek, konuşmak, susma hakkını kullanmak, yürümek, durmak, oturup kalkmak ve benzeri bir çok söz ve eylemler, bizim özgür irademize bağlı olarak gerçekleşir.

Yeryüzü halifesi ve evrendeki varlıkların efendisi olarak yaratılan,  müspet-menfi her söz ve davranıştan ötürü hesaba çekilen insanın, bir robot olduğunu iddia etmek; kâinatın şahadetiyle, sonsuz ilim, kudret, hikmet, adalet sahibi olan yüce Yaratıcıya büyük bir bühtan, bir iftiradır.

“Dinde zorlama yoktur.”(Bakara, 2/256)

“Dileyen iman etsin, dileyen küfre girsin.”(Kehf, 18/29)

mealindeki ayetler, bütün insanlığa hitap eden İslam’ın,  insanları zorla değil, özgür iradeleriyle tercih yapmalarına imkân veren hürriyetperver bir din olduğunun göstergesidir.

Allah âdildir, zulmetmez. Bunu kabul etmek Allah’a imanın başında gelen bir husustur. Öyleyse, Allah imtihana tabi tuttuğu kulları hakkında, âdil muamelede bulunmak için, mutlaka onlara kalp, akıl, duygu  vb. unsurları verdiği gibi, özgür bir iradeyi de vermiştir.

İnsan kendi cüz’i iradesiyle neyi diliyorsa, Allah onu yaratıyor. Bu da İlâhî iradenin bir başka tecellisidir. Cenâb-ı Hakk, irade sahibi bir mahlûk yaratmayı, o kendi iradesini hangi yönde kullanırsa, o sahada önünü açmayı, hayır olsun, şer olsun, o ne dilerse onu yaratmayı irade buyurmuştur.

O’nun ihsan ettiği irade sıfatını, O’na isyanda kullananlar için ezelî irade, bir ebedî cehennem takdir etmiştir. Geliniz o azap diyarına uğramamak için irademizi hayırda kullanalım. Böyle yaparsak cennetleri çok gerilerde bırakan rızaya kavuşuruz.

İkinci soruya gelince; ruh selim fıtratı gereği ulvî şeylerden lezzet aldığı doğrudur. Ancak, ruha bağlı olarak çalışan akıl, kalp gibi nefis de vardır. Ruh olmazsa bunların hiç biri çalışmaz.

Âdil bir imtihanın gerçekleşmesi için, Allah insanlar için sonuna kadar kullanabilecekleri bir özgür alan yaratmıştır. Ancak imtihanın gereği olarak kişi bu alanı nasıl kullanmak isterse o yöne temayülü artar ve bu temayüllerin kesafet kazanması sonucu olarak da bir çeşit alışkanlık ve bu alışkanlıktan hasıl olan bir nevi sevgi, hatta bazen aşk derecesine varan bir bağlılık söz konusu olur.

Örneğin esrar, eroin gibi uyuşturucu maddelerin kullanılması, prensip olarak insan ruhunun hoş görmediği şeylerdir. Çünkü, insan akıllı, özgürlükçü bir varlıktır. Aklını başından alan, özgür iradesini yok eden, kendisini bir robot haline getiren maddelerden uzak kalması yaratışının bir gereğidir.

Ancak, herhangi bir sebepten ötürü bir anlık bir gafletin çökmesiyle, bir anlık bir sıkıntıdan kurtulmak ümidiyle bu maddeleri kullanmaya başlayan kimse, bunu tekrar ettikçe, aklını da iradesini kaybetmekten zevk almaya başlar. Çünkü, akıl ve irade insana sorumluluk yükler. Geçici bir süreliğine de olsa, bu sorumluluktan kurtulmak için hayvanlaşmayı tercih edenler, zamanla bir alışkanlık kazanır ve bu çirkin işi güzel görmeye başlar..

Böylece duyguları aklına, nefsi kalbine, hayvanî zevkler insanî  zevklerine, sonra da kazandığı yapay kişiliği asıl kişiliğine, vicdanına hâkim olmaya başlar.

Bu yeni kimlikle hem aklı, hem kalbi hem de ruhu  geçirdiği buhranın sonucu olarak -önceden nefret ettiği- bu çirkin halleri sevmeye başlar. Bu gayrı insanî kimlik, tövbe ile, bu işlerden uzak durmakla, yeni güzel çevreler edinmekle değiştirilmezse, yapay da olsa aslî kimlik gibi kullanılmaya aday olacaktır.

“Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.”(Mutaffifîn, 83/14)

mealindeki ayette kalplerin kirleneceği hususu açıkça vurgulanmıştır. Ruh ise, insanın bünyesinde yer  alan her türlü biyolojik, psikolojik ve benzeri fonksiyonları icra eden mekanizmaların motor gücü hükmündedir.

Hayat akımını her tarafa ulaştıran ruh, başına şuur takılmış, vücud-u haricî  giydirilmiş bir kanun-u emrîdir. Kalp, akıl, nefis mekanizmalarıyla bu kadar iç içe olan ruhun, onların faaliyetlerinden müspet veya menfi olarak etkilenmemesi mümkün değildir. Onun için Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde hareket eden bir kimsenin ruhu -fıtrat-ı asliyesini koruduğu için- elmas, altın bir mücevher konumunda iken, bu emir ve yasaklara riayet etmeyen, istikamet çizgisini kaybeden bir kimsenin ruhu -fıtrat-ı asliyesini kaybettiği için- kömür, bakır derekesine sukut eder. Ebu Bekir Sıddîk (ra)’ın ruhu ile Müseyleme-i kezzabın ruhu arasındaki fark bu sırdan ileri gelir.

Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, insanın özünü teşkil eden ruhtur, insandaki bütün mekanizmaların hareket amiri ruhtur, insanın kişiliğini oluşturan bütün donanımların üst kimliği ruhtur. Elbette böyle bir ruhun cennet gibi bir mükâfatı olduğu gibi, cehennem gibi bir mücazatı da olacaktır.

47 Ruhun gelişmesi ve terakki etmesi diye bir durum var mıdır?

Ruh, insanların tekemmülüne medar olan her türlü donanıma sahiptir. Fakat bu donanımlar, birer çekirdek hükmündedir, o çekirdeğin ağaç olup dal budak salması ise zamana, eğitime muhtaçtır.

Diğer bir ifadeyle, insanlığın gelişmesine lazım olan enerji, potansiyel halde ruhta mevcuttur. Fakat bu potansiyeli, kinetik enerjiye dönüştürmek, zamana ve eğitime bağlıdır.

Bilindiği gibi, cismanî bünyeye bağlı olarak ortaya çıkan gelişmeler bile ruhun gelişmesine vesile olmaktadır. Çünkü, gözün penceresinden gören, kulağın penceresinden işiten ruh olduğu gibi, meleklerde bulunmayan bir hissiyat ve latifeler cismaniyetten kaynaklanmakta ve ruhtaki şuur ve idrak kuvvetiyle algılanmaktadır. Bu da ruhun gelişmesine ayrı bir katkı sunmaktadır.

Özetle, ruhun gelişmesi ilimledir. İlk inen ayetlerde belirtilen talim ve öğretim gösteriyor ki, ruhta gelişme olur:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı bir kan pıhtısından (rahim cidarına yapışan bir hücreden) yarattı. Oku, çünkü Rabbinin lütuf ve cömertliği sonsuzdur. Kalemle yazmayı öğreten Odur.” (Alak, 96/1-5).

Maddi terakkiler, yükselmeler, ilerlemeler hakikî değil, mecazîdirler; zira, kabir kapısında sona ererler. Eğer bu terakkiler manevî terakkilere vesile olursa o başka meseledir; insanlığın hayrına olan teknoloji, insanın marifet ufkunu genişlendiren ve onu hikmet sahasında derinleştiren ilim gibi.

Hakikî terakki, insanın iç dünyasında, onu melekler sırasına geçiren hatta bazı yönleriyle onların da ilerisine götüren ilerlemelerdir. Bu ise her bir manevî duygu ve latîfeyi yaratılış gayesine en uygun ve ilâhî rızaya muvafık şekilde kullanmakla gerçekleşir. Bu takdirde, bu latîfeler kendilerine has ibadetlerini yerine getirmiş oldukları gibi, insanın manen terakkisine ve ebedî saadetine vesile olurlar.

Kalbi iman nuruyla parlayan insan, terakki etmiştir. Aklı ilimle aydınlanan insan, terakki etmiştir.

Şefkatli ve merhametli insan, terakki yolundadır.

Sevgi ve korku hislerini yerinde kullanan, yani Allah için seven ve korkan insan manen ilerlemenin en büyük iki sebebini bulmuş demektir.

İnsan, bütün duyguları ve latîfeleriyle tek başına bir şirketler gurubu gibidir. Yüzlerce belki binlerce yönden kâr sağlayabilmekte, aksi hâlde yine binlerce çeşit zararlara düşebilmektedir.

Meselâ, helale nazar eden, ilim tahsiline yardımcı olan göz, insan ruhu için büyük bir kâr kaynağıdır. Aynı alet, haramda ve zararlı eserleri okumakta kullanılırsa insanı isyana ve iflasa götürebilir.

Her organ, her duygu, her latîfe bu mânâda değerlendirilirse terakki çok daha iyi anlaşılır.

Kâmil iman, takva ve salih amel manevî terakkinin birer basamağı gibidirler; insanın ruh ve kalbi bunlarla terakki eder ve Allah’a yaklaşır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?.,

48 Ruhumuz, nasıl ruhsal destek alır?

Önce şunu belirtelim ki, bu gibi sözler bir ayet ve hadis olmadığı gibi, bir dinî hüküm de belirtmediğine göre, açıklanması cihetine gitmek çok fazla önem taşımamaktadır.

Bu gibi sözler, sahibinin duygularını da yansıttığı için, kullanılan bazı sözlerin o duygulara paralel olarak bir üslup giymesi kaçınılmazdır. Bu sebeple, o üslupta kullanılan mecaz ifadeleri bulmak ve doğru yorumlamak pek de kolay değildir. Bununla beraber, ön plana çıkardığınız iki noktayı şöyle açıklayabiliriz:

Ruhumuzun diğer ruhlarla münasebeti ve ruhsal destek almasından maksat, arınmış bir ruhun ruhanîlerle iletişim kurabilmesidir. Muhyiddin İbn Arabî gibi zatların ruh mertebesine çıkıp ruhanîlerle görüştükleri bilinmektedir. Meleklerin müminler için dua ettikleri Kur’an’la sabittir. Bu da mümin ruhların ruhanîlerden ruhsal destek aldığı anlamına gelir.

Yine, berzah alemine göçmüş cennet ehli olan insanlara bizim Kur’an ve zikir-tesbih olarak okuduklarımız, sadaka olarak verdiklerimiz, istiğfar ve dua olarak yaptıklarımız, onlarına ruhlarına birer hediye olarak ulaştığı gibi, onların da bize manevî feyizleri gelir. Bu da ruhumuzun aldığı ruhsal bir destektir.

Bediüzzaman bu gerçeği özetle şöyle ifade etmiştir:

“Nasıl ki Amerika diye bilinen bir ülke var ve orada insanlar bulunur, o insanların vücutlarına hiç vehim hatıra gelmez; öyle de, şüphe kabul etmez ki, şu anda melekût ve ruhlar âleminde, ölmüş, vefat etmiş insanların ervâhı pek çok kesretle vardır ve bizimle münasebetleri vardır. Mânevî hediyelerimiz onlara gidiyor; onların nuranî feyizleri de bizlere geliyor.”(bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz).

Benzer meziyetleri taşıyan ruhlar birbirine öyle yardımcı oluyorlar ki, her ikisi dört gözle görüyor, dört kulakla işitiyor, iki akılla düşünüyor gibi birbirinden manevî destek alırlar.

49 Ruh neyle doyurulur? Ruhun gıdaları nelerdir?

Bazen gazetelerde insanın tüylerini ürperten resimler görürüz; çoğunlukla kuzey Afrikalı fakir ve perişan insanların resimleri... Her biri sanki canlı birer iskelet... Kemiklerle etler arasında nerdeyse mesâfe kalmamış. Bu halleriyle bize olanca güçleriyle haykırırlar:

“Biz açız, bize yardım elinizi uzatın!..”

İşte maddî açlık insanı böyle perişan, böyle zayıf, böyle güçsüz ediyor... Beride maddî problemleri yok denecek kadar az, ama mânen aç ve perişan bir hayli insan... Kendilerini eğlenceyle, sefahatle, içkiyle yahut uyuşturucuyla avutmak isteyen huzursuz kalabalıklar. Bunların dertleri öncekilerinden daha ileri... Ve bu hastalığın isimleri de daha ürpertici: Bunalım!... Stres!...

Ruh, beden ülkesinin sultanı... Açlıktan kıvranan insanlarda hizmetçi zayıf düşmüştür, streste ise sultan perişandır. Ve, birincilere her insaf ve vicdan sahibi acır, merhamet eder. İkincileri ise herkes kınar, herkes onlara düşman kesilir...

Halbuki asıl acınmaya, el uzatılmaya muhtaç olanlar bunlardır... Çünkü bunlar hem hastadırlar, hem de ilâç düşmanıdırlar. Bunlara karşı, tedavi ehlinin çok sabırlı olması gerek.

“Fâsıklara ancak ârifler acır.” [Abdulkadir Geylâni (k.s.)]

Bugün huzur ve saadet arayanlar sadece bu insanlar değildir. Hemen herkes bu dertten bir iz taşımakta. Öyle ise biz öncelikle kendi nefsimize bir şeyler söylemeye çalışalım. Neden yer yer ruhî sıkıntılara giriyor, sabırsızlanıyor ve bir şeyler yapamamanın ıstırabıyla ruhumuzu kıvrandırıyoruz. Beden sıhhatimizden, mali durumumuza, toplumdaki itibarımızdan dünyevî zevklerimize kadar her şeyi kendimize dert ediniyor ve bunları çözemeyince de üzülüyor, rahatsız oluyoruz...

Dünyanın üstünde gezeceğimize altına giriyor, bize hizmet etmesi gereken eşyaya biz hizmetçi oluyoruz. Bu ise ruhumuzu hayli yoruyor ve takatten düşürüyor. Bütün bu olup bitenlere karşı sabırla karşı koymayı da başaramıyoruz. Zira, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin o güzel teşhisiyle, "biz sabır kuvvetimizi maziye ve müstâkbele dağıtıyoruz; hâle karşı sabrımızda güç kalmıyor" ve sonunda sıkıntıya, ümitsizliğe düşüyoruz.

Bütün bunların kaynağına indiğimizde şu yanlışla karşılaşırız: “biz nefsin doymasıyla, kalbin tatmin olmasını birbirine karıştırmışız.” Yanlış yoldan giden yorulur. İşte bizi yoran, sıkıntıya düşüren ve sonunda perişan eden bu büyük hata... Bundan döndüğümüz an, istikameti bulmuş ve huzur ve saadete yönelmiş olacağız.

Nefis şerle beslenir. Şer ise kalbi yaralar, vicdanı rahatsız eder ve huzuru kaçırır. İşte bu fasit daire, huzursuzluğun önemli bir kaynağıdır. Bu çemberi aşamayanlar, nefislerini besledikçe kalp ve vicdanlarında huzur melekesini kaybederler. Ve bunun çaresini yeniden nefsin tatmininde ararlar.

Sadece birkaç misâl: Nefis cimrilikten yanadır. Para biriktirdikçe mesut olacağını zanneder. Halbuki, kalp ve vicdan muhtaçları doyurmaktan zevk alırlar. Nefis kibre aşıktır, büyüklenmekten hoşlanır... Kalp ve ruhun rahatı ise tevazu ve mahviyettedir. Nefis tembel talebeler gibi oyun ve eğlence düşkünüdür. Akıl ise çalışmayı ve gayreti emreder, onunla rahat bulur. Ve nihayet nefis, fâni ve geçici eşyanın meftunudur. Kalp ise bekâya, ebediyete aşıktır.

İşte bu çelişkilerin insanın iç âleminde son bulması ancak “istikamet” dediğimiz ve her Fâtiha okudukça Rabbimizden ulaşmayı niyaz ettiğimiz çizgide mümkündür. Bu hattın dışında huzur arayanlar serapları kovalar ve sonunda halsiz ve baygın düşerler ve kendilerine şefkatli bir el uzanmazsa ölümleri mukadder olur.

İnsan, nefsini beslemekle değil, kalbini tatmin ile saadet bulur.

50 Ruhaniyat olarak isimlendirilen varlıklar kimlerdir?

"Ruhaniyat" kavramı cismaniyata mukabil olarak kullanılır. Gözle gördüğümüz, elle tuttuğumuz taş, ağaç, kuş gibi şeyler cismani varlıklardır. Cinler ve melekler ise ruhani varlıklardır.

Vefat edenler, cismani hayatı bırakıp ruhani hayat mertebesinde hayatlarına devam ederler. Buna göre ruhaniyat kavramı melekleri, cinleri ve vefat edenlerin ruhlarını içine alır.

51 Ruh da beden gibi yaşlanır mı? Bedenimiz önce bebek oluyor, büyüyor ve yaşlanıyor; o halde ruhumuz da mı bebek olup yaşlanıyor?

Ruhun mahiyeti tam olarak bilinemez. Ruh beden gibi yaşlanma özelliği yoktur. Ancak iman ve ibadetle insan ruhu terakki eder. Küfür ve günahlarsa insan ruhunu tedenni eder, yani aşağılara çeker. Yani ruh hem terakkiye hemde tedenniye müsaittir.

Tin süresinde bu husus açıklanmıştır:

"Doğrusu, Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka; onlar için kesintisi olmayan bir ecir vardır."

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?..

52 Günahı ve sevabı ruh mu yoksa beden mi işler? Ruh beden ilişkisini nasıl anlamak lazımdır?..

Kalp, akıl, sır, nefis ve cüz-i ihtiyari ruhun özelliğidir. Nasıl ki bir insanın maddi midesine bir gıda girdiği zaman bütün vücudu bundan hissesini alır. Bunun gibi yaptığımız işlerde ruhumuzun latifelerini etkilemektedir. İyi şeyler müsbet etki yaptığı gibi kötü fiiller de menfi etki yapmaktadır.

İnsanın bedenini yönlendiren, onun ayakta durmasını sağlayan ruhtur. Ruhsuz bir beden cesettir. Bu bakımdan bedenimizle işlediğimiz iyilikler de kötülükler de ruh vasıtası ile işlenmektedir. Ancak ruha günah işlemeyi telkin eden nefistir.

Ruhun manevi gıdası olan ibadetleri yaparak ruhu nefse karşı güçlendirmeli ve günahları terkederek nefsin isteklerini kırmalıyız.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

Ruh ile beyin arasında nasıl bir ilgi vardır?

Kabirdeki azab ve nimetin ruh ve cesede verilmesi...

RUH...

53 Bütün ruhlar aynı yaşta mıdır? Ruhumuzu kemale erdirmek için ne yapmalıyız?

İslam alimleri arasında ruhların hepsinin  cesetlerden önce toplu halde yaratılıp yaratılmadığı konusunda tek bir görüş yoktur.

Ancak alimlerin büyük çoğunluğuna göre, bütün ruhlar -insanlar bir beden olarak yaratılmadan önce- yani daha Hz. Adem cismani olarak var edilmeden önce, toplu olarak yaratılmışlardır. Bunların görüşlerini destekleyen bazı delilleri şöyle sıralayabiliriz:

a. Buhari ve Müslim’in aktardığına göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:

“Ruhlar, sınıf sınıf farklı gruplardan oluşan bir topluluktur. Onlardan birbirleriyle tanışanlar  kaynaşmışlardır. Onlardan tanışıp kaynaşmayanlar ise ihtilafa düşmüşlerdir.” (bk. Buhari, Enbiya,3; Müslim, Bir, 159-160)

Bu hadis değişik şekilde yorumlanmıştır.

En önemli iki görüşten birincisi şöyledir: Ruhlar aynı türden yaratıklar olmalarına rağmen, bunların değişik kabiliyetleri, temayülleri  sebebiyle farklılık arz ederler. Bu sebepledir ki, iyi kimseler iyilerle, kötü kimseler de kötülerle arkadaş olur. (bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, ilgili hadisin şerhi)

İkinci yorum ise şöyledir: “Ruhlar, sınıf sınıf farklı gruplardan oluşan bir topluluktur. Onlardan (ruhlar aleminde) birbirleriyle tanışıp  kaynaşanlar, (dünyaya geldikten sonra da) o yakınlıklarını, kaynaşmalarını devam ettirirler. Onlardan (ruhlar aleminde) tanışıp kaynaşmayanlar/birbirinden hoşlanmayanlar ise (dünyaya geldikten sonra da) bu hoşnutsuzlukları devam eder."

Bu yorumu destekleyen Hz. Aişe’nin rivayetiyle ilgili olarak zikredilen şu kıssadır:

Mekke’de bulunduğu meclislerde komedyenlik yapan bir kadın vardı. Hep  mizahlarıyla yanındakileri güldürüyordu. Bu kadın daha sonra Medine’ye gelmiş ve onun gibi komedyen olan bir kadınla dost ahbap olmuştur. Daha önce hiç tanışmayan bu iki kadının, kısa zamanda dost-ahbap olduklarını işiten Hz. Aişe Resulüllah’ın ne kadar doğru söylediğinin bir kez daha ortaya çıktığını açıklamak üzere yukarıda geçen “Ruhlar, sınıf sınıf farklı gruplardan oluşan bir topluluktur...” hadisini rivayet etmiştir. (bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, ilgili hadisin şerhi)

b. Meallerini vereceğimiz şu ayetlerden de ruhların -cesetlerden önce- toplu hÂlde yaratılmış cemaatler olduklarını anlamak mümkündür:

“Rabbinin Âdem evlatlarından, misak aldığını da düşünün: Rabbin onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onların kendileri hakkında şahitliklerini isteyerek 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' buyurunca onlar da 'Elbette!..' diye ikrar etmişlerdi. Kıyamet günü 'Bizim bundan haberimiz yoktu!..'  yahut: 'Ne yapalım, daha önce babalarımız Allah’a şirk koştular, biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batılı başlatanların yaptıkları sebebiyle bizi imha mı edeceksin?' gibi bahaneler ileri sürmeyesiniz diye Allah bu ikrarı aldı.” (A'râf, 7/172-173).

Ruhların birlikte yaratılmış olmaları aynı anlamda mükemmel olduklarını göstermez. Çünkü ruhlarda -cesetlerde olduğu gibi- zamana bağlı olarak bir gelişme söz konusu değildir. Kaldı ki, insanların biyolojik olarak fazla yaşlı olmaları, daha az yaşlı olanlardan daha mükemmel olduklarını da söylemek mümkün değildir. Nitekim “Akıl baştadır, yaşta değil.” ata sözümüz  bu konuda harika bir tespitin ifadesidir.

Maddi bünyenin gelişmesi maddi gıdalara bağlı olduğu gibi, manevi bünye olan ruhanî yapının tekâmülü de manevi gıdalardan ibaret olan ilim, eğitim, terbiye, görgü gibi talim ve tahsil ile mümkündür.

Ruhların hepsi “Elestu Bezmi”ni anlatan (A'râf, 7/172-173) ayetlerden öğrendiğimiz gibi, insanlık imtihanının temel esası olan adalet anlayışının gerçekleştirebilecek temel maharet ve kabiliyetlerde eşittir.

Bu temel imtihan malzemesi olan maharet ve kabiliyetlerden sonra, bazılarına daha fazla bir hünerin verilmesi Allah’ın bir lütfudur, kimsenin itiraz hakkı olamaz. Hiç kimse kalkıp "Neden ben de peygamber olamadım?" diyemeyeceği gibi, "Neden ben de İbn Sina gibi, İmam Gazali gibi, Abdulkadir Geylani gibi olamadım?” demeye hakkı yoktur.

Her insan kendine verilen özelliklerden sorumludur...

Ruhun kemale ermesine gelince:

Kemal; noksanlığın zıddıdır. İmansızlık en büyük bir noksanlık, iman ve marifet ise en büyük bir kemaldir. Bilgisizlik bir noksanlık ve kusur, ilim ise bir kemaldir.

Aynı şekilde, kibir noksanlıktır, tevazu “kemal”;  hayasızlık noksanlıktır, edep ve haya “kemal”; zulüm noksanlıktır adalet “kemaldir”. Bunlardan mahrum olmak ve zıtlarıyla boyanmak ise birer noksanlıktır.

İşte Kur’an bütün bu kemal sıfatlara insanları sevk eder.

“Evet hakiki terakki ise; insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hatta hayal ve saire kuvvelerin, hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır. (Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas)

Kur’an nurundan mahrum görüşlerin ve sistemlerin kemal anlayışları çok sönük ve sınırlıdır. Dünyanın bütün kemallerinin ahiretteki kemal tecellileri yanında gölge gibi zayıf kalacağı düşünülürse, hak dinden ve imandan yoksun görüşlerin ve uygulamaların yolunda gidenlerin sonu ebedi bir hüsran ve asıllar âleminden ebediyen mahrumiyettir.

Kaldı ki, Kur’an şakirtleri de kalp ve ruhlarını kemale erdirme yanında dünyanın meşru zevklerinden, mevki ve makamlarından, servet ve devletlerinden de faydalanırlar. Ama çok iyi bilirler ki, bütün bu kemaller rüya âleminde mazhar olunan ihsanlara benzer.

Gerçek saadet ve kemal ise,

“Ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır.” (A’la, 87/17)

ayet-i kerimesinde ve

“İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.”

hadis-i şerifiyle haber verilen ahiret âlemindedir.

Bilindiği gibi, her türlü terakki iki temele dayanır: Faydalı olan elde etmek, zararlı olandan uzak durmak. Yani, insan bir taraftan kazancını artırmaya çalışırken, öte yandan da kaybı önlemek için tedbirlerini almalıdır.

Bir menzile ulaşmak için atına binen kişinin yapacağı ilk iş atını gemlemek, zapt altına almak, onun başka yönlere gitmesini engellemektir. Bundan sonra atını kamçılamaya ve süratle koşturmaya sıra gelir.

Kur’an-ı Kerim'de Yûsuf aleyhisselamın dilinden bize çok önemli bir  mesaj verilmektedir:

“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder.” (Yûsuf, 12/53)

İşte kötülüğü emreden bu nefsi gemlemekle bağlamak, onun yanlış yöne gitmesini engellemek insanın manevî terakkisinin ilk adımı ve ön şartıdır. Ticari hayatımızdan bir örnek verecek olursak, bir tüccarın ilk işi kendi nefsine haram kazanç yollarını kapatması, o nefse “Zengin olacaksın ama faize, ihtikâra, yalana, aldatmaya girmemek şartıyla.” diyerek, yasak bölgeleri ve vazgeçilmez doğruları iyice belletmesidir. Bunu başaran tüccar, nefsini gemlemiş demektir.

Bundan sonra sıra, meşru kazanç için çalışmaya, gerekli sebeplere müracaat etmeye ve bu yolda olanca gücüyle çalışmaya gelir.

Manevî ticaret ve zenginlik de buna benzer. Bu konuda bütün manevîyat büyüklerinin takip ettikleri şaşmaz bir sıra vardır. Manen terakki etmek isteyenler için bu sıraya aynen uymak vazgeçilemez bir şarttır.

Şöyle ki;

- Önce bütün haramlar terk edilecektir.

- Sonra bütün şüphelilerden vazgeçilecektir.

- Bütün farzlar ve vacipler yerine getirilecektir

- Elden geldiği kadar sünnetlere riayet edilecektir.

- En sonunda da helâl kazancını mümkün olduğu kadar az tüketme, çok sadaka ve yardımda bulunma yoluna girilecektir.

Yani, mal kazanılacak, ama meşru sahalarda da olsa, onu israf etmek, sadece nefsin hazları için ölçüsüzce harcamak yerine, muhtaçların imdadına koşulacak, onlara bol sadaka verilerek ahiret ticareti için önemli bir yatırım yapılacaktır.

Ayrıca sadece kendi nefsini kurtarmak değil, başkalarını da kurtarmaya çalışmak gerekir.

54 Ruh ve melekler madde midir?

Ruh madde değildir. Dünyadaki ışık yani nur maddedir. Ama melekelrin nuraniyeti mahiyet itibarıyla dünya nurundan daha faklı olduğu için madde değidir. Buna sadece nurani denir. Yani melekler de madde değildir.

Melek; erkeklik ve dişilik özelliği olmayan, yemeyen, içmeyen, evlenmeyen, doğmayan, doğurmayan, normal gözle görülmeyen, Allah'ın emirlerine itaat eden yaratıklardır.

Arap dili uzmanlarına ve bazı İslâm âlimlerine göre "Melek", Arapça bir kelime olup, "Elûk" veya "Elûke" kökünden gelir. Elûk, "götüren", elûke ise "haber götüren" manâsınadır. Çoğulu "melâike" gelir. Ancak "melek" kelimesinin, Arapçada bazan, hem tekil, hem çoğul manasında cins ismi olarak kullanıldığı da görülür. Bu kelimenin kökü sayılan "elk", aslında, "risalet" yani "elçilik"; melekde, "elçi" demektir. Kelime önce, mef'al vezninde "melek" idi. Sonra hemze "lâm" harfinden sonraya alınarak "melek" olmuş; daha sonra hemze de kaldırılarak "melek" haline getirilmiştir. Bu gibi değişikliklere Arapçada çokça rastlanır.

Müfessir İbn Hayyâm ve dilcilerden Rağib el-İsfahânî, melek kelimesinin, "kuvvet ve iktidar sahibi" anlamına gelen "melk" veya "mülk" kökünden türetildiği görüşündedirler. Dolayısıyla melek kelimesi lügat bakımından; haberci, elçi, kuvvet ve iktidar sahibi, tedbir ve tasarruf manalarına gelmektedir. İslâm dininde ise; melek denince, akla önce, peygamberlere gönderilen ilâhî elçiler; sonra, insanlar ve kâinat üzerinde Allah (c.c.) namına tasarrufta bulunan ve O'nun emirlerini ve verdiği vazifeleri aynen yerine getiren kudret sahibi manevî varlıklar gelmektedir.

İngiliz müsteşriklerinden D. B. Macdonald, melek kelimesinin İbranîceden Arapçaya geçmiş olabileceği düşüncesine kapılmış ise de, daha sonraki araştırmalarında İbranicenin çok eski kitabelerinde böyle "bir fiilin hiç bir izine rastlanmadığını" itiraf etmiştir. (Macdonald Melek mad. İA., Fazla bilgi için bk. "İbni-Manzur Lisânül-Arap, XII/386-387; Râğib el-Müfredât s. 49; M. Hamdi Yazır Hak Dini Kur'an Dili, I/301-303).

Meleklerin hakikatı, cinsleri, sıfat ve özellikleri hakkında bazı farklı görüşler varsa da; Ehl-i Sünnet âlimlerinin Kitap ve Sünnete dayanan ortak görüşleri icmalî olarak şöyledir: Melekler; Allah Teâlâ'ya ibadet ve taatle meşgul olan ruhanî, nuranî, lâtif varlıklardır. Allah'ın kendilerine verdiği her emri derhal ve aynen yerine getirirler ve asla itaatsizlik etmezler (et-Tahrîm, 66/6) Melekler, "emanet" sıfatıyla muttasıfdırlar. Kur'ân-ı Kerim'in birçok ayetlerinde meleklerin, kâinattaki bütün varlıklar gibi bağımsız olarak yaratılan, fakat insanlara ve diğer canlı ve maddî yaratıklara mahsus olan yeme, içme, uyuma ve evlenme gibi sıfatlardan; erkeklik ve dişilik gibi cinsiyetten ve her çeşit günah işlemekten uzak, daima Allah'ı tenzih ve tesbih eden nuranî lâtif varlıklar olduğu bildirilmiştir. Bu özellikleri sebebiyle, Cenab-ı Hak tarafından kendilerine verilen her türlü işleri yapmaya, en kısa zamanda en uzak yerlere süratle gitmeye, diledikleri şekil ve surette görülmeye muktedir olan, Hak Teâla'nın mükerrem kulları, şerefli ve kutsal yaratıklarıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

"Belki onlar, Allah'ın şerefli kullarıdır. Onlar Allah'ın sözünden önce söz söylemezler ve O'nun emrettiklerini (hemen) yaparlar." (Enbiya, 21/26-27);

"Onlar, Allah'ın emirlerine (isyan edip) karşı gelmezler ve emrolundukları şeyleri (aynen) yaparlar." (Tahrim 66/6);

"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun katındakiler O'na ibadet etmekte (asla) kibir göstermezler ve (asla) yorulmazlar. Gece ve gündüz durmadan (yorulmadan) O'nu tesbih (ve takdis) ederler." (Enbiyâ, 21/19-20).

Aşağıdaki ayet-i kerîmelerde ise Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

"Gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamdolsun. O, yaratmada dilediğine (dilediğini) artırır. Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir." (Fâtır 35/1);

"Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de Ruhumuzu [Cebrail (as)] ona gönderdik. (O) ona düzgün bir insan şeklinde göründü." (Meryem, 19/17) 

Ayrıca Peygamber (s.a.s), Cibril (a.s)'i insanlardan biri (Ashab'dan Dihyetü'l-Kelbî) suretinde gördüğünü meşhur Cibril hadisinde beyan etmiştir (Buhârî, İman, 1; Müslim, İman, 1).

Bu ayetlerden ve onları açıklayıp manaca destekleyen pek çok sahih hadislerden, her Müslümanın melekler hakkında, aşağıda sıralanan özelliklerine inanması gerekmektedir:

1. Melekler, Allah Teâlâ'nın yarattığı kullarıdır. Öyle ise onlar, Hak Teâlâ'nın -haşa- kızları, çocukları olmadıkları gibi, asla düşmanları da değildir (Putperest Arap müşriklerin ve eski din mensuplarının melekler hakkındaki sapık inançları hayalî olup batıldır).

2. Melekler, Allah'ın emirlerine harfiyen bağlıdırlar. O'na asla karşı gelmez ve isyan etmezler, herhangi bir yasağını çiğnemezler, günah işlemezler. Çünkü "İsmet" ve "Emanet" sıfatlarıyla muttasıfdırlar. Bütün meleklerin ortak özelliği; daima Allah'a hamd ve senada bulunmak, O'nu itaat ve ibadetle, tesbih etmektir (Enbiyâ, 21/26-27; Mümin, 40/7).

3. Meleklerin, nuranî mahiyetlerine uygun (yaptıkları iş ve vazifelerine göre) ikişer, üçer, dörder kanatları vardır. Bu husus, Allah kelâmı Kur'an ayetleriyle sabittir. Ancak; gâib (görülmeyen) âlemden olan, maddî kesafetten soyutlanmış, mahiyeti bilinmeyen melekleri kuşlar gibi kanatlı, maddî varlılar olarak tasavvur etmek, yanlış bir anlayıştır. Çünkü onlar Allah Teâlâ'nın irade ve takdiri ile bizim gözlerimizle görülecek şekilde yaratılmamış, Kur'an-ı Kerim'de bir konuda açık bilgi verilmemiştir. Sözü edilen kanat, meleğin yaratılış gayesi ve nuranî mahiyeti ile bağdaşan, vazifelerini en süratli bir şekilde yerine getirmelerine delâlet eden manevî bir kanat, bir kuvvet ve iktidar sembolüdür. Bu söz, temsilî ve mecazî bir ifade tarzıdır. Nitekim, din ve dünya ilimlerine sahip olan bir kimseye, mecazen "zül-cenaheyn" iki kanat sahibi dendiği gibi; anaların çocukları için "şefkat ve merhamet kanatları"ndan bahsedilir. Hristiyanlar ise melekleri, bir kuş gibi kanatlı olarak düşünür ve tasvir ederler. Onların İslâm itikadından ayrıldıkları bir husus da budur.

4. Kur'ân'a ve Sünnete göre melekler, gözle görülmeyen, nurdan (ışıktan) yaratılmış olmalarına rağmen, Cenab-ı Hak onlara, gerektiğinde diledikleri kesif cisimler ve insan şekline girerek görünme gücünü bağışlamıştır. (M. Said Ramazan el-Butî, Kübrâl-Yakîniyyât el-Kevniyye, s. 271-278; A. A. Aydın İslâm İnançları, I, 402-403).

Melekler Neden Görünmezler?

Melekler, nurdan yaratılan, ruhanî ve lâtif varlıklar oldukları için, kendilerine mahsus olan bu mahiyet ve hakikatları onların insan gözüne görünmesine engel teşkil eder. Çünkü, maddî olan insan gözü, melekler gibi nuranî, lâtif ve soyut varlıkları görebilecek şekil ve vasıfda yaratılmamıştır. Ancak Cenab-ı Hak, hidayet rehberi olarak gönderdiği üstün vasıflı insanlar olan peygamberlerine bu kuvveti verdiğinden, yalnız onlar melekleri hakikî hüviyetleri veya Allah'ın dilediği surette görebilirler.

Kur'an-ı Kerim'de insanların topraktan; cinlerin ve şeytanın yalın ateşten yaratıldıkları, "Cin'i de, yalın ateşten yarattık." (Rahman, 55/15) âyetiyle beyan olunmakta ise de;

"(İblis) Ben ondan (Âdem'den) daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın' dedi." (Sâd, 38/76)

ayetinde görüleceği gibi; meleklerin hangi maddeden yaratıldığı bildirilmemiştir. Ancak Sahih-i Müslim'de Hz. Aişe (r.anha) dan nakledilen sahih bir hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.s),

"Melekler nurdan, cinler yalın bir ateşten yaratıldı." [Sahih-i Müslim 7/226 (1333 H.)]

buyurmuştur. Bu hadis, meleklerin maddî olmayan nuranî, lâtif varlıklar olduğuna, meleklerle cinlerin iki aynı asıldan gelen iki ayrı varlıklar olduğuna delâlet etmektedir.

Meleklere İman, Her Müslümana Farzdır:

Meleklerin mana ve hakikatı, cinsleri, sıfat ve özellikleri hakkında Ehl-i Sünnet alimlerinin Kur'ân-ı Kerim ve Peygamberimiz (s.a.s)'in sahih hadislerine dayanan (ve yukarda açıklanan) ortak görüşleri, her Müslümanın inanması gereken melek anlayışını ortaya koymaktadır. Vasıfları ve görevleri Kur'ân-ı Kerim'in pek çok âyetlerinde tafsilî olarak anlatılan meleklere iman etmek, İslâm'da iman esaslarından biridir. Bu inanç, İslâm dininin inanç sistemi arasında çok önemli bir yer işgal eder. Çünkü melekler; Rab Teâla'nın insanlara bir lütfu ve keremi sayılan "peygamberlik müessesesi"nin temeli olan Allah'ın "ilâhî vahyini", görülmeyen gayb âleminden, insanlara, onlar arasından seçilen peygamberlere indiren "Allah'ın ilâhî elçileri"dir.

Melekler, yaratılan bu âlemin, göklerde ve yeryüzünde nizam ve intizamını sağlayan Allah'ın ruhanî yaratıkları, insanları koruyan, onlara hayrı ve iyiliği ilham eden, yaptıkları işleri yazan şerefli kâtipler, nuranî yüce varlıklardır.

Bu esasa göre, vahye ve peygamberliğe, hatta ahirete ve gaybiyyât denilen "ahiret ahvali"ne, Cennet ve Cehenneme inanmak ancak meleklere iman etmekle mümkün olur. O halde peygamberlere ve onlara indirilen semavî kitaplara inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren, vahyi ve kitapları indiren "meleklerin varlığına" kesin olarak inanmak lâzımdır. Bu bakımdan, "meleklere iman", "peygamberlere iman" demektir. Melekleri inkâr ise, peygamberliği de inkâr sayılır. İşte bu sebepledir ki, meleklere iman; "iman esasları" arasında "Allah (c.c)'a iman"dan sonra yer almıştır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de; Allah'a imandan sonra meleklerine, daha sonra kitaplarına ve peygamberlerine iman etmek emredilmiştir: Bakara sûresinde,

"Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene (Kur'an'a) inandı, mü'minler de inandılar. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı..." (Bakara, 2/285)

buyurulur. Esasen diğer iman esaslarına (ahirete, kaza ve kadere) iman etmek de, her şeyden önce Allah Teâlâ'ya, sonra O'nun meleklerine inanmakla mümkün olur. Bu bakımdan meleklere iman, Kur'an da, Allah'a imandan hemen sonra zikrolunmuştur. Bu konuda Resulullah (s.a.s)'den Hz, Ömer (r.a)'ın rivayet ettiği meşhur hadiste, peygamberimiz (s.a.s), vahiy meleği Cibril (a.s) ile konuşmuş, kendisine "İman nedir?" diye sorduğunda Resulullah (s.a.s), şöyle cevap vermiştir:

"İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayriyle şerriyle kadere inanmaktır." (Müslim, İman 1; ayrıca Buharî, Ebu Davud, Tirmizî ve Nesaî de benzerlerini rivayet etmişlerdir).

Bu ve benzeri kesin nasslarla sabit olan meleklerin varlığını inkâr eden; Kur'an, Sünnet ve İcma-ı Ümmet ile, kâfir olur. Çünkü Hak Teâlâ,

"Kim Allahı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse; o uzak bir sapıklığa düşmüştür." (Nahl, 16/2)

buyurmuştur. Dolayısıyla, melekleri inkâr etmek, hem Kur'an'ı, hem de peygamberliği inkâr sayılır.

O halde gerçek şudur ki; meleklerin varlığı naklen sabit, aklen caizdir. Çünkü, bütün peygamberler meleklerin var olduklarını bildirmişler. Hz. Peygamber (s.a.s)'de onları bizzat görmüş ve var olduklarını haber vermiştir. Kur'ân-ı Kerim de meleklerden, onların vasıflarından yaptıkları çeşitli vazifelerden, Allah katındaki yüksek derecelerinden söz eden pekçok âyet vardır. Allah kelâmı olan Kur'an'ın her verdiği haber haktır ve gerçeğin kesin ifadesidir. Peygamberler ise, masumdurlar; ismet, sıdk, tebliğ ve emanet sıfatları ile muttasıf olduklarından, asla yalan söylemezler. O halde Müslümanlar, Kur'ân ayetleri ve sahih hadislerle kesin olarak sâbit olan, bütün geçmiş peygamberlerin ve semavî dinlerin varlıklarında ittifak ettikleri meleklere iman etmekle mükelleftirler. Bu sebeble, şer'an (Kitap ve Sünnet ile) sabit olan melekleri inkâr etmek, küfrü gerektirir. İnkâr edeni iman ve İslâm dairesinden çıkarır. Bu konuda varid olan muhkem ayetleri ve şer'î delilleri te'vile kalkışmak asla caiz değildir.

Melekler, "gaybiyyât" denilen görülmeyen âlemde mevcut nuranî lâtif varlıklar olduklarından; biz onları göremezsek de, var oldukları, dinî naklî delillerle sabit olduğundan, insan aklı da onların varlığını inkâr edemez. Gerçi akıl, melâikenin ne varlığını, ne de yokluğunu kesin delillerle isbat edemez. Fakat, aklı selîm, gözle görülmeyen bu gibi lâtif varlıkların varlığının imkansız olmadığına, aksine onların da, "vücudu caiz" olan şeylerden olduğuna delâlet eder. Çünkü; meleklerin varlığını inkâr edebilmek için, aklî, felsefî veya ilmî verilere dayanan hiç bir delil ortaya konulamaz. Aksi hâlde; gözümüzle göremediğimiz ve bugün ilmin ve felsefenin mahiyet ve hakikatini tesbit edemediği "hayat cevheri"nin, "insan ruhu"nun ve aklımızın da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz veya mahiyetini bilemiyoruz diye; ne ruhu, ne aklı, ne hayat gerçeğini ve ne de görünmeyen, fakat varlığı ilmen bilinen kuvvet ve enerji gibi gerçekleri inkâr edemeyiz. O hâlde, ruh ve akıl gibi maddî olmayan ve "mücerredât" denilen maddeden soyutlanmış manevî, gaybî varlıklara da inanmaya mecburuz.

Bu gibi soyut varlıklar, müşahede (gözlem) ve tecrübeye dayanan müsbet ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi, gaybî, manevî yaratıklardır. Nitekim, özellikle Sokrat ve Eflatun gibi İlâhîyat Felsefesiyle uğraşan ve bir çok eski filozoflar, fizik ötesi ruhanî varlıkların var olduğuna inanmak zorunda kalmışlar ve onlara "misaller âlemi", "ervâhı ulviyye" ve "nüfûz-ı mücerrede" gibi felsefî isimler vermişlerdir. Bu günkü müsbet ilimlerle uğraşan meşhur bilginlerin büyük çoğunluğu, fizik ötesi bir takım kuvvet ve varlıkların bu maddî-kevnî âlemde görülen bazı olayların meydana gelmesine sebeb olduğunu kabul ve itiraf etmektedirler. Bütün bu gerçekler ve ilmî veriler, meleklerin varlığının aklen caiz ve mümkün görüldüğüne kesin olarak delâlet etmektedir. Özet olarak diyebiliriz ki, melekler de, aklımız ve ruhumuz gibi vardır.

Gerçi biz onları göremiyoruz ama, peygamberler görmüşler ve büyük bir melek olan Cebrail (a.s) elçiliği ile Allah Teâlâ'nın vahyine mazhar olmuşlardır. Onlar, vahiy meleği aracılığı ile Allah'ın emir ve yasaklarını alıp, öğrenmişler ve insanlığı hidayete ve saadete yöneltmişlerdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de, Peygamberimiz (s.a.s)'e aynı şekilde indirilmiş ve bize meleklerin varlığını haber vermiştir. Onun içindir ki bütün Müslümanlar, Kur'ân-ı Kerim'in ve Peygamber (s.a.s) Efendimizin haber verdiği ve aklın da varlığını inkâr etmediği meleklere inanırlar. Çünkü melekleri inkâr, mukaddes kitapları ve peygamberleri de inkâr etmeyi gerektirir.

Kur'ân-ı Kerim'de geçen pek çok ayetlerde meleklerin çeşitli görevleri belirtilmiş, yaptıkları işlerin önemine ve özelliğine göre aldıkları özel isimler beyan olunmuştur. Yerlerde ve göklerde, Kürsî'de ve Arş etrafında, Beytu'l Ma'mur ve Sidre-i Münteha'da, Cennet ve Cehennem'de sayısız melekler vardır. Bütün meleklerin çok çeşitli olan görevlerine ve yaptıkları işlerin mahiyetine göre tanzim edip bunları yöneten dört büyük melek, meleklerin başları ve amirleridir. Bu görevlerin en başta geleni ve en önemlisi; peygamberlere Allah (c.c.)'ın ilâhî vahyini ulaştırmak, yani Allah'ın emirlerini tebliğ etmektir. Bu bakımdan, melek denilince akla her şeyden önce,  "Cebrail"  adıyla tanınan vahiy meleği gelir. Sonra diğer görev gruplarının başları olan Azrâil, Mikâil ve İsrâfil gelir. Bu dört melek meleklerin "Resulleri"dir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir? Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır? Akıl ruha mı aittir bedene mi?..

55 Ruhlar için akrabalık var mıdır?

- Ruhlar arasında -İslam hukuku açısından- bir akrabalığın olduğunu söylemek mümkün değildir. Nesilden nesile geçen kişilik özelliklerinin genetik yoluyla tevarüs ettiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Genetik kodlar ise ruhani değil, cismanidir, bir anlamda biyolojiktir.

Bununla beraber, insan denilen varlık, sadece ne ruhtur ne de bedendir. Bilakis, beden ile ruhun birleştiği bir ortak bünyenin ürünüdür. Bir madenin unsurlarını ortaya çıkarıp analiz etmek için ateş baskısı altına girmesi gerektiği gibi, cismaniyeti temsil eden bedenin içindeki değişik duyguların, latifelerin, hislerin ve diğer özelliklerin ortaya çıkması için de cismani bünyenin, ruhanî mekanizmanın baskısı altına girmesi gerekir.

Bu açıdan bakıldığında, genetik kodlar cismani;  biyolojik, biyogenetik olmakla beraber, şifrelerinin ortaya çıkması, bir vizyon ortaya koymaları, bir misyon üstlenmeleri ve özelliklerinin şekillenmesi için, ruh unsurunun varlığına da ihtiyaç vardır.

Buna göre, genetik kodları, beden ve ruh unsurunun bir bileşkesi olarak değerlendirmek mümkündür.

- Buhari ve Müslim’in aktardığına göre Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu:

“Ruhlar, sınıf sınıf farklı gruplardan oluşan bir topluluktur. Onlardan birbirleriyle tanışanlar kaynaşmışlardır. Onlardan tanışıp kaynaşmayanlar ise ihtilafa düşmüşlerdir.” (bk. Buhari, Enbiya,3; Müslim, Bir, 159-160)

Bu hadis değişik şekilde yorumlanmıştır. En önemli iki yorum şöyledir:

a. Ruhlar aynı türden yaratıklar olmalarına rağmen, bunların değişik kabiliyetleri, temayülleri sebebiyle farklılık arz ederler. Bu sebepledir ki, iyi kimseler iyilerle, kötü kimseler de kötülerle arkadaş olur. (bk.  İbn Hacer, Fethu’l-Bari, ilgili hadisin şerhi)

b. Ruhlar, yaratılışları itibariyle sınıf sınıf farklı gruplardan oluşan bir topluluktur. Onlardan ruhlar aleminde birbirleriyle tanışıp kaynaşanlar, dünyaya geldikten sonra da o yakınlıklarını, kaynaşmalarını devam ettirirler. Onlardan ruhlar aleminde tanışıp kaynaşmayanlar / birbirinden hoşlanmayanlar ise, dünyaya geldikten sonra da bu hoşnutsuzlukları devam eder.   

Bu hadisin ışığında denilebilir ki, sağlam bir baba-evlat ilişkisine sahip olanların ruhları ta ruhlar aleminden beri birbiriyle kaynaşmış, yakın bağlar kurmuştur. Ancak şu da bir gerçektir ki, bazılarının hayatı, baba-evlat ilişkisinden fersah fersah uzak bir çizgide devam eder...

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi?

56 Ruh cesedin her noktasına nasıl hükmediyor?

- Ruh, alem-i emirden olan, başına şuur takılan bir kanun-u emiridir. Yani Allah’ın kudretinin bir tezahürüdür. Mahiyetini bilmediğimiz gibi, bedenin her tarafına nasıl sirayet ettiğini de kesin olarak bilemeyiz.

- Bir ayette, meal olarak şu ifadeye yer verilmiştir:

“Allah insana / Âdem’e kendi ruhundan üfledi.” (Secde, 32/9)

Bu ayeti yorumlayan alimler, bunun gerçek anlamda kendi ruhundan bir üfleme olmadığını belirtmişler.

Burada “ruh” kelimesini kendine izafe etmesi “kendi ruhu” demesi, bir teşrif / şereflendirme izafesidir. Yani “Benim yarattığım ruhdan...” manasına gelir. Nitekim, Kur’an’da “Allah’ın devesi, Allah’ın evi.” ifadeleri de kullanılmıştır. Allah’ın “kendi ruhu” ifadesine yer vermesi insana verilen ruhun, diğer canlılara verilen ruhtan çok farklı olduğu, acip ve harika bir mahluk olduğuna işaret etmek içindir. (bk. Zemahşeri, Razî, Beyzavî, Kurtubî, Ebu’s-Suud, Alusî, İbn Aşur,  ilgili, ayetin tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir?

57 Konuşan, gören, işiten ruh olduğuna göre insan doğduğu andan itibaren neden konuşamıyor?

İnsan hayvanlardan farklı olarak yaratılmıştır. Mesela hayvana lazım olacak her şey, o daha doğmadan önce ruhunda dercedilmiştir. Ancak insanın dünyaya ait şeyleri, ruhu bu dünyada öğrenmektedir.

Mesela insanda şöfürlük özelliği olmasına rağmen ilk anda araba kullanamaz. Bunun için belli bir eğitimden geçmesi gerekir. Bunun gibi ruh da bazı özelliklerini kullanmak için bu dünya şartlarında bazı eğitimlerden geçmesi gerekiyor.

Onun için Allah insanı hemen mükellef tutmamaktadır. On beş yıl kendisine mühlet vermiştir.

58 Ruhlarımız, ruhlar aleminde ne yapıyordu?

- Hadiste yer alan “iki bin” ifadesi kesretten / çokluktan ve uzunluktan kinaye olabilir.

- Bizim ruhlar aleminde ne yaptığımızı Allah bilir. Gördüğümüz, şu şahadet alemindeki hayatımızın büyük bir bölümünü unutmuş olan biz insanların, ruhlar alemindeki yaptıklarımızı hatırlamamızı istemek, biraz insaf ölçülerin aşar diye düşünüyoruz.

- Ancak, bizim zerreler veya ruhlar aleminde / Elestü bezminde Allah’ın birliğine iman ettiğimiz Kur’an’da haber verilmiştir.(A'raf, 7/172)

Bundan hareketle, ruhlar aleminde bizim bu imanımızın icapları olan Allah’ı tesbih, tahmid, tehlil, tekbir ve tevhid etmemiz mümkündür...

59 Ruh maddi olmadığına göre, bedenle nasıl bir araya geliyor?

1) Evvela ruh’un mahiyeti bilinmez ki onun bedenle keyfiyeti açıklanabilsin. Ruh, gerçek bir varlık olarak yaratılmış, başına şuur takılmış, emir aleminden olan bir kanundur.

Bazı insanlar Peygamber Efendimize (asm) ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet, gayet netti:

“Sana Ruh’tan sorarlar; de ki: Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.” (İsra, 17/85)

Ayette ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi. Oysa insana ilimden çok az bir şey verilmişti.

- “Emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum olan insan aklı, ölçülemeyeni anlayamaz. Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.

- Ruh ve beden ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Tabiri uygun görülürse, ruh elektrik ise beden onun ampulüdür. Her ikisini de yaratan, idare eden ve devamını sağlayan Allah'tır.

- Ruh şöyle tarif edilebilir: Ruh, hayat sahibi, şuur sahibi, nûrânî, fiziksel olmayan bir vücuda sahip, bir çok özelliği, fonksiyonu olan, gerçek bir varlığa sahip, sonsuz olmaya uygun bir kanun-u emrîdir/emir aleminden gelmiş Allah’ın bir kanunudur.

“Gayet kat'î bir hads ile belki müşahede ile sabittir ki, cesed ruh ile kaimdir. Öyle ise ruh, onun ile kaim değildir. Belki ruh, binefsihi kaim ve hâkim olduğundan; cesed istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklaliyetine halel vermez. Belki cesed, ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası değil. Belki ruhun libası bir derece sabit ve letafetçe ruha münasib bir gılaf-ı latifi ve bir beden-i misalîsi vardır. Öyle ise, mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misalîsini giyer.” (bk. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s. 517)

- Bediüzzaman Hazretleri, diğer bir yerde ruhun bu elbisesine: “bir seyyâle-i latifeyi o cevhere sadef eder” ifadesiyle işaret eder.

Kur’an’da ruhun ayrı bir varlık olduğu vurgulanmıştır. Aşağıdaki ayetlerde bunu görmekteyiz:

“Hani Rabbin meleklere demişti: Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr, 15/28, 29)

2) Önce şunu belirtelim ki, Felsefeciler, aklı çok değişik bir hayale büründürmüşler. Onlara göre on akıl (ukul-u aşere) vardır. Bu akıllar -en yüksek felekten en aşağı feleğe doğru- belli bir hiyerarşik sisteme göre çalışır. (Gazali, Tahafutu’l-Felasife, 1/45)

- Ruh şöyle tarif edilebilir: Ruh, hayat sahibi, şuur sahibi, nûrânî, fiziksel olmayan bir vücuda sahip, birçok özelliği, fonksiyonu olan, gerçek bir varlığa sahip, sonsuz olmaya uygun bir kanun-u emrîdir / emir aleminden gelmiş Allah’ın bir kanunudur. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati, şiirsel bir anlatıma sahip LEMAAT adlı eserinde şöyle ifade eder:

“Ruh bir nuranî kanundur, vücud-u haricî giymiş bir namustur; şuuru başına takmış. Bu mevcud ruh, şu makul kanuna olmuş iki kardeş, iki yoldaş."

"Sabit ve hem daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi hem âlem-i emir, hem irade vasfından gelir. Kudret vücud-u hissî giydirir, şuuru başına takar, bir seyyâle-i latifeyi o cevhere sadef eder.

"Eğer enva'daki kanunlara (kâinattaki cari olan kanunlara) kudret-i Hâlık vücud-u haricî giydirirse, herbiri bir ruh olur. Ger vücudu ruh çıkarsa, başından şuuru indirirse, yine lâyemut kanun olur.” (Sözler, s. 702)

-Bunun özeti şudur: Ruh, kâinattaki cari olan kanunlar gibi bir kanun-u emridir. Allah’ın emir ve iradesine bağlı olarak çalışır. Onlardan farkı ise şudur: kâinattaki kanunların harici varlıkları, akılları, şuurları yoktur. Ruh ise, o kanunlar gibi bir kanun-u emri olmakla beraber, kendisine harici bir vücut verilmiş ve başına da şuur, akıl takılmıştır. Ayrıca ruhun “seyyale-i latife”(akıcı gazlar halinde olan) bir elbisesi vardır. Bu elbise, cismani olan beden ile ruhun uyuşması, aynı yerde birlikte yaşamasına zemin teşkil etsin diye ruha giydirilmiştir.

- Hiç bir eser kendi mahiyetini bilemez. Meselâ, bir motor kendisinin motor olduğundan habersizdir. Onun ne olduğunu ve neye yaradığını, onu kullanan zat bilmektedir. Aynı şekilde göz, bir görme fabrikası olup, kendisinin ne olduğundan habersiz bulunmaktadır. Onu, ruh denilen efendi kullanmakta ve onun penceresinden bu âlemi seyretmektedir. Kulak da kendisinin işitme âleti olduğundan bihaberdir. Onu da ruh kullanmakta ve bu âlemdeki seslerden istifade etmektedir. Diğer âzalarımızı da buna kıyas edebilirsiniz. Bunun gibi, akıl vasıtasıyla idrak eden, gönül vasıtasıyla olumlu veya olumsuz duygulanan da ruhtur. (Bu konuda ipuçları yakalamak için, Yirmi Üçüncü Lem'a ve Yirmi Dokuzuncu Söz gibi eserlere bakmakta fayda vardır.)

-Bediüzzaman hazretlerinin şu ifadelerinde de aklın ruhun özelliği olduğu vurgulanmıştır:

“Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin (akıl-fikir), his, latife-i Rabbaniye, herbirinin bir gayat-ül gayatı var: İradenin ibadetullahtır. Zihnin (aklın-fikrin) marifetullahtır. Hissin muhabbetullahtır. Latifenin müşahedetullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat şunları hem tenmiye, hem tehzib, hem bu gayat-ül gayata sevkeder.” (Hutbe-i Şamiye, s. 136)

Not: Soruda geçen konuların Felsefe bilimindeki açıklamaları için bk. Ömer Türker, İbn Sina Felsefesinde Metafizik Bilginin İmkanı Sorunu

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir?

Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

60 Ölüme yakın bazı deneyimlerde, ruh bedenden ayrılır mı?

- Bu konu tıbbın konusudur. Soruda yer alan söz konusu durum, bir ölüm olayı değildir, biyolojik bir ölüm hadisesidir.

Uyku esnasında insanların dış alemle münasebeti olan duyguları çalışmaktan alıkonulunca, manevi olan bazı latifeleri ve ruh-u sultani denilen insanî ruhu başka alemlerle irtibata geçtiği gibi, geçici bir süreliğine beyin çalışmayıp kalp sektesi meydana geldiğinde de böyle garip manzaralarla karşılaşmak mümkündür. Bu durum, ruhun bedenden ayrıldığı anlamına gelmez.

Yani, bu tür olaylarda gerçek ölüm değil, ama uykuya benzer belki de Ashab-ı Kehfin yarım ölüm gibi olan uykusuna benzer bir uykuya daldığı için, hasta uyanınca o esnada alem-i misalde gördüğü olayları anlatacaktır.

Bu gibi olayların şekli ise, daha çok kişinin normal hayattaki meşguliyetine uygun olarak ortaya çıkacaktır. Bir hafta önce ölümünden birkaç saat evvel feraiz/miras hukuku ile ilgili meselelerle ilgilenmiş ve muhatabı olan hocaya bu konuda ifadelerde bulunmuş bir hoca efendinin feraiz ilmini çok iyi bilmesinden ötürü, bu konuyla meşgul olması söylediklerimizin isabetli olduğuna bir delil sayılabilir.

Bununla beraber rüyalarda olduğu gibi, bu geçici ölüm uykusuna dalan hastanın da bu rüyasında bazen normal meşguliyetin ötesinde bazı garip konularla temas etmesi, uyandığında bunları anlatması mümkündür. Buna farklı ve tabii/ilahî bir hipnotizma olayı olarak da bakılabilir.

- Kanaatimizce Hz. İsa’nın göklere çıkması bu muvakkat ölüme benzemez. Sahih hadislerden öğrendiğimiz kadarıyla Hz. İsa geçici de olsa bir ölüm uykusuna dalmadan ruh ve bedeniyle dünya semasına yükseltilmiştir. Tabii ki buna inanmayanlara söyleyecek bir sözümüz yoktur...

61 Ruh geleceği görebilir mi?

- Ruh geleceği görmez.

- Melekler de ruhanidir, her şeyi bilmedikleri ayetle sabittir. (Bakara, 2/32)

- Cinlerin de geleceği, gaybı bilmedikleri açıkça ifade edilmiştir. (Sebe’, 34/14)

- Allah bildirmediği takdirde, hiçbir peygamberin ruhu dahi geleceği göremez. Bu da Kur’an’da açıkça ifade edilmiştir. (Cin, 72/26-27)

- Ölümden sonra, ruhlar -dünyada görmedikleri- bazı gerçekleri ister istemez bilirler ve görürler.

Ayrıca, beden kafesinden çıkan salihlerin ruhu daha serbest olur. Bu açıdan dünyadaki halinden daha fazla bazı şeyleri görmesi mümkündür. Fakat bunlar Allah’ın izniyle ve bildirmesiyledir.

Bu nedenle Allah bildirmedikme ve götermedikçe, ruh kendi başına geleceği bilemez ve göremez.

62 Her şeyi temsil eden bir melek varsa, necis şeyleri ne temsil ediyor?

 “Hiç bir şey yoktur ki Allah’ı tesbih etmiş olmasın.” (İsra, 17/44)

mealindeki ayette, bütün varlıkların Allah’ı tesbih ettiği ifade edilmiştir.

- Canlılar, lisan-ı kal (sözlü olarak) tesbih ederken, cansızlar da lisan-ı hal (içinde bulundukları konumları ile/hal diliyle) bu tesbihi yaparlar.

- Yani, bizim necis dediğimiz nesneler de yaratılmış birer varlık olarak yaratıcılarını tesbih ederler, yani, onun her türlü kusurdan ve şirkten münezzeh olduğunu bildiriler.

- Ancak, insanın zihninde bazı şeyler çok değersiz ve necis olarak görülürken, yaratılmış birer varlık ve hatta birer sanat eseri olarak harika bir konuma sahiptirler.

Örneğin, bir doktor madde-i gaitayı (fasulye, mercimek gibi) bir yemek türü olarak görür ve o bakış açısıyla tiksinmeden onu biyokimya laboratuvarında inceleyebilir.

Demek ki, necislik bizim geleneksel bakış açımıza göredir.

Öyle ya! -Hikmet nazarıyla bakıldığı zaman- ağızdan girerken kutsal bir varlık muamelesini gören yiyeceklerin, bağırsaktan çıkınca niye necis muamelesi görsün ki!

- Bununla beraber, domuz, köpek gibi insanların nazarında değersiz görülen varlıklar ile Allah’ın ismini yan yana getirmek; örneğin: “domuzun ilahı / köpeğin yaratıcısı” demek doğru değildir. Çünkü, insan kendi bakış açısından sorunludur. Niyet ve nazar elması kömüre, altını bakıra dönüştürür.

- Bütün bunları anlatmaktan maksadımız, Allah’ı ve meleklerini -bizim kendi iç dünyamızda- değersiz veya necis gördüğümüz şeylerle yanyan getirmek doğru değildir. Yoksa hikmet nazarıyla bakıldığında işin rengi değişir.

Misalini verdiğimiz doktorun bakış açısına sahip iseniz, rahatlıkla diyebilirsiniz ki, bir köpek harika sanat eseri olarak hal diliyle / yaratılmış bir sanat lisanıyla Allah’ı tesbih ederken, bir melek de onun bu hali tesbihini kali (sözlü) olarak yapar. Bunda hiçbir mahzur yoktur...

Bununla beraber, bu tür konuları düşünmek pek çok kıymetli konuları düşünmeye mani olabilir. Zihin ve hayale gelen her şeye değer verip üzerinde durmak, şeytanın tuzağına düşürebilir...

Ümit ediyoruz ki, kelamda israf etmemişiz... Ve konu anlaşılmıştır…

63 Ruhun madde üstü ve yer kaplamayan olması, Allah’a ortak anlamına gelmez mi?

Güneşin aynada yansıyan ısı, ışık ve renkleri, güneşe ortak değildir ve olamaz. Çünkü, onların varlığı da ve varlığının devamı da güneşe bağlıdır.

Bunun gibi bütün mevcudat varlığında, varlığının devamında ve varlığının devamı için gerekli ihtiyaçlarında Allah’a bağlıdır ve Onun var etmesiyle varlıkları devam etmektedir. Ona nasıl ortak olabilir.

Bu kısa açıklamadan sonra sorularınıza cevap vermeye çalışalım:

1)  Allah’ın ortağı olmaması, onun birliğine, yaratıcılığına, yöneticiliğine şerikinin olmaması demektir. Yoksa, insanların hayat sahibi, ilim sahibi, irade sahibi olması gibi bazı sıfatlarda benzer gibi olması söz konusudur. Ancak bu benzer gibi şeyler de gerçekte Allah’ın zat ve sıfatına benzemiyorlar. Benziyor gibiler.

“Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.” (Şura, 42/11)

mealindeki ayette bu gerçek oldukça açıktır. Çünkü, ayette Allah’ın da insanların sahip olduğu görme ve işitme sıfatına sahip olduğuna işaret edilmiş, fakat bununla beraber, Onun hiçbir şeye benzemediğine vurgu yapılmıştır.

Demek ki, bazı varlıkların bazı hususlarda Allah’ın bazı sıfatlarına benziyor görünmeleri, gerçek anlamda benziyor anlamına gelmez. Yukarıdaki ayette geçtiği üzere, insanlar ve diğer canlılar görme ve işitme vasfında Allah’ın sıfatlarına benzerlik göstermiş olmalarına rağmen, Allah bu benzerliği şiddetle reddetmektedir.

O halde, “benzerlik / teşbih”in bazı yönlerinin var olması, gerçek teşbih değildir. Dolayısıyla ilgili vasıfta bir ortaklık söz konusu değildir.

- Evvela şunu çok net ortaya koymak gerekir ki, Allah’ın yaratıklardan hiçbirine benzememesi bir yana, onun sahip olduğu sıfatların bağımsızlık özelliği, başka varlıkların, Allah’a bağımlı olan vasıflarından öyle ayırıcı bir husustur ki, görünürdeki bütün benzerlikleri sıfıra müncer kılmaktadır.

- Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi,

Senin hayatına verilen cüz'î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vâhid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelal'in sıfât-ı mutlakasını ve şuun-u mukaddesesini o ölçüler ile bilmektir. Meselâ sen cüz'î iktidarın ve cüz'î ilmin ve cüz'î iraden ile bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.”(bk. Sözler, s. 128).

Aslında “Vahid-i kıyasi” denilen ölçü birimi vehmi bir hat da olabilir. Çünkü görevi sadece bir hakikatin anlaşılmasına yardımcı olmaktır. Yine Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle:

“Sâni'-i Hakîm, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işarat ve nümuneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzım değildir.” (bk. Sözler, s. 536).

- İşte bütün bu açıklamalar ışığında -yukarıda da işaret ettiğimiz gibi- varlıkların bağımlı olması, bağımsız bir varlığa sahip olan Allah’ın sıfatlarıyla gerçekte hiç bir benzer tarafı yoktur. Çünkü bütün benzerliklerin asıl dayanak hattı ve nirengi noktası olan varlıktır, var olmaktır. Mesela, Allah’ın varlığı, ilmi, iradesi, görmesi vardır. İnsanların da bu sıfatları vardır. Ancak insanların bu sıfatlarının varlığı ancak Allah’ın yaratmasıyla, var etmesiyle vardır. Bu sebeple, bunlar adem hükmündedir. Onun içindir ki, bazı ehl-i tasavvuf “la mevcude illa hu” (Allah’tan başka varlık yoktur) veya “la meşhude illa hu” (Allah’tan başka müşahede edilen bir varlık yoktur) demişler. Çünkü, bütün yönleriyle Allah’ın varlığına, iradesine bağımlı olan bir varlığın varlığı ile yokluğu arasında bir fark yoktur.

Nitekim kelamcılar: varlık kavramını açıklarken, “varlığı vacip olan Allah; varlığı muhal olan şerik-i bari (Yaratıcının ortağının muhal olması); varlığı ile yokluğu arasında fark olmayan mümkünat” şeklinde bir taksimat yaparlar. Var olanlar arasında, Allah’tan başka her şey “mümkün”dür.

Öyleyse, Allah ile diğer varlıklar arasında hakiki bir benzerlik olmadığı gibi, bir ortaklık da yoktur. Bir tarafta Yaratan diğer tarafta yaratılan vardır. Bir taraftan bağımsız bir varlık, diğer taraftan bağımlı bir varlık.

- Maddenin tehayyüzü gibi, Ruhun “adem-i tehayyüz” (bir yere dayanmaması) vasfı da bağımlı bir özelliktir. Onu o kabiliyette yaratan Allah’tır. Allah’ın görmesi, işitmesi, ilmi, iradesi, insanlarınkine benzemediği gibi, O’nun “adem-i tehayyüz” vasfı da ruhun ilgili vasfına benzemez. Çünkün bu özellğinin varlığı ve varlığının devamı da Allah'ın var etmesine bağlıdır, Ondan bağımsız değildir ve olamaz.

- Bu sebepledir ki, biri: “Allah vardır; ben de varım.. Öyleyse, ben -haşa- onun ortağıyım.” dese, onun âcizliği, fakirliği, Allah’a olan bütün ihtiyaçları, kendisini yalanlayacağı gibi, adem-i tehayyüz vasfından dolayı ruh da öyle bir iddia da bulunsa, ruhun bütün ihtiyaçları onu anında yalanlar.

- Bizim kanaatimize göre,

 “Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her türlü övgülere ve hamdlere lâyık olan ise ancak Allah’dır. O dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize başka mahlûklar yaratır. Bunu yapmak Allah’a zor değildir.” (Fatır, 35/15-17)

mealindeki ayetlerin ifadesi, “Allah’a benzeme ve ona ortak olma” vehmine ihtimal vermeyi bile ihtimal dışına itmiştir.

2)  “Fiziksel alemdeki eşya, hayata kâbil midir, mesela ilim bir atomla kaim olabilir mi?” sorunuza karşı

“(De ki: Allah’ım!) Geceyi gündüze katar günü uzatırsın, gündüzü geceye katar geceyi uzatırsın. Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın.” (Al-i İmran, 3/27)

mealindeki ayeti hatırlatıyoruz.

- Bununla beraber, ahiret yurdu bu dünyaya benzemez. Orada sebeplere bakan hikmetten çok, kudrete bakan yaratma kanunu icra-yı faaliyet yapar.

“Ey insanlar! Sizin hepinizi yaratmak veya hepinizi öldükten sonra diriltmek bir tek kişiyi diriltmek gibidir. Allah semîdir, basîrdir / her şeyi hakkıyla işitir ve görür.” (Lokman, 31/28)

mealindeki ayette kudretin akıl almaz icraatına işaret edilmiştir.

3) “Meleklerin de mücerred olması, Hz. Cebrail'in Peygamber'imize gelmesi, Peygamber'imizin, O'nu gerçek sureti ile kanatlarıyla görmesi gerçeğiyle nasıl bağdaştırılır?” sorusuna şöyle cevap vermek mümkündür:

- Hz. Peygamber (asm)'in meleği asli hüviyetiyle görmesi, bir anda Miraca çıkıp gelmesi, ayı parmağıyla ikiye bölmesi ve benzeri mucizelerden daha harika değildir.

- Bazı insanlar cinleri gördüklerini söylerler. Bilim adamları laboratuarda, dışarıda görülmesi imkânsız bazı şeyleri görebiliyorlar. Büyüteçle en küçük mikroskobik canlılar görülebiliyor.

- Melekler birbirini görürler. Demek ki ervah-ı mucerredenin, kendileri gibi mucerred varlıkları görmeleri mümkündür. Hz. Peygamber (asm)’in de Allah’ın elçisi olarak sürekli sohbet ettiği bazı melekleri -olağanüstü / bir mucize eseri olarak- görmesi elbette mümkündür.

- Bununla beraber, Hz. Cebrail’in hüviyet-i misaliyesinin timsali olan nurani temessülü de görmüş olabilir. Çünkü Nuranilerin akisleri aynısı olmasa da gayrısı da değildir. Nitekim, “huzur-u Muhammedîde (asm) sahabelere görünen Hazret-i Cebrail'in (as) temessülü gibi melaikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevatür suretinde eskiden beri nakl ve rivayet ediliyor.” (bk. Asa-yı Musa, s. 115)

“(Temessüllerin üçüncüsü:) Nurani ruhların aksidir. Şu akis, hem hayydır hem ayndır. Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden, o ruhun mahiyet-i nefs-ül emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, Dıhye suretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu bir anda, huzur-u İlahîde haşmetli kanatlarıyla Arş-ı A'zam'ın önünde secdeye gider. Hem o anda hesabsız yerlerde bulunur, evamir-i İlahiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mani olmazdı.” (bk. Sözler, s. 194).

64 Cenine kırk günlükken ruh üflenirse, daha önce kalp nasıl atar?

Canlılık ile ruhlu hayat, farklı şeylerdir. Bitkiler de canlıdır. Onlar da gelişir, büyük, farklılaşır. Ancak onlarda ruh yoktur. O vazife bir bakıma kanunlarla yerine getirilir.

Burada büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunları görev alır.

Gerek hayvanlarda ve gerekse insanlarda ruh cenine gelmeden önce, yani cenin tek hücreli zigot halinde iken canlıdır. Hareket eder, büyür, gelişir, hücreler farklılaşarak görev bölümü yapılır. Yani bazı hücreler başı verirken, bazıları kalbi, bazıları ciğerleri meydana getirir. Bunların hepsi canlı ve hareketlidir.

Sonradan canlı bünyesine gelen ruh, bu canlı hayattaki organ ve dokulara âdeta bir orkestra şefi gibi kumanda eder. Bütün vücuttaki hücrelere kumandan olur, onların hareketlerini, Allah’ın emir ve iradesi ile tanzim eder, idare eder.

Mesela göz büyüme, gelişme, farklılaşma ve beslenme kanunlarına göre faaliyet gösterirken, görme fiilini sağlayan ruhtur. Yani, gören göz değil, ruhtur.

Aynı şekilde işiten kulak değil ruhtur.

Ama ruhun görebilmesi ve işitebilmesi için, gözün ve kulağın bulunması ve görme ve işitme kanunlarına göre çalışması gerekir.

Bir başka ifade ile onlarda hayat olması ve o hayat kanunları çerçevesinde canlılığın devam etmesi şarttır.

Kısaca ifade etmek gerekirse, canlılık ve hayat ayrı şey, ruhun bulunması ise ayrı şeydir.

İlave bilgiler için tıklayınız: 

Anne karnındaki bir bebeğe ruh ne zaman verilir?

65 Hz. İsa’nın “ruh veya emir” kavramıyla bir ilgisi olabilir mi?

- Şunu hemen belirtelim ki, Kur’an’da kullanılan sözcükler ve kavramlar, farklı yerlerde farklı manalar ifade edebilir. Ayetlerin bağlamından ayrı olarak o kelimelerin sadece lügat manalarına bakıp değerlendirmek çoğu zaman isabetli olmayabilir.

- Secde suresinde yer alan “Emri tedbir eder.” mealindeki cümle, alimler tarafından farklı şekilde (iş, vahiy olarak) anlaşılmıştır:

a) Mücahid’e göre, bu cümlenin manası, “emri / işleri tedbir etmek”tir.

b) Süddi’ye göre, “Vahyi indirmek” anlamınadır. (bk. Maverdi, ilgili yer)

İşlerin tedbir edilmesi veya vahyin indirilmesi hakikatte Allah’a ait olmakla beraber, bu işlerde meleklerin istihdam edildiği bilinmektedir. Örneğin Cebrail vahiy meleğidir.

- İşlerin tedbirinde de: Hz. Cebrail rüzgârları ve ( manevi) orduların işini, Hz. Mikail su ve yağmur işini, Hz. Azrail, ruhları kabzetme işini tedbir eder. Hz. İsrafil ise (doğrudan Allah’tan aldığı) emirleri onlara indirip bildirme işiyle görevlidir. (Maverdi, Kurtubi, ilgili ayetin tefsiri)

- “Bir günde O'na yükselir.” mealindeki ayetin ifadesinde yer alan yükselme işinin neye ait olduğu konusunda da üç görüş vardır:

a) Cebrail, vahiy indirdikten sonra bir günde O'na yükselir.

b) Gökten yere inip işleri tedbir eden melek bir günde O'na yükselir.

c) Yeryüzü sakinlerinin haberleri ve onları taşıyan müvekkel melekler bir günde O'na yükselir. (bk. Kurtubi, Maverdi, a.y)

- Kurtubi’ye göre, bu ayette açıkça melekler belirtilmemiştir, fakat ifadenin akışından anlaşılır. Bununla beraber,

“Melekler ve Rûh, O’nun Arş’ına; miktarı elli bin sene olan bir günde yükselirler.” (Maaric, 70/4)

mealindeki ayette bunların melekler olduğu açıkça ifade edilmiştir. Ayette yer alan “ona/Allah’a yükselir”den maksat göklere / Sidretu’l-mütehaya yükselir demektir. (Kurtubî, a.y)

- Fahruddin Razi’ye göre, Allah’ın emri(vahiy) yukarıdan aşağıya, kullarının üzerine iner. Kulların emirlere uygun salih amelleri de aşağıdan yukarıya yükselir. (Razi, ilgili ayetin tefsiri) Bu açıklama,

“Güzel ve temiz sözler O’na yükselir. Salih ameli / güzel ve makbul işi de Allah yükseltir (veya: Salih amel o güzel ve temiz sözleri yükseltir)” (Fatır, 35/10)

mealindeki ayetin ifadesine uygundur.

- Kadı Beydavî konuyu şöyle anlamıştır: “Allah yerdeki işlerin tedbirini, gökten indirdiği melek gibi vasıtalarla yapar. Ve bu tedbir işi tekrar bir günde Allah’a yükselir ve onun ilminde vücut bulur.” (Beydavi, ilgili yer)

- İbn Aşur’a göre, “Sonra bir günde O'na yükselir.” mealindeki ifadeden maksat, her şeyin gerçekte sadece Allah’ın yaratmasıyla olduğunu vurgulamaktır. Gökten yere yapılan bu tedbirler, zahiren birer sebebe bağlı olmakla beraber, bu sebepler sadece birer perde olduğu, gerçekte işlerin tedbirini gören, onları yaratıp yöneten yalnız Allah’tır. (krş. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

- Hz. İsa’nın göklere çıkarıldığına dair bilgi, İslam alimlerinin büyük çoğunluğunun kabul ettiği bir gerçektir. Bu bilgi hem ayet hem de sahih hadislerle desteklenmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah'a babalık isnad etmek, teslis ve ruhullah ifadesi?

Nisa suresi, ayet 171-173'de geçen Hz. İsa ile ilgili bilgileri açıklar ...

Allah'ta ruh ne demektir? Rûhî = ruhum, rûhih = ruhu, ruhuna/ruhana ...

Kur'an-ı Kerim'de Hz. İsa (as)'a kelam ismi verildiğine göre, Hz. İsa da ...

66 Ruhun mekanı yok mu?

- Ruh mahiyeti bilinmez bir mahluktur. Ruhu bizzat yaratan Allah, onun insan bilgisinin kapsamı dışında olduğunu vurgulamıştır:

“Bir de sana 'ruh' hakkında soru sorarlar. De ki: 'Rûh Rabbimin emrindedir, O’nun bileceği işlerdendir. Size sadece az bir ilim verilmiştir.'" (İsra, 17/85)

- Ruh şöyle tarif edilebilir:

Ruh, hayat sahibi, şuur sahibi, nûrânî, fiziksel/maddi olmayan bir vücuda sahip, birçok özelliği, fonksiyonu olan, gerçek bir varlığa sahip, ebedi yaşamaya uygun bir kanun-u emrîdir/emir aleminden gelmiş Allah’ın bir kanunudur. Diğer bir ifadeyle:

“Ruh zîhayat, zîşuur, nuranî, vücud-u haricî giydirilmiş, câmi', hakikatdar, külliyet kesbetmeğe müstaid bir kanun-u emrîdir.” (bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksad).

- Bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, Ruh madde olmadığı için bir mekanda da değildir. Beden içinde yer alması onun bir yerde olduğunu, bir mekân edindiğini göstermez. Beden bir mekân olmakla beraber, ruh bedenin herhangi maddi bir organında olmadığı bilinmektedir.

Bunun anlamı şudur: Ruh beden gibi bir mekândadır. Fakat maddenin özelliği olan “tehayyüz”e sahip değil, bir maddeye dayanmamaktadır.

Ruh mahluktur ve kâinatın içindedir. Bu açıdan bir mekândadır. Bedenin içinde olması bakımından da bir mekândadır. Bu açıdan bakıldığı zaman ruh mekândan münezzeh değildir.

Bununla beraber, madde olmadığı için maddiler gibi bir mekâna dayanması söz konusu değildir. Nitekim, ruh bedene girmeden de vardır. Halbuki maddi olanların mekânsız varlıkları bile düşünülemez...

67 Spiritüalizm ile uğraşmanın hükmü nedir?

Spiritüalizm nedir?

Spiritüalizm, ruhçuluk olarak adlandırılabilir.

Antik felsefede ruhu bir cevher olarak kabul eden Sokrat ve Platon gibi filozoflar, ruhun varlığını maddeden ayrı ve cevher olarak gördükleri için ruhçudurlar.

Ayrıca 19. Yüzyılda deneysel ruhçuluğu başlatan Allan Kardec, reenkarnasyon, ruhlarla iletişim, ruh çağırma gibi olgular üzerine deney ve gözlemler yapan akımın Fransa ve Avrupa’ya yayılarak ruhçuluk olarak adlandırılmasına neden olmuştur.

Spiritüalizm ile uğraşmanın hükmü nedir?

Ruhçuluk akımı batı kökenli olup İslami gelenek ve anlayışlardan kaynaklamaz. Bu anlayışta ruh, tevhit dışında anlamlandırılarak, kendi istediğini yapan, kendinden var olan bir varlık gibi telakki edilmektedir.

Oysa Ruh hakkında insanlara az bir bilgi verilmiştir. O Allah’ın emirlerindendir. Dolayısı ile halk alemi denilen bu alemden değil de emir alemi olarak Kuran’da isimlendirilen başka bir âlemdendir:

“Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir.” (İsra, 17/85) mealindeki ayet, bu durumu anlatır.

Her iki alem de yaratılmış olmakla beraber, halk aleminin tabi olduğu alem, emir alemi olmaktadır. Ruh hakkında araştırma ve inceleme yapabilmek için her şeyden önce emir alemi olarak isimlendirilen bu üst aleme yükselebilecek bir temizlik ve safiyet gerekir.

Bu hususta İbni Arabi, İmamı Gazali, İmamı Rabbani, Bediüzzaman gibi üstatların, Kuran ve sünnet ışığında tafsilatlı açıklamaları vardır.

Ancak bu alimler, kendi başına hareket eden ya da kendi varlığına sahip bir varlık olarak ele almamışlardır. Dolayısı ile ruhçu değildirler. Onlar ruhun, Allah’ın emir âleminden olmasını açıklamışlar ve ruhun insanda kalp, sır gibi özelliklerini beyan etmişlerdir.

Spiritüalistler ruhlarla temasa geçebilecek bir ulviyet ve safiliğe sahip değildirler. Bu nedenle habis canlılar olan şeytanlarla temasa geçmektedirler. Bu şeytanlar da onları aldatmakta ve kullanmaktadırlar. Bu nedenle hükmü batıldır, geçersizdir.

Ego ve Nefs aynı şey midir? İkisi arasındaki bağıntı nedir?

Benlik ve nefs, daire ile merkezi arasındaki ilişkiye benzetilebilir. Merkez nokta benliktir. Daire ise kendi için varlık olmak özelliğinin tüm iç ve dış duygulara yayılımıdır. Dairenin merkezini meydana getiren de dairedir. Yani nefis (kendi için varlık) olmak, benlik duygusuna ya da herkesten ayrıcalıklı olduğu algısına neden olmaktadır. Bu nedenle özü en zayıf olan benliktir.

Nefis ise bizim yaratılış biçimimizdir. Yaratılışta bize verilen duygular algıladığımız her şeyi kendimiz için algılama ve hissetmemize neden olmaktadır.

Ancak burada kalmayabiliriz. Kendimiz için algılamaktan başkaları için algılamaya ve nihayet varlığın sahibi için algılamaya kadar yükselebiliriz.

Bu mertebeler ise emmare, levvame, mülhime, mutmaine, raziye gibi sıfatlarla anılır.

- Emmare kendisi için algılayan egoistliği,
- Levvame, bundan vazgeçeni,
- Mülhime başkaları için algılayarak sanki melekleşmeyi ve ilhama açılmayı,
- Mutmaine yalnızca Allah için onun bir kulu olarak algılamayı,
- Raziye ise artık kendi benliğinden dolayı Allahu tealadan ayrı hiçbir düşünce ve niyete sahip olmaksızın sonsuz mutluluğa ulaşmayı ifade eder.

Tüm bu aşamalarda dairenin sınırları değiştiği gibi merkezi de değişir.

Başlangıçta dairenin sınırları yalnızca kişinin kendi iken, diğerlerinde dairenin sınırları açılır, büyür ve diğer müminleri, insanları, canlıları, melekleri,  varlıkları da kuşatacak bir konuma ulaşır.

Böylece benlik algısı da bizlik, O’ndan olmaklık, hiçlik, sırf kulluk mensubiyeti gibi farklı algılara dönüşür.

O halde farklı nefis durumlarına göre farklı benlik durumları olduğunu söyleyebiliriz.

Çok kişi ego ile dost olunmalıdır diyor? İkisini de öldürmemiz mümkün müdür? Bize zararı olur mu?

Ego ile dost olunmalı diyenler emmare mertebesindedirler.

Bu mertebede nefis kendisi ile dost olunacak bir konumda ve makamda değildir. Eğitim, terbiye ve tezkiyeye muhtaçtır.

Kötü fiiller açısından öldürülmesi mümkündür. Günahtan tövbe ve bir daha yapmamak o fiil itibariyle öldürmektir.

Ancak özü itibariyle öldürme değil de Peygamber Efendimiz (asm)’in yaşayış biçimlerine uyarak ve Allah’a yönelerek gerçekten hayatlandırmak gereklidir.

Zira, emmare nefis zaten hakikate bakan yönde gerçek varoluştan habersiz kendi beden sınırlarına mahkum bir ölüdür.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi?

Benlik duygusunun hakka bakan yönü,

"Benlik" duygusu insana niçin verilmiştir?

Ruh, nefs, ego, kimlik,.. kavramlarını açıklayabilir misiniz?