Kutuplarda namaz ve oruç konusunda neden İslam'ın güçlü bir açıklaması yok?

Soru Detayı

Kutuplarda namaz ve oruç konusunda neden İslam'ın güçlü bir açıklaması yok? Neden elimizdeki açıklamanın çoğu neredeyse tamamen sadece bir rivayete dayanıyor?
Bir Müslüman olarak biliyoruz ki İslam hakikattir, fıtrattır, eksiksizdir, evrenseldir, her şart ve zamanda geçerlidir. Bunun için uykumuzu, işimizi, gücümüzü, vücudumuzu hakikatin, kulluğun belki de bel kemiği olan namaza göre ayarlamaya çalışıyoruz idealde. Yani her şart ve zeminde her türlü insan için İslam'ın fıtrata uygun evrensel hakikatini yakalamayı arzuluyoruz. Bu düşüncelerle beraber bazı zihinlerde şüphe ve sorulara neden olabilecek bir soru çıkıyor zaman zaman önümüze; Kutuplarda namaz ve oruç konusunda neden İslam'ın güçlü bir açıklaması yok. Neden elimizdeki açıklamanın çoğu neredeyse tamamen sadece bir rivayete dayanıyor. Siteniz de dahil açıklamaları okudum.
Fakat "İslam kutuplara giremiyor" diye ortalığı bulandıranlara söyleyecek daha etraflı açıklamalarınızı bekliyoruz. Teşekkürler.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

- Sitemizde bu konuyla ilgili bilgileri okuduğunuzu belirtmişsiniz. Bu sebeple, aynı konuyu tekrar burada zikretmek doğru olmaz.

- Bu kadar önemli bir konu olan “Kutuplarda namaz ve orucun daha fazla açıklamaları olmalıydı” diyorsunuz.

 Buna dair bir açıklamaya rastlayamadık. Ancak şunu diyebiliriz ki;

- Kutuplarda namaz kılmanın şekli “Deccal” hadisinde çok güzel anlatılmıştır.

- Önemli olan konunun açıklanmasıdır. Tekrar sayısının fazla bir faydası yoktur.

- Yerküresinin diğer bölgelerine nispeten Kutup bölgeleri az bir coğrafyaya sahiptir. Oralarda yaşayan insanların nüfusu da diğer yerlere göre çok azdır. Bu az nüfus içindeki Müslümanların nüfusu çok daha azdır. Kaldı ki namaz kılanların sayısı da daha azdır.

Bu sebeple, bunu çok fazla abartarak, fazla önem vermediği için  İslam’a saldırmaya gayret edenlerin samimiyetinden şüphe etmeye hakkımız var.

- Burada, tamamen benzer olduğu için değil, fakat bir mukayese imkanı vereceğini düşündüğümüz, Bediüzzaman’ın şu sözlerini nazara vermekte fayda görüyoruz:

“İki mühim suale karşı iki mühim cevap:

Birincisi: Eğer desen: "Madem Kur'an, beşer için nâzil olmuştur. Neden beşerin nazarında en mühim olan medeniyet harikalarını tasrih etmiyor? Yalnız gizli bir remz ile, hafî bir îma ile, hafif bir işaretle, zaîf bir ihtar ile iktifa ediyor?"

Elcevab: Çünkü medeniyet-i beşeriye harikalarının hakları, bahs-i Kur'anîde o kadar olabilir. Zira Kur'anın vazife-i asliyesi: Daire-i rububiyetin kemalât ve şuunatını ve daire-i ubudiyetin vezaif ve ahvalini talim etmektir.

Öyle ise şu havarik-ı beşeriyenin o iki dairede hakları; yalnız bir zaîf remz, bir hafif işaret, ancak düşer. Çünkü onlar, daire-i rububiyetten haklarını isteseler, o vakit pek az hak alabilirler. Meselâ; tayyare-i beşer (Şu ciddî meseleyi yazarken ihtiyarsız olarak, kalemim üslûbunu, şu latif latifeye çevirdi. Ben de kalemimi serbest bıraktım. Ümid ederim ki, üslûbun latifeliği, meselenin ciddiyetine halel vermesin.) Kur'ana dese: "Bana bir hakk-ı kelâm ver, âyâtında bir mevki ver." Elbette o daire-i rububiyetin tayyareleri olan Seyyarat, Arz, Kamer; Kur'an namına diyecekler: "Burada cirmin kadar bir mevki alabilirsin." Eğer beşerin taht-el bahrleri, âyât-ı Kur'aniyeden mevki isteseler; o dairenin taht-el bahrleri (yani, bahr-i muhit-i havaîde ve esîr denizinde yüzen) zemin ve yıldızlar ona diyecekler: "Yanımızda senin yerin, görünmeyecek derecede azdır."

Eğer elektriğin parlak, yıldız-misal lâmbaları, hakk-ı kelâm isteyerek, âyetlere girmek isteseler; o dairenin elektrik lâmbaları olan şimşekler, şahablar ve gökyüzünü zînetlendiren yıldızlar ve misbahlar diyecekler: "Işığın nisbetinde bahis ve beyana girebilirsin."

Eğer havarik-ı medeniyet, dekaik-ı san'at cihetinde haklarını isterlerse ve âyetlerden makam taleb ederlerse; o vakit, birtek sinek onlara "Susunuz" diyecek. "Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki, beşerin cüz'-i ihtiyarıyla kesbedilen bütün ince san'atlar ve bütün nazik cihazlar toplansa, benim küçücük vücudumdaki ince san'at ve nazenin cihazlar kadar acib olamaz. اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ ilâ âhir.. âyeti sizi susturur."

(İkincisi:) Eğer o hârikalar, daire-i ubudiyete gidip, o daireden haklarını isterlerse; o zaman o daireden şöyle bir cevab alırlar ki: "Sizin münasebetiniz bizimle pek azdır ve dairemize kolay giremezsiniz. Çünkü proğramımız budur ki: Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir. En ehemm ve en elzem işler, takdim edilecektir.

Halbuki siz ekseriyet itibariyle şu fâni dünyayı bir makarr-ı ebedî nokta-i nazarında ve gaflet perdesi altında, dünyaperestlik hissiyle işlenmiş bir suret sizde görülüyor.

Öyle ise, hakperestlik ve âhireti düşünmeklik esasları üzerine müesses olan ubudiyetten hisseniz pek azdır. Lâkin eğer kıymettar bir ibadet olan sırf menfaat-ı ibadullah için ve menafi'-i umumiye ve istirahat-ı âmmeye ve hayat-ı içtimaiyenin kemaline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden muhterem san'atkârlar ve mülhem keşşaflar, arkanızda ve içinizde varsa; o hassas zâtlara şu remz ve işarat-ı Kur'aniye -sa'ye teşvik ve san'atlarını takdir etmek için- elhak kâfi ve vâfidir." (Sözler, 265- 266)

İlave bilgi için tıklayınız:

Kutuplarda namaz ve oruç vakitlerinin belirlenmesi hadislerde ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
340 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun