Kabir hayatı ayetler, hadisler ve icma ile haktır

Kabir hayatı inkar edilemez

Kabir hayatının varlığına delil: Mümtehine suresi, 13. ayet

Kabir hayatının varlığına delil: Tevbe suresi 101. ayet

Kabir hayatının varlığına delil: Mümin suresi 45 ve 46. ayetler

Kabir hayatının varlığına delil: Bakara suresi 28. ayet

Kabir hayatının varlığına delil: Âli İmran suresi 169. ayet

Kabir hayatının varlığına delil: Nuh suresi 25. Ayet

Kabir hayatının varlığına delil: En’am suresi 93. ayet

Kabir hayatının varlığına delil: Mü’minun suresi 100. ayet

Kabir hayatının varlığına delil olan diğer ayetler

Kabir hayatı ile ilgili hadisleri inkar edenlerin işledikleri cinayetler

Kabir hayatı hakkında alimlerin icması

Kabir hayatı hakkında Ehli Keşfi-l kubur olan evliyanın ittifakı

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Kur’an’da kabir hayatıyla ilgili hiçbir ayet yoktur.

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Kıyametten önce yargılama yoktur

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Bir suçun cezası bir defa verilir

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Kuşkusuz sen ölülere işittiremezsin

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Azap, kıyametten sonradır

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Orada, ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Sura üflendiğinde bir de bakarsın ki, onlar kabirlerinden kalkıp Rablerine koşarak giderler

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Ve ancak kıyamet günü, yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman insanoğlu ne yaptığını ve ne yapmadığını görür

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Sizi çağıracağı gün O’na hamd ederek uyarsınız ve çok az bir süre kaldığınızı zannedersiniz

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: İnsan kabirlerde bulunanların çıkarılacağı ve kalplerde olanların ortaya konulacağı bir zamanın geleceğini bilmez mi?

Kabir hayatı bir rüyadır, iddiasına verilen cevap

 

Kabir hayatı inkar edilemez

Asrımızın bir kısım insanını anlamak ne kadar da zor! Bilhassa kendini âlim zannedenleri… Zira Müslümanlar 14 asır boyunca kabir hayatına iman ederken ve “Ey Allah’ım, bizi kabir azabından koru.” diyerek kabir azabından Allah’a sığınırken; kendini âlim zanneden bir kısım insanlar, şimdi kabir hayatını inkâr etmekte, sözde buna Kur’an’dan da deliller getirmektedir. Yani -hâşâ- Başta Peygamber Efendimiz olmak üzere, Sahabeler, müçtehitler ve 14 asır boyunca yaşamış bütün allameler Kur’an’ı anlayamamış ve olmayan bir hayatın varlığına iman etmiş de; sonra bunlar gelerek doğruyu bulmuşlar.

Yine kendini âlim zanneden bu kişilerin delil olarak gösterdiği Kur’an ayetlerini 14 asır boyunca hiç kimse görmemiş, okumamış, ya da okumuş da onların anladığı manaları anlayamamış; ama bunlar bir çırpıda bütün gizli manalara ulaşmışlar. Demek bunlar öyle zeki insanlar ki, İmam Maturidileri, Eşarileri, İmam Gazalileri, İmam Rabbanileri ve saymakla bitiremeyeceğimiz bütün allameleri geride bırakmışlar.

Hatta bunlar Kur’an’ı Sahabelerden bile daha iyi anlıyorlar. Öyle ya, -hâşâ- İbni Abbaslar, İbni Mesutlar, Abdullah İbni Ömerler ve diğer Sahabeler de kim oluyor, Sahabeler hiç bunların zekâsına yetişebilir mi? Yine başta 4 mezhep imamı olarak diğer müçtehidler ve âlimler de bunların gerisinde, bu inkârcılar onlardan çok daha zeki. Hatta bütün âlimlerin zekâsını toplasak, bunların zekâsına yetişemez…

Ya hu ne diyelim, ne yapalım, bunların bu hallerine gülelim mi ağlayalım mı, biz de şaşırdık! En iyisi şunu yapalım: Kabir hayatını iki kere iki dört eder katiyetinde ispat edelim ve onların delil diye ileri sürdükleri ayetlerin gerçek manalarını beyan edelim. Bu sayede, Ümmet-i Muhammed’i kötü âlimlerin şerrinden muhafaza edelim. Bu yolla da Rabbimizin rızasına nail olmaya çalışalım.

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için iki hayali arkadaşa misafir olacak ve karşılıklı konuşmalarını dinleyeceğiz. Kim bu eseri akıl ve vicdanını hakem yaparak okusa, kabir hayatının hak olduğuna iman edecektir. İnayet ve tevfik Allah’tandır. Şimdi iki arkadaşın münazarasına misafir oluyoruz:

A- Ben kabir hayatına inanmıyorum. Hem benimkisi sadece kuru bir inkâr da değil. Kabir hayatının olmadığına dair sana birçok ayet-i kerimeler gösterecek ve seni ikna edeceğim. Sen de sayemde, olmayan bir hayata inanmaktan kurtulacaksın.

B- Evvela şunu bil: İnkâr, cehaletten; kabul ise, ispat ve ilimden gelir. Sen kabir hayatını inkâr ediyorsun, biz ise kabul ediyoruz. Senin inkârın, kabir hayatı hakkındaki bilgisizliğinden; bizim kabulümüz ise, ilmimizden ve ispatımızdandır.

A- Nasıl yani… Niye benim inkârım cehaletimden olsun? Benim inkârım da ilimden ve ispattan geliyor.

B- Senin inkârın ilim ve ispattan gelemez. Şimdi bu meseleyi sana izah edeyim. Bu izahla, inkârının niçin ilim ve ispattan gelemeyeceğini anlayacaksın. Sabit bir kaide vardır: “Hususi bir yere bakmayan inkâr ispat edilemez.” Şimdi bu kaideyi anlamaya çalışalım:

İnkâr iki kısımdır. Birincisi, hususi bir yere bakar. Böyle bir inkâr ispat edilebilir. Mesela ben: “Evde top yoktur.” desem, bu inkârımı ispat edebilirim. Zira ev, hususi ve küçük bir yerdir. Her köşesinde seni gezdirebilir ve topun olmadığını göstererek yokluğunu ispat edebilirim. Demek, hususi bir yere bakan inkâr ispat edilebiliyor.

A- Tamam anladım hususi bir yere bakan inkâr ispat edilebilir.

B- İnkârın ikinci kısmı ise, hususi olmayan ve umumi yere bakan inkârdır. Mesela ben: “Dünya’da top yoktur.” desem, yani inkârımı bir odaya değil de, bütün Dünya’ya genellesem, bu durumda inkârımı ispat edemem. Çünkü inkârımı ispat edebilmek için, Dünya’nın her yerinde seni gezdirmek, hatta denizlerin diplerine sokmak, dağların zirvelerine çıkarmak ve Dünya’nın her köşesini sana göstermek zorundayım ki, inkârımı ispat edebileyim. Sana Dünya’nın her yerini göstersem, ama sadece bir dağın zirvesine çıkamasak, yine inkârımı ispat edememiş sayılırım. Zira belki top o dağın zirvesindedir, bunu kim bilebilir.

Bir de şöyle desem: “Kâinatta top yoktur.” Yani inkârımı Dünya’ya değil de kâinata yaysam, bu sözümü asla ispat edemem. Çünkü bu sözümü ispat edebilmek için bütün kâinatı gezmek ve gezdirmek zorundayım ki, bunu yapmak da mümkün değildir.

Hatta bu sırdan dolayıdır ki, kâfirlerin iman hakikatlerini inkâr etmesinin hiç bir önemi yoktur. Mesela onlar: “Melek yoktur.” dese, bu sözlerini asla ispat edemezler. Bu sözlerini ispat edebilmeleri için, bütün kâinatı gezmek ve bize göstermek zorundadırlar. Bunu da yapamayacaklarına göre, onların inkârı ilim ve ispat değil, sadece zan ve vehim olur. Zannın ve vehmin de ilimde yeri yoktur. Cennet’in inkârı, Cehennem’in inkârı ve diğer iman hakikatlerinin inkârı da böyledir. Bu inkârlar ispat edilemez. Dolayısıyla bu inkârlar, ilim değil; zan ve vehimdir.

İşte senin kabir hayatını inkâr etmen de böyledir. Asla inkârını ispat edemezsin. Çünkü inkârın, b u Dünya’ya ait değil; ahiret âlemlerinden bir âlem olan kabir hayatına ait. O âlemde bizi gezdirip, o âlemin hakikatini bize gösteremezsin ki, inkârını ispat edebilesin.

A- O zaman, ben de sana şöyle bir soru sorayım: Şimdi ben desem: “Denizkızı diye bir şey yoktur.” Bu inkârımı ispat edemem mi? Yani denizlerin her köşesini sana gösteremiyorum diye, denizkızının varlığına iman mı edeceğiz?

B- Bizim meselemiz olan kabir hayatının varlığı, denizkızının varlığına benzemiyor. Aradaki fark şudur: Denizkızının varlığı hakkında hiçbir söz ve görüş yoktur. Yani kimse onun varlığından söz etmemiş ve bu konuda deliller öne sürmemiştir. Denizkızının varlığı, zatında muhal yani imkânsızdır. Dolayısıyla denizkızının yokluğu için bütün denizleri gezmeye gerek yoktur.

Ama olay şöyle olsaydı: Denizkızının varlığı hakkında denizcilerin tamamı ittifak edip, “Biz gördük.” deselerdi, 3-5 denizci ise, “Denizkızı diye bir şey yoktur.” deseydi, bu durumda biz denizkızının varlığına inanır ve inkâr edenlerin sözüne itibar etmezdik. Çünkü kabul, ilim ve ispattan; inkâr ise bilmemek ve cehaletten gelir. Ayrıca daha önce söylediğim gibi, hususi olmayan ve umuma bakan inkârlar -zatında imkânsız olmamak şartıyla- ispat edilemez.

A- Peki neden inkâr edenin sözüne itibar edilmiyor da, “vardır” diyenin sözüne itibar ediliyor.

B- Sebebini biraz önce anlattım: Hususi olmayan inkârlar ispat edilemez. Daha iyi anlaman için bir örnek daha vereyim: Ramazan-ı Şerif, hilalin görülmesiyle başlar. Adil iki kişi: “Biz gördük.” deseler, Ramazan’ın girdiğine hükmedilir. Adil iki kişinin “gördük” sözüne karşılık, bütün şehir ahalisi “biz görmedik.” deseler, sözlerine itibar edilmez.

Bunun sebebi şudur: “Gördük” diyenler, nefislerine değil, harice bakarlar ve birbirlerine kuvvet verirler. Parmaklarını aynı yere basarlar. “Görmedik” diyenler ise, harice ve hakikate bakamazlar. Zira görmeye engel ve mani olan birçok perdeler vardır. Mesela, kimi uyuyakalmış ve ondan görmemiştir. Kimi bulutun perdesi sebebiyle görmemiştir. Kiminin gözü bozuktur, bu sebeple görmemiştir. Kimi hilali tanımaz ve bilmez. Ve bunlar gibi daha birçok sebep… Görmedik diyenler nefislerine ve zanlarına göre hükmediyorlar. Harice bakıp, semayı ihata edip, hakikate göre hükmedemiyorlar. Görmeme sebebi kişiden kişiye göre değişiyor. Bu sebeple, inkâr edenlerin sözü birbirine kuvvet veremiyor ve “görmedik” diyen bir şehir ahalisi, “gördük” diyen iki kişinin sözünü hükümden düşüremiyor. Neticede şer’an Ramazanın başladığına hükmediliyor.

İşte sizin “kabir hayatı yoktur.” sözünüz de böyle bir inkârdır. Ahireti gören gözünüz olmadığından kabirlere bakıp hükmedemiyorsunuz. Zannınızla ve nefsinizle hükmediyorsunuz. Zira hakikatin kendisine bakmak mümkün değildir. Kabir hayatını görmeye engel perdeler vardır. Bu sebeple, siz inkârınızı asla ispat edemezsiniz. Biz ise, ayet ve hadislerin işaretiyle iddiamızı kolayca ispat edebiliriz.

A – Göreceğiz…

B- Benim, bir ayetin işaretini göstererek varlığını ispat edebileceğim kabir hayatını, senin inkâr edebilmen için şunları yapabilmen gerekir:

1- Kabir hayatının varlığına dair göstereceğimiz bütün ayetleri çürütmelisin.

A- Tamam, bence bunu yapabilirim.

B- Yapıp yapamayacağını sonra göreceğiz. Hem sadece ayetleri çürütmen de yeterli değil. İkinci olarak, delil olarak getireceğim bütün hadis-i şerifleri de çürütmelisin.

A- Bu kolay, bunu kolayca yaparım.

B- Ama bunu yaparken, kafandan atıp, zannınla hükmederek: “Bunlar uydurmadır.” demen yetmez. Hadislere, cerh ve tadil yöntemlerini uygulayarak, her bir hadis-i şerifin zayıflık emarelerini teker teker göstermelisin. O hadisleri rivayet eden sahabeleri çürütmelisin, hadisin senedindeki zayıflıkları göstermelisin ve hadis tahlilindeki diğer usulleri uygulamalısın. Yoksa sadece “Bunlar uydurmadır.” sözünün hiçbir kıymeti yoktur. Hatta kabir hayatı hakkındaki bütün hadisleri çürütüp, sadece bir tek hadise ilişemesen, bu benim için yeterlidir. Ben tek bir hadisle kabir hayatının varlığını ispat edebilirim. Gördün mü senin işin ne kadar zor.

A- Tamam anladım. Önce kabir hayatı hakkında göstereceğin ayet-i kerimeleri sonra da hadis-i şerifleri çürütmeliyim. Eee, sonra…

B- Sadece ayet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri teker teker çürütmen de yetmiyor. Üçüncü olarak, kabir hayatının varlığı hakkında âlimlerin icmaı ve ittifakı vardır. Bu ittifakı da çürütmeli ve kabir hayatının yokluğu hakkında bundan daha büyük bir ittifakı göstermelisin. Bunu ise yapamazsın. Çünkü senin gibi üç beş kişi müstesna, bu ümmetin bütün âlimleri ve Ümmet-i Muhammed’in tamamı kabir hayatına iman etmiştir.

A- Tamam bunu da anladım. Bu konudaki icmaı çürütmeli ve daha kuvvetli bir icmanın varlığını göstermeliyim.

B- Bu icmaı ve ittifakı çürütmen de yetmez. Dördüncü olarak, evliyanın “ehli keşfi-l kubur” denilen kısmı ki, bunlar kabir hallerini kalp gözleriyle müşahede edebilen Allah dostlarıdır; bunların verdiği haberleri de teker teker çürütmelisin. Hem onların zatını, hem de verdiği haberleri çürütüp yok hükmüne indirmelisin.

A- Anladığım kadarıyla, önce bu konudaki ayet-i kerimeleri, sonra hadis-i şerifleri, sonra bu ümmetin icmaını ve daha sonra da ehli keşfi-l kubur olan evliyanın sözlerini çürütmeliyim.

B- İyi anlamışsın. Ama bunları yapabilsen bile -ki yapamazsın- bu da yetmez. Beşinci olarak, bütün kabirlere teker teker beni sokup, ahiret âlemlerini görebilecek bir gözü bana verip, bütün kabirleri seyrettirmelisin ki, ben ahiret ahvallerini görebilen o gözümle kabirlere teker teker bakayım ve orada bir hayatın olmadığını yakinen müşahade edeyim. Hatta bana böyle bir göz verip bütün kabirleri gezdirsen, ama sadece bir kabre sokamasan, yine inkârını ispat edememiş olursun. Zira belki o kabirde bir hayat vardır. Bir tek kabirde hayat olması, kabir hayatın varlığını ispat eder.

Gördün mü, sen inkârını ispat edebilmek için ne kadar çalışmalısın. Yani top misalimizden yola çıksak, ben “Dünya’da top vardır.” sözümü, bir topu göstererek kolayca ispat edebilirken; sen “Dünya’da top yoktur.” sözünü ispat edebilmek için tüm Dünya’yı dere tepe dolaşmalı ve bana göstermelisin ki, inkârını ispat edebilesin. Yoksa bütün inkârın, zan ve vehimden öteye geçmez.

A- Anlattıkların çok ilginç. Olaya hiç bu açıdan bakmamıştım. Evet, kabul ediyorum, -varlığı imkânsız olmamak şartıyla- hususi bir yere bakmayan bir inkâr ispat edilemez. Kabir hayatı da hususi bir yere bakmayıp ahiret âlemlerine bakmaktadır ve inkârı ispat edilemeyecektir. Ama sadece bununla kabir hayatına inanacağımı zannetme. Hadi diyelim, ben davamı ispat edemiyorum, o zaman sen davanı ispat et.

B- Ben sana davamı hem ayetlerle, hem hadislerle, hem de âlimlerin ortak görüşüyle ispat edeceğim. Hatta sadece bununla da kalmayıp, senin delil diye ileri sürdüğün bütün sözlerine de cevap vereceğim. Siz: “Kur’an’da kabir hayatı yoktur.” diyorsunuz. Ben bu sözünüze şaşıyor ve “Bunlar hiç mi Kur’an okumuyor.” diyorum. Şimdi sana Kur’an ayetleriyle, kabir hayatının varlığını iki kere iki dört eder katiyetinde ispat edeceğim. Delil olarak göstereceğim ilk ayet Mümtehine suresi, ayet 13.

Kabir hayatının varlığına delil: Mümtehine suresi, 13. ayet

B- Mümtehine suresi, 13. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Ey iman edenler! Allah’ın, üzerlerine gazap ettiği kimselerle dostluk yapmayın. Onlar ahiretten ümit kesmişlerdir. Tıpkı kabir ehli kâfirlerin ümitlerini kestikleri gibi.”

A- Bir dakika bi dakika ben bu ayeti biliyorum bu ayet öyle değil. Sen “Onlar ahiretten ümit kesmişlerdir. Tıpkı kabir ehli kâfirlerin ümitlerini kestikleri gibi.” dedin. Halbuki mana; kâfirlerin, kabir ehlinden ümit kestikleri gibi.” değil mi?

B- Evet doğru diyorsun bu ayet-i kerimeye iki farklı mana da verilmiştir. Müfessirlerin bir kısmı; kâfirlerin, kabir ehlinden ümitlerini kestikleri gibi manasını vermişlerdir. Bu manaya göre, onların ahirette ümit kesmeleri, kafirlerin, kabir elinden ümit kesmeleri gibidir. Yani kafirler ahirete iman etmedikleri için ölenlerden nasıl ümit kesiyorsa, onların bir daha dirileceklerinden nasıl ümitsizse, kafirlerde ahiretten böyle ümitsizdir, demektir.

Ayete yapılan 2. izahta ise ümit kesenler, kabir ehli kafirlerdir. Yani kafir olarak ölenler kabirde iken cennetten nasıl ümit kesmişse, onlar da ahiretten öyle ümit kesmiştir. Ben mealimi bu tercih üzerine verdim. Aynı zamanda bu tercih, Hz. İbni Abbas, İmam Mücahid, Hz. İkrime, İbni Zeyd, İmam Mukatil, İmam Mansur ve İbni Cerir Taberi gibi büyük müfessirlerin de tercihidir. Demek benim ayete verdiğim mana bu müfessirlerin manasıdır. Yani kafamdan uydurmamışım. Dolayısıyla ilişen bana değil, onlara ilişmiş olur. Sözün özü, bu ayete 2 farklı mana verilmiştir. 1. Mana ya göre, ümit kesenler, yaşayan kafirlerdir, ümit kestikleri şey ise, kabirlerde yatanların bir daha dirilmesidir. 2. Manaya göre ise, ümit kesenler, küfür üzerine ölmüş kabirlerde yatan kafirlerdir. Ümit kestikleri şey ise cennet ve ahirette iyi muamele görmeleridir. Biz delilimizi bu 2. Manaya göre takdim edeceğiz

A- İyi ama bu manadan hangisi doğru?

B- Kur’an ayetleri deniz gibidir. Bir çok manayı içinde barındırır. Böyle bir ayet iki veya daha fazla manaya geldiğinde bunlardan hangisi doğru denilmez.

A- Peki ne denilir?

B- Bu iki mana da Allah tarafından murad edilmiştir, denilir. Zira bir ihtimali inkar etmek, ayete o manayı veren sahabe ve diğer müfessirleri, Arapça bilmemek ve Kur’an’ı anlamamakla itham etmek demektir. Yani bir ayet sadece tek bir manaya gelir demek, arapçayı bilmemek ve tefsir ilminden uzak olmaktan kaynaklanmaktadır…

A- Anlıyorumm..

B- Şimdi, bu âlimlerin izahına göre, ayet-i kerimeyi beraber tahlil edelim: Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimede, üzerlerine gazap ettiği kimselerle dostluk etmemizi yasaklamıştır. Doğru mu?

A- Evet, doğru.

B- İkinci olarak, üzerlerine gazap edilen bu kişilerin ahiretten ümit kestiklerini beyan buyurmuştur. Bu doğru mu?

A- Evet, bu da doğru. Ayette açıkça zikredilmiş.

B- Üçüncü olarak da, üzerlerine gazap edilen bu kişilerin ahiretten ümit kesmesi, kabir ehli kâfirlerin ahiretten ümit kesmelerine benzetilmiştir. Yani kâfir olarak ölüp kabirde yatanlar ahiretten nasıl ümit kesmişse, üzerlerine gazap edilen bu kişiler de ahiretten öyle ümit kesmişlerdir. Bu izahım doğru mu?

A- Evet, bu da doğru. Ayette açık bir şekilde, “Onlar ahiretten ümit kesmişlerdir. Tıpkı kabir ehli kâfirlerin ümitlerini kestikleri gibi.” buyrulmuş. Yani buraya kadar yaptığın bütün izahlar doğru.

B- Öyleyse şimdi sana 10 puanlık soruyu soruyorum: Ayet-i kerime açık bir şekilde, kabirde yatan kâfirlerin ahiretten ümit kestiklerini beyan buyurmuş. Acaba, ahiretten ümit kesebilmeleri için, ilk önce, canlı ve hayat sahibi olmaları gerekmez mi? Canı olmayan ve ölü olan, ümit kesebilir mi?

A- Bi saniye, sen beni oyuna getiriyorsun galiba. “Bu doğru mu, bu doğru mu” dedin; ben de “evet” dedikten sonra bambaşka bir yere çıktın.

B- Bambaşka bir yere çıkmadım. Ayetin gösterdiği yere ulaştım. Bir daha tekrar edeyim: Ayet-i kerimede, kabirlerdeki kâfirlerin ahiretten ümit kestikleri beyan buyrulmuş. Ümit kesmek, bir duygudur. Duygunun olabilmesi için de kişinin hayat sahibi olması gerekir. Mesela, taşın ümitsizliğinden, dağın ümitsizliğinden, denizin ümitsizliğinden ve hayatı olmayan diğer varlıkların ümitsizliğinden bahsedilemez. Ümit beslemek veya ümitsiz olmak hayat sahipleri için geçerlidir. Eğer senin dediğin gibi olsaydı, yani kabirlerde hayat olmasaydı, orada yatanların, ümitlerini kesmelerinden bahsedilemezdi. Madem bahsedilmiş, o halde kabirlerde yatanların kendilerine mahsus bir hayatları var. Var ki, ümit kesebiliyorlar. İşte ben bunu dedim.

A- Hııı… Aslında mantıklı… Kabirde yatan kâfirler ahiretten ümitlerini kesmişse, önce hayat sahibi olmalılar. Ölü ve hayatsız olsalardı, ümitlerini kesemezlerdi. Zira bu duygu, hayat sahiplerine ait bir duygudur. Bu da kabirlerde bir hayatın olduğunu ispat etmektedir… Dur dur… Ben ne diyorum böyle… Öyle hemen teslim olmak yok… Bir ayet gösterdin diye hemen kabir hayatına inanacak değilim. Bunun muhakkak bir cevabı vardır.

B- O halde cevap hakkın sende mahfuz olsun. İleride cevabını bulursan söylersin. Hem ben seni sadece bu ayeti göstererek kabir hayatına imana davet etmeyeceğim ki. Daha göstereceğim çok ayetler var. Merak etme, inşallah sonunda inadın kırılacak ve nasibin varsa hidayet bulacaksın. Bu ayet-i kerime hakkındaki tahlilimizi burada sonlandıralım ve şimdi 2. ayetimize geçelim.

Kabir hayatının varlığına delil: Tevbe suresi 101. ayet

B- Tevbe suresi 101. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Çevrenizdeki bedevilerden münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta ısrar edenler vardır. Sen onları bilmezsin. Onları biz biliriz. Biz onları iki kere azaba uğratacağız. Daha sonra da büyük bir azaba döndürülecekler.”

Bu ayette, “İki kere azaba uğratacağız. Daha sonra da büyük bir azaba döndürülürler.” ifadesiyle üç azaptan bahsedilmektedir. Ayette geçen bu üç azaptan birincisi dünya azabı, ikincisi ise kabir azabıdır. Kabir azabından sonra daha büyük bir azap vardır ki, o da üçüncü azap olan Cehennem azabıdır.

A- Dur bi dakika ayette Kabir azabı geçmiyor ama. Bunu neye dayanarak söylüyorsun. Kim bu azabdan maksat kabir azabıdır demiş?

B- Bir çok sahabe ve alim bu konuda ittifak etmişlerdir.  Büyük müfessir İmam Taberi hazretleri bu ayet hakkında şöyle der: “Ayetin sonunda zikredilen “büyük azap”tan murad, Cehennem azabıdır. Âlimler bu konuda ittifak etmiştir. Madem ayetin sonundaki “büyük azap” Cehennem’dir, öyleyse, daha önce zikredilen iki azaptan birisi Cehennem azabı olamaz. Bu durumda, iki azaptan birisinin kabir azabı olması gerekir. O halde azap; dünya azabı, kabir azabı ve ahiret azabı olmak üzere üçe ayrılmaktadır.

Her biri birer deniz hükmünde olan; İbni Abbas, İmam-ı Azam, Kadı Beyzavi, Ebu Malik, İbni Cüreyc, İmam Süddi, İmam Mücahid, İmam Katade, Hasan-ı Basri, İbni Zeyd, İmam Ferra, Muhammed bin İshak, İmam Râbi, İmam Dahhak, Süfyan-ı Sevri ve diğer müfessirler, hadis-i şeriflere dayanarak, ayet-i kerimedeki iki azaptan birinin dünya azabı, diğerinin ise kabir azabı olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir. Acaba hiç mümkün müdür ki, kabir azabı diye bir şey olmasın da, bu büyük allameler onu var zannetsin ve ayet-i kerimedeki 2. azabı onunla tefsir etsin. Bu hiç mümkün müdür?

A- İyi ama belki de ikinci azaptan, kabir azabı değil de başka bir azap kastedilmiştir. Bu olamaz mı? Kabir azabı diye açık bir delil yok ki…

B- İkinci azaptan, başka azaplar da elbette kastedilmiş olabilir. Ancak bir mana, diğer bir manayı manaya engel olmaz ve hükümden düşürmez. Bu durumda denilir ki: Bu ayet, bütün bu manaları içinde barındıran bir ayettir.

Hem şimdi sana bir şey soracağım: İbni Abbas hazretleri ki; yüz binden fazla Sahabe içinde Kur’an’ı en iyi anlayan 6 isimden biri. Bir düşün, yüz bin Sahabe içinde Arap dilinin üstadları , belagat ilminin dâhileri, şiir ve edebiyatın üstatları var; ancak bu kişiler Kur’an’dan anlayamadıkları meseleleri İbni Abbas hazretlerine soruyorlar. O İbni Abbas ki, Peygamber Efendimizin: “Ey Allah’ım, onu dinde fakih yap ve Kur’an’ın tevilini ona öğret.” duasına mazhar olmuş. Ve bu mazhariyetin bereketiyle, “Devemin yularını kaybetsem Kur’an’da bulurum.” demiş. Onu anlatmaya kalksak kitaplar yetmez… İşte böyle bir zat diyor ki: “Ayette geçen 2. azaptan murad, kabir azabıdır.”

Hem bu görüşünde yalnız da kalmıyor. Biraz önce isimlerini saydığımız ve sayamadığımız onlarca alim İbni Abbas hazretlerini tasdik ediyor ve aynı görüşü naklediyor.

Acaba hiç mümkün müdür ki, İbni Abbas gibi, Kur’an dersini bizzat Peygamberimizden alan ve Sahabenin en büyük müfessiri olan bir zat yanılsın; olmayan bir hayatın varlığına inansın; hatta daha da ileri giderek bir ayeti, o olmayan hayatla tefsir etsin; yine sahabenin diğer müfessirleri ve daha sonra gelen alimler de aynı izahı yapsın ve bütün bu izahlar yanlış olsun. Sonra da bu yanlışlığı sen ve emsalin fark etmiş olsun!

Gerçekten, buna ihtimal veriyor musun? Ezberlerinde yüz binlerce hadis-i şerif olan bu zatlar, Kur’an’ın bir ayetinin tefsiri hakkında ittifak edecekler de bu ittifak batıl olacak. Şeytan yüz defa şeytan olsa, bu ihtimali kabul ettiremez.

A- Dediklerin mantıklı… Ancak ben ayette açık bir şekilde “kabir azabı” diye bir şey görmüyorum. Sen bana açıkça gösterinceye kadar da buna inanmayacağım.

B- Merak etme, daha sana göstereceğim çok ayetler var. Ancak şunu da bil ki: Senin bir şeyi inkâr etmen, onun yokluğuna delil değildir. Bizler, bunca âlimin ittifak ettiği söze güvenir ve ayette geçen 2. azabı kabir azabı olarak kabul ederiz. Sen ise vehmine ve aklına güvenir, ayetleri zannına göre tevil edersin. Şimdi kabir hayatından haber veren başka bir ayet-i kerimeye geçelim.

Kabir hayatının varlığına delil: Mümin suresi 45 ve 46. ayetler

B- Mümin suresi 45 ve 46. ayet-i kerimelerde şöyle buyrulmuştur: “Allah o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun’un adamlarını ise, o kötü azap kuşattı. Onlar, sabah-akşam ateşe arz olunurlar. Kıyamet kopacağı gün de: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun!” (denilecektir).

Şimdi bu ayet-i kerimeyi beraber tahlil edelim: Ayet-i kerimede, Firavun ve adamlarını kötü bir azabın kuşattığından bahsedilmektedir. Bu azap, onların denizde boğulmasıdır. Ayetin devamında ise, Firavun ve adamlarının sabah-akşam ateşe arz olunduğundan haber verilmektedir. Şimdi sana soruyorum: Eğer kabir azabı yoksa, Firavun ve adamlarının sabah-akşam sokuldukları bu ateş ne ateşidir?

A- Bu ateş, kıyamet koptuktan ve hesaplar görüldükten sonra sokulacakları Cehennem ateşidir.

B- Ama senin dediğin gibi olamaz. Zira ayetin devamında: “Kıyamet kopacağı günde: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun!” (denilecektir).” buyrulmuş. Bu ifadeden anlaşılıyor ki, Firavun ve âlinin sabah-akşam sokuldukları azap, Cehennem azabından başka bir azaptır. Zira Cehennem azabından, senin de gördüğün gibi ayetin sonunda zaten hususi olarak bahsedilmiş. Yani bu ayette iki farklı azaptan bahsediliyor. Birincisi: Sabah akşam sokuldukları azap… İkincisi ise: Kıyamet koptuktan sonra sokulacakları azap… Ayetin beyanından açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki: Onların sabah-akşam sokuldukları azap, daha kıyamet kopmadan önce onlara yapılmaktadır. Şimdi sana tekrar soruyorum: Eğer bu azap kabir azabı değilse, hangi azaptır?

A- Şey… Yani ne diyeyim şu an bilmiyorum. Evet, sabah-akşam sokulacakları azabın Cehennem azabı olmadığı ayette açıkça gözüküyor. Zira Cehennem azabı zaten ayetin sonunda açıkça zikredilmiş. Acaba bu azap Cehennem azabı olmazsa, hangi azap olabilir… Hıımmm… İtiraf edeyim, bunu bilmiyorum.

B- Bilmeyecek bir şey yok, bu azap kabir ve berzah azabıdır. Ayette ilk olarak bahsedilen “Onları kuşatan azap” denizde boğulmalarıdır. Kıyamet gününde onların sokulacağı azap da Cehennem azabıdır. Onların boğulmasıyla, Cehennem azabı arasında kalan, sabah-akşam onlara verilen azap da kabir azabıdır.

Bu ayet-i kerimenin kabir azabına dair açıkça beyanından dolayı, İmam Mücahid, Hz. İkrime ve Muhammed bin Ka’b hazretleri: “Bu ayet-i kerime, kabir azabına delil teşkil etmektedir.” derler. Ve bu kanaat, Cumhurun yani ehl-i sünnet dediğimiz hak mezheplerin savunucusu olan İslam alimlerinin bütünün kanaatidir.

Şimdi, yine inat mı edeceksin, yoksa bu ayetin apaçık beyanına teslim olup kabir azabına iman mı edeceksin?

A- Aslında biraz ikna oldum, ama daha tam değil… Sen anlatmaya devam et. Bakalım, daha hangi ayetleri delil olarak göstereceksin. Diğer ayetler de bu ayet gibi ikna edici olursa kabir hayatına inanırım.

B- O halde şimdi başka bir ayetin beyanına geçelim. Bakara suresinin 28. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmuştur:

Kabir hayatının varlığına delil: Bakara suresi 28. ayet

B- Bakara suresi 28. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, sizler ölü iken sizleri diriltti. Sonra sizleri öldürecek ve sonra yine diriltecek. Sonra da ona döndürüleceksiniz.”

Şimdi, bu ayet-i kerimeyi beraber tahlil edelim: Ayetin başında geçen  أَمْوَات  tabiri “ölüler” demektir. Bundan maksat ise: Kendisinde hayat olmayan ve babaların sulplerinde yani belkemikleri arasında olan menilerdir. Demek bu ifade ile insanın ilk haline dikkat çekilmiş ve babalarının sulbündeki hâli nazara verilmiştir. İnsan, bu halinde ölüdür ve daha yaratılmamıştır.

Ayetin hemen devamında gelen  فَأَحْيَاكُمْ  yani “sizleri diriltti” ifadesindeki “diriltmekten” maksat ise: Anne rahmindeki o nutfelere ruh üfleyip, sonra diri olarak dünyaya çıkarmaktır. Demek ayetin bu bölümü, dünya hayatına işaret etmektedir.

Ayetin devamındaki  ثُمَّ يُمِيتُكُمْ  yani “sonra sizleri yine öldürecek” ifadesiyle işaret edilen mana ise, ecelleri geldiğinde insanları öldürmektir. Bu öldürmek ile dünya hayatı sona erer ve insan kabre girer.

Ayetin devamında gelen  ثُمَّ يُحْيِيكُمْ  yani “sonra sizi yine diriltecek” ifadesi ise, kabir hayatına delildir. Zira ayetin işaretiyle bu dirilme, ölümden sonra ve kıyametten öncedir. Bu da ancak kabir hayatı olabilir.

Ayetin sonundaki  ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  yani “sonra da ona döndürüleceksiniz” ifadesinden maksat ise, İsrafil (as) tarafından Sur’a üfürüldüğünde, mahşere çıkmak üzere kabirlerden çıkıştır.

A- Senin bu izahına katılmıyorum. Mana bence şöyledir: Ayetin son bölümündeki “sonra sizi diriltir ve sonra ona döndürülürsünüz” ifadesi, kabir hayatına değil, kıyametten sonra kabirlerde dirilip kalkarak Allah’a döndürülmeye işaret etmektedir. Sen ayetin bu bölümünde olan “Sonra sizi diriltecek” kısmını, kıyametten önce kabirde diriltilmek olarak izah ediyorsun. Bana göre ise bu, kıyametten önce kabirde diriltilmek değildir. Bu, kıyametten sonra kabirlerde dirilip hemen çıkarak hesap meydanına gidiştir.

B- Yani sana göre, ayetin sonundaki “sonra sizi diriltecek ve sonra ona döndürüleceksiniz.” bölümü, kıyametten sonra aynı anda gerçekleşen bir hadisedir. Yani insanlar kabirlerinde dirilir ve hemen çıkarak huzura giderler. Öyle mi?

A- Evet, aynen öyle. Ayetin son kısmındaki “sonra sizi diriltecek” ifadesiyle kabir hayatına işaret edilmemiştir. Gördün mü, delilini nasıl çürüttüm!

B- Eğer bir parça Arapça bilseydin, kendi haline güler ve ayete ne kadar yanlış mana verdiğini anlardın. Şimdi sana bunu izah edeyim. Arapçada “fe” edatı, yakınlık edatıdır ve bir işin hemen sonra meydana geldiğini gösterir. “sümme” edatı ise uzaklık edatıdır. Bu edat da bir işin çok sonra meydana geldiğini gösterir.

Bu izahımızdan sonra şimdi ayetin Arapçasına bakalım: Ayetin sonunda  ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ   denilerek, Allah’a döndürülme işinin, önceki diriltilme işinden zaman bakımından uzaklığına işaret edilmiştir. Eğer senin dediğin gibi, “Sonra sizi diriltecek” ifadesiyle, kıyametten sonra kabirlerden kaldırılmak kastedilseydi, ayetin sonu, ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ şeklinde değil,  فَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ şeklinde olurdu. Yani uzaklığa işaret eden “sümme” edatı kullanılmaz, yakınlığa işaret eden “fe” edatı kullanılırdı. Ama böyle yapılmamış. Demek ki, “sonra sizi diriltir.” ifadesiyle, “sonra ona döndürüleceksiniz.” ifadesi arasında bir zaman uzaklığı vardır. İşte bu uzaklığın olabilmesi için de kıyametten önce insanların kabirlerde diriltilmesi gerekmektedir. Asrımızın büyük âlimi Bediüzzaman hazretleri bu “sümme” hakkında şöyle der: “ثُمَّ  , öldürme ile ikinci yaratma arasında, kocaman âlem-i berzahın fasıla olduğuna işarettir.” İşte bir parça Arapça bilseydin, anlattığım bu manayı bilir ve kabir hayatına iman ederdin.

A-Peki eğer sümme uzaklık edatı fe ise yakınlık edatıysa Kabirde dirilme dediğin ayet sümme yuhyiyküm değilde fe yuhyiyküm olmalı değil miydi. İnsan ölünce hemen kabirde dirilmiyor mu? Burda niçin uzaklık ifade eden sümme kelimesi kullanılmış?

B- Güzel bir noktayı yakaladın. Doğru diyorsun ama insan ölünce hemen kabre konulmuyor bazen gün bazen de günler geçebiliyor onun için ayette yakınlığı ifade eden fe edatı değil daha sonra olacak manasını ifade eden sümme edatı kullanılmıştır.

A- Bunlar ince meseleler. Ben daha açık şeyler görmek istiyorum.

B- Şunu unutma, zayıf ipler birbiriyle birleşince kuvvet bulur. Tek başına koparılabilirken, arkadaşlarıyla sırt sırta verdiğinde kopmaz bir hale gelir. Aynen bunun gibi, zayıf gibi gözüken deliller de sırtını diğer delillere dayayarak kuvvet bulurlar. Dolayısıyla her delili tek başına değil, diğer delil arkadaşlarıyla birlikte mülahaza etmelisin. Ben kabir hayatı hakkında sadece bu ayeti delil göstermiyorum ki, zayıflığına hükmedilip inkâr edilsin. Gösterdiğim ve göstereceğim daha birçok ayetler var. Senin zayıf gibi gördüğün bu delil, diğer arkadaşlarına sırtını dayayarak kuvvet bulur. Kopmaz bir ip olur. Her neyse… Bu ayetin tahlilini de burada sonlandırıp başka bir ayete geçelim.

Kabir hayatının varlığına delil: Âli İmran suresi 169. ayet

B- Âli İmran suresinin 169. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmuştur: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler zannetmeyin! Bilakis onlar diridirler ve Rableri katında rızıklanırlar.”

Şimdi, bu ayet-i kerimeyi beraber tahlil edelim: Bu ayet-i kerimede, Allah yolunda öldürülenlerin ölü olmadığı ve Allah katında rızıklandırıldığı haberi verilmektedir. Hatta İmam Şafi hazretleri bu ayeti delil getirerek, şehidin yıkanmayacağı ve üzerine cenaze namazı kılınmayacağına hükmetmiş ve şöyle demiştir: “Şehide cenaze namazı kılınmaz. Zira cenaze namazı ölünün üzerine kılınır. Hâlbuki mezkûr ayetin ifadesiyle şehit ölü değildir ve Rabbi katında rızıklanmaktadır.”

Demek şehit ölü değildir. Allah-u Teâlâ, onları ölüler zannetmemizden bizleri nehyetmiş ve onlara “ölü” dememizi yasaklamıştır. Ayrıca şehit, Allah katında rızıklanmaktadır. İşte şehidin ölü olmaması ve hâli hazırda rızıklanması ispat eder ki, kabir hayatı ve Berzah âlemi haktır. Şehidin ölü olmamasını ve hâli hazırda rızıklanmasını ancak Berzah hayatı ile izah edebiliriz.

Şunu da unutma ki, bir tek meleğin varlığı ispat edilse, melek cinsinin varlığı ispat edilmiş olur. Birini kabul eden, tamamını kabul etmek zorunda kalır. Aynen bunun gibi, şehidin ölmediği ve hâli hazırda Allah katında rızıklandığı kabul edildiğinde, Berzah ve kabir âlemi de kabul edilmek zorundadır. Zira şu anda kıyamet kopmamış; Cennet ve Cehennem, sakinlerini içine almamıştır. Şehitler şu anda Cennet’te olmadıklarına göre, nerededirler ve nerede rızıklanmaktadırlar? Kabir ve Berzah âleminden başka bildiğin bir yer var mıdır?

A- Hadi dediğini kabul edelim. Şehitler şu anda Berzah ve kabir âleminde yaşıyor ve rızıklanıyor olsun. İyi ama, ayet-i kerime bu hayatın sadece şehitlere mahsus olduğunu bildiriyor. Hâlbuki siz diyorsunuz ki, iman ve salih amel üzere ölen bütün ehli iman hayattadır ve rızıklanmaktadır. Eğer şehitler ile onların arasında bir fark yoksa, niçin tefsirini yaptığımız bu ayet sadece şehitlerden bahsetmektedir?

B- Şehit olarak ölenler ile diğer ehli iman arasında bir fark vardır. Zaten ayet-i kerime, bu farka istinaden şehitleri hususi olarak zikretmiştir. Bu farkı Bediüzzaman hazretleri Mektubat isimli eserinde şöyle izah etmiştir:

Kur’an ayetlerinin işaretiyle, şehitlerin,  diğer kabir ehlinin üzerinde bir hayat tabakaları vardır. Şehitler dünya hayatlarını hak yolda feda ettikleri için, Cenab-ı Hak kemâl-i kereminden, onlara dünya hayatına benzeyen; fakat kedersiz ve zahmetsiz bir hayatı Berzah âleminde ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar. Tam bir saadetle lezzetleniyorlar. Ölümdeki ayrılık acısını hissetmiyorlar. Diğer kabir ehlinin ruhları da bakidir; fakat onlar kendilerini ölmüş biliyorlar. Onların Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şehitlerin lezzetine yetişemez. Bu hakikati bir temsil ile izah edelim:

Nasıl ki iki adam bir rüyada Cennet gibi bir güzel bir saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir; aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. “Ben uyansam, şu lezzet kaçacak.” diye düşünür. Diğeri ise, rüyada olduğunu bilmiyor; hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar oluyor.

İşte, şehitlerle, diğer ölmüş ehli imanın Berzah âleminden istifadeleri böyle farklıdır. Şehitler kendilerini ölmüş bilmedikleri için tam bir lezzet alırlar. Dünyadan ayrılığın elemini çekmezler. Diğer ehli iman ise, öldüklerini bildikleri için, dünyadan ayrılığın elemini ve dostların özlemini çekerler. Lezzetleri, şehitlerin lezzetine yetişemez.

Şimdi tekrar delilimize dönelim. Şu sorumu cevapla:

Şehidin ölü olmadığı ve Allah katında rızıklandığı ayetin açık beyanıyla sabittir. Sen, şehidin ölü olmamasını ve hâli hazırda Allah katında rızıklanmasını ne ile izah ediyorsun?

A- Bu konuyu derinlemesine hiç düşünmedim. Şimdi ben de merak ettim. Eğer Berzah ve kabir hayatı yoksa, Cennet de daha açılmadığına göre, şehitler nerede yaşarlar ve nerede rızıklanırlar?

B- Yani yine “Kabir hayatına iman ettim.” diyemiyorsun, öyle mi?

A- Aslında imana yaklaştım, ama diğer delilleri duymak için şimdilik devam diyorum. Bakalım daha neler öğreneceğim!

B- İyi öyleyse, bu ayetin tahlilini burada sonlandıralım ve başka bir ayete geçelim.

Kabir hayatının varlığına delil: Nuh suresi 25. Ayet

B- Nuh suresinin 25. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmuştur: “Nuh’un kavmi günahlarından dolayı boğuldular ve ardından da ateşe sokuldular.”

Şimdi bu ayeti beraber tahlil edelim. Ancak tahlilimize geçmeden önce, daha önce bahsi geçen Arapça kuralı burada tekrar etmek istiyorum. Şöyle ki: Arapçada atıf harflerinin farklı görevleri ve manaları vardır. Arapça bilmeyenler için birbirine benzeyen bu edatlar, Arapça bilenler için çok derin manaları ifade etmektedir. Bu edatlardan ikisi, “fe” ve “sümme” edatlarıdır. “fe” edatına “fâ-i takibiye” denilir. Bu edat, yakınlık edatıdır ve bir işin hemen sonra meydana geldiğini gösterir. “sümme” edatı ise uzaklık edatıdır. Bu edat da bir işin çok sonra meydana geldiğini gösterir. Bu farkı istersen iki basit cümle üzerinde görelim:

خَرَجَ عَلِيٌّ فَسَعِيدٌ  cümlesi, “Ali ve Said çıktı.” manasındadır. Cümlede atıf harfi olarak kullanılan “fe” edatı sayesinde, Said’in Ali’den hemen sonra çıktığını anlarız. İkisinin çıkması birbirine son derece yakındır. Neredeyse ikisi beraber çıkmış gibidir. Yani biri önce çıkmış, diğeri de bir adım farkla sonra çıkmıştır. Manaya bu yakınlığı veren şey, cümlede kullanılan “fe” edatıdır.

Eğer bu cümleyi: خَرَجَ عَلِيٌّ ثُمَّ سَعِيدٌ  şeklinde söylersek, mana: “Ali çıktı, sonra Said çıktı.” şeklinde olur. Bu durumda anlarız ki, Said’in çıkması çok sonradır. İkisinin çıkması arasında zaman bakımından bir uzaklık vardır. Yani faraza, Ali bugün çıkmış ise, Said yarın veya daha sonra çıkmıştır. İşte “sümme” atıf harfiyle bu uzaklığa dikkat çekilmiştir.

Bu izahımızdan sonra şimdi, tahlilini yapacağımız ayetin Arapçasına bakalım:

مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا “Onlar hatalarından dolayı boğuldular.” فَأُدْخِلُوانَارً “Ve hemen peşinden de ateşe sokuldular.” Ayet-i kerimede, Nuh (as)’ın kavminin hemen ateşe sokulduğundan haber verilmektedir. Ayette geçen “fâ-i takibiye” ateşe girme işinin, tufanda boğulma hadisesinden hemen sonra olduğunu göstermektedir. Demek, Hazreti Nuh’un kavmi boğulduktan hemen sonra ateşe sokulmuştur. Bu ise ancak, kabir hayatı dediğimiz Berzah alemindeki azap olabilir. Zira şu anda Cehennem mevcud olmakla birlikte içi boştur. Cehennem, kıyametin kopması ve hesabın tamamlanmasıyla sakinlerine kavuşacaktır. O halde Hz. Nuh’un kavminin sokulduğu ateş, Cehennem ateşi olamaz.

Acaba kabir azabından başka hangi azap vardır ki, Hz. Nuh’un kavmi denizde boğulduktan hemen sonra o azaba girmiş olsunlar? Eğer kabir hayatı inkâr edilirse, Hazreti Nuh’un kavminin boğulduktan hemen sonra sokuldukları ateş ne ile izah edilebilir? Buna Cehennem diyemezsin, çünkü Cehennem’e giriş mahşerde hesaplar görüldükten sonra olacaktır.

Ayrıca, Hz. Nuh ve kavmi yaklaşık 5.000 yıl önce yaşamışlardır. Eğer kabir azabı olmasaydı ve onlar hemen azaba girmemiş olsalardı, ayetteki yakınlığı ifade eden “fâ-i takibiyeyi” yerine, uzaklığı ifade eden “sümme” edatı gelmez miydi?

A- Ya hu bir “fe” harfinden ne kadar da mana çıkartıyorsun! Bence biraz abartıyorsun!

B- Ben abartmıyorum, ancak sen Allah’ın kelamıyla beşerin kelamını birbirine karıştırıyorsun. Beşer, kelamını ihata edemez ve kelamında bu gibi hikmetleri gözetemez. Ama Allah-u Teâla sonsuz ilim ve hikmetiyle her bir manayı bilir ve kuşatır. Bu sırdandır ki, Kur’an’da geçen her bir harf, bazen birçok manaları medar olmuş ve müfessirler bu manaları izahla bitirememişler.

Yoksa sen Kur’an’da zikredilen kelimelerin ve harflerin tesadüfen olduğunu mu zannediyorsun? Şunu bil ki, Kur’an belagat üzerine nazil olmuştur. Kelime ve harflerinin sıralanışı ile dâhi edipleri ve belagatın üstatlarını kendine aşık etmiştir. Bu meseleye burada girsek, çok uzun kaçar. Bu yüzden bu kapıyı açmıyor, sadece şu kadar demekle yetiniyorum: Kur’an’da hiçbir kelime ya da harfin kullanılışı tesadüfi değildir. Hepsinde yüzlerce hikmet ve mana vardır. Lakin bu manaları bulmak için, ya işin ehli olmak, ya da işin ehline müracaat etmek gerekir.

A- Yani sen şimdi diyorsun ki, Hz. Nuh’un kavminin boğulması ve sonra ateşe girdiklerini beyan eden kısım, yakınlığı bildiren “fe” edatı ile zikredilmiştir. Bu da, olayın hemen olduğunu ve hiç ara verilmediğini ifade etmektedir. Bu olay 5.000 sene önce olmuş ve kıyametin de kopacağına ne kadar var bilinmez; eğer kabir azabı olmasaydı ve onların azabı ahirete kalsaydı; ayette yakınlığı bildiren “fe” yerine, uzaklığı bildiren “sümme” tercih edilirdi. Kur’an’da hiçbir kelime veya harf gelişi güzel kullanılmaz. Her birinin hikmet ve manaları vardır. Buradaki yakınlık “fe” si de azabın hemen başladığını beyan etmek için kullanılmıştır. Ve neticede bu da kabir azabını ve dolayısıyla kabir ve Berzah hayatını ispat etmektedir.

B- Ne de güzel anlamışsın. Aynen bunu dedim. Peki, sen bu anlattıklarımdan hisse alabildin mi? Yani artık kabir hayatına inanıyor musun?

A- Seninle münazaraya başlamadan önce kesinlikle Kabir hayatına inanmıyordum. Şimdi ise şüpheli bir inkara döndüm. Başta “asla yoktur” derken, şimdi “acaba var mı, yok mu” diyorum. Yani beni bayağı ikna ettin. Ama daha alacağım yol var. İnanacaksam, imanımın tahkiki olmasını ve deliller üzerine kurulmasını istiyorum. Bu yüzden “yola devam” diyorum.

B- O halde devam edelim. Zira daha anlatacak çok şeyimiz ve gösterecek çok delilimiz var. Şimdi başka bir ayete geçelim.

Kabir hayatının varlığına delil: En’am suresi 93. ayet

B- En’am suresinin 93. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmuştur: O zalimleri ölümün şiddetleri içinde bir görseydin! Melekler ellerini onlara uzatarak der ki: Ruhlarınızı çıkarıp teslim edin. Bugün, Allah’a karşı haksız şeyler söylediğiniz ve O’nun ayetlerine karşı kibirlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.

Şimdi bu ayet-i kerimeyi beraber tahlil edelim: Ayet-i kerimede, zalimlerin ölüm anı anlatılmaktadır. Bizim üzerinde duracağımız bölüm meleklerin şu sözüdür: “Bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız.”

Siz diyorsunuz ki, ölünün ruhu kabzedildikten sonra hiçbir hayat yoktur. Mükâfat veya ceza kıyametin kopmasından sonra olacaktır. Hâlbuki tefsirini yaptığımız ayet sizleri yalanlıyor. Meleklerin sözüne bir daha dikkat et, bak diyorlar ki: “Bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız.”

Yani azap, öyle kıyametin kopmasından sonra falan değil; azap, bugün… Eğer kabir azabını inkâr edersek, meleklerin “bugün” sözünü nasıl izah edeceğiz. Melekler: “Bugün cezalandırılacaksınız.” diyerek azabın hemen başlayacağını açıkça haber vermiyorlar mı?

A- Ama acaba “bugün” ifadesiyle başka bir zaman dilimi kastedilmiş olamaz mı?

B- Senin aklına başka bir zaman geliyor mu? “Bugün” sözünden, başka ne anlaşılır ki? İnsanın yaratılışından bugüne binlerce yıl geçmiştir. Binlerce yıl önce yaşamış ve kâfir olarak ölmüş birisine, melekler canını alırken diyor ki: “Bugün cezalandırılacaksınız.” Ama siz diyorsunuz ki: “Ceza o gün değil, kıyamet koptuktan sonra…”

Şimdi sizin sözünüze mi inanalım, yoksa meleklerin ve Kur’an’ın sözüne mi?

A- Elbette Kur’an’ın sözüne inanacağız. Benim dediğim şey şu: Acaba ayetteki “bugün” sözüyle başka bir zaman dilimi kastedilmiş olamaz mı?

B- Ehli Sünnet itikadının birçok meselesinde islami sınırları zorlayan ve zaman zaman istikametten ayrılan İbni Kayyım el-Cevziyye bile bu ayetin beyanı karşısında kabir azabını kabul etmiş ve şöyle demiştir: “Zalimlere bu söz ölüm anlarında söylenmiş ve Melekler, zalimlerin ölümleri ile birlikte korkunç bir azap göreceklerini bildirmişlerdir. Bu azap kabir azabıdır. Şayet azapları kıyamete kadar geciktirilmiş olsaydı, onlara: “Bugün cezalandırılacaksınız.” denilmezdi.”

A- Hımm haklısın…

B- Gördüğün gibi, Ehli sünnetten ayrılan İbni Kayyım  bile kabir azabını inkâr edemiyor ve ayetlerin beyanı karşısında kabul etmek zorunda kalıyor.

Yine Ehli Sünnet itikadının bazı meselelerinde şaşıran müfessir Zamehşeri, bu ayetin berzah ve kabir hayatından haber verdiğini kabul ediyor.

İbni Kayyım ve Zamehşeri’yi örnek vermemin sebebi şu: Kabir hayatının varlığı hakkında Ehli Sünnet âlimleri arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Bu mesele, değil Ehli Sünnet tarafından, birçok meselede Ehli sünnetten ayrılan İbni Kayyım ve Zamehşeri gibi âlimler tarafından bile kabul edilmektedir. Onlar birçok meseleyi reddettikleri hâlde, kabir hayatını kabul etmek zorunda kalmışlar ve tefsirini yaptığımız ayeti, kabir hayatına delil getirmişlerdir. Onların bile reddedemediği bir mesele, ne kadar kati bir meseledir, anla diye onlardan misal verdim.

A- Hımm… Demek sadece Ehli Sünnet âlimleri değil, ehl-i sünnetin çoğu fikirlerine muhalefet eden âlimler de kabir hayatını kabul ediyor ve Berzah hayatına inanıyorlar.

B- Evet, senin sözünü dinlediğin birkaç nasipsizden başka bütün âlimler kabir hayatını kabul etmişlerdir. Dilersen bu ayetin mütalaasını burada tamamlayalım ve başka bir ayete geçelim. Daha çok işimiz var.

Kabir hayatının varlığına delil: Mü’minun suresi 100. ayet

B- Mü’minun suresinin 99 ve 100. ayet-i kerimelerinde şöyle buyrulmuştur: Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında, “Rabbim, der, lütfen beni (dünyaya) geri gönder. Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi işler yapayım. Hayır! Bu onun ağzından çıkan (boş) bir laftan ibarettir. Onların önünde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar berzah vardır.”

Şimdi bu ayet-i kerimeyi beraber tahlil edelim. Bizim üzerinde duracağımız kısım, ayetin şu bölümü: “Onların önünde, yeniden dirilecekleri güne kadar berzah vardır.”  İşte ayetin bu kısmında geçen “Berzah” tabiri, Berzah hayatına işarettir.

A- “Berzah” ne anlama gelmektedir. Bu konu hakkında daha fazla bilgi verir misin?

B- Berzah kelimesi, aslında iki şey arasındaki engel veya vasıta anlamına gelir. İki şey ve iki konak arasında bulunan hususa da “berzah” derler. Mesela, iki deniz arasında bulunan kara parçasına “berzah” denir. Yine tatlı ve tuzlu su arasında bulunup bu ikisinin karışmasına engel olan sınırın adı da berzahtır. Ayette geçen Berzahtan murad ise, dünya ile ahiret arasında bulunan âlemdir. Şu anda berzah âlemi mevcuttur ve ölen kimseler Berzâh aleminde bulunmaktadırlar.

Tefsirini yaptığımız ayet-i kerimede geçen “Berzah” hakkında Ebu Sahr hazretleri şöyle der: “Berzah, kabirlerdir. Onlar ne bu dünyada ne de ahirettedirler. Onlar, diriltilecekleri güne kadar burada kalacaklardır. “Onların önünde yeniden dirilecekleri güne kadar berzah vardır.” ayetinde, zalim olarak ölen bu kişilere, Berzah azabı ile bir tehdit vardır.”

Hz. Aişe de bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: Kabir ehlinden günahkâr olanlara yazıklar olsun. Kabirlerinde onların yanına simsiyah yılanlar girer. Bir yılan başucunda, bir yılan ayakucundadır. Ortasından bir araya gelinceye kadar onu kemirirler. İşte Allah Teâlâ’nın: “Tekrar diriltilecekleri güne kadar önlerinde, onları geriye dönmekten alıkoyan bir berzah vardır.” ayetinde buyurduğu Berzah’taki azap budur. (İbn Kesir, hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. 11, sh. 5671.)

Yine Muhammed İbni Ebu Hatim’in Ebu Hüreyre hazretlerinden rivayet ettiğine göre; O, şöyle demiştir: “Kâfir kabrine konulduğu vakit Cehennemde oturacağı yeri görür ve: ‘Rabbim, beni geri çevir ki tövbe edeyim ve salih amel işleyeyim.’ der. Ona: ‘Yaşatılmış olduğun sürece sana ömür verilmişti, yaşamıştın.’ denilir. Kabri onun üzerine daraltılır. O, yılan veya akrep sokmuş kimse gibidir. Uyur ve korkar. Yeryüzünün haşeratı, yılanları ve akrepleri ona yönelirler.”

Daha bu konuda söylenmiş çok sözler vardır. Tamamını burada nakletmemiz mümkün değil. Diğer izahları ve Berzah âleminin mahiyetini merak ediyorsan tefsir kitaplarına müracaat edebilirsin.

Delilimizi bir daha toplamak istiyorum: Tefsirini yaptığımız ayet-i kerimede, onların önlerinde dirilme gününe kadar Berzah olduğu açıkça zikredilmiştir. Ayette geçen Berzah, bütün müfessirlerin izahıyla Berzah âlemidir. Ölen ruhlar, kıyamet kopuncaya kadar burada kalırlar. Burada azap ve mükâfat görürler.

A- İyi ama Berzah kelimesini başka bir şeyle izah edemez miyiz? Mesela, dünyaya geri dönüşü engelleyen bir perdedir, diyemez miyiz?

B- Bizler Kur’an’ı kendi reyimiz ve görüşümüzle nasıl tefsir ederiz? Peygamber Efendimizin: “Kim bilgisi olmadığı halde Kur’an’ı tefsir ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın.” hadisi karşısında buna nasıl cesaret ederiz? Bizim yapacağımız şey, Kur’an’ı hadis ve diğer ayetlerin ışığında tefsir eden müfessir ve âlimlerin görüşlerinden istifade etmek ve Cumhurun görüşüne tabi olmaktır. Zaten asıl problem bu; Ayetleri kendi arzumuza göre izah etmek ve akla gelen manayı ayete vermektir. Hatta bu manada, “Hiç kaynak kullanmadan Kur’an’ı tefsir ettim” diyenler bile türemiştir. Onun kaynak kullanmadığını söylemesi, “uydurdum” demesiyle aynı şeydir.

A- Demek, ayeti kerimede bahsedilen Berzah, Berzah âlemi demekmiş. Ve kıyamete kadar ruhlar burada bekleyeceklermiş.

B- Evet, aynen öyle. Bu da sizin: “Kıyamete kadar ceza ve mükâfat yoktur. Ruhlar öylece ölüdür.” sözünüzü çürütmekte ve kabir hayatını ispat etmektedir. Dilersen bu ayetin tahliline burada noktayı koyalım ve bir sonraki bölüme geçelim. Bir sonraki bölümde sana kabir hayatıyla ilgili birçok ayet-i kerime göstereceğim.

Kabir hayatının varlığına delil olan diğer ayetler

B- Sohbetimizin başından bu yana bu bölümüne kadar sana kabir hayatı hakkında 8 ayet-i kerime gösterdim. 8 ayet üzerinde beraber tahliller yaptık. Daha Kur’an’dan sana gösterebileceğim çok ayetler var. Ancak hepsini teker teker tahlil etmek bu esere sığmayacaktır. Bu sebeple, ben kalan ayetlerden bir kısmını kısaca beyan edecek ve ayetler hakkındaki geniş malumatı tefsir kitaplarına havale edeceğim. Zira artık hadis-i şeriflere geçme vaktimiz geldi.

A- Tamam, sen kısaca bahset, ben daha sonra ayetlerin geniş izahlarını tefsir kitaplarından öğrenirim. Hiç değilse elimizde bu konu ile ilgili diğer deliller bulunsun.

B- Ben de bu sebeple zikrediyorum. Ayrıca kabir hayatı konusunda daha birçok ayeti kerime olduğunu da göstermek istiyorum. Şimdi bu ayetlere başlayalım:

Meryem suresi 75. Ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “De ki: Kim sapıklık içinde ise, Rahman ona mühlet verir. Nihayet tehdit edildikleri, ister azabı, isterse kıyameti gördükleri zaman, kimin yerinin daha kötü ve taraftarlarının daha güçsüz olduğunu bileceklerdir.”

Ayet-i kerimede geçen “ister azabı” ifadesi, kıyametten önce olacak bir azabın varlığına açıkça işaret etmektedir. Çünkü ayetin devamındaki “isterse kıyameti” ifadesi, kıyamet günü görülecek azaba işaret etmektedir. Bu durumda, zikredilen birinci azap, kıyamet azabı olamaz. O halde bu birinci azap ile, kabir azabı kastedilmiş olmalıdır. Fahrurrazi hazretleri bu konuda şöyle demektedir: Ayetteki “ister azabı, isterse kıyameti” ifadesi, kıyametten önce olacak bir azabın varlığına delâlet eder. Kıyamet gününden önce olacak bu azap kabir azabı olabilir.”

A- Evet olabilir.

B-  Başka bir ayete geçelim. En’am suresi 98. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O sizi tek bir nefisten yarattı. Sonra sizin için bir müstekar yeri bir de müstevda yeri vardır.”

Ayet-i kerimede geçen müstekar, karar kılınan yer demektir. Müstevda ise, emanet konulma yeridir. Müstekar ve müstevdanın neresi olduğu hakkında İbni Mesut hazretleri şöyle demektedir: Ana rahmi müstekar; kabir ise müstevdadır. Kabrin emanet yeri oluşu, insanın tabi karargâhı olmayıp, esas yurdu olan ahirete giderken bir süreliğine uğrak yeri olması sebebiyledir.

İmam Hasen hazretlerine göre ise, dünya müstekardır; kabir ise müstevdadır. Zira insanlar yeryüzüne yerleşip ev-ocak kurarlar. Bu cihetle dünya müstekar yani yerleşme yeri olur. Yerin altında ise bunların hiçbiri bulunmaz. Bu cihetten kabir hayatı müstevda yani emanet yerdir.

Bu konuda başka âlimler de benzer izahlar yapmışlar ve ayette geçen müstevda kelimesini kabir hayatı ile tefsir etmişlerdir. Demek, En’am suresi 98. ayet-i kerimedeki “müstevda” tabiriyle kabir hayatına dikkat çekilmiştir.

A- Evet çok ilginç ben bu ayetleri ilk defa duyuyorum.

B-  Başka bir ayete geçelim. Taha suresi 124. ayette şöyle buyrulmuştur: “Kim benim zikrimden yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır. Ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.”

Ayet-i kerimede “dar bir geçim” olarak tercüme ettiğimiz  مَعِيشَةً ضَنْكًا  ifadesini Ebu Said el-Hudri ve Abdullah İbni Mesud hazretleri kabir azabıyla tefsir etmişlerdir.

Mümin suresi 11. ayette şöyle buyrulmuştur: “Derler ki: Ey Rabbimiz, sen bizi iki defa öldürdün ve iki defa dirilttin. Biz günahlarımızı itiraf ettik. Artık buradan çıkmaya bir yol var mıdır?”

Ayet-i kerimede geçen, “Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin” ifadesi hakkında İmam Süddi hazretleri şöyle der: Kâfirler bu dünyada öldürülecek, daha sonra kabirlerde sorgu için diriltileceklerdir. Yani kabirde bir berzah hayatı olacaktır. Daha sonra kıyametten hemen önce tekrar öldürülecek ve kıyametten sonra yeniden diriltileceklerdir. Böylece ayet-i kerime, kabir hayatına doğrudan delâlet etmiş olmaktadır.

İbni Mesut, İbni Abbas, İmam Dahhak, İmam Katade ve Ebu Malik hazretlerine göre ise bu ayet, şu ayet gibidir: “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, sizler ölü iken sizleri diriltti. Sonra sizleri öldürecek ve sonra yine diriltecek. Sonra da ona döndürüleceksiniz.” (Bakara 28)

Bu ayetin izahını daha önce 5. Ayetin izahında yapmıştık.

A-  Evet hatırlıyorum..

B-  Özü şudur ki: Birinci öldürülmek, baba sulplerinde ölü hâlde bulunmaktır. Birinci yaratılmak ise, anne karnında ruh üflenerek bu dünyaya gelmek ve bir zaman burada yaşamaktır. İkinci öldürülmek ise, bu dünyada öldürülmektir. İkinci defa yaratılmak ise kabirde yaratılıştır. Oradan da çıkılıp Allah’a döndürülür. Demek, Mümin suresinin 11. ayet-i kerimesi de kabir hayatına işaret etmektedir.

Tur suresinin 45 ve 46. ayetlerinde ise şöyle buyrulur: “Artık sen onları, bir azapla çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak. O gün hile ve tuzakları kendilerine asla fayda vermez ve onlara yardım da edilmez.”

Bu ayetler, onların kıyamette karşılaşacakları büyük azaptan haber vermektedir.

Arkasından gelen 47. ayet-i kerimede ise “Muhakkak ki o zulmedenlere, bundan başka bir azap daha vardır. Ne var ki onların çoğu bilmezler.”

Zulmedenlere, ahiretteki büyük azapları dışında daha başka bir azabın da verileceği bildirilmiştir. İbni Abbas, İmam Katade ve Bera bin Azib hazretlerine göre, bu başka azaptan murad, kabir azabıdır. İmam Kurtubi, Hz. Ali’nin de bu görüşte olduğunu nakletmektedir.

A- Ya biz “Kur’an’da kabir azabı yok.” diyorduk, ama sen o kadar çok ayet gösterdin ki… Başta sekiz ayetin derinlemesine tahlilini yaptık. Hepsi kabir hayatından bahsediyordu. Bir de şimdi birçok ayeti peş peşe sıraladın.

B- Bunlara ilaveten Tekasür suresinin tefsirine de bakabilirsin. İmam Kurtubi hazretleri Tekasür suresi hakkında şöyle demektedir: “Bu sure kabir azabının varlığını göstermektedir. Kabir azabına iman ve onu tasdik etmek farzdır. Yüce Allah, mükellef olan kulunu kabirde diriltecek ve ona hayatta iken sahip olduğu nitelikte bir akıl verecektir. Böylece kişi kendisine sorulacak soruları anlayacak, ne cevap vereceğini bilecek, Rabbinden geleni kavrayacak ve kabrinde kendisine hazırlanmış olan lütuf ya da aşağılatıcı halleri anlayabilecektir. Ehli Sünnet’in kabul ettiği görüş ve bu din mensuplarının büyük cemaatinin benimsediği kanaat budur.”

Yine Hz. Ali Tekasür suresi hakkında şöyle der: “Tekasür suresi inince kabir azabı konusundaki kanaatimiz kesinlik kazandı.”

Hem daha başka ayetler de var. Ancak biz bu kadarla yetinelim. Daha hadis-i şeriflerden bahsedecek ve bu konudaki görüş birliğini göstereceğiz. Sonra bir de senin sorularını yanıtlayacağız. Yani işimiz çok, yolumuz uzun. Bu sebeple diğer ayetlere geçmeden meselenin Kur’an’a bakan cihetine burada son verelim.

A- Bence de yeter. Hem bu konudaki hadis-i şerifleri de merak ediyorum. Artık onlara geçme zamanı geldi.

B- Madem bu kadar heyecanlısın, hemen kabir hayatı hakkındaki hadis-i şeriflere geçelim. Dinle bakalım, Peygamber Efendimiz (sav) bu konuda neler söylemiş.

Kabir hayatı ile ilgili hadisleri inkar edenlerin işledikleri cinayetler

B- Burada kabir hayatı hakkındaki hadis-i şeriflerden bahsedeceğiz. Ama burada sana hadis-i şerif nakletmeyeceğim. Çünkü kabir azabı ya da mükâfatı hakkındaki hadis-i şeriflerin bir kısmını zaten işitmişsindir. Hatta dilersen, “kabir hayatı hakkında hadis-i şerifler” yazıp internette tıklar ve bu konudaki hadis-i şeriflere kaynaklarıyla ulaşırsın. Bir tıklamayla ulaşabileceğin hadisleri benim sana nakletmeme gerek yok. Ben burada başka bir şey üzerinde duracağım

A- Dediklerin doğru, kabir hayatı hakkında birçok hadis işittim. Ve dediğin gibi, internette birçok hadisi de kaynaklarıyla bulabilirim. Ama bence bu hadislerin tamamı uydurma. Ben bu hadislere inanmıyorum.

B- İşte benim de üzerinde duracağım nokta burası… Biliyorum ki, bu noktayı açmadan sana bin hadis-i şerif nakletsem, hemen diyeceksin ki: “Bunlar uydurmadır.” Dolayısıyla, delil olarak göstereceğim hadis-i şeriflerin, nazarında bir kıymeti olmayacak. Zaten hadislere inansaydın, kabir azabına da inanırdın. Çünkü “birçok hadisi işittim” dedin. Senin ve emsalinin problemi, hadisleri bilmemek ve duymamak değil; hadislere inanmamak. Bu sebeple eserin bu bölümünde bu mesele üzerinde duracağız.

A- Bence bir sorun yok. Ama yine söyleyeyim, ben Kur’an’da bulduğumdan başkasına inanmam. Bana Kur’an’da göstermelisin.

B- O halde sana çok basit bir soru soracağım. Bu sorumu Kur’an’la cevaplayabilirsen sözüne inanacağım. Söyle bakalım: Öğle namazının farzı kaç rekâttır?

A- Bunu bilmeyecek ne var, her gün kılıyorum, 4 rekât…

B- Peki, öğle namazının 4 rekât olduğunu Kur’an’ın hangi ayetinden öğrendin? Hangi surede yazıyor bu…

A- Tamam, ben de biliyorum bu Kur’an’da geçmiyor.

B- Yo olmaz, sen dedin ki: “Ben hadislere inanmıyorum, Kur’an’da olandan başkasına inanmam.” Öyleyse öğle namazının farzının rekât sayısını bana Kur’an’da göstermelisin.

A- Ama Kur’an’da yok ki, nasıl göstereyim?

B- O zaman Kur’an’da olmadığına göre, sen öğle namazının farzının 4 rekât olduğunu nereden biliyorsun?

A- Hadislerde var. Hem herkes 4 rekât kılıyor, herhalde bir hakikati vardır.

B- İyi ama bu cevabınla kendi kendinle çekişiyorsun. Hem diyorsun ki: Hadislere inanmam, uydurmadır… Sonra da diyorsun ki: Öğle namazının farzının 4 rekât olduğu hadislerde var. Şimdi ben senin hangi sözüne inanayım; hadisleri inkâr ettiğine mi, kabul ettiğine mi?

A- Namaz rekâtları Kur’an’da olmadığına göre elbette hadislere bakmak zorundayız. Ama diğer meselelerde hadislere inanmam.

B- Diğer meseleler dedin. O zaman ben sana yine sorsam:

•        Kur’an “Zekât verin” diyor. Malımızın kaçta kaçını zekât vereceğiz?

•        Kur’an “Kâbe’yi tavaf edin” diyor. Kâbe’nin etrafında kaç defa döneceğiz?

•        Kur’an “Namaz kılın” diyor. Günde kaç defa ve nasıl namaz kılacağız?

•        Kur’an “Hacca gidin” diyor. Haccı nasıl eda edeceğiz?

•        Kur’an bunlar gibi birçok emirlerde bulunuyor, ancak çoğunun eda edilme şekillerini beyan etmiyor. Bu ibadetleri nasıl eda edeceğiz?

Bak, en basit bir mesele olan namazın rekât sayısını bile Kur’an’da bulamıyor ve hadislere müracaat etmek zorunda kalıyorsun. Hadisler olmadan namazını bile kılamıyorsun. Kaldı ki, ben daha namazın rekât sayısını sordum, namazın içine girmedim. Bir de şöyle sorsam: “Nasıl namaz kılarsın?” Buna nasıl cevap vereceksin?

A- Cevap kolay… Önce niyet edip, tekbir alarak ellerimi kulaklarıma götürürüm…

B- Dur, elleri kulaklara götürmeyi nerden çıkarttın, bu Kur’an’da yok ki…

A- Ya elleri kaldırmasan da olur…

B- Dur, “kaldırmasak da olur” ifadesi de Kur’an’da yok. Sen hani Kur’an’la konuşurdun. Bak, daha namazın başındayız, eller kalkacak mı kalkmayacak mı karar veremiyorsun. Daha rükûa secdeye gelmedik bile… Hem bu sadece namaz… İslam’ın namazdan başka binlerce meselesi var ki, bunları Kur’an’da açıkça bulamayabilirsin. Şimdi ne yapacağız, Kur’an’da bulamadık diye kafamızdan mı uyduracağız, yoksa Peygamber Efendimizin uygulamalarına mı bakacağız?

A- Ya namaz gibi meselelerde hadislere bakabiliriz, ama diğerlerinde bakmaya gerek yok.

B- Hıı… Yani sen şimdi hadislerin bir kısmının doğru olduğunu mu kabul ediyorsun? Başta “Hepsi uydurmadır” diyordun, şimdi “Bir kısmı doğru olabilir” diyorsun. Bu kısa zamanda bayağı yol aldın. Hepsini inkârdan, bir kısmını inkâra geçtin. İyi de bir şey soracağım: Sen bir hadisi kabul veya reddederken neye bakıyorsun? Hadislerin hangi cerh ve tadil kaidelerini uyguluyorsun?

A- Cerh ve tadil de nedir ki? Ben kafama göre hükmediyorum. Aklıma uyarsa kabul ediyorum, uymazsa reddediyorum.

B- Ah senin kafana… Zaten başına ne gelse, bu kafandan geldi. At bu kafanı artık, yenisini tak… Yani bakışını değiştir. Konuştuğumuz bu mesele, yani hadisleri gelişigüzel inkâr etme işi çok tehlikeli bir iştir. Bu hamur çok da su götürür. Bu eserin hacmi, bu konuyu A dan Z ye burada işlememize imkân vermiyor. Am a senden sonra, senin gibi hadisleri inkâr eden bir arkadaşınla bu konuyu enine boyuna, her noktasına kadar işleyeceğiz. Sana, o eseri okumanı şimdiden tavsiye ediyorum. Hadisleri inkâr eden o arkadaşının, nasıl ikna olduğunu ve hadisleri kabul etmek durumunda kaldığını o eserde -Allah’ın inayetiyle- göreceksin. Şimdi ben bu kapıyı açmayacağım. Ancak buraya kadar olan konuşmamızdan şu netice çıktı ki, hadisleri inkâr ettiğimizde namazların rekât sayısını bile bilemiyoruz. Değil namaz kılmak, namaza giriş bile yapamıyoruz.

Şimdi sana çok önemli şeyler söyleyeceğim. Bu sözlerime kulak kesil! Sana, kabir hayatı hakkındaki hadisleri inkâr ederek nasıl bir cinayet işlediğini anlatacağım!

Kabir azabı ve mükâfatı ile hadisler bizlere bir grup Sahabeden nakledilmiştir. Bu sahabelerden bazıları şunlardır: Enes bin Malik, Ebu Hüreyre, Hz. Aişe, Abdullah İbni Mesud, Zeyd b. Sabit, Hz. Ebubekir’in kızı Hz. Esma, Peygamberimiz hanımı Hz. Meymûne, Sahabenin büyük müfessirleri İbni Abbas ve Abdullah İbni Ömer, Cabir İbni Abdullah, Hz. Osman, Amr İbnu-l As, Bera bin Azib, Zeyd bin Erkam, Ebu Eyyûbe-l-Ensari, Ebu Saide-l Hudri, Abdurrahman b. Semura, Ebu Katade, Hz. Ali, Ebu Musa el-Eş’ari ve daha başka Sahabeler…

Bu kadar Sahabe –ki bunlar Sahabelerin enüstünlerindendir – kabir azabı ve mükâfatı hakkında hadisler nakletmişler. Sen ise onların naklettiği bütün hadis-i şeriflere uydurma diyorsun. Şimdi sana işlediğin cinayetleri maddeleyeceğim. Belki hidayetten nasibin vardır da bu cinayetler aklını başına getirir ve tövbe edersin!

1.      Cinayetin şu: İsmini saydığımız ve bir kısmını sayamadığımız bu Sahabeler, Peygamber Efendimize isnad ederek kabir hayatı hakkında hadis-i şerifler nakletmişler. Yani “Biz Allah resulünün böyle böyle dediğini işittik.” demişler. Onların bu sözleri de an’aneli bir şekilde, yani bu bundan rivayet etti, bu bundan rivayet etti, denilerek ta bize kadar ulaşmış. Arada hiçbir kopukluk yok. Hadisin senedinde hiçbir kesiklik yok… Durum böyle iken sen diyorsun ki “Bu hadisler uydurmadır.” İşte bu sözün şu manaya geliyor: “Yani bu Sahabeler Peygamberimize iftira etmişler. Peygamberimiz hakkında yalan uydurmuşlar…”

Öyle ya, yol iki: Ya bu hadisleri Peygamberimiz söylemiştir, ya da söylememiştir. Biz söylediğine inanıyor ve bu Sahabeleri tasdik ediyoruz. Sen ise söylemediğine inanıyorsun. Bu durumda da senin nazarında, içinde Hz. Ali, Hz. Osman gibi İslam’ın büyüklerinin de bulunduğu bu Sahabeler yalan uydurmuş ve –hâşâ– Peygamberimize iftira atmış oluyorlar. İşte itikatsızlığın ile ne büyük bir cinayet işlediğini anla! Sahabelerin en büyüklerine yalancı ve iftiracı diyorsun.

A- Ben onlara yalancı demiyorum ki, onların ismini kullanarak sonrakiler uydurmuştur, diyorum.

B- Her ilim dalının kendine özel usulleri ve metodolojileri vardır. Anlaşılan, senin Hadis ilmiyle ilgili bazı metotlardan haberin yok. Hadis ilminde senet diye bir şey vardır. Hadislerin senetleri an’aneli bir şekilde Sahabelere kadar ulaştırılır. Yani kim ne dedi ve kimsen işitti, bunlar son derece açıktır. Bu senedin bir yerinde kesinti olsa, zaten mütevatir olamaz. Kabir hayatı hakkındaki hadisler ise mütevatirdir. Yani, şüphe edilmeyecek kadar çok kişilerden yine şüphe edilmeyecek kadar çok kişilere aktarılarak gelmiştir. Demek kl, senin dediğin gibi, sonrakiler Sahabelere atfen hadis uyduramaz. Bu, hadisin senedinden hemen anlaşılır.

Kabir hayatı hakkında hadisi-i şerif nakleden Sahabelere yalancı ve iftiracı demen birinci cinayetindi. Şimdi gelelim ikinci cinayetine…

2.      Cinayetin de şu: Kabir hayatı ile ilgili hadisler her ne kadar 25 civarında Sahabe tarafından nakledilmiş olsa da, senin kendilerini yalanladığın ve iftiracı saydığın Sahabeler sadece bu 25 Sahabe değildir. Senin iftiran bütün Sahabeleri kapsar. Zira eğer Peygamber Efendimiz (sav) kabir hayatı hakkında hadis-i şerifler söylemeseydi ve bu 25 Sahabe kendilerinden hadis uydursaydı, diğer Sahabeler buna müsaade etmez ve bu konuda hadis nakleden Sahabeleri yalanlardı. Yani derlerdi ki: “Bu kişinin rivayet ettiği şu kabir azabı hadisi uydurmadır. O vakit ben de o meclisteydim, Peygamberimiz böyle bir şey demedi…”

Hâlbuki diğer Sahabeler, kabir hayatı hakkında hadis rivayet eden bu 25 civarındaki Sahabeyi yalanlamıyor ve sükût ediyorlar. İşte onların bu meseledeki sükûtları, bir tasdiktir. Yoksa bu hadisler yalan ve uydurma olsaydı, diğer Sahabeler hemen müdahale eder ve işin hakikatini ortaya koyarlardı. Ancak bunu yapmamışlar. Hiçbir hadis ve siyer kitabında, tek bir Sahabenin bu hadisleri ret ve tenkit ettiğine dair bir bilgi bulamazsın.

İşte senin bu hadisleri reddetmen, bütün Sahabeyi –hâşâ- yalancılıkla itham etmektir. Yahu şuna mı ihtimal veriyorsun: Canlarını ve mallarını Allah yolunda feda eden bu yüksek şahsiyetler, Peygamber Efendimiz (sav) vefat ettikten sonra, -hâşâ- el ele vererek İslam’ı yıkmaya ve dinin içine hurafeler sokmaya mı çalıştılar? Bu mu yani inandığın şey!

A- Yok canım buna inanılır mı?

B- Ama hadisleri inkâr ettiğinde inkârın bunu netice veriyor. Bu hadisleri Peygamber Efendimiz söylemediyse, hadi 25 Sahabe –hâşâ– uydurdu diyelim. İyi de diğer yüzlerce Sahabe niçin onlara karşı çıkmadı ve sükût etti. Canlarını İslam için feda eden bu zatların, Peygamber Efendimize yalan isnadı karşısında susması mümkün müdür?

İşte hadisleri inkâr ederek nasıl büyük bir cinayet işlediğini gör. Bu inkârınla bütün Sahabeyi iftiracı konumuna getiriyorsun. Hâlbuki Peygamber Efendimiz onlar hakkında: “Sahabem yıldızlar gibidir, hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz.” buyurmuştur. Efendimizin bu şekilde övdüğü Sahabelere, “yalan uyduruyorsunuz, yalancısınız, iftira ediyorsunuz…” demek, nasıl bir cinayettir hâlâ anlamıyor musun?

A- İçimden bir titreme geldi. Söylediğimde basit gibi görünen bir sözün ne büyük neticeleri varmış!

B- Cinayetlerin bununla da bitmiyor.

Üçüncü cinayetin de şu: Bu hadisleri Sahabe Efendilerimizden Tabiin ile başlayan nesil nakletmişler. İmam Buhariler, İmam Müslimler, İbni Mâceler ve diğer hadis âlimleri bu hadisleri eserlerinde cem etmişler. Eğer bu hadisler uydurmaysa, demek ki bu âlimlerin hiçbiri gerçek âlim değilmiş. Baksana, uydurma bir hadisi bile fark edememişler de sahih gibi kitaplarında kaydetmişler. Senin bir bakışta uydurma olduğunu anladığın hadisleri onlar kucaklarında yıllarca taşımışlar da farkına varamamışlar. Demek –hâşâ– bunlar bu kadar cahil… Siyahla beyazın arasını bile fark edemiyorlar.

İşte senin inkârın, ben -farazadan da olsa- söylerken hayâ ettiğim bu neticeleri veriyor. Yarın mahşer günü, iftira attığın Sahabeler ile bu büyük âlimler yakana yapıştığı zaman halin nasıl olacak, bunu hiç düşünüyor musun?

A- Gerçekten de aklımı başıma getirdin. Ya bir hadise uydurma demenin ne kadar büyük neticeleri varmış, bu anlattıklarını hiç düşünmemiştim.

B- Daha işlediğin çok cinayetler var. Ama başta dediğim gibi, bu eserin hacmi bu cinayetleri anlatmaya müsait değil. İnşallah senden sonra bir hadis inkârcısı ile bu meseleyi en ince detayına kadar mütalaa edeceğiz. Kalan kısmı o esere havale ediyor ve sana bu makamda son olarak diyorum ki: Aklını başına al! Tevatür derecesindeki hadis-i şerifleri inkâr ederek, bu hadislerin ravilerini, sükût ederek bu hadisleri tasdik eden diğer Sahabeleri ve bu hadisleri nakleden alimleri yalanlama, onlara iftira atma. Yoksa ahiretteki pişmanlığın o kadar büyük olur ki, aklın ve hayalin tasavvurdan aciz kalır.

Bu meseleye burada nokta koyuyor ve bir sonraki delile geçiyorum. Bir sonraki delilde, bu konudaki icmayı işleyeceğiz.

Kabir hayatı hakkında alimlerin icması

B- Burada kabir hayatı hakkında âlimlerin sözlerini inceleyeceğiz. Onların sözlerine geçmeden önce genel bir kaideden bahsetmek istiyorum. Bu kaide şudur: “Bir fende veya sanatta, ihtilaf edilen bir meselede, o fennin ve sanatın dahilerinin ve uzmanlarının sözü geçer. O fenden ve sanattan olmayan birisi, ne kadar da dâhi olsa sözü orada geçmez ve onun sözüne itibar edilmez.”

Mesela, küçük bir hastalığın keşfinde büyük bir mühendisin sözüne bakılmaz. Tıp konusunda söz doktorlarındır ve pratisyen bir doktorun sözü, bu fenden olmayan büyük bir dâhinin sözüne tercih edilir. Aynen bunun gibi, dini ilimlerde de söz hakkı âlimlerin ve müçtehitlerindir. Dolayısıyla, kabir hayatı var mıdır, yok mudur meselesinde, ne senin sözüne, ne benim sözüme, ne bu ilimlerde allame olmayanın sözüne bakılmaz.

A- Bu kaideyi kabul ediyorum. Bir meselede ancak ehli konuşur.

B- Madem bu konuda hemfikiriz, o hâlde şimdi, “kabir hayatı var mıdır, yok mudur” meselesinde, söz hakkı kendilerine ait olan İslam âlimlerinin sözlerini dinleyelim:

Hz. Osman (r.a) kabir başında durduğu zaman sakalını gözyaşlarıyla ıslatıncaya kadar ağlardı. Bu nedenle kendisine: “Sen Cennet’i ve Cehennem’i anıyorsun, ağlamıyorsun da bundan (kabir korkusundan) dolayı ağlıyorsun.” denildi. Hz. Osman şöyle cevap verdi: “Peygamberimiz (sav) mezar hakkında şöyle buyurdu: “Muhakkak kabir, ahiret konaklarının ilkidir. Eğer ölü onun azabından kurtulursa, ondan sonraki konaklar ondan kolay olur. Şayet ölü onun azabından kurtulmazsa, ondan sonraki konaklar ondan şiddetli olur. Ben mezar kadar korkunç hiçbir feci manzara görmedim. (İbn Mace, Zühd, hd: 4267)

İmam Rabbani hazretleri şöyle der: Kabir azabı, ahiret azaplarındandır. Dünya azabına benzemediği gibi, rüyada görülen azaba da benzemez. Böyle sanmak, kabir azabını bilmemekten ileri gelir. Kabir azabına inanmayan bid’at sahibi olur. “Hakkında hadis-i şerif olsa da olmasa da kabir azabına inanmam, akıl ve tecrübe bunu kabul etmez.” diyen ise kâfir olur. (Mektubat)

İmam Gazali hazretleri şöyle der: Kabir azabı, ruha ve cesede birlikte olacaktır. (İhya-i Ulumiddin)

İmam-ı Azam hazretleri şöyle der: Kabirde ruhun cesede iade edilmesi, kâfirleri ve bazı günahkâr Müslümanları kabrin sıkması ve onlara azap edilmesi haktır. (Kavlü-l fasl)

İmam-ı Suyuti hazretleri şöyle der: Her ölünün ruhu, cesedine, bilmediğimiz bir hâlde bağlıdır. Ruhların kendi cesetlerine tesir ve tasarruf etmelerine ve kabirde bulunmalarına izin verilmiştir. Ölü kabirde çürüse de ruhun bedenle olan bağlılığı bozulmaz. (El-mütekaddim)

İbni Kayyim şöyle der: Kabir azabı ve Münker ile Nekir adlı meleklerin kabirde ölüyü sorguya çekmesi ile ilgili Peygamber Efendimizden gelen hadisler pek çok olup, bunlar mütevatirdir. (Kitâbu’r-Rûh)

Zebidi hazretleri: “Kabir fitnesiyle ilgili hadisler mütevatirdir.” der ve daha sonra da kabir hayatı ile ilgili hadisleri rivayet eden 25 Sahabenin ismini sayar. Sonra bu Sahabelerin naklettiği hadislerin lafızlarını aktararak bu hadislerin kaynaklarını verir. (Şerhu’l-İhya)

Akaidin büyük imamlarından Sadeddin Taftazani hazretleri şöyle der: Kabir azabı, kâfirler ve bazı asi müminler için haktır. Yine kabirdeki nimetlendirme, Allah’ın bildiği ve dilediği şekilde itaat ehli için haktır. Münker ile Nekir’in kabirde ölüyü sorguya çekmesi de haktır. Bütün bunlar nakli delillerle sabittir. (Şerhu’n- Nesefî)

Daha bunlar gibi nakledebileceğimiz yüzlerce beyan var. Bu beyanlardan bir kısmını, eserin başında, ayetlerin tefsirini yaparken de zikretmiştik. İstisnasız bütün Akaid kitaplarında “Kabir azabı haktır.” hükmü yer almıştır. Bütün bu beyanlardan sonra kabir hayatına inanmamak, tarih boyunca bütün İslam âlimlerinin dalalette ittifak ettiklerini kabul etmeyi gerektirir. Sen böyle bir şeyi kabul edebilir misin?

A- Yok canım, bütün İslam âlimlerinin dalalette ve batıl bir fikirde ittifak ettiğini kimse söyleyemez ve buna inanamaz.

B- Madem söyleyemez ve inanamaz, o halde kabir hayatının hak olduğuna inanmak zorundadır. Çünkü İslam âlimleri bu konuda ittifak etmişlerdir.

A- Peki ama onların görüşü dışında bir görüşe inansak olmaz mı?

B- Sorunun cevabını sana Kur’an’la vereyim: Nisa suresi 115. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber’e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü yolda bırakırız ve Cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.”

İmam Şafi hazretleri, icmanın (yani İslam âlimlerinin bir mesele hakkındaki ittifaklarının) şeriatta bir delil olduğuna ve hakkında icma olan bir hükme muhalefet etmenin haram olduğuna, bu ayet-i kerimeyi delil göstermiştir. İmam Şafi hazretleri, bu ayetin icmaya nasıl delil olduğunu şöyle izah eder:

“Bu ayet-i kerimenin beyanıyla “Müminlerin yolundan başka bir yola uymak” yasaktır ve haramdır. O halde müminlerin yoluna uymak farz olmalıdır. Müminlerin yoluna da icma denir. Madem bu ayet-i kerime, icmanın şer’i bir delil olduğuna ve İslam âlimlerinin ittifak ettiği bir meselede onlara muhalefet edilemeyeceğine aşikâr bir şekilde delildir. ”

O halde kabir azabına ve mükâfatına inanmamız gerekmektedir. Çünkü İslam âlimleri, bu konuda ittifak etmişlerdir. Bu meselede âlimler arasında en küçük bir ihtilaf dahi yoktur. Hiçbir Ehlisünnet âlimi kabir hayatını inkâr etmemiştir. Bu da kabir hayatının hak ve gerçek olduğuna çok büyük bir delildir.

Kabir hayatı hakkında Ehli Keşfi-l kubur olan evliyanın ittifakı

Şimdi sana başka bir icma daha göstermek istiyorum. Bu icma, evliyaullahın icmasıdır. Bakalım, o Allah dostları bu konuda neler demişler?

B- Şimdi de evliyanın “ehli keşfi-l kubur” denilen kısmının verdikleri haberleri meselemize delil yapacağız. Ehli keşfi-l kubur ki, bunlar evliyaullahın bir taifesidir ve Allah’ın ihsanıyla kabir hallerini müşahade eden bir taifedir. İşte bu taifeden binler Allah dostu, kabir azabının ve mükâfatının hak olduğunu görmüşler ve gördüklerini haber vermişlerdir. Allah-u Teâlâ, belki de gördüklerini ümmete haber versinler ve onları uyarsınlar diye, perdeyi onlardan bazı vakitlerde kaldırmış, onlar da bu vakitlerde kabir hayatına hakka-l yakin vakıf olmuşlardır.

A- İyi ama onların verdiği haberlerin doğru olduğuna nasıl inanalım. Ya yalan söylemişlerse?

B- Şimdi sana soruyorum: Gitmediğin ve görmediğin yerlerin varlığına, oraları gören insanlara güvenerek inanırsın. Hatta astronomi âlimlerine güvenir, bilmem kaç ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın varlığına inanır ve ondan hiç şüphe etmezsin. Onlar söyleyince bu sana delil olur. Hiç “Ben görmediğime inanmam, ya yalan söylüyorlarsa, ya yoksa…” gibi sözleri söylemezsin. Şimdi sen, varlığına inandığın bütün yerleri gezdin ve gördün mü? Tabi ki hayır… “Var” dedikleri için inandın.

Peki, başkalarına böyle sonsuz bir güvenin varken, Evliyaullah denilen Allah dostlarına bu güvensizliğin nereden geliyor? Yoksa onların çok yalanına mı şahit oldun? Değil yalandan, en küçük bir günahtan bile, şeytandan kaçar gibi kaçan bu insanların sözlerine niçin inanmıyorsun?

Hem onlar farklı asırlarda ve farklı mekânlarda yaşadıkları halde verdikleri bütün haberler birbirine mutabık geliyor. Birisinin dediğini, diğeri: “Evet, ben de aynısını gördüm.” diyerek tasdik ediyor. Ya hu bir düşünsene, bu kadar insanın ne zoru var ki, seni kandırmak için yalan söylesin ve Allah’a en büyük iftirayı atsın. Eğer bir parça onların hayatını okusaydın, verdikleri haberlerin ne kadar doğru olacağını anlar ve bundan hiç şüphe etmezdin.

Ben bu başlıkta, onların verdiği haberleri nakletmeyeceğim. Bu haberleri ilgili kitaplara havale ediyorum. Zira bu haberlere girsek, saatler değil, günler boyu buradan çıkamayız. Çünkü bu haberler pek büyük bir yekündür ve ciltler dolusu kitaptır. Ben sadece bu makamda şu kadar demekle yetiniyorum: Ehli keşfi-l kubur denilen bu Allah dostlarının verdikleri haberlere dayanarak inanıyoruz ki, kabir hayatı haktır ve gerçektir. Bu kadar Allah dostunun müşahedesi ve keşfi hayal olamaz. Onlar, görmedikleri bir şey hakkında, asla “biz gördük” demezler. Madem “biz gördük” diyorlar; o halde görmüşlerdir ve gördükleri de hak ve gerçektir.

Dilersen, bu eserin en başından buraya kadar olan konuşmamızı kısaca toparlayayım:

•        Sana ilk önce kabir hayatı hakkındaki ayetleri gösterdim.

•        Sonra bu konudaki hadis-i şerifleri naklettim.

•        Daha sonra âlimlerin icmaından bahsettim.

•        Ve burada, evliyanın bu konudaki, müşahade ve keşfe dayanan haberlerini meselemize delil yaptım.

•        Ayrıca eserin en başında, kabir hayatını inkârın asla ispat edilemeyeceğini, “Has ve hususi bir yere bakmayan inkâr ispat edilemez.” kaidesiyle ispat ettim.

Şimdi söyle bakalım, bunca saattir konuşuyoruz, bunca delili dinledin, son sözün nedir?

A- Son sözüm de ilk sözüm de şudur: Elhamdülillah… Allah’a hamd ediyorum, iyi ki seni bulmuşum. Beni çok büyük bir zarardan kurtardın. Artık kabir hayatına, iki kere iki dört eder katiyetinde iman ediyorum. Allah senden razı olsun. Ancak benim bir de derdim var.

B- Söyle bakalım, derdin neymiş?

A- Evet, kabir hayatına iman ettim; ancak inkârcıların kalbime attığı şüphelerin izi hâlâ beni yaralıyor. Keşke onları hiç dinlemeseydim, ama bir kere oldu işte… Senden şunu rica ediyorum. Bu konuda bazı sorularım var. Bunları sana sorayım, sen de beni bu şüphe ve vesveselerden kurtar.

B- Kardeşim, hidayet ve şifa Allah’tandır. Kul ancak vesile olur. Madem arkadaşlığımızın biraz daha devam etmesini istiyorsun, o halde sor bakalım sorularını. Rabbim, seni ikna edecek cevapları benim kalbime ilham etsin. Vereceğimiz cevaplar, hem nefsime hem sana hem de senin gibi yaralı kardeşlerimize bir şifa olsun.

A- O halde ilk sorumu soruyorum.

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Kur’an’da kabir hayatıyla ilgili hiçbir ayet yoktur.

A- İlk sorumu soruyorum. Gerçi bu sorunun cevabını ben biliyorum, zira bu eserin başından beri seninle beraberim. Bu esere, ilk olarak buradan başlayanlar olabilir diye bu soruyu sorma ihtiyacı hissediyorum. Çünkü soracağım soru, kabir hayatını inkâr edenlerin devamlı dillerine doladıkları bir meseledir. Onlar diyorlar ki: Kur’an’da kabir hayatıyla ilgili hiçbir ayet yoktur. Eğer kabir hayatı olsaydı, Kur’an’da zikredilmiş olurdu. Kur’an’da olmaması bu hayatın var olmadığını ispat eder… Bu Konuda ne dersin?

B- Bu, Kur’an’a atılan büyük bir iftiradır, derim. Cenab-ı Hak, En’am suresinin 38. ayet-i kerimesinde: “Biz bu Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” buyurmuştur. Demek her şey, kıymet-i kabiliyeti nispetinde Kur’an’da yerini almıştır. Lâkin bazı meseleler sıkça ve açıkça zikredilirken, bazılarına işaretle yetinilmiştir.

Kabir hayatı gibi bir meselenin Kur’an’da geçmediğini söylemek, Kur’an’ı bilmemekten ileri gelmektedir. Bizler şu anda bu eserin 14. bölümündeyiz. Bu eserin ilk 10 bölümü, Kur’an ayetlerinin kabir hayatı hakkındaki tahlilleriyle geçti. Yani bizler tam 10 bölümde Kur’an ayetlerini inceledik. “Kur’an’da kabir hayatı yoktur.” diyenlerin gözüne ilk 10 bölümü sokuyoruz. Ve 10. bölümü bitirirken şöyle demiştik: “Kur’an’da kabir hayatı ile ilgili daha başka ayetler de var. Biz konuyu daha fazla uzatmamak için bu kadarla iktifa edelim.” İstersen, makam münasebetiyle, o 10 bölümde zikretmediğimiz bir ayeti burada zikredelim. Hem bu sayede, orada dediğimiz, “daha başka ayetler de var.” sözü, burada tasdik edilsin.

A- Evet, güzel olur. İlk 10 bölümde birçok ayet-i kerime nakletmiştin. Ve “daha da çok var.” demiştin. Zikretmediklerinden birini burada zikretsen güzel olur.

B- Yasin suresinin 26 ve 27. ayet-i kerimelerinde şöyle buyrulmuştur: (Ona) Cennete gir, denildi. O da dedi ki: “Keşke Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilen kullarından kıldığını kavmim bilseydi!”

Bu ayette bahsi geçen ve kendisine “Cennet’e gir.” denilen zat Habib-i Neccar isimli bir zattır. Onun kıssası tefsir kitaplarında ayrıntısıyla zikredildiğinden burada o kıssaya girmeyeceğiz. Dileyenler tefsir kitaplarına müracaat edebilirler. Bizim burada üzerinde duracağımız nokta şurası:

Habib-i Neccar şehit edilirken, Melekler tarafından ona: “Cennet’e gir.” denilmiştir. Bu emirden anlaşılıyor ki, ruh bakidir ve ölümsüzdür. Onun kendine ait bir hayatı vardır.

Hâlbuki kabir hayatını inkâr edenler, kıyamete kadar ruhun bir hayatının olmadığını, mükâfat veya cezanın kıyametten sonra olduğunu söylerler. Bu ayet ise onların bu sözünü yalanlamaktadır. Eğer onların dediği gibi olsaydı, yani ruhun bir hayatı olmasaydı, Habib-i Neccar’a “Cennet’e gir” denilmezdi. Habib-i Neccar yaklaşık 2.000 sene önce yaşamıştır. Eğer onun hâlihazırda bir hayatı yoksa, ona: “Cennet’e gir.” denilmesinin ne manası vardır. Yani ona, “Cennet’e gir.” denilmesine rağmen, o hâlâ 2.000 yıldır ölü müdür? 2.000 sene geçmesine rağmen, ona vaat edilen mükâfat hâlâ verilmemiş midir?

Ayrıca ayetin devamı da ruhun bakiliğini ve Berzah âlemini ispat etmektedir. Zira ayetin devamında Habib-i Neccar şöyle der: “Keşke Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilen kullarından kıldığını kavmim bilseydi!”

Habib-i Neccar bu sözü, İbni Abbas ve İmam Mücahid’in beyanıyla, öldürüldükten sonra söylemiştir. Bundan da anlaşılıyor ki, ölümden sonra bir hayat vardır. İşte Habib-i Neccar bu hayatta konuşmuştur. Bu ayet, berzah âleminin ve kabir hayatının varlığına delildir. Bu aşamada ruh cisim olmaksızın diridir, konuşur, işitir, hisseder, memnun olur, üzülür, dünyadakiler gibi duyar.

Hani ölümden sonra bir hayat yoktu. Şimdi soruyoruz, eğer hayat yoksa, Habib-i Neccar nerede konuşuyor? Hem ona, “Cennet’e gir” denildiği halde, ruhu hâlâ ölü mü? Eğer Cennete hemen sokulmayacak olsaydı, “Cennet’e gir.” yerine, “Cennet’e gireceksin.” denilmez miydi?”

Şunu da ekleyelim: Peygamber Efendimizin beyanıyla, şehitlerin ruhları kıyamete kadar Cennet’tedir ve orda nimetlenirler. Bu nimete, diğer ehli iman ulaşamaz. Habib-i Neccar öldürülüp şehit edildiği için bu nimete kavuşmuştur. Bu makamda İbni Kayyim’den şu izahı da nakletmek istiyorum:

İbni Kayyim da şöyle der: “Ruhun kaldığı bir yerin olduğunu söylemek, onların ne kabirde olduğuna ve ne de kabrin havlusunda olduğuna delalet etmez. Bilakis ruhun bu yerlerle bir bağlantısının bulunduğuna delalet eder ve bu manada ona bir mekân izafesi sahih olur. Burada güneş misali verilebilir. Zira güneş semada olduğu hâlde, ışığı yerdedir. Gerçi bu benzetmede eksiklik vardır. Çünkü ışık, güneşin zatı değil, ârazıdır. Ruh ise ârazıyla değil, zatıyla başka yerdedir. Resulullah (s.a.v.)’in Miraç’ta peygamberleri semavatta görmesi de bu meselemize bir delildir. Zira Resulullah (s.a.v.) orada ruhları misali bedenlerinde görmüştür. Bununla birlikte onlar kabirlerinde canlı olarak namaz kılıyorlardı.”

Daha bu konuda söyleyebileceğimiz çok söz ve gösterebileceğimiz çok ayet var. Ama baştan buraya kadar naklettiğimiz ayetlerle iktifa edelim. Burada da farklı bir taneyi zikrettik. Bütün bu ayetlerden anlaşılıyor ki: “Kur’an’da” kabir hayatı yoktur” diyenler, Kur’an’ı bilmeyen zavallılardır. Kur’an’da her şey vardır; lâkin görmek için göz ister…

A- Sana katılıyorum, zaten ben ilk 10 bölümdeki ayetlerden Kur’an’da kabir hayatının olduğunu çok iyi biliyorum. Lakin başta dediğim gibi, kabir hayatını inkâr edenler “Kur’an’da yoktur” dedikleri için üzerinden bir daha geçmek istedim. Şimdi 2. sorumu soruyorum:

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Kıyametten önce yargılama yoktur

A- İkinci sorum şu: Kabir hayatını inkâr edenler diyorlar ki: “Kıyamet bir yargılama günüdür. Yargılama olmadan ceza olmaz. Kabirde ise yargılama söz konusu değildir. O hâlde kabirde azap olmamalıdır.” Bu konuda ne dersin?

B- Kur’an’da, Hz. Nuh’un kavmi, Hz. Hud’un kavmi, Hz. Salih’in kavmi ve diğer Peygamber kavimlerinin başına gelen dünyevi azaplar anlatılmaktadır. Mesela: Hz. Nuh’un kavmi denizde boğulmuş; Hz. Hud’un kavmi bir rüzgâr ile helak edilmiş; Hz. Salih’in kavmi ise şiddetli bir gürültüyle cezalandırılmıştır.

Yine Kur’an’da, zalim kavimlerinin topluca helakinden başka, fertlerin helakinden de bahsedilir. Mesela: Kârun anlatılır ve “Onu ve sarayını yerin dibine geçirdik.” denilir. Firavun anlatılır, “Onu denizde boğduk.” denilir. Nemrud anlatılır, “Onu hüsrana uğrattık.” denilir. Her zalim kavmin ve ferdin helak edilişinde de şu ifade kullanır: “İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.”

Bu ayetlerden anlıyoruz ki, cezalandırmak için ille de hesaba çekmeye gerek yoktur. Zira bu kavimler hesaba çekilmeden helak edilmişler ve cezalandırılmışlardır. İstersen, onların hesaba çekilmeden helak edilişlerine birkaç örnek daha vereyim:

A’raf suresi 152. ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Şüphesiz o buzağıyı tanrı edinenlere Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında iken de bir zillet erişecektir. İşte biz, iftiracıları böyle cezalandırırız.”

Yunus suresi 13. ayet-i kerime:

“Andolsun ki, sizden önceki devirlerin birçok kavmini, peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdikleri hâlde zulmettikleri ve iman etmedikleri için helak ettik. İşte günahkârlar topluluğunu biz böyle cezalandırırız.”

Taha suresi 127. ayet-i kerime:

“İşte haddi aşanları, Rabbinin ayetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız. Ve muhakkak ki ahiret azabı (dünya azabından) daha şiddetli ve daha devamlıdır.”

Sebe’ suresi 17. ayet-i kerime:

“Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini salıverdik ve o güzelim iki bahçelerini buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sidir ağacı bulunan iki harap bahçeye çevirdik. İşte böylece, küfretmiş olmalarından ötürü onları cezalandırdık. Biz, küfredenlerden başkasını cezalandırır mıyız?”

Bu ayetler gibi Kur’an-ı Kerim’de daha onlarca ayet-i kerime var. Bu ayetler gösteriyor ki, Allah zalimleri sadece ahirette değil, bu dünyada iken de cezalandırıyor. Öyleyse kabirde niye cezalandırmasın?

Sen sorunda dedin ki: “Kabir hayatını inkâr edenler diyormuş ki: Kıyamet bir yargılama günüdür. Yargılama olmadan ceza olmaz.’”

Peki onlar, yargılama olmadan cezanın olduğunu beyan eden bu ayet-i kerimeleri hiç mi görmüyorlar? Yoksa onların başlarına gelen bu acı azaplar ceza değil midir?

Hem onlar hiç mi şunu düşünmüyorlar: Yargılama ve hesap, yani amel defterlerinin açılması, mizanın kurulması, insanın hesaba çekilmesi gibi hâller, Allah’ın, kulun hâlini ve durumunu bilmesi için değildir. Bütün bunlar, kulun durumunu kendisine göstermek içindir. Yoksa Allah Teâlâ nihayetsiz ilmiyle zaten kulun hâlini ve akıbetini bilmektedir.

Yoksa onlar, “Kıyamet bir yargılama günüdür. Yargılanma olmadan ceza olmaz.” derken, Allah’ın, kulunun hâlini bilmediğini mi düşünüyorlar. Yani onlara göre, Allah kimin salih, kimin zalim; kimin cennet ehli, kimin cehennem ehli olduğunu bilmiyor da bu bilgiye hesaptan sonra mı vakıf olacak? Ve vakıf olduktan sonra mı ceza verecek? Yahu onlar Allah hakkında ne kötü zanda bulunuyorlar.“Yargılama olmadan ceza olmaz.” ne demek? Bu söz, hem Allah’ın ezeli ilmine hem de Kur’an’ın onlarca yerinde geçen, “İşte biz onları böylece cezalandırdık.” ifadesine zıt değil midir?

B- Vallahi sana hak veriyorum. Yani o kadar peygamber kavmi helak edilmiş. Karunlar, Firavunlar, Nemrutlar helak edilmiş ve bir kısım cezaları daha bu dünyadayken verilmiş. Demek azap etmek için ille de yargılama gerekmiyor. Allah zaten her şeyi biliyor.

A- O hâlde, kabirde azap etmek için neden ille de önce yargılama gereksin? Dünyada yargılamadan ve hesaba çekmeden ceza veriliyor da kabirde niye verilmesin? Allah, kulunun günahlarını bilmiyor mu ki, yargılama olmadan ona ceza veremesin? Hatta değil peygamber kavimlerinin ve zalimlerin helak edilişi; bizim dahi başımıza gelen musibetler, işlemiş olduğumuz günahlardan dolayı değil midir? Meydana gelen depremler, yangınlar, kazalar ve diğer musibetler, hep kulların zulümleri ve isyanları sebebiyle değil midir? Bu hakikate işareten Rum suresinin 41. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmaz mı:

“İnsanların elleriyle işledikleri günahlardan dolayı karada ve denizde fesat çıktı. Allah, yaptıklarının bir kısmının cezasını onlara tattıracak. Umulur ki onlar dönerler.”

Bu ayet ve daha onlarca ayet, yargılama olmadan cezanın verileceğini göstermiyor mu?

A- Evet gösteriyor. Zaten dediğin gibi, Allah her şeyi bilir. Hesap, kulun hâlini kula göstermek içindir. Yoksa Allah’ın kulun durumunu bilmesi için değildir. Allah bildiği gibi de kuluna muamele eder… Tamam, bu sorumun cevabını aldım. Onların: “Kıyamet bir yargılama günüdür. Yargılama olmadan ceza olmaz.” sözünün ne büyük bir safsata olduğunu anladım. Demek, onlar hiç Kur’an okumamışlar. Zalimlerin daha dünyada iken -yargılama olmadan- nasıl cezalandırıldığını görmemişler. Onlara bu dünyada böyle cezalar veren Allah, kabirde niye azap etmesin?

B- Maşallah, iyi anlamışsın. Allah onlara da anlamayı nasip etsin!..

A- “Âmin” diyorum ve şimdi sana 3. sorumu soruyorum:

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Bir suçun cezası bir defa verilir

A- Üçüncü sorum şu: Kabir hayatını inkâr edenler diyorlar ki: “Bir suçun cezası bir defa verilir. Aynı suçtan tekrar tekrar cezalandırmak yüce Allah’ın şanına yakışmaz. Bu durumda kabir azabının da olmaması gerekir. Öyle ya, aynı suçtan hem kabirde hem de ahirette ceza görmek Allah’ın rahmetine uygun değildir.”

B- Sorunu cevaplamadan önce şu hakikate dikkat çekmek isterim: Allah Teâlâ hakkında zulüm düşünülemez. Zira zulüm başkasının hakkına tecavüz etmektir. Bütün mülk Allah’ın olduğuna göre başkasının bir hakkı yoktur ki, ona karşı herhangi bir muamelede, “Ona zulüm edildi.” denilebilsin.

Bizim Cenab-ı Hakk’a karşı hiçbir hak iddiamız olamaz. O bize nasıl muamele ederse bu haktır, adalettir ve hikmettir. Eğer O dileseydi bir suça bir defa değil, on defa hatta isterse yüz defa da ceza verebilirdi. Ve bu durum da zulüm ve haksızlık olmazdı. Lakin her fiilinde kullarına karşı merhametli olan Cenab-ı Hakk, burada da kuluna iyilik etmekte ve ona keremiyle muamele ederek onu bir suçtan iki defa cezalandırmamaktadır.

İki defa cezalandırmamasının manası da şudur: Bir kişi bir günah işlemiş ve günahının cezasını -Allah’ın şeriatına göre- dünyada görmüşse yani o günahtan dolayı o kişiye had cezası uygulanmışsa artık o günaha ahirette ceza verilmez. Mesela içki içmek haramdır ve ahirette ceza gerektirir. Ama bir kişi içki içerken yakalansa veya günahını kendi itiraf etse ve bu suçundan dolayı ona had cezası uygulansa artık onun içki içme günahı affolmuştur, ondan dolayı ahirette bir daha ceza görmez. İşte“Bir suça iki defa ceza verilmez.” sözü bu uygulama içindir.

A- Ama ben hâlâ sorumun cevabını alamadım. Sorum şuydu: Kabir hayatını inkâr edenler diyordu ki:“Bir suçun cezası bir defa verilir. Aynı suçtan dolayı hem kabirde hem de ahirette ceza görmek Allah’ın rahmetine uygun değildir. Bu durumda da kabir azabının olmaması gerekir.”

B- Tam sorunun cevabına gelmiştim. Buraya kadar anlattıklarım bir hakikatin beyanıydı. Şimdi sorunun cevabını vereyim. Değil kabir azabı, müminin ayağına bir diken batsa bu onun günahına kefaret olur. Dolayısıyla kabirde çekilen azap da kulun günahlarına kefarettir. İstersen biraz daha açayım:

İnsanları üç kısma ayırmak mümkündür. Bu üç kısımdan birincisi iman üzere ölerek direkt cennete girecek olan müminlerdir. İkincisi küfür üzere ölerek cehennemde ebedî kalacak olan kâfirlerdir.Üçüncüsü de günahkâr olan ehli imandır, bunların imanları vardır; lakin dünyadayken farzları terk etmiş ve haramlara girmişlerdir. Bunlar cehennemde bir müddet ceza gördükten sonra cennete girerler. Şimdi sorunu bu üç grup üzerinde tahlil edelim:

Birinci grup olan direkt cennete girecek müminler için, “Bir suçun cezası bir defa verilir. Aynı suçtan dolayı hem kabirde hem de ahirette ceza görülmez. Bu durumda da kabir azabının olmaması gerekir.” sözü manasızdır. Zira onlar kabirde azap değil, mükâfat göreceklerdir. Demek, sorunu bu birinci grup için soramazsın.

İkinci grup olan cehennem ehli kâfirler için de sorunun bir manası yoktur. Çünkü kâfirler cehennemde ebedî kalacaklardır. Onların cezası ebedîdir. Ebediyete kıyasla bir milyon yıl denizdeki bir damla gibidir. Hatta damla bile değildir. Dolayısıyla mesela 5.000 sene önce yaşamış ve kâfir olarak ölmüş birisini düşünelim. Bu kişiye kabirde azap edilmesine bir mâni yoktur. Zira zaten bu kişi ebedî olarak cehennemde kalacaktır. Azaba beş-on bin sene önce başlanmış veya sonra başlanmış, ne önemi var! Ebediyete kıyasla beş-on bin senenin, bizim saatimize göre saniyeden hatta saliseden farkı var mıdır?

Demek, “Bir suçun cezası bir defa verilir. Bu durumda kabir azabının olmaması gerekir.” sözünü ikinci grup hakkında da söyleyemeyiz.

A- Tamam kabul ediyorum, bu sözü iki grup hakkında söyleyemeyiz. Zira birisi cennet ehlidir, zaten azap görmeyecek. Diğeri de cehennemde ebedî kalacaktır. Azaba hemen başlanmasının bir zararı yoktur. Ancak bu sözü günahkâr müminler hakkında söyleyebiliriz. Onlar hem kabirde hem de cehennemde mi azap görecekler?

B- Başta demiştim ya, müminin ayağına diken bile batsa bu onun günahına kefaret olur. Aslında kabir azabı günahkâr müminler için bir nevi nimettir. Çünkü kabirde görmüş olduğu azap onun günahlarının bir kısmına kefaret olur. Hatta bazı günahkârların kabirde çektikleri azap bütün günahlarına kefaret olur ve onu cehennem azabından kurtarır. Yani hem kabirde hem de cehennemde azap çekmek kabirde çektiği sıkıntı günahlarının tamamına kefaret olmayanlar içindir.

Rabb’imiz o kadar merhamet sahibidir ki, kulun çektiği her sıkıntıyı günahına kefaret yapar. Hasta olsa, üzülse, başına bir musibet gelse hatta bir nefesi zorlukla alsa bu, günahına kefaret olur. Kabir azabı da böyle bir musibettir. Bir cihetten azaptır, diğer bir cihetten de günahın kefaretidir.

A- Vay be! Onların, “Bir suçun cezası bir defa verilir. Aynı suçtan dolayı hem kabirde hem de ahirette ceza görülmez. Bu durumda da kabir azabının olmaması gerekir.” sözü ne kadar da manasızmış. Ama insan cevapları bilmeyince böyle kıymetsiz sözlere bile kıymet veriyor. Senin cevabını dinleyince mesele güneş gibi açıklığa kavuştu. Allah razı olsun, bu sorumun da cevabını güzel bir şekilde aldım. Şimdi dördüncü soruya geçiyorum:

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Kuşkusuz sen ölülere işittiremezsin

A- Dördüncü sorum şu: Kabir hayatını inkâr edenler diyorlar ki: “Neml suresinin 80. ayetinde ve Rum suresinin 52. ayetinde: ‘Kuşkusuz sen ölülere işittiremezsin.’ buyrulmuş. Ölülerin bir şey işitmemesi, kabirde bir hayatın olmadığına delalet etmektedir. Zira hayatları olsaydı elbette işitirlerdi. Madem işitmiyorlar o hâlde kabir hayatı yoktur.” Onların bu sözlerine karşı ne dersin?

B- Önce “Sübhanallah!” derim, sonra da “Yahu bunlar Kur’an’ı hiç mi anlamıyorlar?” derim. Daha ne diyeyim! Acaba onlar, “Sen ölülere işittiremezsin.” ayetinden şunu mu anlıyorlar: Peygamber Efendimiz kabirlere gidip ölülere İslam’ı tebliğ ediyor ve ölüleri imana çağırıyordu da Allah Teâlâ bu ayeti indirerek Peygamberimizi ölülere tebliğ etmekten men mi etti? Yani bu ayetin manası, “Ölülere tebliğ etme, onlar seni duymazlar.” demek midir?

Sen hiç Peygamber Efendimizin kabirlere giderek ölüleri İslam’a çağırdığını yani onlara, “Ey ölüler! Allah’a iman edin, namaz kılın, zekât verin…” gibi emirlerde bulunduğunu işittin mi? Eğer bu ayetteki“ölüler” ifadesini “kabirdeki ölüler” olarak anlarsan ayetin iniş sebebini de böyle bir olay olarak kabul etmelisin. Yani Peygamberimiz kabristandaki ölülere tebliğ etmeye çalışmış ve Allah da onların duymayacağını beyan ederek Peygamberimizi ölülere tebliğden men etmiştir. Yahu gerçekten ayetten bu manayı mı anlıyorlar! Onların bu inanılmaz ferasetsizliği karşısında benim de dilim tutuluyor! Ne diyeceğimi bilemiyorum!

A- Evet doğru ya! Peygamberimiz ölülere duyurmaya mı çalıştı ki, bu ayet onun için inmiş olsun? Zaten ölen kimseye perde açılıyor ve her şeyi ayan beyan görüyor. Daha ona anlatmaya ne hacet var?

B- Elbette. Ancak eğer bir isi, “Sen ölülere işittiremezsin.” ayetindeki “ölüler” ifadesini “kabir ehli” olarak kabul ederse Peygamberimizin ölülere İslam’ı anlatmaya çalıştığı gibi bir hezeyanı da kabul etmek zorunda kalır. Hadi bu hezeyanı kabul etti diyelim. Rum suresindeki ayetin devamında, “Sen sağırlara duyuramazsın, körlere de gösteremezsin.” buyrulmuş. O zaman onlara göre bu ayetler de şu olay üzerine inmiştir: Peygamberim Efendimiz bir sağıra İslam’ı anlatmaya çalıştı ya da bir köre gördedi. Allah da bu ayeti indirerek, “Sen sağırlara işittiremezsin, körlere gösteremezsin.” buyurdu. Yani ayetin manası bu mu?

A- Elbette bunlar olamaz. Peki, ayette geçen ölüler, sağırlar ve körler kimdir?

B- Bunlar mecaz ifadelerdir. Buradaki “ölüler” tabiriyle kalbi ve aklı ölmüş olanlar, “sağırlar” tabiriyle hakkı duymayanlar ve hakikate karşı sağır olanla r, “körler” tabiriyle de hakkı görmeyenler ve hakka karşı manen kör olanlar kastedilmiştir. Yok, eğer böyle kabul etmezsen o zaman, “Sağırlara işittirmezsin.” tabiriyle sağırların asla hidayet bulamayacağını; “Körlere gösteremezsin.” sözüyle de körlerin asla doğru yolu göremeyeceklerini kabul etmek zorunda kalırsın. İyi de bunu kabul ettiğinde hidayet üzere yaşayan işitme ve görme engelli müminleri nasıl izah edeceksin?

Mesela Hac suresinin 46. ayetini ele alalım. Bu ayette şöyle buyrulmuş:

“Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.”

Bu ayette, “Gözler kör olmaz.” deniliyor. Şimdi birisi şöyle dese: “Ayette ‘Gözler kör olmaz.’denilmiş. Hâlbuki kör olan birçok göz var. Binlerce kör insan var. Demek, ayet yanılmış hâşâ!” Sen bu söze karşı ne dersin?

A- Ne diyeceğim, sadece gülerim. Bu söze ancak gülünür. Sonra da derim ki: Burada mecaz vardır. Gözlerin kör olmaması, gözlerin Allah’ın varlığına ve birliğine ait şu âlemde yaratılan delilleri her vakit görmesidir. Gözler bu delilleri görmede kör olmaz. Ama ayetin de dediği gibi, bazen kalpler kör olur yani gözün gördüğünü görmez ve kavrayamaz. Bu ayetin manası budur.

B- Güzel izah ettin. Evet, gözlerin kör olmaması ile kastedilen mana gözün Allah’ın varlığına ve birliğine ait delilleri her daim görmesidir. Ama birisi bunu böyle anlamayıp gözlerin hakiki olarak kör olmayacağı manasını çıkarsa ve daha sonra da kör insanları göstererek, “Bakın, Kur’an gözler kör olmaz diyor, ama burada kör insanlar var.” dese ona ancak gülünür.

Kabir azabını inkâr edenlerin de: “Sen ölülere işittiremezsin.” ayetini gösterip bundan kabir hayatının yokluğuna delil getirmelerine ancak gülünür. Ayet mecaz yaparken ve bu mecazla kalbi ölenleri kastederken onların bunu hakiki ölüler zannetmesine gülünmez de ne yapılır?

Hem bundan şunu da anla ki, bu insanların Kur’an’ı anlamada nasipleri ne kadar kıt. Baksana, en kolay anlaşılan ayetleri bile böyle yanlış anlıyorlar. Kur’an’ı anlamada bu kadar nasipsiz olanların Kur’an hakkındaki sözlerine hiç itibar edilir mi?

A- Doğru söylüyorsun. Ama senin bu anlattıklarını bilmeyenler onların sözlerine kolayca kanıyor. Ben de evvelce kanmıştım ya oradan biliyorum. Sorumun cevabını çok güzel bir şekilde aldım. “Sen ölülere işittiremezsin.” ayetinde geçen “ölüler” kabir ehli değil, kalbi ölmüş ve hakikatten nasibi olmayanlardır. Zaten dediğin gibi, eğer ayeti böyle kabul etmezsek Peygamberimizin kabirlerde dolaşıp ölülere vaaz-ı nasihat ettiğini, bunun üzerine de Allah’ın, “Ölülere anlatma, onlar işitmez.” ayetini indirdiğini kabul etmek gerekir. Bunu kabul edene de artık ne denilir bilmem!

B- Akıllı denilemeyeceği kesin. Şunu da ilave edeyim, kabirdeki ölülerin işitmesine dair İslam’ın Kur’an’dan sonra en sahih kaynağı olan Buhari ve Müslim’de şu hadiseyi delil yapabiliriz:

Bedir Savaşı’nda müşriklerden 70 civarında ölü vardı. Müşriklerden öldürülen 24 tanesi kuyulardan birisinin içine atılmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.) Bedir’den ayrılacağı gece müşrik ölülerinin atıldığı kuyuya doğru yürüdü. Sahabeler de peşinden yürüdüler. Sonunda kuyunun kenarına gelerek durdu: “Ey kuyuya atılanlar!” diye seslendi. Onların isimlerini babalarının isimleriyle birlikte birer birer saydıktan sonra, “Sizler Peygamberinize karşı ne kötü bir topluluktunuz! Sizler beni yalanladınız, başkaları ise beni tasdik edip doğruladılar. Siz beni yurdumdan çıkardınız, başkaları ise bana kucak açtılar. Siz benimle çarpıştınız, başkaları ise bana yardım ettiler. Şimdi Rabb’inizin vaat etmiş olduğu azabı gerçekleşmiş buldunuz mu? Ben Rabb’imin bana vaat etmiş olduğu zaferi gerçekleşmiş buldum.” buyurdu. Hz. Ömer (r.a.), “Ya Rasulallah! Şu cansız cesetlere ne diye konuşursun? ” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) bunun üzerine şöyle buyurdular: “Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz! Ama onlar bana cevap vermeye güç yetiremiyorlar.”

A- Bu konuda artık daha fazla söze hacet yok. Allah senden razı olsun, bu sorumun da cevabını tam manasıyla aldım. Şimdi beşinci soruya geçiyorum.

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Azap, kıyametten sonradır

A- Beşinci sorum şu: Kabir hayatını inkâr edenler diyorlar ki: “Müşriklerin ve diğer zalimlerin azaba uğrayacağı Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette beyan edilmektedir. Ancak bütün bunlar kıyametten sonradır. Mesela,

“Küfre sapanlar var ya işte onlara dünyada ve ahirette şiddetle azap edeceğim.”(Âl-i İmran, 3/56)

“…Eğer tövbe ederlerse kendileri için hayırlı olur. Eğer yüz çevirirlerse Allah onlara dünyada da ahirette de acıklı bir azapla azap edecektir.”(Tevbe, 9/74)

“Onlar için dünya hayatında bir azap vardır. Ahiret azabı ise çok daha şiddetlidir.”(Ra’d, 13/34)

“Bu ayetler açıkça gösteriyor ki, Allah hem bu dünyada hem de ahirette cezalandıracaktır. Dolayısıyla kabir azabı da yoktur…” Onların bu sözlerine karşı ne dersin?

B- Onlar diyor ki: Şu şu ayetlerde ahiret azabından bahsedilmektedir, kabir azabından bahsedilmemektedir. O hâlde kabir azabı yoktur.

Şunu hiç düşünmüyorlar: Kabir azabı ahiret azaplarından bir azaptır. Kur’an’ın bazı yerlerinde hususiyetle zikredilir. On beş ayetteki hususi zikrini başta naklettim. Kur’an’ın bazı yerlerinde de ahiret azabına dâhil olarak zikredilir. Bu şuna benzer:

Dünya hayatı dediğimizde babalarımızın sulbündeki hâlimiz, annelerimizin rahimlerindeki hâlimiz, o rahimlerde geçirdiğimiz değişiklikler, dünyaya bir bebek olarak gelmemiz, gençliğimiz, orta yaşımız, ihtiyarlığımız ve ölünceye kadar geçen süre kastedilir. Dünya hayatı bu merhalelerden oluşmaktadır. Kur’an bazen bu merhaleleri ve hayatın bu istasyonlarını hususi zikreder. Yani bazen anne karnındaki hâlimizden, bazen bebekliğimizden, bazen ihtiyarlığımızdan hususi bahseder. Bazen de hepsine birden “dünya hayatı” der.

Aynen bunun gibi, Kur’an kabir hayatından bazen hususi zikreder. Bazen de ahiret hayatı diyerek ölümle başlayıp cennet ve cehennem ile sonlanacak bu uzun seyahatin bütün merhalelerini kasteder. Kabir hayatı bu yolculuğun sadece bir istasyonu olur. Demek, “ahiret azabı” denildiğinde ahiret âlemlerinden bir âlem ve o uzun yolculuğun bir istasyonu olan kabir azabı bu azaba dâhil olur.

Hâl böyle iken, kabir hayatını inkâr edenler her azap geçen ayette kabir azabını hususen görmek istiyorlar. Hatta geçen günlerde kabir hayatını inkâr eden birisini televizyonda seyrettim. Kabir hayatının yokluğu hakkında şöyle dedi: “Fatiha süresinde ‘Allah din gününün sahibidir.’ buyrulmuş. Bu ayette kabir hayatından bahsedilmemiş. Demek, kabir hayatı yoktur.”

Onun bu sözüne karşı orada olup şunu sormak isterdim: Peki, bu ayette Allah’ın dünyanın sahibi olmasından da bahsedilmiyor. O zaman Allah dünya hayatının sahibi değil midir?

Yani bu nasıl bir mantıktır ki, bir ayette bir şey zikredilmemişse o şeyin yokluğuna hükmediliyor. O zaman herhâlde onlara göre, eğer kabir hayatı olsaydı Fatiha suresinin manası şöyle olurdu: “Rahman ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle, kabir hayatı vardır. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah içindir, kabir hayatı vardır. Allah Rahman ve Rahimdir, kabir hayatı vardır. Din gününün malikidir, kabir hayatı vardır.”

Yani her ayetin sonunda kabir hayatının varlığı zikredilirdi. Onlara göre, eğer bir ayette kabir hayatı zikredilmemişse onun yokluğuna hükmedilir. Böyle bir mantık olur mu?

Şimdi sana bir soru soracağım: Neml suresinin 3. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmuş:

“O müminler namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak iman ederler.”

Bu ayette müminlerin namaz kılmalarından, zekât vermelerinden ve ahirete iman etmelerinden bahsedilmiş. Şimdi ben desem ki: “Oruç ve hac gibi bir ibadet yoktur. Çünkü Neml suresinin mezkûr ayetinde sadece namaz ve zekâttan bahsedilmiştir. Eğer oruç, hac ve diğer ibadetler olsaydı, onlar da zikredilirdi. Ayrıca meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman da gerekmez. Çünkü mezkûr ayette müminlerin sadece ahirete iman ettikleri beyan edilmiş. Eğer meleklere, kitaplara ve diğer şeylere inanılması gerekseydi, ayette bunlar da zikredilirdi.” Ben böyle saçmalasam, sen ne cevap verirsin?

A- Cevap çok kolay. Yokluğunu iddia ettiğin diğer ibadet ve iman hakikatleri Kur’an’ın başka ayetlerinde geçiyor. Hepsinin peş peşe zikredilmesi gerekmez. Bazen namazdan, bazen zekâttan, bazen oruçtan, bazen de hac ve diğer ibadetlerden bahsedilir. İman hakikatleri de böyledir. Yani bir ayette hepsi yok diye yokluğuna hükmedilmez. Kur’an’ın diğer ayetlerine bakılır.

B- Ne güzel cevap verdin! “Ahiret azabı zikredilmiş, peşinden kabir azabı zikredilmemiş, o hâlde kabir azabı yoktur.” sözüne de cevabımız aynen senin cevabın gibidir.

Ayrıca onlara deriz ki: Kur’an’da bazen belli bir dünyevi azap zikredilir. Fırtınadan, selden, depremden ve diğer dünyevi musibetlerden hususen bahsedilir. Bazen de “dünya azabı” denilerek hepsine birden işaret edilir.

Aynen bunun gibi, Kur’an’da bazen kabir azabı tek başına açıkça zikredilir. Bazen cehennem azabı hususi bir şekilde zikredilir. Bazen de ahiret azabı denilerek hem kabir azabına hem cehennem azabına hem de mahşer meydanına geliş, hesap anı ve sırattan geçiş gibi ahiretin diğer bütün istasyonlarındaki sıkıntılara ve azaplara işaret edilir.

A- Sorumun cevabını yine ikna olacak bir tarzda aldım. Öyle ya, her ayetin sonunda kabir azabından bahsedilecek değil ya… Bazen açık zikredilir, bazen kapalı. Bazen ayetle bildirilir, bazen de hadisle. Hem sen zaten on beş ayetin kabir hayatına açıkça olan delaletini başta göstermiştin. Eee, bir de yirmi beş Sahabeden rivayet edilen hadis-i şerifler var. Ayrıca Sahabelerin ve bu ümmetin âlimlerinin bu konuda ittifak ve icmaı da var. Bunlar yetmez mi?

A- Doğru diyorsun. Bu konuda artık daha fazla söze hacet yok. Bu sorumun da cevabını tam manasıyla aldım. Şimdi altıncı soruya geçiyorum. Altıncı sorum şu:

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler

A- Altıncı sorum şu: Kabir hayatını inkâr edenler diyorlar ki: “Nahl suresi 21. ayette şöyle buyrulmaktadır:

‘Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.’

Bu ayette onların diri değil, ölü olduğu ve ne zaman dirileceklerini bilmedikleri beyan buyrulmuştur. Demek, sadece mahşer günü diriliş vardır. Ayette geçen hem “diri değil, ölü oldukları” ifadesi hem de “ne zaman diriltileceklerini bilmezler” ifadesi kabir hayatının olmadığına delildir.” Onların bu sözleri bana çok mantıklı geliyor. Bu sözlerine karşılık ne dersin? Bu sorum bayağı zor galiba.

B- Sorunun kolay ya da zor olması kişiye göre değişir. Cevabını bilene kolay, bilmeyene zordur. Onların sözleri sana mantıklı geliyor. Ayetin manasına baktığında sözlerine ikna oluyorsun. Bu, Kur’an ilmini bilmemenden kaynaklanıyor. Onların sözlerine karşı söyleyecek bir şey bulamıyorsun, çünkü ayetin sibak ve siyakını yani öncesini ve sonrasını bilmiyorsun. Şimdi sorunun cevabını verdiğimde hem cevabın ne kadar kolay olduğunu görecek hem de onların ayetlerle nasıl oynadıklarına ve ayetlerin manasını nasıl çarptırdıklarına bir daha şahit olacaksın.

A- Çok merak ettim ya! Hadi cevabı ver hemen. Ben bu sorumun cevabı olmaz zannediyordum.

B- Şimdi onlar diyorlar ki: Nahl suresinin 21. ayet-i kerimesinde onların diri değil, ölü oldukları ve ne zaman diriltileceklerini de bilmediklerinden bahsedilmiş. Onlara göre, “Madem diri değil, ölüler ve ne zaman da diriltileceklerini bilmiyorlar, o hâlde kabir hayatı diye bir şey de yoktur. Öyle ya, kabir hayatı olsaydı, onların hâlihazırda ölü olmasından bahsedilmezdi.”

İşte onlar böyle şeyler söylüyorlar. Şimdi sana bir soru soracağım: Ayette geçen “Onlar diri değil, ölülerdir.” ifadesindeki “onlar” kimdir? Yani onlarla kim kastedilmiştir? Bunu hiç düşündün mü?

A- Ölü olanlar değil mi? Ben “onlar” ifadesiyle ölülerin kastedildiğini zannediyorum.

B- O zaman gel, bir önceki ayete bakalım. Nahl suresinin 21. ayetini konuşuyorduk. Şimdi 20. ayetinin manasına bakalım. Çünkü “onlar” ile kimin kastedildiği bu ayette geçiyor. 20. ayetin manası şöyle:

“Onların Allah’tan başka taptıkları hiçbir şey yaratamazlar. Bilakis onlar yaratılmışlardır.”

İşte bu ayette, müşriklerin taptıkları putlardan bahsedilmekte ve genişletilmiş bir mealle şöyle denilmektedir:

“Müşriklerin Allah’ı bırakarak kendilerine taptıkları putlar hiçbir şey yaratamazlar. Yani müşriklerin dualarına cevap verip istediklerini onlara veremezler ve korktukları şeylerden de onları koruyamazlar. Zira onların ne icada ve ne de yaratmağa kudretleri yoktur. Bırakın onların yaratmasını onların kendileri bile yaratılmıştır. Yani müşrikler onları elleriyle yapmış, yontarak şekil vermişlerdir. Varlığı için bir insana muhtaç olan nasıl ilah olabilir?”

İşte bu izahtan sonra Nahl suresi 21. ayet gelir ve der ki: “Onların yani müşriklerin taptıkları putların bırakın yaratmağa muktedir olmasını onların hayatı bile yoktur, onlar ölüdürler.” Bu ifadeyle de şu anlaşılır: İlah olmak hayat sahibi olmakla mümkündür. Hayatı olmayanın ilahlığından nasıl bahsedilir ve ona nasıl ibadet edilir?

A- Şu anda acayip şaşkınlık içindeyim! 21. ayet 20. ayetle nasıl bir mana kazandı, hayret ediyorum! Ama bende oturmayan bir nokta var. Bir de o noktayı anlamama yardımcı olsan sana dua edeceğim. O nokta şurası: Tamam anladım, bu ayette müşriklerin taptığı putlardan bahsedilmiş ve onların ilah olamayacağı beyanında onların yaratamamasından, yaratılmış olmalarından ve ölü olmalarından bahsedilmiş. Vasıfları bunlar olanın ilah olması mümkün değildir. Zira ilah olan yaratır, yaratılmaz ve hayat sahibi olur. Madem bunlar putlarda yok, o hâlde ibadete ve tapınmaya layık değillerdir. Bütün bunları anladım. Ama eğer ayet putlardan bahsediyorsa ayetin sonunda olan “Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.” ifadesinin manası nedir? Putlar diriltilecek mi ki, böyle bir şey söylenmiş?

B- Evet, putlar da diriltilecek. Bunun delili Enbiya suresinin 98. ayet-i kerimesidir. Bu ayette şöyle buyrulmuştur:

“Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz.”

Bu ayette geçen “Allah’tan başka taptıklarınız” ifadesiyle kastedilen putlardır. Yine Bakara suresinin 24. ayetinde:

“Odunu insanlar ve taşlar olan ateşten sakının.”

buyrulmuştur. Buradaki taşlar da âlimlerin ittifakıyla putlardır. Bu konuda başka ayet-i kerimeler de vardır. Allah Teâlâ kıyamet gününde putları canlı varlıklar hâlinde diriltecek ve bu putlar kendilerine yapılan ibadetten uzak olduklarını ifade edeceklerdir.

Bu konuda İbni Abbas Hazretleri şöyle der:

“Kıyamet günü putlar diriltilecek ve onlara hayat verilecektir. Putlarla birlikte şeytanları da bulunacaktır ve bunlar kendilerine ibadet edenlerden uzak olduklarını bildireceklerdir. Daha sonra şeytanlar ve müşrikler verilen emir ile ateşe götürüleceklerdir.”

A- Fesübhanallah! Yaptığın bu izahlara hayret ettim! Kur’an ilmi ne kadar geniş bir ilimmiş. Aslında başta sana soruyu sorarken çekinmiştim. Çünkü cevabı bana yok gibi gelmişti. Ayet bana apaçık bir şekilde kabir hayatının olmadığı manasını veriyordu. Ama sen izahını yapınca ayetin kabir hayatıyla uzaktan yakından hiçbir alakası olmadığını anladım.

B- Bu hem sana hem de senin gibi onların sözlerine kanan insanlara bir ibret olsun. Onlar hep bunu yaparlar: Ayetin başını sonunu saklarlar ve ayeti kendi batıl görüşlerine sözde delil yaparlar. Aslında inan, sana bu anlattıklarımı onlar da biliyor. Zira 21. ayeti nakleden 20. ayeti bilmez mi? Boşver tefsir ilmini bilmeyi, sadece manaya baksa ayetten putların kastedildiğini anlar. Ama onlar bile bile ahiretlerini dünya için satıyorlar. Birilerinin maşası olmuşlar, bilerek bu dini bozmaya çalışıyorlar. Benim gibi, artık senin de vazifen -ve kabul ederlerse- bizi dinleyenlerin de vazifesi onların fitnelerinin neticesiz kalması için çalışmak. Bilen yazacak, anlatacak; bilmeyen de bu yazılan ve anlatılanların yayılması için çalışacak.

A- İnşallah diyorum ve bu hakikatlerin yayılması hususunda çalışmaya söz veriyorum. Bu meseleyi de burada tamamlayalım. Mesele güneş gibi açıklığa kavuştu. Şimdi yedinci soruya geçiyorum.

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Orada, ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar

Yedinci sorum şu: A- Yedinci sorum şu: Kabir hayatını inkâr edenler diyorlar ki: “Duhan suresi 56. ayette: ‘Orada, ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar.’ buyrulmuştur. Demek, insan bir defa öldürülecektir. Bu durumda kabirde dirilme olmamalıdır. Çünkü kabirde diriltilir ve bir daha öldürülürsek mahşer öncesi bir daha diriltilmemiz gerekecektir. Bu durumda da ölümü iki defa tatmış oluruz.” Onların bu sözlerine karşı ne dersin?

B- Biz, “Kabirde diriltildikten sonra bir daha öleceğiz ve sonra bir daha diriltileceğiz.” diyerek iki ölümden bahsetmedik ki, onların sözlerine cevap verelim. Onlar kabirde diriltildikten sonra öldürülmeyi nereden çıkarmışlar? Eğer kabirdeki dirilmeden sonra bir daha ölüm ve diriliş olsaydı, o zaman bu ifadenin haklılık payı olurdu.

Biz dedik ki: İnsanlar bu dünyada ölür ve kabirde diriltilir. Kişi berzah âleminde bir hayat sürer ve daha sonra bir daha öldürülmeksizin kıyametin kopmasıyla kabirlerden çıkartılır. Bu görüş İbni Mesud, İbni Abbas, İmam Dahhak, İmam Katade, Ebu Malik ve diğer âlimlerin görüşüdür.

Yani ölüm bir keredir, o da dünyadadır. İnsan dünyada öldürülür ve kabirde diriltilir. Diriltildikten sonra da bir daha öldürülmeksizin ikinci defa sûra üflenmesiyle kabirlerinden çıkartılır.

A- O zaman mesele şöyle mi: İnsan ölümü iki defa tatmaz. Bu dünyada bir defa öldürüldükten sonra kabirde diriltilir ve bu şekilde kıyamet kopuncaya kadar berzah âlemi denilen o âlemde yaşar. Daha sonra sûra ikinci defa üflenmesiyle de kabirlerden çıkıp mahşer meydanına giderler.

B- Evet, aynen böyle. Gerçi burada yapılan farklı izahlar da vardır. Ama İslam âlimlerinin çoğunluğunun görüşü budur. Biz burada çoğunluğun görüşünü nakille yetinelim. Demek, “Orada, ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar.” ayetinin kabir hayatının yokluğuna dair en ufak bir işareti yoktur. Zira kabirde diriltildikten sonra bir daha ölüm yoktur ki, ölümü iki defa tatmış olalım.

A- Şimdi aklıma şu soru geldi: Birinci defa sûra üfürüldükten sonra dünyadakiler ve kabirdekiler ölecek. Bu, dünyadakilerin 1. ölümü, kabirdekilerin ise 2. ölümüdür. Hâlbuki sen kabirde dirilenler bir daha ölmez diyorsun?

B- Kabirde olanlar sûra ilk defa üflenmesiyle ölmezler, ancak hadis-i şerifin beyanıyla uyku gibi bir hâle girerler. Daha sonra sûra 2. defa üflenmesiyle kabirlerinden kaldırılırlar. Demek, onlar için ölüm yok, uyku gibi bir hâl var. Hatta ayetin ifadesiyle: “Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı?” diye sorarlar.

A- Ben bu ayetle ilgili zaten bir soru soracaktım. O zaman sorumu ilerde sorayım, bu ayetin manasını orada daha detaylı bir şekilde inceleyelim.

A- Bu sorumun da cevabını aldım. Şimdi sekizinci soruya geçiyorum.

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Sura üflendiğinde bir de bakarsın ki, onlar kabirlerinden kalkıp Rablerine koşarak giderler

Sekizinci sorum şu:

A- Sekizinci sorum şu: Kabir hayatını inkâr edenler diyorlar ki: Yasin suresi 51. ayette şöyle buyrulmuş:

“Sura üflendiğinde bir de bakarsın ki, onlar kabirlerinden kalkıp Rablerine koşarak giderler.”

Bu ayet kabir hayatının yokluğuna işaret etmektedir. Onların bu sözlerine karşı ne dersin?

B- Bu ayetin kabir hayatının yokluğuna dair bir yönünü göremiyorum ki, bir cevap vereyim. Ayet diyor ki: “Sura üflenir ve kabirlerde olanlar kalkarak Rablerine koşarak giderler.” Burada kabir hayatının yokluğuna işaret eden bölüm neresi?

A- Bilmiyorum, onlar böyle diyorlar diye ben de sana sordum.

B- Onlar bunu hep yaparlar. Meseleyle ilgisi olmayan ayetleri gösterip ayetle hiçbir ilgisi olmayan izahlar yaparlar. Onların bu hâlini görenler de der ki: “Vay be! Hep Kur’an’dan konuşuyorlar. Hep ayetleri delil yapıyorlar.” Hâlbuki konuştuklarının ayetin manasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Burada olduğu gibi… Ayette sûra üflenmesiyle kabirde olanların kabirlerden çıkıp Rablerine koşacakları bildiriliyor. Ayetin manasının şu şekilde olması mümkün değil midir: Onlar berzah âlemi denilen bir âlemde yaşarlar. Bu âleme girişin ve bu âlemden çıkışın kapısı kabirlerdir. Ölümleriyle bu kapıdan berzah âlemine girerler ve sûra üflenmesiyle de bu kapıdan çıkarak Rablerine yani mahşer meydanına doğru koşarlar. Bu ayetin manasının böyle olmasına bir engel var mıdır?

A- Yo, hiçbir engel yoktur.

B- Zaten ayetin manası da budur. Kabirden çıkıp mahşere gitmek için illa ki kabirde ölü mü olmak lazım? Bahsettiğin ayette kabir hayatının yokluğuna dair en küçük bir işaret bulamıyorum ki, o nokta üzerinde konuşayım. Konuşuyorum, onlar bu ayetin neresinden kabir hayatının yokluğuna delil çıkartmışlar bunu merakımdan konuşuyorum.

A- Vallahi ben, “Şuradan çıkart mışlar.” demek istiyorum, ama ben de bir şey bulamıyorum. O hâlde bu sorumu ya geri alayım ya da cevabın kâfidir diyeyim ve dokuzuncu soruya geçiyim.

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Ve ancak kıyamet günü, yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir

A- Dokuzuncu sorum şu: Kabir hayatını inkâr edenler diyorlar ki: “Âli İmran suresi 185. ayette şöyle buyrulmuştur:

‘Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü, yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir.’

Kur’an bu ve benzeri ayetleriyle amellerimizin sevabının kıyamet günü ödeneceğini beyan buyurmaktadır. Hâlbuki kabir hayatı inanışına göre, amellerimizden dolayı kabrimiz cennet bahçelerinden bir bahçe olmaktadır. Bu inanış amellerimizin sevabının kıyamet gününden önce ödeneceği anlamına gelir. Bu da mezkûr ayetin ifadesine zıttır.” Onların bu sözlerine karşı ne dersin?

B- Onların bu sözlerine hayret ediyor ve iddialarını ispat hususunda ne kadar âciz kaldıklarını görüyorum. Onlar diyorlar ki: “Ayette mükâfatın kıyamet günü verileceği bildirilmiştir, o hâlde kabir hayatı olmamalı ve orada mükâfat verilmemelidir. Eğer kabir hayatı olur ve orada mükâfat verilirse ayetin ‘mükâfat kıyamet günüdür’ ifadesine ters düşer.” Yani şimdi şu delil midir?

Bir ilim adamı böyle delil getirir mi buna şaşıyorum. Gerçi bunlar zaten ilim adamı değil. Bu yüzden şaşırmak da beyhudedir. Şimdi sana soruyorum: Kur’an’ın “mükâfat kıyamet günündedir” sözünden o gün gelmeden önce kimseye zerre miktar mükâfat verilmez manası mı anlaşılır?

Yahu şu aldığımız nefes, yediğimiz yemekler, giydiğimiz elbiseler, oturduğumuz meskenler ve saymakla bitmeyecek şu nimetler Rabb’imizin bir hediyesi ve mükâfatı değil midir? Yine Kur’an’da kıssaları geçen peygamberlerin ve onların kavimlerinin zalimlerin zulmünden kurtarılmaları bir mükâfat değil midir? Bir sıkıntıya düşüp el açtığımızda ve Rabb’imize yalvardığımızda bizlere yapılan lütuf ve o sıkıntının giderilmesi duanın bir mükâfatı değil midir? Yapmış olduğumuz ibadetlerden ve salih amellerden dolayı işlerimizin kolaylaştırılması, rızkımızın bereketlendirilmesi, musibetlerin önüne geçilmesi hepsi birer mükâfat değil midir?

Şimdi ayet-i kerimedeki “Yaptıklarınızın karşılığı kıyamet günü size verilecektir.” ifadesini mutlak kabul ederek Rabb’imizin bu dünyada bize yapmış olduğu ihsanları ve verdiği mükâfatları inkâr mı edeceğiz? Elbette edemeyiz. Eee, mükâfat dünyada oluyor da kabirde niye olmasın?

“Kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir.” ifadesi asıl ve ebedî mükâfatın ahirette olduğunu beyan etmektedir. Yoksa kabirdeki mükâfatı reddetmez. Evet, asıl mükâfat ahirettedir. Çünkü cennet oradadır. Ama bu ifade ahiretten başka hiçbir yerde mükâfat verilmeyecektir anlamına gelmez.

Şimdi bunu Kur’an’dan bazı ayetlerle beyan edelim:

Yusuf suresi 22. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

“O (Hz. Yusuf) tam erginlik çağına gelince kendisine ilim ve hikmet verdik. İşte biz güzel iş yapanları böyle mükâfatlandırırız!”

Bak, bu ayette Hz. Yusuf’un daha bu dünyada iken mükâfatlandırıldığından bahsedilmektedir.

Bakara suresi 57. ayet-i kerimede İsrailoğullarına hitaben şöyle buyrulmuştur:

Bak, bu ayette de Hz. Musa’nın kavmine Hz. Musa’ya inanmalarından ve imanda sabretmelerinden dolayı yapılan ikramlardan bahsedilmektedir. Hani mükâfat sadece kıyamet günü olurdu? Şimdi sen Hz. Musa’nın kavmine yapılan bu iyiliklere amellerinin mükâfatı demeyeceksin de ne diyeceksin?

Kur’an’da bu ayetler gibi, daha birçok ayetler vardır ki, salih kulların iman ve sabırlarından dolayı bu dünyada gördüğü mükâfatlar anlatılır. Ve ayetlerin sonu “İşte biz onları böylece mükâfatlandırdık!” şeklinde biter. Şimdi bütün bu ayetleri yok mu kabul edeceğiz?

“Mükâfatın kıyamet günü olduğunu” beyan eden ayetleri “Bu dünyada ve kabirde hiç mükâfat yoktur.” manasıyla tefsir edemeyiz. Zaten bu dünyada Rabb’imizin nice mükâfatlarını görüyoruz. Hatta yaptığımız bir iyiliğe karşı hiç beklenmedik yerden bir ihsan bize ulaştığında, “Fesubhanallah, şu iyiliği yaptım, hemen mükâfatı geldi!” diyoruz. Kim hayatına baksa, bunun onlarca örneğini görür.

Sözün özü, “Kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir.” ayeti ne bu dünyada mükâfatın olmayacağına ne de kabirde verilmeyeceğine delalet etmez. Ancak şuna delalet eder ki, mükâfatın en büyüğü ahirettedir, o da cennet ve Cemalullah yani Allah’ı görmektir. Bu mükâfata kıyasla da diğer mükâfatların hiçbir kıymeti yoktur.

A- Bu sorumun da tam cevabını aldım. Aslında ben de cevabı senin dediğin gibi tahmin ediyordum. Ama tam emin olmak için yine de sorma ihtiyacı hissettim. Şimdi onuncu soruya geçiyorum.

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman insanoğlu ne yaptığını ve ne yapmadığını görür

A- Onuncu sorum şu: Kabir hayatını inkâr edenler diyorlar ki:

“İnfitar suresi 4. ayette şöyle buyrulmuştur:

‘Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman insanoğlu ne yaptığını ve ne yapmadığını görür.’

Bu ayette insanın ne yaptığını ve ne yapmadığını kabirden çıktığında bileceği haber verilmiştir. Hâlbuki kabir hayatı inancına göre kişi zaten daha kabirde iken ne yaptığını ve ne yapmadığını biliyor. Demek, kabir hayatı inancı bu ayetin ifadesine zıttır.”

Onların bu sözlerine karşı ne dersin?

B- Sana birkaç ayet-i kerime göstereyim: Fussilet suresi 30 ve 31. ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

“Rabbimiz Allah’tır deyip de sonra dosdoğru olanlara gelince onların üzerine melekler iner ve derler ki: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaat edilen cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Cennette sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.’”

Bak, bu ayete göre daha insan ölmeden son nefesinde amelinin karşılığının ne olacağını biliyor. Melekler onu amelinin karşılığı olan cennetle müjdeliyorlar. Hem bu haber verme sadece müminlere de has değildir, kâfirler ve günahkârlar için de geçerlidir. Dilersen buna da bir örnek vereyim:

En’am suresi 93. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

“O zalimleri ölüm şiddeti içindeyken bir görseydin! Melekler onlara ellerini uzatırlar ve derler ki: ‘Ruhunuzu teslim edin. Bugün Allah’a karşı haksız şeyler söylediğinizden ve O’nun ayetlerine karşı kibirlendiğinizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.’”

Bak, bu ayette de zalimlerin daha ölüm anındayken akıbetlerini öğrendikleri haber verilmektedir. Demek, insan ne yaptığını ve neyi yapmayıp terk ettiğini daha son nefesinde öğreniyor. Kabirden çıkışı beklemeye gerek yok. Son nefeste kişinin akıbetini öğreneceği ile ilgili o kadar çok ayet vardır ki, ben meseleyi uzatmamak için iki ayetle yetiniyor ve kabir hayatını inkâr edenlere şu soruyu sormak istiyorum:

Hani insan ne yaptığını ve ne yapmadığını yani akıbetini sadece kabirden çıktığında bilirdi. Bakın, gösterdiğim ayetlerde insanın daha kabre girmeden akıbetini öğrendiği beyan edilmektedir. Bu ayetlere karşı ne dersiniz?

A- İlginç! Onlar kabir hayatını inkâr ederken İnfitar suresinin 4. ayetini göstererek diyorlar ki: “Bu ayet insanın ne yaptığını ve ne yapmadığını ancak kabirden çıktığında bileceğini gösteriyor. Bu da kabir hayatının olmamasını gerektiriyor.” Ama senin gösterdiğin ayetlerde insan daha kabre girmeden akıbetini biliyor ve görüyor. Kabirden çıkmasına gerek yok.

B- Elbette. Ancak insanın her makamda bildikleri azlık veya çokluk arz eder. Ölüm anında kişinin bildiği kabirden çıkarken bildiğine kıyasla az olabilir. Kabirden çıkarken bildiği de hesap anında bileceği şeylere kıyasla azdır. Mesela İsra suresinin 13 ve 14. ayetlerinde şöyle buyrulur:

“Onun için kıyamet gününde açılmış bulacağı bir kitabı çıkarırız. ‘Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak nefsin sana yeter!’ deriz.”

Demek, insanın kabirden çıktığında bildiği şeyler o gün bileceği şeylere kıyasla çok azdır. Hesap günü hesap inceden inceyedir.

İnsan ölüm anında gideceği yeri bilir. Kabirde ameline göre muamele görür. Kabirden çıktığında ahiret ahvallerine çok daha fazla vakıf olur ve neyi yapıp neyi yapmadığını daha iyi anlar. Hesap meydanında eline defteri verildiğinde ve azaları konuşturulduğunda ise artık her şey tastamam ortaya çıkmış olur. Dolayısıyla ayetlerde birbirine zıtlık yoktur. Her ayet farklı bir makamdan haber vermektedir. Hatta insan bu dünyada yaşarken dahi ne yaptığını ve ne yapmadığını bilmektedir. Yani mesela yetmiş yaşında bir insana sorsanız, “Ne amel yaptın ve neleri yapmadın?” Size yaptıklarını ve terk ettiklerini bir bir anlatır. Yani insanın ne yaptığını bilmesi için ille de kabirden çıkması gerekmemektedir. Bu dünyada da bilir. Ama kabirden çıkış anı günahkârlar için pişmanlığın tavan yaptığı bir andır. Bu sebeple, bu bilginin oraya hasredilmesi çok manidar ve yerindedir.

A- İlginç bir şey daha fark ettim. Sen kabir hayatının varlığını ayet ve hadislerle açık bir şekilde ispat etmiştin. Onlar ise “Kabir hayatı yoktur!” diye hiçbir ayet gösteremiyorlar, hep dolambaçlı yollarla iddialarını ispat etmeye çalışıyorlar. Mesela işte burada diyorlar ki, “Ayet diyor ki: ‘İnsan ne yaptığını ve ne yapmadığını kabirden çıktığında bilir.’ Buna göre, kabir hayatı olmamalıdır. Zira olsaydı, daha kabirdeyken bilmesi gerekirdi.”

Ama onların bu sözünü kabul etsek o zaman son nefeste meleklerin insana akıbetini bildirmesini de inkâr etmeliyiz. Hâlbuki bu konuda onlarca ayet var. Yine bu dünyada hâlihazırda ne yaptığımızı ve neyi terk ettiğimizi de bilmememiz gerekir. Hâlbuki hepimiz neyi yaptığımızı ve neyi terk ettiğimizi çok iyi biliyoruz. Demek ki, ayette kastedilen, “Sadece burada bilirler, başka yerde bilmezler.” manası değil. Ayette kastedilen, buranın pişmanlığı çok daha fazladır manasıdır.

B- Maşallah sen de âlim oldun. Baksana, meseleleri ne güzel izah ediyorsun. Artık ben sorsam sen mi cevaplasan, ne yapsak?

A- Ya öyle değil de… Meseleleri senden dinleyince o kadar açıklığa kavuşuyor ki, bunu nasıl düşünmüyorlar diye şaşırıyorum.

B- Şaşırma, çünkü onlar da düşünüyorlar ve bu anlattıklarımı onlar da biliyorlar. Bunları bilmek için âlim olmaya gerek yok. Onlar bunu bile bile yapıyorlar. Çünkü onların derdi bu dine hizmet değil, onların derdi bu dini tahrif etmek. Bu sebeple, onların söylediklerine şaşırma! İlle de şaşıracaksan, baki bir âlem varken bu fani âlemin menfaati için insan nasıl dinini satar, buna şaşır!

A- Allah senden razı olsun. Senden sadece kabir hayatına dair bilgiler öğrenmiyor, çok da güzel nasihatler dinliyorum. Eee, bu meseleyi de burada tamamladık. Şimdi on birinci soruya geçiyorum.

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: Sizi çağıracağı gün O’na hamd ederek uyarsınız ve çok az bir süre kaldığınızı zannedersiniz

A- On birinci sorum şu: Kabir hayatını inkâr edenler diyorlar ki:

“İsra suresi 52. ayette şöyle buyrulmuştur:

‘Sizi çağıracağı gün O’na hamd ederek uyarsınız ve çok az bir süre kaldığınızı zannedersiniz.’

Allah Teâlâ bu ayette ölümü uykuya benzetmektedir. Nasıl saatlerce uyuduğumuz hâlde zaman kavramını yitirip bir göz kırpması kadar uyuduğumuzu zannediyorsak, benzer şekilde öldükten sonra da diriltilinceye kadar bir yokluk yaşarız. Eğer mahşer gününden önce kabir hayatı olsaydı, az bir süre kaldığımızı zannetmezdik.”

Onların bu sözlerine ne dersin?

B- Onlar bu sözleriyle hem kendileriyle çelişiyorlar hem de ayeti yine yanlış anlıyorlar. Kendileriyle çelişiyorlar, çünkü ölümü uykuya benzetiyorlar. Hâlbuki onlara göre, bedenle birlikte ruh da ölmekte ve kıyamete kadar ruhun bir hayatı olmamaktadır. Onlar böyle inanırken burada ölümü uykuya benzetmişler. Uykuda insanın bir hayatı vardır. Onlar ölümden sonra ruhun hayatına inanmıyorlar ki, ölümü uykuya benzetebilsinler. Bu sözleri onların neye inandıklarını bile bilmediklerine delildir.

Hem ayeti yine yanlış anlıyorlar. Ayette geçen “çok az bir süre kaldığınızı zannedersiniz” ifadesini ölümle kıyamet arasında zannediyorlar. Hâlbuki bu ifadeyle dünyada kaldıkları zaman kastedilmiştir. Zira bu ayetin benzerleri Kur’an’ın başka yerlerinde de geçmekte ve oralarda “dünya” lafzı açıkça zikredilmektedir. Mesela,

Müminun suresi 112-114 ayetlerinde şöyle buyrulur:

“Allah onlara, ‘Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ der. Onlar, ‘Bir gün veya daha az bir süre kaldık, sayanlara sor.’ derler. Allah, ‘Pek az kaldınız, keşke bilseydiniz.’ der.”

Bak, bu ayette “yeryüzü” ifadesi açıkça zikredilmiştir. Allah Teâlâ onlara yeryüzünde kaç yıl kaldıklarını sormuş, onlar da bir gün hatta bir günden daha az kaldıklarını söylemişler. Demek, ahirete giden insan dünyada bir günden az kaldığını zannediyor.

Yine Taha suresi 102-104 ayetlerinde şöyle buyrulur:

“Sûra üflendiği gün, işte o gün, suçluları gözleri gövermiş (korkudan morarmış) olarak haşrederiz. On günden fazla kalmadınız diye aralarında gizli gizli konuşurlar. Aralarında konuştuklarını biz daha iyi biliriz. En akıllıları, ‘Sadece bir gün kaldınız.’ der.”

Bak, bu ayette de “dünya” ifadesi açıkça zikredilmiştir. Onlardan bir kısmı dünyada on gün kaldıklarını zannediyor, en akıllıları ise bir gün kaldıklarını söylüyor.

Bu mana Naziat suresi 46. ayet-i kerimede ve Rum suresi 55. ayet-i kerimede de zikredilir.

Hâl böyleyken, onlar İsra suresi 52. ayette geçen “Çok az bir süre kaldığınızı zannedersiniz.” ifadesini ölümle kıyamet arasında zannetmişler. Yani yine Kur’an’ı anlayamamışlar. Az kalındığı zannedilen yer dünyadır. Zira diğer ayetlerde bu açıkça ifade edilmiştir.

Hem onların ayete bu yanlış manayı vermelerini de anlayamıyorum. Zira onlar ölümle ruhun da öldüğünü savunuyorlar. Ölü olan bir şey için zaman yoktur ki, az veya çok kaldığını zannetsin. Zan hayat sahibine ait bir sıfattır. Yani sen faraza taşa sorsan ne kadar zamandır buradasın, taş da dile gelip konuşsa sana ne diyecek? Hayatı olmadığından zamanı bilmez ki, soruyu anlayabilsin de sana cevap verebilsin.

Yani onların işi tam bir çıkmaz. Kendi dediklerini kendileri yalanlıyor ve ayetlere hep yanlış manalar veriyorlar. Baksana, dünya için söylenmiş olan “Çok az bir süre kaldığınızı zannedersiniz.” sözünü sanki bu ifade başka ayetlerde geçmiyormuş gibi ölüm ve kıyamet arası olarak anlıyorlar. Daha onlara ne diyelim?

A- Bu sorumun da cevabını aldım, elhamdülillah. Daha fazla uzatmaya gerek görmüyorum. Şimdi on ikinci soruya geçiyorum.

Kabir hayatını inkar edenlerin soruları: İnsan kabirlerde bulunanların çıkarılacağı ve kalplerde olanların ortaya konulacağı bir zamanın geleceğini bilmez mi?

A- On ikinci sorum şu: Kabir hayatını inkâr edenler diyorlar ki:

“Âdiyat suresi 9 ve 10. ayetlerde şöyle buyrulmuştur:

‘İnsan kabirlerde bulunanların çıkarılacağı ve kalplerde olanların ortaya konulacağı bir zamanın geleceğini bilmez mi?’

Bu ayet kalplerde olanların mahşer günü ortaya çıkarılacağını bildiriyor. Hâlbuki kabir hayatı inancına göre, kalplerde olanlar mahşer gününden önce kabirde bir sorgulama ile ortaya çıkarılıyor. Demek ki, kabir hayatı inancı bu ayete ters düşüyor.”

Onların bu sözlerine ne dersin?

B- “Cevap vermeye dahi layık olmayan bir söz.” derim. Onların delil gösterdikleri bu ayet kalplerde olanların -mahşer günü hariç- başka hiçbir zaman açığa çıkarılmayacağı anlamına mı geliyor? Şimdi sana bir ayet-i kerime göstereyim:

Âli İmran suresi, 154. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

“… diyorlar ki: ‘Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik.’ Onlara şöyle de: ‘Eğer siz evlerinizde olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine muhakkak öldürülüp yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi.’ Allah bunu gönüllerinizde olanları açığa çıkarmak ve kalplerinizde olanı temizlemek için yaptı. Allah göğüslerin içinde olanı bilir.”

Bu ayet Uhud günü hakkında inmiştir. Şimdi ayetin şurasına dikkat et, bak Allah Teâlâ ne diyor: “Allah bunu yani Uhud günü olan mağlubiyeti gönüllerinizde olanları açığa çıkarmak için yaptı.”

Hani kalplerde olanlar sadece mahşer günü ortaya çıkarılırdı? Bu ayet açık bir şekilde kalplerde olanların bu dünyada açığa çıkarıldığını bildirmiyor mu?

Onlar, kalplerde olanlar sadece mahşer günü açığa çıkarılacaktır diyerek kabir hayatını inkâr ediyorlar. O hâlde Âli İmran suresinin 154. ayetinde geçen “Gönüllerinizde olanı açığa çıkarmak için biz bunu yaptık.” ayetini nasıl izah edecekler?

Şimdi de Bakara suresinin 72. ayetinin manasına bakalım:

“Hani bir zamanlar siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle çekişmiş ve suçu birbirinize atmıştınız. Hâlbuki Allah saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktır.”

Bak, bu ayet kıssada zikredilen kişilerin saklamış olduklarını Allah’ın bu dünyada açığa çıkaracağını bildiriyor. Ve kıssanın sonunda onların kalplerinde olanlar açığa çıkarılıyor. Hani kalplerde olanın açığa çıkarılacağı tek yer mahşerdi?

Kur’an’ın daha birçok ayetinde kalplerde olanların açığa çıkarılması için insanın imtihana tabi tutulduğundan bahsedilmektedir. Hangisini göstereyim, o kadar çok ki…

A- Acaba doğru mu anlamışım: Onlar “Kalplerde olanların ortaya konulacağı bir zamanın geleceğini bilmezler mi?” ayetini göstererek, “Kalplerde olanlar ahiret günü ortaya çıkacaktır. Bunun olabilmesi için de kabir hayatı olmamalıdır. Çünkü kabir hayatı olursa kalplerde olanlar zaten orada ortaya çıkmış olur. Bu da ayetin beyanına ters olur.” dediler. Sen de cevaben, “Kalplerde olanın ahirette ortaya çıkarılacağı beyanı başka bir zaman ortaya çıkartılmaz manasına gelmez. Zira şu şu ayetlerde kalplerde olanın imtihanlarla dünyada dahi ortaya çıkarıldığından bahsedilmektedir. Eğer kalplerde olanın sadece ahirette ortaya çıkarılacağı ve başka hiçbir yerde çıkarılmayacağı kabul edilirse Kur’an’daki onlarca ayeti yok kabul etmek zorunda kalırız.” dedin. Doğru mu anlamışım?

B- Evet, doğru anlamışsın. Yani ben böyle bir delil olmaz diyorum. Kalplerde olanların ahirette açığa çıkarılacağını bildiren ayeti göstererek kabir hayatını inkâr edemezsiniz. Bu, alakasız bir ilişkidir. Kalplerde olanların ahirette ortaya çıkarılması insanın gönüllerinden geçenlerin tastamam insana bildirilmesi demektir. Bu mana Bakara suresinin 284. ayetinde şöyle geçer:

“İçinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker.”

Bu ayetin beyanıyla, Allah Teâlâ gönüllerimizden geçenleri hesap günü ortaya çıkaracak ve bununla bizi hesaba çekecektir. Kabirde ise böyle ince bir hesap yoktur.

Kalplerde olanın ahirette açığa çıkarılacağı ile kabir hayatının yokluğu arasında ne bağlantı vardır ki, bu konuda konuşuyor ve manasız bir söze cevap veriyoruz.

A- Evet, arada hiçbir alaka yok, ama bunlar öyle aldatmacalı konuşuyorlar ki, ilmi olmayanlar bir bağlantı var zannediyor. Bu sebeple bu soruyu sana sordum.

B- Üzüntüm ve sitemim sana değil, böyle alakasız bağlantılar kurup zamanımızı heba edenlere. Yani bir insan kalplerde olan ahirette açığa çıkarılır ayetini nasıl kabir hayatının yokluğuna delil yapar, ben bunu anlayamıyorum. Kur’an’ın birçok ayetinde daha dünyadayken birçok imtihanlarla kalplerimizde olanların açığa çıkarılmasından bahsedilirken nasıl bütün bu ayetlere göz kapayarak açığa çıkarılma işini sadece mahşere tahsis ederler. Bununla da “Kabir hayatı yoktur!” derler, ben bunu anlayamıyorum.

Bütün söylediklerine katılıyor ve bu meseleyi daha fazla uzatmayarak 13. soruma geçiyorum. 13. sorum şu:

Kabir hayatı bir rüyadır, iddiasına verilen cevap

A- Bu bölüme kadar hep kabir hayatını inkâr edenlerin sorularını cevapladık. Şimdi ise kabir hayatını kabul eden, ancak Ehli Sünnet çizgisinden ayrılan bazı kişilerin bir sözüne cevap isteyeceğim.

B- Söyle bakalım, onlar ne diyormuş?

A- Onlar diyorlar ki: Kabirden kalkışın anlatıldığı Yasin suresinin 52. ayet-i kerimesinde “Bizi uykumuzdan kim kaldırdı.” buyrulmuştur. Bu ayet-i kerime gösterir ki, kabir hayatı ve azabı uyku gibi bir şeydir. İnsan uykusunda kâbus gördüğünde nasıl sıkıntı çekiyorsa onlar da kabirde uyurlarken bir azap kâbusu görürler ve onun sıkıntısını çekerler. Yoksa kabirde gerçek bir azap yoktur. Onların bu sözüne karşılık ne dersin?

B- Cevap çok basittir, ancak cevaba geçmeden önce şunu söylemek istiyorum: Acaba 14 asır boyunca yaşamış ve her biri kendi asırlarını ilimleriyle ve irfanlarıyla aydınlatmış yüz binler âlimler Yasin suresinin bu 52. ayetini görmemişler mi, okumamışlar mı? Ya da okumuşlar da anlamamışlar mı? Ve onların anlayamadıkları bir meseleyi daha Kur’an’ı okumaktan âciz olan bu kişiler mi anlamışlar? Önce bunu sormak istiyorum. Her meselede hemen Kur’an’dan bir ayet gösterip bütün İslam âlimlerine muhalefet etmek maalesef bu asrın bir hastalığı olmuş. Sanki o ayetin manasını ilk defa kendi anlıyormuş gibi kibirlenerek hakiki âlimlere muhalefet etmek ne büyük bir zarardır, biraz aklı olan anlar! Her neyse, arife işaret yeter sırrınca bu meseleyi uzatmadan hemen sorunun cevabına geçiyorum:

Sen dedin ki, onlar diyorlarmış ki: Yasin suresinin 52. ayetinde “Bizi uykumuzdan kim kaldırdı.” buyrulmuştur. Bu ayet-i kerime -sözde- kabir azabının uyku gibi bir şey olduğuna delilmiş. Kabirde gerçek bir azap yokmuş, kâbus gibi bir şey görülürmüş. Eğer onlar kabirlerinde azap görüyor olsalardı, böyle demezlermiş.

Onlar böyle şeyler demişler. Ben şimdi sana bu ayet-i kerimenin doğru izahını yapayım. Bununla onların sözlerinin ne kadar yanlış olduğunu anlayacaksın.

İbni Abbas, İmam Katade, Ubeyy b. Ka’b ve Ebu Salih gibi bir kısım âlimler bu ayet-i kerimeyi şöyle izah etmişlerdir: Sûra iki defa üfürülecektir. Birinci defa sûra üfürüldüğünde kabirdekilerin azabı kaldırılır ve ikinci üfürüşe kadar bir uykuya dalarlar. İki üfürüş arasında kırk yıllık bir süre vardır. Bu sürenin kırk yıl olduğu, İmam Müslim ve Buhâri Hazretlerinin Ebu Hüreyre Hazretlerinden rivayet ettikleri hadis-i şerifle sabittir. İşte ilk sûra üfürülme ile ikinci defa üfürülme arasındaki bu kırk sene içinde kabir azabı kaldırılır ve ölüler uykuya dalmış gibi bir hâlde bulunurlar. “Bizi uykumuzdan kim kaldırdı?” şeklindeki sözlerini bundan ötürü söylerler. Demek, ismini zikrettiğimiz bu âlimlere göre, onların, “Bizi uykumuzdan kim kaldırdı şeklindeki sözleri kabir azabının uyku gibi olduğuna delil değildir. Bilakis iki sûr arasındaki 40 senelik zaman diliminde uykuya benzer bir hayatın olduğuna delildir. Kabir ehli iki sûr arasında azap kaldırılıp 40 sene uyuduktan sonra bu sözleri söylerler.

Bununla birlikte, İmam Taberi ve İbni Kesir gibi âlimlere göre, bu iki sûr arasında dahi kabir azabı kaldırılmamaktadır. Bu âlimlere göre, kabir ehlinin, “Uykumuzdan bizi kim kaldırdı?” şeklindeki sözleri kabir azabının cehennem azabına göre uyku gibi hafif görüleceğindendir. Onlar ahiret azabını gördüklerinde kabirlerinde çektikleri azabı uyku gibi hafif görürler de bu sözü söylerler.

Bu makamda İmamların Güneşi lakabıyla meşhur Fahrurrazi Hazretlerinden de bir nakil yapmak istiyorum. O şöyle diyor: Onların, “Bizi uykumuzdan kim kaldırdı?” sözünün manası “Allah bizi vaat edilen o dirilişle mi diriltti yoksa biz uyuyorduk da uyandırıldık mı?” şeklindedir. Bu tıpkı şuna benzer: Bir insana gücünün yetmeyeceği bir düşmanının gelmesi vaat edilse, sonra da bu insan korkunç bir adamın kendisine doğru yürüdüğünü görse ödünün kopması ve kendi kendine, “Bu o mu yoksa değil mi?” demesi gibidir. Ayetin manasının böyle olduğuna onların “uyuduğumuz yerden” ifadesi delalet eder. Çünkü onlar kabirlerini uyku yeri sanmışlardır. Bu, onların uyuyup da uyandırıldık mı yoksa ölüler olduktan sonra mı diriltildik hususunda şüphe ettiklerini gösterir. Fakat zannı galipleri bu işin yeniden bir dirilme olduğu yönündedir. Çünkü onlar bu iki ihtimali bir arada düşünmüşler, bunun kendilerine vaat edilen o diriliş olduğunu sandıklarına bir işaret olmak üzere, “Bizi kim kaldırdı?” demişler. Uykudan uyanmış oldukları ihtimaline bir işaret olmak üzere de “uyuduğumuz yerden” demişlerdir.

A- İnan, âlimlerin bu izahları karşısında hayret secdesine gidiyorum! Ne kadar farklı düşünmüşler, ne kadar derin manalara ulaşmışlar ve ne kadar güzel izahlar yapmışlar! Şaşırıyorum ve hepsinden Allah razı olsun diyorum! Eee, seninle arkadaşlığımızın sonuna geldik.

A- Allah senden razı olsun. Arkadaşlığımız yaklaşık dört saattir sürüyor. Kabir hayatının varlığını bana ayet-i kerimelerle, hadis-i şeriflerle ve bu ümmetin âlimlerinin ittifakıyla iki kere iki dört eder katiyetinde ispat ettin. Ayrıca sana sorduğum on iki soruya da kalbimi ve nefsimi ikna edecek bir tarzda cevap verdin. Artık bu kadar söze karşı birisi hâlâ “Ben inanmam.” derse biz ne yapalım ve ona ne diyelim!

B- Sevgili kardeşim, hidayet Allah’tandır ve O’nun elindedir. Bizler ancak hidayetin davetçileri olabiliriz. Kendi vazifemizi yapar, hakikati sesimizin gücü nispetinde haykırırız. Hidayet verme işine ise karışmayız.

A- Son olarak bir şeyler demek ister misin?

B- Cenab-ı Hakk bu sohbetimizi dergâhında kabul etsin. Burada zikredilen hakikatler hürmetine bizleri affetsin. Bu eserin yapımında ve dağılmasında emeği geçen bütün kardeşlerimizden ebeden razı olsun. Ve bizleri ölünceye kadar Kur’an ve iman hizmetinden ayırmasın. Âmin!

 

6188 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun