Hz. Muhammed'in getirdiği ibadetler mucize midir?

Tarih: 18.05.2014 - 13:23 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Bediüzzaman, Hz. Muhammedin getirdiği ibadetler mücizedir, diyor? Bu nasıl oluyor, normal insan böyle ibadet yapamaz mı?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu konuda kullanılan “mucize” kavramından maksat, sadece harikulade olaylar değil, aynı zamanda Hz. Peygamberin peygamberliğinin doğruluğunu gösteren delillerdir. Bu açıdan bakıldığında, İbadetlerin bir kaç yönden mucize olduğunu söylemek mümkündür.

a) İbadetleri ön gören Hz. Peygamberin bunlardan herhangi bir dünyevi menfaati olmadığı açıktır. Hiçbir menfaati olmadığı halde kendisine sıkıntısı ola ibadetleri ön görmesi, açıkça bu ibadetlerin Allah tarafından vazedildiğini ve Hz. Muhammed’in de onları uygulamak zorunda kaldığını göstermektedir. Bu durum ise açık bir delildir/mucizedir.

b) Özellikle günde beş vakit namazın insanın ruhi yanı ve hayat disiplini bakımından müspet etkisinin olduğuna milyonlarca insan şehadet etmektedir. Bu yolla keşfu-keramet sahibi olan binlerce evliya vardır. Bir insan olarak Hz. Muhammed’in –Allah bildirmediği takdirde- bu müspet etkisini bilmesi mümkün olmadığına göre, bu da açık bir nübüvvet delilidir/bir mucizedir.

c) Özellikle, Hz. Peygamberin kendine gece namazını farz kılması ve her durumda bu namazı kılmaya devam etmesi, bir mucizedir. Zira dünyevi hiçbir faydası olmayan bu ibadeti yapması,  üstelik herkes güzelce uyurken, kendisi her gece uykusunu bölerek kalkıp bu gece ibadetini yerine getirmesi, ancak Allah’ın kulu ve resulü olması gerçeğiyle açıklanabilir. Bu ise nübüvvetin açık bir delilidir/bir mucizedir.

d) Keza namazın olmazsa olmaz şartı olan abdest, insanların genellikle değişik mikrobik ve mikroskobik kirlere maruz kalan organların yıkanmasından ibarettir. Bu ince temizlik ayarının ön görülmesi özellikle de 15 asır önce bedevi bir toplumda ortaya konulması pek parlak bir nübüvvet delildir/bir mucizedir.

e) Yine Hz. Muhammed’in namaz ve abdest vesilesiyle misvak/diş fırçasını kullanması ve ümmetine emretmesi, eşsiz bir olaydır. Bugünkü en medeni sayılan insanların bile diş sağlığının en başta gelen koruyucu tedavi metodu olan diş temizliğini 15 asır önce ortaya koyan Hz. Muhammed (asm)’e borçludur. Böyle bir tedbirin 15 asır önce ve ne bedevi bir toplumda uygulanmaya başlaması hiç şüphesiz Hz. Peygamberin bir nübüvvet delilidir/bir mucizedir.

f) İbadetlerden biri olan orucun, genel olarak ruh ve beden sağlığı üzerindeki pozitif etkisi yanında, Allah’a karşı kulluk şuurunu pekiştirmesi, nefsi terbiye etmesi, iradeyi güçlendirmesi, açlık duygusunu ortaya çıkarmak suretiyle Allah’ın nimetlerine karşı şükür duygusunu, zenginlerin fakirlere karşı şefkat duygularını kamçılaması gibi birçok hikmetli tarafının varlığı, bu ibadetin de Allah tarafından vazedildiğini ve Hz. Peygamberin bir nübüvvet delili ve bir mucizesi olduğunu gösterir.

g) İbadetlerden biri olan zekâtın farz kılınması başlı başına Allah’ın sonsuz hikmetini göstermektedir. Bu mucize boyutundaki hikmeti özetle Bediüzzaman hazretlerinden dinleyelim:

“..Bütün ihtilalat-ı beşeriyenin madeni/insanların sosyal hayatta yaşadıkları bütün kavgaların esası bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.

Birinci kelime: "Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne."

İkinci kelime: "Sen çalış, ben yiyeyim

Evet hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede/insanların toplumsal hayatında havas ve avam, yani zenginler ve fakirler, müvazeneleriyle (zengin ve fakirler arasında bir denge sağlayarak) rahatla yaşarlar. O müvazenenin esası ise: Havas/zenginler tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir.

Şimdi birinci kelime, havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevketmiştir.

İkinci kelime, avamı kine, hasede, mübarezeye sevkedip rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selbettiği (yok ettiği) gibi; şu asırda sa'y, sermaye ile (emek ile servet arasındaki) mübareze neticesi herkesçe malûm olan Avrupa hâdisat-ı azîmesi (Fransız ihtilali, sosyalizm, kominizim gibi olaylar) meydana geldi.

İşte medeniyet, bütün cem'iyat-ı hayriye ile ve ahlâkî mektebleriyle ve şedid inzibat ve nizamatıyla, beşerin o iki tabakasını musalaha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müdhiş yarasını tedavi edememiştir. Kur'an, birinci kelimeyi esasından "vücub-u zekat" ile kal'eder, tedavi eder. İkinci kelimenin esasını "hurmet-i riba" ile kal'edip tedavi eder.

Evet, âyet-i Kur'aniye âlem kapısında durup ribaya yasaktır der. "Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayınız" diyerek insanlara ferman eder. Şakirdlerine "Girmeyiniz" emreder.” (Sözler, s. 409)

Bundan da açıkça anlaşılıyor ki, Zekâtın emredilmesi ve faizin yasaklanması büyük bir nübüvvet delilidir/bir mucizedir.

h) Hac ibadeti, bir yandan Allah’a karşı mal ve canıyla samimi bir kulluk, bir feragat sembolü olduğu gibi, aynı zamanda İslam aleminin bir iktisadi ve siyasi kongresi hükmündedir.

Bununla berber, bu görevi yerine getiren hacıların büyük bir ahlaki performans kazandıkları da bir gerçektir. Genel olarak insanların hacılardan farklı bir beklenti içinde olmaları, her konuda onlardan güzel davranışlar beklemeleri bu gerçeğin bir göstergesidir. İşte bu ibadetin de bu gibi maddi-manevi yönden insanları güzelce formatlaması Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunun bir delidir/bir mucizesidir.

i) Kurban kesme ibadetinin de mali fedakarlık hasletini kazanma yanında, başkasını düşünmek gibi diğer-gam, hayır-hâh olmak gibi üstün erdemleri kazandıran bir ibadet olması da nübüvvetin bir delilidir/bir mucizedir.

j) Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki ifadelerinden de bu hakikatlerin ışıklarını görmek mümkündür:

“O zât (a.s.m.) öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir dua ve bir davet ve bir imanla meydana çıkmış ki, onların ne misli var ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü, ümmî bir zâtta (a.s.m.) zuhur eden o şeriat, on dört asrı ve nev-i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkaniyetüzere ve müdakkikane hadsiz kanunlarıyla idare etmesi, emsal kabul etmez."

"Hem, ümmî bir zâtın (a.s.m.) ef’âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üç yüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve ruhlarının medâr-ı inkişafı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış."

"Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâında en ileri olması; ve herkesten ziyade takvâda bulunması ve Allah’tan korkması; vefevkalâde daimî mücahedat ve dağdağalar içinde tam tamına ubûdiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi; ve hiç kimseyi taklit etmeyerek ve tam mânâsıyla ve müptediyâne fakat en mükemmel olarak, hem iptidâ ve intihâyı birleştirerek yapması, elbette misli görülmez ve görünmemiş."

"Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşenü’l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbâniye ile öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkârla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın başında Cevşenü’l-Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, 'Cevşen’in dahi misli yoktur.' diyecek."

"Hem, tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet vesebat ve cesaret göstermiş ki, büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki, tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz."

"Hem, imanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve harika bir yakîn ve mu’cizâne bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki, o zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi ve mâneviyatta ve meratib-i imaniyede terakki eden başta Sahabeler ve bütün ehl-i velâyet, onun, her vakit, mertebe-i imanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki, imanı dahi emsalsizdir."

"İşte, böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve harika birubûdiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan-pesendâne bir dâvet vemu’cizâne bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.” (Mektubat, s. 217- 218)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun