YUNUS EMRE’DE YARATILIŞ VE TEKÂMÜL FİKRİ

Öğr. Gör. Mustafa ÖZÇELİK
Dumlupınar Üniversitesi, Emekli Öğretim Görevlisi.
[email protected]
  

      Yaratılış ve tekâmül konusu hem dinin, hem ilmin hem felsefenin hatta mitolojinin ilgilendiği, görüş bildirdiği, açıklamalar yaptığı bir temel konudur. İşte bu konuda söz söyleyen bir disiplin de tasavvuftur. Biz burada tasavvufun bu konuya nasıl yaklaştığını, neler söylediğini bir mutasavvıf şairden, Yunus Emre’den hareketle aktarmak istiyoruz. Zira Yunus Emre bir filozof değildir ama bir mutasavvıftır. Eserlerinde de bu anlayışı bütün yönleriyle ele almış ve ortaya modern algıya göre bir felsefi metin sayılabilecek bir eser koymuştur. Bu eserde hem varlık hem de bilgi konusunda görüşler bulunmaktadır.

     Bu konuda ilk söz olarak şunu söylemeliyiz. Yunus Emre’nin varlık telakkisi ve tekâmül fikri, inandığı dinin ve mensubu olduğu tasavvuf anlayışı çerçevesinde şekillenmiştir. Konuya getirdiği yorumlar, bu anlayışı açıklayıcı mahiyette bir genişlik ve derinlik taşıdığı için bir hayli önemlidir.

     Diğer felsefeciler ve ilim adamları ise en azından bir bölümü, sahip oldukları bazı ön yargıları ya da bağlı oldukları felsefî görüşleri, bilimsel bir görünüm altında topluma empoze etme gayreti içindedirler. Mesela tesadüflerin karmaşa ve düzensizlikten başka bir şey meydana getirmediğini gözleriyle gördükleri halde, kâinattaki ve canlılardaki tasarım, plan ve düzenin tesadüfler sonucu ortaya çıktığını savunurlar. Bu durum tamamen yaratılış konusunda vahyin söylediklerini geçersiz kılmak gibi bir çabanın sonucudur. Dolayısıyla evrim meselesi ilmî olmaktan öte ideolojik bir mesele olarak görülmekte, ele alınmaktadır. Bu da evrim teorisinin ilmî bir teori olma özelliğine sahip olmadığını göstermektedir. Zaten evrim, insanlar tarafından hiçbir zaman gözlemlenebilen bir olay da olmamıştır. Diğer yandan deney yöntemleri ile de incelenemez. Mesela hiç kimse bir balığın kurbağaya, bir maymunun insana değiştiğine şahit olmamıştır.   

     Yunus Emre’nin Konuya Yaklaşımı

     Yunus Emre, bu önemli konuya ilim, felsefe ve mitolojiden farklı olarak dört temel soruyla yaklaşır. Bu sorular “Nasıl, ne(y)den ve niçin ve kim tarafından yaratıldık?” Sorularıdır.  Yani yaratılma süreci, yaratılışın maddî unsurları, dünyaya neden gönderildiğimiz ve bütün bunların faili olan varlık kimdir? Sorularıdır. Diğerlerinde bu kapsayıcılık ve çeşitlilik, özellikle “niçin ve neden yaratıldık?” sorularına cevap yoktur. Daha çok “nasıl?”sorusuyla meşguldürler.  

     Bu soruya odaklanmak ise tamamen metafizikten uzak, kutsal olanla bağını koparmış, seküler, pozitivist bir varoluş tasavvurunu ortaya çıkarmıştır. Bu tür bir anlayışta ise “anlam” tamamen ortadan kalkmış olmaktadır. Böylece yaratıcının kim olduğu ve yaratılma amacını açıklamadıkları/açıklayamadıkları için söylediklerini her ne kadar ilmî kılıfa büründürmek isteseler de, söyledikleri boşlukta kalmakta ve insanı tatmin etmemektedir. 

     Yunus Emre’de Yaratılış Fikri

     Yunus Emre’nin yaratılışa ilişkin söyledikleri ağırlıklı olarak “Risalet’ün Nushiyye” isimli eserinde yer almaktadır. Bu eserde insanın kim tarafından, nasıl ve neden yaratıldığına ve nasıl tekâmül edeceğine dair anlatımlar vardır.

     a. Yunus Emre, her şeyden önce insanın tıpkı kâinat gibi yaratılmış bir varlık olduğunu ve onu yaratanın da Allah olduğu fikrini temel bir ilke olarak belirtir. O, daha bu ilk kabulüyle insanın yaratılmayıp tesadüf ve evrim sonucu meydana geldiğini söyleyerek Yaratıcı ve yaratma fikrini reddeden evrimcilerden, maddeci materyalistlerden ayrılır.  Felsefeciler ve evrimci bilim adamları sadece var olanın varoluş şeklini incelerken Yunus Emre, var olanı var edenle birlikte ele almaktadır.  Buna göre insan, yaratılan; Allah da yaratandır.

     b. Yunus Emre “Yaratılış nasıl gerçekleşmiştir?” sorusunun cevabında ise, önce âlemin nasıl yaratıldığı cevabını vererek başlar.  Çünkü bedene ait bir yerin olması gerekir. Bu da âlemdir. Âlem ise “Allah’ın dışındaki bütün var olanlar” demektir. Ve bunlar Allah’ın varlığın delaleti ve alameti olarak var edilmişlerdir. Yunus Emre, Allah katında var olan âleme “vahdet âlemi” derken bu yaratılana yani kâinata da “Kesret âlemi” der.

     Buna göre Cenab-ı Hak, kudretinden bir gevher yaratmış, bu gevhere nazar kılınca da nazarın heybetinden gevher erimiş, onun nurundan yedi kat yeri, buğusundan yedi kat göğü, damlasından yedi denizi, o denizin köpüğünden dağları yaratmıştır. Allah, bu yaratmayı “Kün” emriyle gerçekleştirmiştir. Yunus, bunu “Kün’i bir kez söyledin, her nesneyi var eyledin” şeklinde ifade eder.

Yir gök yaradılmadın Hak bir gevher eyledi
Nazar kıldı gevhere sığmadı devr eyledi
             Gevherden buğ çıkardı ol buğdan gök yaratdı
              Gökyüzinün bezeğin çok ılduzlar eyledi
Göke eyitdi dön didi ay ü gün yürsün didi
Suyu muallak dutup üstüni yir eyledi

     Allah tarafından var edilen (yaratılan) insan biri “can”, diğeri “ten” olmak üzere iki ayrı varlık türünden yaratılmıştır. Ten onun görünen tarafı ve görünüş halidir. Can'a gelince insanda iki türlü can vardır. Biri, diğer canlılarda da bulunan ve onlara dirilik, canlılık ve hayat veren kudrettir ki buna “hayvani can” diyebiliriz. Fakat Kur’an'da ilâhî fıtrat şeklinde ifade edilen bir başka can daha vardır ki, bu sadece insanlara mahsus bir durumdur. Ve bu Kur'an'daki muhtelif ayetlerde "ruh-ı menfuh” diye nitelenen ilâhî cevherdir.  

     c. Bu noktada âlemin nasıl yaratıldığına daha sonra da niçin yaratıldığına da bakmak gerekir. 

     Allah, âlemi de insanları da kendine kul olsunlar, ibadet etsinler diye yaratmıştır. Bu Kur’anı Kerim’de de açıkça şöyle belirtilir:

     “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.[1].

     Peki, Allah’ın buna ihtiyacı mı var? Elbette yoktur. Burada insana ilâhî cevherden taşıdığı nur dolayısıyla ona verilen değer söz konusudur. İnsan için bu yaratılma yani dünyaya gönderilme bir özel durumu ifade eder. İnsan böyle bir kader sırrıyla Allah’ın hem “muhatabı hem de halifesi olma” özelliği kazanmıştır. Buna göre kâinat, insan için yaratılmıştır ve insan bu kâinata bir “anlam” için gönderilmiştir.

     İnsanın Yaratılışı ve Anasır-ı Erbaa

     Yunus Emre’nin insanın yaratılışı ile ilgili olarak kullandığı temel kavram, “toprak”, “su”, “ateş” ve “hava”yı ifade eden  “Anasır-ı erbaa” (dört unsur) kavramıdır.  Her konuda olduğu gibi, bu konuda da Batı’yı önde göstermek isteyenler, bu görüşün Yunan felsefecilerine ait olduğunu söylerler. Antik Yunan’da antropomorfik tanrı inancı hâkim olduğu için, yaratma veya yoktan var olma (ex-nihilo) fikri mevcut değildir. Bu sebeple Grekler’e göre tanrı (veya tanrılar) kâinatı yoktan var etmiş değildir; aksine o, kendisi gibi ezelî olan kâinatın ilk maddesine sadece şekil verip onu düzene sokmuştur. İşte tanrı gibi ezelî olan bu ilk maddenin ne olduğu Grek düşüncesinin kuruluş döneminde çok tartışılmıştır.”  Buna göre mesela Thales (M.Ö. 634-548) su; Anaximenes (M.Ö. 570-500) hava; Herakleitos (M.Ö. 540-480) ateş; Xenophanes ise (M.Ö. 570-475) toprak kavramını söylerler. Empedokles ise (M.Ö. 490-430) konuya bütüncül yaklaşarak toprak, su, hava ve ateşi bütün varlıkların temelini teşkil eden aslî unsurlar olarak ele almıştır. Bu dört unsur nazariyesinin sistemleştirilip tabiat bilimlerinde hâkim görüş halini alması Aristo’yla olmuştur. Helenistik dönemde daha çok kabul görmüş ve sonradan Süryanîler aracılığıyla Arapça’ya aktarılmış olan dört unsur nazariyesi, böylece İslam felsefesinin de gündemine anasır-ı erbaa olarak girmiştir.

     İslâm felsefesindeki anasır-ı erbaa anlayışının antik Yunan düşüncesinden geldiğini, İslam filozoflarında bu tür atıfların yapıldığını reddedecek değiliz. Ne var ki durum böyle olmakla beraber, konunun Kur’an’da da bir izah şekli vardır.  Bu kavram Kur’an ve hadislerde terminolojik olarak geçmemekle birlikte, bu dört unsur ve faziletlerinden sıklıkla bahsedilir. Mesela sadece Vâkı’a sûresinde Allah’ın nimetleri olan bu dört unsur zikredilmiştir. Yine yaratılışla ilgili ayetlerde bu dört madde hepsi bir arada zikredilmese bile, temas edilen kavramlar arasındadır. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

     “İnsanı çamurdan oluşan bir özden yarattık.[2],

     “O yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Ve insanın yaratılışına çamurdan başlamıştır.”[3]

    “Sizi topraktan yaratması O’nun delillerindendir.”[4]

    “Ey insanlar; eğer siz öldükten sonra dirilmek hususunda herhangi bir şüphe içinde iseniz şu muhakkaktır ki biz sizin aslınızı topraktan, sonra onun zürriyetini insan suyundan, sonra pıhtılaşmış bir kandan, daha sonra da hilkati belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık ve bunları size kudretimizi apaçık gösterelim diye yaptık[5].

     Buna göre Kur’an, insan yaratılırken kullanılan ham maddelerin toprak ve su olduğunu ortaya koymaktadır. Kur’an, bazen bu ham maddeleri ayrı ayrı vurgulamakta, bazen de insanın çamurdan yaratıldığını söyleyip; toprak ve suyun bileşiminden insanın yaratıldığını açıklamaktadır. Bundan dolayıdır ki, tasavvufun yaratılış anlayışı Kur’an temellidir. Özellikle Yunus Emre, “Risâletü’n- Nushiyye”, Erzurumlu İbrahim Hakkı “Marifetnâme” ve İbn Arabî “Fütuhat-ı Mekkiyye” eserlerinde bu konuya müstakil manzume ve bölümler ayırmışlardır. İşte Yunus’un söyledikleri bu ayetlerden mülhemdir. Bu yüzden bu fikrin Yunan filozoflarında olması aynı hakikatin iki inanç ve kültür coğrafyasında da benimsendiğini gösterir.  Dolayısıyla Yunus Emre, yaratılışa ilişkin anlatımını işte bu dört unsurdan hareketle başlar:

Padişah’ın hikmeti gör neyledi
Ateş su toprak ve yele söyledi

….

Toprakla sudan yaratıp bir cisim
Verdi bu cisme Âdem diye isim

          Sonra rüzgâr gelip kuruttu onu
          Âdem’in cismi ondandır, bil bunu

En son ateş gelerek ısıttı onu
Isınınca girdi bedene canı

           “Can tene girsin!” diye ferman oldu
           Padişah emri ona derman oldu

Can girdi bedeni aydınlattı
Ten de canın canına neşe kattı

          Şükürler edip dedi ki: “Ey Rahman
          Şaşılmaz benim gibi bin yaratsan!”

     Yunus Emre, burada sadece insanın Allah tarafından yaratıldığına değil, yaratılış aşamasına da temas etmektedir. Bu bir tür, yaratılış devrelerinin biyo-fizik açıklamasıdır. Kaynağı da Kur’an’dır:

    “O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı. Sonra onun neslini, hakir bir sudan (süzülmüş) bir hulâsadan (nutfeden) kıldı. Sonra onu (insan sûretinde) düzeltip içine kendi (yarattığı) rûhundan üfledi; hem sizin için kulaklar, gözler ve kalbler yaptı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”[6].

     Buna göre tekrar belirtecek olursak, Allah, insanı “toprak, su, hava ve ateş”ten yaratmıştır. Yaratılışın ilk aşamasında bu dört unsur, Allah’ın emriyle bir araya gelmiş ve onlardan “insan” yaratılmış Allah da ona “Âdem” adını vermiştir. Daha sonra ise bu varlığa “can (ruh) üfürülmüş, böylece beden canlılık kazanmıştır.  Burada ruhun bu yaratmadan önce mi var olduğu sorusu akla gelebilir. Yunus Emre buna da bir açıklık getirir. Ona göre “ruh” Allah katında var olandır.

     Öyleyse insan, ruh yönüyle bedeni yaratılışından önce de var olan bir “nur” idi. 

     “Sizin önce insan olarak maddenizi yarattık, sonra (teşekkül devresinde insan olarak) şekil verdik.”[7] âyeti bizi insanın kimyasal karışımında rol oynayan toprak, su, hava ve ateş maddelerine götürür.

     Yunus Emre’de Tekâmül Fikri

     Tekâmül, kelime anlamı olarak “olgunlaşma, gelişme, evrim” gibi anlamlara gelmektedir. Ama bu durumu sadece fiziksel manada anlamak doğru olmaz.

     a. İlki “biyolojik tekâmül”dür ki, bu insanın Allah’ın dilemesiyle topraktan yaratılması, sonra ona can üfürülmesi ve insan olarak dünya hayatından ortaya çıkması sürecidir. Buna biraz önce değinmiştik. Buna göre insan ham maddesi olan dört unsurdan insan olarak yaratıldı. Evrimcilerin iddia ettikleri gibi başka bir türden insana dönüşmedi. İnsan olduktan sonra da başka türe dönüşmesi söz konusu değildir.

     b. İkincisi “sosyal tekâmül”dür ve daha çok medeniyetlerin değişimi, gelişimi olarak ele alınır. Mesela Auguste Comte evrimci bir sosyolog olarak, tüm toplumların önce teolojik daha sonra metafizik ve en nihayetinde pozitivist aşamaya ulaşacaklarını söyler. Teolojik aşamada toplumlar çevrelerinde olup bitenleri açıklamak için Tanrıları kullanmışlardır. Metafizik aşamada ise ruh gibi kavramlar geniş yer bulmaktadır. Pozitivistlere göre metafizik, pozitivizme geçmek için bir basamak taşıdır. En nihayetinde tüm modern toplumlar pozitivist aşamaya ulaşacaklardır.

     c. Konumuz açısından bizi ilgilendiren ise “psikolojik tekâmül” yahut “ruhi tekâmül” olup ahlaki ve manevî gelişimi ifade eder. Bu ruhî gelişimi ifade eden bir tekâmüldür Bu kavrama felsefe, sosyoloji ve psikoloji belli şekillerde anlamlar yüklemektedir. Tasavvuf ya da İslam’da bu kelimeden anlaşılan, insanın dünya hayatındaki ruhî gelişimi, değişimi, dönüşümü kastedilmektedir. Tasavvufun önüne koyduğu hedef, insan-ı kâmil olmaktır. Bu ise ruhun bu seviyeye ulaşması için geçirdiği aşamaları ve olgunlaşma sürecini ifade eder. Bunun gerçekleşmesi insanın kendi iç dünyasında davranışlarına yön veren müspet özelliklerini artırması ve menfileri yok etmesiyle sağlanır. Buna tasavvufta “seyr ü sülûk” denir. Yunus Emre kendi serüvenini anlatırken bu süreci ve neticesini şöyle açıklar:

Taptuğun tapısında kul olduk kapısında
Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdülillah
    

      Ruhî Tekâmülün Safhaları

     Yunus Emre, kâinatı da, kâinatın bir özü özeti olan insanı da sadece maddî veya fizikî bir gerçeklik olarak anlamaz ve anlatmaz. İnsan, bedenle birlikte nefs, akıl, aşk” veya “gönül”le özel bir tecrübe yaşar. Dolayısıyla insanoğlunun bu bedenli varoluş macerası içerisinde, kendi şuuru ve iradesi ile şekillendireceği ve yaşayacağı bir imkân sahası bulunmaktadır. Burada insan, eksiklikten tamlığa ve kemale doğru bir varoluş tecrübesi geçirir. Bu tecrübe onu ilim sahibi bir varlık olmanın yanı sıra, sorumluluklarının şuurundan olan bir değer varlığı haline getirir. 

     Şimdi biraz geriye gidelim. İnsanın dört unsurdan yaratıldığını söylemiştik. Buna göre hava, su, toprak ve ateşten yaratılan varlığa can üflenmiş ve insan olmuştu. Cana ek olarak ona bir de akıl verilmiştir. İşte insan aklın da yardımıyla hamlıktan olgunluğa doğru tekâmül meydana gelir. Yunus bu dört unsurla beraber insandaki iyi ve kötü huyların bir tasvirini yapar:

Toprakla geldi bize dört nitelik
Sabır, hoş huy tevekkül ve yücelik

       Suyla beraber geldi dört türlü hâl
       Temizlik, cömertlik, lütuf ve visal

Rüzgârla beraber geldi dört heves
Yalan, riya, sabırsızlık ve nefes

        Ateşle geldi dört türlü felâket
        Şehvet kibir açgözlülük ve haset

Canla birlikte geldi dört özellik
Utanma ahlâk üstünlük ve birlik

     İşte insan varlığında yer alan bu iyi ve kötü huylar, tekâmül noktasında bir rol alırlar ve insan gönlüne egemen olmak isterler. Sonuçta hangisi galip gelirse kalp, ona göre hükmeder. İşte acelecilikten sabra, basitlikten yüceliğe, kirlilikten temizliğe, ayrılıktan birliğe… yönelme bahsedilen tekamülün merhaleleridir.

Şu nefs şehrinden vereyim de haber
Ondan ümit ve beklentini gider

        Sana gönderilmiş iki sultan var
        Ten mülkünü zaptetmek ister bunlar

Biri Rahmanî can katından gelir
Biri şeytanî, kin katından gelir

         Gör şimdi kendini kime taparsın
         Kime kapı açıp kime kaparsın

Her neyi seversen imanın odur
Nasıl sevmezsin ki sultanın odur

     Tasavvufta ruhi tekâmülün devrelerini daha geniş manada nefsin mertebeleri bağlamında da açıklamak mümkündür. Buna göre nefs, yedi basamakta ele alınır.

     1. Bunlardan ilki insan bedeninin istek ve arzularına dönük, zevk ve şehveti ilah edinen, kötü bir hayat tarzını tercih eden nefistir ki, buna “Nefs-i Emmare” denir.

     2. İkinci basamakta kendisini kınayan, işlediklerinden dolayı pişmanlık duyan ve kendini hesaba çeken nefis gelir ki, buna da “Nefs-i Levvâme” adı verilir.

     3. Kendi iç hesaplaşmasını başarıyla gerçekleştiren nefs ise, “Nefs-i Mülhime” adını alır.  Bu iç arınmayla ilham ve keşfe mazhar olmaya başlar. Neyin hayır, neyin şer olduğunu idrak edebilme melekesine sahip olur. Kötülüklere karşı direnme gücünü elde eder.

     4. İç hesaplaşmada nihai amaç güzel ahlak sahibi olmaktır. “Nefs-i Mutmainne” adı verilen nefs ise, kötü ve çirkin sıfatlardan kurtulup güzel ahlak ile hemhâl olan nefs demektir.

     5. Bu aşamada en önemli kavram teslimiyettir. İşte “Nefs-i Râdiye” adı verilen nefs basamağında kişi, kendisi hakkında tecellî eden kaza ve kader hükümlerine tereddütsüz teslim olup rıza gösterir.

     6. “Nefs-i Marziyye” basamağında ise, Allah ile kul arasında rızanın müşterek hale geldiği görülür.

     7. Son basamak olan “Nefs-i Kâmile”de kişi, artık olgunlaşma sürecini tamamlamış duruma gelir ve böylece bütün marifet makamlarını kazanarak irşat mevkiine yükselir.

     Bu basamakları/makamları insanın kendi başına aşması mümkün değildir. Nasıl bir hastalığın tedavisi doktor olmadan mümkün değilse, ruhîl hastalıklardan arınıp manevî sağlığa kavuşmak, yani kemal noktasına gelmek de  bir manevî doktorla olabilecek bir iştir. Bu doktor, tasavvuf literatüründe “mürşid” olarak adlandırılır. Mürşid, daha önce bu mertebeleri geçmiş, tekâmülü tamamlamış rehber demektir. Onu bir tür, “dönüştürücü” olarak da düşünebiliriz. Dönüşmek ise bulunduğu halden Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) istediği güzel hale sahip olur duruma gelmektir. Onun ahlakıyla ahlaklanmaktır. Şunu da söyleyelim ki, mutasavvıfların bu derecelendirmesi de yine Kur’an’a dayanır. Pek çok ayet, bu tekâmül aşamalarına kaynaklık teşkil eder.

     Bu süreç fıtrata uygun bir değişim halini ifade eder. Fakat bahsettiğimiz bu ruhî gelişim ve değişim süreçleri modern zamanlarda farklı algılanmış, vahyin söylediklerinin üzerini örtmek için kişisel gelişim teorileri ortaya çıkarılmıştır. Bu yeni anlayışta fizikî sağlık ve gelişim, kabiliyet keşfine dayalı mental gelişim, duygusal gelişim gibi süreçler insan gerçekliği, yani “fıtrat” esas alınmadığı için sonuçsuz kalmakta ve “olgun insan” diyebileceğimiz bir misali ortaya çıkaramamaktadır. Bu yüzden tasavvuf anlayışındaki gelişim ilkelerinin yeni bir dil ve yorumla modern kültüre kazandırılması gerekmektedir.

     İnsan Niçin Yaratıldı?

     Yunus Emre’ye göre yaratılış konusunda temel soru sadece “nasıl?” sorusu değildir. Daha çok önemsediği konu, “niçin?” yaratıldığımızdır. Zira bu sorunun cevabı nasıl yaratıldığımız sorusunu da bir temel anlayışa oturtmak için zorunludur.  Mesela günümüzdeki seküler hayatın inşası büyük ölçüde “niçin?” sorusu unutulmasıyla /unutturulmasıyla mümkün olabilmiştir. Oysa bu soru önemlidir. Bu soru, nasıl ve neyden yaratıldık? sorusu ile sorulup cevabı bulunduğunda yaratanın Allah olduğu fikrinin kabulü gerçekleşecek ve insan için bundan sonrasını açıklamak hayli kolaylaşacaktır. Çünkü niye yaratıldığı sorusunu sormayanın, yaratılışın ne şekilde gerçekleştiğini sormasının da bir manası kalmaz.

     İnsan Kur’ana göre kulluk için yaratılmıştır. “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[8] ayeti bunu söyler.

     Tasavvufçular “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim. Bu sebeple bilinmek için mahlûkatı yarattım. Onlara nimetleri sevdirdim. Bu vesileyle beni bildiler.” hadîs-i kudsîsi ile konuya yaklaşarak kulluk kavramına zengin bir mana yüklerler. Kul, Allah’ın hem halifesi hem de muhatabıdır. Bu durum onu dünyada mesuliyet altına alır ve aynı zamanda imtihana tâbi tutar. İmtihanı ise, nefs mücadelesinden kaynaklanır. İşte ruhî tekâmülde bu imtihanlar aşılarak hem hayat ve hem de hayatın öncesi ve sonrası anlamlı hale getirilir.    

     Sonuç

     Sonuç olarak Yunus Emre, hem kâinatı hem de insanın yaratılışını öncelikle bir Yaratıcı’nın (Allah) varlığına bağlı olarak açıklar. İnsan Allah’ın dilemesiyle toprak ve sudan yaratılmış buna ateş ve yel de eklenmiştir. Sonra ona kendi ruhundan üflemiş ve insan adıyla halifesi ve muhatabı olarak yeryüzüne göndermiştir. Yunus, tekâmülü ise fiziksel olarak açıkladığı gibi, daha çok ruhî tekâmül boyutunda ele almıştır. Bunu yaparken yaratılış konusunda ilim adamlarından ve felsefecilerden farklı olarak sadece yaratılış süreci üzerinde durmamış, kim yarattı?, Neyden, nasıl ve niçin yarattı? Sorularına da cevap vermiştir. Bu da hem yaratılışımızı ve hem de dünyada bulunma amacımızı manalı hale getirmiştir.


[1] Zariyat Suresi, 56.ayet.
[2] Müminun Suresi, 12.ayet.
[3] Secde Suresi, 7.ayet.
[4] Rum Suresi, 20.ayet.
[5] Hac Suresi, 5.ayet.
[6] Secde Suresi, 7-8-9.ayetler.
[7] A'râf Suresi, 11.ayet.
[8] Zariyat Suresi, 56.ayet.

Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun