İnsanlar ölümü kabullenemedikleri ve yoksulluk için mi ahiret inancını üretti?

Soru Detayı

Ahiretle ilgili dinsizlerin iki temel iddiası var.
Birinci iddia: İnsanlar ölümü kabullenemedikleri için, yok olma korkusundan ahiret inancını üretti.
İkinci iddia: Dinler fakirleri ve zor durumda olanları "bu dünyada sıkıntı çeksen de ahirette rahat edeceksin" diye avutuyor iddiası.
Bu iki temel iddiaya ne cevap verilebilir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cenab-ı Hak Kuran’da bir çok yerde “zulümat” ve “nur” kelimelerini kullanır.

Zulümat: Karanlıklar, zalimlikler demektir. Zulüm kelimesinin de çoğuludur. Çoğul kullanılmasının sebebi de, zulümatın sonsuz olduğundan kaynaklanmaktadır.

Gerek düşünce alemi, gerek maneviyat, gerek maddiyat hiç fark etmez, Allah’ın bildirdiği yol dışında, Allah’ın şeriatı dışındaki her yol zulümdür ve bunlar neticede zulümattır. Bu yollara tevessül edenler karşılığını bazen bu dünyada ama kesinlikle de ahirette göreceklerdir.

Nur: Her türlü zulüm dışındaki ışık, parıltı, Allah yolu, Allah’ın şeriatı, peygamberinin yolu demektir. Ve tek olduğu için de tekil kullanılır.

İmansızlık ise: İman gibi insanların tamamen kendi tercihleridir.

İnsan gayet iyi biliyor ki bedeni, iradesiz, şuursuz, hikmetsiz, ilimsiz, vs... elementlerden oluşmaktadır. Bu aciz elementlerin kendi kendine bu kadar hikmetli bir bedeni ve etrafındaki tüm canlı ve cansızları ihtiva eden kainatı tesadüfen veya evrimleşerek veya tabiat eliyle oluşturduklarına inanmak akıl dışıdır -insana verilen ruh ve hayat konusuna değinmiyoruz bile- Çünkü hikmetli ve abes olmayan şeyleri yaratmak için; kudret, ilim, hikmet, irade gibi sonsuz isim ve sıfatlara sahip olmak gerekir.

Bunların hiç biri elementlerde olmadığı için, koyduğu kurallar gereği hareket eden bu elementlerin arkasında, bütün isim ve sıfatları kemalde olan bir yaratıcının olduğu muhakkaktır, elementler de elbette bir yerde Allah’ın emrindeki ordularındandır.

“...Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır…” (Fetih Suresi 4)

Dinsizlerin güya kendilerini teselli etmek ve müminleri ilzam etmek için ortaya attıkları yukarıdaki gibi tezler batıl ve bir parça tefekkür eden her insan için mugalatadır.

Yani, güya, isimleri kemalde olan bu kadar muhteşem ötesi bir yaratıcı var, -haşa- gayet boş ve manasızca kâinatı yaratıyor, içine canlı, cansız bir sürü mahluk koyuyor, sonra da insanı da gene amaçsızca yaratıyor ve bütün bu yaratılanların hepsi belirli sürelerde oluşuyor veya doğuyor, sonra da manasızca belirli zaman içinde yok oluyorlar. Bu yaratılanlardan şuur ve irade sahibi olan insanlardan bazıları da kendilerini avutmak ve kandırmak için böyle yukarıdaki sualde bahsedilen saçma sapan tesellilerle ömrünü geçiriyor.

Bir diğer deyişle her şey boş, manasız, anlamsız… Teneke dipli dünya, vur patlasın çal oynasın!

Bu dinsizlerin ve Allah ve peygamberlerinin düşmanlarının hallerine bakıyorsun; genelde toplumun kaymak tabakası. Sözde iyi bir aileden geliyorlar, bol imkanlar, eğitim, çevre, unvan, para, pul... Konuştuklarında, yürüdüklerinde, hal ve tavırlarında “adam” gibi duruyorlar.

Ve imanı kavi olmayan insanlardan bazıları da şöyle diyor: “Vay be adama bak! O nerede ben neredeyim! Millet Marsa gidiyor, biz hala bu işlerle uğraşıyoruz!”

Bunlar bugünün lafları değil. Kuran-ı Kerim geçmiş ümmetlerin, yani binlerce yıl evvel insanlarının durumlarının da gerek peygamberlerine gerek se müminlere tavırlarının da aynı olduğunu ve gene toplumun sözde kaymak tabakasının müminlerin ayağını kaydırmak ve Allah’ın dinini sözde “taca atmak” için hep benzer açıklamalar yaptığını görüyoruz.

Sakın yanlış anlaşılmasın, eğitime de, görgüye de, servete de katiyen karşı değiliz! Yeter ki eğitim marifetullahtan yoksun olmasın, görgü ve ahlak Peygamber ahlakı olsun, servet de Allah’ın emirleri doğrultusunda kullanılsın!

İşte marifetullahtan yoksun, küçük dağları ben yarattım havasındaki bu pek kibirli insanlar hakkında bakın Kuran ne diyor:

“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da haktan çevriliyorlar!” (Münafikun 4)

Kafirlerin refah içinde diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın. Onların bu refahı az bir yararlanmadır. Sonra onların barınağı cehennemdir. Ne kötü bir yataktır orası.” (Al-i İmran 196-197)

Bu dinsiz, kimi kafir, kimi müşrik, kimi münafık insanlar, Allah’a ya inanmıyor ya da O’nun emrettiği şekilde değil de, kendi nefislerinin istediği şekilde inanıyor ve en kötüsü bu tarz sözde imanın kendilerini kurtaracağına inanıyor.

İşte Allah da hiçbir ayrım yapmadan, ister profesör olsun ister çoban; ister siyasetçi olsun, ister matematikçi; ister doktor olsun, ister sanayici... Kim olursa olsun, bir yaratıcıyı bulamayan, oradan peygamberlere ve kitaplarına - günümüzde Kuran ve Hz. Muhammed’e (asm) - ulaşamayan, boş ve aykırı teoriler üreten insanların, kalplerini ve kulaklarını mühürleyeceğini, gözlerine perdeler indireceğini kesin olarak vaad ediyor.

Vaad eden Allah olduğuna göre de yapacaktır ve yapmaktadır da.

Bazen koca koca ünvanlı, varlıklı ve karizmatik insanlarla bu konuları sohbet ederken, o perdeleri ve mühürleri görür gibi oluruz; söylediğimizden hiç bir şey anlamazlar, bir an boş boş bakarlar.

İşte Allah bu tefekkürsüz ve belki 50 sene evvel var olmayan, 50 sene sonra da bedeni çürüyüp gidecek, aciz ve zavallı insanların kendilerini bir halt zannederek Kendisine kibirli bir şekilde diklenmelerini asla affetmiyor ve basiretlerini mühürlüyor; mühürlüyor ki bu nankörlükleri karşılığı korkunç azap onlara hak olsun. Elbette hatasını anlayıp, tövbe edip, hallerini düzeltenler müstesna.

Sualinizdeki spesifik konuya gelirsek unutmayalım;

“Her hal geçicidir!”

Zenginlik-Fakirlik, Sağlık-Hastalık, Mutluluk-Mutsuzluk, Huzur-Huzursuzluk, Savaş-Barış... İnsanlar bu hallerin hepsiyle hayatı boyunca sürekli imtihan edilmekte. Hem unutmayalım ki, sağlık ve varlığın hesabı, fakirlik ve hastalığın hesabından çok daha çetin olacaktır.

Evet dediğimiz gibi mesele hep iman meselesi. Elhamdülillah iman etmişiz ki;

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele!” (Bakara 155)

“Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber müminler, "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki Allah'ın yardımı pek yakındır.” (Bakara 214)

Bizim vazifemiz tebliğ etmek. Hidayet ise Allah’tan, biz O’nun işine karışamayız!

Dinsizler varsınlar bunların züğürt tesellisi olduğunu iddia etsinler…

Bize evvela vücutlarındaki şuursuz elementlerden oluşan ve kendisinin tamamen kontrolü dışında bulunan bütün organların kendi kendilerine nasıl faaliyet gösterdiklerini, bedenlerindeki hayat ve ruhun nasıl ve nereden geldiğini açıklasınlar.

Hadi bundan vaz geçtik; sadece simitteki karbon atomlarının kendi kendilerine nasıl dişe, saça, kemiğe ve karaciğere hücre olduğunu açıklasınlar.

Dualarımız bu bütün gerçeklerden gafil ve yardıma muhtaç vaziyette olan kardeşlerimizle.

Unutmayalım, önce iman sonra namaz! Bunlar olmazsa olmaz! Bunlarda ihlas, samimiyet olursa Allah gerisini muhakkak getirecektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

İnanmak ihtiyacı doğuştan mıdır? 

Ahiret inancı, ölüm korkusuyla mı uydurulmuştur? | Sorularla İslamiyet

İnançlar, ölüm korkusundan ve ölüm kaygısından ötürü rağbet ...

Bazı kimseler, inanma ihtiyacının insanın aciz bir varlık olmasından ve sığınma ihtiyacı duymasından kaynaklandığını iddia ediyor ve ters bir değerlendirme ile hak dinleri inkâr yoluna sapıyorlar. Bu iddiaya karşı ne dersiniz?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun