İbadet konusunda en çok merak edilenler

1 Adak kurbanı hakkında bilgi verir misiniz; ne zaman kesmek gerekir? Adak kurbanının etinden kimler yiyemez?..

Kurban adayan bir kimse, bunu müsait olduğu herhangi bir zamanda kesebilir.

Türkçemizde adak olarak ifade edilen nezir, bir çeşit ibadettir. Zaten nezirin asıl mânâsı da kişinin Allah rızası için yapması mübah olan bir şeyi yerine getirmeye söz vermesi, adadığı şeyi yapmayı kendi üzerine vacip kılmasıdır.

Dinen adanan bir şeyin yerine getirilmesi vaciptir. Çünkü kişi Allah için söz vermiş bulunmaktadır.

“Adaklarını da yerine getirsinler.” (Hac, 22/29)

meâlindeki âyet-i kerime, adak sahiplerine Cenab-ı Hakk'ın bir emridir. Peygamberimiz (asm) de,

“Bir kimse bir şey adar da adını koyarsa, belirttiği şeyi yerine getirmesi lâzımdır.” (Molla Husrev, Dürürü’l-Hukkâm, İstanbul: Fazilet Neşriyat ve Matbaacılık, 1976, II/45) buyururlar.

Ancak burada göz önünde bulundurulması gereken bir husus varsa, o da, adağın, adanan şeyi değiştirmediği, yani İlâhî takdire tesiri bulunmadığıdır. Sevgili Peygamberimiz (asm) bu meseleye şöyle işaret eder:

“Adak kaderden hiçbir şeyi değiştirmez. Ancak cimri kişiden adağı sebebiyle bir mal çıkarılır.” (Tirmizî, Nüzûr: 10)

Adağın, insanın saadetine ve bedbahtlığına bir tesirinin olmadığını bilerek bir şey adanır, sonra yerine getirilirse, kişi sevaba kavuşur. Ayrıca adak ancak farz veya vacip olan bir şeyden yapılabilir. Bu vazifeleri yerine getirmek de, şüphesiz insana sevap kazandıracaktır. Böyle olmakla beraber adak yapmadan da bu ibadetler yapılabileceğinden, hayır hasenat işlenebileceğinden, adak âdetine fazla alışmamak en iyisidir.

Adakta gaye Allah rızası olmalıdır. Bütün bu meselelerde Allah rızası şart koşulmalı, bir şey adanacaksa Onun hoşnutluğunu kazanmak için yapılmalıdır.

Adakta vakit, yer, para, fakir gibi sınırlanmaya ve tayin edilmeye itibar edilmez. Ramazan ayında bir kurban keseceğini adayan kimse, onu herhangi bir ayda kesse olur. Yine, meselâ Fatih Camiinde namaz kılacağını nezreden bir kimse, adadığı aynı namazı Süleymaniye Camiinde kılsa caizdir. Falan fakire bir miktar para vermeyi adayan kimse, o parayı bir başka fakire verse de adağı yerine gelmiş olur.

Adağın sahih olması için bazı şartlara da uymak gerekir:

1. Adanan şeyin var olan ve yapılması mümkün olan bir şeyden olması icap eder. Bunun için meselâ, “Allah için dün oruç tutacağım.” gibi bir sözle adak yapılmaz.

2. Yapılan adak dinen yasak ve günah sayılan bir şey olmamalıdır. Meselâ, kumar oynamayı, şarap içmeyi adamak bâtıldır.

3. Adağın farz veya vacip cinsinden bir şey olması gerekir. Meselâ, oruç tutmak, namaz kılmak, kurban kesmek gibi. Yolculuğa çıkmayı, seyahat etmeyi, hasta ziyaretine gitmeyi adamak, adak sayılmaz.

4. Yapılan adak, adak sahibinin mâli gücünü aşmamalı ve başkasına ait bir şey olmamalıdır. Meselâ bir dana keseceğini adayan kimsenin buna gücü yetmezse bir koyunu kesebelir. Fakat bir başkasının koyununu kesmeyi adayan kimsenin bu adağını yerine getirmesi gerekmez.

Adağın bir insanın veya bir mahlûkun adına yapılması caiz olmaz. Meselâ, bir büyüğün, bir türbenin, bir yatırın adına adak yapılmaz. Yahudilere has bir âdet olan tavuk, horoz gibi kurban için caiz olmayan hayvanlar adanamayacağı gibi, mum yakmak gibi şeylerle de adak olmaz. Böyle şeylere itibar etmemeli, bütün yardım ve şifayı yalnız ve yalnız Allah’tan beklemeli, Ona iltica etmelidir.

Bazı nezirler vardır ki, bunlar yemine girmektedir. Bunlar için kefaret gerekir. Mesela bir yere gitmemeyi, bir şeyi yememeyi, bir işi yapmamayı adayan kimse, onları yaparsa yemin kefareti vermesi gerekir. Ayrıca bir adak kurbanı kesmesine gerek kalmaz.

Adanan şey eğer koyun, keçi ve sığır gibi kurban olması caiz olan bir hayvansa, bu hayvan kesildiğinde onun etinden nezrin sahibi yiyemeyeceği gibi, usül ve fürû tabir edilen yakınları da yiyemez. Yani, adağı yapanın kendisi, anne ve babası, dede ve nineleri, evlat ve torunları, karı ve koca o adaktan yiyemezler. Kadınla erkek arasında adak hususunda bir fark yoktur. Fakat kayın validesi, kayın pederi yiyebilir. Bu hayvanın etini fakire tasadduk etmek gerekir. (İbni Âbidin, V/208)

Adak zenginlere verilmez. Bu etten adak sahibi ve yakınları yerse, yedikleri etin kıymetini tasadduk etmeleri gerekir. Ayrıca adak etinden istfade eden kimse, o etten adak sahiplerine ikram etse de câizdir, yiyebilirler.

Bu vesileyle bir hususa daha açıklık getirmekte fayda olacaktır. Ev, araba ve benzeri yeni bir şey alan kimse hem bir şükrâne olarak, hem de kazadan masun kalması niyetiyle bir hayvan alıp keser de etini fakir fukaraya dağıtırsa, bu hem güzel bir davranış olur, hem de bir çeşit duâ sayılır. Bu kimse daha önce bir adak niyeti taşımadığından bu hayvan adak olmaz.

Fakat, meselâ, “Bir araba alırsam Allah rızası için bir koyun keseceğim” diye niyet ederse, arabayı aldıktan sonra müsait olduu bir zamanda hayvanı keser, etini de fakirlere tasadduk eder.

İlave bilgi için tıklayınız:

ADAK (Nezir)

2 İmsak vakti nedir; imsak vakti girdikten hemen sonra sabah namazı kılınabilir mi?

Takvimlerde yazan "imsak vakti", oruç tutmak isteyenler için yeme içmenin kesilip oruca başlama zamanını gösterdiği gibi, sabah namazının da girme vaktini bildirir. Bu vakit girdikten sonra sabah namazı da kılınabilir.

Buna göre sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Ancak Hanefilere göre hafif ışıyıncaya kadar bırakmak, Şafilere göre ise erken, karanlık iken kılmak faziletlidir.

Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa Hanefilere göre namaz bozulur. Kerahet vakti çıktıktan sonra kazasını kılmak gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- İMSAK

3 Abdestli iken yellenme oluyor, abdestim kaçıyor gibi vesvese geliyor ne yapmalıyım? Gusül / boy abdestinde de vesvese oluyor...

Bu rahatsızlığınız vesvese ile ilgilidir. Şeytan insanı ibadetten uzaklaştırmak için, dübürüne üfürür. insan da "yellendim ve abdetim bozuldu" deyip, abdestini tekrar almaya çalışır, oysa abdesti bozulmamıştır. işte bu duruma mani olmak için hadiste şöylebuyurulmuştur:

  "Sesini veya kokusunu almadığınız şeylerden dolayı abdest almayınız." [Müslim, Hayz, 99 (362); bk. Buhari, Vudû, 4, 36)]

Burnun koku hissetmesi veya kulağın bir ses duymasından maksat, abdestin bozulduğunu kesin olarak bilmektir. Yoksa ses duymadığı veya koku hissetmediği halde yel çıkardığını bilen bir kimsenin abdesti bozulur. Çünkü çıkan her yelde mutlaka koku ya da ses olacak diye bir şart yoktur... Kesin bir şekilde yellendiğini bildiği halde, "sesini ve kokusunu almadım" deyip, abdest almamak da tehlikelidir.

Vesveseye müptela olan insanların en çok karşılaştıkları vesvese türü budur. İdealinde en mükemmel ibadeti yapma düşüncesi vardır. Yanlışsız ve eksiksiz en iyi amel ve hizmeti yapma zannına kapılmıştır. Buna bir de takva düşüncesi girmişse, meselenin üstüne üstüne gider. Gittikçe de vesvesenin şiddeti artar. Zaman içinde öyle bir dereceye varır ki, amel ve ibadetin en iyisine ulaşayım derken harama düşebilir. Bazen sünnet olan bir ibadeti ideal mânada yapmaya çalışırken, farkında olmadan bir farzı terk eder. Sonunda da "Acaba ibadetim sahih oldu mu?" diye peş peşe o ibadeti iade eder durur. Zaman içinde bu hal devam eder, sonunda büyük bir ümitsizliğe düşer. Şeytan şu halinden istifade eder ve onu yaralar.

Bu tür vesveseye kapılan bir insan abdest almaya başlar, o anda vesveseye yakalanır, kollarını yıkarken tekrar başa döner, ayağını yıkayıp abdestini bitirmesi gerekirken bir daha başa döner veya abdestini aldıktan sonra "Herhalde sağ kolumu yıkamadım, başımı meshetmedim,.." gibi bahanelerle üst üste üç-beş defa abdest alır. İşte burada şeytanın attığı vesvese oku hedefini bulmuştur. Bu durum artık o insanda bir hastalık haline gelmiştir.

Bu tür vesveseye kapılan birçok insan tanıdım. İbadetlerine yeni yeni başlayan bir genç kardeşimiz vardı. Ezan okunmazdan yarım saat önce abdest almaya başlar, namazın farzına zor yetişirdi. Üst üste en az beş defa abdest aldığı olurdu. Meseleye vakıf olunca, bunun bir vesvese olduğunu anlattım, süreyi biraz azalttı, ancak tam muvaffak olamadı, inşallah bu vesveseden kurtulmuştur.

Boy abdestinde de vesveseye kapılan insanlar, bir kere gusül yeterliyken, kurulandıktan sonra kendilerini tekrar tekrar yıkanmaya mecbur hissediyorlar.

Bu çeşit vesvese abdest ve gusülde görüldüğü gibi, en çok da namazda karşılaşılıyor. Normal olarak namazda insanın aklına her türlü düşünce gelebiliyor. Özellikle şeytanın işlettiği bu düşünce akımına kapılan insan namazını bir türlü bitiremiyor, şayet camide ise cemaate yetişemiyor. Gerek sünneti, gerekse farzı dönüp dönüp yeni baştan kılıyor. Namazın içinde ise Fatiha ve sureleri birkaç defa okumak zorunda hissediyor kendini. Yahut namazın müstehap ve sünnetlerini en ideal bir şekilde yapayım derken, ya vaciplerini veya farzını terk etmek gibi bir duruma düşüyor, hata üstüne hata yapıyor.

Bir de meselenin şu yönü vardır: İnsan bu çeşit vesvesenin şeytandan kaynaklandığını bildiği halde veya sevdiği, itimat ettiği, bilgisine güvendiği birisi tarafından kendisine haber verildiği halde, hiç aldırmadan vesvese etmeye devam ederse, bu sefer vebal altına girmiş, hatta günah işlemiş olur. Çünkü bu takdirde Allah'ı ve Allah dostlarını dinlemiyor, şeytana kulak veriyor demektir. Bu durumda tercihini belirleyecektir: "Allah'a mı itaat edeceğim, yoksa şeytana mı kulak vereceğim?" Birinci tercih kendisini hep güzelliklere götürecektir, ikinci tercih ise musibetten musibete sürükleyecektir (Allah korusun)...

Abdestte karşılaşılan vesveseye karşı nasıl hareket edilmesi gerektiği hususunda Efendimizin (a.s.m.) tavsiyelerine kulak verelim:

Ubey bin Ka'b'in rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

"Abdeste musallat olan bir şeytan vardır ki, ona velehan (şaşkınlık veren) derler. Onun için abdest ve gusülde su vesvesesinden korunun."(1)

Abdest işinde vesvese veren şeytana bu adın verilmesinin sebebi, mü'mini abdest esnasında vesveseye itme yolundaki aşırı hırsıdır. Yahut şeytan vesvesesiyle insanı öyle telaşa sokar ki, insan şaşırır kalır, şeytanın kendisiyle oynadığını bile anlamaz. Abdest alırken azasını ıslatıp ıslatmadığını ve kaç defa yıkadığını bilemez hale gelir.

Abdestte görevli şeytandan kaçınmanın manası da şöyledir: Yani abdest azası ıslandı mı ıslanmadı mı, bir defa mı iki defa mı yıkandı, su temiz mi, kirli mi gibi Velehan adlı şeytanın suyla ilgili yapmak istediği bu ve benzeri vesveseden kaçının demektir.

Abdestte gelen vesveseyi temelinden halleden ve herkesin rahatça tatbik edebileceği Peygamberimizin (asm) bir tavsiyesi de şu şekildedir:

Bedevinin birisi Resulullaha (a.s.m.) gelerek abdestin nasıl alınacağını sordu. Resulullah (a.s.m.) azalarını üçer defa yıkayarak ona abdest almayı gösterdi. Sonra da şöyle buyurdu:

"İşte abdest budur. Bundan fazla yapan sünneti terk ederek hata yaptı, sınırı aştı ve nefsine zulmetti demektir."(2)

Bu hadisin izahında İbni Hacer der ki:

"Elini yüzlerce defa yıkadığı halde abdestsizliğinin kalkmadığına inanan çok vesveseli insan gördük."

İbni Hacer Hazretleri beş asır önce yaşamış bir hadis âlimidir. Demek ki, ibadetlerdeki vesveseyle sadece günümüz insanı karşılaşmıyor, asırlar öncesinden beri insanlık hep bu musibetle muhatap oluyor. Zira şeytan her zaman aynı taktiği kullanarak Allah'a verdiği, salih kulları saptıracağına dair sözünü hep tutuyor.

Abdestte olduğu gibi, namazda da yanılma, şüphe ve vesveselere karşı neler yapılacağı hususunda hadis-i şeriflerde pratik çözümler verilmektedir.

Bu hadislerden bazılarının mealini verelim:

Abdullah bin Amr'in rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

"Herhangi biriniz namazda iken şeytan ona gelerek, 'Falan şeyi ve şu şeyi hatırla.' Ta ki, kul gafletle namazdan çıkıp gitsin. Ve her hangi biriniz yatağında uzanmış iken şeytan onun yanına varır ve kişi uyuyuncaya kadar şeytan durmadan onu uyutmaya çalışır."

Başta abdest ve namaz olmak üzere ibadetlerde unutabiliriz, ne okuduğumuzu, ne kadar okuduğumuzu, kaç rekât kıldığımızı bir an için aklımızda tutamayabiliriz. Böyle durumlarda da hemen telâşa kapılmamalı, çareyi yine ibadetin kendi içinde aramalıyız. Hiçbir insan unutkanlıktan kurtulamadığı gibi, en üstün insan olan Peygamberimiz (a.s.m.) bile çok az da olsa unutkanlığa maruz kalabiliyordu. Çünkü o ne kadar büyük ve mükemmel bir insan olsa da, insanî halleri itibariyle bizden birisi gibiydi. Acıktığı, susadığı, hasta olduğu ve sıkıntıya düştüğü gibi, unuttuğu da olurdu. Bu meseleyi hadiste şu şekilde görüyoruz:

Abdullah bin Mes'ud şöyle rivayet eder:

"Resulullah (a.s.m.) namaz kıldırdı. Ya fazla yaptı, ya eksik yaptı. Bunun üzerine, 'Yâ Resulallah! Namaza bir şey mi ilave edildi?' denildi. Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurdu:

"Ben ancak bir insanım. Siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Biriniz unuttuğu vakit, oturduğu halde iki secde yapı-versin."

buyurdu. Sonra Resulullah kıbleye dönerek iki secde etti.(3)

Şeytanın tek isteği ve görevi vardır, o da insanı ibadetten, özellikle namazdan alıkoymak, kendisi namaz ve secdeden mahrum kaldığı gibi, insanlığı da bu nimetten mahrum etmek ve uzak tutmaktır. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam İblis'in bu hedefini açığa çıkarırlar.

Kaynaklar:

1. Tirmizi, Taharet:43; İbni Mâce, Taharet:48.
2. İbni Mâce, İkame: 48.
3. ibni Mâce, ikame: 129.

Bilgi için tıklayınız:

Vesvese ve Kurtuluş | Seyrangah TV

4 Kalbe gelen evham, vesvese ve küfür sözler konusunda geniş bilgi verir misiniz, nasıl kurtulabilirim?

Etrafımıza şöyle bir göz atalım; dağlar, taşlar, bitkiler, hayvanlar, ay, güneş ve yıldızlar hayalimizden sıra ile geçsinler. Bunların hepsi maddî varlıklar, ama birbirlerinden ne kadar farklılık gösteriyorlar!?..

Bir de göremediğimiz, ışınlar âlemini, yer çekimini, güneşin cazibesini düşünelim. Bunların da yine birbirinden çok farklı şeyler olacaklarını dikkate alalım.

Ve şöyle devam ettirelim düşüncemizi: Ateş topraktan ne kadar farklı ise, şeytan da âdemoğlundan o kadar ayrı olmalı. Karanlık ışıktan ne kadar uzak ise, cinler de meleklere o kadar benzememeli.

İlâhî imtihana tâbi tutulan iki tür varlık: İnsan ve cin. Her ikisinin de inananları ve inanmayanları var. Her ikisinde de hayırlı ve şerli fertler mevcut. Her iki cinsin de mürşitleri ve müfsitleri bulunuyor. İşte cin türünün, Allah’a isyan eden en şerli ferdi: Şeytan.

İnsanın bedeni topraktan yaratılmış ve o haneye ruh misafir olmuş. Cinler ise doğrudan ateşten yaratılmışlar. Zaten şeytanın kaybettiği ilk ve en büyük imtihan da bu yaratılış farkından kaynaklanmış ve ateşten yaratıldığı için insandan üstün olduğunu iddia etmekle ve Hz. Âdem’e(as) secde etmemekle huzurdan kovulmuş ve lânetlenmiş.

Şeytan, cin türünden olduğu için normal olarak da ömrü insan ömründen fazladır. Bununla birlikte, bu asi cinnîye, kendi isteği üzerine ve gerçekte bir ceza olarak, uzun bir ömür verilmiş ve insanlara kıyamet gününe kadar musallat olmasına müsaade edilmiş.

Hiç şeytan olmadan da Cenâb-ı Hakk insanları sadece nefisle ve dünyanın ahvaliyle, imtihan edebilir ve sonunda onları lâyık oldukları saadete erdirebilir yahut azaba dûçar kılabilirdi. Bu konuda şeytanın da devreye sokulması, gerçekte, ona verilmiş büyük bir cezadır. Çünkü, ne kadar insanı kötü yola sevk etmişse onların işedikleri günahların bir katı da kendisine yazılmakla azabı akıl almaz derecede artmış, Kahhar ismine en ileri mertebede mazhariyete lâyık kılınmıştır.

“İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesedli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesedsiz ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyyettedir.” (Lem’alar, s.82)

Birisini görüyorsunuz, karşısındaki insana birtakım yanlış fikirler aşılamaya çalışıyor. Konuşurken muhatabının koluna, ayağına değil, gözüne bakıyor. Göz penceresinden ruha nüfuz etmeye, ona bir şeyler telkin etmeye çalışıyor. Bu iki şahsın bedenlerini hayalen ortadan kaldırırsanız, ortaya iki ayrı ruh çıkacaktır. Ve bunlardan birisi diğerini aldatmak istemektedir.

Hâl böyle olunca, şeytanın, insan ruhunu saptırmak, onu doğru yolan çıkarmak için çalışması akıldan uzak görülmemeli.

Bazı kimselerin şeytanı inkâr ettiklerini görürüz. Nur Müellifinin ifadesiyle, bu, “şeytanın en büyük bir desisesi”dir. Bu inkârda tek temel dayanak, şeytanın gözle görülmemesidir.

Şimdi o şahsa soralım: "Sen şeytanı neyinle inkar ediyorsun? Yani şeytanın varlığını senin ellerin mi kabul etmiyor, kulakların mı; gövden mi kabul emiyor, bacakların mı?"

Bu sorumuzu saçma bulacak ve “hiçbiriyle” diyerek ilave edecektir: O’nun varlığını aklım almıyor.

O hâlde, şeytanın varlığını kabul etmeyen, o şahsın aklıdır. Görünmeyen bir şey, yine görünmeyen bir şeyi inkâr etmektedir; delili ise “görülmemesi.”

Akıl kelimelerle düşünür, ama kalbin bütün işleri kelimesizdir. İnsan bir çiçeği veya güzel bir kokuyu “kelimelerle” sevmez. Bu işi kelimesiz yapar. Ama, bu sevgisini ifade etmek, başkalarına aktarmak istediğinde kelimelere iş düşer.

İşte, kelimesiz seven ve korkan ve yine kelimesiz inanan o insan kalbine, şeytan musallat olmakta, onunla kelimesiz konuşmakta, ona fısıltı kabilinden birtakım telkinlerde bulunmaktadır. İşte şeytanın bu fısıltılarına “vesvese” deniliyor. Vesveseden söz açılmışken şeytanın bu yolla insanoğluna uyguladığı bazı taktiklerden söz etmek isterim:

Şeytanın birinci gayesi, insanın imansız olmasıdır. Bunu başaramadı mı, geri adım atar ve onun ibadet etmemesine çalışır. Kulu bu şerefli vazifeden uzak tutmak için çok uğraşır. Kalbine birtakım kötü şeyler fısıldar. Ve insan bunların kendi kalbinden geldiğini sanarak rahatsız olur.

Bu defa şeytan yeni bir oyun sergiler: “Böyle karışık bir kalp ile de Allah’ın huzuruna durulmaz ki!” der. Kul, bu desiseye kandı mı şeytan zafere ulaşmıştır. Hâlbuki, her akıl kabul eder ki namazda bulamadığı huzuru, namazı terk etmekle yakalayacak değildir. İbadet ve itaati bırakıp günah ve isyan yoluna giren bir insan, ilâhî feyizden gittikçe uzaklaşır. Tek çıkar yol, ibadete devam etmektir.

Bir sohbette, şeytanın bu oyununa maruz kalmış bir gençle dertleşiyorduk. “Ne zaman namaza dursam, aklıma kötü şeyler geliyor, namazdan çıktığımda kesiliyor.” diyor ve bir hâl çaresi arıyordu. Ona, önce, Nur Müellifinin şu harika reçetesini sundum:

“O çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir.” (Sözler, s.275)

Sonra şöyle sürdürdüm konuşmamı: Kendi yüzünü tokatlayan ve ağlayan birini görsen, demez misin ki, bu adam yüzünü kendisi tokatlıyorsa niçin ağlıyor? Yoksa göremediğim bir el mi, onun yumruğunu onun aleyhine çalıştırıyor? İşte senin hâlin o adam gibi.

Üstad'ın bu reçetesine göre, senin ağlaman gösteriyor ki o sözler senin kalbine ait değil. Namazı terk edip, meselâ, kumarhaneye gittiğinde o kötü sözlerin kesildiğini göreceksin. Demek ki, o sözlerin sahibi namaza düşman, kumara dost.

Hem kumar oynayan birisine şeytan niçin vesvese versin!?.. Verse, kumarın haram olduğu aklına gelebilir, bu ise şeytanın işine gelmez. Onu öylece bırakmak şeytan için en geçerli yoldur. Sonra kendisine Nur Külliyatından şu paragrafı okudum:

“Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i ilâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet pis bir menzilin deliklerinden semanın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez.” (Mesnevî-i Nuriye, s.96)

Yine böyle birisine, şöyle bir soru sordum:
- Sen ilmihâl okudun mu?
“Evet,” diye karşılık verdi. İkinci sorum şöyle oldu:
- İlmihâlde namazı bozan şeyler içinde “vesvese” de var mı?
Soruma hayretle karışık bir tebessümle karşılık verdi.
- “O hâlde,” dedim, “sen namazına devam et.”

Namazda aklına ne gelirse gelsin, “Haydin namaza, Haydin felâha” sözlerini işittiğinde Rabbinin seni huzuruna çağırdığının şuuru ile namaza koşmalısın. O anda aklına kötü şeyler gelebilir. Ama, sen aklından ne geçerse geçsin, namaza gitmekle bu emre uymuş olursun. Kalbime kötü şeyler geliyor bahanesiyle namazını kılmasan, emre isyan etmiş olursun ve böyle bir özür seni suçlu olmaktan kurtarmaz. Önemli olan emri tutmak ve namaza koşmaktır. Kalbimizin namaz esnasında ideal bir huzuru yakalaması ayrı bir meseledir.

Bu konuda Nur Külliyatı'ndan bir durum tespiti ve teselli cümlesi:

“Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.” (Kastamonu Lahikası, s.148)

“Bu zamanda” ifadesi aynı mektupta şöyle açıklanıyor:

“Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takva ile ve niyet-i içtinab ile yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir.”

Bu iki tespiti birlikte düşündüğümüzde hayalimizde bir harp meydanı canlanır. Her taraftan mermiler yağmakta ve biz bu dehşetli ortamda huzur aramaktayız. Bunu başaramayacağımız açıktır. Ama huzur bulamıyorum diye düşman saflarına iltihak edecek de değiliz.

İşte günahlar birer mermi, birer ok. Bu asrın toplum hayatı bir harp meydanı gibi. Her yandan yüzlerce hücuma uğrayan bir insan, namaza durduğunda ihlâslı, huzurlu bir ibadete zor muvaffak olur. Ama, o zorlukta ayrı bir değer vardır. Harp esnasında ve cephede tutulan bir nöbetle, sulh zamanında çarşı içinde tutulan nöbetin bir olmadığı açıktır. “Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.” cümlesi bizi bu noktada hem teselli eder, hem de müjdeler.

Aynı mektupta ayrı bir müjde daha veriliyor: bir günahın terki vacip olduğundan, böyle bozuk bir ortamda yüzlerce günahı terk etmekle yüzlerce vacip işlenmiş olacağı müjdesi...

Birkaç asır önce, bu günahların yüzde birisine bile maruz kalmayan insanlar, bu vacipleri işleyemiyorlardı, onun yerine salih amel sahasında yol alıyor, bu yönde ilerliyor, nafile ibadetlerini artırıyorlardı. Şimdi ise, salih amel işlemek zorlaşmış. “Farzlarını yapan, kebireleri (büyük günahları) işlemeyen kurtulur.” hükmü bir müjdeli haber olmasının yanı sıra, bu asrın dehşetinin de bir ifadesi, bir göstergesidir.

Biz asrı yargılamakla vakit geçireceğimize, kendi nefsimizle uğraşalım ve onu şeytana uymaktan alıkoymaya çalışalım. Bunda başarılı olanlar çoğaldıkça, asır da bu mutlu insanlara uymak zorunda kalacaktır.

(Prof. Dr. Alaaddin BAŞAR)

Cevap 2:

Vesvese bir şeytan işidir, şeytandan kaynaklanan bir musibettir. Şeytanın kalbi kurcalaması, karıştırmasıdır. Şeytanın tek hedefi kalbdir. Tek emeli, kalbi bozmak, onu işe yaramaz hale getirmektir.

- Neden kalb şeytanın hedef tahtasıdır? 

Cevabı Kur'ân'dan alalım:

"Bilin ki, Allah kişinin kalbine ondan daha yakındır."(1)

"Kim Allah'a iman ederse, Allah onun kalbine hidayet verir."(2)

"Kalbler ancak Allah'ın zikriyle huzura kavuşur."(3)

"İmanlarına iman katmak için mü'minlerin kalblerine sükûnet ve emniyet veren Odur."(4)

"Allah size imanı sevdirdi, onu kalblerinize benimsetti."(5)

"Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer."(6)

Kalb hakkında yüzlerce âyetten sadece mealini verdiğimiz bu birkaç âyette kalbin şu özelliklerini öğreniyoruz:

1. Allah kalbe yakındır.
2. Allah kalbe hidayet verir.
3. Kalb Allah'ın zikriyle huzura kavuşur.
4. Allah kalbe sükûnet ve emniyet verir.
5. Allah imanı kalblere benimsetir.

Evet, kalb imanın merkezi, zikrin merkezi, hidayetin merkezi, sükûn ve huzurun merkezi ve bütün duygularımızın merkezidir. Şeytan ise mü'mindeki bütün bu güzelliklerin düşmanıdır. Mü'mini bunlardan mahrum kılmak için elinden gelen düzenbazlıkları, hileleri ve oyunları yapar. Bunun için bütün mesele kalbi şeytanın hilelerinden uzak tutmaktır. Yoksa kalb bir kere bozuldu mu, bütün beden ve duygular bozulur. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi,

"Dikkat ediniz! Bedende bir et parçası vardır; o düzeldiğinde bütün beden düzelir, o bozulduğunda da bütün beden bozulur." (Buhârî, İmân, 39; Müslim, Müsakat, 107)

Vesvese ilk defa şüphe şeklinde gelir. Şeytan önce şüpheyi kalbe atar. Ancak kalb hemen tepki gösterir, savunmaya geçer. Fakat savunmayı bırakır, kabul ederse, şeytan birinci atışta hedefe isabet ettirmiş demektir. Fakat kalb kabul etmezse, orada bir iz bırakır, sonunda bir pus, bir leke oluşturur. Bir süre sonra hayal aynasına bazı pis düşünceler yansır, edebe aykırı bazı çirkin görüntüler oluşur. Zaten bu görüntü ve leke kalbin hırçınlaşıp feryat etmesine, sıkılıp daralmasına kâfi gelmiştir. Sonunda "Eyvah!" diyerek ilk hastalık mikrobunu kapmış olur ve ümitsizliğe düşüverir.

Vesvese mikrobunu kapan insan, kalbinin Rabbine karşı edepsizlikte bulunduğunu sanır, telaşa kapılır, titrer ve birdenbire heyecan dalgası bedeninin her yanım sarar. Bütün duygular yaralanmıştır, kalb penceresi puslanmış, görüntüler netliğini kaybetmiştir. İnsan bu halden kurtulmak için çırpınıp durur. Ancak kalbinin gerçek sesine, yani kalbe gelen melek ilhamına kulak vermediğinden bir an için kendini boşlukta hisseder ve neticede huzurdan kaçar, gaflete dalar.

Evet, artık iyice mikrop kalbi sarmıştır. Bu anda insan bîçaredir, çaresizdir. Kurtuluş yollarını, tedavi çarelerini arar. Bu yaranın merhemi ve ilacı nedir?

Birinci tedavi: Bu durumda en önemli mesele, heyecana yenilip telâşa kapılmamaktır. Böyle bir vesveseye kapılan insan telaşa düşmemeli, endişe etmemelidir. Telâş ve endişeye sebep olan şeyin gerçekte var olması gerekir. Oysa kalbe ve hatıra gelenler, birer hayal ürününden başka birşey değildir. Hayalden geçen çirkin şeylerin bir değeri, bir önemi yoktur. Üstelik insana bir zarar da vermez.

Bunun için insanın küfre iten şeyleri hayal etmesi onu küfre götürmediği gibi, edebe aykırı bir şeyi düşünmesi de edepsizlik olmaz. Çünkü bir şeyin hayalden geçirilmesi bir karar ve hüküm sayılmaz. Bundan dolayı insanı bağlamaz, iyiliğinin veya kötülüğünün delili sayılmaz, hakkında bir sonuca götürmez. Oysa edepsizlik, kötü söz ve çirkin bir kelimenin ifadesi bir hükümdür. Küfrü ve çirkin sözü hayalinden geçiren insan bunu söylemiş değildir ki mes'ul durumda kalsın.

İkinci tedavi: Kalbe gelen çirkin sözler, edebe aykırı haller kalbten gelmiyor, bunun için kalbe ait değildir. Çünkü bu sözlerden kalb rahatsızdır; sıkılıyor, daralıyor. Kalbin bir ürünü olmadığı için bir kuruntu ve evhamdan başka bir şey değildir. Kalbten kaynaklanmadığına göre, şeytandan kaynaklanıyor, belki kalbe yakın olan şeytanın lemmesinden geliyor.

Lemme-i şeytaniye hadiste şöyle ifade edilmektedir:

Hadisi Abdullah bin Mes'ud rivayet etmektedir. Resul-i Ekrem (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:

"Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi vardır, bir de meleğin lemmesi vardır. Şeytanın lemmesi, şerre (küfür, günah ve zulme) teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır; meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah'tan olduğunu bilsin ve Allah'a hamdetsin. Öbürünü hisseden de şeytandan Allah'a sığınsın. Daha sonra Resulullah (a.s.m.) şu âyeti (meali) okudu: 'Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da, cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder. Allah ise Kendi hazinesinden size mağfiret ve bolluk vaad ediyor...' "(7)

Hadis-i şerifte geçen lemme, hadis âlimleri tarafından "şeytanın inmesi, yakınlığı, dokunması ve vesvesesi" olarak açıklanırken, meleğin lemmesi de "ilham" olarak izah edilmektedir.

Lemme, şeytan ve meleğin kalbteki üssü, merkezi, karargâhı ve santralıdır. Bunlar birbirlerine çok yakındır. Şeytan kendi karargâhından kalbe devamlı vesvese okları fırlatarak insanı küfre, isyana ve günaha çağırır, hakkı ve hakikati reddetmeye yöneltir; melek de şeytanın lemmesini bertaraf etmek için karşı atağa geçer, ilham vererek, onu hayra, güzelliklere, sevaba ve hakka çağırır.

İşte insanın kalbine gelen, hayal aynasına yansıyan bu çirkin sözler, şeytanın santralından gelmektedir.

Aynı kalbde şeytanın santralı ile meleğin santralının birbirine yakın olması, aynanın parlak yüzü ile mat yüzünün birarada bulunmasına benzer. Bir başka ifadeyle bir kütüphanede iyi kitapla kötü kitabın yanyana durması gibidir.

Bunun için melek ilhamı ile şeytan vesveseninin birbirine yakın olması insana bir zarar vermez.

- Nasıl olursa, insan vesveseden zarar görür?

İnsan vesvesenin zarar vereceği vehmine kapılır, zarar verdiğini düşünürse zarar görür. Böylece kalbini sıkıntıya sokmuş, ıztıraba sürüklemiştir. Çünkü hayali hakikat sanmıştır. Bir şeytan işi olan vesveseyi kendi kalbine mal etmiştir. Şeytanın vesvesesini kalbinden gelen bir söz gibi kabullenmiştir. Yani vesvesenin zarar verdiği kanaatine varmış, zarar görmüştür. Tehlikeli sanmış, tehlikeye düşmüştür. Zaten şeytan da böyle bir şeyi istemektedir ve şeytanın dediği olmuştur.

- Bundan kurtulmak için ne yapmalı? 

Hadiste de bildirildiği gibi, hemen şeytanın şerrinden Allah'a sığınmalıdır.

Kaynaklar:

1 Enfal Sûresi, 24.
2 Teğâbün Sûresi, 11.
3 Ra'd Sûresi, 28.
4 Fetih Sûresi, 4.
5 Hucurât Sûresi. 7
6 Enfal Sûresi, 2.
7 Tirmizî, Tefsîrü'l-Kurân, hadis no: 2988.

Not: Mehmet PAKSU Hocamızın Nesil Yayınlarında çıkan "Vesvese; Sebepler ve Kurtuluş Yolları" isimli eserini opkumanızı tavsiye ederiz.

5 Harama bakmaktan nasıl korunuruz; ibadetlerimden zevk alamıyorum ne yapmam gerekir? Haram olan şeyleri izlemenin günahı nedir?

Cevap 1:

İsra suresinin 32. ayetinde Cenab-ı Hak, "Sakın zinaya yaklaşmayın!" buyuruyor. Buradaki "yaklaşmayın" emrinden hareketle İslam fıkıh alimleri insanı zinaya götürebilecek her türlü amelin yasak olduğunu ifade etmişlerdir. Müstehcen resim veya görüntülere bakmayı da bu kategori içinde mütalaa edebiliriz. Bu sebeple bu tür resimlere bakmak caiz değildir.

Çünkü bir hocamızın ifadesiyle bütün günahlar ve ahlâkî bozulmalar müstehcene bakışla başlar, bakışın ısrarıyla gelişir, sonra fiilî günaha dönüşür. Üstelik gözler baktıklarının resimlerini de çeker, hayal arşivinde depo eder. Nereye gitse, nerede olsa artık çektiği bu resimler, hayal âleminde gözlerinin önündedir.

Böyle bir bakışın içine nefsani duygular karışacağı için bakmak caiz değildir.

“Hem Kur’ân merhameten kadınların hürmetini muhafaza için hayâ perdesini takmasını emreder. Tâ hevesât-ı rezîlenin ayağı altında o şefkat madenleri zillet çekmesinler. Âlet-i hevesât ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler. Medeniyet ise kadınları yuvalarından çıkarıp perdelerini yırtıp beşeri de baştan çıkarmıştır.”(Sözler, s. 381)

Toplumun bozulmasını netice veren sebeplerden birisi bu sözlerde ifade edildiği gibi, kadınların yuvalarından çıkıp ölçüsüz bir şekilde topluma karışarak, hürmete lâyık bir varlık iken ehemmiyetsiz bir eşya hâline gelmesidir. Bu durumdan kadınlar kendilerine olan hürmeti kaybettikleri gibi, toplum fertlerinin de bozulmasına sebep olmuşlardır.

Açık saçıklığın başını alıp yürüdüğü, hayâ perdesinin ayaklar altına alındığı bir zamanda, Müslümanın vazifesi daha da ağırlaşmakta, imanını muhafaza için daha çok titiz davranması gerekmektedir. Çünkü artık toplumumuzda kadının girmediği yer kalmamış gibidir. Çarşıda, pazarda, otobüste, vapurda, resmî dairelerde çoklukla bulunmaktadır. Bu vaziyet karşısında Müslümanın kendisini toplumdan ayrı ve uzak tutması, her şeyden el etek çekmesi düşünülemez. Fakat inancının icabı bazı prensiplere uymak durumundadır.

İnsanın kendisine yabancı olan kadınla, kadının da kendisine yabancı olan erkekle münasebeti sınırlıdır; belli ölçülere tâbidir. Rabbimiz mü’min erkek ve kadınlara şöyle buyurur:

“Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarınızdan şüphesiz haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar...”(Nur Sûresi, 24/30-31)

Bu âyetlerde açık bir şekilde, mü’min erkeklerin kendilerine yabancı olan nâmahrem kadınlara, kendilerine nikâhları düşen hanımlara; kadınların da kendilerine yabancı olan erkeklere bakmamaları bildirilmektedir.

Yasaklanan bu bakışın sınırı ve mahiyeti nedir, nasıl olacaktır?

Âyette geçen “gözleri kapamaktan” maksat, gözleri kapatıp başı yere eğerek yürümek, dolaşmak değildir. Zaten bu şekilde davranmak da mümkün değildir. Bir insan tâbiî olarak karşılaştığı erkeği ve kadını görür, bakar. Ancak burada anlatılmak istenen husus, karşı cinse şehvetle, cinsî bir duygu besleyerek bakmaktır. Şehvetle bakmanın ölçüsü de, devamlı olarak birkaç sefer bakıp durmaktır.  Bu ölçüyü de Resul-i Ekrem Efendimizden (a.s.m.) öğrenmekteyiz. Bu hususta Hz. Ali’ye şöyle buyurmuşlardır:

“Yâ Ali, arka arkaya bakma! Birinci bakış hakkındır, fakat ikinci bakışta hakkın yoktur.”(Ebû Davud, Nikâh: 43; Tirmizi, Edeb: 28)

Karşı cins insanın gözüne iliştiği zaman, gözlerini ayırmadan bakıp durmamalı, başını çevirmeli. Böylece şehvetle bakma sınırına da yaklaşmamış olur. Çünkü umumiyetle fuhşun kapısı önce bakışla aralanır. Daha sonra diğer kapılar birbirini açar. Bu sebepten zinaya açılan ilk kapı böylece kapanmış sayılır.

Fahrüddin Râzi, tefsirinde Tevrat’tan şu cümleyi nakletmektedir:

“Harama bakış kalbe şehvet tohumunu eker. Her şehvet de insanda derin hüzünler doğurur.”

Kalbe düşen her günah tohumu, müsait zemin bulup yeşerirse insanın mânevî hayatını tehlikeye sokar. Bir mâneviyat büyüğü olan Zünnün Mısrî’nin dediği gibi, “Gözleri günahlara kapamak korunmanın en güzel yoludur.”

Kendisini haramdan muhafazaya çalışan Müslümanın durumunu da Peygamber Efendimiz (asm) şöyle anlatmaktadır:

“Bir kadının güzelliği bir Müslümanın gözüne çarpar da ondan gözünü çevirirse, Cenab-ı Hak o Müslümana lezzetini kalbinde duyacağı bir ibadet bahşeder.”(Müsned, V/264)

Bilindiği gibi erkeğin erkeğe ve yabancı kadınlara avret sayılan, göstermesi haram olan yerleri, müçtehidlerin ekserisinin görüşüne göre diz ile göbek arasıdır. Kadının da kendi mahremleri dışındaki erkeklere karşı avret sayılan, caiz olmayan yerleri el ve yüzün dışında kalan vücudunun tamamıdır.

Buna göre kadının, bir erkeğin vücudunun, göbekle dizi arası dışında kalan yerlerine şehvetsiz olarak ve tekrar edilmeden bakması caizdir. Erkeğin de, kadının el ve yüzüne şehvet hissi olmadığı takdirde bakması helâldir. Ancak cinsî bir zevk duyarak erkeğin veya kadının birbirlerinin bu kısımlarına bakmaları yasak sınırına girer.

İnsan, gerek iş hayatında, gerekse bazı zaruret hallerinde, kendisine yabancı olan kadına bakabilmektedir. Yukarıda, mealini verdiğimiz âyetin tefsirinde Tefsir-i Kebir sahibi Fahrüddin Râzi, bu zaruretleri şu şekilde tasnif etmektedir:

* İnsan, evlenmeye niyet ettiği kadının yüzüne ve ellerine bakabilir. Nitekim bir defasında Ebû Hüreyre, Peygamberimizin yanında bulunurken bir adam gelerek, Ensar kadınlarından birisiyle evlenmek istediğini söyler. Peygamberimiz, “O kadına baktın mı?” diye sorunca, o zat, “Hayır!..” der. Peygamberimiz tekrar, “Öyleyse git, ona bak, çünkü Ensar'ın gözlerinde bir şey vardır.”(Müslim, Nikâh: 74)

 buyurur. Bu hususta şehvetle de olsa bakılabileceği kaydı zikredilmektedir.

* Mahkeme huzurunda, hâkimin veya şahitlerin kadını tanımaları için bakmaları, caizdir. Çünkü burada bir haksızlığın giderilmesi ve bir hakkın yerine gelmesi bahis mevzuudur.(et-Tefsîrü’l-Kebîr, XXIII/203

Fetevâ-yi Hindiye’de şu cümleleri görmek mümkündür:

“Fitne ve şehvetten korkulmadığı takdirde, kadının eline ve yüzüne bakmak mubahtır.”(Fetevâ-yı Hindiyye, V/329

Yine el-Mühezzeb isimli eserde, “Zaruret olduğu takdirde bir tüccar, yüzü açık bir kadına bakabilir. Kötü bir niyet olmazsa Allah indinde mes’ul olmaz.”(el-Mühezze, II/34) denilmektedir.

Cevap 2:

Evvela, zevk almak için namaz kılmamaktayız. Bununla beraber, namazdan zevk almamıza mani olan bazı nedenler vardır:

1. Günah ve isyanlarımız,
2. İmanın taklidi olması,
3. İbadetleri kime karşı işlediğimizi tam olarak bilmemek,
4. Namaz ve ibadetlerin bizim fıtri vazifemiz olduğunu bilmemek ve bir yük olarak görmek,
5. Namazla bütün mahlukatın yaptığı vazifelerin tamama erdiğinden gafil olmak,
6. Namaz kıldığımız vakit, mevcudatın bizden razı olduğunu bilmemek.

Allah'ımız bizi yoktan var etti. Taş olabilirdik, ağaç veya hayvan olabilirdik. Hattâ bir canavar da olabilirdik. Fakat insan olarak yaratıldık. Bunun yanında Hristiyan, Yahudi veya Budist de olabilirdik. Ama Müslüman olduk.

Bu nimetler ilk anda aklımıza gelmeyebiliyor. Daha bunlar gibi düşünemediğimiz o kadar nimetler var ki, saymakla bitmez. Bize bir kalem hediye edene teşekkür ediyoruz, bir kitap verene minnet duyuyoruz. Çünkü bunu insanlığın ve nezaketin gereği olarak yapıyoruz. Ya bize bu kadar nimetleri verene teşekkür etmek, minnet duymak gerekmez mi?

İşte namaz en büyük şükür, en açık teşekkürdür. Namaza bütün vücudumuzla katılıyoruz: Elimiz, ayağımız, gözümüz, dilimiz, başımız; aklımız, kalbimiz, hayalimiz bütün duygularımızla... Böylece bütün bu organ ve duygularımızla Allah'ımıza şükrümüzü iletmiş oluyoruz.

Namaz kılmayan insan böyle bir teşekkürü bile yapmıyor. Milyarlar verse elde edemeyeceği nimetlere sahip olmanın değerini fark edemiyor. Allah göstermesin, gözümüzün birisini kaybetsek, dünyanın parasını harcasak yerine aynısını koyabilir miyiz? Bir kaza sonunda dilimizi kaybetsek, fakat bütün dünyanın yarısını versek bir dil bulabilir miyiz?

İnsan olarak her şeye sahip olmak istiyoruz. Dünyada ne varsa bizde de aynısının bulunmasını arzu ediyoruz. İhtiyaçlarımız o kadar çok ki... Sadece bu dünya ile de yetinmiyoruz. Sonsuz bir hayat istiyoruz, Cenneti istiyoruz, Peygamberimizle birlikte olmayı diliyoruz.

Bunları elde etmeye gücümüz yetmeyeceğine göre kimden isteyeceğiz? Her halde bu dünyayı, yıldızlan, gökleri ve âhireti var edenden isteyeceğiz. Onu istemenin de yolu Allah'ı kendimizi sevdirmekle olur. Kendimizi Allah'a sevdirmenin en iyi yolu da Onun huzurunda her gün beş defa eğilmek, secdeye varmakladır.

Böylece namaz kılmakla Rabbimizin huzuruna çıkmış oluyoruz. İçimize sevinç doluyor, neşe doluyor ve mutluluk doluyor. Kendimizi uçacakmış gibi hissediyoruz; tatlı bir heyecan duyuyoruz. Nasıl heyecan duymayız ki? Bir müdürün, bir valinin, bir bakanın karşısına çıkınca kendimizde nasıl bir sevinç ve heyecan hissediyoruz. Oysa namazda müdürün de, valinin de, bakanın da; hattâ bütün kâinatın Yaratıcısının huzuruna çıkıyoruz. Böyle bir mutluluğu kaçırmak ister miyiz hiç?

Acıkınca yemek yiyoruz, susayınca su içiyoruz, uykumuz gelince uyuyoruz. Böylece o ihtiyaçları gideriyoruz. Ama insan sadece ağız ve mideden ibaret değil ki... Aklımız var düşünüyoruz, kalbimiz var duygular taşıyoruz, ruhumuz var, sonsuz bir hayatı istiyoruz. Aklımızın, kalbimizin, ruhumuzun ihtiyaçlarını nelerle karşılayacağız; hangi gıda vererek bu latifelerimizi doyuracağız? İşte aklımızın gıdası, kalbimizin ihtiyacı, ruhumuzun rahatı ancak el bağlayıp namaza durmakla temin edilmiş olur.

Namaz kılmakla hem maddeten, hem de manen temizlenmiş oluyoruz. Abdest almakla maddi temizliği yapıyoruz; namaza durmakla da günah ve hatalarımızın kirlerinden arınıyoruz.

Peygamber Efendimiz (asm) ile sahabiler arasında geçen şu kısa konuşma bu meseleyi çok güzel bir şekilde açıklıyor:

Peygamber Efendimiz (asm.) bir gün sahabilere sordu:

"Ne dersiniz? Birinizin kapısı önünde bir ırmak bulunsa, o kimse o ırmakta günde beş defa yıkansa, vücudunda kirden iz kalır mı?"

Sahabiler cevap verdiler:

"Hiçbir kir kalmaz, yâ Resulallah." O zaman Peygamberimiz şöyle buyurdu:

"İşte beş vakit namaz da buna benzer. Allah, namaz sayesinde günahları siler, temizler."

Namazdaki asıl temizlik manevî olanıdır. Ruhumuzun ve kalbimizin sık sık temizlenmesine ihtiyaç vardır. Çünkü el, ayak gibi organlarımız nasıl çeşitli sebeplerle kire, toza, toprağa bulanıyorsa, insanlık icabı işlediğimiz çeşitli günah ve kusurlar sebebiyle, ruhumuz da manevî kirlere bulanmaktadır. Ama insan ruhunu ve kalbini tutup suya sokamaz. Onun da kendine göre bir yıkama usulü vardır. Bunun yıkanması namazla olur.

Namaz kılmaya alışmamış olan kimseler, bu ezikliği hafifletecek sebepler ararlar. Namaz kılanlarda gördüğü kusurları büyüterek onların da kendisi gibi kusurlu olduklarını, dolayısıyla aralarında pek büyük bir fark olmadığını düşünmeye başlarlar. Kendi kusurunu küçültür, namaz kılanın küçücük bir kusurunu büyütür, hatta "Kalbim temiz!" gibi bahanelerle kendisinin daha üstün durumda olduğunu dahi iddia etmeye başlar.

Aslında insan olarak hiç kimse kusur ve günahlardan arınmış değildir. İbadetlerinde devamlı olan kimsenin bile kendisine göre bazı kusurları olacaktır. Ne var ki işledikleri kötülükler bakımından insanlar arasında bir karşılaştırma yapılsa, namaz kılanların bu konuda daha geride kaldığı görülür.

Evet, sigara içmeyenlerde akciğer kanseri görülür; ama içen kimselerin bu hastalığa yakalanma ihtimali daha fazladır. Bunun gibi her gün beş defa Rabbini hatırlayarak Onun huzuruna çıkan bir kimsenin kötülük yapma ihtimali ile Rabbini ancak başı derde düştüğü zaman hatırlayan bir kimsenin kötülük işleme ihtimali arasında büyük bir fark olacaktır.

Ayrıca namaz insanı kötülüklerden alıkoyar. Bu husus Kur'ân-ı Kerim'de bu şöyle anlatılıyor:

"Sana vahyedilen kitabı oku. Namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek elbette en büyük ibadettir. Ne yaparsanız Allah hakkıyla bilendir."(Ankebut, 29/45)

(bk. Mehmed PAKSU, Gençlik İlmihali, Nesil yayınları, 1999, s. 83-86)

İlave bilgi için tıklayınız:

- Gözler Nasıl Korunur? (Harama bakma, harama nazar...)

6 Namazdan sonra aşir (Kur'an) okumanın kaynağı ve faziletleri hakkında bilgi verir misiniz?

Bilindiği gibi sabah ve akşam namazlarından sonra Kur’an’dan “Lâ yestevî”, öğle namazından sonra “Lekad sadakallâhu” ayetleri ile başlayan aşırlar; ikindi namazından sonra Amme aûresinin yarısı veya tamamı; yatsı namazından sonra da “Âmenerresûlü” aşr-ı şerifleri okunmaktadır.

Esâsen her zaman ve fırsatta okunan her Kur’ân harfine on sevap vardır. Hepsinin de okunması faziletlidir. Namazlardan sonra da her sûre okunabilir ve yine sevaplıdır. Ancak bâzı sûre ve hayetler vardır ki, lafız, mânâ, mâhiyet ve şümûlü cihetiyle diğer sûrelerden farklılık arz etmektedir. Meselâ, Fâtiha, Yâsin ve İhlâs sûreleri fazilet ve muhteva bakımından diğer sûrelerden; Âyetü'l-kürsî de diğer âyetlerden aynı mânâda farklıdır.

Bunların faziletini müteaddit hadislerde Peygamber Efendimiz (asm) ifade etmiştir. Hadis kitaplarında da ayrıca “Fedâilü’s-suver” (Surelerin faziletleri) adı altında bâzı sûrelerin fazilet ve sevabını anlatan bablar yer almaktadır.

Namazlardan sonra okunan “aşır”ların fazileti de aynı bablarda anlatılmaktadır. Meselâ, Bakara sûresinin sonunda yer alan iki âyetli “Âmenerresûlu”nün fazileti hususunda şu meâlde hadisler rivâyet edilmektedir:

“Bakara sûresinin sonunda iki ayet vardır. Kim bunları okursa (dünya ve âhiret maksatları için veya o gecede okuyacağı Kur’ân için) ona yeterlidir.” (Buharî, Fedâilu'l-Kur'ân 10)

Peygamber Efendimiz (asm)'e mi'raçta üç hediye verilmiştir:

"Beş vakit namaz, Bakara Sûresi'nin son iki ayeti, ümmetinden Allah'a şirk koşmadan ölenlerin büyük günahlarının bağışlanacağı müjdesi." (Müslim, Îman, 279)

Başka bir hadiste şöyle buyurulmaktadır:

“Yüce Allah Bakara sûresini iki âyetle nihayet vermiştir. Onları okuyana mükâfatını Arş-ı Âlâdaki hazinesinden verecektir. Onları öğrenin, hanımlarınıza ve çocuklarınıza öğretiniz.”

Tirmizî’de aynı mevzuda şu meâlde bir hadise yer verilmektedir.

“Cenab-ı Hak yeri ve göğü yaratmazdan bin sene önce bir kitap yazdı. O kitaptan iki âyet indirdi. O âyetlerle Bakara sûresine nihayet verdi. O âyetler bir evde üç gece okunursa, o eve şeytan yaklaşmaz.” (Tirmizî, Sevâbu'l-Kur'ân 4)

Bu hadis, “Âmenerresûlü”nün faziletini ifâde eden en veciz ve geniş hadistir. Cenab-ı Hakk'ın yeri ve göğü yaratmazdan bin sene önce yazmış olduğu kitaptan maksad, bütün peygamberlere gönderdiği kitabın kendisidir. Âyetler Cenab-ı Hakk'ın kelâmı olduğu için, onların Peygamberimiz (asm)'in zamanında nâzil olması daha önceden ilm-i İlâhide bulunmalarına engel değildir. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın kelâmı ezelî olduundan, bunun için zaman mefhumu söz konusu olmaz. Kur’ân-ı Kerim ve içindeki âyet ve sûreler de buna dahildir.

İşte her yatsı namazından sonra bu iki âyeti okumakla, bu faziletlerden nasibimizi almaya çalışıyoruz.

Sabah ve akşam namazlarından sonra okunan ve “Lâ yestevî” ile başlayıp okunan Haşr sresinin sonundaki aşrın fazileti hakkında da yine bâzı hadisler rivâyet edilmektedir.

İrbad bin Sâriye (r.a.) Peygamber Efendimiz (asm)'in yatağa girmeden önce Sebbeha, Yüsebbihu ile başlayan sûreleri okur ve “Bu sûreler içinde bin âyetten daha hayırlı bir âyet vardır.” buyururlardı. Hadis şerhlerinde bu âyetin “Lev enzelnâ” ile başlayan Haşr sûresinin sonunda yer alan âyet olduğu izah edilmektedir.

Başka bir hadiste de sabah ve akşam vaktinde bu âyetlerin okunmasının fazileti hakkında Peygamber Efendimiz (asm) meâlen şöyle buyururlar:

“Kim ki sabahleyin üç kere 'eûzü billahi’s-semîi’l-alîmi mine’ş-şeytani’r-racîm' der ve Haşr sûresinin sonundaki üç âyeti okursa, Allah o kimseye akşama kadar duâ ve istiğfar etmek üzere yetmiş bin melek vazifelendirir. O gün vâdesi yetip ölürse şehit olarak vefat eder. Kim bu ayetleri akşamleyin okursa, aynı mükâfat ve dereceye ulaşır.” (Tirmizî, Fedâil, 22)

İşte sabah ve akşam namazlarından sonra bu âyetleri okuduğumuz zaman, inşâallah bu mükâfata nâil oluruz.

Öğle namazından sonra okuduğumuz “Lekad sadakallahü...” ile başlayan aşır ise Fetih sûresinin son üç âyetidir. Müstakil olarak Fetih sûresini okumanın faziletini bildiren hadisler mevcuttur.

Hz. Ömer’in (r.a.) rivâyet ettiği bir hadiste meâlen Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmaktadır:

“Bana bu gece öyle bir sûre nâzil oldu ki, o sûre bana, üzerine güneşin doğduğu bütün varlıklardan daha hayırlıdır” buyurdu ve bundan sonra ‘İnnâ fetahnâ leke...’yi okudu.” (Buharî, Tefsir, 48/1)

Bâzı kitaplarda rivâyet edilen bir hadiste ise Peygamberimiz (asm) Fetih sûresinin sonundaki âyeti kasdederek, “Bunları okuyun ve Allah’tan hayır ve bereketini isteyiniz” buyurmuştur.

İşte bu “aşır”ların faziletini bilen ulemâ, her namazdan sonra okuyarak bu sünnetin herkes tarafından tatbikini temin etmişlerdir. Bu aşırları okumak hem bir sünnetin yerine getirilmesi, hem de Kur’ân'ın sevap bakımından en faziletli kısımlarının okunmasıdır.

Not: Hadisler için Kaynak: et-Tâç, IV/17-23.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Hadislerde Haşr suresinin son üç ayetinin okunmasının fazileti ifade edilmektedir? Tesbihatlarda son beş ayet yazılmasının hikmeti nedir?

7 Neden tesbihi 33 (otuz üç) defa çekiyoruz?

Maddi kilitlerin kendilerine münasip anahtarları olduğu gibi, manevi kilit hükmünde bazı sırların da kendilerine münasip ölçülerde anahtarları vardır.

Kilide göre anahtarı kullanmadınız mı muvaffak olamazsınız. Mesela, sizin e-postanızın (mailinizin) bir şifresi vardır. O şifreyi yanlış girdiğiniz takdirde e-posta / mail kutunuza giremezsiniz. İşte bazı ilahi sırların açılabilmesi için belirli sayıda tesbihin veya salavatın çekilmesi gerekir. Bu sayı kasten çekilmez ise o ilahi sırra erişilmesi mümkün değildir. Fakat sehven yani unutarak yanlış çekilmiş ise Cenab-ı Hakk'ın rahmeti sizden onu kabul etmektedir. O ayrı meseledir.

Tesbihatın nasıl yapılacağı, hangi duâ ve tesbihlerin okunacağı bizzat Peygamberimiz (a.s.m.) tarafından tesbit edilmiştir. Hz. Sevban’dan gelen bir rivayete göre, Resulullah (a.s.m.) namazdan çıktığı zaman üç defa istiğfar eder, “Estafirullah” derdi.1 Bu istiğfarı “Estafirullahe’l-azîme’l-kerime’llezî lâ İlâhe İllâ hû. el-Haylü’l-Kaymûmü ve etûbü İleyh” şeklinde söylemek de mümkündür.

Farz ve sünnetleri kılıp tesbihatta, önce Âyetelkürsî, İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okduktan sonra 33 defa “Sübhânallah,” 33 defa “Elhamdülillah” ve 33 defa “Allahü Ekber” denir. Sonra da, “Lâ İlâhe İllallahü Vahdehû...” duâsı okunur ve duâya geçilir.

Hadiste ve diğer fıkıh kitaplarında Âyetelkürsî okunduktan sonra tesbihe ve insanın üzerine üflemek gibi birşey yoktur. Ancak Resul-i Ekrem Efendimiz yatağa girmeden önce yukarıda geçen sûreleri okuduktan sonra avucuna üfler, elinin yetiştiği yere kadar bütün vücudunu meshederdi. Fakat tesbihat ânında böyle bir durum bulunmamaktadır.

Bilindiği gibi, namaz tesbihatı çoklukla tesbihle yapılmaktadır. Böylece zikir kelimelerinin sayısı hususunda yanılma ihtimali, eksik veya fazla yapma durumu ortadan kalkmış olmaktadır. Ancak bugünkü kullanılan şekilde bir tesbih Asr-ı Saadette yoktu. Peygamberimiz (asm) sağ parmaklarının boğumlarıyla tesbih çekerdi.2 Ayrıca çakıl taşları ve hurma çekirdekleri ile tesbih kelimelerini sayanları da men etmemiştir.

Cennetle müjdelenen on sahabiden birisi olan Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas, Resulullah (a.s.m.) ile beraber bir kadının yanına gittiklerini, kadının önünde hurma çekirdekleri veya çakıl taşları bulunduğunu ve kadının tesbihi onlarla saydığını bildirdikten sonra, Resul-i Ekrem (asm)'in bu kadının hareketine müdahale etmediğini söylemektedir.3

Peygamberimizin (asm) bu hareketi sünnetin bir başka nev’i olan "takrirî sünnet"e girmektedir. O hareketi hoş karşıladığını göstermektedir. Diğer taraftan Hz. Ebû Hüreyre’nin, tesbihini bir ipliği düğümleyerek yaptığı (Ebu Nuaym, Hilye I/383) Muhacirlerden Ebu Safiyye’nin çekirdeklerle (İsâbe IV/109; İbn Sa’d VII/60) Sa’d b. Ebî Vakkas’ın çakıl taşlarıyla tesbih çektiği de (İbn Sa’d III/143) rivayet edilmektedir. 

Bugünkü şekliyle kullandığımız tesbih ise, ancak Hicrî beşinci asırda yaygın hâle gelmiş bulunmaktadır.

Abdullah bin Amr ise,

“Resulullahın (a.s.m.) tesbihi, sağ elinin boğumlarıyla saydığını gördüm.”4

demektedir. Tesbihleri doğru olarak yapabilecek kimselerin eliyle tesbih çekmesi daha faziletlidir. Ama arzu edenler 33’lü veya 99’lu tesbihlerle de bu ibadeti yapabilirler. Tesbihi göbekten yukarı veya aşağı tutarak çekmek arasında da bir fark yoktur.

Söylenen tesbih miktarlarına gelince; bu hususta değişik rivâyetler vardır. Bu rivâyetlerden bir kısmı tesbih miktarlarının 11’er, bir kısmı 25’er, bir kısmı da 10’ar sefer söylenmesi hakkındadır.5 Fakat, 33’er defa söylenmesi hakkında rivâyet edilen hadisler daha çoktur. Kadı İyaz gibi hadis ve fıkıh uleması, bu rivayeti tercih etmiş ve buna göre amel edilmesini uygun görmüşlerdir.

Bu mevzudaki hadis-i şeriflerin şerh ve izahında bu sayıların hikmeti hakkında bilgiler verilmektedir. Meselâ, İmam Aynî bu hususta şöyle demektedir:

“Zikrin otuz üç adet yapılmasının tavsiye buyurulması, bu sayı üçe çarpıldığı zaman doksan dokuz ettiği içindir. Bu miktar ile zikirde bulunan kimse Allah’ı doksan dokuz ismiyle zikretmiş gibi olur.”

Hadiste belirtilen adetlerden az veya çok tesbih veya tahmidde bulunanların vaad edilen sevaba nâil olup olamayacakları meselesi ise; bir kısım ulemâ istenilen adetten fazla söylendiği zaman, fazlalıklar sevabı gidermez derken, bazı ulemâ da “ziyade veya noksan kasden yapılırsa vaad edilen sevap hâsıl olmaz. Çünkü bu adetlerin bir hikmet ve hassası bulunur da adet noksan bırakılmak veya ziyâde edilmek suretiyle bu hikmet ve hassa kaybolur” demektedirler.

Bunun için tesbihleri 33’lerden eksik yapmamaya gayret etmeli, 33’ten fazla söylenince de sevap ve hikmeti kayboldu diye endişeye kapılmamalıdır. Çünkü, rükû ve secde tesbihlerini 3’ten 7’ye kadar söylemek de müstehaptır. Burada esas söylenmesi gereken ve tavsiye edilen 3’er defa söylemek ise de, 5 ve 7 defa söylemek de câiz ve müstehaptır.

Namaz tesbihatını tek başına yapmak mümkün olduğu gibi, cemaat halinde îfa etmek de mümkündür.

Cemaatle kılınan namazlardan sonra bu tesbih ve duâları müezzinin iştirakiyle cemaat de hep birlikte yapar ki, fazilet ve sevabı bakımından daha güzel ve daha isabetlidir.

Namaz tesbihatının cemaat halinde yapılmasının sünnette yerinin olup olmadığına gelince, Resul-i Ekrem Efendimiz toplu halde yapılan zikir, duâ ve ibadetleri her seferinde teşvik etmiş; sahabîlerini toplu halde sohbet eder, zikreder ve ibadet eder görürse memnun olmuş ve onlara bazı müjdeler vermiştir.

Hz. Muâviye’nin rivâyetine göre;

Bir gün Peygamberimiz (a.s.m.) sahabîlerden bir kısmının bir halka teşkil ederek oturduklarını gördü. Yanlarına vardı ve sordu:

“Ne maksatla bir araya gelip burada oturdunuz?”

Onlar, “Bize İslâm gibi bir din bahşeden ve bu yolla bizi imtihana tâbi tutan Allah’ı zikretmek ve ona hamdetmek için oturduk.” dediler.

Peygamberimiz bir defa daha sorup, onlardan yeminli bir cevap aldıktan sonra şöyle buyurdu:

“Sizi suçlamak için yemin ettirdiğimi sanmayın. Lâkin şu var ki; bana Cibril geldi, Aziz ve Celîl olan Allah’ın meleklerine karşı sizinle iftihar ettiğini haber verdi.”6

Görüldüğü gibi, Peygamber Efendimiz (asm), namazdan sonra olmasa da, herhangi bir vesileyle bir araya gelip zikir ve tesbihle meşgul olan mü’minleri bile medhetmiştir. Her ne kadar namaz tesbihatı Peygamberimizin (asm.) zamanında cemaat halinde toplu olarak yapılmamış olsa dahi, daha sonraki müçtehid imamlar zamanından itibaren her namaz kılanın rahatlıkla yapabilmesi ve zikrin sevabından mahrum kalmaması için cemaat halinde yapılmasının daha faydalı olacağı esas olarak benimsenmiştir.

Cemaatle kılınan namazlardan sonra, cemaatin bulundukları yerden ayrılarak sünneti ve tesbihi mümkünse değişik yerlerde yapmaları müstehaptır. İbni Âbidin’de geçen bir rivayete göre, böyle yapmanın sünnet olduğu da söylenir. Farzlardan sonra saffı bozmak bütün beş vakit namazlar için bahis mevzuudur. Sabah ve ikindi namazı hakkında herhangi bir ayırım gözetilmemiştir.

Farzdan sonra saffı bozmaktan maksat, namaza sonradan yetişenlerin hâlâ farz kılındığını sanmamaları içindir. Farzdan sonra sünnetin değişik mahalde kılınması, cemaatle kılınan namazlarda da müstehaptır. Mahşerde, seccade ve yerin namaz kılana şehâdet edeceği rivâyet edilmektedir. Bunun için, ne kadar çok yere secde edilirse o kadar mahel insana hüsn-ü şehadet ederler. Çünkü öbür âlemde bütün varlıklar şuurludur ve Allah’ın dilemesiyle konuşurlar.

Farzdan sonra sünneti ve duâyı değişik yerlerde tamamlamak müsait olmadığı takdirde, bulunulan yerde tamamlamanın caiz olacağını belirten görüşler de mevcuttur.7

Kaynaklar:

1. Müslim, Müsâfirîn: 135.
2. Tirmizî, Daavât: 25.
3. Ebû Dâvud, Vitir; 24.
4. Tirmizî, Daavât: 24.
5. Neseî, Sehv:91-96.
6. Müslim, Zikir: 40.
7. el-İmam Alâüddin el-Kâsânî. Bedâiü’s-Sanâi. (Beyrut: Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî, 1402-1982), 1:160; İbni Âbidîn, 1:356.

(bk. Mehmed PAKSU, İbadet Hayatımız)

8 Niçin ibadet ediyoruz?

İbadet, “Allah’a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmek, Allah’ın emirlerine boyun eğmek” demektir.

İlâhî Ferman olan Kur’an'da şöyle buyrulur:

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine nâil olasınız.” (Bakara, 2/21)

İnsan, ibadeti niçin yapar ve bu ibadet ona ne kazandırır? Bu iki sorunun cevabı bu âyette şöyle veriliyor: “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz.”

Âyetteki, "sizi ve sizden öncekileri yaratan" ibaresi, Rabbin sıfatıdır. Bu sıfatı bir an için düşünmediğimizde, âyet-i kerime, “Rabbinize ibadet ediniz.” şeklinde karşımıza çıkar. Demek ki ibadetin sebebi, Rabbimizin bizi terbiye etmiş olmasıdır. Rabbe, ibadet edilir.

Bu kutsi vazifeyi idrak edebilelim diye Allah, vicdanımıza bazı işaretler koymuş. Babamıza itaat etmeyi vicdanî bir görev sayıyoruz. Niçin? Babamız olduğu için. Annemize isyandan sakınıyoruz. Niçin? Annemiz olduğu için.

İşte âyet-i kerime bizim vicdanımıza hitap ediyor ve “Rabbinize ibadet edin.” diye emrediyor. Çünkü sizi O terbiye etmiştir. Babanızın yediği gıdayı beyaz kan hâline O getirmiş, sizi ana rahminde bir nutfe olarak rahim duvarına O yapıştırmış ve oradaki dokuz aylık terbiyenizi safha safha hep O icra etmiştir. Şimdi ise bir başka rahimdesiniz: Kâinat... Burada da sizi terbiye eden, besleyen, büyüten, yedirip içiren ancak Odur.

Allah’ın bir ismi “Rab”dir ve her şeyi O terbiye etmiştir. İnsan ise abddir, kuldur; her şeyiyle Allah’ın terbiyesinden geçmiştir. Aklımızı anlamaya, kalbimizi sevmeye, hafızamı ezberlemeye, elimizi tutmaya, ayaklarımızı yürümeye, ciğerimizi solunuma, midemizi sindirime, aklımızı anlamaya elverişli tarzda terbiye eden Allah’tır. Öyle ise biz Rabbimizin bu rakamlara sığmaz terbiye tecellilerine karşı edebimizi takınmak mecburiyetindeyiz.

Nefsimize takılan ve etrafımızı çepeçevre kuşatan bu kadar ihsana karşı Ona gereği gibi şükredememenin mahcubiyetini, ruhumuzun tâ derinliklerinde hissederek seve seve ibadet etmeliyiz. .

İşte Rabbine karşı şükür borcunu böylesine hisseden, idrak eden insan Kur’an’ın “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin.”, “Namazı ikame edin.”, “Ramazan ayında oruç tutun.” gibi emirlerini dinleyince aradığını bulmanın huzuruna erer.

İbadet için, “Abd ile mâbud arasında en yüksek ve lâtif nispet ancak ibadettir.” (İşârât-ül İ’caz) buyruluyor. Yâni, insan ibadet sayesinde, “Ben Allah’ın kuluyum, Onun mahlûkuyum, bu dünyada Onun misafiriyim ve öldükten sonra da, inşallah, Onun saadet yurdu olan Cennete gideceğim.” diyebiliyor. Bu ise insan ruhu için en büyük bir zevk kaynağıdır.

Günlük hayatında bütün işlerini kul olmanın şuuruyla hep helâl dairesinde geçiren insan, belli vakitlerde Rabbinin huzurunda el bağlıyor. Ona, yine Onun emrettiği biçimde ibadetini takdim ediyor.

Âcizliğini, fakirliğini ve zilletini tam hisseden bir insanın kalbi Rabbine karşı derin bir mahcubiyetle dolar. Bu iç burukluğuna “inkisar” deniliyor. Ve İmam-ı Rabbani Hazretleri

“İbadet, tezellül ve inkisardan ibarettir.”

buyurarak bu hâli ibadetin temeli, esası sayıyor.

“Niçin ibadet ediyoruz?” sorusu, beraberinde iki soruyu birlikte getiriyor. Daha doğrusu, bu sorunun içinde iki ayrı soru saklı:

– İbadet etmemizin sebebi, illeti nedir?
– İbadet etmemizin hikmeti, faydası nedir?

Bazıları bu soruyu sadece ikinci mânâyı kastederek sorarlar. Birinci ve en önemli noktayı unuturlar. Bunun neticesi olarak hikmet sahasında kendilerince birtakım faydalar sıralar ve bu faydaların başka yollarla da elde edilebileceğini ileri sürerek, ibadeti reddedici bir tavra girerler.

İllet, ibadet yapmamızı gerekli kılan ana sebeptir. Hikmet ise yaptığımız ibadetten hâsıl olan faydadır.

Dünya işlerinden bir misal: Anadolu’dan İstanbul’a gelen bir tüccarın bu seyahatinin illeti “ticaret”tir. Hikmeti ise daha çok zengin olmak ve dünya nimetlerinden daha fazla istifade etmek. Buna göre söz konusu şahsa, “İstanbul’a niçin gidiyorsun?” desek, “zengin olmaya” diye cevap vermez. Bu, hikmete ait bir cevaptır ve yerinde değildir. Sorumuzun cevabı “ticaret yapmaya” şeklinde gelmelidir. Böyle bir cevap illete aittir ve isabetlidir.

O hâlde, “Niçin ibadet ediyorsun?” şeklindeki bir sorunun cevabı da “Rabbim emrettiği için.” şeklinde olacaktır. Bu emri tutmanın gerek dünyada, gerek âhirette pek çok da faydası vardır. Ama ibadet bu faydalar için yapılmaz; bunlar meselenin hikmet yönüdür.

Abdin işi ibadettir; emir dinlemek, yasaklardan sakınmaktır. Kula kulluk yaraşır. İbadetini bu şuurla yapan bir kuluna Rabbinin yapacağı ihsanlar, ikramlar ve cennette vereceği dereceler, ibadetin hikmet yönüdür.

İslâm’ın her emri ve yasağı bu hakikatten haber veriyor. Bunlardan sadece birkaç misâl verelim:

Meselâ, oruç tutmanın tıp yönünden birçok faydaları var. Bütün bu faydalar orucun hikmet yönüdür. “Oruç niçin tutulur?” sorusunun cevabı, sanıldığı gibi bu faydalar değildir. Oruç, Allah’ın bir emri olduğu için tutulur. Bu ibadetin belli bir ayı vardır: Ramazan. Ramazan dışında on ay nafile oruç tutsak da Ramazan’da tutmasak, bu ibadeti yerine getirmiş olmayız. Eğer mesele sadece orucun hikmet yönü, yâni faydaları olsa, bu ikinci hâlde fayda on katına çıkmıştır, ama farz olan oruç hâlâ tutulmamıştır.

Yine orucun belli bir başlama ve bitiş vakti vardır. Orucumuza imsakten hemen sonra başlayıp, iftarımızı yatsıdan birkaç saat sonra yapsak orucumuz makbul olmaz. Daha fazla bir süre aç kalmışızdır, ama oruç tutmamışızdır. Hikmet fazlasıyla tamam olsa bile, illet kaybolduğundan ibadetimiz makbul sayılmaz.

Oruç, tıbbî faydaları için tutulmadığı gibi, içki içmek de tıbbî zararları için haram değildir. “Niçin içki içmiyorsun?” sorusunun cevabı, “Allah yasakladığı için.” şeklinde verilecektir. Ve ancak bu takdirde içki içmemek ibadet olur, takva olur ve insanı Rabbine yaklaştırır. İçki içmemekte esas olan, bedeni ve aklı korumak değil, bir İlâhî yasaktan kaçınmaktır. İllet budur; diğerleri ise içki içmemenin hikmetleridir, faydalarıdır.

Bilirsiniz, kendi kendine ölen yahut darbe ile öldürülen bir koyunun etini yemek haramdır. Bu noktada birtakım tıbbî veya biyolojik izahlar getirilebilir. Bütün bunlar, meselenin hikmet yönüdür. Bunlar sayılıp dökülürken şu husus unutulur: “Pekâlâ, Allah’tan başkasının ismiyle kesilen bir hayvanı yemek niçin haramdır?”

Bu soruya ne cevap verilecektir? Kesilmekse kesilmiş, kan akmaksa akmıştır. Demek ki işin esası, hayvan kesmenin tıbbî faydaları değildir. Esas olan, insanın kulluk şuurundan ayrılmaması, Allah namına hareket etmesidir. Keserken Onun ismiyle kesmesi, yiyip içerken Onun ismiyle başlaması, giyinip kuşanırken de yine Onun kulu olduğunu unutmamasıdır.

Sözün özü: Rahman ve Rahîm Rabbimizin bütün emirlerinde bizim için nice faydalar vardır. Ama, biz ibadetimizi bu faydalar için değil, Onun emrini gözeterek ve rızasını umarak yaparız.

9 Riyazet hakkında bilgi verir misiniz?

RİYAZET: Zühd ve takva maksadıyla dünya zevklerinden kaçınma ve nefsin isteklerini yenmeye çalışma.

Tasavvufi hâl ve makamları elde etmek için harcanan sürekli ve düzenli çabalara mücahede ve riyazet denir. Riyazet daha ziyade, nefsin arzularına karşı koymak; mücahede ise ahlâk değişmesini sağlamak demektir.

Riyazet ve mücahede yolu tasfiye yoludur. Bu yolda olanlar gerek hak, gerekse halk ile olan muamelelerinde sadakât üzere olurlar. Çünkü bu yol ebrâr yoludur. İnsanın dünyaya bağlı bütün eğilimlerinden sıyrılması, kendini Allah'a adaması anlamına gelen riyazetin amacı, insan nefsini eğitmek, Allah sevgisi dışında kalan bütün istekleri yok etmektir. Allah'tan başka bir şey düşünmemek, daima zikir ve ibadetle meşgul olmaktır.

Netice olarak riyazet, genellikle takva ve vera; doğruluk; keşf ve ilham sahibi olmak için yapılır [Kuşeyri risalesi, (Terc.) Süleyman Uludağ, 21-22; Cavit Sunar, Tasavvuf Tarihi, 185; H. Kamil Yılmaz, Aziz Mahmud Hüdai, 213]. Riyazet Kur'an ve sünnet çerçevesi içinde olmalı. Bidât ibadetlerle veya İslam'ın ön görmediği, koymadığı bir teabbud biçimi ile yapılması asla caiz değildir. Riyazet yapıyorum diye İslam'a bid'at sokmak İslâm'dan sapmadır.

Riyâzetin Şartları

Sûfîler az yemeye, az konuşmaya, az uyumaya, yalnız kalmaya, sürekli zikir ve tefekkür etmeye alışan nefsin kurtulacağına inanırlar. Hucvurî’ye göre: “Nefs köpektir, fakat müccahede ile öyle bir dereceye getirirler ki artık onun avladığı hayvan helal hale gelir.”

1. Az Yemek

İnsan nefsini azdıran şeylerin başında yeme içmede sınır tanımama gelir. Kuşeyrî İbni Salim’den naklen der ki:

“Kulun mutad olarak yediği yemeklerden her gün sadece kedi kulağı kadar azaltması açlığın âdâbındandır.”

Rasülullah (asm):

“İnsanoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. İnsana belini doğrultacak bir kaç lokma yeter.”

buyurur. Ebu Süleyman Dârânî: “Dünyanın anahtarı tokluk, ahiretin anahtarı açlıktır.” der.

2. Az Uyumak

Az yemek sonucu kişi az uyur. Az uyumak, Allah’a dönüşün ifadesidir ve kalbi cilalandırır. Gecenin İslam’da özel bir yeri vardır. Gece ibadet için kalkmak nefse ağır gelir. Bunun için Kur’an’da "geceleyin sıcak yatağından kalkıp Rablerine ümit ve korku ile dua edenlerle, seher vakitlerinde uyumayıp istiğfar edenler ve gecenin azında uyuyup sabahın erken saatlerinde istiğfar edenler övülmekte", uzun gecelerde tesbih ile geceleyin teheccüt namazı emredilmektedir.

Uykusuzluk hedef değil, ilim, amel ve zikre vasıtadır. “Rasülullah (asm) yatsıdan önce uyumayı ve ondan sonra da konuşmayı hoş görmezdi.”

3. Az konuşmak

Riyâzetin bir önemli hususu da az konuşmaktır. Dilini tutan, kötülüklerden emin olur. Necmüddin Kübra:

“Dil konuşunca kalp susar. Dil susunca da kalp konuşur.”

demiştir. Hadis-i şerifte “susanın kurtulacağı” belirtilmiştir. Dilini tutup kalbini söyletenlerin günahı az olur. İki dudağı ile iki bacağı arasındakine garanti verene cennetin garanti edileceği vaad edilmiştir.

İnsana iki kulak bir ağız verilmiştir. Kur’an’ın ilk emri okudur. O halde ilme sarılmalıdır. İnsanın konuşmaktan çok dinlemeye ihtiyacı vardır. Hatem-i Asam der ki:

“Arzu üç çeşittir: Yeme, konuşma, bakma. Yeme halini Allah’a tevekkülle, dilini doğru sözle, gözünü ibadetli bakışla muhafaza et.”

Riyâzette halvetin de önemli bir yeri vardır. Nefsin hoşlanmamasına rağmen halvete (yalnızlık) girmek suretiyle, nefsini alıştığı yerinden ayırıp rahatsız eden kimse ve nefsini Allah’a itaat için hapseden, bu acıların ardından kalben bu işten halâvet ve zevk duymaya başlar. Çünkü nefis ve nefsin tabiatı halâvetten hoşlanmaz, insanların arasına karışmak ister.

Zunnûn Mısrî “İnsanı halvetten daha fazla ihlaslı olmaya sevkeden bir vasıta görmedim." demiştir. İbn-i Mübâreke "Kalbin devası nedir?" diye sorulunca “Halkla az görüşmektir.” cevabını vermiştir.

Sonuç olarak kişi, yaptığı mücâhede ve riyâzetin başarısına göre huzura kavuşmakta ve Allah’a yaklaşmaktadır. Bedeni ve ruhi varlığımız hayat yolunda, ölünceye kadar ortaya çıkan her çeşit şerre karşı sürekli bir mücâhede içindedir. Bu sayede insan hayat boyu kemale ulaşma halinde bulunur.

10 Güneş enerjisi ile ısınan suyun, abdest ve gusle bir zararı var mıdır?

Demir, tunç ve bakır gibi madeni kaplarda ve sıcak memleketlerde güneş enerjisiyle ısıtılan suyla abdest almak ve gusletmek mekruhtur. Ancak alınan abdest ve gusül geçerlidir.

Hz. Aişe bir gün Hz. Peygamber (asm) için güneşte su ısıttı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurdu: 

"Ey Humeyra -Hz. Aişe'nin lakabıdır- öyle yapma. Çünkü o alaca hastalığına sebebiyet verir." (Dârekutnî, Taharet 1/38 Hadis 2)

Fıkıh âlimleri bu hususta şöyle diyorlar:

Madeni bir kapta, sıcak bir memlekette güneş enerjisiyle su ısıtılırsa, güneşin etkisiyle o kaptan küçükçe parçalar kopup suya karışır, kullanıldığı zaman vücutta mesameleri kapatır ve vücut hava alamaz bir hale gelir. Böylece vücudun her tarafında dolaşan kan kirlenip bozulur ve hastalık meydana gelir. Fakat su altın, gümüş, ağaç, cam ve topraktan yapılmış çanak gibi kaplarda veya gölet ve havuzda veyahut sıcak olmayan bir memlekette güneş enerjisiyle ısıtılırsa, onu abdest ve gusülde kullanmakta bir sakınca olmadığı gibi, madeni kaplarda ve sıcak memleketlerde güneşte ısıtılan suyun abdest ve gusülde değil, çamaşır yıkamak gibi şeylerde kullanılmasında da beis yoktur.

Günümüzde kullanılan güneş enerjisiyle çalışan su ısıtma sistemlerinde; suyun ısıtılması direkt olarak güneşle alakalı olmadığından, hadiste belirtilen yasağa girmez.

Güneş enerjisi sistemlerindeki suyun ısıtılma sistemleri, kapalı ve sağlık kurumlarının bilgi ve kontrolleri altında yapılmaktadır. İnsan sağlığı açısında herhangi bir tehlike teşkil etme durumu söz konusu olsaydı, Sağlık Bakanlığı'nca bu sistemler yasaklanırdı.

Konu, suyun güneşte ısıtılmış olması değil hangi şart ve ortamda güneşte ısıtılmış olması konusudur. Aşırı sıcak ülkelerde üstü açık olarak yukarıda zikredilen madeni kaplarda ısıtılan su, sağlık açısından zararlı olabileceğinden içme, abdest alma ve gusül yapmada kullanılması mekruh görülmüştür.

Kapalı ve mikropların / zararlı maddelerin karışma ihtimali olmayan güneş enerjisi sistemleri ile ısıtılan suyun ise, sağlık açısından sakıncası bulunmadığından abdest alma, gusül yapma ve temizliklerde kullanılması dinen mekruh değildir ve bunda herhangi bir sakınca bulunmamaktadır.

Kaynaklar:

Şeyhu’l-İslâm, Yahya Zekeriyyâ el-Ensârî, Fethu’l-Vehhab, 1/4; 
- Dört Mezhep Fıkhı, el-Cezîrî, 1/101; 
- İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Vehbe Zuhaylî, 1/186; 
- İslâm Fıkhı, Celal Yıldırım, IV/273–274.

11 Maun Suresinde geçen: "yazıklar olsun şöyle namaz kılanlara ki, kıldıkları namazdan gafildirler (sehiv yaparlar)" ifadesine göre, namazları gafletle kılmaktansa hiç kılmamamız daha iyi olmaz mı?

Maun Suresi’nin özellikle 4-5. ayetlerinde geçen “yazıklar olsun şöyle namaz kılanlara ki, kıldıkları namazdan gafildirler (sehiv yaparlar)” ifadelerinin, namaz kılan pek çok müslümanı endişeye düşürdüğü bize iletilen bilgiler arasındaydı. Bu sureyi yalnız meallerden okuyan bazı müslümanların bu konuda ciddi tedirginlik yaşamasının nedeniyse; özetle kendi içlerinde şu sorgulamayı yapmalarına dayanıyordu: “Bir çok müslüman namaz kılarken insanî bir gaflet hali yaşayabiliyor ve her an huşu içinde olamıyor. Maun suresindeki ayetlere göre, bizlerin kıldıkları bu namazlar münafıklık alameti sayılır mı ve kesinlikle makbul kabul edilmez mi? Madem ki namaz kılarken aklımız dalıp gidebiliyor ve her an huşu içinde olamıyoruz, ayetteki dehşetle azarlayan ifade dikkate alınacak olursa, o halde bu namazları gafletle kılmaktansa hiç kılmamamız daha iyi olmaz mı?”

Bu derin vicdanî sorgulamanın Müslüman zihinlerde açtığı yaranın ıstırabına şifa olması ümidiyle, konuya açıklık getirmeye çalışacağız. Öncelikle, akıllarda soru işaretleri oluşturan Maun suresindeki ifadelere bakalım:

Surenin meali:
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
1– Dini/hesap gününü yalanlayanı gördün mü?
2– İşte o, yetimi şiddetle itip kakar.
3– Yoksulu/muhtacı doyurmayı hiç teşvik etmez.
4– Yazıklar olsun şöyle namaz kılanlara,
5– Ki onlar, kıldıkları namazdan gâfildirler.
6– Onlar, gösteriş için ibâdet yaparlar.
7– Onlar, en ufak bir yardımı bile esirgerler.

Bizim üzerinde duracağımız ve soruda da geçen husus, meallerde aşağı yukarı “Yazıklar olsun şöyle namaz kılanlara.. Ki onlar, kıldıkları namazdan gâfildirler” şeklinde geçen ayettir. Meallerde geçen “namazdan” tabiri “namazda” ifadesinden çok farklı olmakla beraber, genel olarak insanlar tarafından bu fark algılanamamaktadır. Ve bu yüzden çok ciddi tedirginlik ve endişe duyabilirler. Bu açıdan ayetlerde ifade edilenlerin ne anlama geldiğini kısa maddeler halinde arz edeceğiz:

- Bu sure, baştan sona kadar inkârcılardan söz etmektedir. İlk ayette, ahiret hayatına inanmayanların profili çizilmiştir: “Dini/hesap gününü yalanlayanı gördün mü?”

Son ayette ise, -ahirete inanmadığı için- karşılığında bir mükâfat beklemediğinden, muhtaç olanlara en ufak bir yardımda bulunmayan kimselerden söz edilmektedir. Böylece ilk ayet ile son ayet, inkârcılık ortak paydasında birleşen bir tabloyu çizmiş olmaktadır.

-İkinci ve üçüncü ayetlerde ise, hesap vermeye inanmamaktan meydana gelen merhametsizlik, katı yüreklilik, aşırı cimrilik, başkasına- özelikle de- kimsesiz yetimlere kuşbakışı baktıran aşırı gurur ve şımarıklık tablosu ortaya konulmuştur. Bütün bu vasıflar, ilk ayette vurgulanan, “hesap gününü yalan saymaktan” kaynaklandığını gösteren bir üslup içerisinde ortaya konulmuştur.

- Dördüncü ayet, ilk üç ayeti son üç ayetle bağlantısını temin eden bir konumdadır. Ancak, bu konumuna göre, ayette “Yazıklar olsun şöyle namaz kılanlara” yerine, “Yazıklar olsun onlara” yani; “yukarıda vasıfları belirtilen kimselere” demek icap ederdi.

Burada “onlar” zamiri yerine “namaz kılanlar” sözcüğünün kullanılması, elbette bir veya birkaç hikmet içindir. Bu hikmetlerden ikisini şöyle açıklayabiliriz:

a. Ayette namaza vurgu yapılmakla, onun dindeki yeri, imanla olan yakın ilişkisi, gösterilmiştir. Gerçekten İslam’da namaz, imandan sonra gelen bir meseledir. Bu sebepledir ki, fatiha’dan sonra Kur’an’ın ilk suresi olan Bakara Suresinin başında yer alan “takva sahipleri” Yani; Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, “onlar gaibe iman ederler ve namaz kılarlar..” şeklinde vasıflandırılmış; imandan hemen sonra –ikinci sırada- namaza yer verilmiştir. Demek ki, ahirete imanın zayıflığı nispetinde namaza rağbet azalacaktır. Evet, her namaz kılmayan hesap gününe inanmaz demek değildir, ama her hesap gününe inanmayan namaz kılmaz. Buna göre, dördüncü ayeti şöyle anlamak mümkündür: “O hesap gününe inanmayanlara; o, “musallî” (namaz kılan kimseler) konumunda; namaz kılmakla mükellef oldukları halde -hesap gününe inanmadıkları için- namazı kılmayanlara yazıklar olsun! Hesap günü geldiğinde vay onların haline!”

b. Bu ayette “namaz”dan söz edilmesi, münafıkların da namaz kılabileceklerine işaret etmek içindir. Ancak onları ele veren bir özellikleri var ki, namazı kılıp kılmamakta titizlik göstermezler. Bir sevap beklemedikleri için namazı kılmışlar mı, kılmamışlar mı? Onlar için fark etmez.

- Kur’an’da başka ayetlerde de onların bu özelliklerine işaret edilmiştir:
“Doğrusu münâfıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Allah ise, onların oyunlarını başlarına çevirir. Onlar, namaza kalkarken, üşene, üşene kalkarlar, insanlara / müminlere gösteriş yaparlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar.

Onlar küfür ile iman arasında/müminlerle kâfirler arasında bocalayıp dururlar. Ne onlara bağlanırlar, ne de bunlara. Allah, kimi doğru yoldan saptırırsa, artık sen ona bir çıkış yolu bulamazsın”( ”(Nisa, 4/142-143).

“Münafıklar, Allah’a ve Resulüne karşı nankörlük içindedirler. Namaza ancak üşene, üşene gelirler. Yardımda bulunurken de, istemeye, istemeye, gönülsüz verirler(Tevbe, 9/54).

Görüldüğü gibi, bu ayetlerde söz konusu edilen münafıkların özellikleri ile Maun Suresinde beyan edilen özellikleri tamamen örtüşmektedir. Ortak payda: Namazı önemsememek, üşene, üşene, gösteriş için kılmak, isteyerek yardımlarda bulunmamak.. Çünkü, münafıklar, kâfirlerin ta kendisidir. Ahiretten, bir ücret beklentileri yoktur.

Onun için genellikle “namazda değil, namazdan” gaflet ediyorlar. Yalnız insanların yanında mahcup olmamak için yapmacıktan namaz kılarlar.

-Bazı alimlere göre, Maun Suresinin ilk üç ayeti Mekke’de, son dört ayeti ise Medine’de inmiştir. Buna göre, hesap gününe inanmayanların özelliklerini belirten ilk üç ayet özellikle Müşriklerden söz etmektedir. Medine’de inen dört ayet ise, münafıklardan bahsetmektedir.

Bazılarına göre, ilk üç ayet, Mekke’de Ebu Cehil hakkında inmiştir. Ahiret hayatını inkâr eden odur. Son dört ayet de Medine’de meşhur münafık Abdullan b. Ubey b. Selul ve arkadaşları hakkında inmiştir. Namazı gösteriş için kılanlar onlardır.

Kur’an’ın harika üslubuna bakın ki, inişleri itibariyle aralarında seneler bulunan bu iki kısım ayetleri okurken, hiçbir ayrılık-gayrılık söz konusu değildir. Bu husus, yalnız lafzî üslup için değil, manevî üslubu ifade eden nazm-ı maanî için de geçerlidir.

Mesela; her iki grup ayetin bahsettiği müşrik ve münafıkların ortak özelliği, hesap gününe inanmamaktır. Bu her iki grup insan da, gerçek anlamda samimi olarak namaz kılmazlar. Müşrikler hiç kılmaz. Münafıklar da gösteriş için kılarlar. Çünkü saadet asrında, münafıklar genellikle Medine’de bulunmaktadır. Medine’de namaz kılanlar içinde yaşayan münafıklar, Allah için değil, sırf görünüşü kurtarma adına namaz kılıyorlardı.

- Hz.Ali, Hz. İbn Abbas ve Hz. Enes gibi bazı sahabîler, ayetteki inceliğe dikkat çekmiş ve “namazdan” ifadesinin “namazda” tabirinden çok farklı olduğunu söylemişlerdir.

Buna göre: “Fi salatihim” denilse, namazlarında gaflet gösterenlerin vay haline, anlamı çıkar ve yanlış olur. Çünkü, namazın içinde gaflet etmemek, sehiv yapmamak insan gücünün dışında bir şeydir. Kaldı ki, Hz. Peygamber(a.s.m)’in bizzat namazda sehiv yaptığı bilinmektedir. Fıkıh kitaplarının hepsinde, “Namazda sehiv yapma” bölümü vardır.

Onun içindir ki, ayette “an salatihim” denilmiştir. Yani onlar ki, namazlarından gaflet ediyorlar. Yani; namazın kendisinden haberleri yoktur, onu tamamen unutuyorlar, ehemmiyet vermiyorlar. İnsanlara karşı bir gösteriş kaygıları olmazsa asla kılmazlar.

Bu sebepledir ki, bazı alimler bu ince farka işaret etmek üzere demişler ki; Allah’a şükürler olsun ki, Kur’an’da “Fi Salatihim=Namazlarında” demeyip de “An salatihim = Namazlarından” denmiştir.

- Abdullah b. Abbas da şöyle demiştir: Bu ayet münafıklar hakkındadır. Onlar, insanların gözünden kaybolduklarında namaz kılmazlar. İnsanların yanında bulunduklarında ise, gösteriş için namaz kılarlar. Açıkta kılarlar, gizlide terk ederler.

Meşhur müfessirlerden Vahidî de şöyle demiştir: Bu ayet münafıklar hakkındadır. Çünkü onlar, -hesap gününe inanmadıkları için- ne namaz kıldıkları zaman bir sevap beklerler, ne de kılmadıkları zaman bir cezadan korkalar. “Namazdan gaflet etmek” buna bakar.

Taberî’nin rivayetine göre, bu ayet indiği zaman Hz. Peygamber(a.s.m): “Allahu ekber, demiş. Bu ayet, sizin için, bütün dünyanın bir tek kişiye verilmesinden daha güzeldir. Çünkü, Namazdan sehiv yapan kimse, namaz kıldığında bir sevap beklemediği gibi, onu terk ettiği zaman da Rabbinden korkmayan kimse demektir.”

Bu hadiste de, söz konusu ayette geçen “Namazlarından” ifadesindeki inceliğe işaret edilmiştir.

-Söz konusu ayette “namazı ikame edenler” tabiri kullanılmayıp, doğrudan “namaz kılanlar” ifadesinden de bu hususun münafıklara ait olduğunu anlamak mümkündür.
Çünkü, Kur’an’da samimi ve düzgün kılınan namazlar için “Namazı ikame edenler/ederler” ifadesi kullanılır. Samimi ve düzgün olmayan namazlar için ise, yalnız “namaz kılanlar/kılarlar” ifadesi kullanılır.

Burada bu ikinci ifadeye yer verilmekle, Maun Suresindeki namaz kılanlardan maksat şudur: Namaz kılmakta samimi olmayan, gösteriş için namaz kıldıklarında da bedenleri namazda iken, ruhları namazdan çok uzak yerlerde dolaşır. Bunlar, yeri geldiğinde namaz kılıyorlarsa da, namazı ikame etmiyorlar.

-Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, söz konusu ayette, normal namaz kılan müminlerin, namaz kılarken gösterdiği sehiv ve gafletten değil, münafıkların gösteriş için kıldıkları namazlarından bahsedilmektedir.

Nitekim, Bu dördüncü ayetten önce geçen üç ayette, Münafıkların, inkârcıların üç özelliğine işaret edilmiş, bu ayetten sonra gelen üç ayette ise, diğer üç özelliklerine dikkat çekilmiştir. İlk üç ayetteki özellikler: Hesap gününü yalan saymak, yetimi şiddetle itip kakmak, Yoksulu/muhtacı doyurmayı hiç teşvik etmemek. Son üç ayetteki üç özellik ise şöyledir; Namazdan gaflet etmek/Namazı umursamamak, gösteriş meraklısı olmak, en ufak bir yardımdan bile kaçınmak. Bu altı ayetteki altı özelliği üst üste koyduğumuzda, altından hesap gününe inanmayan münafıkların inançsızlığı görünecektir.

Peki, Kur’an’da neden Müslümanlara da ucu dokunan bir üslup tercih edilmiştir?

Bu tercihin asıl nedeni, Müslümanların da kıssadan hisse çıkarmalarına imkân tanımaktır. Ta ki; samimi müminler, münafıkların vasıflarını taşımaktan çekinsinler, hesap gününe olan imanlarını her an pekiştirmeye çalışsınlar, hesap vereceklerini unutmasınlar, özellikle namazı terk etmesinler, vaktinden sonraya bırakmasınlar, namazda iken mümkün oldukça zihinlerini dünyevî meşguliyetten uzak tutsunlar, -Mevlana’nın ifadesiyle- Namazı; “Ser be zemin, dum be heva”=baş yerde kuyruk havada/ iki yatış bir kıntış bakıştan ibaret bir gösteri haline getirmesinler, Yüce Allah’ın huzurunda olduklarını unutmasınlar, Namazı “ikame” ile/tadil-i erkânla eda etsinler, ibadetlerinde gösteriş yapmasınlar, Allah yolunda harcamaktan geri kalmasınlar, özellikle yoksul ve öksüzlere özel bir itina göstersinler..

"Namazı ikame ederler" Tâbiri

Kur'an'da ilk defa Bakara suresinin 3. âyetinde geçen bu cümle "Namaz kılarlar" cümlesinden daha uzun olmasına rağmen özellikle tercih edilmiştir. Müfessirlere göre "namazı ikâme ederler" cümlesinin daha kısa olan “namazlarını kılarlar” ifadesine tercih edilmesinin hikmeti: Namazda lazım olan tâdîl-i erkan, namaza devam etmek ve namazı vaktinde kılıp muhafaza etmek gibi, "ikâme" kelimesinin gösterdiği mânâlara dikkat çekmek içindir. (1) Kâdı Beydâvî de aynı noktaya dikkat çekmiş ve söz konusu âyette olduğu gibi, namazı mükemmel şekilde tâdîl-i erkan ile kılanları öven yada namazın kılınmasını emreden âyetlerde "ikâme" kelimesinin kullanıldığı ve el-Mâun sûresinde olduğu gibi, namazı gaflet içerisinde kılanları azarlayan âyetlerde ise, bunun kullanılmadığına işaret etmiştir.(2)

"İkame" kelimesi, “kıyam” veya "kıvam"dan "İf'al" ölçüsünde olup lügattaki anlamlarından biri de kaldırıp dikmek veya düzeltip doğrultmaktır (3) ki, bu da "salat " kelimesinin sözlük anlamı ile yakından ilişkilidir. Çünkü "kaldırıp dikmek, düzeltip doğrultmak" işi, namaz için kullanıldığı zaman, sırtın omurilikleri devreye girer. O halde bu sözlük anlamlar göz önünde bulundurulduğu zaman, "namazı ikame etme"nin mânâsı : "Sözlü olarak kıraat ve zikirleri düzgün okuyarak, amelî olarak da bütün hareketlerinizde, omurganızda yer alan 17 omurunuzu bulunduğunuz yerin pozisyonuna uygun bir şekilde düzgün tutarak namazı kılın" demek olur.

İstifade Edilen Kaynaklar: Taberî, Zemahşerî, Semarkandî, Râzî, Kurtubî, Saalibî, İbn Kesir, Ebu Suud, ed’Dürrü’l-Mensur, Beydavî, Nesefî, Şenkîtî; Şevkânî, Alusî, İbn Aşur, Fi Zilal, Elmalılı, tefsirlerinin ilgili ayetleri.

1- bk. ez-Zemahşerî, el-keşşâf, I/39-40; Nursi, İşãrâtu'l-İ'câz, 45-46.
2- el-Beydâvî, Tavâliu'l-Envâr, 45-45. Ayrıca bk. Hatip eş-Şirbînî, es-Sirâcu'l-Munîr, I/17-18; er-Râğıb,491-492; Cemaluddin el-Kasimî, Mehasinu't-Tevil, I/35-36. Kur'an'da "İkame" kelimesinin geçtiği misaller için bk. 4/162; 5/55; 11/114; 17/78; 20/14; 29/45; kullanılmadığı yerler için bk. 107/4-5; 9/54.
3- bk. Yazır, I/175.

12 Kur'an-ı Kerim'de sıkça geçen "Allah'ı tesbih et." ne demek; "Allah'ı tesbih etmek" fiili nasıl gerçekleştirilir?

TESBİH: Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etme, ululama, Allah'a seri bir şekilde ibâdet ve "sübhânellah" deme.

Namazdan sonra 33 defa "sübhanellah", 33 defa "elhamdülillah" ve 33 defa "Allahü ekber" dualarını okumak da birer tesbihdir.

Tesbih kelimesinin kökünden gelen ve Yüce Allah'ı tesbih eden, ululayan kelimeler Kur'an'da yüze yakın yerde geçmektedir.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de, tesbihi zikirle berâber anmıştır:

"Ey inananlar! Allah'ı çok zikredin (anın) ve O'nu sabah akşam tesbih edin." (Ahzab, 33/41, 42).

Bu ayette Yüce Allah, imân sahibi olan insanlardan hem Allah'ı zikretmelerini ve hem de tesbihte bulunmalarını taleb etmiştir. Zikir ve tesbih, berâber işlenmiştir. Zaten tesbih, zikrin bir çeşididir. Zikir kelimesi, çeşitli tasavvufi kavramları kapsamaktadır. Bunlardan biri de tesbihtir. Bu ayette geçen tesbih için, âlimlerin çeşitli açıklamaları vardır. Bazı âlimler bunu, esas manası olan Allah'ı her türlü noksanlıklardan berî kılma diye yorumlamışlardır. Bunu namaz ve dua manalarında kabul eden âlimler de vardır (el-Maverdî, en-Nuketu ve'l-Uyûnu, Beyrut 1992, IV/409).

Yine Kur'an'da, yerde ve gökte bulunan her şeyin Allah'ı tesbih ettiği haber verilmiştir:

"Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmiştir. O, Aziz'dir, Hakîm'dir." (Hadîd, 57/1).

Bu ayet, Kur'an'da iki yerde daha olduğu gibi tekrar edilmiştir. (Haşr, 59/1; Saf, 61/1). Her üç yerde de, surelerin ilk ayetidir.

Ayetteki "Her şey Allah'ı tesbih etmiştir." ifâdesi, çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Canlı varlıkların Allah'ı tesbih etmeleri, O'nun her çeşit noksanlıklardan ve yüce şanına yakışmayan şeylerden berî olduğunu dil ile ifade etmeleridir. Bütün âlimler, canlı varlıkların Allah'ı bu şekilde tesbih ettiklerini söylemişlerdir. Fakat, canlı olmayan varlıkların Allah'ı tesbih etmeleri hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimlere göre, canlı olmayan varlıkların Allah'ı tesbih etmeleri, O'nun yaratıcılığına, gücünün her şeye yettiğine delil olarak gösterilmeleridir. Bu şeylerin varlığı, Allah'ın yüceliğini göstermektedir. Onların bu hali, tesbihleridir. Bazı âlimler de, cansız varlıkların canlı varlıklar gibi Allah'ı zikrettiklerini söylemişler ve bu hususta delil olarak da şu âyeti göstermişlerdir:

"Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O'nu tesbih ederler. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, Halîm'dir, çok bağışlayandır." (İsrâ, 17/44)

Bu görüşü savunan âlimlere göre, cansız sanılan her şeyde, insanların fark edemedikleri bir canlılık vardır. Bütün eşya, atomlardan meydana gelmiştir. Atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar, akla şaşkınlık verecek bir hızla dönmektedir.

Diğer bazı âlimlere göre ise, kâinattaki her şey, canlı ve cansız bütün varlıklar, Allah'ın emrindedirler. Yüce Allah, dilediği gibi bu varlıklarda tasarrufta bulunur. Her şey onun emrinin karşısında teslimiyet içerisindedir. Onların tesbihleri, bu teslimiyetleridir (Muhammed Ali es-Sabûnı, Safvetü't-Tefâsîr, İstanbul 1987, III/319 vd.).

Tesbih ile ilgili diğer bazı ayetlerin meâli şöyledir:

"Sen Rabb'ini hamd ile tesbih et (O'nu övecek sözlerle an, subhânellâhi velhamdulillâhi de) ve secde edenlerden ol." (Hicr, 15/98).

"Melekleri görürsün ki, arşın etrafını çevirmiş olarak Rabblerini övgü ile tesbih ederler, anarlar. (O gün) aralarında hak ile hükmedilmiş ve Hamd âlemlerin Rabb'ine mahsustur denmiştir." (Zümer, 39/75).

"(Ey Muhammed, sen) sabret. Allah'ın va'di mutlaka gerçektir. Günahına da istiğfar et ve akşam sabah Rabb'ini överek tesbih et. (O'nun şanının yüceliğini an)." (Mü'min, 40/55)

"Rabb 'inin yüce adını tesbih et (O 'nun eksikliklerden uzak olduğunu an)." (A'lâ, 87/1).

Hz. Muhammed (asm) de, her hususta olduğu gibi tesbih konusunda da ümmetine tavsiyelerde bulunmuş, onlara örnek olmuştur. Tesbih hakkında söylediği bazı hadisler şöyledir:

"Dile hafif, mizanda ağır ve Rahman'a sevimli iki cümle (vardır): Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ve hamd ile tesbih ederim. Büyük olan Allah'ı tesbih ederim, O'nun şanı ne yücedir!" (Muhammed b. Allan Deilü'l-Fâlihîn, Mısır 1971, IV/210).

"Allah'a göre sözlerin en sevimlisini sana haber vereyim mi? Allah'a göre sözlerin en sevimlisi, şüphesiz ki: Sübhânellâhi ve bihamdihi cümlesidir."(Muhammed b. Allan, a.g.e., IV/214).

Ebu Hüreyre (ra)'dan nakledildiğine göre, muhacirlerin fakirleri Hz. Muhammed (asm)'e gelerek şöyle dediler:

"Mal sahipleri yüksek derecelere, sonsuz nimetlere erişip gittiler. Bizim gibi namaz kılıyor ve oruç tutuyorlar. Onların fazla malları var. İstedikleri zaman haccediyor ve umre yapıyorlar; cihat ediyor ve sadaka veriyorlar." Bunun üzerine Hz. Muhammed (asm):

"Ben size, sizi geçenlere erişebileceğiniz, sizden sonrakileri geride bırakacağınız ve sizin yaptığınızı yapandan başka hiçbir kimsenin sizden daha üstün olamayacağı bir şeyi öğreteyim mi?" diye buyurdu. Ashap:

"Evet, ey Allah'ın Resulu (öğretiniz)." dediler. Hz. Muhammed (asm):

"Her namazın peşinden otuz üçer defa tesbih, hamd ve tekbir okursunuz." buyurdu (Ebû Dâvud, İmâre, 20; Ahmed b. Hanbel, V/196).

Yine Ebu Hureyre (ra)'ın anlattığına göre, Hz. Muhammed (asm) şöyle buyurmuştur:

"Kim her namazın peşinden otuz üç defa Allah'ı tesbih eder, otuz üç defa Allah 'a hamd eder ve otuz üç defa da Allah 'ı tekbir eder, yüzü tamamlamak için de: Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike leh, lehülmülkü ve lehülhamd ve huve ala külli şeyin kadîr, derse, hata ve günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile bağışlanır." (Müslim, Mesacid, 144, 145, 146).

Bir de Hz. Muhammed (asm) uyumadan önce tesbihte bulunurdu (Ebu Davud, Edeb, 98). Aynı zamanda, "Her tesbih sadakadır." (Müslim, Musâfirûn, 84, Zekât, 53; Ahmed b. Hanbel, V/167, 168) diyerek, tavsiyede bulunmuştur. Özel olarak tesbih namazı vardır. Bu namazda çok tesbih okunduğu için, Tesbih namazı denmiştir.

13 Farz-ı kifaye ve sünnet-i kifaye nedir?

Mükellef olan insanların işleri sekizdir. Bunlara "Ef'âl-i Mükellefin" denir.

1. Farz: Dinen yapılması kesin delillerle emredilen şeye farz denir.

Farzın hükmü: Yapan sevap kazanır, özürsüz olarak yapmayan azabı hak eder. İnkar eden ise (Allah korusun) dinden çıkmış olur.

Farz, farz-ı ayın ve farz-ı kifâye olmak üzere, iki kısımdır.

Farz-ı ayın: Her mükellefin yapması gereken farz demektir. Farz-ı ayın, bazılarının yapmasıyla diğer mükelleflerden sâkıt olmaz, yani yükümlülük kalkmaz. Onu her mükellefin yapması gerekir. Namaz kılmak, oruç tutmak gibi.

Farz-ı kifâye: Bazı mükelleflerin yapmasıyla diğerlerinin yapması gerekmeyen farz demektir, cenaze namazı gibi.

Farz-ı kifâye'nin sevabı yalnız onu yapanlara aittir. Farz-ı kifâye, hiçbir mükellef tarafından yapılmayacak olursa, bütün mükellefler günahkâr olur. Meselâ, cenaze namazı, o yerde bulunan mükelleflere ayrı ayrı değil, hepsine birden toplu olarak farzdır. Eğer mükelleflerden bir kısmı cenaze namazını kılarsa diğerleri günahtan kurtulmuş olur. Artık onların tekrar aynı kişinin cenaze namazını kılmaları gerekmez. Şayet mükelleflerden hiçbiri cenaze namazını kılmayacak olursa, orada bulunanların hepsi günahkâr olur.

2. Vâcip: Delil yönünden farz kadar kesin olmamakla beraber, yapılması istenen şeydir. Vitir ve bayram namazlarını kılmak ve kurban kesmek gibi.

Vâcibin hükmü: Yapan sevap kazanır, özürsüz olarak yapmayana azap gerekir. Ancak kesin delil ile sabit olmadığı için, farzda olduğu gibi vâcibi inkâr eden dinden çıkmış olmaz.

3. Sünnet: Peygamberimizin (asm) farz ve vâcip olmayarak yaptıklarına ve yapılmasını tavsiye ettiklerine denir.

Sünnet, müekkede ve gayr-i müekkede olmak üzere ikiye ayrılır:

Sünnet-i Müekkede: Peygamberimizin (asm) çoğu zaman yaptığı ve bazen de terk ettiği sünnete denir. Sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri gibi.

Sünnet-i Gayri Müekkede: Peygamberimizin (asm) ara sıra yaptıkları sünnete denir. İkindi namazının sünnetiyle yatsı namazının ilk sünneti gibi.

Diğer taraftan sünnet, genel olarak ikiye ayrılır:

a) İbadetle ilgili olanlara "Sünnetü'l-hüda" denir. Ezan, ikamet ve cemaatle namaz, bu tür sünnetlerdendir.

b) İbadetle ilgili olmayıp âdet olarak yaptıklarına da "sünenü'z-zevâid" adı verilir. Peygamberimizin (asm) giyim tarzı, oturup kalkması gibi işleri âdet olan sünnetlerdendir. Bunları yapmayan kimse kınanmaz.

Sünnetin hükmü, işleyen sevap kazanır. Sünneti kasden terk etmek, azabı değilse de, azarlanma ve kınanmayı gerektirir.

Sünnetin bir de kifâye kısmı vardır. Ramazanın son on gününde itikafa girmek, teravihi cemaatle kılmak gibi.

4. Müstehap: Peygamberimizin (asm) bazan yapıp bazan yapmadığı şeye müstehap denir. Kuşluk namazı kılmak, Ramazan ayından sonra Şevval ayında altı gün oruç tutmak gibi. Müstehab'a mendup da denir.

Müstehabın hükmü: Yapan sevap kazanır, yapmayan sevabtan mahrum olur.

5. Mübah: Mükellefin, yapıp yapmamakta serbest olduğu şeye denir. Helâl olan şeyleri yiyip içmek, oturmak, yürümek ve uyumak gibi.

Mübahın hükmü: Yapan sevap kazanmaz, yapmayan da günah işlemiş olmaz.

6. Haram: Dinen yapılmaması kesin delil ile emredilen şeye denir. İnsan öldürmek, hırsızlık yapmak, anaya babaya karşı gelmek ve içki içmek gibi.

Haramın hükmü: Haram olan bir şeyi yapan günahkar olur, haramdan kaçınan sevap kazanır. Haram olan bir şeyi helâl sayan ise dinden çıkar.

7. Mekruh: Delil yönünden haram kadar kesin olmamakla beraber, yapılmaması istenen şeye denir.

Mekruh, tahrimi ve tenzihi olmak üzere iki kısma ayrılır.

Tahrimen Mekruh: Harama yakın olan mekruhtur. Vâcip olan bir işi yapmamak tahrimen mekruhtur.

Tenzihen Mekruh: Helâle yakın olan mekruhtur. Sünnet ve müstehap olan şeyleri yapmamak mekruhun bu kısmına girer. Tenzihen mekruh olan bir şeyi yapmak azabı gerektirmez, ancak yapılmaması daha iyi olur.

8. Müfsid: Başlanmış olan bir ibadeti bozan şeye denir. Namaz kılarken konuşmak, oruçlu iken bile bile yiyip içmek gibi.

14 Kandil geceleri tam olarak ne zaman başlar ne zaman sona erer?

Vakitler akşam ezanının okunmasıyla girer ve akşam ezanının okunmasıyla başlar.

Mübarek geceler akşamla başlayıp imsak vaktine kadar devam eder.

Bir gün akşam ezanı ile başlayıp akşam ezanında sona erer.

15 Niyet nedir, nasıl olmalıdır?

Niyet denilince, aklımıza öncelikle namaz yahut oruç gelir. Bu ibadetleri yaparken Allah rızasına ermeyi talep ederiz. Ve bunu işin başında hemen dile getiririz. Rızanın zıddı riyadır. Rıza Hak içindir, riya ise halk içindir. Birincisinde İlâhî teveccühe ve rahmete ermek esastır; ikincisinde ise insanlara hoş görünmek, onların takdirlerine ve alkışlarına can atmak. Bu ise bence dilenciliğin bir başka türlüsüdür.

Herkesin kendi nefsini beğendiği bir dünyada, riya yolunu tutmamız ve kendimizi başkalarına beğendirme sevdasına kapılmamız büyük bir gaflettir. Ama gel gör ki, nefis aldanmaya can atıyor ve bu çıkmaz sokağa bilerek ve severek giriyor.

Dünyada mesut bir hayat sürmemiz ve ölümle başlayan ebediyet yolculuğumuzda saadet yurduna varmamız, öncelikle, niyet şartına bağlıdır. İbadetlerimizde niyet Allah rızası olduğu gibi, dünya işlerine çalışmamızda da niyetimiz “helal kazanmak, aile fertlerimize helal lokma yedirmek, örnek bir zengin olarak başkalarını da helal dairesinde çalışmaya teşvik etmek, memleketimizin maddî kalkınmasında rol üstlenerek düşmanlarımız karşısında ülkemizi daha güçlü kılmak” gibi yüksek gayeler olmalıdır. Bu niyetle yaptığımız dünyevî çalışmalarımız ahiretimize mal olabilir. Nur Külliyatından Dördüncü Söz'de şöyle buyrulur:

“Namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır.”

Yukarıda bu güzel niyetlerden bir kaçını saymış olduk.

“Başkalarına üstün gelmek, parmakla gösterilmek, rakiplerimizi kıskandırmak, alkış ve taktir toplamak” gibi nefsin hoşuna giden niyetler, o çalışmalarımızın faydasını sadece bu dünyada bırakır. O kadar yorulmamıza rağmen ahiretimize bir şey götüremeyiz.

Üstat Bediüzzaman Hazretleri, “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize ibadet ediniz ki takva mertebesine nail olasınız.” mealindeki âyetin tefsirinde, çok önemli bir noktaya işaret eder:

İnsan, Rabbine, öncelikle, Rabbi olduğu için ibadet etmelidir. Bu ibadetin sonunda ereceği makamlar ve lütuflar ikinci derecede kalırlar. Bunun bir küçük misâlini, büyüklerimize hürmet noktasında yaşamıyor muyuz?

- Babamıza niçin hürmet ederiz?

Babamız olduğu için; yoksa, bize hediyeler vereceği, yahut miras bırakacağı için değil. Zira bu ikinci halde, sevgimize menfaat karışmış, safiyeti kaybolmuş ve bulanmış olur.

İşte, âyet-i kerimede, “Allah’a ibadet edin.” yerine “Rabbinize ibadet edin.” buyrulmakla bu inceliğe dikkat çekilmektedir.

Rabb’imize, Rabb’imiz olduğu için ibadet edeceğiz. Bedenimizin planını bir damla su içine yerleştiren, o damlayı terbiye ederek insan haline getiren ve ruhumuzu duygularla donatan Rabb’imize sonsuz şükür borcumuz vardır. Ve ibadet, bu borcu eda etmenin en güzel ifadesidir. Bir mü’min, ibadete başlarken Allah’ın rızasını niyet etmekle bu mânânın şuurunda olduğunu da dile getirmiş oluyor.

Nur Külliyatı'nda niyet ruha benzetilir.

“Niyet, bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlastır.” (Mesnevi-i Nuriye)

Amellerin görünen kısmı beden gibidir; gayesi ise ruh. Beden ruhla hayata kavuştuğu gibi, ameller de niyet ile canlanır ve hayatlanırlar. Niyetin ruhu ise ihlastır, yani ibadetin sadece Allah rızası için yapılması, bir başka gaye gözetilmemesidir.

Allah yolunda cihat eden insanla, ganimet için harp eden insan görünüşte aynı işleri yaparlar. Ama birincisi ölürse şehit olur, kalırsa gazi. İkincisi ise şehitlik şerefini peşinen kaybetmiştir. Onun için, ganimetten öte bir nasip de söz konusu değildir.

•••

Önemli bir nokta:

İnsan, işlediği cüzi bir ameli niyet ile küllileştirebilir. Namazda, “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” demekle niyetimizi küllileştirmiş oluyoruz. Nurlarda bu bahis işlenirken üç cemaata dikkat çekilir: Bu âyeti okurken bütün müminleri niyet edebiliriz. Yahut vücudumuzda vazife gören bütün hücrelerimizi, bütün organ ve duygularımızı kastedebiliriz. Veya kendilerine verilen vazifeleri yerine getirmekle ibadetlerini yapan bütün mahlûkatı niyet edebiliriz.

•••

Niyet konusunda üzerinde önemle durulması gereken bir husus da şu:

İbadetler gibi virtler, tespihler de ancak Allah rızası için olmalıdırlar. Ancak bu takdirde ihlas mührünü taşır ve makbul olurlar. İnsan bir duayı veya bir tesbihi dünya işlerinin iyi gitmesi için yaparsa ihlas bozulur ve umduğu o neticeye de ulaşamaz.

“O faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzât istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer." (Lem’alar)

16 İbadet nedir, insanlar niçin ibadetle sorumlu tutulmuşlardır?

İbadet; kulun, Allah Teâlâ’ya karşı tekbir, hamd, şükür gibi vazifelerini, Onun emrettiği tarzda yerine getirmesidir.

İnsan; Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ihsan, ikram ve nimetleriyle beslendiğini düşünerek Ona karşı hamd ve şükür görevini yerine getirmekle sorumludur. Bu ise, ancak ibadetle olur. İbadet eden insan, bu dünya misafirhanesinde, Allah’ın emri dâiresinde oturup kalkar, yiyip içer, her türlü fiil ve hareketlerini Onun emirlerine göre tanzim eder. Allah’ın kulu olarak yaşar. Bu kulluk onu, hakiki insaniyete, gerçek şerefe kavuşturur. Zaten insanların yaratılış gayesi ibadet ile bu şerefe nâil olmaktır. Nitekim, Cenâb-ı Hak Zâriyât Sûresinde (Ayet, 56); “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” buyurmaktadır. Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki takvâ mertebesine nail olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki, Arz’ı size döşek, semâyı binanıza dam yapmış; ve semâdan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve diğer gıdaları çıkartsın. Öyle ise Allah’a misil ve ortak yapmayınız. (Bilirsiniz ki, Allah’tan başka Ma’bûd ve hâlıkınız yoktur).” (Bakara, 2/21-22)

Evet, Cenâb-ı Hak, semavatı güneş ve yıldızlarıyla, zemini deniz ve karalarıyla en mükemmel bir sûrette yarattı. İnsanın ruhuna, her biri kâinattan daha kıymetli lâtifeler yerleştirdi. Ona her tür güzellikleri seyredebilecek bir göz, yiyeceklerin ayrı ayrı tatlarını zevk edebilecek bir dil verdiği gibi, bu duygularla elde ettiği zevkleri, ilim ve irfana çevirecek bir akıl ihsan etti. Ve insana, gerek kâinattan süzülerek onun imdadına gönderilen nimetleri ve gerekse kendi vücuduna yerleştirilen maddî ve manevî ihsanları takdir edebilecek bir vicdan lütfetti.

İnsan, kendisine hediye edilen o akıl ile sadece bu dünya için yaratılmadığını, kendisinin, vazifesiz ve gayesiz olamayacağını idrâk eder.

Vicdanıyla, ona yapılan bu sonsuz ihsanlara karşı Rabbine hamd ve şükretmesi gerektiğini bilir. Ubudiyetini yalnız Allah’a hasreder. Ona ortak koşmaz.

Ve kalbiyle ancak Allah’a muhabbet eder; sevilmeye lâyık bütün yaratılmışları da yine Onun için sever.

Faraza, insan dinen ibadetle sorumlu olmasa bile ondaki akıl, kalp ve vicdan Allah’a ibadeti ve itaati emreder. Zira, bunları ancak ibadet tatmin eder.

Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan O Ganiyy-i Mutlak’ın bizim ibadetimize ihtiyacı olmadığı açıktır. Bilâkis, biz ibadete muhtacız.

İster istemez varacağımız o mahşer meydanında, o dehşetli hesap gününde, Cenâb-ı Hak biz insanlara:

“Ey kullarım! Ben sizleri yoktan var ettim. Sizin sonsuz ihtiyaçlarınızı yerine getirmek için bütün kâinatta olan nimetlerimi size yönelttim. Vakti vaktine ihtiyaçlarınızı yerine getirdim. Ben dünyada rahmet ve inâyetimle sizinle beraber idim. O zaman siz kiminle beraberdiniz? Şükür ve kulluk bana lâyık iken siz beni unutup şükür ve ubûdiyetinizi kimlere takdim ettiniz?”

derse ne cevap vereceğiz? O mukaddes huzurda utanma ve hayâdan ortaya çıkan manevî azap, cehennem azabından daha dehşetli olmayacak mıdır? İşte, kâfirlere; “Keşke toprak olsaydık.” dedirten de bu hâlden gelen şiddetli utanç duygusu olsa gerektir.

Evet, insan ibadetsiz olmayacağı gibi, İslâmîyet de ibadetsiz düşünülemez. Bu hakikati şöyle bir örnekle açıklayalım: Bir Müslüman köyü düşününüz. Bu köyde ezan okunmasın. Hiç kimse -ne bayram ne cuma ne de vakit- namazlarını kılmasın. Hiçbir fert oruç tutmasın, zekât vermesin, hacca gitmesin. O köyde yaşayanlar Kur’an okumasın, haram-helâl tanımasın, farz-vacip nedir bilmesinler. Kalplerinde Allah’ın sonsuz nimet ve ihsanlarına karşı, hiç kimsenin hatırına hamd ve şükür etmek gelmesin...

Böyle bir köyün ahalisi, Kur’an-ı Kerim’in emirlerine, Peygamber Efendimizin (asm.) sahabelerin, evliya ve asfiyanın, müçtehitlerin, müfessirlerin, mücedditlerin hayat tarzına ters düşen bir yola girmiş olmaz mı?

Evet, İslâm sadece teorik ve vicdanî bir sistem değildir. Kur’ân-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede imandan sonra hemen amel-i salih kavramı kullanılmakta ve salih amelin, imanın bir sonucu olduğu ders verilmektedir. Evet, peygamberlerin gönderiliş hikmeti, imanın esaslarıyla İslâm’ın şartlarını insanlara öğretmektir. Yani, onların kalplerine, başta Allah’a iman olmak üzere, bütün iman hakikatlerini yerleştirmek ve bu imanlarını kemâle erdirecek ibadet vazifelerini onlara hakkıyla öğretmektir. İnsanın imanı, ancak bu ibadetlerle olgunlaşır.

Bir kulun Allah katındaki değeri, Ona karşı kulluk vazifesinde göstereceği hassasiyet nispetindedir.

17 Namaz esnasında okunacak sureleri Türkçe okusak, o namaz sahih olur mu? Arapça olarak mı okumak gerekiyor?

Namazın kıraatinde Arapça'dan başka dil kullanmak caiz midir?

İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e göre, Arapça’dan başka bir dil ile kıraati yerine getirmek caiz değildir. Yani Kur'ân'ı başka bir dile çevirip namazda o dil üzerine okumak, caiz değildir. Çünkü Kur'ân Allah (C.C.) sözüdür. Her kelime ve cümlesi bir nice mana ve hikmetlerle doludur.

Arapça çok zengin bir dildir. Kelimelerin kendine göre ve bulunduğu cümle itibariyle birkaç manası vardır. Terceme yalnız o manalardan birini yansıtabilir. Ancak dili Arapça'ya dönmeyen, bunun teleffuzunu bir türlü beceremeyen ümmî bir kimsenin öğreninceye kadar kendi diline çevrilen âyetleri okuyabilir, diye bir fetva verilmiştir. (Fetâvâ-yi Hindiyye - Şerh-i Nukaaye / Şeyh Ebîl-Mekârim.)

İmam Ebû Hanife'nin herhangi bir dile çevrilen Kur'ân âyetlerini o dil üzere okumanın caiz olduğuna dair bir içtihadı olmuşsa da, yapılan ciddi araştırmalarla, İmamın bu içtihadından vazgeçip İmameyn'in içtihadına döndüğü anlaşılmıştır. Nitekim Fetâvâ-yı Hindiyye'de de bu hususa dokunulmuş ve «İmamın rücu' ettiği rivayet olunmuştur. Bu rivayete de itimat gerekir» diye kaydedilmiştir. (Fetâvâ-yi Hindiyye: I/69 - El-Mektebetü'Uslâmiyye - El-Hidâye. )

İbn Abidîn bu konuda Dürrü'l-Muhtar'ın metnini naklederek diyor ki:

«Namazda acizlik hallerinin dışında Farsça tekbir getirip başlamanın sahih olduğu hususunda İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed, İmam Ebû Hanîfe'nin görüş ve içtihadına dönmüşlerdir. Namazda yine acizlik hallerinin dışında Farsça (veya herhangi bir dil ile) kıraatin caiz olmadığı hususunda ise, İmam Ebû Hanîfe, İmameyn'in görüş ve içtihadına dönmüştür.»

Ne var ki, İmamey'nin Tekbir (Namaza Başlama Tekbiri) konusunda İmam Ebû Hanîfe'nin kavline döndüğünü hiç kimse nakletmemiştir. Tatahaniyye'deki nakil ise bu tekbir hakkında sarih değildir. Teşrik ve Kurban Kesme tekbirleri hakkında olması muhtemeldir. Evlâ olan da budur. Çünkü Tatarhaniyye sahibi bunu namaz dışındaki Ezkâr (zikirler) bahsiyle birlikte anlatmıştır.» (İbn Âbidin, I/505.)

Kâsânî (ö. 587) Bedayiu's-Sanayi’de bu konuda diyor ki:

«Ebû Hanîfe'ye göre kıraat Arapça sabit olduğu gibi, Farsça da sabittir. Bu cevaz mutlaktır. Yani kıraatte bulunan kimse Arapça’yı uygun biçimde teleffuz etsin etmesin fark etmez."

"İmameyn'e göre, Arapça’yı uygun ölçüde teleffuz edemiyorsa, o takdirde Farsça veya herhangi bir dille caizdir. Aksi ise caiz değildir."

"İmam Şâfiî’ye göre, uygun biçimde teleffuz edebilsin, edemesin Farsça kıraat caiz değildir. Çünkü Kur'ân Arap lügati üzere inmiştir. Bu bakımdan Farsça okunan şey Kur'ân olamaz. Ancak Arapça’yı beceremeyen kimse -öğreninceye kadar- kıraat yerine tesbîh ve tehlilde bulunur (Sübhanallah ve Iâ ilahe illallah) der.»

Kâsânî, müctehidlerin bu konudaki delillerini, «Kur'ân'dan size kolay geleni okuyun.» mealindeki âyette geçen «Kur'ân» kelimesinden ne kastedildiği üzerindeki görüşlerini naklederek konuyu hayli genişlettikten sonra devamla diyor ki:

«İmam A'zam'a göre: Tevrat veya İncil, ya da Zebur'dan namazda bazı parçalar okursa -bunun muharrefe (değiştirilmiş) olmadığını kesinlikle biliyorsa- caizdir. Bilmiyorsa, caiz değildir. Çünkü Allah (C.C.) Kur'ân'da: “Onlar (Yahudi ve Hıristiyanlar) kelimelerin yerlerini değiştirirler.” buyurmuştur. Bu nedenle okunan kısmın muharref olması muhtemeldir." ('Bedayiu's-Sanayi' Fi Tertibi'şŞerayi' / Kâsânî, I/112 - 113, Beyrut-1974 –1394.)

İmam A'zam'a göre, Kur'ân'dan maksat, Allah kelâmına delâlet lâfızdır, ama bu Arapça lâfız olma itibariyle değildir. Allah kelâmıyla kaim olan sıfat itibariyledir ki bu, ibretler, öğütler, özendirmeler ve korkutmalardan, övgü ve ta'zimlerden ibarettir.

Kâsânî bu konuda İmam Ebû Hanîfe'nin İmamey'nin kavline döndüğüne dokunmamış ve bu konuda herhangi bir nakilde bulunmamıştır.

Mülteka Şerhi Mecmau'l-Enhür sahibi bu konuda diyor ki:

«İmam A'zam'a göre, Arapça’yı uygun ölçüde teleffuz edebilsin, edemesin Farsça İftitah Tekbiri getirmek sahihtir. İmameyn’e göre, ancak Arapça’yı uygun biçim ve anlamda teleffuzunu beceremeyen kimse hakkında caizdir.»

«Ama en sahih tespite göre, İmam A'zam bu konuda İmamey'nin görüş ve içtihadına rücu' etmiş (dönmüş) tür."

«Arapça teleffuzdan âciz olduğu için kıraati Farsça yerine getirmek hem İmam Azam'a göre, hem İmameyne göre caizdir. Arapça’yı teleffuzden âciz olmayan kimse hakkında ise, İmam A'zam'a göre yine caizse de İmameyne göre caiz değildir. Çünkü İmam A'zam'a göre, Kur'ân mânadır. Farsça (veya başka bir dil de) o mânaya delalet eder. Bu bakımdan başka dille kıraat caiz sayılır."

"Ancak bu cevaz sadece namazdaki kıraat hakkındadır.»

«Yapılan rivayete göre, İmam A'zam bu konuda İmameyn'in görüş ve içtihadına rücu' etmiş (dönmüş) tür. Sahih olan da budur; itimat da bu rivayete göredir. Nitekim musannif de onun rücu' ettiğini ihtiyar etmiş ve namazda kıraatin Arapça okunmasını imamların ittifakına dayayarak nakletmiştir.»
(Mecmau'l-Enhür Şerh-i Mülteka'l-Ebhur, I/92-93, Dersaadet-1327.)

Fetâvâ-yi Hindiyye'de bu konu biraz daha açıklanarak şu cümlelere yer verilmiştir:

«İmam Ebû Hanîfe'nin İmameyn'in kavline rücu' ettiği hakkında El-Esrar sahibi, «Bu benim ihtiyarımdır» diyor. Et-Tahkik Kitabında «Bu, muhakkiklerin hemen hepsinin seçip beğendiği bir rivayettir. Fetva da buna göredir» deniliyor. Şerh-i Nukaye'de de aynı husus belirtiliyor. En sahih olan da bu tespittir, kaydı yer alıyor.» Fetâvâ-yi Hindiyye, I/69 - 70, Mektebetü'l-İslâmiyye.)

Bütün bu rivayetlerden çıkarılan sonuç:

İmam A'zam'ın bu konuda İmameyn'in görüş ve içtihadına döndüğü, fukahanın ileri gelenlerinin hemen hepsine göre doğrudur. Hepsi de bu rivayeti en sahih kaydıyla belirtmeye çalışmış ve bir kısmı bunu ihtiyar ettiğini özellikle kaydetmiştir.

O halde Farsça ya da başka bir dil üzere kıraat konusunda fetva İmameyn'in içtihadına göredir. Kur'ân'ın ruhuna ve maksadına uygun olan da budur.

Nitekim Kitabu'l-Fıkh Ale'I-Mezahibi'l-Erbaa sahibi Abdurrahmân El-Cezîrî, Kıraat bahsinde Hanefî imamlarının görüşlerini ittifak halinde naklederek diyor ki:

«Hanefilere göre, Arapça okumaktan âciz olan kimsenin başka dillere göre okuması caizdir. Böylece kıldığı namaz sahihtir.» (Kitabu'1-Fıkh Alâ'l-Mezahibi'l-Arbaa, I/230, Mısır.)

(Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/238-241.)

İlave bilgi için tıklayınız:

Türkçe ibadet yapılabilir mi?

İbadetlerimizi niçin Arapça yapıyoruz? Türkçe olarak yapsak olmaz mı?

18 "Cuma günü sabah namazından önce, üç kere 'Estağfirullah el-azim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh' okuyanın, kendinin ve anasının ve babasının bütün günahları af olur." bilgisi doğru mudur?

Enes (r.a)'den rivayet edildiğine göre Peygamber (Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu:

"Kim, cuma günü sabahleyin sabah namazından önce şu sözleri üç defa söylerse, onun günahları deniz köpükleri kadar olsa bile, Allah onun günahlarını bağışlar:

"Estağfirullah el-lezî lâ ilahe illâ huve'l-hayyu'l-kayyûmu ve etûbu ileyhi."(İbn Sünni, 82)

Anlamı:

"O Allah'dan mağfiret dilerim ki, O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur, ebedî hayat sahibidir, her işi idare edip ayakta tutandır. Ben O'na dönüp tövbe ediyorum."(bk. İmam Nevevi, el- Ezkar, Terc. Doç. Dr. Abdülvehhab ÖZTÜRK, Kahraman Yayınları, 2005)

Hadiste anne baba kaydı geçmemektedir.

19 İhlas tam olarak nedir; ihlas nasıl kazanılır?

İhlasın kelime manası; arıtma, saflaştırma, ayırma, katışığını giderme manasına gelmektedir.

İhlas; ferdin, ibadet ve taatinde Cenab-ı Hakk'ı emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanmasıdır. Abd ve Mabud münasebetlerinde sır tutucu olması, tabiri diğerle, vazife ve sorumluluklarını O emrettiği için yerine getirmesi, yerine getirirken de Onun hoşnutluğunu hedeflemesi ve Onun uhrevi tevecühlerine yönelmesinden ibarettir. Ki, saflardan saf sadıkların en önemli vasıflarından biri sayılır.

İhlas bir kalb amelidir ve Allah da kalbi temayüllerine göre insana değer verir. Evet:

"O, sizin suret, şekil ve dış görünüşlerinize değil, kalblerinize va kalbi temayüllernize bakar." (Müslim, Birr, 33)

İhlas, Allah tarafından temiz kalblere bahşedilmiş, azları çok eden, sığ şeyleri derinleştiren ve sınırlı ibadet ve taati sınırsızlaştıran öyle sihirli bir kredidir ki, insan, onunla dünya ve ukba pazarlarında en pahalı nesnelere talip olabilir ve onun sayesinde alemin sürüm sürüm olduğu yerlerde hep elden ele dolaşır. İhlasın bu sırlı gücünden dolayıdır ki, Allah Rasülü (asm),

"Dini hayatında ihlaslı ol, az amel yeter." (Münavi, Feyzul Kadir, I, 216)

"Her zaman amellerinizde ihlası gözetin, zira Allah, sadece amelin halis olanını kabul eder." (Münavi, Feyzul Kadir, I, 217)

diyerek, amellerin ihlas yörüngeli olmasına tenbihte bulunur. İhlas, kul ile Mabud arasında bir sırdır ve bu sırrı Allah, sevdiklerinin kalbine koymuştur.

İnsanın ihlası gerçek manasıyla yaşayabilmesi için, öncelikle ihlasın neden bu kadar önemli olduğunu kavraması ve bu iman seviyesine ulaşabilmeyi içten arzu etmesi gerekmektedir. Çünkü ihlasın önemini kavramamış olan insanlar güç ve kudreti dünyevi değerlerde arayabilmekte, toplum içinde yer edinebilmek için bunların peşinde koşabilmektedirler. Şan, şöhret, zenginlik, güzellik, akademik kariyer ya da itibar sahibi olmak, bu düşünceye kapılan insanların ardı sıra sürüklendikleri özelliklerdir. Oysa bunların hiçbiri insana ne dünya hayatında ne de ahirette gerçek anlamda kalıcı bir güç ya da itibar kazandıramaz.

Bediüzzaman Said Nursi de,

"Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz. Kuvvet haktadır ve ihlastadır.” (bk. Lem'alar, Yirmi Birinci Lem'a)

sözleriyle, müminin hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında güç ve kuvveti ancak ihlasla kazanabileceğini hatırlatmaktadır.

İhlası kazanmak ve onu korumak için yapılması gerekenlerden bazıları:

1. Allah korkusu, insanın ihlasını artırmasını sağlayan en önemli yoldur. Allah'ın büyüklüğünü, O'ndan başka bir kuvvet olmadığını, kainatı yoktan yaratan, tüm canlıları gözeten ve rahmet edenin sadece Allah olduğunu kavrayan insan derin bir sevgiyle Allah'a bağlanır. Dünyada ve ahirette gerçek dostunun yalnızca Allah olduğunu, dolayısıyla rızası aranacak olanın da ancak O olduğunu anlar. Bu güçlü sevginin yanı sıra Allah'tan şiddetle korkar. Allah,

"... Allah'tan korkup-sakının ve gerçekten bilin ki, siz O'na döndürülüp-toplanacaksınız." (Bakara, 2/203)

ayetiyle insanlara kendisinden korkup sakınmalarını bildirmiştir.

Sakınma, kişinin Allah'ın haram kıldığı ve razı olmayacağı tavırlarda bulunmaktan şiddetle kaçınmasıyla ve O'nun emirlerini yerine getirmekte hiçbir gevşekliğe kapılmamasıyla ortaya çıkar. Allah'tan korkup sakınan ihlaslı bir insan, hangi tavrından Allah'ın razı olmayacağını bilir ve hemen bunu düzeltmek için harekete geçer. Örneğin nefsinde mala karşı bir düşkünlüğü varsa bunu fark eder. Böyle bir durumda sırf mala olan düşkünlüğünden kurtulmak için, bütün imkanlarını Allah yolunda hayırlı işlerde kullanılması için seferber eder.

2. İman eden bir insanın yükümlülüklerinden biri de,

"Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve Yücedir." (Zümer, 39/67)

ayetiyle hatırlatılan gerçeğin şuurunda olarak 'Allah'ı gereği gibi takdir edebilen bir iman seviyesine gelebilmek'tir. Allah'ı takdir edebilmek, O'nu tüm isimleriyle tanıyıp, O'nun bu isimlerinin tecellilerini hayatın her anında görüp kavrayabilmekle mümkün olur. Çünkü insan ancak Allah'ın büyüklüğünü kavrayabildiği takdirde O'ndan korkup sakınabilir ve ancak bu şekilde samimi bir imana ulaşabilir.

Allah'ı gereği gibi takdir edebilen her insan Allah'tan başka hiçbir güç olamayacağını bilir ve O'ndan başka hiç kimseden korkmaz. Allah dilemedikçe hiçbir şeyin olamayacağını bilir ki, bu da onun sürekli olarak halis niyetle, katıksızca, sadece Allah'a yönelerek ibadet yapabilmesini sağlar. Bir iyilik yapacaksa bunu insanların tepkisini almaktan korktuğu için değil, eğer yapmazsa Allah'ın emrine uymamış olacağı için yapar. Aynı şekilde yaptığı bir işten ya da bir tavrından vazgeçeceği zaman da bunu yine insanların gazabına uğrayacağını düşündüğü için değil, Allah'ın rahmetini kazanabilmek ve O'nun azabından sakınabilmek için yapar.

3. Karşılaştığı her olayda olabilecek en ihlaslı tavrı göstermek isteyen bir insanın her işinde "Allah'ın rızasının en çoğu"nu kazanma arayışı içinde olması gerekir. Allah'ın bu emri

"… Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır..." (Maide, 5/48)

ayetinde geçen "hayırlarda yarışınız" sözleriyle insanlara hatırlatılmıştır.

Bir başka ayette ise şu şekilde buyurulmuştur:

"Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir." (Fatır, 35/32)

Ayette de bildirildiği gibi, Allah'a iman ettikleri halde 'orta bir yol tutan' insanlar da vardır, 'hayırlarda yarışıp öne geçenler' de. İhlas sahibi bir Müslüman hayırlarda yarışmaktadır. Hayatının her anında Allah'ın razı olacağı tavırları göstermek için ciddi bir çaba sarf etmekte, elindeki tüm imkanları kullanarak salih kullardan olmaya çalışmaktadır.

4. İhlası kazanmak isteyen bir insan, şu gerçeğin kesin olarak bilincine varmalıdır; insan dünya hayatında yaptıklarının karşılığını ancak ve ancak Allah'tan beklemelidir. Kişinin yaptığı işi Allah'ın rızası, rahmeti ve cenneti dışında herhangi bir karşılık umarak yapması ihlası kırıp, kişiyi samimiyetsizliğe sürükler. Çünkü Allah'ın vereceğinin dışında, insanlardan maddi ve manevi menfaatler besleyerek yapılan bir iyilik insana kazançtan ziyade kayıp getirir. İnsan bu düşünceyle yıllarca Allah yolunda hizmet etse bile, bu yaptıklarını sadece Allah'ı razı etmek için yapmadığı sürece, gerçek anlamda ihlası kazanmamış demektir. Ancak niyetine Allah'ın rızası dışında bir şey katmadan yaptığı ibadetler kişiye büyük bir ecir ve sevap kazandırabilir.

Allah şu ayetle salih amelin 'büyük bir ecirle' karşılık bulacağını bildirmiştir:

"Şüphesiz, bu Kur'an, en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü'minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir." (İsra, 17/9)

Bediüzzaman Hazretleri de, ihlasın, insanın sadece Allah'ın kendisine verdikleriyle sevinip bunlara kanaat göstermesiyle elde edilebileceğine dikkat çekmiştir:

"… Sahabelerin Kur'an'da övgüye mazhar olan 'cömertlik', kendisi muhtaç olduğu halde başkasına nimet vermek hasletini kendine rehber etmek! Yani, hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek ve dine hizmetin karşılığında gelen maddi çıkarları istemeden ve kalben talep etmeden, sırf Allah'ın ihsanı bilerek, insanlardan minnet almayarak ve dine hizmetin karşılığında da almamaktır..."

"Bu dünya hizmet yurdudur, ücret almak yeri değildir. Salih amellerin ücretleri, meyveleri, nurları berzahta, âhirettedir. O bâki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tâbi' etmek demektir. O salih amelin ihlası kırılır, nuru gider. Evet o meyveler istenilmez, niyet edilmez. Verilse, teşvik için verildiğini düşünüp şükreder." (bk. Lem'alar, Yirmi Birinci Lem'a)

5. Doğrudan doğruya yalnız Allah’ın rızasını esas almak yapmak gerektir. Tüm insanlar bir kişiye karşı cephe alsa, hiçbiri ondan razı olmasa, Allah razı olduktan sonra hiçbir önemi yoktur. Çünkü tüm bu insanların kalbi zaten Allah'ın kontrolündedir; Allah dilerse onların hepsini razı eder.

Bunun yanında gösterdiği bir tavırdan dolayı eğer Allah bu kişiden razı olmayacaksa, tüm dünya ondan razı olsa, ona minnet duysa bunun hiçbir önemi olmaz. İnanan bir kimse, bunun Allah katında hiçbir kıymeti olmadığını ve Allah razı olmadığı sürece insanların razı olmuş olmasının ahiretten yana kendisine bir şey kazandırmayacağını bilir. Rızasını kazanacağı güruh sayıca kalabalık, mal ya da makamca güçlü bir kitleden oluşuyor olabilir. Ancak bunların her biri de Allah'ın izni ile hayat bulmuş ve bir gün toprağın altında çürüyüp tüm güç ve kudretlerini kaybedecek olan aciz varlıklardır. Bu nedenle ahirette ne kalabalığın, ne sağladıkları desteğin, ne de dile getirilen takdirlerin hiçbir faydası olmayacaktır. Baki olan ve rızası kazanılmaya asıl layık olan sadece Allah'tır. İnsana daimi bir ihlas anlayışını kazandıracak olan da işte bu gerçeği kavrayarak, 'insanların rızasından sıyrılıp, sadece Allah'ın rızasını kazanmaya yönelmek'tir.

6. Vicdan, Allah'ın insana doğru yolu göstermekle görevlendirdiği bir güçtür. Yaşamının son anına kadar, nefsinin kötülüklerine, şeytanın kışkırtmalarına ve Kur'an dışı her türlü tavra karşı insanı uyarıp korkutur. Ona Allah'ın razı olacağı tavrı, Kur'an'a uygun olan davranışları ilham eder. Karşılaştığı her olayda vicdanının sesine kayıtsız şartsız uyan bir insan, ihlası da kazanmış olur. Çünkü ihlas da zaten insanın vicdanını en son noktasına kadar kullanabilmesidir. Nefsiyle çatışsa ya da zorlukla karşılaşsa da, vicdanlı davranmaktan taviz vermemesidir.

İşte bu nedenle ihlası kazanmak isteyen bir kimse, öncelikle vicdanını gereği gibi kullanıp kullanmadığını gözden geçirmelidir. Eğer zaman zaman vicdanını durdurabiliyor, ondan gelen sese kulak vermiyor ve bile bile nefsinden yana tavır koyabiliyorsa bu durumda vicdanını Kur'an'a uygun şekilde kullanmıyor demektir. Daha da önemlisi,

"Artık insan, kendi kendinin şahididir. İsterse özürlerini sayıp döksün." (Kıyamet, 75/14-15)

ayetleriyle de bildirildiği gibi, her insan kendisine fısıldanan sesin vicdan olduğunu ve bu sesi hangi mazeretleri öne sürerek bastırdığını bilir.

7. Ölümü düşünmek, ihlası kazanmanın en önemli vesilelerinden biridir. Dünyanın dört bir yanında belki de istisnasız tüm insanların dilinde ya da en azından zihninde olan bir konu vardır; uzun yaşayabilmek, hatta mümkünse hiç ölmemek… Bilim adamları yüzyıllardır bu konuda ciddi araştırmalar yapmakta ve insanları daha uzun yaşatabilmenin bir formülünü bulmaya çalışmaktadırlar. Ancak ne var ki bugüne kadar bu çalışmalarda hiçbir gelişme kaydedilememiştir.

Pek çok insan ölümü yanlış bir bakış açısıyla değerlendirir ve dünya hayatındaki her türlü güzelliğin son bulduğu, insanın bir daha hayat bulmamak üzere yaşama veda ettiği ve toprağa karışarak çürüyüp yok olduğu bir son olarak görür. Ancak bu inançları Allah'ın varlığını, dünya hayatının ve kendilerinin yaratılış amacını gereği gibi kavrayamamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu kişiler dünya hayatlarının, ölümden sonraki asıl yaşamlarını belirleyen bir imtihandan ibaret olduğunun şuurunda değildirler. Yaşamakta oldukları bu dünyayı gerçek, ahireti ise bir aldanış olarak değerlendirler. Dünya hayatına son verip ahiret hayatını başlatan ölümü de bu nedenle bir son olarak nitelendirirler.

İşte bu düşünceleri nedeniyle onlar için 'ölüm' ne kadar ürkütücü ise, 'ölümü düşünmek' de en az o kadar rahatsız edicidir. Ölümü akıllarına getirdikleri takdirde dünya hayatından gereği gibi zevk alamayacaklarına, bu düşüncenin tüm lezzetleri tatsızlaştırıp anlamsızlaştıracağına inanırlar. Ölümü düşünmemeye ve unutmaya çalıştıkları takdirde de dünya hayatına daha çok bağlanıp, nimetlerden daha çok zevk alabileceklerini sanırlar.

Oysaki insan ölümü düşünse de düşünmese de, unutsa da hatırlasa da sonuç hiçbir zaman için değişmeyecektir;

"De ki: Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma, 62/8)

ayetiyle hatırlatıldığı gibi, insan ölüm ile mutlaka karşılaşacaktır. O halde akılcı olan, düşünmeyerek ve unutmaya çalışarak kesin olarak gerçekleşecek bir olaydan kaçmak değil, bu gerçekle karşılaşabilecek şekilde hazırlık yapmaktır.

Eğer insan Allah'ın razı olacağı şekilde bir hayat sürdürür ise, ölüm bu kişiye bir kayıp ya da zarar getirmeyecektir. Aksine sonsuz ve kusursuz yaşamına başlamasına vesile olacaktır. Eğer bu insan Allah'a samimi bir kalple yönelmiş ise ölüm dışarıdan bakıldığında hangi şartlar altında gerçekleşirse gerçekleşsin kişiye acı da vermeyecektir. Allah Kur'an'da ölüm meleklerinin iman edenlerin canlarını acı vermeden yumuşakça çekip alacaklarını bildirmiştir. Ölümün ancak inkar edenler için acı veren bir olay olduğu da yine Kur'an ayetleriyle haber verilmiştir. (Naziat, 79/1-2) Dolayısıyla da eğer kişi iman ve ihlas sahibi ise ölüm onun için acı çekeceği bir son olmayacaktır.

Bunun yanında ölümü düşünmek, bu kimselerin düşündüğü gibi kişiyi dünyadan koparan değil, tam tersine dünya nimetlerinden de olabilecek en fazla lezzeti alabilmeyi sağlayan önemli bir vesiledir. Çünkü insan nimetlere bağlanıp, onları şehvet haline getirdiği zaman değil, tam tersine tüm bunların fani ve geçici olduğunu kavradığı takdirde onlardan çok daha fazla haz duyabilir. Peygamberimiz (asm) de bir sözünde ölümü düşünmenin önemini şu şekilde belirtmiştir:

"Ölümü çok zikredin. Zira bu, insanı dünyadan çeker. Ve günahlardan sıyırır." (Tirmizî, Zühd 4, Kıyâmet 26; Nesâî, Cenâiz 3)

Ayrıca ölüm bu kimselerin algıladıkları gibi ne hayatın, ne nimetlerin, ne de güzelliklerin sonu değildir. Aksine ölüm gerçek hayatın başlangıcıdır; insanın dünya hayatında yaptığı seçim doğrultusunda sonsuza dek yaşamını sürdüreceği gerçek dünyasına geçişidir. Eğer Allah'ın büyüklüğünü takdir edebilmiş ve hayatını bu uğurda yaşamışsa sonsuz hayatını birbirinden güzel cennetlerde geçirecektir. Ama eğer dünya hayatına aldanmış, ölümü, Allah'ın huzuruna varıp hesap vereceği günü ve ahireti unutmuş ise, bu durumda da ebedi mekanı cehennem olacaktır. Dünya hayatında ölümü düşünmemeye çalışması kişiyi bu gerçeklerle karşılaşmaktan kurtarmaz.

İşte tüm bu yönleriyle ölümü düşünebilen bir insan, her an her yerde ölümle karşılaşabileceğini, yaşamının her an son bulma ihtimali olduğunu bilir. Bu da onu hayatının her anında ihlaslı davranmaya, aklını, vicdanını ve imkanlarını son noktasına kadar kullanmaya yöneltir. Bir an sonra kendisini Rabbimizin huzuruna varmış, hesap verirken bulabileceğini, her an cennet ya da ceheneme sevk edilme ihtimaliyle karşı karşıya kalabileceğini bilmenin verdiği açık şuur ile hareket eder. Dünya hayatını, ahirete gidip cenneti ve cehennemi görüp geri dönmüşcesine, tüm bunların gerçekliğinden ve yakınlığından kesin olarak emin olmuş bir iman ve ihlasla geçirir. Her anını, canını almaya gelen ölüm melekleriyle karşılaştığı, amel defterinin ortaya konduğu, cennete mi yoksa ceheneme mi sevk edileceğinin kararını beklediği anı yaşıyormuş gibi derin bir Allah korkusu ile geçirir. Cehennem azabının yakınlığını ve dehşetini her an aklında tutarak, sonsuza kadar bu azabı tatmanın korkusunu her an hissederek hareket eder. Aynı şekilde cehennemden kurtulmuş olup, sonsuza kadar Allah'ın dost edindiği bir kul olarak cennette yaşayacak olmanın şevkiyle dolu olur. Hesap gününde Allah'ın huzuruna çıkarıldığı vakit, "Bilmiyordum, anlamamıştım, fark etmemiştim, unutmuştum, gaflete dalanlarla birlikte ben de dalmıştım, gevşeklik göstermiştim, şeytana uymuştum ya da Allah nasıl olsa affeder diye düşünmüştüm, ibadetleri yerine getiriyordum bunlar yeterli olur zannetmiştim,.." gibi mazeretler öne sürmesinin hiçbir fayda sağlamayacağının bilincinde hareket eder.

Bu bilinç güçlü bir vicdan, keskin bir kavrayış gücü, üstün bir akıl ve kesintisiz bir ihlas anlayışıyla kendini gösterir. Bu şuurdaki bir insan ölümün an meselesi olduğunu bildiği için, hayırdan yana hiçbir işi ertelemez, hiçbir konuda üşengeçlik ya da tembellik yapmaz, şevksiz davranmaz. "Birazdan, bir saat sonra ya da yarın yaparım" dediği bir işi gerçekleştirmeye ömrünün yetmeyebileceğini düşünür. Ahirette de ertelediği ve eksik tuttuğu bu gibi işler nedeniyle çok büyük bir pişmanlığa kapılabileceğini bilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

İhlas nedir?..

20 En faziletli, en sevaplı ameller nelerdir? Sevabı en büyük beş hayırlı iş/amel nedir acaba?..

Bu konuda kesin bir şey söylemek doğru olmaz. Peygamberimiz'in (sav) hadislerinde de en hayırlı amel konusunda değişik ameller zikredilmiştir. Önemli olan niyettir. Peygamberimiz (sav) "Ameller niyetlere göredir." buyuruyor. İnsanın bir amelde niyeti ve ihlası önemlidir. Bazı zaman olur küçük gördüğümüz bir amel Allah'ın rızasına uygun olurken diğer taraftan çok büyük zannettiğimiz bir amel çeşitli sebeblerden dolayı insana hiç sevap getirmeyebilir.

Amellerde dikkat edilecek en önemli husus, sevap hesabı yapmak yerine Allah'ın rızasını kazanmak olmalıdır.

En çok sevap kazandıran ibadetler farz olanlar, sonra vacip olanlar, sonra da nafile olanlardır. Zor şartlarda nefsi zorlayarak yapılan ibadetlerin, özellikle gençlikteki ibadetlerin sevapları fazladır. Mübarek gecelerde, kutsal topraklarda ,mescitlerdeki dua ve ibadetlerin sevabıda fazladır.

HADİS-İ ŞERİFLERDE BİLDİRİLEN EN FAZİLETLİ AMELLER:

Hz. Peygamber (sav)'ın bir hasırı vardı, geceleri perde yapıp gerisinde namaz kılardı, gündüzleri de yayıp üzerine otururdu. Halk da Resulullah (sav)'ın yanına dönüp (gelip) aynen onun gibi namaz kılmaya başladılar. Sayı gittikçe arttı. Bunun üzerine Resulullah (sav) onlara yönelerek şunu söyledi:

"Ey insanlar, takat getireceğiniz işleri yapın. Zira siz (dua etmekten) usanmadıkça Allah da sevap yazmaktan usanmaz. Allah'a en hoş gelen amel, az da olsa devamlı olanıdır."

Ravi der ki: Muhammed (sav)'ın ailesi bir iş yapınca onu sabit kılardı (artık terketmez devamlı yapardı). Buhari'nin Ebu Hüreyre (ra)'den yaptığı bir rivayette:

"Orta yolu tutun, güzele yakın olanı arayın, sabah vaktinde, akşam vaktinde, bir miktar da gecenin son kısmında yürüyün (ibadet edin), ağır ağır hedefe varabilirsiniz. Unutmayın ki sizden hiç kimseye, yaptığı amel, cenneti kazandırmayacaktır." buyurdu.

"Sen de mi (amelinle cennete gidemiyeceksin) ey Allah'ın Resulü?" dediler.

"Evet, ben de. Allah affı ve rahmeti ile muamele etmezse ben de!"

Buhari ve Nesai'de gelen bir başka rivayette:

"Bu din kolaylıktır. Kimse (aşırı gayretle) dini geçmeye çalışmasın, (başa çıkamaz, yine de yapamadığı eksiklikleri kalır ve) galibiyet dinde kalır." buyrulmuştur.

[Buhari, İman 16-29, Ezan 81, Rikak 18; Müslim, Salat 283, (782); Muvatta, Salatu'l-Leyl 4, (1, 118); Nesai, Kıyamu'l-Leyl 1, (3, 218); Ebu Davud, Salat 317, (1368)]

* * *

Yanımda Beni Esed kabilesinden bir kadın vardı. Bu sırada Hz. Peygamber (sav) içeri girdi ve:

"Bu kimdir?" buyurdu.

"Falancadır, geceleri hiç uyumaz, (ibadet yapar)" dedim. Resulullah (sav):

"Sus, yeter! Size, takat getirebileceğiniz amel yaraşır. Siz (ibadet yapmaktan) usanmadıkça, Allah da (sevab vermekten) usanmaz. Allah'a en hoş gelen dini amel, kişinin devamlı olarak yaptığı ameldir." buyurdu.

[Buhari, İman 32, Teheccüd 18; Müslim, Salatu'l-Musafirin 220-221 (785); Muvatta, Salatu'l-Leyl 4, (1, 118); Nesai, Salatu'l-Leyl 17 (3, 218)]

* * *

Resul-i Ekrem (sav), (bir gün) sordu:

"En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, melikinizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi?"

"Evet! Ey Allah'ın Resulü!.." dediler.

"Allah'ın zikridir!" buyurdu.[Tirmizi, Da'avat 6, (3374); Muvatta, Kur'an 24]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Allah Teala Hazretleri şöyle ferman buyurdu:

"Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (ayni veya kifaye) şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mü'min kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim. O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem." (Buhari, Rikak 38)

* * *

Bir seferde Resulullah (sav)'la beraberdik. Bir gün yakınına tesadüf ettim ve beraber yürüdük.

"Ey Allah'ın Resulü, beni cehennemden uzaklaştırıp cennete sokacak bir amel söyle!" ddim.

"Mühim bir şey sordun. Bu, Allah'ın kolaylık nasib ettiği kimseye kolaydır; Allah'a ibadet eder, Ona hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılarsın, zekat verirsin, Ramazan orucunu tutarsın, Beytullah'a hacc yaparsın!" buyurdular ve devamla:

"Sana hayır kapılarını göstereyim mi?" dediler.

"Evet ey Allah'ın Resulü!.." dedim.

"Oruç (cehenneme) perdedir; sadaka hataları yok eder, tıpkı suyun ateşi yok etmesi gibi. Kişinin geceleyin kıldığı namaz salihlerin şiarıdır." buyurdular ve şu ayeti okudular. (Mealen):

"Onlar ibadet etmek için gece vakti yataklarından kalkar, Rabblerinin azabından korkarak ve rahmetini ümid ederek O'na dua ederler. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeyden de bağışta bulunurlar." (Secde,32/16).

Sonra sordu:

"Bu (din) işinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?"

"Evet, ey Allah'ın Resulü!.." dedim. "Dinle öyleyse" buyurdu ve açıkladı:

"Bu dinin başı İslam'dır, direği namazdır, zirvesi cihaddır!" Sonra şöyle devam buyurdu:

"Sana bütün bunları (tamamlayan) baş amili haber vereyim mi?"

"Evet ey Allah'ın Resulü!.." dedim.

"Şuna sahip ol!" dedi ve eliyle diline işaret etti. Ben tekrar sordum:

"Ey Allah'ın Resulü! Biz konuştuklarımızdan sorumlu mu olacağız?"

"Anasız kalasıca Muaz! İnsanları yüzlerinin üstüne -veya burunlarının üstüne dedi- ateşe atan, dilleriyle kazandıklarından başka bir şey midir?" buyurdular. [Tirmizi, İman 8, (2619)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Kim namazı kılar, zekatı verir ve Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmadan ölürse, ona mağfiret etmek Allah üzerine bir hak olur. Hicret etse veya doğduğu yerde ölse de!"

Dedik ki:

"Ey Allah'ın Resulü! Biz bunu halka anlatsak da sevinseler olmaz mı?"

"Cennette yüz derece var. Her iki derece arasında arzla sema arasındaki kadar mesafe var. Allah onu kendi yolunda cihad edenlere hazırladı. Ben mü'minleri bindirebileceğim bir şey bulamamam sebebiyle onlar da (bu yüzden cihada iştirak edemedikleri için) benden geri kalmalarına üzülmeleri suretiyle mü'minlere meşakkat vermemiş olsaydım, hiçbir seriyyeden geri kalmaz, (her birine) iştirak ederdim. Ben (cihad esnasında) öldürülüp, sonra tekrar diriltilmeyi, tekrar öldürülmeyi isterim." buyurdular. [Nesai, Cihad 18, (6, 20)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Üç şey vardır; her birine Allah garanti vermiştir:

- Allah yolunda cihad etmek üzere yola çıkan kimse: Bu öldüğü takdirde cennete koyma hususunda, ölmeyip döndüğü takdirde ganimet ve sevapla gelme hususunda garantilidir.

- Mescide giden kimseye, öldüğü takdirde, Allah cennete koyma hususunda garanti vermiştir.

- Kişi (fitne zamanında bulaşmayıp) evine çekildiği takdirde Allah ona da garanti vermişti." [Ebu Davud, Cihad 10, (2494)]

* * *

Nu'man İbnu Nevfel (bir gün) dedi ki:

"Ey Allah'ın Resulü! Farz namazlarımı kılsam, Ramazan orucumu tutsam, helali helal bilip haramı da haram tanısam ve bunlara hiçbir ilave (hayır ve ibadet)de bulunmasam cennete gider miyim?"

Resulullah (sav):

"Evet!.." buyurdular.

Nu'man:

"Vallahi (bu farzlara) hiçbir ilavede bulunmayacağım!" dedi. [Müslim, İman 16, (15)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Allah Teala Hazretleri, Yahya İbnu Zekeriyya aleyhimasselam'a, beş kelime söyleyip bunlarla amel etmesini ve onlarla amel etmelerini Beni İsrail'e de söylemesini emir buyurdu. Ancak O, bu hususta ağır aldı. İsa aleyhisselam kendisine:

"Allah sana beş kelime öğretip onlarla amel etmeni ve Beni İsrail'e de onlarla amel etmelerini emretmeni söyledi. Ya sen bunları onlara emredersin veya bunları onlara ben emredeceğim." dedi.

Yahya aleyhisselam:

"Onları emretmede benden önce davranacak olursan yere batırılmam veya azab görmemden korkarım!" dedi ve halkı Beytu'l Makdis'te topladı. Mescid ağzına kadar doldu. Mahfillere de oturdular. (Söz alıp):

"Allah bana beş kelime gönderdi ve onlarla amel etmemi ve size de amel etmenizi emretmemi bana emretti: Bunlardan birincisi Allah'a ibadet etmeniz, ona hiçbir ortak koşmamanızdır. Allah'a ortak koşanın misali şudur: Bir adam, kendi öz malından altın veya gümüş mukabilinde bir köle satın alır ve: "Bu benim evim, bu da işim (çalış kazandığını) bana öde!" der. Köle çalışır, fakat kazancını efendisinden başkasına öder. Kölenin böyle yapmasına hanginiz razı olur? Aynen bunun gibi, Allah da size namazı emretti. Namaz kılarken (sağa-sola) bakınmayın. Zira Allah yüzünü, namazda bulunan kulunun yüzüne karşı diker, o sağa sola bakmadığı müddetçe. Allah size orucu emretti. Bunun misali şu insanın misaline benzer: O bir grup içerisindedir. Beraberinde bir çıkın içinde misk var. Herkes onun kokusundan hoşlanmaktadır. Oruçlunun (ağzında hasıl olan) koku, Allah indinde miskin kokusundan daha hoştur. Allah size sadakayı emretti. Bunun misali de şu adamın misaline benzer: Düşmanlar onu esir edip ellerini boynuna bağlamışlar ve boynunu vurmaları için cellatlara teslim etmişlerdir. Adam: "Ben az veya çok (bütün malımı) vererek kendimi fidye mukabilinde kurtarmak istiyorum" der ve nefsini fidye ödeyerek kurtarır. Allah size, Allah'ı zikretmenizi de emretti. Bunun da misali, peşinden hızla düşmanın geldiği bir adamdır. Bu adam muhkem bir kaleye gelip, düşmandan kendini korur. Kul da böyledir. Şeytana karşı kendisini sadece zikrullahla koruyabilir."

Resulullah (sav) (buraya hikayeyi tamamlayarak) dedi ki:

"Ben de size beş şeyi emrediyorum: Allah onları bana emretti. Dinlemek, itaat etmek, cihad, hicret ve cemaat. Zira, kim cemaatten bir karışcık ayrılırsa boynundaki İslam bağını çıkarıp atmıştır, geri dönen hariç. Kim de cahiliye davası güderse o cehennem molozlarından biridir!" Bir adam:

"Ey Allah'ın Resulü! O kimse namazını kılar, orucunu tutar idiyse (yine mi cehennemlik)?" diye sordu. Aleyhisselatu vesselam:

"Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da! Ey Allah'ın kulları! Sizi Müslümanlar, mü'minler diye tesmiye eden Allah'ın çağrısı ile çağırın!" buyurdular.[Tirmizi, Emsal 3, (2867)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Cennette bir takım odalar vardır. Dışları içlerinden, içleri de dışlarından görülür."

Bunu işiten bir bedevi ayağa kalkıp:

"Bu odalar kim(ler)e ait ey Allah'ın Resulü?" diye sordu. Aleyhissalatu vesselam:

"Sözü güzel yapan, yemek yediren, oruca devam eden, gece herkes uyurken namaz kılan kimse(lere) ait!" buyurdu.[Tirmizi, Birr 53, (1985)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Allah Teala Hazretleri diyor ki:

"Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andıkça ben onunla beraberim. O, beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. O, beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet bana bir karış yaklaşacak olursa, ben ona bir zira yaklaşırım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım."[Buhari, Tevhid 16, 35; Müslim, Zikr 2, (2675), Tevbe 1, (2675)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Allah Teala Hazretleri demiştir ki:

"Kim bir hayır işlerse ona sevabının on katı verilir veya arttırırım da. Kim bir günah işlerse bunun cezası, misli kadardır, veya affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım. Kim bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana hiçbir şeyi şirk koşmaksızın arz dolusu hata ile kavuşursa ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım."[Müslim, Zikr 22, (2687)]

* * *
Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Abdest imanın yarısıdır. Elhamdülillah mizanı doldurur; sübhanallah velhamdülillah arz ve sema arasını doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyadır; Kur'an ise lehine veya aleyhine bir hüccettir. Herkes sabahleyin kalkar, nefsini satar; kimisi kurtarır kimisi de helak eder."[Müslim, Taharet 1, (223); Tirmizi, Da'avat 91, (3512); Nesai, Zekat 1, (5, 6)]

* * *

Resulullah (sav) bir gün:

"Bugün sizden kim oruçlu olarak sabahladı?" diye sordular. Hz. Ebu Bekir (ra):

"Ben!.." dedi. Aleyhissalatu vesselam:

"Bugün kim bir cenazeye katıldı?" dedi. Yine Hz. Ebu Bekir (ra):

"Ben!.." dedi. Aleyhissalatu vesselam:

"Bugün kim bir hastayı ziyaret etti?" dedi. Bu sefer de Hz. Ebu Bekir:

"Ben!.." dedi. Bunun üzerine Resulullah (sav):

"Bunlar bir kimsede biraraya geldi mi, o kimse mutlaka cennete girer!" buyurdu.[Müslim, Zekat 87, (1028)]

* * *

(Ashabtan bazıları):

"Ey Allah'ın Resulü! Zenginler ücretleriyle gittiler. Onlar da bizim gibi namaz kıldılar, bizim gibi oruç tuttular, mallarının artanından da sadaka verdiler!" dediler. Aleyhissalatu vesselam:

"Allah size de tasadduk edeceğiniz şeyler verdi: Her bir tesbih sadakadır, her bir tekbir sadakadır, her bir tahmid sadakadır, her bir tehlil sadakadır, emr-i bil-ma'ruf sadakadır, nehy-i ani'l-münker sadakadır, herbirinizin (hanımıyla) ciması sadakadır!" buyurdu. Derken cemaatten:

"Ey Allah'ın Resulü! Yani birimizin şehvetine mübaşeret etmesine ücret mi var?" diye soranlar oldu. Aleyhissalatu vesselam:

"İhtiyacını haramla görmüş olsaydı bundan ona bir vebal var mıydı, yok muydu ne dersiniz?" diye sual ettiler.

"Evet vardı!.." demeleri üzerine:

"Öyleyse, ihtiyacını helal yolla gördü mü bunda onun için ücret vardır!" buyurdular.[Müslim, Zekat 53, (1106)]

* * *
Tirmizi'nin bir rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

"Kardeşine karşı izhar edeceğin tebessümün bir sadakadır. Emr-i bi'l-ma'rufun ve nehy-i ani'l-münkerin sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yolu gösterivermen sadakadır; gözü sakat kimse için görüvermen sadakadır; yoldan taş, diken, kemik (gibi şeyleri) kaldırıp atman sadakadır; kovandan kardeşinin kovasına su boşaltman sadakadır."[Tirmizi, Birr 36, (1967)]

* * *
Resullullah (sav) buyurdular ki:

"Üç şey vardır, bunlar kimde bulunursa, Allah onun üzerine himayesini açar ve onu cennete koyar: Zayıflara rıfk, anne-babaya şefkat, kölelere ihsan."[Tirmizi, Kıyamet 49, (2496)]

* * *
Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Üç kimse vardır ki, bunlara yardım Allah üzerine bir haktır: Allah yolunda cihad eden, borcunu ödemek isteyen mükateb, iffetini korumak niyetiyle evlenen kimse."[Tirmizi, Fezailu'l-Cihad 20, (1655); Nesai, Nikah 6, (6, 61)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Üç kişi vardır, Allah onları sever, üç kişi de vardır Allah onlara buğzeder.

"Allah'ın sevdiği üç kişiye gelince: "Bir adam bir cemaate gelir, onlardan Allah adına birşeyler ister, kendisiyle onlar arasında mevcut bir karabet sebebiyle istemez. Onun başvurduğu kimseler, istediğini vermezler. İçlerinden biri cemaatin arkasına kayıp, isteyen kimseye gizlice ihsanda bulunur. (Öyle gizli verir ki) onun verdiğini sadece Allah'la ihsanda bulunduğu adam bilir. (ikinci adam ise:) Bir cemaat yoldadır. Gece boyu da yürürler. Derken (yorulurlar ve) uyku her şeyden kıymetli bir hal alır. Konaklarlar, (başlarını koyup yatarlar). Bir adam kalkıp bana karşı tevazu ve tazarruda bulunur, ayetlerimi okur. (Üçüncü adama gelince:) Seriyyeye katılmıştır. Seriyye düşmanla karşılaşır, hezimete uğrarlar. Ancak o ilerler, öldürülünceye veya başarıncaya kadar savaşmaya devam eder."

"Allah'ın buğzettigi üç kişiye gelince: Bunlar zani ihtiyar, kibirli fakir, zalim zengindir."[Tirmizi, Cennet 26, (2671); Nesai, Zekat 76, (6, 84)]

* * *
Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Yedi kişi var, Allah onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler; Adil imam, Allah'a ibadet içinde yetişen genç, tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için biraraya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi, güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde: 'Ben Allah'tan korkarım!..' de(yip icabet etme)yen kimse, sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse, Allah'ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse."[Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudud 19; Müslim, 91, (1031); Muvatta, 14, (962, 963); Tirmizi, Zühd 53, (2392); Nesai, Kudat 2, (8, 222, 223)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Kim bir hidayete davette bulunursa, buna uyanların sevaplarının bir misli ona gelir ve bu durum, onların ücretlerinden hiçbir şey eksiltmez. Kim bir dalalete çağrıda bulunursa, buna uyanların günahlarından bir misli de ona gelir ve bu onların günahlarından hiçbir eksiltme yapmaz."[Müslim, İlm 16, (2674); Tirmizi, İlm 15, (2676); Ebu Davud, Sünnet 7, (4609); Muvatta, Kur'an 41, (1, 218)]

* * *
Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Hayra delalet eden onu yapan gibidir."[Tirmizi, İlm 14, (2672)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Allah Teala Hazretleri meleklerine şöyle emreder;

'Kulum kötü bir amel yapmak isteyince, onu yapmadıkça yazmayın. Yapınca, onu aleyhine bir günah olarak yazın. Eğer benim rızamı düşünerek terketti ise bunu onun lehine bir sevap yazın. Kulum iyi bir iş yapmak arzu edince, yapmasa bile onu, lehine bir sevap yazın. Eğer onu yaparsa en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar ona sevap yazın.' "[Buhari, Tevhed 35; Müslim, İman 203, 205, (128,129); Tirmizi, Tefsir, Enam (3075)]

* * *
Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Kulun gündüz veya gece amelini yazan hafaza melekleri, yazdıklarını Allah'a yükseltirler. Allah sahifenin baş ve son kısmını hayırlı bulursa, meleklere şöyle der:

"Sizi şahid kılıyorum, ben kulumun sahifesinin iki tarafı arasında kalan kısmını mağfiret ettim."[Tirmizi, Cenaiz 9, (981)]

* * *
Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Kim Müslüman olduğu halde, saçından bir kıl beyazlarsa, bu, kıyamet günü onun için bir nur olur. Kim Allah yolunda bir ok atarsa, bu düşmana değse de değmese de, atan için bir köle azadı yerine geçer. Kim mü'min bir köleyi azad ederse bu onun için cehennemden bir azadlık vesilesi olur: Her bir uzuv için bir uzvu ateşten kurtulur."[Tirmizi, Fezailu'l-Cihad, (1634); Nesai, Cihad 26, (6, 26); Ebu Davud, Itk 14, (3966)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Kıyamet günü aziz ve celil olan Allah şöyle buyuracak:

"Ey ademoğlu! Ben hasta oldum beni ziyaret etmedin."

Kul diyecek:

"Ey Rabbim, sen Rabbülalemin iken ben seni nasıl ziyaret ederim?"

Rab Teala diyecek:

"Bilmedin mi, falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyaret etmedin, bilmiyor musun? Eğer onu etseydin, yanında beni bulacaktın?"

Rab Teala diyecek:

"Ey ademoğlu ben senden yiyecek istedim ama sen beni doyurmadın!"

Kul diyecek:

"Ey Rabbim, ben seni nasıl doyururum. Sen ki Alemlerin Rabbisin?"

Rab Teala diyecek:

"Benim falan kulum senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin ben onu yanımda bulacaktım."

Rab Teala diyecek:

"Ey ademoğlu! Ben senden su istedim bana su vermedin!"

Kul diyecek:

"Ey Rabbim, ben sana nasıl su içirebilirim, sen ki Alemlerin Rabbisin!"

Rab Teala diyecek:

"Kulum falan senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın bunu benim yanımda bulacaktın!"[Müslim, Birr 43, (2569)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Kim temiz rızık yer ve sünnete uygun amelde bulunur, halk da kendisinden bir kötülük gelmeyeceği hususunda güven duyarsa cennete girdi demektir."

Bir adam:

"Ey Allah'ın Resulü! Bugün insanlar arasında böyleleri çoktur!" dedi.

Aleyhissalatu vesselam da:

"Benden sonraki zamanlarda da olacaklar!" buyurdu.[Tirmizi, Kıyamet 61, (2522)]

* * *
Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Kim sağmal bir hayvanı veya parayı (karz-ı hasen olarak) iareten verirse veya yolunu kaybedene yolunu gösterirse veya amayı sokağına koyarsa kendisine bir köle azad edenin sevabı verilir."[Tirmizi, Birr 37, (1968)]

* * *

Hz. Peygamber (sav)'e soruldu:

"Ey Allah'ın Resulü! Bir adam gizli olarak hayırlı ameller yaparken bir de bakarsın halk buna muttali olmuştur da bu onun hoşuna gitmiştir?"

Aleyhissalatu vesselam:

"Bu kimsenin iki ücreti vardır: Gizli yapmanın ücreti ve aleni yapmanın ücreti."[Tirmizi, Zühd 49, (2385)]

* * *

Resulullah (sav)'a soruldu:

"Ey Allah'ın Resulü! Kişi hayır yapsa halk da bu sebeple onu övse (bunun hükmü nedir?)"

"Bu mü'mine (Allah'ın razı olduğuna dair) peşin bir müjdedir." buyurdular.[Müslim, Birr 166, (2642)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki;

"Allah için sefer yapanlar üçtür: Gazi, hacı, umreci."[Nesai, Hacc 4, (5,113)]

* * *

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Bir Müslüman bir ağaç diker veya bir tohum eker de bunların mahsulatından bir kuş veya insan veya hayvan yiyecek olsa, bu onun için bir sadaka olur." [Buhari, Hars 1, Edeb 27; Müslim, Müsakat 12, (1553); Tirmizi, Ahkam 40, (1382)]

İlave bilgi için tıklayınız:

Daha çok sevap kazanma hırsı nefisten gelmiyor mu, neden çok sevap kazanmaya çalışıyoruz?..

21 "Bir saat tefekkür, bir yıllık nafile ibadetten daha hayırlıdır." diye bir hadis-i serif var mıdır? Kadir Gecesi tefekkür eden kimse, binlerce yıl nafile ibadet yapmış gibi mi olur?

“Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır.”(Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310)

mealinde bir hadis vardır. Bu hadisi şöyle anlamak mümkündür:

- Zihni, bir saat Allah’ın azametiyle meşgul etmek, onun isim ve sıfatlarının kâinattaki yansımalarına çevirmek, Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde çizilmiş hukukullah ve hukuku’l-ibad (Allah ve kul hakkı) konusundaki taksiratını düşünmek, bir yıl nafile ibadet yapmaktan daha hayırlıdır.

- Bu külli kaide, her zaman herkes için aynı sonuç doğuracağı anlamına gelmez. Anlaşılması gereken husus; bir sene nafile ibadetlerden daha sevaplı olan bir saat tefekkürün var olduğu ve bu kapının herkes için açık olduğudur. Kişilerin ilmi, takvası, aklı, marifeti ve tefekkür kapasitesinin bunda büyük rolü vardır.

- Suyutî bu hadisi zayıf olarak değerlendirmiştir. Ancak amellerin fazileti konusunda zayıf hadislerle de amel edileceğine âlimler hem fikirdir.

- Bediüzzaman Said Nursi, özetle: “Risale-i Nurlarda, böyle bir tefekkür zemini vardır.” demek suretiyle, bu tefekkür çeşidinin daha çok iman esasları çerçevesinde olduğuna işaret etmiştir. Özellikle Allah’a ve ahirete iman konusu büyük önem arz etmektedir.

- Allah'tan fazlasıyla sevap ummanın zararı yoktur. Tefekkürün bazı şartları vardır. Bu şartların yerine gelmesi gerekir. Ayrıca tefekkürde bir an vardır ki o an yakalandığında yapılan tefekkürün sevabı bir sene, on sene veya daha fazla bir sürelik nafile ibadete mukabil gelebilir. Kadir Gecesi'ni yakalayıp, Kadir Gecesi'ndeki tefekkürde de bu anı yakalayan insan Allah'tan çok büyük sevaplar umabilir.

Tefekkürün müminin hayatında çok önemli bir yeri vardır. Ancak bunun için tefekkürün ne demek olduğunu bilmek gerekir. Tefekkür, evvela bir ön bilgiye dayanır. Âmîce ve câhilâne tefekkürler, kuru birer tahayyüldür ve zamanla bıkkınlık verir, daha sonra da insan onu anlamsız görmeye başlar. Bu sebeple insanın evvela tefekkür edecek mevzuu bilmesi, yani önceden belli bir malumatının olması gerekir.

Ayların ve yıldızların dönüşünü, onların insanla münasebetini, insanı teşkil eden zerrelerin deveran ve cereyanını bilmek, tefekkür adına bir adımdır. Ama Ay’ın ve Güneş’in harekatına bakıp kâinatın baş döndürücü güzellikleri karşısında şairane ilhamlarla coşmak tefekkür değildir. Bu şekilde düşünen, hayallere dalan malûl, yalnız ve garip bir sürü natüralist şair vardır. Onlar, mütefekkir değil, içlerini ve kalblerini kaybetmiş, gönüllerini Mefisto’ya kaptırmış hayalperestlerdir. Bunlar da bazen düşünüp kâinatın güzelliklerinden bahsedebilirler. Dünyevi güzellikler onların ifadelerinde öyle destanlaştırılır ki, onların bu beyanları karşısında insan, cennetin güzelliklerini duyuyor, dinliyor gibi olur. Bazen suların şakır şakır akması, yağmurun şapır şapır yağması, ağaçların hemhemesi, kuşların demdemesi hakkında öyle destan tuttururlar ki, insan kendisini cennetlerin ortasında zanneder. Ancak bütün bunlar tefekkür olmadığı gibi kalbî ve rûhî hayat adına da hiçbir şey vaat etmezler. Bunlar, bir adım bile ileriye gidememiş ve tenteneli perdenin verâsına geçememişlerdir. İşte bu tefekkürün hiçbir faydası yoktur. Ne kadar derin hülyalara dalınırsa dalınsın böyle bir tefekkürün insana bir şey kazandırmadığı bir vâkıadır.

Yukarıda da ifade edildiği gibi tefekkür etmek için evvela icmâlî bir malumatın olması şarttır. İnsanlık, hal-i hazırda ulaştığı ilim seviyesi itibarıyla, bu ilk bilgi sayesinde yeni terkipler, yeni tahliller yapacak, onlar üzerinde derinleşecek ve daha değişik hükümlere varacaktır. Vardığı bu hükümleri de ileride varacağı daha başka hükümler için mukaddime yaparak, bundan yeni yeni neticeler çıkaracak, çıkarıp tefekküründe derinleşecek, tek buudlu tefekkürünü çok buudlu yapacak ve muzaaf tefekküre ulaşacaktır. Bütün bunlarsa malumat sahibi olmaya vâbestedir. Malumatsız insanın tefekkür etmesine imkan yoktur. Bunun için bol bol kitap okuma çok önemlidir. Daha sonra tefekkür yolunun ve usûlünün öğrenilmesi ve son olarak da şeriat-ı fıtriyenin ve âyât-ı tekviniyenin mütalaa edilmesi gerekir ki, sabit ve sağlam düşünebilme imkanı doğsun.

İnsan, bir saat sağlam tefekkür ederse, o insanda erkân-ı imaniye (iman esasları) inkişaf eder. Daha sonra o insan, Allah’ı sever ve kalbinde derin bir muhabbet-i ilâhî belirir, derken zevk-i ruhanîye ulaşır ve ötelere doğru kanatlanır gibi olur. İşte böyle bir tefekkürle bazen insan, gider bin sene ibadet yapan ancak bu türlü bir tefekkürden mahrum kimselerin varabildiği ufka varır. Böyle bir anlayış ve şuur içinde, Rabbi’ne teveccüh etmeyen biri, bin sene bir yerde dursa da düşünüp derinleşemediğinden kat’ettiği mesafe bir saat tefekkürle kazanılan mesafeye müsavi gelmeyecektir. Ancak bu, onun bin sene yaptığı ibadetin boşa gittiği şeklinde de kesinlikle anlaşılmamalıdır. Zira Allah karşısında ne bir rükû, ne bir secde, ne bir kavame, ne de bir celse boşa gider.

“Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur. Zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur.” (Zilzal, 99/7-8)

ayet-i kerimesinin ifadesiyle, herkes kazancına göre bir kısım şeylere mazhar olur. İbadetlerini yerine getiren bir insan, vazife-i ubudiyetini eda etmiş olur; ne var ki, o tefekkürden hâsıl olan derinliği elde edemez. İşte bu manadaki tefekkür, bir sene ibadete mukabil gelebilir.

22 Mevlit Kandili'nde nasıl ibadet edilir ve namaz kılınır? Mevlid Kandili'nde oruç tutulabilir mi?

Bütün kandil gecelerinde yapılabilecek ve yapılması gereken önemli bir takım afv ü mağfirete nail olma, ecr ü sevap kazanma, manevî terakki kaydetme, bela ve musibetlerden kurtulma ve rıza–i İlâhiye ulaşma vesileleri vardır ki, bunlardan bazılarını maddeler hâlinde kısaca ve toplu olarak yeniden hatırlamakta yarar var:

1. Kur'ân-ı Kerim okunmalı; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur'ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.

2. Peygamber Efendimiz (sas)’e salât ü selâmlar getirilmeli; O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.

3. Kaza, nafile namazlar kılınmalı; varsa o geceye ait nakledilen namazlar, onlar da ayrıca kılınabilir; kandil gecesi, özü itibariyle ibadet ve ibadette ihsan şuuruyla ihya edilmeli.

4. Tefekkürde bulunulmalı; “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah’ın benden istekleri nelerdir?” gibi konular başta olmak üzere, hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.

5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı; şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli.

6. Günahlara samimi olarak tövbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede (günahları terk etme) bulunulmalı.

7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.

8. Mü’minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı.

9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli.

10. Kişi, kendine ve diğer Mü’min kardeşlerine, hattâ isim zikrederek dualar etmeli.

11. Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.

12. Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip; sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.

13. O gece ile ilgili âyetler, hadîsler ve bunların yorumları ilgili kitaplardan ferden veya cemaaten okunmalı.

14. Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli; va’z ü nasihat dinlenmeli; şiirler okunmalı; ilâhî ve ezgilerle gönüllerde ayrı bir dalgalanma oluşturmalı.

15. Kandil gecesinin akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve camilerde kılınmalı.

16. Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli; hoşnutlukları alınmalı; ve manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk’a niyazda bulunulmalı.

17. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.

18. Hayattaki manevî büyüklerimizin, üstadlarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, faks yahut e–mail çekerek tebrik edilmeli; duaları istenmeli.

19. Bu kandil gecelerinin gündüzlerinde mümkün olduğunca oruç tutulmalı.

NOT: “Mübarek gecelerin ihyası ile ilgili hususi bir ibadet mevcut değildir. Namaz, tilavet-i Kur'ân, dua gibi bütün ibadet çeşitleri ile gece ihya edilebilir... Mübarek gecelerde kılınan bazı hususi namazlar sünnette mevcut değildir; muteber bir rivayete de istinad etmezler. Bu, “O gecelerde namaz kılmak mekruhtur” anlamına gelmez. Teheccüd ve nafile namazları teşvik eden rivayetler çoktur. Bunların mübarek gecelerde yapılması elbette daha faziletlidir.” (Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/289). Kandil gecelerine ait olduğu kaydedilen namazları da ayrıca kılmakta bir beis yoktur; sevaptan hâli değildir.

23 Regaib kandilinde neler yapılabilir? Kandil gecelerini nasıl değerlendirmeliyiz?

Sevgili Peygamber Efendimiz (sas)’in Allah’ın bazı çok özel fiilî tecellilerine mazhar olduğu, nuranî lütf u ihsanlara, semavî mevhibelere eriştiği bir gecedir. Recep ayının ilk Cuma gecesine tevafuk etmektedir.4  Kelime olarak  regâib,  “çokça rağbet edilen, nefis, kıymetli, değerli, ihsan” mânâlarına gelen Ragibe kelimesinin çoğuludur. Buna göre Regaip Gecesi denilince: “Çok lütuf ve ihsanla dolu, kıymeti ve değeri büyük, çok iyi değerlendirilmesi gereken gece” mânâsı anlaşılır. Bu gece Allah lütuflarını sağanak sağanak yağdırır.

Müslümanlar arasında ise Peygamberimiz (sas)’in dünyaya teşriflerinin ilk halkasını teşkil eden anne rahmine şeref verdiği gün olduğuna inanılmaktadır. (Ancak bu gece ile veladet–i Nebeviyye arasındaki müddet, bunun hilafına işarettir. Şu kadar var ki Hz. Âmine’nin Fahr–i Âlem Efendimiz (sas)’i hamil olduğuna bu geceden itibaren muttali olmuş olabileceği düşünülebilir.(Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, s.187, Bilmen Yayınevi, İstanbul, 1990)

Peygamberimiz (sas)’in doğuşuyla yeryüzü nasıl küfür ve cehaletin karanlıklarından kurtulup büyük bir mutluluğa boğulduysa, onun teşriflerinin ilk basamağı olan bu geceyi de bütün kâinat alkışlamış, coşkun bir sevinçle ayakta karşılamıştır. Mânen bereketli olan bu gecenin bir hususiyeti de mübarek Ramazan ayının ilk habercisi olmasıdır. Bediüzzaman Hazretleri, Regaib gecesinin Zât–ı Ahmediye’nin terakki hayatının başlangıcının ünvanı olduğunu; Mi’rac gecesinin de Zât–ı Ahmediye'nin terakki hayatının zirve noktasının ünvanı olduğunu bildirmektedir.(Nursi, Sikke–i Tasdik–i Gaybî, s.207)

Bu gece Allah Rasûlü (sas), söz konusu mazhariyet ve mevhibeler için Cenâb–ı Hakk’a şükür için on iki rek’at namaz kılmışlardır. Bu geceyi ibadetle ihya etmenin sevabı pek çoktur.(Bilmen, a.g.e, s.187) Diğer zamanlarda okunan her Kur'ân harfi için on sevap verilirse, Recep ayında yüzleri geçmekte, Regâib kandilinde ise daha da artmaktadır. Kaza ve nafile namazların sevabı ise diğer gecelere oranla kat kat fazladır.

Regâib kandilinde yapılacak ibadetlerden birisi de duadır. Peygamberimiz (sas), bir hadîslerinde bu gecede yapılacak duaların Allah katından geri çevrilmeyeceğini bildirmişlerdir.[Suyûtî, Celâlüddin, Câmiu’s–Sagîr, (Feyzü’l–Kadir’le birlikte), III/454, Beyrut, 1972]

KANDİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Bütün kandil gecelerinde yapılabilecek ve yapılması gereken önemli bir takım afv ü mağfirete nail olma, ecr ü sevap kazanma, manevî terakki kaydetme, bela ve musibetlerden kurtulma ve rıza–i İlâhiye ulaşma vesileleri vardır ki, bunlardan bazılarını maddeler hâlinde kısaca ve toplu olarak yeniden hatırlamakta yarar var:

1. Kur'ân–ı Kerim okunmalı; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur'ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.

2. Peygamber Efendimiz (sas)’e salât ü selâmlar getirilmeli; O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.

3. Kaza, nafile namazlar kılınmalı; varsa o geceye ait nakledilen namazlar,111 onlar da ayrıca kılınabilir; kandil gecesi, özü itibariyle ibadet ve ibadette ihsan şuuruyla ihya edilmeli.

4. Tefekkürde bulunulmalı; “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah’ın benden istekleri nelerdir” gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.

5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı; ve şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli.

6. Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı.

7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.

8. Mü’minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı.

9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli.

10. Kişi kendine ve diğer Mü’min kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli.

11. Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.

12. Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.

13. O gece ile ilgili âyetler, hadîsler ve bunların yorumları ilgili kitaplardan ferden veya cemaaten okunmalı.

14. Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli; va’z ü nasihat dinlenmeli; şiirler okunmalı; ilâhî ve ezgilerle gönüllerde ayrı bir dalgalanma oluşturmalı.

15. Kandil gecesinin akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve camilerde kılınmalı.

16. Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli; hoşnutlukları alınmalı; ve manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk’a niyazda bulunulmalı.

17. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.

18. Hayattaki manevî büyüklerimizin, üstadlarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, faks yahut e–mail çekerek tebrik edilmeli; duaları istenmeli.

19. Bu kandil gecelerinin gündüzlerinde mümkün olduğunca oruç tutulmalı.

Mübarek gecelerin ihyası ile ilgili hususi bir ibadet mevcut değildir. Namaz, tilavet–i Kur'ân, dua gibi bütün ibadet çeşitleri ile gece ihya edilebilir... Mübarek gecelerde kılınan bazı hususi namazlar sünnette mevcut değildir; muteber bir rivayete de istinad etmezler. Bu, “O gecelerde namaz kılmak mekruhtur.” anlamına gelmez. Teheccüd ve nafile namazları teşvik eden rivayetler çoktur. Bunların mübarek gecelerde yapılması elbette daha faziletlidir.” (Canan, Kütüb–ü Sitte, III/289). Kandil gecelerine ait olduğu kaydedilen namazları da ayrıca kılmakta ise bir beis yoktur; sevaptan hâli değildir.

24 Ramazan Bayramı arefesine mahsus bir ibadet şekli var mıdır?

Arefe, Kurban Bayramı'ndan bir önceki gün, hicrî takvime göre Zilhicce ayının 9. günüdür. Başka güne arefe denmez. Ülkemizde Ramazan Bayramı'nın bir önceki gününe de arefe denmektedir.

Resulullahın (asm) bildirdiğine göre:

"Günlerin en faziletlisi arefe günüdür. Faziletçe cumaya benzer. O, cuma günü dışında yapılan yetmiş hacdan faziletlidir. Duaların en faziletlisi de arefe günü yapılan duadır. Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz de: Lailahe illallah vahdehu la şerike lehu. (Allah birdir, ondan başka ilah yoktur, O'nun ortağı da yoktur) sözüdür." (Muvatta, Hacc, 246)

Hazreti Aişe (ra) anlatıyor:

"Allah, hiçbir günde, arefe günündeki kadar bir kulu ateşten çok azat etmez. Allah mahlukata rahmetiyle yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve: 'Bunlar ne istiyorlar?' der." (Müslim, Hacc, 436)

Resulullah (asm):

"Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah'ın kıymet verdiği bir gündür."

diyerek Allah Teâlâ'nm kıymet verdiği günü hürmet ederek bilinçli bir şekilde yaşamaya gayret etmemizi istemiştir. Hürmet, verilen nimeti idrak etmekle ve verileni bilmekle, görebilmekle başlar. Arefe gününü günahlara girmeden oruçla, duayla, istiğfarla geçirmek, kullarını arefe gününde bağışlayacağını müjdeleyen Allah Teâlâ'ya hürmetin ve şükrün bir ifadesidir. (Deylemi)

Hazreti Ömer (ra) ile bir Yahudi arasında geçen konuşma da arefe gününün önemini göstermektedir:

Hazreti Ömer'in halifeliği zamanında Yahudilerden birisi:

"Ey Ömer, siz bir âyet okuyorsunuz ki, o âyet bize inseydi o günü bayram olarak kutlardık." dedi.
O âyet, Maide sûresinin üçüncü âyetiydi. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştu:

"Bugün, sizin dininizi kemale erdirdim ve size nimetimi tamamladım."

Bu âyet, hicri onuncu yılda, Veda Haccı'nda, arefe günü olan cuma günü ikindiden sonra, Peygamber Efendimiz (asm) Arafat'ta "Adba" adındaki devesinin üzerinde vakfede iken nazil olmuştu. Deve vahyin ağırlığına dayanamayarak yere çökmüştü.

Hz. Ömer (ra)'e Yahudi'den hangi âyet olduğunu öğrenince şöyle dedi:

"Biz o günü ve o gün bu âyetin Hz. Peygambere (asm) nazil olduğu yeri biliriz. Cuma günü arefede bulunuyordu." demiş ve o günün bayramımız olduğuna işaret ederek arefe gününün önemini belirtmiştir.

Arefe günü, Hazreti Âdem (as) ile Hazreti Havva'nın Arafat'ta buluştukları gündür.

Tevriye, arefe gününden bir önceki güne denir. Peygamber Efendimiz (asm) şöyle, buyurmuştur:

"Tevriye günü oruç tutan ve günah söz söylemeyen Müslüman cennete girer."

Bugün tutulan oruç, bin gün nafile oruca bedeldir. Aynca geçmiş ve gelecek yılda yapılan tövbelerin kabul olmasına da sebep olur. Arefe günü oruç tutmak da çok sevaptır. Resulullah (asm) şöyle buyurmuştur:

"Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselâmdan, Sûr'a üfürülünceye kadar yaşamış bütün insanların sayısının iki katı kadar sevap yazılır."

"Arefe günü tutulan oruç, bin günlük nafile oruca bedeldir."

"Aşure günü orucu bir yıllık, arefe günü orucu da, iki yıllık nafile oruca bedeldir."

Arefede tutulan oruç, iki bin köle azat etmeye, iki bin deve kurban kesmeye ve Allah yolunda cihâd için verilen iki bin ata bedeldir."

"Arefe günü tutulan oruç, biri geçmiş, biri de gelecek yılın günahlarına kefaret olur."

Arefe günü özellikle bin adet İhlas okumak büyük zatlar tarafından tavsiye edilmiştir. Hadis-i şeriflerde İhlas sûresini okumanın kul borcu hariç diğer günahların affedilmesine vesile olacağı söylenmiştir.

"Arefe günü Besmele ile bin İhlas okuyanın günahları affedilir ve duası kabul olur."

"Peygamber (asm) arefe akşamı ümmetinin affedilmesi için dua etti. Duasına, 'Muhakkak ki ben zalimden başkasını mağfiret ettim.' diye cevap verildi. 'Zalimden ise mazlumun hakkını alırım.' buyruldu. Resul-i Ekrem:"

'Ey Rabbim, dilersen mazluma cennette mükafatını verir zalime de mağfiret edersin.' diye dua etti ise de Arafat'ta bu duasına Allah Teâlâ'dan kabul gelmedi. Sabah vakti Müzdelife'de aynı duayı tekrarladı. Bu defa duası kabul edildi. Resulullah memnuniyetinden ve sevincini belli ederek güldü. Bunun üzerine Ebu Bekir ve Ömer (ra):

'Anam babam size feda olsun, bu saatte siz gülmezdiniz, sizi güldüren nedir?' diye sordu. Resulullah (asm):

'Allah'ın düşmanı İblîs, Allah Teâlâ'nın duamı kabul ederek ümmetimi affettiğini anlayınca, toprağı alıp başına çalmaya ve "vay sana helak oldun" diye feryada başladı. İşte Şeytan'ın görmüş olduğum bu feryadı beni güldürdü', buyurdu."

Arefe gününe saygılı olmalı, o gün hacılar Arafat'ta vakfe yapıp dua ederken, manen onların yanında olduğumuzu hissederek dualarına iştirak edilmelidir. Böyle bir günde bizi günaha sokabilecek her şeyden uzak kalmak gerekmektedir.Günümüzde arefe, bayramın bir önceki günü olduğu için dünyalık telaşların en yoğun olduğu bir gün olarak yaşanmaktadır. Oysa ki arefe insana verilen en kıymetli vakitlerden biridir. Bugünler ibadet ve affedilme günleridir. Hacıların Arafat'ta "Lebbeyk (Buyur Rabbim)" diyerek dil, ırk, ten ayırımı yapılmaksızın bir araya geldiği mahşer gününü hatırlatan, kulluğun Allah Teâlâ'ya dualarla, telbiyelerle arz edildiği en kıymetli zaman dilimidir. Resulullah (asm) şöyle buyurmuştur:

"Duanın faziletlisi, arefe günü yapılanıdır." (Beyheki)

"Allah Teâlâ, arefe günü kullarına nazar eder. Zerre kadar imanı olanı affeder."

Allah Teâlâ bazı geceler duaların reddedilmeyeceğini Peygamber Efendimize (asm) bildirmiştir. Rahmet kapılarının açıldığı dört mübarek gece şunlardır:

1. Fıtr (Ramazan) Bayramı gecesi,
2. Kurban Bayramı gecesi,
3. Terviye gecesi (Zilhicce ayının 8. gecesi),
4. Arefe gecesi, (Isfehani)

Arefe gününü ve gecesini ibadetle geçirmek çok faziletlidir. Arefe gecesini ibadetle geçirenin cehennemden azat olacağını müjdeleyen rivayetler vardır. Arefe günü günahlardan uzak kalanın da bağışlanacağı Resulullah (asm) tarafından müjdelenmiştir.

"Arefe günü Resulullahın (asm) yanında bulunan bir genç, kadınları düşünüyor ve onlara bakıyordu. Resulullah (asm) eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadınlardan çevirdi. Genç yine onları düşünmeye başladı. Resulullah (asm):

'Kardeşimin oğlu, bugün öyle bir gündür ki, bugünde herkesin kulağına, gözüne ve diline sahip olursa günahları bağışlanır.' buyurdu." (Müsned)

Arefe Günü Yapılması Tavsiye Edilenler:

1. Arefe gününün sabah namazının farzından sonra teşrik tekbirleri getirilmeye başlanmalıdır.
2. Arefe günü oruç tutulmalıdır.
3. Arefe gününe hürmet edilmeli, günaha girmemeye dikkat edilmelidir.
4. Arefe günü çok dua ve istiğfar edilmelidir.
5. Arefe günü 1000 âdet İhlas-ı şerif okunmalıdır.

25 İbadet için kurulan ilk ev Kâbe olduğuna göre, İslam'ın ilk zamanlarında Mescid-i Aksa neden kıble olmuştur?

Cevap 1:

Kâbe, Mekke şehrinde Mescid-i Haram'ın ortasında yaklaşık 13 m. yüksekliğinde, 12 m. boyunda ve 11 m. genişliğinde taştan yapılmıs dört köşe bir bina. Haccın sebebi ve bütün Müslümanların kıblegâhı olan Kâbe, yeryüzünde yapılmış olan ilk mukaddes mabettir. Buna Beytullah ve Beyt-i Atik de denir. Kur'an-ı Kerim'de;

"İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev, Mekke'de bulunan mübarek ve alemler için hidayet kaynağı olan Kabe'dir." (Âl-i İmran, 3/96) buyurulur.

Hz. Peygamber (asm), ashab-ı kiramdan Ebu Zer (r.a)'in sorularına cevap olarak yeryüzünde ilk inşa edilen mescidirı "Mescid-i Haram", ikinci inşa edilenin "Mescid-i Aksa" olduğunu ve bu ikisi arasında kırk yıl süre bulunduğunu beyan buyurmuştur. (Buhârî, Enbiyâ. 10).

Yukarıdaki ayet ve hadis-i şerif, yeryüzünde yapılan ilk mescidin Kâbe olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

İbadet ederken nereye yönleceğimizi emreden Allah'tır. Onun emrettiği tarafa yönelmek de ibadettir. Bu açıdan Kabe'ye yönelmeyi emrederse, kıble Kabe olur, Mescid-i Aksa'ya yönelmeyi emrederse de kıble orası olur. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) her iki yönü de kıble edinerek namaz kılmıştır.

Demek ki Allah Teala hem Kabe'yi hem de Mescid-i Aksay'ı kıble olarak tayin etmiştir. Hangisine yönelinmesini emrederse oraya yönelmek gerekir. Bazı ümmetlere Kabe'ye yönelmeyi emrederken, bazı ümmetlere de Aksa Mecsidi'ne yönelmeyi emretmiştir.

Cevap 2:

Hz. Âdem'den (a.s.) Peygamber Efendimize (a.s.m.) gelinceye kadar bütün peygamberlerin tebliğ etmiş oldukları iman esasları birdir. Bu husus, peygamberlerin tebliğ ettikleri bütün hak dinlerin ortak bir hususiyetidir. Hiç bir peygamber iman esaslarını değiştirmediği gibi, ona herhangi bir ilâve de yapmamıştır. Hz. Adem (as) insanları nelere inanmaya çağırmışsa, son peygamber Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam da ümmetini o esaslara iman etmeye davet etmiştir.

İlâhî dinler arasında iman esasları hususunda hiçbir fark olmadığı gibi, bilhassa temel ibadetler hususunda da fark bulunmamaktadır.

İşte dinin direği mesabesinde olan namaz da bütün peygamberlere ve onların ümmetlerine farz kılınmış bir ibadettir. Fark, sadece vakitlerde ve rekât sayısındadır. Meselâ, namaz Hz. Musa'nın (as) ümmetine günde elli vakit olarak farz kılınmıştı. Bize ise, sevap bakımından elli vakte denk, beş vakit olarak farz kılındı.

Namazın geçmiş ümmetlere de emredildiği hususu bizzat Kur'an-ı Kerîm'de ifade edilmektedir. Meselâ, bir âyeti kerimede Hz. İbrahim (as)’in devamlı namaz kıldığı ve neslinin de namaza devam etmelerini istediği şöyle haber verilir:

"Yâ Rabbi, beni ve benim neslimden olanları namaz da devamlı kıl. Ey Rabbimiz, duamı kabul buyur." (İbrahim, 14/40)

Hz. Musa (as) da namazla emrolunmuştu. Mâide Sûresinin 12. âyeti kerimesinde İsrailoğullanndan namaz kılmaları hususunda kesin söz alındığı ifade edilir.

Hz. Şuayb (as) da çok namaz kılardı. Hatta bu sebeple kendisine hakaret edilmek istenmişti. Bu da Kur'an-ı Kerîm'de şöyle beyan buyurulur:

"Onlar dediler ki: 'Ey Şuayb, atalarımızın taptıklarını terk edip mallarımız hakkında dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor?" (Hûd, 11/87)

Yine Kur'an-ı Kerîm'de Hz. Ishak ve Yakub'un, Hz. Zekeriya'nın, Hz. İsa’nın (aleyhimüsselam) namaz kıldıkları bildirilmektedir.

Diğer taraftan oruç ve zekât da sadece Peygamberimizin (asm) ümmetine mahsus ibadetler değildir. Nitekim, Kur'an-ı Kerîm'de bu ibadetlerin diğer ümmetlere de farz kılınmış olduğu bildirilmektedir. Meselâ, Bakara sûresinin 183. âyetinde mealen şöyle buyurulur:

"Ey imân edenler! Oruç, sizden evvelki ümmetlere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Tâ ki, günahtan sakınıp takvaya eresiniz."

Evet, namaz, oruç, zekât ve daha birçok ibadetler diğer peygamberlerin şeriatlarında da vardı. Fakat zamanla Yahudi ve Hristiyanlar bu ibadetleri terk ettiler veya değiştirdiler. O halde, demek yerine, "Cenâb-ı Hak namazı Yahudilere ve diğer ümmetlere de emretmiştir." demek daha doğrudur.

Cevap 3:

Mescid-i Aksa

Tanınmış tefsir alimlerinden Kasımi, Mescid-i Aksâ'nın ismi hakkında şu açıklamayı yapmıştır: "Aksa kelimesi "en uzak" anlamındadır. Mescidi Aksa da Mekke'ye olan uzaklığından dolayı böyle adlandırılmıştır."

Tefsir kitaplarında yer alan rivayetlere ve tarihi kayıtlara göre Mescidi Aksa ilk olarak Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilmiştir. Buhari ve Müslim'in sahihlerinde yer alan bir rivayete göre sahabeden Ebu Zer (r.a.) şöyle demiştir:

"Resulullah (a.s.)'a, yeryüzüne konulmuş olan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum. "Mescidi Haram" diye buyurdu. "Sonra hangisi?" dedim. "Mescidi Aksa" diye buyurdu."

Mescidi Aksa vahye dayalı diğer dinlerde olduğu gibi İslâm'da da büyük bir öneme sahiptir. Resulullah (a.s.m) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur:

"Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram'a ve Mescidi Aksa'ya." (Müslim, Kitâbu'l-Hacc, 15/415, 511, 512)

Burada kastedilen yolculuk ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescidi Aksa harem mescitlerin üçüncüsü sayılmıştır.

Mescidi Aksa'nın İslâm'daki müstesna yerinin bir sebebi de Resulullah (a.s.m)'in İsrâ ve Miraç mekânı olmasıdır. Yüce Allah, İsrâ suresinin birinci âyetinde Mescidi Aksa'yı adıyla anarak şöyle buyurur:

"Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir."

Burada dikkat edilirse Mescidi Aksa 'dan "çevresini mübarek kıldığımız" şeklinde söz edilmektedir. Mescidi Aksa'nın çevresi ise başta Kudüs, sonra diğer Filistin topraklarıdır.

Resulullah (a.s.m)'ın Mirac'a yükseltildiği sırada Kudüs'te bugünkü şekliyle bir cami yoktu. Ancak Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilmiş ve daha sonra yıkıma maruz kalıp yenilenmiş olan Mescidi Aksa'nın kalıntıları vardı ve burası da Beyti Makdis olarak adlandırılırdı. Resulullah (a.s.m)'ın ziyaret ettiği mekan da işte burasıydı. Beyti Makdis ibaresi bazı tarihi kaynaklarda Kudüs şehri için de kullanılmıştır.

Kadı Beyzavi tefsirinde "Mescidi Aksa" ibaresi açıklanırken: "Burada kastedilen, Beyti Makdis'tir. Çünkü o zaman orada bir mescid mevcut değildi." denmektedir. Aynı ibarenin Nesefi ve Hazin tefsirinde de aynen geçtiğini görüyoruz. İbnu Abbas'tan rivayet edilen tefsir de bu şekildedir. Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsirinde de ayette geçen "Mescidi Aksa" ibaresiyle ilgili olarak şu açıklama yapılmaktadır:

"Mescidi Aksa: Kudüs'teki Beytu'l-Makdis'tir. Nitekim İsra hadisinde de: 'Burak'a bindim. Beytu'l-Makdis'e vardım.' diye geçmiştir. Bunun etrafı da Kudüs ve civarı demek olur." (Burada kastedilen İsra hadisini, Buhari, Bed'u'l-Halk, 6; Müslim, İman, 259, 264; Nesai, Salat, 10; Tirmizi, Tefsir, İsra suresi tefsiri, 2, 17; Ahmed ibnu Hanbel, III/148, IV/208, V/387,392,394'te rivayet etmiştir.)

Fi Zilali'l-Kur'an'da İsra suresinin birinci ayetinin tefsirinde şöyle denmektedir:

"... İki belli yer arasındaki bu yolculuğun bir tarafını Mescidi Aksa teşkil ediyor. Mescidi Aksa ise mukaddes toprakların kalbi sayılan bir yerdir. Allah Teala İsrailoğullarını bir müddet buraya yerleştirmiş sonra çıkarmıştı."

Konyalı Mehmed Vehbi Efendi'nin Hulasatu'l-Beyan tefsirinde de şöyle denmektedir:

"Ayette Mescidi Aksa'dan murad, Beyti Mukaddes'tir. Mekke-i Mükerreme'ye uzak olduğundan aksa denilmiştir. Mescidi Aksa'nın etrafı bağlar, bahçeler ve her nev'i nimetlerle dolu olduğu cihetle, dünya nimetleri hususunda mübarek olduğu gibi din hususunda dahi mübarektir. Zira Beyti Mukaddes, makarrı enbiya ve mahalli vahyi ilahi ve sulehanın mabedidir. Ekseri enbiyanın mucizeleri ve asarı garibe orada zuhur ettiğinden Cenab-ı Hak mübarek olduğunu beyan etmiştir. Binaenaleyh maddi ve manevi mahalli mübarek denmeye şayandır."

Mevdudi de Tefhimu'l-Kur'an adlı tefsirinde burada kastedilen mabedin Kudüs'teki Mescidi Aksa olduğunu ifade etmektedir.

Sabuni'nin Safvetu't-Tefasir adlı eserinde de ilgili ibarenin tefsirinde şöyle denmektedir:

"Yani Mekke-i Mükerreme'den Kudüs'e götüren Allah'ın şanı pek yücedir. Mescidi Aksa ile Mescidi Haram'ın arasındaki mesafe uzak olduğu için Kudüs'teki mescide Mescidi Aksa denilmiştir."

Yine bu tefsirde de Mescidi Aksa'nın çevresinin maddi ve manevi yönden bereketli kılındığı ifade edilir.

Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerinde de Mescidi Aksa'dan adı anılmaksızın söz edilmektedir. Örneğin Meryem suresinin 11. âyetinde Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Bunun üzerine [Zekeriya (a.s.)] mescidden kavminin karşısına çıkıp onlara: 'Sabah ve akşam tesbih edin.' diye işaret etti."

Burada kastedilen mescid, Mescidi Aksa yani Beyti Makdis'dir. Âl-i İmrân suresinin 37. âyetinde de şöyle buyuruluyor:

"Rabbi onu (Meryem'i) güzel bir kabulle kabul etti; güzel bir şekilde yetiştirip büyüttü ve onun bakımını Zekeriyya'nın yükümlülüğüne verdi. Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mabede girse yanında yiyecek bulurdu. 'Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?' derdi. O da: 'Allah'ın katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verir.' derdi."

Burada sözü edilen ma'bed de aynı mesciddir. Yine aynı surenin 39. âyetinde de şöyle buyuruluyor:

"Onun [Zekeriya (a.s.)'ın] mihrabda namaz kılmakta olduğu sırada melekler kendisine, 'Allah sana, Allah katından olan Kelime'yi doğrulayıcı, efendi, kendine hakim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdelemektedir.' diye seslendiler."

Bu âyeti kerimede mihrab denirken kastedilen mekân da Mescidi Aksa'dır.

Bütün bu ayetler, Hz. Zekeriyya ve onun oğlu Hz. Yahya, Hz. Meryem ve onun oğlu Hz. İsa (a.s.) döneminde orada bir mabedin yani Mescidi Aksa'nın eski şeklinin mevcut olduğunu ortaya koymaktadır. İşte Beyti Makdis denilen mabed de bu mabeddir.

Mescidi Aksa'nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında birçok hadisi şerif de bulunmaktadır. Bunlardan en meşhur olanını yukarıda verdik. Ahmed ibnu Hanbel, Nesâi ve Hakim'in Abdullah ibnu Ömer (r.a.)'den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (a.s.m) şöyle buyurmuştur:

"Süleymân (a.s.) Mescidi Aksa'yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi. Kendisinden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi. Bir de her kim, bu Mescid'de -yani Mescid-i Aksa'da- namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa, anasından doğmuş gibi günâhlarından sıyrılsın, istedi. Biz Allah'ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz."

Bir hadisi şerifte bildirildiğine göre Resulullah (a.s.m)'ın câriyesi Meymune (r. anhâ): "Ey Resulullah! Bize Mescidi Aksa hakkındaki hükmün ne olduğunu bildir." dedi. Resulullah (a.s.m) da şöyle buyurdu: "Oraya (Mescidi Aksa'ya) gidin ve içinde namaz kılın." -Hadisin râvisi dedi ki: "O zaman burası Dâru'l-Harb'di (yani Müslüman olmayanların hâkimiyeti altındaydı)."- (Resulullah (a.s.m) sözlerine daha sonra şöyle devam etti): "Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin." (Ebu Davud, Kitâbu's-Salât, 14)

Burada zeytinyağı bir semboldür. Yapılması istenen ise Kudüs'e ve Mescidi Aksa'ya önem verilmesi, oranın Hz. İbrahim (a.s.)'ın hanif dininin gerçek sahipleri olan mü'minlerin eline geçmesi için çalışılması ve o kutsal mekânların tevhid dinine uygun kimliğinin korunması amacıyla yapılan çalışmalara herhangi bir şekilde destek olunmasıdır.

Yeryüzünün en faziletli mekânları camiler, camilerin de en faziletlileri Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa’dır. Bu üç camide kılınan namazların diğer camilerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğu hadisi şeriflerde bildirilmiştir. Hatta İbnu Mace'nin nakletmiş olduğu bir hadiste:

"Bir adamın kendi evinde kıldığı namaza bir namaz sevabı verilir. Oturduğu beldenin sakinlerinin devam ettikleri camide kıldığı namaza yirmi beş kat sevap verilir. Cuma namazının kılındığı camide kıldığı namaza beş yüz kat sevap verilir. Mescid-i Aksa'da kıldığı namaza elli bin kat sevap verilir. Benim camimde kıldığı namaza da elli bin kat sevap verilir. Mescid-i Haram'da kıldığı namaza ise yüz bin kat sevap verilir."(İbnu Mâce, İkâmetu's-Sala ve's-Sunne fihâ, 5/198. Ayrıca bk. Ahmet b. Hanbel,2/ 16, 68)

denmektedir. Ancak ez-Zevâid'de bu hadisin isnadının zayıf olduğu söylenmektedir. İbnu Hibban da bu hadisin delil olarak alınabilmesi için bunu te'yid eden bir rivayetin bulunması gerektiğini ifade etmiştir. Burada verilen rakamları te'yid eden başka herhangi bir rivayet bilmiyorsak da, sayılan üç mescidde kılınan namazların diğer mescidlerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğunu bildiren başka hadisler mevcuttur. Bu itibarla verilen rakamlar belki sevabın katını ifade etmek için değil de arada çok büyük bir sevap farkı olduğuna dikkat çekmek için söylenmiş olabilir.

Bilindiği üzere Mescidi Aksa aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir. Bu özelliğinden dolayı da İslâm'da ayrı bir öneme sahiptir. Buhari ve Müslim'in rivayet ettiklerine göre el-Bera ibnu Azib (r.a.) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s.) Beyti Makdis (Mescid-i Aksa) tarafına on altı ya da on yedi ay namaz kıldı. Resulullah (a.s.) Ka'be tarafına namaz kılmayı arzuluyordu. Yüce Allah da şu ayeti kerimeyi indirdi: "Yüzünü göğe doğru çevirip durmanı görüyoruz. Seni hoşnut kalacağın kıbleye doğru yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ve her nerede olursanız olun yüzünüzü onun tarafına çevirin." (Bakara, 2/144)

Bunu te'yid eden daha birçok hadisi şerif rivayet edilmiştir.

Mescidi Aksa aynı zamanda Yüce Allah'ın yeryüzündeki ilâhi âyetlerinden bir âyettir. Yukarıda verdiğimiz Mirac olayıyla ilgili ayette, Resulullah (a.s.m)'ın Mescidi Aksa'ya getirilmesiyle bağlantılı olarak: "Kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için..." denmesi buna delalet eder. Allah dileseydi Resulullah (a.s.m)'ı Mescidi Haram'dan da Mirac'a yükseltebilirdi. Ancak kendisine birtakım ilâhi âyetlerin gösterilmesi amacıyla önce Mescidi Aksa'ya getirilmiş ve oradan Miraca yükseltilmiştir. Demek ki, burası da Allah'ın yeryüzündeki ilâhi âyetlerinden bir âyettir. Dolayısıyla buraya asıl sahip çıkmaları gerekenler Müslümanlardır.

Mescidi Aksa'nın Tarihi

Tarihi kaynaklardan anlaşıldığına göre Mescid-i Aksa'yı ilk inşa eden kişi Hz. Süleyman (a.s.)'dır. Kur'an-ı Kerim'in Sebe suresinin 14. ayeti kerimesinin tefsiriyle ilgili olarak verilen bilgiler de buna delalet etmektedir. Bu ayeti kerime de şöyle buyurulur:

"Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde, onun ölümünü, bastonunu yiyen ağaç kurdundan başka onlara gösteren olmadı. Böylece o yere yıkılınca, anlaşıldı ki cinler eğer gaybı biliyor olsalardı aşağılayıcı azabın içinde kalmazlardı."

Bu ayetin tefsirinde şu bilgiler verilir: Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa'nın inşasında cinlerden de yararlandı. Bu inşaat işinde insanların yapmaya güç yetiremeyecekleri zor işleri cinler yapıyorlardı. Ancak Süleyman (a.s.) bir gün mihrabında asasına dayanmış halde ibadet ederken öldü. Cinler onun ibadet ettiğini sanarak işlerini yapmaya devam ettiler. Sonuçta Süleyman (a.s.)'ın asasını içten güve yedi ve asa kırılınca onun cesedi de yere düştü. Böylece öldüğü anlaşıldı.

Bazı tarihi kaynaklarda Kudüs'ün M.S. 70 yılında yıkıma uğratıldığı Beyti Makdis'in de bu olayda yıkıldığı ifade edilmektedir. Ancak bu mekan yine bir mabed olarak biliniyor ve Beyti Makdis'in kalıntıları da korunuyordu. Şu an Yahudilerin "Ağlama Duvarı" Müslümanların ise "Burak Duvarı" olarak adlandırdıkları duvar, eski mabedin bir kalıntısıdır. M.S. 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) döneminde Kudüs fethedildikten sonra Beyti Makdis'in yerinde Mescidi Aksa inşa edildi. Hz. Ömer (r.a.)'ın burayı mabed ittihaz etmesi de o mekanın kudsiyet ve ehemmiyetinden ileri geliyordu. Mescidi Aksa daha sonra Emevi halifelerinden Abdülmelik bin Mervan zamanında genişletildi. Mescidi Aksa'nın hemen yakınında bulunan ve bugün Türkiye Müslümanları tarafından Mescidi Aksa zannedilen sekiz köşeli Kubbetu's-Sahra adlı mabed de Abdülmelik bin Mervan tarafından inşa ettirilmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hicretten önce kıblenin yönü hangi tarafa idi? Kıble Kâbe'ye doğru oluşu hangi tarihlere rast geliyor; hangi hadiseler vuku buluyordu?

26 Gerçekte kulluk nedir? Allah'a kulluk etmek ne demektir? İtaat manasında kulluğu melekler yapıyor zaten. İnsan, manadan yahut maddeden eserler inşa eder, tasarımlar yapar... Namaz, oruç, zekat gibi tüm "ibadet"ler de bunların vasıtalarıdır...

Kulluk, yaratılan insan ile Yaratan Allah arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir ameliyedir. Bu yüzdendir ki, ilk inen vahiyde, Allah’ın yaratıcılığı ve insanın da yaratılmışlığı öne çıkarılmıştır:

“Yaratan; insanı yapışkan bir hücreden yaratan Rabbinin adıyla oku.”(Alak, 96/1-2).

Yine Kur’an’da, insanı Allah’a  kulluk yapmağa davet eden ilk ayette de bu ilişkiye dikkat çekilmiştir:

“Ey insanlar! Hem sizi hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz / kulluk yapanız.”(Bakara, 2/21). 

Bundan anlaşılıyor ki, kulluk insan için bir fıtrat vazifesidir, yaratıcıya karşı bir teşekkür ifadesidir, ruhanî ve cismanî  mekanizmaların yaratılış amacını gerçekleştirmeye yönelik bir kutsal eylemdir.

Şimdi, çok özet bir halde çerçevesini çizmeye çalıştığımız kulluk hakikatini birkaç madde halinde sunmaya çalışacağız: 

Kulluk iki şekilde yapılır: Biri Yaratanın gıyabında, doğrudan ona hitap etmeden yapılan, diğeri ise, onun huzurunda, ona hitaben yapılan kulluk.. 

1. Yaratanın gıyabında yapılan kulluk, şöyle özetlenebilir: 

a. Kulluk:  İnsanın kâinat çapında görülen “salatanat-ı rububiyete”; yaratma, yönetme, düzenleme, dizayn etme gibi harika işlere bakıp, yüce Allah’ın büyüklüğünü tasdik etmek, sanatının güzelliğini alkışlamaktır. 

b. Kulluk: Allah’ın güzel isimlerinin birer yansıması olan varlıktaki güzel sanatları görmek, kendi aralarında bunları müzakere etmek ve birbirinin ibret nazarına sunmaktır.

c. Her birisi birer manevî hazine olan Allah’ın güzel isimlerinin cevherlerini, idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığıyla takdir edip değer vermektir. 

d. Kulluk: Kâinatı / göklerin ve yerküresinin sayfalarını Allah’ın kudret ve hikmet kalemiyle yazılmış bir kitap olarak algılamak, mütalaa edip tefekkür etmektir. 

e. Kulluk: Kainat çapında görülen harika sanatlar, ince nakışlar, süslü dizaynlar penceresinden bakıp, Yüce Yaratıcının manevî cemal ve kemalini temaşa etmek, onu yakından tanımak, onu sevmek ve ona saygı duymaktır. 

2. Yaratanın huzurunda -ona hitaben- yapılan kulluk, şöyle özetlenebilir: 

a. Kulluk: Her zaman Allah’ın huzurunda olduğunu idrak etmek ve ona göre bir duruş sergilemektir. Eserden müessire / sanattan sanatkâra geçmektir. 

b. Kulluk: Yüce Yaratıcının, harika ve mucizeli sanatlarını teşhir etmek suretiyle kendini tanıttırmak istediğini anlamak ve bu isteğini imanla karşılayıp mukabele etmektir. 

c.Kulluk:  Rahman ve Rahim olan Allah’ın, sonsuz rahmetinin bir yansıması olarak bin bir türlü rahmet ürünlerini sergilemekle kendini sevdirmek istediğini idrak etmek; onun bu isteğini, kendisini severek yerine getirmek, sevgisini ona tahsis etmek ve kendisi de ona kulluk ederek kendini ona sevdirmeye çalışmaktır. 

d. Kulluk:  Sonsuz kerem ve ihsan sahibi olan Allah’ın, maddî-manevî sayısız nimetleriyle insana ikramlarda bulunup,  maddî-manevî duyu organlarına hitap edip, damağına ve dimağına keyif ve lezzetler enjekte etmek isteğini kavramak, buna mukabil; fiilleriyle, sözleriyle, tutum ve davranışlarıyla, hatta elinden gelse varlığının bütün zerreleriyle ona övgülerini, şükranlarını sunmaktır. 

e. Kulluk: Atomlardan galaksilere kadar her yerde yansımaları görünen Allah’ın celal ve cemal sıfatlarına karşı “Subhanellah, elhamdulillah, Allahu ekber” diyerek  hayret içinde ayakta el-pençe durmak, iki büklüm olarak rükua varmak, yüzünü yerlere sürerek secdeye kapanmaktır. 

Ayrıca, kulluk; ibadet ve ubudiyet olarak da ikiye ayrılır: Oruç, namaz, hac, zekât birer ibadet olarak kulluk olduğu gibi, hayatı kolaylaştıran, insanların yararına olan her türlü teknoloji üretmek de bir kulluk görevidir. Örneğin; araba yapmak, gemi yapmak, uçak yapmak, yol yapmak, köprü yapmak, çeşitli sanayi ürünlerini istihsal eden fabrikalar kurmak da bir kulluktur. Şüphesiz, gerek ibadetin gerekse ubudiyetin bir değer ifade etmesi için, Allah’ın rızasını esas yapmak ve işlerinde samimi olmak şarttır.

İlave bilgi için tıklayınız:

İbadet nedir? Cennet vaad edilmeseydi ve cehennemle korkutulmasaydık ibadet eder miydik?

27 Nefse mani olma, nefisle cihad hakkında bilgi verir misiniz? Nefis ve şeytana uymamak için neler yapmalıyım?..

Bırakılmayacak günah yoktur. İlim, zaman, mekan ve çevre ile her günah bırakılabilir.

Allah’ı sevmek ve onun razı olduğunu bilmek soyut bir durum olduğu için anlamak zordur. Bir insan ben Allah’ı seviyorum diyebilir. Fakat bu durum içimizdeki bir duyguyu anlattığından dolayı, dışımızda bunu göstermemiz gerekir.

Diğer taraftan, Allah bizden razı mı? Biz onun yanında nasıl bir kuluz? Bu sorular da aynı şekilde anlaşılması zor konulardır. Bunu anlamanın da bir yolu olmalı.

İşte hem bizim Allah’ı sevdiğimizin anlaşılması, hem de Allah’ın bizden razı olduğunu anlamanın yolunu şu ayeti kerimede Allah’ımız bildiriyor.

“Ey Muhammed deki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun, ta ki Allah da sizi sevsin.”(Al-i İmran, 3/31)

Dikkat edilirse Allah’ı sevmemizin göstergesi Hz. Peygamber Efendimize (asm) uyarak İslamı yaşamaktır. Biz Peygamberimize (asm) uyarak hayatımızı yaşarsak, netice de Allah’ın da bizi sevdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Mesela, babanızı ve annenizi sevdiğiniz nasıl anlaşılır? Onların isteklerini yapar, memnun olmadığı şeyleri de terk ederseniz, o zaman sevdiğiniz ortaya çıkmış olur. Onlar bize demeseler bile biz bundan anlarız ki onlar da bizi seviyorlardır. Tam tersi olsa dediklerinin hiç birini yapmam ama, kalbime bak onları çok seviyorum deseniz kime inandırabilirsiniz.

Demek ki Allah, Peygamberimizi (asm) bir model olarak yaratmış ve en güzel örnekleri onda göstermiş. Bize de, eğer beni seviyorsanız, size peygamber olarak gönderdiğim Hz. Muhammed’e uyunuz. O takdirde anlayın ki ben de sizi seviyorum, diyor.

Sözün özü: Allah’ın bizi sevdiğinin göstergesi, bizim ne kadar Hz. Muhammed’e benzediğimizdir. Ona göre sonuca varabiliriz.

Size, bize ve tüm insanlara yol haritası Kur’an ve sünnettir. Bundan başkasını size tavsiye edemeyiz. Yani Kur’an'ı ve sünneti, yani Rasulullahı (a.s.m) kendimize rehber edinmek, kendimizi onlara endekslemek ve imani bahis ve kitapları tefekkür ile okumaktır. Yani imanın ve Kur’an'ın anlattığı ve bahsettiği Kur'anî ve imani kitaplar bulabilseniz veya bu konuları tefekkür ve mütalaa eden şahsiyetlerle beraber olmakla onlardan istifade edebilseniz, sizin hem dünyanıza hem de ahiretinize faydalı olacaktır.

Namazları vaktinde kılmak, büyük günahlara dikkat etmek ve namazın arkasındaki tesbihatı yapmak ayrıca sizi tekamül ettirecektir.

Bu konuda size bazı tavsiyelerimiz olabilir:

1. Çevrenizde güven ve itimat duyduğunuz bazı kimselerle istişare ederek, İslamî çizgiyi koruyan ve sorularınıza cevap verebilecek cemaat mensuplarıyla görüşmenizi;

2. Zafer, Nesil, Cihan ve Nil yayınları gibi yayınevlerinde çıkan kitaplardan bazılarını seçerek okumanızı;

3. Bizim tavsiye edeceğimiz şu kitapları okumanızı öneririz:

(Zafer Yayınları, Yerebatan cd. 45/2 Cağaloğlu, İst. Tlf. )
- Gerçeğe Doğru Serisi, 6 cilt
- Nurdan Kelimeler / Cümleler, 2 cilt
- Bir Kader Sohbeti
- Ölüm son Değildir, 3 cilt
- Risale Okumaları, 2 cilt

(Nesil Yayınları, Sanayi Cd. Bilge Sk. No: 2 Yeni Bosna İst. Tlf. )
- Dört Halife
- Sahabe Modeli
- Peygamberimizin Hayatı
- İslamı Nasıl Anlamalı
- Gençliğe Sesleniş
- Vesvese, Sebepleri ve Kurtuluş Yolları
- Kendini Arayan Adam
- Müslüman Nasıl Yaşamalı
- Peygamberimizin Tebliğ Metodu, 2 cilt
- Kur'an'da Cihad ve Savaş

Ayette geçen Nefis ve Malın Allah’a satılması ne demektir?

Nur Külliyatı'nda, “Muhakkak, Allah müminlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabili satın almış bulunuyor.” mealindeki âyet-i kerimenin tefsiri yapılırken bir temsil getirilir ve temsilin bir yerine de şu mesaj yüklenir.

“Hem o fabrikadaki âletler benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek.” (Sözler)

Bir sohbette arkadaşlarıma, toprağın ve suyun fiyatlarını sormuş ve bir cevap alamamıştım. Muzun fiyatını sorduğumda ise yüksek bir rakamla karşıma çıkmışlardı. İşte toprak ve su Allah’ın bir fabrikası olan ağaca girdiklerinde, öteden muz olarak çıkıyor ve büyük bir kıymet kazanıyorlar. Aynı şekilde, otu inek denilen bir canlı fabrikaya veriyoruz, et ve süt elde ediyoruz. Şeker pancarı, fabrikadan şeker olarak çıkarken, çiçek tozları kovanda bal oluyorlar.

İnsan, etrafını saran böyle sonsuz ibret tablolarından ders alarak nefis ve malını, Rabbinin emir tezgâhına soksa, alâ-yı illiyyin denilen o üstün makama erecek ve cennet ehli olma şerefine kavuşacak.

Nefis denilince insanın zâtını anlıyoruz, mal denilince de zâtın tasarrufuna verilen emanetleri. Bir başka ifadeyle, “nefis” insana ihsan edilen dahilî nimetleri; “mal” ise haricî nimetleri temsil etmekte. Her ikisi de insanı ya alâ-ı İlliyyîne çıkaran yahut esfel-i safiline düşüren imtihan âletleri.

Âyet-i kerimede nefisten başlandığını dikkate alarak nefsimiz üzerinde biraz duralım.

İnsan aklı, fizik ve kimyadan, ticaret ve ziraattan, kumar ve soyguna kadar her şeyde istimal edilmeye müsait. Bunların bir kısmı insanı yükseltirken, diğerleri alçaltır.

İnsan kalbi bir umman. İman ve küfürden, adalet ve zulme, tevazu ve kibre, itaat ve isyana, muhabbet ve nefrete, af ve intikama ve daha nice müspet ve menfi mânâlara açık. İnsanın alâ-yı illiyyîne yükselmesinde yahut esfel-i safilîne yuvarlanmasında en büyük pay onun.

Kalbe bağlı lâtifeler, hisler bedenin organlarından çok. Bunlar da insanı ya yücelere çıkarır yahut çukurlara düşürür. Sevgiden başlayalım. İnsan bu his ile, ya Rabbini ve Mevlâsını sever, yahut nefsini ve menfaatini. İşte birinci hâl yükseliş, ikincisi çöküştür.

Bir diğeri, “endişe duygusu.” İnsan, ya maddî ve dünyevî problemleri kendisine dert edinir, bunların endişesiyle ruhunu perişan eder. Yahut, bu dünya yolculuğunun cehennemle son bulma endişesi onu durmadan çalışmaya, gayrete ve duaya sevk eder. Birincisi, aşağıların aşağısı, ikincisi yüceler yücesidir.

Beş duyumuz da bu ölçüye vurulmalı. İnsan bunlarla sâlih amel de işleyebilir, isyan ve günah da. Birinciler, insanı en ileri makamlara, ikinciler ise en derin azaplara hazırlar. Yine Nur Külliyatı'nda,

“Küfür, mahiyet-i insaniyyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder.”

denilerek, büyük bir hakikat dersi verilir. Demek ki, insan ahsen-i takvim ile ifade buyrulan bir elmas mahiyetinde yaratılmış. Kendisini rıza çizgisinden, istikamet hattından dışarı çıkarırsa, ceza alarak aşağıların aşağısına atılıyor. Bu çöküş “kömür” olmakla sembolize edilmiş. Bilim adamlarımızın ifadelerine göre, elmasla kömürün temel taşları aynı. Sadece kristalleşme şekilleri farklı. İşte bu farklılıktan birbirine zıt iki mahiyet doğuyor. Aynı harflerle farklı kelimelerin yazılabilmesi gibi, aynı insan mahiyetinden de, birbirine zıt meyveler çıkabiliyor: Mümin-kâfir, salih-fasık, âdil-zâlim, mütevazı-mağrur gibi.

Bu misâle göre:

•Ahsen-i takvim, “en güzeli yazabilecek kıvamda, kabiliyette yaratılmış olma.”
•Alâ-yı illiyyîn, “bunu başarabilenlerin yüksek makamı.”
•Esfel-i safilîn, ise “yanlış yazanların büyük düşüş ve çöküşü.”

Allah Resulü (a.s.m.),

“Dünya âhiretin tarlasıdır.”

buyurur. O halde insan bu dünyada, çekirdek kabilinden de olsa, “alâ-yı illiyyîn” şerefine erecektir ki, bu mazhariyet âhirette o yüce makam olarak kendini göstersin. Ve yine insan, işlediği isyanlarla, “esfele-i safilîne” lâyık olacaktır ki, bu liyakat o dehşetli azabı meyve versin.

Sözün özü: Yüksek insanlar da, alçak insanlar da bu dünyada yetişiyorlar. Ve âhirette her nefis kendi ameline uygun saadete eriyor yahut azaba düşüyor.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Günah işleyen kişi tövbe etmekle günahlarından kurtulabilir mi?

- Evlenemeyen kişinin günaha girmemesi için ne tavsiye edersiniz? Cinsel baskıdan kurtulmanın yolları nelerdir?

28 Ezan okunurken dinlemek, ezan lafızlarını tekrarlamak, ezana saygı göstermek hakkında bilgi verir misiniz?

Ezan, lügatte “bilmek ve bir şeyi bildirmek, ilan etmek, duyurmak”1 demektir. Tevbe sûresinde:

“Haccın en büyük günü, Allah ve Resûlü’nden insanlara şunu ilan edin ki; Allah da, Resûlü de müşriklerden beridir…”

ayetinde “ezan” kelimesi bu manâda kullanılmıştır.2 Şer’î manâda ise ezan, farz namazlarının vaktini bildiren, nasla belirlenmiş belli lafızlardan müteşekkil bir semavî ilandır.3

Mana ve muhtevası yönüyle ezan, hem tevhid, hem İslâm hem de namaz için bir çağrıdır. Yani ezan vasıtasıyla insanlar bir taraftan namaza çağrılırken; diğer taraftan İslâm’ın temel ilkelerini oluşturan esaslar da duyurulur. Allah’ın varlığı-birliği, ondan başka ilah olmadığı, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in O’nun elçisi olduğu ve asıl kurtuluşun Allah’a kullukta; hususiyle en cami kulluk namazda aranması gerektiği açıklanır. Diğer bir tabirle ezanda çok öz ifadelerle İslâm’ın itikat ve amele ait temel esasları özetlenmiştir. Bu yönüyle ezan, İslâm’ın temelidir. Mehmet Akif de, bu noktadan hareketle;

“Bu ezanlar ki şehadetleri, dinin temeli / Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli,” demiştir.

Yer kürenin güneş karşısındaki konumu ve kendi çevresinde dönüşü ile namaz vakitlerinin oluştuğu göz önünde bulundurulursa, Müslümanların yaşadığı her ülkede günde beş defa okunanan ezanların, kesintisiz devam ettiği, ilahî mesajın günün her anında bütün bir aleme yayıldığı görülür ve duyulur. Yahya Kemal, “Ezan-ı Muhammedî” şiirinde cihan-ı Muhammedî’nin ona dar geldiğini, yüz binlerce minâreden yükselen ezan seslerinin, gökyüzünü de nura gark ettiğini belirtir:

"Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî,
Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî."

"Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden,
Şehbal açınca rûh-i revân-ı Muhammedî."

"Sultan Selîm-i Evvel’i râmetmeyib ecel,
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî..."

"Ervâh cümleten görür Allâhü Ekber’i
Akseyleyince Arş’a lisân-ı Muhammedî."

"Üsküp’te kabr-i mâdere olsun bu nev-gazel,
Bir tuhfe-i bedî’ü beyân-ı Muhammedî..."

Bu ilahî sadâ “bir yandan kulaklarımıza çarpıp bizi semâvîliğe çağırdığı aynı anda, diğer yandan da göklerin derinliklerine doğru yankılanarak ‘Sözlerin en temiz ve en güzel olanı O’na yükselir.’ (Fatır, 35/10) fehvasınca semâ kapılarını aşar ve gider tâ ötelere, ötelerin de ötesine ulaşırlar. Bu seslerin büyüsüyle hemen herkes, olduğundan ve bulunduğundan daha farklı yeni bir duruşa geçer; yeni bir duyuş, yeni bir sezişle öteleri daha anlamlı bir temaşaya koyulur. Öyle ki, bu seslerin ulaştığı hemen her yer âdeta ruhânîlerin metâfı hâline gelir. Arz’a, ruhânîlerle beraber itminan ve sekîne iner, bu esnada habis ruhlarsa kuyruklarını kısar ve saklanacak yer ararlar. Arz u semâda bir velvele olur; kimileri ona koşar, kimileri de ondan kaçar. Yarasalar rahatsız olur, güvercinler ona dem tutmaya durur. Gönüller pür heyecan şahlanır, nefislerse yeisle yutkunur. Herhalde semâ sakinleri de yerdekilere gıpta etmeye dururlar.”4

İşte Yüce Resûl, şeytanların ezan okunurken gösterdikleri bu tepkiyi şöyle ifade etmektedir:

“Namaz için ezan okunduğu zaman, sesli sesli yellenerek, şeytan ezanı duyamayacağı yere kadar uzaklaşır. Ezan bitince ise, tekrar geri gelir şeytan. Kamet getirmeye başlanınca yine kaçar. Kamet bitince tekrar geri dönüp, namazda kişi ile kalbinin arasına girip, vesvese atar. Şunu hatırla, bunu düşün vb. gibi aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesveseye vermeye başlar. Öyle ki buna kapılan kişi kaç rekat kıldığını bilmeyecek hale gelir.”5

Bir şairimizin de dediği gibi:

"Ezanlar! Kovun tüm şeytanları ülkemizden!
Silinsin yadı beynamazlığın töremizden!.."

Ezanla ilgili bu genel girişten sonra, asıl ezanın başlangıcı ve ezanla ilgili bilmemiz gerekli olan diğer konulara geçebiliriz.

- Ezan nasıl başlamıştır?
- Ezana nasıl saygılı olunmalı ve ezan nasıl dinlenilmelidir?
- Ezan anında ve ezandan sonra neler yapılmalıdır?

Davet İçin Usul Arayışları

Namaz vaktinin girdiğini bildirmek üzere ezan okuma, usul olarak belirlenmeden önce, Müslümanlar, Mescid-i Nebevî’de bir araya toplanıp namaz vaktini beklerlerdi. Bazen de geldiklerinde namaz kılınmış olurdu. Bu bir şekle ve disipline bağlanmalıydı. Peygamberimiz (s.a.s.) bir gün, ashabını toplayarak Müslümanları namaza çağırmak için ne yapmak gerektiğini onlarla istişare etti. Bazıları şöyle dedi; “Namaz vakti gelince bir bayrak dikelim! Onu görenler birbirlerine haber versinler.”6 Fakat Allah Resûlü bunu beğenmedi. Bir başkası boru öttürülmesini veya çan çalınmasını teklif etti. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu tekliflerin de hiç birini kabul etmedi. Ashab-ı Kirâm, bir ara çan çalmayı uygun gördüler. Hatta Hz. Ömer (ra), çan için gerekli olan iki ağaç parçasını satın almayı da üzerine almıştı. Fakat bu yöntem de uygulanmadı. Bunun üzerine yüksekçe bir yerde ateş yakalım denilince; Kainatın Efendisi bu tavsiyeyi, uygulamanın Mecûsîlere ait olduğunu söyleyerek kabul etmedi. Zira İslâm toplumu, Mecûsîlere veya bir başka topluluğa ne iç yapısı ne de dışıyla hiçbir şekilde benzeyemezdi.

“Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır.”7

buyuran Allah Resûlü (s.a.s.)’in bu teklifleri kabul etmesi düşünülemezdi.

Arayışlar devam ediyordu. Herkes bir arayış ve bekleyiş içindeydi. Aradıklarını bulamıyorlardı. Fakat araştırmaya devam ediyorlardı.8 Her arayışın güçlü bir fiilî duâ olduğunu biliyorlardı. Henüz bekledikleri de Resûlüllah’a bildirilmemişti. Davet için getirdikleri teklifler de, taklitten öteye gitmiyordu. Halbuki taklit, taklit edilen şeyi hatırlatır. Taklit edilen şeyin aslına ait ritüelleri, manâyı veya manâsızlıkları akla getirir. Kaldı ki “sapıklıkları üzere devam etmekte olan milletlere dinî nişaneler konusunda muhalefet etmek gerekir.”9 Bundan dolayı teklif edilen yöntemler kabul görmemişti.

Aynı zamanda taklitle bir yere varılamazdı. Taklit, hakikate giden yol olamazdı. Dolayısıyla Müslümanları namaza çağırmak için öyle bir yol bulunmalıydı ki, güzelliği, etkileyiciliği ve evrenselliği ile insanlığı kuşatsın. İnanan çok şey anlar ve imanla dolarken, inanmayan hiç olmazsa bir şey anlasın. Gözleri, gönülleri hakka bağlasın. Allah’a kulluk haricinde, her şeyden zihinleri arındırsın. Kalpleri ibadete hazırlasın. İnsanı vicdanının derinlikleriyle yakalayıp mescide bağlasın. İnsan, dinlerken ağlasın... Ağlarken içi şuur bağlasın. Yüce divana kulluğa durduğunda, içinde, huşû ve huzur çağlasın. Yoksa insanlar, çan ve boru öttürme vs. gibi teklif edilen şekillerin herhangi birisiyle de namaza çağrılabilirdi.

İşte “İlahî hikmet, ezanın sadece bir duyuru aracı olarak kalmamasını; aksine dinî şeâirden biri olmasını, okunduğunda gaflet halinde olanlara dini hatırlatıcı bir özellik içermesini, bir topluluğun onu kabul etmesi halinde Allah’ın dinine boyun eğdikleri manâsına gelici bir mahiyet arz etmesini gerektirmiştir. Bu sebeplerden dolayı ezanın, Allah’ın zikri, kelime-i şehadet ve namaza çağrı ifadelerini içermesi vacip olmuştur. Böylece ezana, kendisiyle ne kastedildiği herkesçe anlaşılan bir muhteva kazandırılmıştır.”10

Sonuçta bu arayış ve kavlî-fiilî duâlara, hızlı bir icabette bulunulmuştu. Bu bekleyiş ve arayışlar sırasında ezan, sadık bir rüya ile Abdullah b. Zeyd’e öğretilmişti.11 Aynı zamanda İslâm alimleri, Maide sûresinin 58. ayetinin de, ezanın sırf rüya ile değil, Kur’ân’ın nassı ile de sabit olduğunu gösterdiğini belirtmişlerdir.12 Bu ayette

“O kafirleri de dost edinmeyiniz ki namaza çağırdığınız zaman o ezan veya namazı eğlence ve oyun yerine tutar, alay ederler.”

buyrulmaktadır. Bu ayet ezanın dayanağıdır. Ayrıca ezanla alay edip hafife almanın küfür olduğuna delalet eder.13 Abdullah b. Zeyd’in gördüğü rüyayı Hz. Ömer (r.a) da görmüştü. Bu iki sahabenin ezanla ilgili rüyaları, onlara ilahî bir ihsan ve ikramdı. Bu bir tevafuktu. Allah Resûlü’nün: “Bu rüya haktır, inşaallah.” demesi de bu ikramın bir teyididir.

Burada insanın aklına “ezanın bu şekilde teşriinin hikmeti nedir?” diye bir soru gelebilir. Buna şu şekilde cevap verebiliriz. Bizim bildiğimiz bilmediğimiz pek çok hikmet vardır. Bir hikmeti de şu olabilir: Ezan, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in şahsını da yücelttiği için, hikmet-i ilahi onun, başka bir müminin diliyle meşru olmasını dilemiştir. Böyle bir takdirden dolayı ne ilahî hikmeti, ne de O’nun mutlak iradesini asla sorgulayamayız. Allah, hak ve hakikati kullarına nasıl duyuracağını, nasıl öğreteceğini, en iyi bilendir.

“...Şüphesiz ki Allah ne dilerse yapar.” (Hac, 22/18)

Medîne’de İlk Ezan

İşte bu arayışlar devam ederken, sahabeler bir süre namaz vakitleri yaklaştığında, sokaklarda, “es-salâh, es-salâh“ (namaza, namaza) diye birbirlerine çağrıda bulunmuşlardı. Fakat bu yeterli bir uygulama değildi. Dolayısıyla namaz vaktinin girdiğini haber vermek için, kalıcı bir işarete, bir beyana, etkili bir duyuru şekline ihtiyaç olduğu aşikardı. Çan çalınması, boru öttürülmesi, ateş yakılması veya bayrak dikilmesi şeklindeki teklifler de, yukarıda belirttiğimiz gibi hoş karşılanmamıştı.

Bu sırada Ensar’dan Abdullah b. Zeyd, bir sabah Allah Resûlüne gelerek bir rüya anlattı:

“Ya Resûlâllah! Bu gece uyurken, üzerinde iki parçadan yemyeşil elbiseler giyinmiş, elinde çan taşıyan bir adam yanıma uğradı. Beni gezdirdi, dolaştırdı. Ona,

— Ey Allah’ın kulu! Bu çanı satar mısın, dedim.
— Ne yapacaksın, dedi.
— Namaza davet edeceğiz, dedim.
— Sana daha hayırlı olan bir şey bildireyim mi, dedi.
— Olur göster! Nedir o, deyince, bana şu kelimeleri öğretti:

"Allahu Ekber. Allahu Ekber.
Allahu Ekber. Allahu Ekber
Eşhedu ellâ ilâhe illâllah.
Eşhedu ellâ ilâhe illâllah.
Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah.
Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah.
Hayye ale’s-Salâh.
Hayye ale’s-Salâh.
Hayye ale’l Felah.
Hayye ale’l Felah.
Allahu Ekber. Allahu Ekber.
Lâilâhe illâllah.”


Bunları bana söyledikten sonra, "az geriye durup, namaza kalkacağın sırada şunları okursun" dedi.

“Allahu Ekber. Allahu Ekber.
Allahu Ekber. Allahu Ekber.
Eşhedu ellâ ilâhe illâllah
Eşhedu ellâ ilâhe illâllah
Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah
Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah
Hayye ale’s-Salâh
Hayye ale’s-Salâh
Hayya ale’l-Felah
Hayya ale’l-Felah
Kadkâmeti’s-Salâh
Kadkâmeti’s-Salâh

Allahu Ekber. Allahu Ekber.
Lâilâhe illâllah.”

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.);

“İnşallah bu hak rüyadır. Bilal ile birlikte kalk da gördüğünü ona öğret. Ezanı okusun. Zira onun sesi, seninkinden daha gürdür.”buyurdu. Bilal ile kalktık. Ben ona öğretmeye o da okumaya başladı. Bu sesi evinden işiten Hz. Ömer (ra), hemen çıkıp geldi ve şöyle dedi:

“Ey Allah’ın Resûlü! Seni hak ile gönderen, Allah’a yemin olsun ki, O’nun gördüğü rüyanın aynısını ben de gördüm."

Bu sözü işiten Peygamberimiz, Allah’a hamd ederek; ‘Şimdi bu, daha sağlam oldu.’ dedi.”14

Böylece ezan, namaza davette usul olarak teşrî kılındı.

Ezan-ı Muhammedî, o günden bugüne, bu kudsî lafızlarla okundu. Allah Resûlü’nden sonra da herhangi bir dönemde ezana herhangi bir müdahalede bulunulup değiştirilmedi ve değiştirilemeyecektir. Çünkü ezan, Mescid-i Nebevî’nin inşası biter bitmez hicrî 1. yılda lafızlarıyla Peygamberimize bildirilmiş, ashabından Abdullah b. Zeyd ve Hz. Ömer gibi önemli kişilerin sadık rüyalarıyla da teyid ve tasdik edilmiştir. Allah Resûlü, “Artık bu daha sağlam oldu” dedikten sonra, lafızlarıyla günümüze kadar hiçbir değişikliğe uğramadan sapasağlam gelen, davetlerin en güzeli ve en mükemmeli ezan-ı Muhammedî’yi kimin haddine ki, değiştirmeye yetkisi olsun.

İşte Bediuzzaman, ezanın şeâirden ve taabbüdî bir emir olduğunu ve yerine başka bir şey konulamayacağını; yerine ne konulursa konulsun asla aynı hikmet ve maslahatların gerçekleşmeyeceğini şu küllî prensiblerle veciz bir şekilde belirtmektedir:

“Şeâirin taabbudî kısmı, hikmet ve maslahat onu değiştiremez. İbadet olma yönü öndedir, ona ilişilmez. Yüz bin maslahat gelse onu değiştiremez. Öyle de, ‘şeâirin faydası yalnız bilinen maslahatlardır’ denilmez. Böyle bilmek hatadır. Belki o maslahatlar, çok hikmetlerinden bir faydası olabilir. Mesela, birisi dese, ‘ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kâfidir.’ Halbuki, o dîvâne bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o sadece bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, kainatın ve beşeriyetin yaratılışının en büyük neticesi olan tevhidi ilan ve alemlerin Rabbine karşı, kulluğu izhar vasıtası olan ezanın yerini nasıl tutacak?”15

Yine Bediüzzaman, ezanın lafızlarının değiştirilemeyeceğini şöyle açıklamaktadır:

“Kur’ân’ın, Nebevî duâ ve tesbihlerin lafızları câmid bir giysi değil; cesedin canlı cildi gibidir, belki zamanla cilt olmuştur. Elbise değiştirilir; fakat cilt değişse, vücuda zarardır. Belki namazda ve ezandaki gibi mübarek lafızlar, manâ-yı örfîlerine alem ve nam olmuşlar. Alem ve isim ise, değiştirilmez. Dolayısıyla zarûriyât-ı dîniye mahfazaları olan İlahî kudsî lafızların yerine hiçbir şey ikâme edilemez ve yerlerini tutamaz ve vazifelerini göremez.”16

Müezzin ve Davetine İcabet

Müezzin; ezelden bu güne kadar değişmemiş ve ebede kadar değişmeyecek olan, kainattaki en büyük hakikatların mümini, şahidi ve dellalıdır. Yapılan iş büyük, manâ büyük. Davanın büyüklüğü ve yüceliği, temsilcilerini de büyütüyor. Yüce Resûl (s.a.s.)’ün dilinde müezzinler, hak ve hakikata tercüman olanlar, onu bütün bir kainata en güzel şekilde ilan edenler, kıyamet günü, insanların en uzun boylusu olarak haşr edilecektir. Onlar, bir manâda bugün de yarın da, boylarına ulaşılamıyacak kadar yüce ve üstün şahsiyetler... Hakka iman etmeyen, iman edip, onu söz ve davranışlarıyla ilan, yani temsil etmeyenler, büyüklükte onların topuğuna ulaşamazlar.

Dolayısıyla büyüklüğün sırrı ezanda... Ezanın manâsıyla mayalanmada... Ezandaki hakikatlerle ruh ve manâ kazanmada. Şayet ferde, aileye ve topluma ezan mayası çalınamamışsa; o millet büyüklük nedir asla bilemez. Bir ömür boyu küçüklükte, büyüklük arayışları içinde kaybolur gider. Küçüklüğü büyüklük zannederek, faniyi baki tevehhüm ederek mahvolur biter.

Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: Resûllullah (s.a.s.) buyurdular ki:

“Müezzine, sesinin gittiği yer boyunca mağfiret edilir. Yaş ve kuru her şey onun lehinde şehadet eder. Namaza katılan kimseye yirmi beş kat namaz sevabı yazılır. Ve iki namaz arası günahları affedilir.”17

Sesinin gittiği yere kadar müezzinin affedilmesi; Allah’ın mağrifetinin genişleğini ve çokluğunu ifade eder. Veya müezzinin sesini işitip de namaza iştirak eden herkesin bağışlanacağını müjdeler. Bu hadis-i şerifde hem müezzinliğe hem de ezanın ve içindeki hakikatlerin mümkün olduğu kadar geniş topluluklara duyurulmasına teşvik vardır. Ezanın ifade ettiği hakikatlerin güneşin doğup-battığı her yere ulaştırılmasına ve o yüce hakikatlerin hakkıyla temsiline işaret vardır.

İşte ezan burada önümüze yeni bir kapı açıyor. Hem müezzine, hem dinleyene... Günahları af kapısı... Cemaatle namaza icabet eyleyene, saflar arasında şevkle ibadet edene, yirmi beş kat sevap kapısı. Acaba ezanın, açılmasına vesile olduğu bu kapıdan daha güzel bir kapı, ezanın bizi davet ettiği bu yapıdan daha sağlam bir yapı var mı?

Evet müezzini, sesinin ulaştığı her şey duyar. Tekbirlerine icabet eder ve uyar. Müezzinin ne dediğini anlar, onu tanır ve tehlillerle canlanır. Doğruluğuna kendi diliyle gürül gürül şehadet eder. Tek doğruya ve en büyük hakikate davet eden, bu davetçiyi, takdir eder. Onun faziletini kabul eder. Tanıyıp faziletini kabul ettiği gibi; okunan ezanı tekrar edip, o yüce davete icabet edeni de tanır ve tebcil eder. Zira müezzin yüce olduğu kadar, ezanı huşû ve huzur içinde dinleyen ve tekrar eden; dinleyip namaza iştirak edenler de yücedir. Amr b. el-As (r.a) anlatıyor:

“Bir adam Allah Resûlüne gelerek,

'Yâ Resûlâllah! Müezzinler sevapça bizden üstünler. Onlara yetişmemiz mümkün mü?' diye sordu. Yüce Nebi cevaben;

‘Onların dediklerini sende tekrar et. Bitirip sona erince de dilediğini iste. Sana da aynı sevap verilecektir.’ dedi.”18

İşte külfeti az, sevabı çok, güzel bir ibadet. İşte çok kolay elde edilebilecek geniş bir af ve mağrifet.

Ezana Saygı

Ezan şeâirdendir; yani İslâm’ın nişanıdır. Beldelerin şehadetidir. Kur’ân ve Kâbe gibi, namaz ve hac gibi... Şeâire ise sahip çıkmak ve saygı göstermek Kur’ân’ın bize bir emridir:

“…Kim Allah’ın şearini tazim ederse, şüphe yok ki bu kalplerin takvasındandır.” (Hac, 22/32)

Dolayısıyla Allah’ın şeâirine saygı göstermek, müminin kalbinde takva olduğunu gösterir. Kaldı ki ezan kelimesinin lügat manâlarından biri de “işitilen bir şeye kulak verip dinlemek,”19 yani, dikkatli dinlemek demektir. Kelimenin lügat anlamı da bizi şeâire karşı saygı ve dikkate davet etmektedir.

Peki ezan nasıl dinlenir? Ezana saygı nasıl gösterilir?

Bunu da dinimiz adına her şeyi kendisinden öğrendiğimiz, Rehber-i Ekmel Yüce Peygamberimiz (s.a.s.)'den öğreniyoruz. Zira Hak ve hakikate ondan daha derin bir saygı duyan yoktur. O, bu manâda da bir Rehber-i Ekberdir. İşte Efendimiz buyuruyor ki:

“Ezanı işittiğiniz zaman siz de müezzinin dediğini deyin.”20

Resûlü Ekremin bu konudaki uygulamasını, Ümmü Habîbe validemiz şu şekilde anlatmaktadır: “Peygamber (s.a.s.), benim yanımda bulunduğu zaman, müezzinin ezan okuduğunu duydum. Müezzin sustuğu anda, onun söylediğini tekrar ederdi.

Hz. Ömer (ra)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte de bunun karşılığında cennet vaad edilmektedir:

“Resûlüllah (s.a.s.) buyurdular ki:

Müezzin, ‘Allahu ekber Allahu ekber’ deyince sizden kim samimiyetle, ‘Allahu ekber, Allahu ekber’ derse, sonra müezzin: ‘Eşhedu en lâ ilâhe illâllah’ deyince, ‘Eşhedu en lâ ilâhe illâllah’ derse; sonra müezzin: ‘Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah’ deyince, ‘Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah’ derse; sonra müezzin: ‘Hayye ale’s-salâh’ deyince ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh’ derse; sonra müezzin: ‘Hayye ale’l-felâh’ deyince, ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh’ derse; sonra müezzin: ‘Allahu ekber Allahu ekber’ deyince, ‘Allahu ekber Allahu ekber’ derse; sonra müezzin: ‘Lailâhe illâllah’ deyince ‘Lâilahe illâllah’ derse cennete girer.”22

Evet; bu ulvî hakikat, bu yüce sesler ve tekbirler karşısında Fahr-i Kâinat (s.a.s.), adeta hazır ola geçmemizi istemiştir. Bu yönüyle ezan, âdeta bir dikkat komutu gibidir. Ezanın ilk kelimesi olan “Allah…” lafzı duyulur duyulmaz, herkes kendini toparlayacaktır. Uygunsuz tutum, durum ve davranışlardan uzak duracaktır. Huzur ve huşu içinde sadece ezanı dinleyecektir. Konuşan Hak ve hakikattir, Hakk’a kulak verilecektir. Her şey susacak, ezan konuşacak, ezanla konuşulacaktır. Ezanlaşılacaktır.. Ezandan irfan ve iz’an alınacaktır. Bu manâda ezan bize, malâyâniyattan uzaklaşma uyarısı, bir temkin ve bir zikr-i daimî dersidir.

İşte Peygamberimiz (s.a.s.), ezanı duyar duymaz, kulak vermiş, gönlünü vermiş, duyduklarını tekrarla duâya durmuştur. Davete icabet ederek kulluğunu eda etmiştir. Sadece dilde kalmamış, dudaklarından eksik olmayan duâlarını, davet edilen yere icabetle de pekiştirmiştir. Gerçek manâda ezana saygı ve davete icabet de ancak budur.

Evet; ezan okunurken, kainatta en büyük hakikat konuşurken, herkes susmalı, her şey durmalı, herkes ve her şey tekbir ve şehadetlerle dolmalıdır. Bütün hamdler senalar sadece O’nadır, Tek “Bir”le beraber olmalıdır. Kur’ân okuyan bile okumasını kesip ezanı dinlemelidir. Selam veren selamı vermemeli, namaza durmak isteyen dahi, namaza kalkmamalıdır. Zira ezan, selamdır. Ezan duâdır. Ezan duâ ânıdır. Mü’min buna katılmalıdır. Ezan dikkattir, dikkat ânıdır. Herkes dikkatle onu takip etmelidir. Zira ezan, duâlara mutlaka cevap verildiği ganimet zamanıdır. Af için fırsat ânıdır. Mümin dikkat eder, takib ederse, sükût murakabesine dalar, gönlünün diliyle yalvarırsa kazanır.

İşte bu dikkat ve diriliş ânını kaçırmış olan çok şey kaçırmış olabilir. Resûlüllah (s.a.s.) buyuruyor ki:

“Şu beş şey için semanın kapıları açılır; Kur’ân okunduğu an, düşmanla karşılaşıldığı an, yağmur yağdığı an, mazlum duâ ettiği an ve ezan okunduğu an.”23

Kamet getirildiği zaman dilimi de böyle bir lütuf ânıdır.

“Ezan okunduğu an, semanın kapıları açılır ve duâlara icabet edilir. Kamet getirildiği anda ise hiçbir duâ reddolunmaz.”24

Namaz için kamet getirildiği ânın değeri bir başka hadisde şöyle ifade edilmektedir:

“Şu dört yerde semanın kapıları açılır ve duâlara icabet edilir. Allah yolunda düşmanla karşılaşıldığında, yağmur yağdığı zamanda, namaz için kamet getirildiğinde ve Kâbe görüldüğünde.”25

Yine bir başka hadisde Allah Resûlü (s.a.s.), ezanla kamet arasındaki vaktin değerine de dikkatlerimizi çekmektedir:

“Dikkatli olun! Ezanla kamet arasında yapılan duâ red olunmaz. Onun için o vakitlerde duâ edin.”26

Hadisin başka bir rivayetinde şu ilave de vardır: “Bunun üzerine sahabe-i kiram; ‘Ya Resûlallah! O an duâlarımızda Allah’tan ne isteyelim?” diye sordular. Resûlüllah (s.a.s.): “Dünya ve ahirette af ve afiyet isteyin”27 buyurdular. Bunun hikmeti ise “ilahî rahmetin inmesi ve her tarafı kaplaması; duâ edenin de tam bir teslimiyet arz ederek ilahî rahmeti hak edecek bir konumda durmasıdır.”28 Bunun için ezan ve kamet esnasında asla konuşulmaz. Selam verilmez. Aksırana “yerhamukellah” bile denilmez. Hatta bu duâyı o anda içinden bile söyleyemez. Bazı kaynaklarda öksürmenin de konuşmak olarak kabul edildiği belirtilmektedir.29

Ezan okunurken müezzine icabette, tekbirler ve kelime-i şehadetler yukarıda hadis-i şerifte de geçtiği üzere aynen tekrar edilir.30 “Hayye ale’s Salâh” ve “Hayye ale’l Felâh” cümlesinde “lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” denilir. Yani; Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur. Yoksa müezzinin bu emirlerini aynen bizim de tekrar etmemizin bir anlamı olmayacağı gibi bu doğru da olmazdı. Çünkü bir emri aynıyla tekrar etmek eğlence ve alay sayılır. Onun için müezzinin “Namaza koşun, kurtuluşa koşun, yönelin” emirleri karşısında bize, bu tesbihi söyleme tavsiye edilmiştir. Burada söylenen bu cümlenin manâsını ezandaki bu emirle şöyle irtibatlandırabiliriz:

Allah’a isyandan ancak Allah’ın kuvveti ile, onun muhafazası ile korunulur. Allah’a hakkıyla itaate de yine Allah’ın yardımı ve kuvveti ile ancak muvaffak olunur.”31 Çünkü “Bu büyük ibadetle en büyük murada ermek en üstün hayır ve en büyük bahtiyarlıktır. Fakat bizden engelleri kaldırıp itaat ve ibadetlere kuvvet verecek olan şanı yüce Rabbimizdir. Binaenaleyh bu konuda da kendisinden yardım dileriz.”32

Farza başlamadan önce getirilen kamet de, böyledir. Ezanı dinleyip namaza koşanlar, kamete de eşlik etmelidir. O mübarek kelimeleri dinlemek ve ifade ettiği derin manâları üzerinde tefekkür etmek farza hazırlık ve konsantre adına, çok önemlidir. Bir zat, ‘Namaz’ adlı bir makalesinde ezan ve kametlerin insanı ibadete nasıl hazırladığını şöyle açıklamaktadır:

“Mescide doğru yürüyüş, yol mülâhazası, abdestle gerçekleştirilen ilk gerilim ve akordasyon hep birer kıvama erme cehdi sayılabilirler. Ezan, âdeta harem dairesine alınma daveti, ruhumuzun derinliklerinde bizi konsantrasyona hazırlayan ledünnî bir ses ve duygularımız üzerine inip-kalkan bir mızrap gibidir. Her gün tekerrür ettiğinden kulaklarımız ona alışmış olsa da, düz mantığımız ona karşı bir kanıksama hissetse de, ezan, her zaman ötelerle aramızdaki tepelerin arkasından tıpkı bir ay gibi birdenbire zuhur eder.. yıldırımlar gibi gürler ve bir anda arzî olan nazarlarımızı semâya çevirir.. ve derken her yanda şadırvanlar gibi ince ince çağlayan, şelâleler gibi ihtişamla coşan yepyeni ilâhî bir fasıl başlar.. ve başlar başlamaz da ruhlarımıza dünyanın en enfes, en çarpıcı ve en diriltici mûsıkîsini boşaltır.” Bu itibarla, “Her zaman kendini yenileyip kalbî ve rûhî hayatı itibâriyle taze kalabilen canlı vicdanlar, her ezan vaktinde, onun ilk gökten indiği dönemin halâvet ve tarâvetini duyar ve minarelerden yükselen sesin içinde peygamberlerin çağrılarını dinlerler.. gönlünde meleklerin tekbir, tehlil, şehadet korosuna erer.. ve âdeta Cibrîl’in dirilten nefeslerini, İsrâfil’in hayat veren soluklarını duyar gibi olurlar."

"Ezanla, namaz dışı gerilim ve doyum tamamlanınca, henüz farzla gerçek kurbet enginliklerine açılmadan evvel, ılgıt ılgıt ilâhî rahmet esintilerinin ruhları kuşatma faslı sayılan ilk nafile namaz ve kametle, o dakikaya kadar adım adım derinleştirilen konsantrasyon bir kere daha kontrol edilir; nihâî huzura ait teveccüh ve temkin bir kere daha gözden geçirilir ve mi’raca yürünüyor gibi namaza yürünür. O âna kadar gönlümüze çarpan, insanî yanlarımızı alarma geçiren ve bizi ebedî mihrabımıza yönlendiren ses, söz ve davranışlar, vicdan tellerinde gönlümüze ait hakiki nağmeleri bulabilmek için bir akort ameliyesi gibidir.”33

Evet, Allah’ın huzuruna girerken müminlerin iç hazırlığı çok önemlidir. Ve getirilen kamet artık son hazırlıktır. Onun için müezzin, “Kadkâmeti’s-Salâh” yani “namaz başlıyor” müjdesini verirken; “ekâmehallâhu ve edâmehâ” denir. Yani “Allah hepimizi, namazlarımızı huşu içinde dosdoğru kılmaya ve onu bu şekilde devam ettirmeye muvaffak kılsın” demektir.

“Ebu Ümâme (r.a) veya ashabdan bir başkası tarafından rivayet edildiğine göre:

“Hz. Bilâl (r.a) kamet getirirken, ‘Kad kâmeti’s-salât’ deyince, Resûlüllah (s.a.s.); ‘Allah, onu (namazı) ikâme etsin (hakkıyla edaya muvaffak kılsın) ve dâim kılsın!”34

buyurmuştur. Sabah namazının ezanında, “es-salâhü hayrun mine’n-nevm” yani “namaz uykudan hayırlıdır.” kısmında ise “Sadakte ve bererte” yani “doğru söyledin ve iyi söyledin” denilir.

Ezandan Sonra Duâ

Ezân-ı Muhammedî okunurken, müezzinin dedikleri aynen tekrarlanmalıdır. Tabi ki bu tekrar kuru bir tekrar olmamalı. Kalpteki derin imandan kaynaklanan, daima şuurdan beslenen, bir iman tazeleme ameliyesi şeklinde olmalıdır. Allah Resûlü (s.a.s.) emir buyurdukları gibi:

“İmanınızı ‘Lâilâhe illâllah’ ile, yani ‘Allah'tan başka ilah yoktur’ kelime-i tevhidiyle yenileyin.”35

İnsan her an yenilenmeye muhtaç. İnsan nisyanla ma’lul, her an hatırlamaya muhtaç. O’nun yüce adını, sözüne sertaç etmeye muhtaç. Zikrini kalbine mi’rac etmeye muhtaç. Kitabını kendine minhaç etmeye muhtaç. O’nu anmaya her an aç. Bu açlığı duyabilmek, biz kullara mi’rac.

İşte ezan lafızlarının tekrarı, böyle rûhânî bir coşku ve neşve içinde yapılmalıdır. Bu, ezana ve ezandaki hakikate, hem sevgi, hem de saygının gerçek bir ifadesidir. Ezan cümlelerinin neşveyle tekrarı, imanımıza iman katmak, içimizdeki imanî hakikatlerin gelişmesine güzel bir zemin hazırlamaktır. Ezandan sonra ise okunması sünnet olan duâ şöyledir:

“Allah’tan başka ilah olmadığına, ortağı bulunmadığına ve Muhammedin (s.a.s.) onun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet ederim. Allah’tan Rab, Muhammed (s.a.s.)'den Resûl, İslâm’dan din olarak razı oldum.36 Ey bu eksiksiz tam davetin ve kılınan namazın sahibi Allah’ım! Muhammed’e‚ Vesîle’yi ve fazîleti ver. O’nu, vaad ettiğin makâm-ı Mahmûd’u ver.”

"Kim ezandan sonra böyle duâ ederse, ona kıyâmet günü mutlaka şefaatim helal olur.”

Bu duânın önemiyle ilgili Abdullah b. Amr ibnu’l-As, Resûlullah (s.a.s.)’dan şu hadisi rivayet etmektedir:

“Müezzini işittiğiniz vakit siz de onun dediğini deyin. Sonra bana duâ edin. Çünkü her kim bana bir defa salavat getirirse (duâ ederse) Allah ona on defa rahmet eder. Sonra Allah’tan benim için vesîleyi isteyin. Zira vesîle cennette bir makamdır. Ona, Allah’ın kullarından bir tanesi layıktır. Umarım ki o bir kişi de ben olayım. Şimdi kim benim için vesileyi isterse ona şefaatim vacib olur.”38

Evet bu nurlu beyan, bizleri, gök kapılarının rahmetle açıldığı bir anda duâya teşvik etmektedir. Rahmet yağmurları altında yıkanmaya davet etmektedir. Bir semavî sofra kurulmuştur, o sofradan istifadeye buyur etmektedir. Evet,

“Nebiyy-i Zîşân’ın Makâm-ı Mahmûd’u, İlahî bir maide ve Rabbanî bir sofra hükmündedir. Dağıtılan lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resûl-i Zîşan’a (s.a.s.) okunan salavât-ı şerîfe, o sofraya edilen davete icabettir. Ve keza salavât-ı şerîfeyi getiren adam Zât-ı Peygamberîyi bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taalluk ettiğini düşünsün ki, tekrar be tekrar salavat getirmeye teşvikçisi olsun.” 39

Her gün, günde bir kaç kez gelip-geçen dakikalar ve yakalayamadığımız bu saniyeler, bizim olmayan saatlerdir. Zira fırsatı değerlendiremediğimiz anlar veya değerlendirmediğimiz fırsatlar, asla bizim olamaz. Evet, bize, hakikat adına bir şeyler kazandırmayan zamanlar bizim değildir. İçinde ruh ve gönül olarak yıkanıp her türlü kötülüklerden arınamadığımız bu kıymetli saatler, nasıl ve neleri ile bize ait olabilir ki? Zatı itibarıyle kıymetli olsalar bile bize bir şey kazandırabilirler mi?

DİPNOTLAR

1. Feyrûzabadî, Kamus, II, s. 1545; İbn Faris el-Mekayîs fi’l-Luğa, s. 65
2. Ezan kelimesi Kur’ân’da dört vecihte gelmektedir. Birisi yukarıda belirttiğimiz gibidir. Diğer ayetler için bk.:Yusuf, 70; Araf, 70; Hac, 27.
3. Cürcanî, Ta’rifat, s. 16
5. Buhârî, Ezân 4, Amel fı’s-Salât 18, Sehv 6, Bed’ü’I-Halk 11; Müslim, Salât 19, Mesâ cid 83; Ebu Dâvud, Salât 31; Muvatta, Nidâ 6; Nesâi, Ezân 30.
6. Ebu Davud, Salâh, 27
7. Münavî, Feyzu’l-Kadîr, VI, s. 104
8. Bu konudaki rivayetler için bkz., Buharî, Ezan, 1; Müslim, Salâh,1; Tirmizî, Salât, 139; İbn Mace, Ezan, 1; Nesaî, Bed’u’l-Ezan, 1; Ebu Davud, Salâh, 27.
9. Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullahi’l-Baliğa, (İslâm Düşünce Rehberi, Trc.,
M. Erdoğan) I, s. 538.
10. Şah Veliyyullah Dihlevî, I, s. 538
11. Abdullah b. Zeyd’in, bu rüyayı görmeden sekiz gün öncesinde, Cebrail (a.s)’ın ezanı Resûlüllah’a getirdiği veya ezanın Miraç sırasında peygamberimize vahyedildiği de ifade edilmiştir. Bu rivayetler zayıftır. Sahih rivayetlere göre ezan Ashab-ı kiramdan Abdullah b. Zeyd ve Hz. Ömer’in rüyaları ve Allah Resûlünün onları tasdikiyle sabit olmuştur. (bk. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, VII, s. 495) Şayet burada bir vahiy söz konusu ise “vahyin inişi bu zamanâ rastlamış olabilir. Dolayısıyla o zaman ezan sadece bu sadık rüya ile değil vahiyle de sabit olmuş olur.” (bk. Vehbe Zuhaylî, I, s. 534 )
12. bk. Fahreddin er-Razî, (Maide, 58’de)
13. Suat Yıldırım, Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, (Maide, 58’de)
14. Ebu Dâvud, Salât 28; Tirmizî, Salât 139
15. Said Nursî, Mektûbat, (29.Mektup. 9.Nükte) s. 537-538.
16. Daha geniş izah için bkz. Mektûbat, (26. Mektup, 8. Mesele) s. 508.
17. Ebu Dâvud, Salât 31; Nesâî, Ezân 14; İbn Mâce, Ezân 5.
18. Ebu Davut, Salâh 36.
19. Feyrûzabadî, Besair, II, s. 149
20. Buhârî, Ezân 7; Müslim, Salât 10; Tirmizî, Salât 154; İbn Mâce, Ezân 4.
21. Es-Saatî, el-Fethu’r-Rabbanî li tertîbi Müsned-il-İmam Ahmed, III, s. 29, Daru İhyai’t-Türas, Beyrut.
22. Müslim, Salât 12; Ebu Dâvud, Salât 36.
23. O an duâ kabul edilir, fakat duânın kabul şartlarına mutlaka riayet edilmelidir. Bu konu hakkında ve benzer rivayetler için bkz. M. Muhammed Hattab es-Subkî,
el-Menhelu’l-azbu’l-mevrûd Şerhu Sünen-i Ebi Davud, IV, s. 187, Daru İhyai’t-Türas, Beyrut.
24. Kenzu’l-Ummal, II, s. 108; Bu hadisin ilk kısmı Müsned’de, Cabir b. Abdullah’tan, ikinci kısmı ise Enes b. Malik’ten ayrı ayrı rivayet edilmektedir. bk. es-Saatî, el-Fet hu’r-rabbanî, III, s. 12-13.
25. Kenzu’l-Ummal, II, s. 110
26. Kenzu’l-Ummal, II, s. 108
27. Kenz’l-Ummal, II, s. 108; Bu hadis, sadece “Ezan ve kamet arasında yapılan duâ ret olunmaz” kısmıyla Tirmîzî ve Ebu Davud’un Sünenlerinde de rivayet
edilmektedir. Tirmîzî, Salâh, 158; Ebu Davud, Salâh, 9; es-Saatî, el-Fethu’r Rabbanî, III, s. 12;Tirmîzî, hadisi hasen sahih olarak değerlendirmektedir.
28. Şah Veliyyullah Dihlevî, I,s. 540
29. İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar Ale’d-Dü’rri’l-Muhtar (Trc. Ahmet Davudoğlu ) II, s, 77, Şamil Yay. İstanbul 1982.
30. İlk “Eşhedü enne Muhammeden ResüIullah” cümlesinde “salle’llahu aleyke Ya Resûlellah” yani “Allah sana af ve merhamet eylesin ey Allah’ın Resûlü” ; ikincisinde ise “Karret aynî bike ya Resûlellah” yani “Seninle mesut oldum, yüzüm gözüm aydınlığa erdi ey Allah’ın Resûlü” demek müstehaptır. Bunu söyleyen kimse sonra her iki baş parmağının tırnaklarını gözleri üzerine koyarak, “Allahumme metti’nî bi’s-sem’i ve’l-besar” yani “Allah’ım! İşitmekle ve görmekle nimetlendir, faydalandır.” derse Efendimiz (s.a.s.), cennete doğru o kimsenin delili olur. Kitabu’l-Firdevs’ de ise “her iki baş parmağının” ifadesinden önce, “ Kim ezanda, Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah cümlesini işitince ‘Allahumme metti’nî bi’s-sem’i ve’l-besar’ derse, onun önderi ve cennet saflarına koyanı ben olurum” denilmektedir. bk. İbn Abidin, a.g.e., 1/398.
31. Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, I, s. 553;Yaklaşık manâlar için bkz. Muhammed Hattab es-Subkî, IV, s. 202
32. Hüseyin Cisrî Efendi, Risale-i Hamidiyye, s. 107
33. Ebu Dâvud, Salât 39
34. Münavî, Feyzu’l-Kadîr, III, s. 345
35. Duanın bu kısmı Sa’d İbn Ebî Vakkâs (r.a)’ın rivayet ettiği hadisde şöyle geçmektedir: “Resûlüllah (aleyhi’s-salâtu vesselâm) buyurdular ki: “Müezzini işittiği zaman, kim: ‘Ben şehadet ederim ki, bir olan Allah’tan başka ilah yoktur, 0’na şerik de yoktur, Muhammed O’nun kulu ve Resülüdür. Rabb olarak Allah’tan Resül olarak Muhammed’den -bir rivayette “nebî”- peygamber olarak Muhammed’den din olan İslà m’dan razıyım’ derse günahı affedilir.” (Müslim, Salât 13; Ebu Dâvud, Salât 36; Tirmizî, Salât 156 ; İbnu Mâce, Ezân 4; Nesâî, Ezân 38)
36. Buhârî, Ezân 8; Ebu Dâvud, Salât 28; Tirmizî, Salât 157; Nesâi, Ezân 38; İbnu Mâce, Ezân 4.
37. Müslim, Salât 11; Ebu Dâvud, Salât 36; Nesâî, Ezan 33; Tirmizî, Salât 154; İbnu Mâce, Ezân 4. Hadisin ilk cümlesi Buhârî’de de rivayet edilmiştir. Buharî, Ezân 7
39. Said Nursî, Mesnevi, s. 1313

29 Daire amiri veya işveren cuma namazı için izin vermediğinde memur ve çalışanın durumu hakkında bilgi verir misiniz?

Cuma namazı akıl baliğ olan sağlıklı erkeklere farzdır. Bu nedenle cuma namazını bilerek kılmayanlar haram işlemiş olurlar.

Daire amiri, memurların cuma namazına gitmelerine izin vermezse, önce amiri, makbul bir yolla takındığı menfi tavırdan vazgeçirmeye çalışılır. İmkân olmadığı takdirde memur ya kendi naklini başka yere yaptıracak yahut da maddi durumu müsait olduğu takdirde istifa edecektir. Durumu müsait olmazsa görevine devam edip cuma namazına gitmeden öğle namazını kılar, vebal de amire ait olur; işçinin ve öğretmenin de durumu böyledir.

İbn Kasım ve Şebramilisi şöyle diyorlar:

"Cuma namazına izin vermeyen bir işverenin yanında bir işçinin çalışabilmesi için, muhtaç olması gerekir. Muhtaç olmadığı takdirde cuma namazını kılmayarak yanında çalışması haramdır." (Şebramilisi: II/134).

Hanefî ulemâsından el-İmam Abu Hafs gibi zevat; "İşverenin izni olmadan işçinin cuma namazına gitmesi caiz değildir." demişler ise de işçi ve memurun cuma namazına gitmelerine mani olmak büyük bir vebaldir. (el-Fetava'l Hindiye: I/144 )

Akıl baliğ her Müslümana normal vakit namazlarını kılmak da farzdır. Buna göre eğer işveren namaz kılmanıza izin vermez ve siz de orada çalışmaya mecbur değilseniz, işi bırakırsınız. Eğer mecbursanız, namazınızı zamanında kılmaya çalışırsınız.

İş için de olsa namazın kazaya bırakılması doğru değildir.

Kıyam yani namaz kılarken ayakta durmak namazın farzlarından biri olduğıu için, bir mazeret yokken duran bir araba içinde namaz kılmak caiz değildir. Bu nedenle işverenin haberi yokken namaz kılmanız caiz olmakla beraber, arabanın içinde olmaz. Bu işe girmeden önce farz namazları kılmanıza izin verilmeyeceği kesin ise ve siz de böyle bir işe girmeye zaruret derecesinde mecbur değilseniz, işe girmeyiniz. Ancak kesin bir durum yoksa, bir defa denemekde fayda vardır. Denedikten sonra namazları kılmanıza izin verilmezse istifa edersiniz.

Bir işçi veya memur, işverenin haberi olmadan ve izin de almadan namazını kılabilir. Çünkü Allah hakkı, her haktan daha üstündür. Buna göre, her zaman abdestli olmak ve sadece farzlarını da olsa, namazları kazaya bırakmadan kılmak gerekir.

Bir Müslüman, hayatını ibadet zamanlarına göre ayarlamalıdır.

30 Makyajlı olarak alınan abdest ve kılınan namaz geçerli olur mu?

Makyaj sürüldükten sonra namaz kılınıp kılınmayacağı hususunda iki noktaya dikkat etmek gerekiyor:

Birisi, makyajda kullanılan malzemede ve kozmetikte pis ve zararlı bir madde bulunmamalı, abdest alırken suyu altına geçirmelidir. Şayet içinde pis madde var ve altına suyu geçirmiyorsa, bu halde iken namaz kılınmaz, bir an önce giderilmelidir.

İkinci nokta ise, kadın makyaj yapıyorsa, bunu kocasından ve emin olduğu mahremlerinden (oğlu, babası ve kardeşi gibi) başkasına göstermemelidir. Yabancı erkeklere o şekilde görünmesi ve dışarı çıkması insanı günaha iter.

Oje ise, namazdan önce abdestle alakalıdır. Bilindiği üzere, abdestin sahih olabilmesi için suyun abdest azalarının dış kısmına temas etmesi gerekir. Eğer abdest azalarına sürülen madde, suyun vücuda temasına engel oluyorsa abdest sahih olmaz.

Oje tırnağa bütünüyle sürüldüğünden suyun alta geçmesine engel olmaktadır. Meselâ, mumun abdeste engel olduğu fıkıh kitaplarımızda açıkça belirtilmektedir. Mumu gidermeden nasıl abdest olmazsa, ojeyi gidermeden de abdest olmuyor.

(Mehmed Paksu, Aileye Özel Fetvalar)

31 Kameri (Arabî) aylar hangileridir; mübarek günler ve geceler (kandiller; Mevlid, Regaib, Miraç, Beraat, Kadir) hakkında bilgi verir misiniz?

1. Hicri takvim, Hz. Muhammed (s.a.v)’in Mekke’den Medine’ye hicret etmesiyle başlamış olmaktadır. Bu tarih, 16 Temmuz 622’dir. Ayın yörüngesi üzerinde dönüşüne dayanılarak düzenlendiği için buna (Hicri Kameri” veya “Sene-i Kameriye” gibi adlar verilmiştir. Hicri takvim, Peygamberimizin vefatından sonra, günlerin hesaplanmasında ortaya çıkan bazı karışıklıklar üzerine düzenlendi.

Hicri takvim, ayın hilâl şeklinde göründüğü ilk geceyi ay başı olarak kabul eder. Ayın tekrar görünüşüne kadar geçen süreyi bir ay; on iki ay da bir yıl sayılır. Bu takvime göre ayın dünya çevresindeki dönüşü yirmi dokuz buçuk gün olarak kabul ediir. Bu sebeple bir ay 29, bir ay da 30 gün olarak kabul edilir. Böylece miladi takvimde bir yıl 365 gün, Kameri’de de 354 gün olarak hesaplanır. Bu yüzden hicri aylar miladi aylardan her yıl on bir gün önce gelir. Bu durum, hicri ayların mevsimlere denk düşmesine sebep olur. Bu yüzdendir ki, hicri takvimin bir ayı olan Ramazan, bazen kış, bazen de yaz mevsimlerine veya diğer mevsimlere rast gelerek, yılın bütün mevsimlerini, haftalarını, aylarını ve günlerini dolaşır. 36 yıl oruç tutan biri de yılın her ay ve günlerinde oruç tutmuş olur.

Hicri takvimde yılbaşı Muharrem ayının 1. günüdür. Muharrem ayını, Safer, Rebiyülevvel, Rebiyülâhır, Cemaziyelevvel, Cemaziyelâhir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce ayları takip eder.

2. Zaman ve mekânlar bütün kıymet ve kutsiyetini, hakikatte Allah’ın dilemesinden alırlar. Bu İlâhî dileme ise varlıklar için binbir maslahat ve hikmetler içerir. Ayrıca o zaman dilimlerinde gerçekleşen mühim olaylar ve o mekânları dolduran kıymettar mekînler de, içinde bulundukları zaman ve mekâna değer kazandırmışlardır. İslâm’da mübarek zaman dilimlerinin kudsiyeti de meşiet–i İlâhî’den geldiği için, Müslümanlara sonsuz feyz ü bereketin nüzulü için birer vesile olmaktadırlar.

Mübarek ay, gün ve geceler, İslâm’ın şeairindendir; hususi kıymetleri ve kerametleri vardır. Kâinat, semavat, feza–yı âlem ve bütün varlıklar1 bu kutlu zaman dilimlerine hürmet etmektedir.2 Âyet veya hadîslerin, kutsallığını tespit ettiği ve Mü’minlerin de yüzyıllardan beridir kutladığı bu mübarek ay, gün ve geceler, senenin içine dağılmış vaziyette bulunmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (sas)’in hicretini esas alan ay takvimine göre Recep, Şaban ve Ramazan ayları öncelikli olan kutsal aylardır. İslâm toplumunda bu aylara Şühûr–u Selâse (Üç Aylar) denilmiştir. Eşhürü’l–Hurum (Haram Aylar) ise Muharrem (ki senenin ilk ayıdır), Zilkade, Zilhicce ve Recep aylarıdır. Mübarek günlere gelince: Hicrî Yılbaşı, Aşûre Günü, Arafe Günü, Ramazan ve Kurban Bayramları, Cuma Günleridir. Bu yazıda kutlu zaman dilimleri içinden yalnızca kandil geceleri üzerinde durulacaktır.

Mevlid kandili hariç diğer kandillerin hepsi Üç aylar içindedir ki, bunlara dört Leyâli–i Mübareke (Müberek Geceler) denilir. Regâib ve Mi’rac kandilleri Receb ayında, Berâat kandili Şaban ayında, Kadir gecesi de Ramazan ayındadır. Mevlid–i Nebi ise Ramazan’dan beş ay sonraki Rebiü'l–Evvel ayındadır.

“Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır; her ayın güzellik ve nefâsetinin zahirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukabil, bu müstesna zaman dilimi kalple ve bâtınî duygularla yaşanır... Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı ‘merhaba’ der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan ‘Regâib’ bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan Mi’rac ise, tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semavî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. Berâat bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sinelere kurtuluş muştularıyla seslenir. Kadir Gecesi’ne gelince, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bir aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar ve onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.”3

REGÂİB KANDİLİ

Sevgili Peygamber Efendimiz (sas)’in Allah’ın bazı çok özel fiilî tecellilerine mazhar olduğu, nuranî lütf u ihsanlara, semavî mevhibelere eriştiği bir gecedir. Recep ayının ilk Cuma gecesine tevafuk etmektedir.4 Kelime olarak regâib, “çokça rağbet edilen, nefis, kıymetli, değerli, ihsan” mânâlarına gelen Ragibe kelimesinin çoğuludur. Buna göre Regaip Gecesi denilince: “Çok lütuf ve ihsanla dolu, kıymeti ve değeri büyük, çok iyi değerlendirilmesi gereken gece” mânâsı anlaşılır. Bu gece Allah lütuflarını sağanak sağanak yağdırır. Müslümanlar arasında ise Peygamberimiz’in dünyaya teşriflerinin ilk halkasını teşkil eden anne rahmine şeref verdiği gün olduğuna inanılmaktadır. [Ancak bu gece ile veladet–i Nebeviyye arasındaki müddet, bunun hilafına işarettir. Şu kadar var ki Hz. Âmine’nin Fahr–i Âlem Efendimiz’i hamil olduğuna bu geceden itibaren muttali olmuş olabileceği düşünülebilir.5 Peygamberimiz’in doğuşuyla yeryüzü nasıl küfür ve cehaletin karanlıklarından kurtulup büyük bir mutluluğa boğulduysa, onun teşriflerinin ilk basamağı olan bu geceyi de bütün kâinat alkışlamış, coşkun bir sevinçle ayakta karşılamıştır. Mânen bereketli olan bu gecenin bir hususiyeti de mübarek Ramazan ayının ilk habercisi olmasıdır.

Bediüzzaman Hazretleri, Regaib gecesinin Zât–ı Ahmediye’nin terakki hayatının başlangıcının ünvanı olduğunu; Mi’rac gecesinin de Zât–ı Ahmediye'nin terakki hayatının zirve noktasının ünvanı olduğunu bildirmektedir.6 Bu gece Allah Rasûlü (sas), söz konusu mazhariyet ve mevhibeler için Cenâb–ı Hakk’a şükür için oniki rek’at namaz kılmışlardır. Bu geceyi ibadetle ihya etmenin sevabı pek çoktur.7 Diğer zamanlarda okunan her Kur'ân harfi için on sevap verilirse, Recep ayında yüzleri geçmekte, Regâib kandilinde ise daha da artmaktadır. Kaza ve nafile namazların sevabı ise diğer gecelere oranla kat kat fazladır. Regâib kandilinde yapılacak ibadetlerden birisi de duadır. Peygamberimiz (sas), bir hadîslerinde bu gecede yapılacak duaların Allah katından geri çevrilmeyeceğini bildirmişlerdir.8

“Regâib, Mirâc, Berâat kandilleri gibi gece âleminin tâçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları sayılan o mübarek gün ve gecelerde, gönüller ayrı bir duyarlılıkla parıldar; ruh sonsuza doğru bir başka türlü kanat çırpar; her şey verâların ezelî şiirine dem tutar; her yanı tam bir uhrevîlik büyüsü kaplar; her sîneyi, dillerin ifadeden aciz kaldığı bir naz ve niyaz zemzemesi sarar. Hususî bir kısım tecellilerle ötelerin kapısı, penceresi, menfezi hâline gelen mekân; ümit ve beklentilerin yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman ve yeni nazil olmuş gibi, her sûresi, her maktaı, her âyeti ve her cümlesinde hemen herkese yepyeni bir hayat vaadiyle âvâz âvâz çağıldayan Kur'ân, bizlere iman ve ümitle yemyeşil tepeler, cennette Cuma yamaçları gibi rü’yete açık zirveler ve susamış gönüllerimize hayat suyu gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mü’min olmanın tasavvurlar üstü avantajlarını sunarlar.. sunar ve Rabb’e yönelik sinelerde ne telâffuzları çatlatan mânâ ve muhtevalar, ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.”9

MİR'ÂC KANDİLİ

Allah’ın emriyle Peygamber Efendimiz (sas)’in rûhen ve bedenen, Burak10 isimli semavî bir binite binerek Cebrail ile birlikte Mekke’deki Mescid–i Haram’dan Kudüs’teki Mescid–i Aksa’ya (Beytü’l–Makdis) kadar yapmış olduğu gece yolculuğuna –ki buna İsra denilir–, oradan da bir mi’râcla [manevî asansör] yedi kat göklere yükselip tâ Sidretü’l–Müntehâ’ya ulaşması, burada Cebrail’i arkada bırakıp Refref denilen ledünnî binitle Allah’ın huzuruna varıp O’nun Zât–ı Akdes’ini yakînen müşahede etmesi ve zaman–mekân üstü konuşması olaylarına Mi’râc denilir. İki aşamalı bu gökler ötesi yolculuk, peygamberliğin 12. yılında, hicretten 18 ay önce, mübarek üç ayların ilki olan Recep ayının 27. gecesinde (Regâib gecesinden yirmi küsur gün sonra) gerçekleşmiştir. Kadir gecesinin de Ramazan’ın 27. gecesi olması ile aralarında çok gizemli bir tevafuk vardır. Bediüzzaman Hazretleri: “Mi’rac gecesi ikinci bir Kadir gecesi hükmündedir.”11 sözleriyle, bu gecenin Kadir gecesinden sonra en kutsal bir gece olduğunu belirtmişlerdir. Ebu Talip’in ve Hatice validemizin vefatı ile çok hüzünlenen, müşriklerin üç yıl süren ablukası ve Tâiflilerin saldırıları karşısında daralan Allah Rasûlü (ve mü’minler), bu mi’rac olayı ile çok muhteşem bir teselliye ve ihsan–ı İlâhîye ve nail olmuştur. Üç ayların ilk kandili, Regaip gecesi, ikinci Mi’rac gecesidir. Regaib gecesi, Zât–ı Ahmediye’nin terakki hayatının başlangıcının ünvanıdır. Mi’rac gecesi de Zât–ı Ahmediyenin terakki hayatının zirve noktasının ünvanıdır.12

Kur'ân–ı Kerim’de İsrâ suresi (17/1) bu İsrâ olayını anlatır. Necm suresi de İsrâ’nın devamı olan Mi’râc hadisesini anlatır.13 Âyetlerde biraz da kapalı olarak anlatılan bu esrarengiz yolculuğu, Peygamberimiz (sas) bir çok hadîslerinde detaylarıyla anlatmışlardır.14

Bir gece Kâbe–i Muazzama’nın Hatîm mevkiinde yatarken, Cebrail (as) gelip mübarek göğüslerini yardı, kalbini zemzem suyu ile yıkadıktan sonra içini iman ve hikmetle doldurup eski hâline koydu. Sonra beyaz bir binek Burak ile (normalde bir aylık mesafedeki) Mescid–i Aksa’ya uçtular. Orada bütün peygamberlerin ruhlarına imam olup namaz kıldırdı. Bu, onların şeriatlerinin asıllarına mutlak varis olduğunu ifade ediyordu.15 Bir de kendisine su, şarap ve süt takdim edildi. O, fıtrî ve tabiî olan sütü içti. Bu ise ümmetinin doğru yola iletildiğini ifade ediyordu. Ardından yüceliklere yükseltici bir mi’rac (manevî asansör) ile göklere çıkartılıp yedi kat semaları bir bir dolaştırılmıştır.

1. kat semada: Hz. Adem’le, 2. katta Hz. İsa ve Hz. Yahya, 3. kat’ta Hz. Yusuf, 4. kat’ta Hz. İdris, 5. kat’ta Hz. Harun, 6. kat’ta Hz. Musa ve 7. kat’ta Hz. İbrahim ile görüştü. Melekleri, Cennet ve Cehennem’e kadar bütünüyle ahiret hayatını müşahede etti. Bütün mülk ve melekût âlemlerini dolaştı.6

Cebrail daha sonra Peygamberimiz’i daha da yükseklere çıkardı, öyle bir fezaya vardılar ki kaderleri yazan kalemlerin cızırtıları duyuluyordu. Nihayet varlıklar âleminin son sınırı olan Sidretü’l–Müntehâ’ya ulaştılar. Cebrail: “İşte burası Sidretü’l–Müntehâ’dır. Ben buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam, yanarım.” dedi. Peygamberimiz’e Sidre’de dört kutsal nehir ve her gün yetmiş bin meleğin ziyaret ettiği Beyt–i Ma’mûr gösterildi. Sonra kendisine şarap, süt ve bal dolu üç bardak sunuldu. O, yine sütü tercih etti. İçtiği süt, onun ve ümmetinin fıtratı, yani hilkat–i İslâmiyesiydi. Ayrıca şehitlerin ve muttakilerin cenneti olan Cennetü’l–Me’vâ’yı temaşa etti. Cebrail’i geride bırakan Zât–ı Ahmediye Aleyhisselam, burada Refref’e binerek Arş–ı A’lâ’ya urûç etti ve tâ Kâb–ı Kavseyn olarak belirtilen “imkân dairesinin bitiş, vücûb dairesinin başlama sınırına” ulaştı. Huzûr–u Kibriya’da Zât–ı Akdes’e ok yayının iki ucu kadar, hattâ daha fazla yaklaştı.17 Cemâlullah’ı perdesiz ve vasıtasız olarak müşahede etti, Onunla zaman ve mekândan münezzeh olarak bîkem u keyf konuştu. Daha sonra tekrar Refref’le Sidre’ye geri döndü. Orada Cebrail’i asıl hüviyetiyle –tıpkı ilk defa Hira’da gördüğü şekliyle– gördü.18 Müteakiben de yine Cebrail ile birlikte göz kırpması kadar kısa bir zaman parçasında dünyaya nüzûl eylediler.19

“Ben mi’racdan daha güzel bir şey görmüş değilim.”20

diyen Peygamberler Sultanı, mi’rac yüceliklerinden –âdeta bir vefa duygusuyla– geri dönerken yanında ümmetine çok büyük hediyeler getirmiştir.

Birincisi: Beş vakit farz namazı getirmiştir. İhsan şuuruyla kılınan namazlar, ümmetin mi’rac asansörleri olacaktır.

İkincisi: “Âmenerrasûlü” diye bilinen âyetleri getirmiştir. (Bakara, 2/285–286).

Üçüncüsü: İsra Suresi’nin 22–39. âyetlerinde21 bahsedilen 12 adet İslâm prensibini getirmiştir.22 Dördüncüsü: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının affedileceği ve Cennet’e girecekleri müjdesini getirmiştir. Beşincisi: İyi amele niyetlenen kişiye –onu yapamasa bile– bir sevap; eğer yaparsa on sevap yazılacağı; fakat kötü amele niyetlenen kişiye –onu yapmadığı müddetçe– hiçbir günahın yazılmayacağı; ancak işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesini getirdi. Bir diğer hediye de, Mi’rac gecesi Allah ile karşılıklı selâmlaşma ve sohbetlerinden bazı sözleri getirmiştir ki et–Tahiyyâtü diye meşhur olan bu sözler, bütün namazlarda teşehhütte otururken okunmakla Mi’racda Allah ile Habibi (sas) arasındaki o kutsî sohbeti hatırlatmakta ve benzerî bir mükâlemeye namaz kılanı mazhar etmektedir.23

Evet Zât–ı Ahmediye, bütün velayetlerin üstünde bir külliyet ve ulviyetle tezahür eden velayetinin bir neticesi olarak İlâhî kemal mertebelerinde seyr ü sülûk olan Mi’rac24 ile huzur–u kibriyaya uzanan yolu açmıştır. Kapıyı da açık bırakmıştır ki, arkasındaki evliyayı ümmet, ruh ve kalp ile o nuranî caddede, Mi’râc–ı Nebevî’nin gölgesinde seyr ü sülûk edip istidatlarına göre yüce makamlara çıkıyorlar.25 Mi’rac'ta farz kılınan beş vakit namaz, mü’minin mi’racıdır;26 ve Mi’rac–ı Ekber'in (Efendimiz’in Mi’racı) cilvesine mazhar27 olan bir mi’rac–ı asgar (küçük mi’rac'tır.28 Bu mi’racın zirvesi ise secde hâlinde yaşanır,29 kulun Allah’a en yakın olduğu anda. Her mü’min, namazın fiil ve rükünlerine fikrini bindirip, bir nevi mi’rac ile kâinatı arkasına atıp huzura kadar gider.30

Bediüzzaman Hazretleri:

“Leyle–i Mi’rac, ikinci bir Leyle–i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. Şirket–i maneviye sırrıyla, inşâallah her biriniz kırkbin dil ile tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisan ile bu kıymetdar gecede ve sevabı çok bu çilehanede ibadet ve dualar edeceksiniz ve hakkımızda gelen fırtınada binden bir zarar olmamasına mukabil, bu gecedeki ibadet ile şükredersiniz.”31

sözleriyle bu gecenin manevî bir fırsat bilinip değenlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmişlerdir.32 

“Bu bağlamda, fıkıh kitaplarında bir Mi’rac gecesi namazından bahsedilmektedir ki, kılınması müstahsen görülmüştür: 12 rek’attir. Her rek’atında Fatiha suresiyle beraber herhangi bir sure okunarak iki rek’atte bir selâm verilir. Sonra da 100 kere “Sübhânellâhi velhamdü lillahi vela ilahe illallâhü vellâhü ekber.” denilmelidir. Müteakiben ise 100 kere tövbe ve istiğfar edilip, 100 kere de Efendimiz (sas)’e salât ü selâm getirilmelidir. Gündüzünde de oruçlu bulunmalıdır; zira bu hâlde günaha dair olmaksızın yapılacak her duanın kabul edileceği inayet–i İlâhîden umulur.36 Ayrıca bütün mü’minlere dua etmeyi de unutmamalıdır.

Nasıl ki Efendimiz’in Mevlid kandillerinde, Onun kutlu doğumunu anlatan Mevlidler okunur; öyle de Mi’rac kandillerinde, bu semavî seyehati anlatan Mi’râciyeler okunur.37 Mevlid–i Nebi şairi Süleyman Çelebi’nin “Söyleşirken Cebrail ile kelâm / Geldi Refref önüne, verdi selâm” beytiyle başlayan mi’raciyesi meşhurdur. Bu kandil gecesi, Mi’rac olayını anlatan hadîsler ve kitaplar yeniden okunmalı, toplantılar düzenleyip mi’raciyeler okutulmalıdır. Gönüller ilâhilerle coşmalı, ilmî–manevî sohbetlerle kendinden geçmelidir. Kur'ân’dan özellikle [İsra, 17/1, 22–39. âyetleri, Necm 53/1–18; Bakara, 2/285–286] âyetleri ve tefsirleri okunabilir. Eğer kişi, Kur’ân’ın dilinden kalp kulağıyla iman derslerini dinleyip başını kaldırıp vahdete tam yönelse, “kulluğun mi’racı”yla kemalat arşına çıkabilir.38 Mi’rac'ta iman hakikatleri gözle görüldüğü için, bu kandil gecesi imanî konuları ve o konular içinde Mi’rac'a ait meseleleri derinlemesine okuyup mütalâa etmek lâzımdır.39 “Mi’rac–ı imânî”40 ile âdeta İlâhî mükâlemeye nail olmalıdır.

Camilerde cemaatle kılınan akşam ve yatsı namazları ve okunan Kur'ân’larla kıvamını bulan ruhlar, daha sonra evlerine çekilmeli, evlerindeki mescid–i haram mesabesindeki odalarından seccade burak’ına binerek ilham cebrail’i eşliğinde ihlas mescid–i aksa’sına varmalı; orada gözyaşıyla karışık bir kâse mânâ sütü içtikten sonra secdelerin mi’racıyla yükselip âyetlerin kanatlarında ruhunun mülk ve melekût semalarına yelken açmalı, her rek’atta âdeta bir kat yukarılarına doğru yücelmeli, bir noktadan sonra binit değiştirip ihsan41 refref’ine binerek kendi kemal sidre–i müntehalarında pervaz etmeli, nihayet insanda arş–ı azam mesabesindeki kalbin derece–i ufkuna urûç ile tâ kâbı kavseyne ulaşıp “et–tahiyyâtü”nün sırrıyla huzur–u kibriya’da sünûhât ve ilhâmât ötesi bir nevi mükâleme–i İlâhiye ve müşahede–i Rabbâniyeye mazhar olmalıdırlar.

BERÂAT KANDİLİ

Üç ayların ikincisi olan Şaban ayının on beşinci gecesidir. Berâat gecesinde, beşerin kader programı nev’inden bir İlâhî icraat yapıldığı için, bu gece Kadir gecesi kudsiyetindedir; ve bütün senenin bir çekirdeği hükmündedir.42 Bu gece mahlukatın bir sene içindeki rızıklarına, zengin veya fakir, aziz veya zelil olacaklarına, ihya veya imate edileceklerine, ecellerine ve hacıların adetlerine dair Allah tarafından meleklere malumat verileceği beyan olunmaktadır.43

Beraat, “iki şey arasında ilişki olmaması; kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması” anlamına gelir. Sahih hadîslerin beyanına göre: Şaban ayının on beşinci gecesi tövbe eden mü’minler, Allah’ın afv ü mağfireti ile günahlarından ve dolayısıyla Cehennem’den berâat edecekler, kurtulacaklardır. Şaban’ın ortasındaki geceye Berâat isminin dışında; mâ'nen verimli, feyizli, bereketli ve kutsi bir gece olduğu için Mübarek Gece; iyi değerlendirildiği takdirde günahlardan arınma ve suçlardan temize çıkma imkânı taraf–ı İlâhî’den verildiği için Sâk (Berâat, Ferman, Kurtuluş Belgesi) Gecesi; Lutf u ihsanı aşkın, afv ü merhameti engin olan Allah’ın ikram ve iltifatlarına erişildiği için de Rahmet Gecesi de denilmiştir.44

Berâat gecesinin mübarekiyet ve hususiyeti hakkında sahih hadîs–i şerîflerden bir–ikisi şöyledir:

“Allah Tealâ, Şaban ayının onbeşinci (Berâat) gecesinde –rahmetiyle– dünya semasına iner, orada tecelli eder ve Kelb Kabîlesi'nin koyunlarının tüyleri sayısından daha çok sayıda günahkârı affeder.”45

Başka bir rivayete göre de Hz. Peygamber:

“Şaban’ın ortasındaki (Berâat kandili) geceyi ibadetle ihya ediniz, gündüzünde de oruç tutunuz. Allah Tealâ o akşam güneşin batmasıyla dünya semasında tecelli eder ve fecir doğana kadar, ‘Yok mu benden af isteyen, onu affedeyim. Yok mu benden rızık isteyen, ona rızık vereyim. Yok mu bir musibete uğrayan, ona afiyet vereyim. Yok mu şöyle, yok mu böyle!’ der.” buyurmuştur.46

Bir diğer hadîste ise, Berâat kandilinde yapılacak duaların geri çevrilmeyeceği müjdesi verilmiştir.47

Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs’teki Mescid–i Aksa’dan Mekke’deki Kabe–i Muazzama istikametine çevrilmesinin Hicret'in ikinci yılında Berâat gecesinde vuku bulduğunu kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.

Bazı müfessirler,

“Biz Onu (Kur'ân’ı) kutlu bir gecede indirdik. Çünkü biz haktan yüz çevirenleri uyarırız. O öyle bir gecedir ki, her hikmetli iş, tarafımızdan bir emir ile o zaman yazılıp belirlenir.”48

âyetinde belirtilen gecenin Berâat gecesi olduğunu söylemişlerdir. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre ise bu gece Kadir gecesidir. Çünkü diğer âyetlerde Kur'ân’ın Ramazan ayında49 ve Kadir gecesinde50 indiği açıkça bildirilmektedir. Bu takdirde Kur'ân’ın tamamının Berâat gecesi Levh–i Mahfuz’dan dünya semasına indiği, Kadir gecesinde de görevli kâtipler tarafından istinsah edilip, âyetlerin Cebrail tarafından Efendimiz (sas)’e peyderpey indirilmeye başlandığı şeklinde bir yorum ortaya çıkmaktadır ki bazı müfessirler bu görüşü benimsemişlerdir.51

Bazı âlimlere göre: Berâat gecesi, emirlerin Levh–i Mahfuz’dan istinsahına başlanır, kâtip melekler bu geceden, gelecek seneye müsaadif ayın geceye kadar olacak olan vak’aları yazar ve bu işler, Kadir gecesi bitirilir. Rızıklarla alâkalı defter Mikail (as)’e; harpler, zelzeleler, saikalar, çöküntülerle ilgili defter Cebrail (as)’e; amellerle alakalı defter, dünya göğünün sahibi ve büyük melek olan İsrafil (as)’e; musibetlere ait nüsha da Azrail (as)’e teslim olunur.52 Rasûlulllah (sas): “Allah Tealâ tüm şeyleri Berâat gecesinde takdir eder. Kadir gecesi gelince de bu şeyleri sahiplerine teslim eder.” buyurmuştur. Berâat gecesinde eceller ve rızıklar; Kadir gecesinde ise hayır, bereket ve selametle alâkalı işler takdir edilir. Kadir gecesinde sayesinde dinin güç–kuvvet bulduğu şeylerin takdir edildiği; Berâat gecesinde ise, o yıl ölecek olanların isimlerinin kaydedilip ölüm meleğinin teslim edildiği de söylenmiştir.53

İslâm kaynaklarında Berâat gecesinde beş hasletin varlığından bahsedilmektedir:

1. Her önemli işin bu gecede hikmetli bir şekilde ayrımı ve seçimi yapılır.
2. Bu gece yapılan ibadetin (kılınan namazların, okunan Kur'ân'ların, yapılan dua ve zikirlerin, tövbe ve istiğfarların), gündüzünde tutulan oruçların fazileti çok büyüktür.
3. İlâhî ihsan, feyiz ve bereketle dopdolu bir gecedir.
4. Mağfiret (bağışlanma) gecesidir.
5. Rasul–i Ekrem’e şefaat hakkının tamamı (şefaat–ı tamme) bu gece verilmiştir.54

Bu gece her tarafı kaplayan rahmet, merhamet ve lütuftan tövbe etmedikleri takdirde şu kimseler istifade edemezler:

1. Allah’a ortak koşanlar.
2. Kalpleri düşmanlık hisleriyle dolu olup, insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler.
3. Müslümanların arasına fitne sokanlar.
4. Akraba bağını koparanlar.
5. Gurur ve kibir sebebiyle elbiselerini yerde sürüyenler.
6. Anne ve babalarına isyanda devam edenler.
7. Devamlı içki içenler.55

Hz. Peygamber’in Şaban ayına ve özellikle bu ayın içindeki Berâat gecesine ayrı bir önem vererek onu ihya ettiğine dair diğer rivayetleri göz önüne alan çoğu âlimler bu geceyi namaz kılarak, Kur'ân okuyarak ve dua ederek geçirmenin çok büyük sevaba vesile olacağını söylemişlerdir. Berâat gecesi kılınacak namaza Salâtü’l–Hayr/Hayır Namazı denilmiştir. Bu namaz bir çok rivayete göre yüz rek’attir. Her rek’atinde Fatiha suresinden sonra on (veya on bir) kere İhlas suresi okunur.56 Bir rivayet göre ise on rek’attir; ve her rek’atinde Fatiha’dan sonra yüz İhlas suresi okunur.57

Bediüzzaman Hazretleri talebelerine yazdığı bir Berâat Kandili tebriğinde bu gecenin değeri ve değerlendirilmesi ile alâkalı şöyle demektedir:

“Elli senelik bir manevî ibadet ömrünü ehl–i imânâ kazandıran Leyle–i Berâatınızı ruh u canımızla tebrik ederiz.”58

“Bu gelen gece olan Leyle–i Berâat [Berâat Gecesi], bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat–ı beşeriyenin [insanlığın kaderinin] programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle–i Kadrin kudsiyetindedir. Herbir hasenenin [salih amelin] Leyle–i Kadir’de otuz bin olduğu gibi; bu Leyle–i Berâat’ta herbir amel–i sâlihin ve her bir harf–i Kur’ân’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, Şuhur–u Selâsede [Üç aylar] yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâlî–i meşhûrede [meşhur geceler], on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur'ân’la ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır."59

KADİR GECESİ

Kur'ân–ı Kerim’in Levh–i Mahfuz’dan dünya semasına toptan indirilmiş olduğu gecedir. Cebrail, Peygamberimiz (sas)’e ilk vahyi bu gece getirmiştir. Alak suresinin “İkra! Oku!” emriyle başlayan ilk beş âyetini. Bu gecede kaderin bir çeşit istinsahı da yapılmaktadır.60 Kadir Gecesi Ramazan’ın 27. gecesi olarak kutlanılmaktadır. Kandillerin en üstünüdür ve “Gecelerin Sultanı” olarak isimlendirilmiştir. Kıyamete kadar yüz milyarlarca insana dünya ve ahirette rehberlik edecek olan bir Kitab’ın yeryüzüne iniş günü ve bunun yıldönümleri elbette ki müstesna bir gündür; ve bayramlar, ihtifaller ve merasimlerle kutlanması gayet isabetlidir. Kur'ân’daki “Kadr suresi” vahyin başlangıcından ve bu gecenin büyük kudsiyet, fazilet ve bereketinden, bu gece kâinatı kaplayan ilâhî esenlikten bahsetmektedir:

“Biz Kur'ân’ı Kadir gecesi indirdik. Bilir misin nedir Kadir gecesi? Bin aydan daha hayırlıdır Kadir gecesi. O gece Rablerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner... Artık o gece bir esenlik gider.. tâ tan yeri ağarıncaya kadar.”61

Duhân suresinde ise bu gecenin kudsiyetine yemin edilmektedir:

”Açık olan ve gerçeği açıklayan bu Kitâb’a yemin olsun ki; biz onu kutlu mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz haktan yüz çevirenleri uyarıcılarız. O öyle bir gecedir ki, her hikmetli iş, tarafımızdan bir emir ile, o zaman yazılıp belirlenir...”62

Kadir Gecesi, İslâm âlimleri tarafından üç şekilde yorumlanmıştır:

1. Hüküm Gecesi demektir. Takdîr–i İlâhîde hükmolunmuş işlerin, yahut birçok işlere hükmeden muhkem emirlerin ayırt edildiği gece anlamına gelir. Takdîrden maksad, ezelî hükmün açığa çıkmasıdır. Hikmetli işler karara bağlanır.63

2. Mevki, Şeref, Değer ve Azamet Gecesi demektir. Bin aydan daha hayırlı oluşunu ifade eder.64

3. Tazyik (Sıkıştırma, Zorlama) Gecesi demektir. Bu gece inen meleklere yeryüzü dar gelir. Hem Cebrail ilk vahyi getirdiğinde Efendimiz’i üç defa kolları arasına alıp sıkmış, sonra âyetleri bildirmiştir.65 Kadir gecesi, Efendimiz’in ümmetine olan aşkın sevgisi sebebiyle yaptığı bir duanın kabul edilmiş hâlidir, şöyle ki: Fahr–i Kâinat Efendimiz’e kendisinden önceki insanların ömürlerinin müddeti veya bu ömürlerden Allah’ın dilediği kadarı gösterildi. Bunun üzerine ‘Başka ümmetlerin uzun ömürleri içinde yapamayacakları amelleri ümmetim kısa ömrü içinde yapmış olsun.’ diye dua etti. Allah da O'na (içinde bu gece bulunmayan) bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini ihsan etti.”66 [Bin ay, 83 yıl, 4 aya denk gelmektedir.67]

Kadîr–i Mutlak Hazretleri, ümmete rahmet için Kadir gecesinin Ramazan’ın hangi gecesi olduğu açıkça bildirmemiştir. Malumdur ki Cenab–ı Hak şu imtihan dünyasında çok mühim şeyleri gizlemiştir. İnsanın ecelini ömrü içinde, makbul veli kullarını insanlar içerisinde ve ism–i azamı esma–i hüsna içinde gizlemiştir. Aynı şekilde Cuma günü içinde icabet saati, beş vakit namaz içinde salât–ı vustâ, bütün ibadetler içinde rızayı ilahî, zaman içinde kıyamet, hayat içinde ölüm ve Ramazan günleri içinde kadir gecesi gizlenmiştir.68 Bunlar gizli kaldıkça sair efrad dahi kıymetdar kalır, ehemmiyet verilir.69 Üstad Bediüzzaman, bazı şeylerin bazı şeyler içinde gizlenmesinin hikmetinin, o şeyin diğer fertlerini de kıymetlendirmek olduğunu ve eğer bu gibi özel şeyler açıklanırsa, diğer şeylerin değerden düşeceğini belirtir.70 Bilindiği üzere: Peygamberimiz (sas), bu gecenin Ramazan’ın son on veya yedi günündeki (21, 23, 25, 27) tek gecelerden birisi olduğunu söylemiştir.71 Ancak 27. gecesi olduğunu belirten hadîs–i şerifler,72 ekserî âlimler tarafından büyük kabul görmüş ve bütün İslâm âlemi de bunu benimsemiştir. Bu benimseme ile alâkalı, Bediüzzaman Hazretleri’nin yorumu şöyledir: “Yarın (27.) gece leyle–i Kadr olma ihtimali çok kuvvetli olmasından bir kısım müçtehidler, o geceye leyle–i Kadri tahsis etmişler. Hakiki olmasa da, madem ümmet o geceye o nazarla bakıyor. İnşallah hakiki hükmünde kabule mazhar olur.”73 demiştir.

Peygamberimiz:

“Allah, Kadir gecesini ümmetime hediye etmiş, ondan önce hiçbir ümmete vermemiştir.”74

buyurmuştur. Bir başka hadîslerinde ise

“Her kim Kadir gecesini, sevabını Allah’tan umarak ihlaslı bir biçimde ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları affolunur.”75

demiştir. Meleklerin yeryüzüne indiği ve bir nevi ruhaniyetin yoğunlaştığı bu Kadir gecesi,76 kaçırılmaması gereken manevî bir fırsattır. Bu gecenin büyük bir nimet olması, onu hakkıyla değerlendirmeye bağlıdır. Efendimiz (sas) onu önce biliyordu, sonra unutturuldu.77 

“Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb–i şerifte yüzden geçer, Şaban–ı muazzamada üçyüzden ziyade ve Ramazan–ı mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle–i Kadirde (Kadir gecesi) otuz bine çıkar.”79

Kadir Gecesi tam olarak bilinemediğinden, Allah’ın sevgili kulları Ramazan’ın her gününü Kadir gecesi olabilir düşüncesiyle geçirmeye çalışmışlardır. Aynı senede Hilal’in farklı günlerde görünmesine göre başlangıç günü değişkenlik arzeden Ramazan’da Kadir gecesi de değişmektedir. Bu bağlamda pek çok ehlullah gibi Bediüzzaman da Kadir gecesini bir gün öncesi ve bir gün sonrası ile (daha bir itina göstererek) ihya etmiştir.80 Bir mektubunda “Gizli olan her gecede muhtemel bulunan Leyle–i Kadirlerinizi tebrik ederim.” şeklinde geçmektedir.81

Peygamberimiz (sas):

“Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesinde namaz kılarsa, geçmiş günahları affolunur.”82

buyurmuştur. Bir başka hadîste:

“Kadir gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, o geceden nasibini almıştır.”83

buyrulmuştur. Bir diğer hadîste ise:

“Her kim Ramazan ayı çıkıncaya kadar akşam ve sabah namazlarını cemaat ile kılarsa, Kadir gecesinden fazla bir hisse alır.”84

Ayrıca Kadir Gecesi namazı kılınmalıdır: Kadir namazının en azı iki rek’at, ortası 100 rek’at, en çoğu da 1000 rek’attir. Bu namaz iki rek’at kılındığı takdirde her rek’atinde 200 âyet okumalıdır. 100 rek’ate kadar kılındığı takdirde her rek’atinde Fatiha’dan sonra Kadr suresiyle üç kere de İhlas suresi okunup her iki rek’atte bir selâm verilmelidir.85 Bu gece kendine ve bütün Mü’minlere dualar edilmelidir; zira müstecab vakitlerden olması sebebiyle bu gece dua etmek sünnettir.86 Kadir gecesinde bir an vardır ki, o ana rastlayan bir dua her hal ü karda kabul olunur.87

Hz. Aişe demiştir ki:

“Ey Allah’ın Resulü dedim, şâyet Kadir gecesine tevâfuk edersem nasıl dua edeyim?”

Şu duayı okumamı emrettiler:

“Allahümme inneke afuvvun, tuhibbu’l–afve, fa’fu annî. / Allah'ım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet.”88

Kadir gecesinin hakkımızda seksen üç sene ibadetle geçmiş bir ömür hükmüne geçmesini, hakikat–ı Leyle–i Kadri şefaatçi ederek rahmet–i İlâhiyye’den niyaz etmeliyiz.89 Ayrıca bu gece derin tefekkürde bulunulmalıdır. Kur'ân tefsirleri okunmalıdır. Bediüzzaman Hazretleri der ki:

“Leyle–i Kadrin sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lâzım geliyor. İnşallah Kur'ân’a ait mesâille iştigal, bir nevi manevî mütefekkirâne Kur'ân okumak hükmündedir. Hem ibadet, hem ilim, hem marifet, hem tefekkür, hem kıraat–ı Kur'ân mânâları Risale–i Nur Tefsirlerinin istinsah ve mütalaalarında vardır itikadındayız.”90

MEVLİD KANDİLİ

Sevgili Peygamberimiz (sas) ’in dünyaya teşrif ettikleri [20 Nisan 571, Pazartesi] Rabiülevvel ayının 12. gecesidir ki buna Mevlid–i Nebi [Kutlu Doğum] denir. Kâinat ve beşeriyetin yüzyıllardır yolunu gözlediği o Peygamberler Peygamberi’nin doğum günüdür bugün. Hz. İbrahim’in duası91, Hz. İsâ’nın müjdesi ve dedesi Abdülmuttalip92 ve annesi Âmine’nin rüyasıdır.93 Fil vak’ası onu haber verdi. Doğduğu gece irhasât denilen bir takım olağanüstü hâdiseler cereyan etti. Dünyanın doğusunu ve batısını aydınlatan bir nur görüldü. Sâve Gölünün suları bir anda çekiliverdi. Ateşe tapanların bin yıldır aralıksız yanmakta olan ateşleri hiç sebepsiz sönüverdi. Asırlardır kupkuru olan Semâve Vadisi, seller altında kaldı. Gökyüzünden onlarca yıldız kaydı. Kisrâ’nın saraylarından ondört burc kendiliğinden yıkıldı. Kâbe’deki putların pek çoğu baş aşağı devrildi. Şeytân, ölesiye çığlık kopardı.94 Daha ne gizemli olaylar iç içe ve peş peşe yaşandı.95 Nasıl yaşanmasındı ki Kâinatın Efendisi, İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Ahmed–i Mahmud–u Muhammed Mustafa (sas) dünyaya teşrif ediyorlardı. Bütün varlık O’nu ayakta karşılamıştı.

Doğum ânı öncesi hane–i saadetleri nurla doldu, yıldızlar evin üzerine salkım salkım dökülecekmiş gibi aktı.96 Seher vaktiydi. Bir ara Âmine validemizin kulağına müthiş bir ses geldi. Korkudan eriyecek gibi oldu. Bir de ne görsün? Bembeyaz bir kuş peydahlandı ve yanına geldi; sonra da kanatlarıyla Âmine’nin sırtını sıvazladı. Ne korku kaldı, ne kaygı. Yine doğum öncesi başka bir nur gözüktü. Âmine’ye bu nur ile Şam’ın saray ve köşkleri gösterildi. Kendisine ak bir kâse içinde şerbet sunuldu. İçer içmez de muhteşem bir nur bulutu kendisini sardı. Tam o esnada mukaddes doğum gerçekleşti.97 O sıra ebesi Şifa Hatun gizemli bir ses duydu: “Allah’ın rahmeti, Onun üzerine olsun!” diye. Hattâ Rum diyarının bazı sarayları bile görünmüştü kendisine. Maşrık ile mağrib arası nurlara boğulmuştu.98 Annesinin anlattığına göre:

“Doğuda, batıda ve Kâbe’nin üzerinde bir bayrak gördüm. Doğum tamamlanmıştı. Yavruma baktım, secdedeydi. Parmağını da göğe kaldırmıştı. Hemen bir ak bulut inip onu kapladı. Şöyle bir ses işittim: ‘Doğuları ve batıları dolaştırın, deryaları gezdirin. Tâ ki mahlukât Muhammed’i ismiyle, sıfatıyla, sûretiyle tanısınlar!’ Biraz sonra da bulut gözden kaybolup gitti.”

Hz. Âdem’den başlayarak devirlerden devirlere, aileden aileye intikal ede ede gelen o Biricik Nur,99 artık vücud sahnesinde varlık bulmuştu. Efendimiz’in

“Allah’ın ilk yarattığı şey, benim nûrumdur.”100

dediği kendi Nur’u, beden giymiş, görünür hâle gelmişti. Her çocuk doğunca yere düşerken, o ise ellerini yere dayamış, önce secde edip sonra da başını ve parmağını semaya kaldırmıştı.101 Doğduğunda sünnetli ve göbek bağı kesilmiş vaziyetteydi.102 Sırtında, iki kürek kemiği arasında, tam kalbinin hizasında peygamberlik mührü “Hâtem–i Nübüvvet” vardı.103 Dedesi Abdülmuttalip adını Muhammed104 koymuştu. Övülen demekti. Zira onu Allah övmüştü; melekler, insanlar ve cinler de övecekti. Sonra o Nur topunu alarak Kâbe’ye götürdü ve Allah’a duada bulundu: “Bana bu temiz çocuğu ihsan eden Allah’a hamdolsun!” dedi.105 Nasıl ki insanlara ve cinlere sonsuz mutluluğun yollarını gösterecek Nebi dünyaya teşrif edince bütün varlık ayağa kalkmıştı. Teşrifinden asırlar sonra da

“Doğdu ol saatte ol Sultân–ı Dîl / Nûra gark oldu semâvât ü zemîn” –S.Çelebi–

deyince mevlidhânlar, benzeri bir heyecanla Mü’minler “Hoş geldin ey Kutlu Nebi!” mânâsına ayağa kalkmaya devam ediyorlar. Bir edep anlayış ve göstergesi olan bu hürmet ve tazimlerini, O’na arz etmeye çalışıyorlar.106

Efendimiz’in terakki çizgisinin müntehası Mi’râc, başlangıcı da Mevliddir.107 Bu kutlu gecede S. Çelebi’nin Mevlid–i Nebi’si gibi, Peygamber aşkını körükleyen na’t–ı şerifler, mevlidler okunmalı.108 Hafızlar, Kur'ân’dan Peygamberimiz’in adının geçtiği aşirleri seslendirmeliler. Hem yetim, hem öksüz yetişen o Nebi’nin doğum günü vesilesiyle öncelikle yetimler ve öksüzler sevindirilmeli, yoksullara ziyafetler verilmeli. Kutlu doğum hakkında yazılmış kitaplar ve makaleler bir kere daha topluca okunmalı. O’nu anlatan sohbetler dinlenmeli. Bol bol salât ü selâmlar getirilmeli. Gözümüzün Nuru, Gönlümüzün Sürûru Efendimiz Hazretleri’nin doğum günü münasebetiyle bizlere düşen vazifelerin ön önemlisi ise, herhalde O’nu her yönüyle daha iyi anlamaya ve O’nun, insanlığa tebliğ ettiği esasları kavramaya çalışmak olmalıdır.109

Fakat kutlu doğumu, aynı zamanda kendi doğumu olan İslâm dünyası, o Nevrûz–u Sultânî’yi lâyık–ı vechiyle tes’îd edememektedir. Hz. İsa’nın doğumun bütün dünyada noel, paskalya ve daha başka yortu ve karnavallarla kutlanılması ölçüsünde, bu Kutlu Doğum'un en azından ümmet içinde olsun O’na ve O’nun mesajına yaraşır biçimde tes’îd edilmesi, bir vefa borcu olmanın ötesinde İslâm’ın ruhundaki Hz. Muhammed’e muhabbet ve hürmet emrinin bir gereği olsa gerektir...110

KANDİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Bütün kandil gecelerinde yapılabilecek ve yapılması gereken önemli bir takım afv ü mağfirete nail olma, ecr ü sevap kazanma, manevî terakki kaydetme, bela ve musibetlerden kurtulma ve rıza–i İlâhiye ulaşma vesileleri vardır ki, bunlardan bazılarını maddeler hâlinde kısaca ve toplu olarak yeniden hatırlamakta yarar var:

1. Kur'ân–ı Kerim okunmalı; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur'ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.

2. Peygamber Efendimiz (sas)’e salât ü selâmlar getirilmeli; O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.

3. Kaza, nafile namazlar kılınmalı; varsa o geceye ait nakledilen namazlar,111 onlar da ayrıca kılınabilir; kandil gecesi, özü itibariyle ibadet ve ibadette ihsan şuuruyla ihya edilmeli.

4. Tefekkürde bulunulmalı; “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah’ın benden istekleri nelerdir?” gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.

5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı; ve şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli.

6. Günahlara samimi olarak tövbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı.

7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.

8. Mü’minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı.

9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli.

10. Kişi kendine ve diğer mü’min kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli.

11. Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.

12. Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.

13. O gece ile ilgili âyetler, hadîsler ve bunların yorumları ilgili kitaplardan ferden veya cemaaten okunmalı.

14. Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli; va’z ü nasihat dinlenmeli; şiirler okunmalı; ilâhî ve ezgilerle gönüllerde ayrı bir dalgalanma oluşturmalı.

15. Kandil gecesinin akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve camilerde kılınmalı.

16. Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli; hoşnutlukları alınmalı; ve manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk’a niyazda bulunulmalı.

17. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.

18. Hayattaki manevî büyüklerimizin, üstadlarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, faks yahut e–mail çekerek tebrik edilmeli; duaları istenmeli.

19. Bu kandil gecelerinin gündüzlerinde mümkün olduğunca oruç tutulmalı.

Dipnotlar

1) Risale–i Nur Tefsirinin pek çok yerinde, ister müellif Bediüzzaman, isterse talebelerinin hayatlarındaki bir takım olaylar ile mübarek gün ve geceler arasındaki manevî irtibatı ifade eder mahiyette pek çok beyanatları vardır. Bunlardan birkaç tanesi için bkz. Sikke–i Tasdik–i Gaybi, s. 205–208, 240; Emirdağ Lahikası, 1/37, 40, 46, 166.
2) Nursi, Bediüzzaman Said, Sikke–i Tasdik–i Gayb–i, s.208, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998).
4) “Mübarek gecelerin hepsinin vakti mevzuunda şüphe var. [Pratikte yüzde yüz tespit etmek mümkün değildir. Y.G.> Sadece Regaib Gecesi bundan müstesnadır. Zira Regaib, Receb Ayı’nın ilk perşembesidir. Ama o perşembe ayın birine rastlarsa, o da şüphelidir.” 
5) Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, s.187, Bilmen Yayınevi, İstanbul, 1990.
6) Nursi, Sikke–i Tasdik–i Gaybî, s.207.
7) Bilmen, a.g.e, s.187.
8) Suyûtî, Celâlüddin, Câmiu’s–Sagîr, (Feyzü’l–Kadir’le birlikte), 3/454, Beyrut, 1972.
10) Merkepten büyük, attan küçük bu göksel binit beyaz renklidir ve Cennet’ten getirilmiştir. (Nursi, Mektubat, s.303, Envar Neşriyat, İstanbul, 1992).
11) Nursi, Şualar, s.499; Tarihçe–i Hayat, s.598.
12) Nursi, Sikke–i Tasdik–i Gaybî, s.207.
13) Necm, 53/1–18.
14) Buhari, Bed’ü’l–Halk, 6; Enbiya, 22, 43; Müslim, İman, 263, 264; Tirmizi, Tefsîr'u–İnşirâh, 33–34; Ahmed b. Hanbel, 1/309; Musannef, 14/306; İbn Hişâm, Sîretü’n–Nebî, 2/44, İhyâü’t–Türâsi’l–Arabî, Beyrut, Beyrut.
15) Nursi, Sözler, s.525.
16) Nursi, Sözler, s.560.
17) Necm, 53/9.
18) Necm, 53/1314.
19) Nursi, Sözler, s. 136, 562. Mi’rac olayının “bast–ı zaman gibi” çok kısa bir sürede olduğuna dair bkz. Nursi, Mesnevi–yi Nuriye, s.197; Nursi, Lem’alar, s.17.
20) Buhari, Salât, 1; Hacc, 76, Enbiya, 5, Tevhid, 37, Menâkıb, 24; Müslim, İman, 259; Ahmed b. Hanbel, 3/148, 149, 5/143. Mi’rac: Semavî asansördür ki, ölülerin ruhları gökyüzüne onunla yükseltilir. Bu yüzdendir ki ölülerin gözleri yukarılara gökyüzüne doğru bakar.
21) “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ana–babanıza da iyi davranın. Akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını verin. Gereksiz yere de saçıp savurarak israfçı ve cimri olmayın. Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Zinaya yaklaşmayın. Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın muhterem kıldığı cana kıymayın. Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Ahdinizi yerine getirerek verdiğiniz sözü tutun. Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma.” (İsra, 17/22–39).
22) Müslim, İman, 264.
23) Nursi, Şualar, s.77–79.
24) Nursi, Sözler, s.561, 563.
25) Nursi, Sözler, s. 580; Nursi, Mektubat, s.306.
26) Kaynaklarda bu mânâyı gösterir şekilde bazı hadîsler bulunmaktadır: “Sizden biriniz namaza durduğunda Rabbiyle münacat edip konuşur.” “Cenab–ı Hakk’ın namaz kılan kula teveccühü ve ikbali devam eder, tâ ki kul namazdan çıkıncaya kadar (ya da kul sağına–soluna dönünceye kadar).” Buhari, Salât, 39; Müslim, Mesâcid, 54; Salât, 108, 121; Müsned–i Ahmed, 2/26, 34, 36, 129.
27) Nursi, Şualar, s. 92, 643.
28) Nursi, Şualar, s.645.
29) Nursi, Mesnevi–yi Nuriye, s.63; Nursi, Sözler, s.47.
30) Nursi, Sözler, s.572. Ümmet de insilâh–ı küllî denilen bir haletle bir nevi mi’rac yapmaktadır. İnsilâh–ı küllî: Kulun (mutasavvıfın) unsurlardan mürekkep olan kesif madde bedeninden çıkarak, bütün unsurları bırakıp âlem–i gaybdan olan latif cesediyle semalara urûc etmesi olayına denir. Bkz. Yazır, Muhammed Hamdi, 5/315152, Eser Neş.İstanbul.
31) Nursi, Şualar, s.499; Tarihçe–i Hayat, s.598, Envar Neşriyat, İstanbul, 1989.
32) Bediüzzaman Hazretleri bazen kandil gecelerini iki gece olarak değerlendirirdi. Örneğin bir defasında Mi’rac gecesini iki gece olarak kutladığını kendisi belirtmektedir. [Nursi, Emirdağ Lahikası, 2/65].
36) Bilmen, a.g.e., s.188.
37) Nursi, Mektubat, s.307.
38) Nursi, Sözler, s.364.
39) Bu meyanda Risale–i Nur Tefsirlerinden uygun bahisler okunabilir. Zira “Risalei–Nur, hakikat–ı Kur’ân ve mi’rac–ı îmandır.” [Nursi, Sikke–i Tasdik–i Gaybî, s.266].
40) Mi’rac–ı İmânî için bkz: Nursi, Tarihçe–i Hayat, s.373; Asa–yı Musa, s.138).
41) İhsan: Allah’ı görüyor gibi veya O’nun gördüğü şuuruyla ibadet ve kulluk yapmaktır.
42) Nursi, Tarihçe–i Hayat, s.601, Envar Neşriyat, İstanbul, 1989.
43) Bilmen, a.g.e., s.188.
44) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/288.
45) Tirmizi, Savm, 39; İbn Mace, İkame, 191.
46) İbn Mace, İkame, 191.
47) Suyûtî, Celalüddin, Câmiu’s–Sagîr, 3/454, Beyrut, 1972.
48) Duhân, 44/3–6.
49) Bakara, 2/185.
50) Kadr, 97/1.
51) Yazır, a.g.e., 5/4293–4295.
52) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/287.
53) Razi, a.g.e., 23/293.
54) Şöyle ki: Rasulullah (sas) Şaban’ın 13. Gecesi Allah’tan ümmetine şefaat etme hakkı istemiş, üçte biri verilmiş; 14. Gecesi yine istemiş, üçte biri daha verilmiş; 15. Gecesi (Berâat gecesi) tekrar istemiş ve bu gece şefaatin tamamı kendisine verilmiştir.
55) İbn Mace, İkame, 191.
56) Bilmen, a.g.e., s.188.
57) Berâat gecesi namazını İmam Gazali İhya–u Ulumi’d–Din’inde (1/203) zikretmektedir. Ali el–Kari de bu rivayetin uydurma olduğunu belirterek Berâat gecesi namazının h. 400 (m.1010) yılından sonra Kudüs’te ortaya çıktığını kaydetmektedir. (el–Kari, el–Esrarü’l–Merfua, s.462). Ancak Fakihi’nin (ö.272/885’ten sonra) Mekkelilerin bu geceyi Mescid–i Haram’da ihya ettiklerine ve bazılarının yüz rek’atlı bir namaz kıldığına dair rivayeti (bk. Fakihi, Ahbaru Mekke, 3/84, Mekke, 1407/1986) dikkate alınırsa bu namazın h.400’den daha önceden de kılındığını söylemek mümkündür. [D.İ.A, 5/475, Bk. Berat].
58) Nursi, Şualar, s.426.
59) Nursi, Şualar, s. 426; Tarihçe–i Hayat, s.601.
60) “Yani İmam–ı Mübin’den, Kitâb–ı Mübîn’e istinsahı. Nazarı oraya ulaşanlar, kaderin bu kısmına da muttali olabilirler. Efendimiz (sas)’in mi’racta seslerini duyduğu kalemler de bunlar olsa gerek...” 
61) Kadir, 97/1–5.
62) Duhân, 44/1–5.
63) Dihlevî, a.g.e., 2/156.
64) Kadir, 97/3.
65) Yazır, a.g.e, 9/59–69.
66) Muvatta, Îtikaf, 6.
67) Canan, Kütüb–ü Sitte, III/285.
68) Nursi, Sözler, s. 309; Algül, Hüseyin, Mübarek Gün ve Geceler, s. 21, Nil Yayınları, 1991, İzmir.
69) Nursi, Mektubat, s.476; Hutbe–i Şamiye, s.124; Sünûât–Tulûâtİşârât, s.13.
70) Nursi, Sünûhât, s.29.
71) Müslim, Sıyâm, 212, 215, 208; İbn Mace, Sıyâm, 56.
72) Müslim, Müsâfirîn, 179, Sıyâm, 220, 221; Ahmed b. Hanbel. [İmam Azam da bu hadîsi benimsemiştir.>
73) Nursi, Şualar, s. 510.
74) Suyûtî, Câmiu’s–Sagîr, II/269.
75) Buhari, Kadr, 1; Müslim, Müsâfirîn, 175.
76) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/286.
77) Buhari, Fadlu Leyleti’l–Kadr, 2; Müslim, Sıyâm, 213.
79) Nursi, Şualar, s.416.     80) Nursi, Sikke–i Tasdik–i Gaybî, s.136, 169.
81) Nursi, Emirdağ Lahikası, 1/62.         82) Buhari, Sıyam, 71.
83) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/289.            84) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/289.
85) Bilmen, a.g.e., s.188.                         86) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/287; Nursi, Mektubat, 279.
87) Bilmen, a.g.e., s.188.                         88) Tirmizi, Deavât, 89; İbn Mâce, Duâ, 5.
89) Nursi, Tarihçe–i Hayat, s.516.          90) Nursi, Barla Lahikası, s.176.
91) Bakara, 2/129.                                     92) Halebî, Ali b. Burhaneddin, İnsânu’l–Uyûn, 1/130131, Beyrut, 1980.
93) Nitekim Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuracaklardı: “Ben babam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annem Âmine’nin rüyasıyım.” Tecrid–i Sarih, 6/18; Ahmed b. Hanbel, 5/262.
94) İbn Kesir, el–Bidâye ve’n–Nihâye, 2/266, Beyrut, 1978..
95) Suruç, Salih, Peygamberimiz’in Hayatı, 1/47–52, Feza Gazetecilik, İstanbul, 1998; Halebî, İnsânu’l–Uyûn, 1/86–88; İbn Sa’d, Tabakâtü’l–Kübrâ, 1/102, Beyrut, 1978.) 96) Bu olayı, İki ebeden birisi olan, Osman b. Ebi’l–Âs’ın annesi Fatma Hatun görmüş ve haber vermiştir: İbnü’l–Esîr, el–Kâmil, 1/459, Beyrut, 1385/1965.
97) Bu olayı, Hz. Âmine bizzat kendisi anlatmıştır. Bkz: (Suruç, Salih, a.g.e., 1/44).
98) Bu olayı da ikinci ebesi, Abdurrrahman b. Avf’ın annesi Şifâ Hatın görmüş ve nakletmiştir. (Suruç, a.g.e., 1/45; astalani, Mevâhibü’l–Ledünniye Tercümesi, 1/21–22, Mtc: Abdülbâki).
99) Tecrid–i Sarih, 9/272.                         100) Aclûnî,Keşfu’l–Hafâ, 1/265.
101) Halebî, a.g.e., 1/109110.                 102) Suruç, a.g.e., 1/45.
103) Hatem–i Nübüvvet: üzeri tüylü, kabarık, kırmızımtırak inci gibi benlerden oluşmaktaydı ve keklik yumurtası büyüklüğündeydi. Rasul–i Ekrem’in son peygamber olduğunun alâmetlerinden birisiydi. (Suruç, a.g.e., 1/45).
104) Halebî, Ali b. Burhaneddin, İnsânu’l–Uyûn, 1/130–131, Beyrut, 1980.
105) İbn Hişâm, es–Sîre, 1/168; İbn Kesîr, 1/208209. 106) 
107) “İşte böyle bir Zât’ın Mevlid ve Mi’râcını dinlemek,yani terakkiyatı mebde’ ve müntehâsını işitmek, yani tarihçe–i hayat–ı maneviyyesini bilmek, o Zât’ı kendine reis ve seyyid ve imam ve şefî’ telakki eden mü’minlere; ne kadar zevkli, fahirli, nurlu, neş’eli, hayırlı bir müsamere–i ulviyye–i dîniyye olduğunu anla...”(Nursi, Mektubat, s.308). Bediüzzaman Sikke–i Tasdik–i Gaybi s.207’de Efendimiz’in terakki hayatının başlangıcını Regaip Gecesi –ki O’nun ana rahmine düştüğü veya rahimde olduğu annesi tarafından fark edildiği an) olarak belirtirken; burada ise ise başlangıcı Mevlid gecesi ile –doğumuyla– başlatmaktadır. Lafızlar farklı, ama mânâ yaklaşık olarak bir sayılır. Birisi, terakki çizgisini ana rahminden başlatırken; diğeri ise doğumundan başlatmaktadır. [Y. G.]
108) Nursi, Mektubat, s. 307.              109) Algül, Hüseyin, Mübarek Gün ve Geceler, s.52, Nil Yayınları, İzmir, 1991.
111) “Mübarek gecelerin ihyası ile ilgili hususi bir ibadet mevcut değildir. Namaz, tilavet–i Kur'ân, dua gibi bütün ibadet çeşitleri ile gece ihya edilebilir... Mübarek gecelerde kılınan bazı hususi namazlar sünnette mevcut değildir; muteber bir rivayete de istinad etmezler. Bu, “O gecelerde namaz kılmak mekruhtur” anlamına gelmez. Teheccüd ve nafile namazları teşvik eden rivayetler çoktur. Bunların mübarek gecelerde yapılması elbette daha faziletlidir.” (Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/289). Kandil gecelerine ait olduğu kaydedilen namazları da ayrıca kılmakta ise bir beis yoktur; sevaptan hâli değildir. [Y.G.]

(Yunus Gülendam)

32 Namaz kıldığı halde günah işleyen bir insanın, namaz kılmasından dolayı sevabı günahından fazla olur mu?

"Namaz kılan bir insanın sevabı günahından çok olur." gibi bir yaklaşım doğru değildir. Bazen çok küçük bir günah bile manevi dünyamızda büyük tahribatlara sebep olabilir. Bu bakımdan günahı küçümsemek doğru değildir.

İşlenen her günah insanın ibadetlerini iptal etmese de sevabını azaltır. Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'de takva ehli olan müminleri övmüştür. Takvanın birinci esası ise günahları terketmektir. Takvada ilk akla gelen, haramları terktir. Bunlar kesinlikle yasaklanmıştır.

Bunu, mekruhlardan sakınma takip eder. Mekruh, çirkin bulunan, hoş karşılanmayan fiil, söz ve hâllere denir. Bunların terk edilmeleri de takvadandır.

Daha sonra şüpheliler karşımıza çıkar. Bunların da mekruhlar gibi haramla bir başka komşulukları vardır. Hakkında kesin bir hüküm olmayan işlerde, takvaya uygun olan, haram olma ihtimalini ön plana alıp o fiilleri terk etmektir.

Sonra mübah ve helâl olanlar gelir. Bunlardan yetesiye istifade edip israftan sakınmak da takvadandır.

Fatiha Suresi, “Kur’an’ın fihristi” olarak tarif edilir. Bu sureden hemen sonra gelen surenin ikinci âyetinde, “Bu Kur’an muttakilere bir hidayettir.” buyrularak takvanın ehemmiyeti çok net biçimde nazara sunulur. Fatiha Suresinde, “Bizi sırat-ı müstakime hidayet buyur.” mealinde bir dua âyeti vardır. “Kur’an’ın muttakiler için bir hidayet olması” bu âyetle birlikte düşünüldüğünde, hidayetin “sırat-ı müstakim” mânâsına geldiği anlaşılır. Yani, istikamet üzere olmak, hidayettir.

İşte takva, bu hidayet yolundan uzak kalma endişesini taşımak ve insanı bu yoldan saptıran her türlü yanlıştan uzak kalmak demektir.

Sırat-ı müstakimde gidenler için, yine Fatiha Suresinde, “kendilerini nimetlendirdiğin kimseler” diye bir tarif cümlesi geçer. Bir başka âyette ise, bu nimete erenlerin, “Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihler” olduğu beyan edilir. Buna göre, takva bu bahtiyar cemaatin en mümtaz bir özelliğidir. Ve yine takva, bu cemaatin peşinden gitmenin en büyük şartıdır.

Muttaki, takva sahibi demektir. İnsana manen zarar verecek her şeyden kaçınan ve sakınan demek olur. Bakara Suresinin başında, “Kur’an’ın muttakiler için bir hidayet olduğu” beyan edildikten sonra, muttakinin sıfatları şöyle sıralanır:

“O takva sahipleri, gayba inanırlar, namazlarını dosdoğru kılarlar. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah yolunda infak ederler.”

Bu sayılanlar, iman ve salih amel olduğu halde muttakinin sıfatları arasında yer almışlardır. Bundan şu mânâlar açıkça anlaşılır: Gayba inanmak, imansızlığın zıddıdır. Namazın dosdoğru kılınmaması, bu ulvî ibadetin baştan savma olarak ve tadil-i erkâna riayet etmeksizin ve ihlâs şartından taviz vererek yapılması demektir. Bunlar da ittika edilmesi gereken hususlardandır.

Zekat vermek farz olduğu gibi, İslamın bu büyük şartını yerine getirmemek de takva sahiplerinin hassasiyetle sakınmaları gereken bir büyük günahtır. Bu mânâda, her salih amel, bir yönüyle de takva içinde addedilebilir. Nitekim, Al-i İmran Suresinde de (134 ve 135. âyetler) muttakinin sıfatları şöyle sıralamaktadır:

“Bollukta ve darlıkta infak etmek.”
“Kızdıklarında öfkelerini yutmak.”
“İnsanların kusurlarını affetmek.”
“Kabahat yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı anmak ve günahlarından derhal tövbe etmek.”
“Yaptıkları günahlarda, bilerek ısrar etmemek.”

Görüldüğü gibi bu sayılanlarda takva ile sahil amel iç içedir. Zaten, takva insanı salih amel işlemeye götüren önemli bir sebeptir.

Yine Fatiha Suresine dönelim: Her türlü aşırılıktan uzak kalıp, istikamet yolunu takip eden kutlu zevat, “hidayet” üzere oldukları gibi, onların muhalifleri de surenin sonunda “mağdup” ve “dallîn” olarak adlandırılır. Yani Allah’ın gazabına uğramış azgın kavimlerle, İslâma zıt inanç ve görüşlerin arkasından giderek haktan ve hakikatten sapan dalâlet fırkaları. İşte, takva denilince bu iki menhus guruba dahil olma korkusu da hatıra gelmelidir.

Ahlâksızlık, sefahat ve sair isyanlarla İlâhî gazaba uğrayan Nuh kavmini, Lut kavmini, Sâlih kavmini hatırlamak ve günah ve isyan yoluna girmekle onların peşinden gitmiş olacağını düşünmek. Aynı şekilde, yanlış fikirlere takılıp, İslâma zıt bir yola saptığında Karunların yoluna girmiş olma endişesini taşımak. Nur Külliyatından Kastamonu Lahikasında takvayla ilgili bir mektup yer alır. Üstad'ın, “Gayet ehemmiyetlidir.” kaydını koyduğu bu mektup şöyle başlar:

“Bugünlerde Kur’an-ı Hakîm’in nazarında imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def’-i şer, celb-i nef’a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def’-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyet kesbetmiş.”

Bilindiği gibi, maddî ve manevî her türlü terakki ve tekâmülün iki esası vardır: Faydalı işler görmek ve zararlılardan uzak durmak. Birincisine “celb-i nef’”, yani fayda vereni celp etmek deniliyor, ikincisine ise “def-i şer”, yani şerri gidermek. “Her zaman, def-i şerrin celb-i nef’a racih olduğu” yani ona üstün geldiği, ondan daha fazla önem kazandığı beyan edilmekte.

Zarar def edilmediği taktirde kazancın bir mânâsı kalmaz. Dibi delik bir kovaya, su doldurmanın hiçbir mânâsı yok. Öncelikle kazanca engel olan sebepler ortadan kaldırılarak kazancın önü açılmalı. Kur’an okumak tam mânâsiyle bir hayırdır. Biz, her harfinde en az on sevap bulunan bu ulvî ibadete başlarken, önce kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırız. Bu bir def-i şerdir. Bunu, celb-i nef, yani besmele çekme ve Kur’an okuma takip eder. Zarar yollarını kapamayan bir insan, kazandığından çok daha fazlasını kaybedebilir ve bu yolun sonu iflasa çıkar.

Manevî ticaret de böyledir. İşlenen amel-i salihler takva ile muhafaza edilmelidir. İflasla ilgili şu hadis-i şerif çok ürkütücü ve korkutucudur:

“Ümmetimden müflis o kişidir ki; kıyamet günü namaz, oruç ve zekât gibi ameller ile gelir. Buna karşılık ona buna sövmüş, iftira etmiş, kiminin malını yemiş, kiminin kanını dökmüş ve kimini de dövmüştür. Ahirette bu iyilikleri hak sahiplerine dağıtılır. İyilikleri yetmeyip bittiği zaman da hak sahiplerinin günahlarından bir kısmı alınıp kendisine yüklenir ve cehenneme atılır.”

Bir bitki için, gece de gündüz gibi kıymetlidir. Gece takvayı, salih amel ise gündüzü andırır. Her ikisinden de ayrı faydalar ediniriz. Sözünü ettiğimiz mektupta bu konuda enteresan bir tespit yer alır:

“Hem takva içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünki bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takva ile ve niyet-i içtinab ile yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir.”

Demek oluyor ki, mümin, kendisine hücum eden binlerce günahı, Allah korkusuyla ve Onun rızasını talep ederek terk ettiği taktirde, binlerce vacip işlemiş oluyor. Geçmiş asırlarda günah kapılarının çoğu kapalı ve isyan imkânları oldukça sınırlıydı. Bir genç haram bir sima görmek için sokakları dolaşsa, günler sonra ancak bir isyan fırsatı yakalayabilirdi.

Ama şimdi öyle mi, günahlar, Üstad'ın tabiriyle, “sel gibi akıyor.” Asrın bu menfi havası insanın manevî hayatına da tesir etmekte ve bu kadar günahla yaralanan kalp ve ruh, huzur içinde bir ibadet yapmaya çok zor muvaffak olmakta. Harpte birkaç yerinden yara alan insanın, bu acıları unutup huzurlu bir ibadet yapması ne kadar zorsa, bu asırda huzur ve huşu ile, ihlaslı bir ibadet yapmak da o kadar, hatta ondan daha zordur.

Ama, İlâhî adalet ahir zaman fitnesi içinde yaşayan Müslümanların bu büyük mahrumiyetlerini takva ile telafi ettirmekte ve “bir tek içtinap ile binlerce vacip işlemek,” gibi büyük bir fırsatı mü’minlere bahşetmektedir.

Şöyle düşünmek ve sıkı bir nefis muhasebesi yapmak gerekiyor:

“Bu asırda salih amelin ihlasla muvaffakiyeti çok zor” olduğuna göre tek çaremiz, takva yoluyla bu açığı kapatmaya çalışmak. Bunda da taviz verilirse tehlike kaçınılmazdır."

Tefsir âlimleri, farklı âyet-i kerimelerden hareketle, takvayı üç mertebeye ayırmışlardır. 1. İman ederek şirkten korunmak. Kişi böylece ebedî cehennemde kalmaktan korunmuş olur. 2. Büyük günahları işlemekten, küçüklerde de ısrardan sakınmak. Takvanın en yaygın mânâsı budur. Bu madde üzerinde bir derece durmaya çalıştık. 3.Kalbini Hak’tan alıkoyan her şeyden uzak durmak.

Bunlardan birincisine “şirkten takva,” ikincisine “masiyetten takva,” üçüncüsüne de “masivadan takva” denilir.

Bir mü’minin, bildiğimiz mânâsıyla, şirke girmesi, putlara tapması düşünülemeyeceğine göre, şirkten takva denilince “şirk-i hafi,” yani gizli şirk anlaşılmalıdır. Nur Külliyatından, gizli şirk konusunda iki hakikat dersi:

“Hubb-u câhtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ü şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celbetmekle enaniyeti okşamak ve nefs-i emmareye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi “şirk-i hafî” tabir edilen riyakârlığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlası zedeler.” (Lem’alar, Yirmi Birinci Lem'a)

Bu ifadelerle, riyakarlığın ve hodfuruşluğun, yani kendini beğenmenin gizli birer şirk olduğu ders veriliyor. Dünyaya ibadet ve marifet için gelen insanoğlunun, riya yoluna girerek, bir başka insanın teveccühünü kazanmaya can atması ne kadar gariptir! Kendini beğenmek ve methetmek de, en az riya kadar saçma ve onun kadar mânâsız. Namazın her rekatında, “âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd” eden bir mü’min, bütün medih ve senanın ancak Ona mahsus olduğunu ikrar etmekle, nefsini beğenme hastalığından kurtulur. Kurtulamıyorsa, Fatiha'dan gerekli dersi alamamış ve Hakkı medih yerine kendini beğenmekle de gizli şirke yaklaşmış demektir. O halde, takva denilince sadece büyük günahlardan sakınmayı anlamayacak, gizli şirke götüren bu gibi yanlış telakkilerden, hatalı hislerden ve duygulardan da uzak kalmaya çalışacağız.

Gizli şirkin diğer bir şubesi de şöyle nazara veriliyor:

“Enaniyetten neş’et eden şirk-i hafî katılaştığı zaman, esbab şirkine inkılab eder.” (Mesnevî-i Nuriye)

Demek oluyor ki, insanın kendini beğenmesi ve kendine güvenmesi bir manevî hastalık olup, bunun ağırlaşması halinde bir başka hastalık ortaya çıkıyor: Esbap şirki. Bu âlemde İlâhî icraatlarda birer sebep olarak istimal edilen eşyaya yahut hâdiselere tesir vermek, onları gerçek fail gibi görmek ve kalben bağlanmak da gizli şirke giriyor. O halde, kâinatı ve içindeki her şeyi Allah’ın mahlûku ve Onun memuru kabul ederek, bu emir alan kullarından bize gelen nimetleri, hep Allah’tan bileceğiz. Üstad'ın tabiriyle, “bir padişahın kıymettar bir hediyesini bize getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak” gibi bir yanlışlığa düşmeyeceğiz. Aksi halde memuru sultana ortak kabul etmiş oluruz. Takvanın bu şubesi her zaman karşımıza çıkar ve bundan sürekli imtihan oluruz; bulutun yağmura, ağacın meyveye, güneşin ziyaya ve nihayet anne-babanın insana sadece birer sebep olduklarını bilmek ve sebeplere tesir vermemek imtihanı. Bu imtihanı kaybetme korkusu da takvanın bir başka sahasıdır.

Takvanın üçüncü şubesi ise, kalbin ancak Allah’a imanla, Onun marifet ve muhabbetiyle tatmin olduğunu bilerek, bu kalbe mahlûk sevgisini koymaktan korkmaktır. Midesine zararlı gıdalar sokmamak için azami dikkat gösteren, gözüne bir çöpün bile girmesine razı olmayan insan, bütün bu organların ve duyguların sultanı olan kalbi hakkında aynı hassasiyeti, maalesef, gösteremiyor. Bunda nefsin ve şeytanın büyük payı olduğu muhakkak. İşte kalbin korunması hususunda hassasiyet göstermek de takvanın önemli bir koludur. Bu büyük ve hassas imtihanı kazanmamızda, Nurlardaki şu esaslara uymamızın büyük faydası olacağına inanıyorum:

“Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lâzımdır: 1. Dünyanın ömrü kısa olup, sür’atle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle, visalin lezzeti zeval buluyor. 2. Dünyanın lezaizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır. 3. Seni intizar etmekte ve senin de sür’atle ona doğru gitmekte olduğun “kabir”, dünyanın zînetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünki dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir. 4. Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki müvazene, kabir ile dünya arasındaki aynı müvazenedir. Maahaza, Cenâb-ı Hak da bir saatlik lezzeti terketmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıdlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et.” (Mesnevi-i Nuriye)

33 Yatsı namazını gece yarısından sonra kılmak mekruh mudur?

Yatsı vakti, Hanefîlerde fetvaya esas olan görüşe ve diğer mezheplere göre, batı ufkunda kırmızı şafağın kaybolduğu andan itibaren başlar ve fecr-i sadığın doğmasından biraz önceki zamana kadar devam eder. Delil Abdullah b. Ömer'den nakledilen şu hadistir:

"Şafak kırmızılıktır. Şafak kaybolunca yatsı namazını kılmak farz olur." (es-San'ânî, 1/114).

Diğer yandan yatsı namazı için tercih edilen vakit, gecenin üçte biri veya yarısı geçinceye kadar devam eder. Çünkü Allah elçisi şöyle buyurmuştur:

"Ümmetime zorluk vermesem, yatsı namazını gecenin üçte birine veya yarısına kadar geciktirmelerini onlara emrederdim." (eş-Şevkânî, II/11).

Enes (r.a), Hz. Peygamber (asm)'in yatsı namazını gecenin yarısına kadar geciktirip, sonra kıldığını bildirmiştir (eş-Şevkânî, II/12).

Hz. Aişe (r.anhâ)'den de şöyle dediği nakledilmiştir.

"Hz. Peygamber bir gece yatsı namazını geciktirdi. O kadar ki mescidde bulununlar uyumuştu. Sonra çıkıp namaz kıldı ve şöyle buyurdu: 

Eğer ümmetime zorluk vermesem bu vakit yatsı namazının vaktidir." (Buhârî, Mevâkît, 24).

Vitir namazının başlangıcı yatsı namazından sonradır, vaktinin sonu ise, sabah vakti girmeden hemen öncesine kadar olan zamandır (bk. Hamdi DÖNDÜREN, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, 313 vd.).

34 Örtünme ile ilgili Kur'an ayeti olmadığını iddia eden yorumcular, Peygamberimizin hadislerini de hiçe saymaktalar. Bu konuda bilgi verir misiniz?

Câhiliyette insanların birçokları terbiye ve edebden yoksundu. Ahlâk, iffet ve namus meselesi lafta idi. Bugün olduğu gibi kadın açılıp saçılıyor, vücudunu, namahrem yerlerini göstermekle böbürleniyordu. İlahî rahmet olarak gelen İslâm dini, tefessüh etmiş bu insanlığı ıslah etmek için birtakım emir ve prensipler getirdi. Bunlardan birisi de kadının cilbab ile örtünmesini emreder:

"Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle! Baş ve boyunlarını örtmek için cilbablarını üzerlerine alsınlar..."(Ahzab, 33/59).

Cilbabın mâhiyeti hakkında birkaç görüş vardır:

1. Cilbab, bütün vücudu örten uzun gömlek veya entaridir.
2. Entari üzerine giyilen geniş elbisedir.
3. Başı, boynu ve çevresini örten atkıdır.
4. Üst tarafı, göbeğe kadar örten ve ridâ denilen örtüdür.

Sibeveyhinin üstadı olan Halil; "Bu mânâlardan hangisi kasdedilirse caizdir." diyor. (el-Sîracel-Münir, III/271) Müslüman kadın, el ve yüzü müstesna bütün vücudunu örtmek mecburiyetindedir. Bir kimse buna inanır fakat uygulamazsa günahkâr olur. Amma inkâr ederse dinden çıkar, mürted olur. İslâm'ın kabul etmediği tevillere baş vurup halkın inancını bozmak sapıklıktır.

Tesettürün dinen makbul olabilmesi için birkaç şartı vardır, onlara ri'âyet etmek gerekir:

1. Elbisenin vücudu gösterecek tarzda ince,
2. Nazar-ı dikkati çekecek kadar süslü ve renkli,
3. Vücudun hatlarını gösterecek şekilde dar olmaması gerekir.

Bir memlekette manto giymek adet ise, dar olmamak şartıyla onu giymekte beis yoktur. Çünkü İslâm dini, ne erkek ne kadın için belli bir kıyafet getirmemiştir. Her memleketin kendisine has bir giysisi vardır.

Hatta buranın çarşafı, Suriye, Irak ve Hicaz'da giyilen çarşafa benzemiyor. İlla şu veya bu kıyafet lazımdır, demek doğru değildir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Müslüman kadının giyim şekli nasıl olmalıdır? Diz altına kadar gelen etek ile tesettür sağlanmış olur mu?..

- Hadislerin yazılması, toplanması / tedvini, günümüze kadar ulaştırılması ve sünnetin bağlayıcılığı konusunda detaylı bilgi verir misiniz?..

35 Regaib kandilinde oruç tutulur mu?

Regaib kandili için perşembe ve cuma günü oruç tutmak efdaldir. Bununla birlikte yalnız cuma günü de oruç tutulabilir.

Bilgi için tıklayınız...

36 Ezan okunurken başparmak tırnaklarını göz kapaklarına sürmek sünnet midir? Göz hastalıklarına karşı koruyor muş, doğru mu?

İlk “Eşhedü enne Muhammeden ResüIullah” cümlesinde “Salle’llahu aleyke Ya Resûlellah” yani “Allah sana af ve merhamet eylesin ey Allah’ın Resûlü”; ikincisinde ise “Karret aynî bike ya Resûlellah” yani “Seninle mesut oldum, yüzüm gözüm aydınlığa erdi ey Allah’ın Resûlü” demek müstehaptır. Bunu söyleyen kimse sonra her iki baş parmağının tırnaklarını gözleri üzerine koyarak, “Allahumme metti’nî bi’s-sem’i ve’l-besar” yani “Allah’ım! İşitmekle ve görmekle nimetlendir, faydalandır.” derse Efendimiz (s.a.s.), cennete doğru o kimsenin delili olur.

Kitabu’l-Firdevs’de ise “her iki baş parmağının” ifadesinden önce, “Kim ezanda, Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah cümlesini işitince ‘Allahumme metti’nî bi’s-sem’i ve’l-besar’ derse, onun önderi ve cennet saflarına koyanı ben olurum.” denilmektedir. (bk. İbn Abidin, İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar Ale’d-Dü’rri’l-Muhtar, Trc. Ahmet Davudoğlu, 1/398, Şamil Yay. İstanbul 1982.)

37 Neden ve Niçin Namaz?


Anne karnındaki bir çocuğun ağzı vardır, gözü vardır, kulağı vardır, eli vardır, ayağı vardır. Bütün aza ve cihazatı tam tekmil verilmiştir. Halbuki bunların hiçbirine orada lüzum yoktur. Orada çocuk, gıdasını, göbeğinden annesine bağlı bir hortumla almaktadır.

Simdi bu çocuk:

-Ya Rabbi! dese, su hortum bana yetmektedir. Pekiyi şu ağza, şu göze, şu kulağa, şu ele, şu ayağa ne lüzum vardı. Hiçbir işe yaramamaktadırlar?

Herhalde ALLAH'dan şöyle bir cevap alacağı muhakkak:

- "Acele etme kulum, aklın almadığı şeye de burnunu sokma. Sen kısa bir müddet sonra öyle bir âleme gideceksin ki burada 'her şeyim' dediğin hortum, orada hiçbir şeye yaramayacak, kesilip atılacak. Lüzumsuz sandığın ağız, göz, kulak gibi şeylerde en lüzumlu cihaz durumuna geçecek."
 



O çocuk bu gerçeklere inanmasa ve bir inkârcı olarak dünyaya gelse hakikaten hortumun işe yaramadığını, ebenin onu kesip kaldırıp attığını; lüzumsuz sandığı ağız, göz gibi cihazların devreye girdiğini, onlarsız olunmayacağını görse utanır mı, utanmaz mı? İnanmadığı için dizlerini döver mi, dövmez mi?

Şu anda bizde, tıpkı o çocuk gibi bir ananın karnındayız. 9 ay, 9 sene veya 90 sene sonra bir başka dünyaya doğacağız. O dünyanın adı ahiret. Biz şu anda dünya anamıza maddi hortumlarla, midemiz ile bağlı durumdayız.

Eğer biz:

-"İşte geçinip gidiyoruz. Ya Rabbi! Şu Namaza, oruca, hacca, zekâta, dine, imana, İslam'a ne lüzum vardı?" Dersek Rabbimizden söyle bir cevap alacağımız muhakkak!

- "Ey kullarım! Kısa bir müddet sonra bu dünyadan çıkacaksınız. Öyle bir âleme götürüleceksiniz ki orada 'her şeyim' dediğiniz bu maddi hortumların hiçbiri işe yaramayacak. Lüzumsuz sandığınız namaz gibi, zekât gibi, hac gibi ibadetler de en lüzumlu şeyler durumuna geçecek. Orada insanlara arabasına, parasına, servetine ve suretine göre değil; kalbine ameline ve ibadetine, namazına göre değer verilecek.

Yani namazınız, zekâtınız, orucunuz, haccınız, hayır hasenatınız, ahirette sizin için her şey olacak. El olacak, ayak olacak, dil olacak, dudak olacak, villa olacak, havuz olacak, senet olacak, berat olacak, uçak olacak, sonu olmayan zenginlik ve saadet olacak kısaca Cennet olacak.

Eğer biz bilgiçlik eder, fen ve teknik asrında olduğumuzla şımarır, Rabbimizin hikmet lisanıyla buyurduğu bu gerçekleri kabul etmez, ibadetsiz bir tembel veya bir inkârcı olarak ahirete gider, gerçekleri görürsek utanmaz mıyız? Hakikaten her şeyim dediğimiz hortumlarımızın, yani arabamızın, apartmanımızın, paramızın, pulumuzun hiçbir işe yaramadığını müşahede ederek, ibadetlerin her şey olduğunu anlasak o anne karnında ağzı lüzumsuz gören çocuk gibi mahcup olmaz mıyız? Dizlerimizi dövmez miyiz? Keşke inansaydık, keşke namazımızı kılsaydık, orucumuzu tutsaydık, zekatımızı tam verseydik, ALLAH için yasasaydık, eşsiz insan şanlı Peygamber Hz. Muhammed ( s.a.v)'in yolunda yürüseydik demez miyiz?
 



Pişman olacağın, dizlerini döveceğin o gün gelmeden aklını başına al...

38 Cenab-ı Hak hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde insanlara ibadeti emretmesi ve bu görevi yerine getirmeyenleri şiddetle tehdit etmesi nedendir?

Yer ve gökyüzü sayfalarına dikkatle bakan kimse açıkça anlar ki ,sonsuz bir kudret ve zenginlik sahibi birisi var. Kendisinin en küçük kalbî ihtiyacını görmekle beraber, güneş sistemindeki yıldızları da o ayakta tutuyor. Trilyonlarca canlının hemen her gün rızkını o, temin ediyor. Bitkilerin yağmur ihtiyacını o karşılıyor; denizin, derinliğindeki balıkları o besliyor.

Aynı güç ve kudret, yüz sene önce adı bile olmayan bir insanı, yokluktan varlık âlemine çıkarıyor. Dokuz ay, anne karnında terbiye ediyor, ruhuna uygun bir elbise veriyor. Bütün hayat seyri içerisinde, tüm ihtiyaçlarını o karşılıyor. Güneşi gözüne, gıda maddelerini midesine, havayı ciğerlerine göre o terbiye ediyor.

Bütün bu fiiller, bu nimetler inanan ve inanmayan için, itaat ve isyan eden için değişmiyor. Hava, oksijen aracılığı ile hem müminin, hem de kâfirin kanını temizliyor. Bu durum, ilk insanın var olduğu günden bu yana böyle devam ediyor.

Beşerin bütün ihtiyaçlarına cevap veren şu kâinat, insana yaptığı bu kadar yardıma karşılık, onun hiçbir şeyine muhtaç değil. Yani kâinat insandan değil, insan kâinattan istifade etmektedir. Hakikat bu iken, kâinatın yaratıcısı hakkında nasıl böyle bir soru sorulabilir?

Evet, ibadetin anlamı, Allah’ın lütuf ve yardımıyla, rahmet ve cömertliği ile vermiş olduğu sınırsız nimetlere karşı kulun, şükür ve hamt ile karşılık vermesidir. Onu takdis ve tespih etmesidir. Kulun, bu şükür borcunu yerine getirmesine, Allah’ın muhtaç olduğu, nasıl düşünülebilir?

Hem ibadet, kulun Allah’ın dergâhına ihtiyaçlarını arz etmesi, ona dua ile yalvarmasıdır. Bu yakarışla, insan kalbi ve ruhu her türlü elem ve kederden kurtulup, sürura ve rahata kavuşur. Buna ise -haşa- Allah değil kul, muhtaçtır.

Hem ibadet, insanın kişisel olgunluk ve erdemine, ruhunun huzuruna, ulvî hislerinin tatmin ve yücelmesine, nefsin terbiyesine, kalbin tasfiyesine, ahlâkın güzelleşmesine, aile hayatının ahengine ve sosyal hayatta güven ortamının oluşturulmasına son derece gerekli bir unsurdur.

İşte her yönüyle insana dönük olan ibadetin, her şeyin kendisine muhtaç olduğu bir zata; "O zatın ibadete ne ihtiyacı var?" diye sormak; sarayın kapısı önündeki bir dilencinin, "Padişahın, benim kendisine el açmama ne ihtiyacı var?" diye sormasına benzer…

Kaldı ki, Allah insanlara ibadet yapmayı emretmeseydi, kullar, bu kadar nimet ve lütuf karşısında yine hamt ve şükretmeliydi. Dünyada, birtakım sebepler aracılığı ile kendisine ihsanda bulunan Allah’a karşı, sebep perdesini yırtıp, doğrudan doğruya Ona yönelmesi, minnettarlığını ona ifade etmesi, onu yegâne mabut tanıması insanlığının gereğidir.

Daha geniş bilgi için tıklayınız:

İnsan niçin yaratılmıştır, Allah'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı vardır?

Allah ibadeti terk edenleri niçin cehennemle tehdit etmektedir?

39 Allah'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var?

"Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki takva mertebesine nâil olasınız."(Bakara, 2/21) 

ayetinde bu sorunun cevabı verilmektedir.

İbadetle ortaya çıkan bir netice var: "İnsanın takva mertebesine erişmesi." İnsan o ibadetle "takva mertebesine", yani Allah'tan korkma, yasaklarından sakınma, haram kıldıklarından kaçınma makamına eriyor. Demek oluyor ki, ibadetin faydası insana ait.

Bu makama ermeyenler ömürlerini günahla, isyanla ve şirkle, küfranla geçirirler. Bunlar ise insanı cehenneme götürür.

Demek ki takva mertebesi, cehennemden ve ona götüren her türlü kötülükten olanca gücüyle kaçınma makamıdır. Cehennemden kaçınma ise insanı Cennete götürür. Cennete muhtaç olan ise biziz. Oradaki sonsuz nimetlerden biz istifade edeceğiz. O halde böyle bir soruyu nasıl sorabiliyoruz?!.

İhlâs sûresi, Allah'ın "Samed" olduğunu bize ders verir. Samed, yâni "Her şey Ona muhtaç; O ise hiçbir şeye muhtaç değil."

Ana rahminde bize ayaklar takıldı, burada yürüyelim diye. Mide takıldı, gıdalarla beslenelim diye. Göz takıldı, eşyayı görelim diye. Bütün bunlara muhtaç olan biziz. Allah'ın bize böyle ihsanlarda bulunmaya ne ihtiyacı olabilir!? Eğer bütün bu ikramlara karşı şükür vazifemizi ibadetle yerine getirirsek, şükredenler diyarı olan Cennete gideceğiz. Orada maddî ve manevî nimetleri en ileri seviyede yine biz tadacağız. Öyle ki bu dünyadaki nimetler onlara göre gölge makamında kalacak.

Demek ki biz her iki âlemde de muhtaç, her iki âlemde de tüketiciyiz. Allah'ın bizi cennet nimetlerinden faydalandırmaya ne ihtiyacı olabilir ki böyle bir soru sorulabilsin!

Meselenin bir diğer yönü: 

İşârât-ül İ'caz'da, "İnsanın o yüksek ruhunu imbisat ettiren ibadettir. İstidatlarını inkişaf ettiren ibadettir. Fikirlerini tevsi' ve intizam altına alan ibadettir..." buyrulur.

Bozulmamış her akıl şüphesiz kabul eder ki, insan ruhunun bu inkişafı, bu terakkisi insanın kendisi içindir. Zira, insan böylece, yarın varacağı cennetten daha fazla istifade edebilecektir. Cennet bir yönüyle dünyaya benziyor. Bu dünyaya ağaçlar da gelmişler, hayvanlar da, insanlar da. Hepsi bu âlemden faydalanıyorlar; ama her birisi kendi istidadı, kabiliyeti miktarınca. Demek ki dünyaya gelmekle iş bitmiyor. Ondan tam istifade etmenin yolu bu âleme yüksek kabiliyetlerle, ulvî duygularla adım atabilmekte. Her insanın da bu âlemden istifadesi eşit değil. Mümin kullar cennete Allah'ın lütfuyla girecekler. Ondaki nimetlerden faydalanma dereceleri ise ibadetleri ve ihlâsları nispetinde olacak.

İbadetin bu terakki ettirici yönü yanında bir de tedavi edici tarafı var:

İnsan, mide bulandıran mekruhtan, zehirleyen harama kadar her türlü günahtan ancak ibadet sayesinde uzak durabiliyor. Böyle bir Rabbanî tedavi ile kalbini, ruhunu ve bütün duygularını hatadan, yanlıştan kurtaran insan, artık ibadet hakkında böyle bir soruyu nasıl sorabilir!?

"Cenâb-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat, sen ibadete muhtaçsın, mânen hastasın... Acaba bir hasta, o hastalık hakkında şefkatli bir hekimin ona nâfi ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil hekime dese 'Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?' Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın." (bk. Lem'alar, Yirmi Üçüncü Lem'a, Hatime)

İlave bilgi için tıklayınız:

- İbadete İhtiyacı Olan, Biziz!..

40 İbadetlerimizi niçin Arapça yapıyoruz; Türkçe olarak yapsak olmaz mı?

İlk bakışta müminin, kendi diliyle Rabbine kulluk etmesi akla, daha doğrusu hisse daha uygun gibi geliyor. Fakat mesele incelendiğinde, farklı boyutlara varılıyor:

Her şeyden önce dua ile namaz arasında açık bir ayırım yapmak gerekir. Namaz dışındaki duada bir mümin ihtiyaçlarını ve dileklerini Rabbine istediği dilde bildirir. Bu şahsi bir meseledir ve kulun, Halıkı’na kendi ihtiyaçlarını ve arzularını doğrudan doğruya, vasıtasız olarak arz etmesiyle ilgilidir. Duada her insan kendi lisanıyla Rabbine iltica edebilir.

Namaz ise bundan çok farklıdır. Namazda hangi dilden ve ırktan olursa olsun, bütün Müslümanların bir tek vücut olarak birleşmeleri ve Allah’a topluca ibadet etmeleri söz konusudur. Bu ibadette gönüller gibi dillerin de birlik arz etmesi gerekir. Kaldı ki, ibadetler Allah nasıl emretmişse ve Allah Resulü (asm.) nasıl tarif etmişse öyle yapılacaktır.

İslamiyet herhangi bir bölgenin, ırkın veya milletin dini olsaydı, hiç şüphesiz sadece bu bölgenin, bu ırkın veya bu milletin dili kullanılabilirdi. Fakat, dünyanın bütün noktalarında oturan, farklı ırklardan olup farklı dilleri konuşan müminler mevcuttur. Bunların tümünün birlikte namaz kılabilmeleri, aynı sureleri aynı dilden okumaları için tümünün aynı ibadet dilinde birleşmeleri gerekir.

Beynelmilel kongre ve toplantılarda da herkes kendi diliyle değil umumun bildiği beynelmilel bir dille konuşmuyorlar mı?

Meselenin diğer bir cephesi de şudur: Hiçbir tercüme, asla orijinalinin yerini tutamaz. Kur’an, Allah kelamıdır ve Arapça nazil olmuştur. Allah’ın kudret sıfatından gelen şu varlıklar taklit edilemediği gibi, onun kelam sıfatından gelen Kur’an da taklit edilemez. Ve Kur’an'ın tercümesine Kur’an denmez. Kur’an'ın bir harfine en az on sevap verilmesi, Allah kelamını tekrar etmenin karşılığında kullara bir İlâhî ihsandır. Tercüme, Allah kelamı olmadığından bu mana orada kaybolur. İnsan, Kur’an mealini okumakla, Kur’an okumanın değil, ilim noktasında bir şeyler öğrenmenin sevabını alır.

Şu da var ki, namazda geçen kelimelerin bir kısmı konuşma dilimize geçmiştir. Allahu Ekber, hamd, tesbih, Rabbül alemin, Ehad, Samed’in ne demek olduğunu çoğu Müslüman bilmektedir.

Dünya işlerimiz için enflasyon, deflasyon, kur, ekonomi, döviz gibi nice yabancı kelimeleri ezberlediğimiz hâlde, ibadet için gerekli, az sayıda kelimeyi öğrenmemekte bilmem mazur sayılabilir miyiz?

41 Regaip ve Mevlit kandili gecelerinin mübarekiyeti konusunda âyet veya hadis var mıdır? Bazıları bu iki gecenin kutlanmasına soğuk bakmaktadır, nedeni nedir?

- Regaib Nedir?

Regâib, Arapça bir kelimedir ve "reğa-be" kökünden gelmektedir. "Reğa-be", kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"'den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir. Kelime olarak "regâib"in aslı budur.

Receb’in ilk cuma gecesine Regaib Gecesi denir. Bu geceye Regaib Gecesi ismini melekler vermişlerdir. Her cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allah Teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir.

Regaib Gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur’an-ı Kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Receb ayında oruç tutmak faziletlidir.

Peygamberimiz (a.s.m)’ın Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Receb ayıdır. Bu Receb ayında oruç tutmanın muazzam, muhteşem sevapları var.

Bir de bu ayda sevaplar kulların defterlerinin sevab hanelerine, bol bol dökülmesi dolayısıyla da recebül esabb denmiştir. Yâni, sevapların bol bol, şarı şarıl, gürül gürül döküldüğü ay demek... Sabbe, Arapçada dökmek demek... Nehrin de böyle dağlardan çağlayarak şaldur şuldur akıp da döküldüğü yere münsab derler; o da aynı kökten... Receb-ül esabb; Allah'ın rahmetinin cûşa gelip, ikram ü ihsanâtının şarıl şarıl, güldür güldür kullara geldiği ay demektir.

Arifler ve din âlimleri kitaplarında yazmışlar ki, bu ay ekim, ekme, ziraat ayıdır. Sevaplı işler, oruç tutmak, tövbe etmek vs. güzel şeyler yapılır. Bir mahsulün ekilmesi gibi ziraat, ekim ayıdır. Şaban bakım ayıdır. Ramazan biçim ayıdır, yâni mahsulün alındığı aydır demişler. Demek ki Receb ayı, bizi Ramazan ayına hazırlayan bir mevsimin ilk adımı olmuş oluyor.

Onun için, "Receb ayı tövbe ayıdır." demişler. Yâni kul ne yapacak?.. "Yâ Rabbi! Ben anlayamamışım, hatâ etmişim, bilememişim, suçluyum, kusurluyum; beni affet..." diyerek hatâsını itiraf edip, hatâsından dönerek, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna girecek.

Şaban ayı ibadetlere devam etme ayıdır. Ramazan da mükâfatlarını alma ayıdır. Böyle çeşitli kelimelerle bu ayların birbirleriyle irtibatlı olduğu beyan edilmiştir.

Regaib ile ilgili âyet-i kerimeler:

Regâib kelimesi Kur'an'da geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır. Ayrıca,

"Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin." (Tevbe, 9/36)

Hz. Peygamber’in (a.s.m) (aşağıda hadisler bölümünde bulunan) bir hadisinde, âyet-i kerimede işaret buyurulan haram ayların, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğu vurgulanmaktadır:

Receb Ayı ve Regaib Gecesi ile İlgili Hadis-i Şerifler:

Allah Teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder. [Gunye]

Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb’in hepsini tutmuş gibi sevap verilir. [Miftah-ül-cenne]

• Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Yala]

Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regaib Gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İbn-i Asâkir]

“Receb-i Şerîf’in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.” buyuruyorlar. (Camiu-s sağir)

• İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri: “Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki, biz O’nu hiç iftar etmeyecek zannederdik. Bazen de o kadar çok iftar ederdi ki, biz O’nu hiç oruç tutmayacak zannederdik.” buyurmuştur. (Müslim)

• Muhakkak zaman, Allah’ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü ard arda gelmektedir. Zilkade, Zilhicce, Muharrem bir de Cemaziye’l-âhirle Şaban ayları arasında gelen Mudar kabilesinin ayı Recep ayıdır." (Buhârî, Tefsir, Sure, 8,9)

• "Recep ayı Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır." (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423)

• Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( r.a. )'dan şöyle rivayet edilir: Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber şöyle derdi: "Allah'ım! Recep ve Şaban'ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan'a ulaştır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259)

• Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutana, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, “Geçmiş günahların affoldu” der. Receb ayında Allah Teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. [Taberânî]

• Kim Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutarsa, oruç tutulan günler dile gelip “Ya Rabbi onu mağfiret et” derler. [Ebû Muhammed]

• Hz. Aişe ( r.a ) validemiz, “Resûlullah, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya çok önem verirdi.” buyuruyor. Çünkü Hadis-i Şerifte, “Ameller Allah Teâlâya pazartesi ve perşembe günleri arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini istiyorum.” buyururdu. (Tirmizî)

• Receb ayında yapılan dua kabul edilir, günahlar affedilir. Bu ayda günah işleyenin cezası da kat kat olur. Hz. Hüseyin ( r.a) anlatır:

“Kâbe’yi tavaf ederken, yanık sesle Allah Teâlâya dua eden bir kimsenin sesini işittik. Babam bunu çağırmamı emretti. Güzel yüzlü, temiz bir kimseydi. Ancak sağ tarafı felç olmuş, kurumuş, hareketsiz idi. Ona, “Sen kimsin, durumun ne böyle?” dedim. O kimse dedi ki:

“Adım Menazil... Ben çalgı çalmak, şarkı söylemekle şöhret salmış, Arabistan’ın ünlülerinden bir gençtim. Hep nefsin arzuları peşinde koştum. Receb ve Şaban aylarında bile, bu günahlara devam ederdim. Salih babam, beni bu günahlardan kurtarmaya çalıştı. Bana, “Allah Teâlânın azabı şiddetlidir, bir anda kahredebilir. Kötü arkadaşlardan vazgeç, bu kötü işleri bırak! Melekler ve bu aylar senden şikâyet ediyorlar.” dedi.

Nasihate hiç tahammülüm yoktu. Babamın üzerine yürüyüp, döverek susturdum. Üzüntülü ve kırık kalble, “Bu aylarda oruç tutup, geceleri ibadet ediyorum. Beytullah’a gidip şerrinden korunmak için, Allah Teâlâ'dan yardım dileyeceğim.” dedi. Bir hafta oruç tutup, Kâbe’ye giderek, “Ey Rabbim, mazlumların âhını yerde bırakmazsın. Bu ayda, bu mübarek yerlerde yapılan duaları red etmezsin. Hakkımı oğlumdan al, onu felç et!” diye dua etti. Henüz duası bitmeden sağ tarafım felç oldu. Beni gören, “Baba bedduasına uğramış kişi” derdi.”

Hz. Hüseyin, “Baban bu hâline ne dedi?” buyurdu. O genç, “Babamdan özür diledim. Onun da babalık şefkati galip gelerek beni bağışladı. Beddua ettiği yerde, bu sefer şifa bulmam için hayır dua etmek üzere deve ile gelirken, devenin ürkmesi ile babam düşüp öldü. Şimdi çaresizim.” diyor. Hz. Ali bu felçli gence dua ediyor, Receb’de yaptığı bu dua bereketiyle de Hak Teâlâ ona şifa ihsan ediyor.

Kutlu Doğum ve Mevlid Kandili

Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Her şey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü. 

Ruhlar bir şey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyordu.

O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhir zaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.

İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.

Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?

Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.

O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur." dediler.(1)

Bîr Yahudi ileri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,
"Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu.
"Bilmiyoruz" diye cevap verdiler. Yahudi,
"Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum! Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var." dedi.

Toplantıda bulunanlar Yahudi'nin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.

Ertesi gün Yahudiye vardılar:

"Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler.
Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi.
Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir." dediler.
Yahudi, "Beni ona götürün" dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler. Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,
"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler. 
Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir. Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir." dedi.(2)

Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı. Peygamber Efendimize (asm) hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."

Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.(3)

Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:

"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."

Evet, bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:

"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin
Çok alâmetler belürdi gelmedin."

Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.

Dünyayı şereflendiren İki Cihan Serveri (asm)'nin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar. Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki Peygamber Efendimizin (asm) üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)

Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir peygamber idi.

- Aynı gece Kâbe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü. 

- Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.

- Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.

- Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.

Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)

İşte bu geceye Veladet-i Nebi Gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.

Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.

Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin. Âmin.

Kaynaklar:

(1) İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:60.
(2) a.g.e, I/162-163.
(3) Taberî Tarihi, II/125; İbn-i Sa'd, Tabakat, I/102.
(4) a.g.e., I/102.
(5) a.g.e., I/102.
(6) Bediüzzaman, Mektûbat, s.161,162.

Not: Bu gecelerin hangi ülkelerde kutlandığı konusunda detaylı bilgiye sahip değiliz.

42 Yaptığım ibadetlerden zevk alamıyorum; ne yapmalıyım?

Evvela, zevk almak için ibadet etmiyoruz. Bununla beraber, ibadetten zevk almamıza mani olan bazı nedenler vardır:

1. Günah ve isyanlarımız,
2. İmanın taklidi olması,
3. İbadetleri kime karşı işlediğimiz tam olarak bilmemek,
4. Namaz ve ibadetlerin bizim fıtri vazifemiz olduğunu bilmemek ve bir yük olarak görmek,
5. Namazla bütün mahlukatın yaptığı vazifelerin tamama erdiğinden gafil olmak,
6. Namaz kıldığımız vakit mevcudatın bizden razı olduğunu bilmemek.

İbadet: “Allah’a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmek, Allah’ın emirlerine boyun eğmek”

“Kendi kusurunu, acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i samedaniyenin ve rahmet-i İlâhiyyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmek.” (Sözler)

İnsan tepeden tırnağa acz ile kaplı. Ne saçının ağarmasını durdurabiliyor, ne tırnağının uzamasını. Ve insan baştan ayağa ihtiyaç dolu. Saça muhtaç; o olmadı mı bir yanı noksan kalıyor. İnsan alına muhtaç; kaşa, göze, kirpiğe muhtaç. Dudağa, çeneye, gırtlağa muhtaç. Geçelim bütün bunları ve ayaklarımıza varalım. İnsan ayağa muhtaç; topuğa, parmağa, tırnağa muhtaç.

İnsan, hemen dudağının önündeki havadan, tâ cennete kadar her şeyin fakiri. Hiçbirine sahip değil. Mide yapmaktan âciz olduğu gibi meyvenin de fakiri. Göz yapmaktan âciz olduğu gibi Güneşin de fakiri.

İşte ibadet, insana aczini ve fakrını hatırlatan, kul olduğunu, başıboş olmadığını ders veren en ulvî vazife. İnsan bir taraftan kendi aczine ve fakrına bakar, sonra her şeyi onun için ve ona göre terbiye eden Rabbinin bu sonsuz ihsanlarına karşı nasıl şükredeceğini bilemez hâle gelir. Bu hâl onu el bağlamaya götürür, bel bükmeye götürür, yüz sürmeye götürür. Bunu yapmayan insan kendinin gâfilidir, kendinin cahilidir ve nefsini bilmediği için de Rabbinin gâfilidir.

İşte insanı bu gafletten korumak ve kurtarmak üzere nazil olan bir İlâhî Ferman:

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine nâil olasınız.” (Bakara, 2/21)

İnsan ibadeti niçin yapar ve bu ibadet ona ne kazandırır? Bu iki sorunun cevabı bu âyette şöyle veriliyor:

“Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz.”

Âyetteki, "sizi ve sizden öncekileri yaratan" ibaresi Rabbin sıfatıdır. Bu sıfatı bir an için düşünmediğimizde, âyet-i kerime, “Rabbinize ibadet ediniz.” şeklinde karşımıza çıkar. Demek ki ibadetin sebebi, Rabbimizin bizi terbiye etmiş olması. Rabbe, ibadet edilir. Bu kutsi vazifeyi idrak edebilelim diye Allah, vicdanımıza bazı işaretler koymuş. Babamıza itaat etmeyi vicdanî bir görev sayıyoruz. Niçin? Babamız olduğu için. Annemize isyandan sakınıyoruz. Niçin? Annemiz olduğu için. İşte âyet-i kerime bizim vicdanımıza hitab ediyor: “Rabbinize ibadet edin.” diye emrediyor. Çünkü o sizi terbiye etmiştir. Babanızın yediği gıdayı beyaz kan hâline o getirmiş, sizi ana rahminde bir nutfe olarak rahim duvarına o yapıştırmış ve oradaki dokuz aylık terbiyenizi safha safha hep o icra etmiştir. Şimdi ise bir başka rahimdesiniz: Kâinat... Burada da sizi terbiye eden, besleyen, büyüten, yedirip içiren ancak O’dur.

Allah Rabdir ve her şeyi O terbiye etmiştir. İnsan ise abddir, kuldur; her şeyiyle Allah’ın terbiyesinden geçmiştir. Elimizi tutmaya, ayaklarımızı yürümeye, ciğerimizi solunuma, midemizi sindirime, aklımızı anlamaya elverişli tarzda terbiye eden Allah’tır. Öyle ise biz Rabbimizin bu rakamlara sığmaz terbiye tecellilerine karşı edebimizi takınmak mecburiyetindeyiz.

Rabbimize karşı edepli olmak... Nefsimize takılan ve etrafımızı çepeçevre kuşatan bu kadar ihsana karşı O’na gereği gibi şükredememenin mahcubiyetini ruhumuzun tâ derinliklerinde hissederek.

İşte Rabbine karşı şükür borcunu böylesine hisseden, idrak eden insan, Kur’an’ın “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin”, “Namazı ikame edin”, “Ramazan ayında oruç tutun” gibi emirlerini dinleyince aradığını bulmanın huzuruna erer.

İbadet için, “abd ile mâbud arasında en yüksek ve lâtif nispet ancak ibadettir”(İşârât-ül İ’caz) buyruluyor. Yâni, insan ibadet sayesinde, “Ben Allah’ın kuluyum, O’nun mahlûkuyum, bu dünyada O’nun misafiriyim ve öldükten sonra da, inşallah, O’nun saadet yurdu olan Cennete gideceğim.” diyebiliyor.

Günlük hayatında bütün işlerini kul olmanın şuuruyla hep helâl dairesinde geçiren insan, belli vakitlerde Rabbinin huzurunda el bağlıyor. O’na yine O’nun emrettiği biçimde ibadetini takdim ediyor. Bu onun, Rabbine karşı bir kulluk vazifesidir, bir şükür borcudur.

Âcizliğini, fakirliğini ve zilletini tam hisseden bir insanın kalbi, Rabbine karşı derin bir mahcubiyetle dolar. Bu iç burukluğuna “inkisar” deniliyor. Ve İmam-ı Rabbani Hazretleri “İbadet, tezellül ve inkisardan ibarettir” buyurarak bu hâli ibadetin temeli, esası sayıyor.

“Niçin ibadet ediyoruz?” sorusu, beraberinde iki soruyu birlikte getiriyor. Daha doğrusu, bu sorunun içinde iki soru saklı:

– İbadet etmemizin sebebi, illeti nedir?
– İbadet etmemizin hikmeti, faydası nedir?

Bazıları bu soruyu sadece ikinci mânâyı kastederek sorarlar. Birinci ve en önemli noktayı unuturlar. Bunun neticesi olarak hikmet sahasında kendilerince birtakım faydalar sıralar ve bu faydaların başka yollarla da elde edilebileceğini ileri sürerek, ibadeti reddedici bir tavra girerler.

İllet denilince ibadet yapmamızı gerekli kılan sebebi kastederiz. Hikmetten ise yaptığımız ibadetten hâsıl olan faydayı anlarız. Dünya işlerinden bir misal: Anadolu’dan İstanbul’a gelmekte olan bir tüccarın bu seyahatinin illeti “ticaret”tir. Hikmeti ise daha çok zengin olmak ve dünya nimetlerinden daha fazla istifade etmek... Buna göre söz konusu şahsa, “İstanbul’a niçin gidiyorsun?” desek, “zengin olmaya” diye cevap vermez. Bu, hikmete ait bir cevaptır ve yerinde değildir. Sorumuzun cevabı “ticaret yapmaya” şeklinde gelmelidir. Böyle bir cevap illete aittir ve isabetlidir.

O halde, “Niçin ibadet ediyorsun?” şeklindeki bir sorunun cevabı da “Rabbim emrettiği için” şeklinde olacaktır. Bu emri tutmanın pek çok da faydası vardır; gerek dünyada, gerek âhirette. Ama ibadet bu faydalar için yapılmaz. Bunlar meselenin hikmet yönüdür.

Abdin işi ibadettir; emir dinlemek, yasaklardan sakınmaktır. Kula kulluk yaraşır. İbadetini bu şuurla yapan bir kuluna, Rabbinin yapacağı ihsanlar, ikramlar ve Cennette vereceği dereceler ibadetin hikmet yönüdür.

İslâm’ın her emri ve yasağı bu hakikatten haber veriyor. Bunlardan sadece birkaç misâl: Meselâ oruç tutmanın tıp yönünden birçok faydaları var. Bütün bu faydalar orucun hikmet yönü. “Oruç niçin tutulur?” sorusunun cevabı, sanıldığı gibi bu faydalar değildir. Oruç, Allah’ın bir emri olduğu için tutulur. Bu ibadetin belli bir ayı vardır: Ramazan. Ramazan dışında on ay nafile oruç tutsanız da Ramazan’da tutmasanız bu ibadeti yerine getirmiş olmazsınız. Eğer mesele sadece orucun hikmet yönü, yâni faydaları olsa bu ikinci halde fayda on katına çıkmıştır, ama farz olan oruç hâlâ tutulmamıştır.

Yine orucun belli bir başlama ve bitiş vakti vardır. Orucunuza imsakten hemen sonra başlasanız da, iftarınızı yatsıdan birkaç saat sonra yapsanız orucunuz makbul olmaz. Daha fazla bir süre aç kalmışsınızdır, ama oruç tutmamışsınızdır. Hikmet fazlasıyla tamam olsa bile, illet kaybolduğundan ibadetiniz makbul sayılmaz.

Oruç tıbbî faydaları için tutulmadığı gibi, içki içmek de tıbbî zararları için haram değildir. “Niçin içki içmiyorsun?” sorusunun cevabı, “Allah yasakladığı için.” şeklinde verilecektir. Ve ancak bu takdirde içki içmemek ibadet olur, takva olur ve insanı Rabbine yaklaştırır. İçki içmemekte esas olan, bedenini ve aklını korumak değil, bir İlâhî yasaktan kaçınmaktır. İllet budur; diğerleri ise içki içmemenin hikmetleridir, faydalarıdır.

Bilirsiniz, kendi kendine ölen yahut darbe ile öldürülen bir koyunun etini yemek haramdır. Bu noktada birtakım tıbbî veya biyolojik izahlar getirilebilir. Bütün bunlar, meselenin hikmet yönüdür. Bunlar sayılıp dökülürken şu husus unutulur: “Pekâlâ, Allah’tan başkasının ismiyle kesilen bir hayvanı yemek niçin haramdır?”

Bu soruya ne cevap verilecektir? Kesilmekse kesilmiş, kan akmaksa akmıştır. Demek ki işin esası, hayvan kesmenin tıbbî faydaları değil. Esas olan, insanın kulluk şuurundan ayrılmaması, Allah namına hareket etmesi. Keserken O’nun ismiyle kesmesi, yiyip içerken O’nun ismiyle başlaması, giyinip kuşanırken de yine O’nun kulu olduğunu unutmaması. O’nun emir ve yasaklarını daima göz önünde tutması...

Sözün özü: Rahman ve Rahîm Rabbimizin bütün emirlerinde bizim için nice faydalar var. Ama, biz ibadetimizi bu faydalar için değil, O’nun emrini gözeterek ve rızasını umarak yapıyoruz.

Bu inceliği sezemeyen yahut görmezlikten gelenler, yanlış değerlendirmelerle kendilerine ibadet kapısını kapar ve büyük bir zarara düşerler.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Namazı huşu içinde kılmak için ne yapmalıyız?

43 "Çalışmak da bir ibadettir." diye yapmamız gereken ibadetleri yapmadığımız oluyor veya yaptırmayan işverenler oluyor. Bu konuda bilgi verir misiniz?

Çalışmanın sevap olabilmesi için farz olan ibadetleri yapma şartı vardır. İbadetlerini terkederek çalışmak, ibadet olarak değerlendirilmez.

 

Namazın dünyevî ve uhrevî en mühim faydalarından birisi; namaz kılan kimsenin mübah olan bütün dünyevî iş ve çalışmalarının güzel bir niyetle ibâdet hükmüne geçmesidir.

 

Halk arasında çalışmanın da ibadet sayılacağı şeklinde bir düşünce hâkimdir. Bu kanaat, farzında ve ibadetinde ihmallik gösteren birçok insanın siperi hâline gelmiştir. Böyleleri, “Dinimizde çalışmak da ibadettir. Ben çoluk çocuğumun rızkını temin için çalışıyorum” bahanesiyle tembelliğini örtbas etmek isterler.

 

Aslında çalışmanın ibadet sayıldığı doğrudur. Ancak bu, farzların yerine getirilmesi konusunda ihmal ve tembellik gösterilmemesi ve haramlardan kaçınılması şartına bağlıdır. Nitekim iki namaz vakti arasında kalan diğer saatlerin, vakit namazları kılındığı takdirde bir ibadet şekline geleceği ve iki namaz arasında işlenen günahların affedileceği verilen müjdeler arasındadır.

 

Çalışma da bir nevi ibadettir. Ama çalışma, ibadetle beraber olunca ibadet sayılır. İbadetle değerlendirilmeyen ve derinleştirilmeyen çalışma, ibadet değildir. Esasen bir yönüyle çalışma sıfır; ibadet de bir rakamdır. Çalışmanın kıymet kazanması, yanındaki rakama bağlıdır. Binaenaleyh beş vakit namazını kılan ve bu namazlar arasında hayatını helal ve mübah işlerle süsleyen bir insanın iş hayatı da ibadet olur. Evet, namaz kılan bir insanın kazmasını yere vuruşu, bağını budaması, hatta tarlasına gübre atması dahi ibadettir. Hadis-i şerifin ifadesiyle, böyle birinin, "Hanımının ağzına bir lokma koyması sadaka olur." (Buhari, İman 41; Müslim, Zekât 48) ve ona sevap kazandırır.

 

Bediüzzaman Hazretleri de kendisini ziyarete gelen işçi ve memurların çalışmalarının bazı şartlarla ibadet sayılacağı hususunda hatırlatmalarda bulunmuş, bir defasında elektrik işçilerine şöyle demiştir:


“Bu elektriğin umum millete büyük menfaati var. O umumî menfaatten hissedar olabilmeniz için farzınızı kılınız. O zaman bütün sa’yiniz (çalışmanız) uhrevî bir ticaret ve ibadet hükmüne geçer.” (1)

 

Meselenin bir başka yönü de, farzlarını yerine getiren, haramdan kaçınan kimsenin ailesi için çalışmasının da ibadet olduğudur. Bir hadislerinde kişinin kendisi, ailesi, çocukları ve hizmetçisi için harcadığı paranın birer sadaka olacağını (2) bildiren Peygamberimiz(a.s.m.) başka bir hadislerinde de bununla ilgili olarak şöyle buyurur:

 

“Allah yolunda sarfettiğin, bir kölenin hürriyetine kavuşturulması için harcadığın, fakire sadaka olarak verdiğin, bir de ailen için harcadığın paranın hepsi hayırlıdır. Fakat bunlar içinde ailen için sarfettiğin paranın sevabı hepsinden daha çoktur.” (3)

 

Peygamberimiz bir başka hadislerinde küçük çocuklarının ve ailesinin geçimini temin etmek için çalışan kimsenin Allah yolunda olduğunu bildirirken (4) başka bir hadislerinde de bazı günahlar olduğunu, o günahları ancak rızık temini için çekilen üzüntü ve yorgunlukların karşılayacağını bildirir.

 

Çalışan erkeğin, hanımının ve çocuklarının geçimini güzel bir şekilde temin ettiğinde sevap kazanacağı, günahları affedileceği gibi, ihmal ettiğinde de günahkâr olur. Bunu da şu hadisten öğreniyoruz:

 

“Kişinin geçimi üzerine farz olan kimseleri ihmal etmesi, günah olarak kendine yeter.” (5)

 

Öyle ise farz ibadetlerini yerine getiren, günahlardan çekinen kimsenin meşru yani helâlinden olan bütün çalışması, ailesinin rızkını temin için gayret göstermesi de güzel bir niyetle ibadet hükmüne geçer. Böylece fani ömür dakikaları bir nevi bakileşir, ölümsüzleşir. Bütün bir günü ahirete mal etmek gibi kârlı bir ticaret yapılmış olur.

 

Böylece bir müslüman namazını kılarak Allah`ın hukukunu yerine getirirse, geçimini helâl yerden temin etmek niyetiyle yapacağı bütün gayret ve çabaları âhireti açısından boş ve faydasız bir dünyevî çaba olmaktan çıkar, ibâdet hükmünü alır.

 

Artık o insanın bütün ömrü, bir ibâdet hâli içinde geçer. Hiçbir gayret ve çalışması Allah katında zâyi olmaz, boşa gitmez. Eğer o kimsenin geçimini temin için çalıştığı iş, umumun menfaatini de alâkadar eden bir meşgale ise, o şahıs yaptığı işin neticesinden istifade eden umum insanlar adedince de sevabları kazanır.

 

İşte bu büyük kazancın tek bir şartı vardır. O da farz olan namazlarını kılmak, ciddî bir mâzeret olmadan namazlarını geciktirerek kazaya bırakmamaktır.

 

Namaz kılan kimsenin bütün dünyevî çalışmalarının ibâdet hükmüne geçmesi sırrı, kişide çalışmaya, insanlara faydalı olacak hizmetlerde bulunmaya karşı ciddî bir şevk ve heyecan meydana getirir. Bu sebeble, insan ihtiyarlasa bile ailesinin maişeti için çalışmaktan, gayret ve faaliyette bulunmaktan geri durmaz. Fütûr ve tembelliğe düşmez. "Artık ihtiyarladım. Bir köşeye çekilip sadece âhiretime çalışayım." diye düşünmez. İnsanlığa ve aile ferdlerine daha faydalı olmak için çalışır, çabalar. Çünkü, bilir ki, namazlarını kıldığı için bütün dünyevî çalışmaları da ibâdet hükmünü almaktadır...

İlave bilgi için tıklayınız: Çalışma hayatında ibadetlerin yeri...

 

Dipnotlar:
1. Tarihçe-i Hayat, s.406
2. İbni Mace, Ticaret, 1
3. Müslim, Zekat, 39
4. Taberani, 2/60
5. Müslim, Zekat, 40

44 Hanefi Mezhebine göre, bir dirhem/el ayası kadar olan necasetin namaza engel olmadığı görüşü hangi hadis rivayetine dayanmaktadır? Hadiste, el ayası tabiri geçmiyor mu?

Bilindiği üzere dini konularda bir fetva derecesi vardır, bir de takva. Dinin her meselesinde üst üste bu iki basamağı her zaman görmek mümkündür.

Fetva basamağı, dini hayatta çıkılacak ilk mecburi basamaktır. Fetva basamağından aşağıda kalınacak başka basamak yoktur. Fetvanın üstünde ise takva basamağı vardır. Takvayı tercih eden sevabını alır. Etmeyen günaha girmez. Ancak fetva öyle değildir. Fetva mecburidir. Çünkü fetvanın altında inilecek başka basamak yoktur. Fetvadan düşen tutunacak yer bulamaz, kuyu dibine düşer.

Burada şunu da ilave etmeliyiz ki; insan (ilgi duyabiliyorsa) kendi nefsi için çoğu yerde takvayı tercih etmeli, takva ile amel etmeye gayret göstermelidir. Ama başkaları için fetvayı kafi bulmalı, fetva ile amel edeni muhabbete layık görmeli, hafife almamalıdır ki, arada sevgi azalması söz konusu olmasın.

Soruda geçen konu da bunlardan biridir. Hanefilere göre bir dirhem kadar necaset namaz ibadetine engel olmaz. Bu, bir fetvadır ve Müslümanlar için bir kolaylıktır. Ancak elden geldiği kadar bedende ve elbisede, az bile olsa hiç bir necaset bırakmamak en güzelidir ve tkvaya uygun olan da budur.

Hz. Aişe (r.anhâ)'nın nakline göre Resûlullah (s.a.v.), "Biriniz, tuvalet ihtiyacını görmek istediğinde taharetlenmek için yanına üç taş alsın. Bunlar ona yeter." buyurmuştur. (Ahmed b. Hanbel, VI, 38; Ebû Dâvûd, Taharet, 21; Nesâî, Taharet, 7)

Neylü'l-Evtâr'da (1,88) zikredildiği üzere hadisi Ebû Dâvûd, Nesâî, Ah-med b. Hanbel ve Dârekutnî rivayet etmiştir. Dârekutnî hadisin isnadını sahih hasen olarak nitelemiştir.

Hz. Aişe (r.anhâ)'nn rivayet ettiği söz konusu hadis, tuvalet ihtiyacını gördükten sonra taharetlenmek için taş kullanımının yeterliliğine ve suyla temizlik yapmanın zorunlu olmadığına delâlet etmektedir. Önceki ve sonraki âlimlerin çoğu ve farklı bölgelerdeki müftüler kaza-yı hacetten sonra temizliğin hem taş hem de suyla yapılmasının daha faziletli olacağında icmâ etmişlerdir. Aynî’de, (Umdetü'l-kâri, 1/720) suyla yıkamanın zorunlu olmadığı ifade edilmektedir.

Reddü'l-Muhtar'da (1/326) nakledildiğine göre konuyla ilgili Şerhu'l-Münye'deki açıklama, "Bize göre az olan pisliğin bağışlandığında icmâ bulunmaktadır. Nitekim tuvalet ihtiyacını gördükten sonra taşla taharetlenmenin yeterli olduğunda icmâ bulunmaktadır." şeklindedir. Pisliği tamamıyla temizlemediği, azaltıp kurutmasını temin ettiği bilinmesine rağmen taşla taharetlenmenin yeterli olması, temizlik yapılan yer miktarınca kalan necasetin bağışlandığını göstermektedir. Bu kadar miktardaki necasetle namaz kılınır. Temizlenen yer bir dirhem miktarı kadardır. el-Kifâye'de (1/177) nakledildiğine göre İbrahim en-Nehaî şöyle demiştir: "Konuyu açıklamak üzere 'makat yeri kadar' demeyi kaba buldukları için onun yerine 'dirhem miktarı' demeyi uygun görmüşlerdir.

Rahmetü'l-Ümme'de (s. 7) rivayet edildiğine göre Ebû Hanife (r.a.), "Bir kimse tuvalet ihtiyacını gördükten sonra taharetlenmeden abdest alıp namazını kılsa namazı sahih olur." demiştir. Böylece o, kazayı hacet mahallini diğer necasetler için de bağışlanan miktarın ölçüsü olarak belirlemiştir. Bu ise bir dirhem-i bağalî (3,776 g.) kadardır. (bk. Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, s. 104) Ebû Hanife (r.a.), etrafa taşması ve bir dirhemden fazla olması halinde, necasetin temizlenmesi gerektiğini söylemiştir. (bk.  Tehanevi, İ’laü’s-sünen/Hadislerle Hanefi Fıkhı, Necis Sayılan Maddeler ve Hükümleri)

İlave bilgi için tıklayınız:

Azimet ve ruhsat konusunu izah eder misiniz?

Peygamberimizin, ben her küçük abdest bozduğumda su ile temizlenmekle emrolunmadım, sözüne göre, küçük abdestten sonra su ile temizlenmek zorunda değil miyiz?

45 Tilavet secdesi, secde ayeti ezberlerken her okuyuşta gerekir mi? Birkaç tilavet secdesine bir defada niyet yapılabilir mi?

1. Bir secde ayeti gerçekten veya hüküm bakımından bir sayılan bir mecliste tekrarlanarak okunsa, bir defa secde edilmesi yetişir. Fakat başka başka secde ayetleri okunursa veya meclis hakikaten veya hükmen değişirse, her okunan ayet için başka bir secde gerekir.

2. Yukarıdaki ölçü ayetin meali için de geçerlidir. Yani değişik secde ayeti mealleri okunursa veya meclis değişirse ayrı ayrı secdelerde bulunmak gerekir.

3. Secdeler ayrı ayrı yapıldığında, zaten iki defa veya üç defa demeye gerek kalmamaktadır. Her okunan secde ayeti için bir secde yapıldığından sadece tek tilavet secdesine niyet edilir.

Aynı mecliste tekrarlanan aynı secde ayeti için tek secde gerekeceğinden, yine buna da sadece "tilavet secdesine" diye niyet edilir.

İki, üç, dört defa niyet etme diye bir şey yoktur. Kaç defa secde etmesi gerekiyorsa o kadar secde eder. Bu nedenle "iki defa, üç defa" diye niyet etmez. Kaç defa secde etmesi gerekiyorsa o kadar tilavet secdesi yapar. Örneğin iki defa tilavet secdesi gerekiyorsa, bunun için bir değil, iki tilavet secdesi yapmalıdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Secde ayeti okunduğunda tilavet secdesi nasıl yapılır?..

46 Cünüp olmak neden günahtır?
47 Bazı insanlar sarhoş etmeyecek kadar içkinin neden haram olduğunu soruyorlar. Bu konuda bir açıklama yapar mısınız?

İbadetler ve haramlar tamamıyla Allah’ın iradesine ve isteğine göre belirleniyor. Bunu bizim sorgulama veya itiraz etmeye değil hikmetini anlamaya çalışmamız icap etmektedir. Şöyle ki, şeriatın iki çeşit hükümleri vardır:

1. Taabbudi dediğimiz, yani hikmeti bilinmeyen ve tamamıyla Allah’ın emir ve yasağına bakan kurallardır.

2. Makulul mana dediğimiz, ilahi emirler veya yasaklarda yatan hikmetlerin araştırılabileceği kısım.

Sizin sorduğunuz soruya bu taraftan da bakalım. Niye sabah namazı dört rekat da on veya yirmi rekat değil?.. Cevap: Allah emrettiği için!.. Öğle namazı Allah tarafından on rekat olarak tayin edilmiştir. Bunun hikmetini araştırmak sonuçsuz olacaktır. Çünkü Allah öyle emretmiştir. Ve bunun asıl cevabı budur. Ama bazı şeriat kuralları hikmetle izah edilebilir. Ama hikmetler asıl değildir. Asıl olan Allah’ın emri veya yasaklamasıdır.

Mesela, Allah namazı niye emretmiştir? Buna istediğiniz kadar hatta ciltlerle hikmet ve gaye açısından cevap verilebilir. Niye oruç tutuyoruz, hikmetleri araştırılıp cevap verilebilir. Ama hikmet ve faydalar Allah’ın emri yerine geçemez. Şöyle ki, orucun bir hikmeti insanların aç kalıp, yokluk içerisinde yaşayan insanların halinden anlayıp onlara şefkatle yaklaşmalarını sağlamaktır.

Şimdi birisi bunu esas tutup “Ben daha fazla aç kalıp daha fazla şefkat hissim kabarsın ve fakirlere daha fazla yardımda bulunayım.” diyebilir. İmsak vakti saat 4.00 olduğu halde, bu adam gece saat 11.00’den oruca niyet edip, fakat akşam vaktine beş dakika kala orucunu açsa orucu sahih olur mu? Elbette olmaz. Çünkü orucun açılması için belirli bir zaman var ve bu adam daha fazla aç kaldığı halde, oruç tutmuş olmuyor. Yani oruçtan beklenen hikmet daha fazla yerine gelmiş, fakat Allah’ın izin vermediği bir zamanda açtığı için oruç yerine gelmemektedir.

İşte kardeşim İslam'ın tüm emir ve yasaklarına bu şekilde bakmamız gerekir. Yani Allah böyle emretmiş veya böyle yasakladığı için bunu yapıyoruz. Bunun hikmetleri elbette vardır. Ve bu hikmetler elbette araştırılır. Bu da bir ilim ve ibadettir. Ama hikmetler ve faydalar kesinlikle asıl değil, ayrıntıdır.

İçkinin hiç bir zararı olmasa bile, Allah yasakladığı için içmemek gerekir. Bununla beraber içkini zararlı olduğunu bütün dünya kabul ediyor.

- İçki neden birden yasaklanmadı?

İslâmiyet gelir gelmez, Arap Yarımadası'ndaki insanlardan, uzun senelerden beri dem ve damarlarına yerleşmiş olan alışkanlıklarını birden bire söküp atmak, elbette zor olacaktı. Hele alkollü içkiler gibi, kullanıldıkça âdeta insanı kendine esir eden maddelerden vazgeçmek, daha da zordur. Fakat İslâmiyet’in getirdiği nur, bütün kötü âdetler gibi, alkollü içkileri de o cemiyetten kaldırdı.

Allah’ın bir ismi de Hakîm’ dir. Yani yaptığı her işi, hikmet ve faydalara göre yaratır. Nitekim insanın büyüyüp kemale ermesi, çekirdeğin yeşerip ağaç olması, bir yumurtanın açılıp kuş olması belli bir süreçle gerçekleşmektedir. Allah’ın kâinatta geçerli olan bu kanununu, dinin bazı emirlerinde de görmek mümkündür. İşte yüce Rabbimiz, Hakîm isminin gereği olarak, alkollü içki alışkanlığını o cemiyetten söküp atmak için, tedriç yani yavaş yavaş men etme metodunu irade etmiştir. Diğer taraftan, içki birdenbire haram edilseydi, içkiye müptela olmuş o asrın insanları İslâmiyet'i kabulde nazlanabilirlerdi. Alışkanlıklarını bırakmak istemeyebilirlerdi. Bu bakımdan Kur'an-ı Kerim'de içki ile ilgili âyetler, kademe kademe şu sıraya göre nazil olmuştur:

1. “Hurma ağaçlarının meyvesinden ve üzümlerden hem bir içki yapıyor, hem de güzel rızk ediniyorsunuz. Bunda aklı eren kavim için elbette ibret vardır.” (Nahl, 16/67)

Bu âyette içkinin güzel rızk olmadığı açıklanmıştır. Bu âyetin nüzulü ile, içkinin dinen tasvip edilmeyen bir madde olduğu anlaşıldığından, bazı sahabeler içkiyi terk etmişlerdi. Aslında bu âyetin inzali ile, içkinin ileride haram olacağı da anlaşılmıştı.

2. “Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Onlarda hem günah, hem insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür.” (Bakara, 2/219)

3. “Ey iman edenler! Siz sarhoşken, ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa, 4/43)

Bu âyet-i kerime, sarhoşken namaz kılmayı men etmiştir. Bu durumda, beş vakit namazını hiç geçirmeksizin kılan bir sahabenin, gündüz iki namaz arasında içki içmemesi gerekiyordu. Aksi takdirde, yani gündüz iki namaz arasında içki içecek olsa, alkollü içkinin sarhoşluk edici tesiri geçmeyeceği için namazı kılamayacaktı. Belki yatsı namazından sonra içki içebilecekti. Bu durumda büyük bir sahabe kitlesi daha içkiden tamamen vazgeçmişlerdi. Çünkü alkole alışmış olan vücutlar, artık yavaş yavaş ondan uzaklaşıyordu.

4. “Ey iman edenler! İçki, kumar, tapmaya mahsus dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bunlardan kaçının ki, murada eresiniz.”(Maide, 5/90)

5. “Şeytan, içkide ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz hepiniz vazgeçtiniz değil mi?” (Maide, 5/1)

Bu son âyet ile alkollü içkiler kesin olarak haram edilmiştir. Sahabelerden Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:

"Biz içki alemindeydik. Ben dağıtıyordum. Bir adam geldi 'içki haram edildi' dedi. Arkadaşlar derhal 'şu içki kaplarını dök, temizle' emrini verdiler. O haberden sonra kimse ağzına içki almadı."

İçkinin zararları: Azı veya çoğu sarhoşluk veren her içkinin azı da, çoğu da haramdır. Peygamber Efendimiz’in (asm) beyanıyla:

“Bir küpü sarhoş eden şeyin, bir avucu da haramdır.”(1)

İçkiyi haram kılan âyet, bu yasağın gerekçesini ve hikmetini de açıklamıştır: Şeytan işi pislik olması, saâdete ermeye engel teşkil etmesi, insanlar arasında düşmanlığa yol açması, kin ve nefret uyandırması, vücûdu tahrip etmesi, Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoyması.(2)

İçki; sinir sisteminde, beyin damarlarında, omurilik ve çevre sinirlerinde çok büyük ve çok çabuk yıpratıcı ve olumsuz tesirler yapar. Beyin üzerinde öldürücü darbeleri vardır. Beyin sinirlerini zedeleyerek kısmî felçlere yol açar ve muhtelif hastalıklara sebep olur. Göz sinirlerini tahrip ederek gözlerin bozulmasına neden olur. Kalp hücrelerini zedeler ve yorar. Kalp hücrelerinde içki nedeniyle meydana gelen yorgunluk, “miyokard” denilen kalp adalesinin eskimesine ve yıpranmasına neden olur. Böbreklerde yara açar, kanın süzülmesini aksatır. İçkiden dolayı yaralanan böbrekler, idrardaki zehirleri süzemez hale gelir. Bu zehirli maddeler kana karışır ve “üremi” denilen kan zehirlenmesine yol açar. Damarlarda kireçlenme meydana getirir. Bu da erken bunamaya sebep olur. Hücreleri uyuşturur, vücudun hastalıklara karşı mukavemetini ve direncini kırar. Karaciğerin, kan yığılmasıyla önce büyümesine, sonra büzülmesine ve çürümesine yol açar.

İçkinin ruh üzerindeki zararları ise çok daha vahimdir: Zihin, dikkat, şuur ve irâde üzerinde korkunç dağınıklıklara sebep olur. Şiddetli ümitsizlik ve karamsarlık doğurur. Dikkat, şuur ve irâdenin zayıflamasıyla kavgalara, cinâyetlere, âile geçimsizliklerine, nice yuvaların yıkılmasına, nice dostlukların bozulmasına, nice acı trafik kazalarına ve nice âsâyişi ihlâl edici fiillere neden olur.

İçki, fertte ve toplumun bünyesinde, sosyal ve iktisâdî hayatta kapanmaz yaralar açar, acı felâketler doğurur. Aile nafakasını içkiye verenler, faydasız ve boş yere harcama yaparak israf etmiş olmakla berâber, âile ve çocuklarının hakkını da yemiş olmaktadır. Netice itibariyle içki içmek, hayatına kıymet veren, kazancının değerini bilen, kul hakkını gözeten ve sağlığına önem veren akıllı kimselerin yapacağı şey değildir. Peygamber Efendimiz (asm), buyurmuştur:

“İçki bütün kötülüklerin anasıdır.”(3)

İçkinin uhrevî zararları fizikî veya sosyal bünyemiz üzerinde değil;-Allah affetmediği takdirde- benliğimiz, kişiliğimiz, karakterimiz, varlığımız, mâneviyâtımız, ebedî ümitlerimiz, saadetimiz ve sevincimiz üzerinde tam bir yıkım getirir. Çünkü, Allah’ın açık nehyine ve yasağına karşı duyarsız kalınmıştır.

İçki büyük günahlardandır. Ancak Allah’ın affı, merhameti ve mağfireti geniştir. Kim günahı terk eder ve Allah’a dönerse, Allah’ın af ve mağfiretinin -inşâallah- onunla olacağına dair kuvvetli haberler ve müjdeler vardır. Allah bütün günahları bağışlar ve siler.(4) Yeter ki kul Rabb’ine bir adım atsın; Allah kulunu koşarak kucaklar. Yeter ki kul hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayarak O’na dönsün; yerle gök dolusu günahları da olsa Allah affeder.(5)

İçkili iken veya cünüp iken ölmek konusunda, zâhirî nazarda herhangi bir hüküm söylememiz doğru olmaz. Hoş bir tecellî değildir. Tövbeye fırsat bulamadan veya kendisine tövbe nasip olmadan ölümün kapıyı çalması, insanın tüylerini ürperten bir vahâmettir. Biz yine de, Allah’ın affetmesini temenni edelim. İçyüzünü bilemeyiz.
İçki aldıktan sonra sarhoş olup olmamak hiçbir şeyi değiştirmez, günahı hafifletmez.

İçkili iken veya sarhoşken namaz kılınmaz. Fakat halk arasında içki aldıktan sonra kırk gün namazın kabul olmayacağı veya namazın kılınmayacağı tarzındaki söylenti doğru değildir. Sarhoşluk geçtikten sonra nedâmet edilebilir, pişmanlık duyulabilir, bir daha içki kullanmamaya içtenlikle söz verilebilir, tövbe ve istiğfar yapılabilir ve tabiî ki namaz kılınabilir. Kul ile Allah arasına kim girebilir ki?

Dipnotlar:

1. Ahmed, Müsned, VI/71, 72, 131.
2, Mâide, 5/90, 91.
3. Suyûtî, Câmiü's-Sağîr, II/12.
4. Zümer, 39/53.
5. Riyâzu’s-Sâlihîn, 412.

48 Gençken mi, yaşlıyken mi ibadet etmek daha sevaplı (avantajlı)? Bazı insanların gençken günah işleyip de yaşlanınca tövbe edip, ibadete yönelmesi, devamlı ibadet eden bir insanla kıyaslarsak nasıl sonuç alınır ALLAH katında?

İnsanların son durumu hakkında karar verecek olan Allah'tır. Gençliğini ibadette geçiren bir kimse çok değerli ve üstündür. Bunu böylece bilmek gerekir.

İnsanlık gereği cahillikten, tenbellikten, ihmalden ya da kasıtlı olarak bile bile ibadetlerini terk eden bir kimse, sonradan bunun farkına varır da candan, içten ve samimi bir tövbe ile Allah'a yönelir, bütün ibadetlerini kaza eder ve kul haklarıyla helalleşirse, bu da onun için değerli ve üstün bir meziyettir. Bu açıdan her konuyu kendi konumu ve şartları içinde değerlendirmek gerekir.

Gençliğini ibadette geçiren bir kimse, kendini üstün bilmemeli, diğerlerini hakir görmemelidir. Ona değer verecek olan diğer insanlar olmalıdır. Aynı şeklide gençliğini zayi eden bir kimse de Allah'ın rahmetinden ümidini kesmemelidir.

Yüce Allah, ergenlikten ölüme kadar her insana, O'na karşı görevimiz olan ibadeti farz kılmıştır. Gençlik Allah'ın insanlara sunduğu, dünya hayatını hatta ahiretini kazanabileceği, "kolay kavrayan, dinamik zeka ve sağlığın mükemmel olduğu" kısa bir zaman dilimidir. Gençliğin uzun süreceği düşüncesi ise, hatalı bir düşüncedir. Özellikle ibadet konusunda, "daha gencim, yaşlanınca nasıl olsa elimi eteğimi dünyadan çektikten sonra yapılacak başka bir şey yok" mantığıyla ibadet yapmanın, Allah katında ne kadar makbul olacağını ise, sadece Allah bilir.

Ayrıca ölümün yaşlısı genci olmadığını, yarınları görüp görebileceğimizin garantisini kimsenin veremeyeceği bilinen bir gerçektir. Allah'ın bir lütfu olan her türlü nimet gibi, bu gençlik nimetinden de sorguya çekileceğimizi, Allah şöyle bildirmektedir:

"Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz." (Tekasür, 102/8)

İbadette üşengeç olmak

Yanlış bir düşünce tarzı ise, "Çok meşgulüm ibadete ayıracak zamanım yok." mazeretidir. İslam kolaylık dinidir. Zor olan insanların koyduğu kurallara adapte olmaktır. Riyakarlığa, yalana, yapmacıklığa, pisliğe, zulme, rekabete adapte olmak zordur. Allah'ın emrettiği zaten yaratılışa uygun olup, kolay olandır.

"Gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük', kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi." (Hakka, 69/43)

Özellikle sabah namazları, tam bir imtihan ve nefis mücadelesidir. Uykunun en derin olduğu saatte kalkmanın zor olduğu veya abdest almak için suların soğuk olduğu bahanesi, şeytanın öne sürdüğü mazeretlerdir. Bu noktada derin iman etmişlerle, yarım inançlılar ayrılmaktadır. Ayetin ifadesiyle şeytanın, gerçekten inanan müminler üzerinde hiçbir zorlayıcı gücü yoktur. Kaldı ki gerçek Müslüman, dua ve ibadetin en derin olduğu sabah namazını, şevkle bekleyendir.

"Senin Benim kullarım üzerinde zorlayıcı hiç bir gücün yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna." (Hicr, 15/42)

Hz. Muhammed (sav)'in gençlere verdiği önem

Yüce Allah'ın kullarına gönderdiği son peygamberi olan Hz. Muhammed (sav), tüm insanları İslam'a davet etmiştir. Mekke'nin önde gelen ailelerine mensup gençler, İslam dinine toplumun diğer fertlerinden daha fazla ilgi göstermişlerdir. İslam ahlakını yayma konusunda Hz. Peygamber (sav)'e asıl destek ve yardımcı olanlar da, bu imanlı, eğitimli ve bölgenin en soylu ailelerinden gelen gençlerdir.

Ayrıca Peygamberimiz (sav)'in etrafındaki bu gençlerin, ilk yıllarda Arap yarımadasının dışında da İslam ahlakının tanınmasında önemli katkıları olmuştur.

Hz. Muhammed (sav) vahiy katiplerini genellikle gençler arasından seçmiştir. Gençlerden öğretmenler tayin etmiştir. Gençleri, çoğu yaşlı sahabelerden oluşan ordulara komutan tayin etmiştir. Ve yine çoğu savaşlarda sancağı bizzat kendisi gençlere vermiştir.

Kur'an'da adı geçen gençler

Kur'an'da adı geçen peygamberlerin ve onlarla beraber Allah'ın dininin yayılmasında büyük katkıları olanların büyük çoğunluğunun gençlerden oluştuğuna dikkat çekmektedir.

Bunlardan bazıları sırasıyla şöyledir:

Hz. İbrahim: Kur'an'da genç yaşta Allah'ın elçilik göreviyle şereflendirdiği mübarek şahıslardan biri Hz. İbrahim (as)'dir. Putları ilah edinen müşrik kavmine dini tebliğ eden Hz. İbrahim (as)'in, genç yaşta olduğu Kur'an'da bildirmektedir.

Hz. İsa: Allah'ın dilemesiyle mucizevi bir şekilde babasız dünyaya gelmiş, aynı zamanda beşikte iken insanlara Allah'ın kendisini peygamber kıldığını bildirmiştir. Henüz otuz yaşında Allah'ın İncil'i vahyettiği Hz. İsa (as) ve ona tabi olan yardımcıları Havariler de, Allah'ın çok genç yaşlarda hidayet verdiği Müslümanlardır.

Hz. Yahya: Hz. Zekeriya (as)'ın oğlu olan ve Hz. İsa (as) ile aynı dönemde aynı kavme peygamber olarak gönderilen Hz. Yahya (as) da, Allah'ın küçük yaşta hidayet verdiği mübarek bir insandır.

Hz. Yusuf: Yaşamı, mücadelesi, uğradığı iftira ve zindanda geçirdiği yıllarla tüm müminler için hikmetli bir örnektir. Ona genç yaşta hidayet verildiği Kur'an'da bildirilmektedir.

Hz. Musa: Firavun ve putperest kavmine örnek bir mücadele sergileyerek, içinde bulunduğu toplumu din ahlakına çağırmıştır. Bu çağrılar sonucu iman eden ve Hz. Musa (as)'ın yardımcıları olan kişilerin de gençlerden oluştuğu Kur'an'da bildirilmektedir.

Ashab-ı Kehf: Kur'an'da Kehf suresinde bildirilen, iman eden bir grup gençtir.

"O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi ki: "Rabbimiz, katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl).''(Kehf, 18/10)

Kur'an ahlakının yayılmasında gençlere düşen sorumluluk

Gençler, yeryüzünde güzel ahlakın yayılmasında, savaşların, zulmün, gözyaşının dindirilmesi görevini üstlenmelidirler. Tüm bunların temelini oluşturan sapkın felsefelerle fikri anlamda mücadele etmeli, kendilerinden önceki salih, genç müminlerin yaşamını örnek almalıdırlar ve kendilerine Kur'an'ı rehber edinmelidirler.

Gençlikte yapılan ibadetler, fazilet bakımından ihtiyarlıkta yapılandan farklı mıdır?

İmam-ı Rabbani Hazretleri buyuruyor ki:

"Gençlik çağı, nefsin kaynadığı, şehvetlerin oynadığı, insan ve cin şeytanlarının saldırdığı bir zamandır. Böyle bir çağda yapılan az bir amele, pek çok sevap verilir."

"İhtiyarlıkta dünya şevkleri azalıp güç, kuvvet gidip, arzulara kavuşmak imkanı ve ümitleri kalmadığı zamanda, pişmanlıktan, ah etmekten başka bir şey olmaz."

"Çok kimselere bu pişmanlık zamanı da, nasip olmaz. Bu pişmanlık da tövbe demektir ve yine büyük nimettir. Gençlik çağı, kazanç zamanıdır."

"Mert olan, bu vaktin kıymetini bilip elden kaçırmaz. İhtiyarlık herkese nasip olmaz. Nasip olsa da rahat, elverişli vakit ele geçmez. Vakit de bulunsa, kuvvetsizlik, halsizlik zamanında, yarar iş yapılamaz. Bugün, güç, kuvvet yerinde iken, hangi özürle, hangi sebeple bugünün işi yarına bırakılabilir?"

"Peygamber Efendimiz (asm), "Yarın yaparım diyen, helak oldu, ziyan etti." buyurdu. Gençlik zamanında insanı üç din düşmanı olan nefis, şeytan ve kötü insanlar aldatmaya uğraşmaktadır. Bunlar karşısında, az bir ibadet pek kıymetli olur. İhtiyarlıkta yapılan, bundan kat kat fazla ibadetlerin bu kadar kıymeti olmaz."

"Gençlikte, nefsin arzuları, insanı kapladığı gibi, ilim öğrenilecek, ibadet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir."

"Gençlikte, şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, dinin bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibadetten çok kıymetli olur."

"Allah Teâlâ, çok merhametli olup, kullarına çok acıdığı için, bir günde ibadete, yalnız beş vakit ayırmış, birkaç şeyi haram edip, çok şeyi mubah etmiş, izin vermiştir. O halde, gençlik zamanında, sıhhatin, gücün kuvvetin, malın ve rahatlığın bir arada iken, bu zamanı değerlendirmek gerekir. Sonsuz saadete kavuşturacak sebeplere yapışmalı, iyi işler yapmalı, bugünün işini yarına bırakmamalıdır. Ömrün en iyi zamanı olan gençlik günlerinde, işlerin en iyisi sahibin, yaratanın emirlerini yapmak, Ona ibadet etmek, İslamiyet'in yasak ettiği haramlardan sakınmaktır. Günde bir saat tutmayan bir zamanı, Allah Teâlâ'nın emrini yapmak için ayırmamak, sayılamayacak kadar çok olan, mubahları bırakıp da, haram ve şüpheli olana uzanmak ne kadar kötüdür." (bk. İmam Rabbani, Mektubat, 73. Mektup)

Gençliğin kıymeti

"Allah Teâlâ, kıyamette, şu yedi kişiyi, hiçbir gölgenin bulunmadığı günde, Arşın altında gölgelendirir. Yani onu kendi himayesine alır:

1. Adaletli hükümdar,
2. Rabbine ibadet ederek yetişen genç,
3. Gönlü [namaz için, ibadet için] mescitlere bağlı olan,
4. Allah için birbirini seven, o sevgi ile bir araya gelip, o sevgiyle birbirinden ayrılan iki kişi,
5. Güzel ve mevki sahibi bir kadın, davet edince, ben Allah'tan korkarım diye red eden,
6. Sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar sadakayı gizli veren,
7. Tenhada Allah'ı zikredip de gözleri yaşla dolan."
(Buhari, Ezan, 36; Müslim, Zekat, 91 (1031); Tirmizi, Zühd, 53 (2393))

"Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bil!

1. İhtiyarlıktan önce gençliğin,
2. Hastalıktan önce sağlığın,
3. Meşguliyetten önce boş vaktin,
4. Fakirlikten önce zenginliğin,
5. Ölümden önce hayatın kıymetini bil!"
(Hakim, Müstedrek, 4/341, no: 7846)

49 Şafiilere göre baldızın elini ellemekle abdest bozulur mu?
50 Haram yiyen ve haram kazançla elbise giyenin ibadeti kabul olmaz mı? Hasan Basri'nin bir sözünü okudum diyordu ki, insan ibadetten bir deri bir kemik kalsa, ama yediğinin helal mi haram mı olduğuna dikkat etmezse, Allah onun ibadetini kabul etmez.

Önce şunu belirtmeliyiz ki, haram kazançtan yiyen veya giyenin ibadeti makbul olmayacağına dair gelen hadis rivayetleri zayıftır. (bk. Zeynu'l-Irakî Tahricu Ahadisi'l-İhya/İhya ile birlikte/, II/90).

Ayrıca bu ve buna benzer rivayetler, haram elbise ile kılınan namazlar, namazdan alınacak mükemmel sevaba ulaşamaz demektir. Yoksa kılınan namaz geçersiz olur anlamında değildir. Nitekim namazı bozan ya da namazı geçersiz kılan konularda böyle bir madde de yoktur. Buna göre haram yiyenin ya da haram elibseyle namaz kılanın ibadetleri geçerlidir.

Bu konuda iki husus önem arz etmektedir:

Biricisi: Suç işlemekle itaat etmek arasında ters orantılı bir ilişki vardır. Bu iki zıt kutbun sürekli yan yana bulunması, bir problemin varlığına işarettir. Evet peygamberlerden başka kimse masum değildir. Fakat, sürekli olarak suç işlemek, Allah'a karşı isyan etmek, Allah'a samimi olarak iman eden, onun büyüklüğünü gönlüne yerleştiren bir kimsenin bu samimiyeti ile bağdaşmaz. O zaman kişinin bu samimiyetini sorgulaması gerekir.

Bir hadiste Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur:

"Allah katında işlerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır." (Buharî, İman,43).

Burada vurgulanan husus devamlılıktır. Çünkü bir işte devamlılık, o işi yapan kimsenin iç alemindeki değerini, onunla ilgili kararlılığını ve niyetini göstermektedir.

Bu hadisten hareketle şöyle bir sonuca varmak da mümkündür: "Amellerin en kötüsü az da olsa devamlı olanıdır." Çünkü devamlılık çok şey ifade etmektedir. Kişinin sistemi, niyeti, bakış açısı, yargısı, iç dünyası, karakteri, ilklerinin hepsini yansıtan bir aynadır.

Nitekim, diğer bir hadis-i şerifte şu değerlendirme yapılmıştır:

"Israrla sürdürülen/sürekli işlenen bir suç -küçük de olsa- küçük olarak kalmaz. Ve samimi olarak kendisinden pişmanlık duyulan, tövbe ve istiğfarla karşısına dikilen bir suç -büyük de olsa- artık büyük sayılmaz." (Aclunî,II/364)

 Özellikle yiyecek, içecek gibi bedenin tüm hücrelerine yayılan haram bir gıdanın olumsuz etkisi inkâr edilemez. Çünkü beden ile ruhun karşılıklı etkileşimi bilimsel olarak da ispatlanmış bir hakikattir. Nitekim bir hadiste şu hususa dikkat çekilmiştir:

"Mümin bir günah işlediği zaman, kalbinde (manevî pastan) siyah bir nokta oluşur. Kişi tövbe eder, günahtan uzaklaşır, istiğfar ederse, kalbi -tekrar- cilalanmış olur. Eğer böyle yapmayıp, günah işlemeye devam ederse, kalbindeki siyah lekeler de artmaya devam edecektir. 'Hayır, yaptıkları günahlar sebebiyle onların kalpleri oldukça paslanmıştır/artık cilalanma özelliğini kaybetmiştir' (Mutaffifîn, 83/14) ayetinin işaret ettiği paslanma budur." (İbn Mace, Zuhd, 29)

Hadiste tövbe, "pişmanlık" olarak tarif edilmiştir. Bir kimsenin haram yemeye, haram elbise giymeye devam etmesi, onun yaptığından pişman olmadığı anlamına gelebilir. Allah'a karşı işlediği suç aletlerini çekinmeden sürekli yanında taşıması, bir bakıma cahilce yapılan bir meydan okumadır. Böyle bir insanın yapacağı ibadet, ciddiyetle, samimiyetle, kullukla ne kadar bağdaşabilir?

Hasan-ı Basri Hazretlerinin değerlendirmesini, yukarıda arz edilen çerçeve içerisinde değerlendirmek lazımdır, diye düşünüyoruz.

İkincisi: Suç ile itaat farklı birer olgudur. İmtihana tabi tutulan insanoğlu, hem suç işleyecek hem de itaat edecek bir kabiliyette yaratılmıştır.

"Eğer siz suç işlemeseydiniz, Allah sizi ortadan kaldırır, yerinize suç işleyen nesiller yaratırdı. Ta ki onlar günah işlesin, Allah da onları affetsin." (Müslim, Tevbe, 9-11)

hadisinde insanın bu yapısına dikkat çekilmiştir. Burada tabii ki, suça teşvik etmek gibi bir şey elbette söz konusu değildir. Bilakis ifade edilen şey, insanoğlunun günahlara bulaşması beklenen bir husus olduğu, pişmanlık duyup Allah'tan af dilediği takdirde, bağışlanmasının Allah katında zor bir iş olmadığı, Allah'ın kullarını affetmekten hoşlandığı gerçeğidir.

Bu ve benzer hadislerin ışığında denilebilir ki, bir günahın varlığı, bir sevabın varlığını ortadan kaldırmaz.

Kıyamet gününde Mahkeme-i Kübrada Allah'ın yüce adaletinin ölçüsüne göre, insanların iyilik ve kötülükleri karşılaştırılacak, iyilikleri yüzde 51 olan kurtulacaktır. (Misal olarak Karia Suresine bakın). Bu da gösteriyor ki, bir eksi bir artıyı götürmez.

"Zerre miskal iyilik yapan onu görür, zerre miskal kötülük yapan onu görür." (Zilazal, 99/8).

Bir gözü kör olan kimseye "Diğer gözünü de kör et!" Bir kulağı işitmeyen kimseye "Diğer kulağını da kopar at!" denilir mi?

Nasıl ki, bir insan, başkasının suçundan dolayı sorumlu tutulmaz, öyle de bir insanın iyi huyları, onun kötü huyları yüzünden yok sayılamaz.

Söz gelimi, bir profesörün unvanı, cimriliği sebebiyle elinden alınır mı? Sert mizaçlı olduğu için, bir doktorun diploması iptal edilir mi? Bunun gibi, namaz kılmayan bir kimsenin oruç sevabı iptal edilmez.

Ancak giyimi, yemesi içmesi helal olan bir kimsenin kıldığı namaz ile haram yiyen, haram içen ve haram giyen bir kimsenin kılacağı namaz da elbette bir olmaz. Her ikisini de kılacağı namaz geçerli olsa bile, mükafatı elbette bir olmayacaktır.

51 Bazı kimseler, "ibadetin kalpleri temizlemek için yapıldığını" söylüyor ve "Benim kalbim temiz olduğuna göre ibadet yapmam gerekmez." diyorlar? Böyle bir gerekçe ile kişi ibadet sorumluluğundan kurtulabilir mi?

Bu kimseler, kalp temizliğini sadece insanlar hakkında bir kötülük düşünmemek yahut yardımsever olmak gibi çok basit bir manada anlıyor ve insanlara iyi davranmakla, Allah’a ibadet mükellefiyetinden kurtulduklarını sanıyorlar. Bu, şeytanın bir desisesi, nefsin bir oyunudur.

Bunlar, namaz kılan, ibadet eden bir müminin günlük hayatında İslam’ın ruhuna ters düşen ve diğer insanlara zarar veren birtakım noktalar tespit ediyorlar. Bunları öne sürüyor ve “Bu adam namaz kılıyor ama, şu hataları da işliyor. Ben ise, onun düştüğü hatalara düşmüyorum.” diyerek kendi ibadetsizliklerine, onun kusurlarında bir özür kapısı bulmaya çalışıyorlar.

Bu tip yanlış değerlendirmeler sadece namaz kılmayanlara mahsus değil. Namaz kılan bir mümin de İslam’ın diğer emirlerini kendisinden daha iyi yerine getiren bir mümin kardeşi hakkında benzer şeyler söyleyebiliyor.

Hidayet rehberimiz, Peygamber Efendimiz (asm.)'den bir hadis-i şerif:

“Bir günah işlendiği zaman kalpte bir kara leke hasıl olur. Eğer sahibi pişman olur tövbe ve istiğfar ederse kalp yine parlar...” (bk. Tirmizi, Tefsiru Sûre, 83, 1; İbn-i Mace Zühd 29)

Bu hadis-i şeriften temiz kalbin, ancak günahlardan salim olan ve isyanlarla kararmamış bir kalp olabileceğini öğreniyoruz. “Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen” o Hidayet Rehberi (asm)'in işe tevhitten başlaması ne kadar anlamlıdır?!.

Tevhitten sapan, şirke düşen ve putlara tapan bir kalbin temiz olması mümkün değildir. Onun irşadıyla şirkten kurtulan, temizlenen müminlere bu defa ibadet emri verilmiş. Rabbinin emrini dinlemeyen bir kalbin de temiz olması düşünülemez.

Babasının sözünü tutmayan bir çocuğa, hemen “terbiyesiz”, “ahlaksız” damgasını vuran insanoğlu, Allah’a isyan eden bir insanın en büyük ahlaksızlığı yapmış olacağını böylece peşinen kabul etmiş olmuyor mu?

Farzlarda yanlış yorum yapmaya ve hakikati saptırmaya kimsenin hakkı yoktur. Zira, ortada yorum gerektirecek bir kapalı nokta mevcut değildir. Allah emretmiş, Resulullah (asm.) da bu emrin nasıl yerine getirileceğini bir ömür boyu müminlere öğretmiş, talim etmiştir. Asr-ı Saadeti takip eden bütün asırlarda bu emirler aynen tatbik edilmiş. Bu devirlerde yetişen mürşitler, müminlerin Hak yakınlığında daha da ileri gitmeleri için, farzların yanı sıra nafile ibadetlere de büyük önem vermişler. Her taraf camilerle, mescitlerle, medreselerle, tekkelerle dolup taşmış.

Derken ahir zamana gelinmiş. Dünyaya dalma, dinden uzaklaşma, sefahatte boğulma, menfaat peşinde koşma devri gelip çatmış. İbadet terkedilmiş, ilim bir yana atılmış, irfandan uzaklaşılmış, kalplerde takva hissi azaldıkça azalmış.

Bu zehirli iklimde, bu bozuk atmosferde yeni bir grup çıkmış ortaya. Bunlar, "kalbimiz temiz" diyerek kendilerini ibadet sorumluluğundan muaf tutmuşlar. Bütün peygamberlere (as.), bütün ashaba, bütün evliyaya ve nihayet on dört asrın bütün müminlerine muhalif bir caddede yürümeye başlamışlar.

Bu ekolün mensupları, kendi haklarında, tövbe kapısını âdeta kapamışlar. Zira, isyanlarını göremez hâle gelmişler. Daha kötüsü, onları müdafaa etmeye başlamışlar. Kendilerini Allah’a ibadet etmeye çağıran mümin kardeşlerine verdikleri cevap, her defasında, “Sen benim kalbime bak.” şeklinde olmuş.

Az da olsa, bu sözü sarf edenler içerisinde, biraz kitap karıştıran, ama yanlış fikirlerle ruhlarını yaralayan, ölçüsüz okumalarla ölçüyü kaçıran, bir şeyler öğrenir öğrenmez hemen kendisini dinî sahalarda söz sahibi sanmaya başlayan tiplere de rastlamak mümkün. Bunlar belki sefih değillerdir, ama eksik bilgileri onları yanlış fikirlerin, sapık mezheplerin müdafaasına götürmüş bulunuyor. Ne var ki bundan gafil bulunuyorlar.

52 Kadir Gecesi'nde nasıl ibadet edilmeli; bu gece nasıl değerlendirilmelidir?..

Ebû Hüreyre (r.a)'ın rivâyet etmiş olduğu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

"Kim Kadir Gecesi'ni, faziletine inanarak ve alacağı sevabı Allah'tan bekleyerek ibadet ve taatla geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır." (Buhârî, Kadir, 1).

Kadir Gecesi'nde Neler Yapılabilir:

Kadir Gecesi'ni namaz kılarak, Kur'ân-ı Kerim okuyarak, tövbe, istiğfâr ederek ve dua yaparak değerlendirmeli.

Üzerinde namaz borcu olanların nafile namazı kılmadan önce hiç değilse beş vakit kaza namazı kılmaları daha faziletlidir. Kazası yoksa nafile kılar.

Süfyan-ı Sevrî şöyle demiştir:

"Kadir Gecesi dua ve istiğfar etmek namazdan sevimlidir. Kur'ân okuyup sonra dua etmek daha güzeldir." (Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI/313)

Hz. Aişe (ra) validemiz demiştir ki; Rasûlüllah (asm)'e:

"Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?" diye sordum. Rasûlüllah (asm):

"Allahümme inneke afüvvün tühıbbü'l-afve fa'fu annî: Allah'ım sen çok affedicisin, affi seversin, beni affet." diye dua et, buyurdu (Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VI/314).

Bu gecenin öyle bir anı vardır ki, o anda yapılan ibadet ve dualar mutlaka makbul olur. Bu önemli anı yakalamak için gecenin bütününü tövbe ve istiğfar ile geçirmek gerekir. Bu da kişinin imanını tazeler. Gecenin bütününü ibadetle geçiremeyenler en azından teravihten sonra bir miktar oturup dua etmelidirler.

53 Abdest nasıl alınır, abdestin fazileti hakkında bilgi verir misiniz?

Hz. Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki:"Mü'min -veya müslüman- bir kul abdest aldı mı yüzünü yıkayınca, gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile -veya suyun son damlasıyla- yüzünden dökülür iner, ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte -veya suyun son damlasıyla- ellerinden dökülür iner. Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile -veya suyun son damlasıyla- dökülür iner. (Öyle ki abdest tamamlanınca) günahlarından arınmış olarak tertemiz çıkar." (Müslim, Tahâret 32, (244); Muvatta, Tahâret 31, (1, 32); Tirmizi, Tahâret 2)

Hz. Osman (r.a) anlatıyor: "Resülullah (s.a.v) buyurdular ki: "Kim abdest alır ve abdestini güzel yaparsa hataları vücudundan tırnak diplerine varıncaya kadar çıkar dökülür.'' Bir başka rivâyette şöyle gelmiştir: "Hz. Osman (R.a) abdest aldı ve dedi ki: "Ben Resülullah (S.a.v)'ın şu benim abdestim gibi abdest aldığını, sonra da şöyle söylediğini gördüm: "Kim bu şekilde abdest alırsa geçmiş günahları affedilir, namazı ve mescide kadar yürümesi de nafile (ibadet) olur." (Buhari, Vudü 25; Müslim, Tahâret 8, 229)

Amr İbnu Abese es-Sülemi (r.a) anlatıyor: "Resülullah (S.a.v) buyurdular ki: "Sizden kim abdest suyunu hazırlar, mazmaza ve istinşakta bulunur (ağzına ve burnuna su çeker) ve sümkürürse, mutlaka yüzünden, ağzından, burnundan hataları dökülür. Sonra Allah'ın emrettiği şekilde yüzünü yıkarsa, sakalın(ın bittiği mahallin) etrafından su ile birlikte yüzü ile işlediği günahlar dökülür. Sonra dirseklere kadar kollarını yıkayınca, ellerinin günahları su ile birlikte parmak uçlarından dökülür gider. Sonra başını meshedince, başının günahları saçın etrafından su ile birlikte akar gider. Sonra topuklarına kadar ayaklarını yıkayınca, ayaklarının günahları, parmak uçlarından su ile birlikte akar gider. Sonra kalkıp namaz kılar, Allah'a hamd ve senâda bulunur, O'na layık şekilde tazimini gösterir ve kalbinden Allah'tan başkasını(n korku ve muhabbetini) çıkarırsa, annesinden doğduğu gündeki gibi bütün günahlarından arınır." (Müslim, Müsâfirin 294, 832)

Ebu Ümâme el-Bâhili (r.a) anlatıyor: "Amr İbnu Abese (r.a)'ı dinledim, diyordu ki: "Resülullah (S.a.v)'a: "Abdest nasıl alınır?'' diye sordum. Şöyle açıkladı: "Abdest mi? Abdest alınca şöyle yaparsın: Önce iki avucunu tertemiz yıkarsın. Sonra yüzünü ve dirseklerine kadar ellerini yıkarsın. Başını meshedersin, sonra da topuklarına kadar ayaklarını yıkarsın. (Bunları tamamladın mı) bütün günahlarından arınmış olursun. Bir de yüzünü Aziz ve Celil olan Allah için (secdeye) koyarsan, anandan doğduğun gün gibi, hatalarından çıkmış olursun.'' (Müslim, Müsâfırin 294, (832); Nesâi, Tahâret 108, (1, 91, 92).

Humrân Mevlâ Osman anlatıyor: "Hz. Osman (r.a) su istemişti. (Getirdim. Aldı ve) üç kere ellerine dökerek yıkadı. Sonra sağ elini kaba sokup mazmaza ve istinşakta bulundu (ağzına ve burnuna su alıp yıkadı). Sonra üç kere yüzünü, arkasından da dirseklerine kadar üç kere ellerini yıkadı. Sonra başına meshetti, sonra da topuklarına kadar ayaklarını üçer sefer yıkadı ve: "Ben Resülullah (s.a.v)'ı, şu abdestim gibi abdest alırken gördüm. Abdesti bitince de şöyle demişti: "Kim şu abdestim gibi abdest alır, arkasından iki rek'at namaz kılar ve namazda kendi kendine (dünyevi bir şey) konuşmazsa geçmiş günahları affedilir." (Buhari, Vudü 24, 28, Savm 27; Müslim, Taharet 3, 4, (226); Ebu Dâvud, Tahâret 50, (106); Nesâi, Tahâret 27, 2 8, 93)

Ebu Davud'un İbnu Müleyke'den kaydettiği bir başka rivâyette şöyle gelmiştir: "Hz. Osman (r.a)'tan abdest hakkında (nasıl alınacağı) sorulmuştu. Hemen su istedi ve derhal bir abdest kabı getirildi. Kaptan önce sağ eli üzerine su döktü (ve onu yıkadı), sonra sağ elini kaba batırdı, üç kere mazmaza, üç kere istinşakta bulundu. (önceki hadiste geçtiği üzere zikretti. Hadisde şu ziyade var): "Sonra elini daldırıp su aldı ve başına, kulaklarına meshetti, kulakların iç ve dışlarını birer kere meshetti.” (Ebu Dâvud, Tahâret 50, (108).

Abdu Hayr anlatıyor: "Hz. AIi (R.a) bize geldi ve namaz kıldı. (Namazdan sonra abdest) suyu istedi. "Suyu ne yapacak, namazı kıldı ya! Herhalde bize öğretmek istiyor!" dedik. İçinde su olan bir kapla bir leğen getirildi. Kaptan sağ eline su döktü: Üç defa ellerini yıkadı. Sonra üç kere mazmaza ve istinşakta bulundu. Mazmaza ve istinşakı su aldığı eliyle yaptı. Sonra üç kere yüzünü yıkadı, sağ elini üç kere yıkadı, üç kere sol elini yıkadı. Sonra elini kaba batırdı, bir kere başını meshetti. Sonra üç kere sağ ayağını yıkadı, üç kere sol ayağını yıkadı. Sonra: "Resülullah (S.a.v)'ın abdestini bilmek kimin hoşuna giderse, işte o böyledir!" dedi." (Ebu Dâvud, Tahâret 50, (111); Tirmizi, Tahâret 37, (48); Nesâi, Tahâret 75)

Nesâi'nin bir diğer rivâyeti şöyledir: ".. Başını meshetti.'' -Şû'be, bir defasında alnından başının gerisine kadar (eliyle) işâret etti- sonra dedi ki: "Ellerini tekrar geri getirip getirmediğini bilmiyorum.'' (Nesâi, Tahâret 76).

İlave bilgi için tıklayınız: ABDEST.

54 Bir Müslümanın, Noel kutlamalarında kilisede ibadet etmesinin sakıncaları nelerdir?

Bir Müslümanın kiliseye gidip Hristiyanlar gibi ibadet etmesi doğru olmaz; haramdır. Müsüman olmayanların geleneklerinde benzemek bile yasaklanmışken, başka bir dinin mabedine gidip onlar gibi ibadet etmek daha büyük bir günahtır. Böyle bir şey kişinin zamanla dinini unutup diğer dini benimsemesine sebeb olabilir.

Peygamberimiz (asm) buyuruyor:

“Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, oda onlardan birisi olur.” (Ebu Davud, Kitabu'l-libas, 3512 no lu hadis)

Bir kişinin kiliseye gitmesi iki şekilde olur:

1. Hristiyan olduğu için kiliseye gidenler.

2. Ziyaret ve turistik amaçlı kiliseye gidenler.

Bu sınıflamayı yaptıktan sonra kiliseye gitmenin hükmünü açıklayalım:

a. Birinci sınıf kendini Hristiyan bildiği ve kabul ettiği için hükmen Hristiyan’dır. Ve gayri müslim olarak kabul edilir. Yani Müslüman olmayan bir kişidir.

b. İkinci sınıf ise, sadece kilisenin nasıl tanzim edildiğini, nasıl yapıldığını öğrenmek için gider. Nasıl ki, bir Hristiyan camiye ziyaret amaçlı girmek ile Müslüman olmaz, bir Müslüman da ziyaret için kiliseye girse Hristiyan olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Yılbaşı (Noel / Christmas) kutlamalarının dinimizde yeri var mı?

55 Yaptığın ibadetleri başkalarına söylemek caiz midir?

Bir ibadetin, başka zamanlarda yapılmadığı halde, sırf başkasına gösteriş olsun diye Allah rızasından uzak, menfaat için yapılmasına riya denir. İbadetlerini Allah rızası için yapan kişi riyaya girmez. Çünkü dünyevi bir menfaat için yapmamaktadır.

Asrımızda sünnetler unutulmaya başladığı için, bunların açıktan yapılması gizli yapılmasından daha hayırlıdır. Zira bu ibadetler unutulmaya başlamıştır. Bu tür unutulmaya başlayan sünnetleri Müslümanlar arasında yaygınlaştırmak için açıktan yapılmasında bir sakınca yoktur.

Her insan vicdanen yaptığı ibadete riya karıştırıp karıştırmadığını bilir. Yalnız bu konuda fazla vesvese yapmamak gerekir. Çünkü şeytan insanı ibadetten uzaklaştırmak için vesvese vererek yaptığı ibadetin riya olduğunu telkin eder. Şeytanın vesvesesine kapılmamak gerekir. Yeri ve zamanı geldiğinde bir ibadeti yaptığını belirtmek riyaya girmez. Mesela, "Namaz kılıyor musun?" gibi bir suale karşılık kıldığımızı ifade etmek riya değildir.

Riyanın her çeşidi ahlaksızlık olduğu halde, ibadetlerde riyakâr olmak çok daha büyük bir ahlâksızlıktır. Rasûlüllah Efendimiz (asv);

"Muhakkak ki, sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk, yani riyadır."(Tirmizi, Hudut, 24)

buyurmuştur. İbadet, Allah için yapılır. Allah'ın rızası dışında bir amaçla; gösteriş olarak ibadet yapmak, Allah rızasını ortadan kaldırır. Gösteriş için ve bir çıkar düşüncesiyle Kur'ân okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, sadaka vermek, ibadetleri boşa çıkarır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Sadakalarınızı, insanlara gösteriş için malını harcayan, Allah'a ve âhiret gününe inanmayan kimse gibi başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın. Çünkü onun bu gösterişinin hâli, üzerinde az bir toprak bulunan bir kaya parçasının hâline benzer ki, ona şiddetli bir yağmur isabet edince üzerindeki toprağı temizleyip kendisini katı bir taş hâlinde bırakır."(Bakara, 2/264)

Şu halde, Allah'ın emrini ve rızasını düşünerek değil de, dindar görünmek için ibadet etmek, âlim ve bilgili desinler diye ilimle uğraşmak, cömert tanınmak için zekât ve sadaka vermek, riyadan ibaret kötü bir davranışın ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Rasûlüllah (asv) şöyle buyurmuştur:

"Her kim duyulsun diye bir iş işlerse, Allah onun kıymetsizliğini duyurur. Her kim gösteriş olsun diye bir iş yaparsa, Allah da onun gösteriş yapmasını ve değersizliğini ortaya çıkarır." (Müslim, Zühd, 38);

"Şüphesiz riya şirktir." (İbn Mace, Fiten, 16).

Dünyevî menfaat söz konusu olunca ameller boşa çıkar. Yine Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurur:

"Gösteriş için oruç tutan, namaz kılan, sadaka veren kimse Allah'a şirk koşmuştur." (et-Tergib ve'r-Terhib, I, 32).

Hadis-i Kudsî'de de Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

"Ben ortakların ortaklığından en müstağnî olanıyım. Her kim bir iş yapar da, onda, benden başkasını ortak kılarsa onu da, o ortaklığını da terk ederim." (Müslim, Zühd, 46).

Riya çok değişik şekillerde yapılmakla birlikte, bunlarda ortak özellik, dindarlık veya dürüstlük görüntüsü altında, insanlar arasında çıkar sağlamak, şan ve şöhrete ulaşmak arzusudur. Sevmedikleri kişileri seviyormuş gibi görünen, onlara yağ çeken, öven ve böylece menfaat sağlamaya çalışan riyakârlara da bol bol rastlanır.

Allah'a ve insanlara karşı samimi davranarak riyadan uzak durmak mümkün olduğu kadar ibadetleri gizli yapmak, Allah rızasını insanların övgüsü, isteği, yergisi, korkusu ve çıkar düşüncesine tercih etmek, Müslümanın prensiplerindendir.

56 İbadet niçin yapılır? Cennet vaad edilmeseydi ve cehennemle korkutulmasaydık ibadet eder miydik?

İbadet, insanın Rabbisine karşı verdiği nimetlere bir teşekkür mukabilindendir. Cennet veya cehennem olsun veya olmasın insan bunu yerine getrmesi gerektiği bilincinde olmalıdır.

İbadeti yapmamızın sebebi Allah'ın emri olduğu içindir. Yoksa cennete gitmek için veya cehennemden kurtulmak için ibadet edilmez.

Her mümin bilir ki ben Allah için namaz kılmaktayım. Bu inançla günde beş defa rabbinin huzuruna çıkmaktadır.

Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadesi konumuza açıklık getirecektir: "Gözümde ne cennet sevdası ve ne cehennem korkusu."

İnsan sırf rızai ilahi için namaz kılmasına rağmen teşvik olması için niyetinde cennet olması onun ibadetine bir zarar vermese de ihlasına zarar verebilir.

Allah'ın emrini her şeyin üstünde bilmek ibadetin sevgisini kalbimize yerleştirecektir.

Yüce Allah Kur'an–ı Kerim'de:

"Cin ve insi, (ille–i gâiye olarak beni bilsin, irfanıma ersin ve) kulluk yapsınlar diye yarattım."(Zâriyât, 51/56)

buyuruyor. Her iş ve hareketin bir finalitesi vardır. Bu kevn ü mekânın yaratılması, düzene konması da, insan ve cinlere "Allah'a kulluk" teklifinin getirilmesi içindir. Şuuru ve iradesi olan herkes Allah'ı bilecek ve O'na kulluk yapacaktır. Bu, Allah'ın eşya ve hâdiseleri yaratmasındaki –tabir caizse– ilâhî maksattır.

İbadet, Cenâb–ı Hakk'ın emirlerini yerine getirip yaşama ve kulluk sorumluluklarını temsil etme mânâlarına gelir. Ubûdiyet ise, kul olma şuuru içinde bulunma şeklinde yorumlanmıştır.

İbâdetin şer'î mânâsı; hâlis bir niyetle, sevap beklemek üzere, Allah'a yakın olmayı düşünerek yapılan tâat demektir. İbadet dediğimiz zaman, hem tâat hem de kurbet, yani Allah'a yaklaşma mânâsı bunun içinde düşünülür.

Cin ve insanların yalnızca Allah'a ibadet için yaratıldığını düşünürsek, kısaca; Allah'ın emrettiği şeylerin bütününü yerine getirmenin ibadet etmek demek olduğunu söyleyebiliriz.

Halk arasında yaygın bir anlayışa göre ibadet; namaz, oruç, zekât ve hacdan ibarettir. Böyle bir kabul hiç şüphesiz sahihtir. Ancak şeklen ve sayı olarak ibadetin böylesine daraltılması, kavrayış açısından bir kısırlığa yol açar. Gerçekte İslâm'ın şartları olarak saydığımız beş temel esas, ibadetin bir özeti veya temel esasları olarak kabul edilebilir. Onları açıp yaydığımız ve diğer ibadet şekillerini de nazara aldığımız zaman bütün bir İslâm Dini'nin tüm görkemiyle ortaya çıktığını görürüz.

İnsanın bütün benliğiyle, bütün duygularıyla, iç ve dış bütün havassıyla, fikrî melekeleri, kafası ve lisanıyla Allah'a yönelmekten ibaret olan ibadet, sistemli bir hareket tarzıdır. Bu mânâya geldiği için de ibadetin "tapmak–tapınmak" şeklinde tabir ve tercüme edilmesine imkân yoktur. Tapmak ve tapınmak; basit bir yöneliş, gerçek şuur ve niyetten yoksun ve sistemsiz yapılan hareket veya hareketlerden ibarettir.

Putperestlerin Allah'tan başka ilâh, mabûd ve Allah ile aralarında aracı kabul ettikleri canlı–cansız varlıklara, nesnelere perestişine, onların önünde eğilmesine dilimizde tapınma ve tapma dense bile, katiyen ibadet denemez. Çünkü o, Zât–ı Ecell–i A'lâ'ya hastır. Evet, ibadet sadece O'na yapılır.

Kulluk Yapma, İnsanın Fıtratında Vardır

Din; adı, şekli ne olursa olsun, nasıl tarif ve tavsif edilirse edilsin, insanlık tarihinde her zaman ve her yerde görülmüştür. Dinin bazı ortak özellikleri vardır. Bunlar: İman, ibadet ve cemiyettir. Demek ki din, bir insan ve cemiyet gerçeğidir. Her nerede insan varsa orada din vardır. Fakat din, sadece bir inanç ve inançlar manzumesi değildir. İbâdet, dinin çok önemli ayrılmaz bir özelliğidir.

Evet kulluk, beşerin fıtratında vardır. Allah (c.c.), insanı yaratırken, kul olacak fıtratta ve kıvamda yaratmıştır. Ancak beşer, çok kere bunu kötü ve yanlış yere kullanmıştır. Taş, ağaç, yıldız, ay ve güneş gibi ibadete aslâ liyakati olmayan, Allah'ın mahlûku âciz, zayıf varlıkları kulluk makamından, Allah'a ortak tanıma derekesine düşürmüştür. İnsanların Hakiki Ma'bûd'u bulamadıklarında, bir sürü sözde ma'bûdlar uydurarak onlara baş eğmeleri, bu fıtrî hâlden sapmaktan başka bir şey değildir.

İmân, İslâm'ı dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. Ancak arzu edilen neticeyi elde edebilmek için, imanın amel ile takviye ve desteklenmesi şarttır. Bir takım kimselerin "Kalbin temizliğine ve iyi niyete bakılır. İbadetler pek mühim değildir." demeleri, dinin, göstergelerini(şiarlarını) yıkmaktan başka bir mânâ taşımaz.

İnsan hayatı, Allah'a karşı kulluk görevinin yerine getirilmesiyle orantılı olarak anlam kazanır. Yüce Yaratıcımızın bizi sorumlu tuttuğu ibadetler, insanlığımızın, insan yönümüzün paslanmaması, devamlı parlaması içindir.

İnsan, hem beden hem de ruhtan meydana geldiği için, âhenkli ilerleme ve dengeli gelişme, insan kişiliğinin bu iki cephesine de eşit bir dikkat ve özen göstermeyi gerektirir.

Kur'ân'a göre bütün varlıklar ibadet etmektedir. Kur'ân–ı Kerim, bunu şöyle ifade eder:

"Hiçbir şey yoktur ki, Allah'ı tesbih etmesin." (İsrâ, 17/44)

Yine Kur'ân, uzayıp kısalmanın gölgeye has bir ibadet, bir secde olduğunu bildirir. Secde etmek, bitki ve dalların da ibadetidir. Yıldızlar, dağlar, kuşlar, hayvanlar ve daha birçok yaratık, hepsi de kendilerine özgü bir şekilde ibadet yaparlar. Hatta gök gürültüsü bile, Allah'ı hamd ile tesbihtir.

Kâinatta seçkin bir yeri olan, akıl, fikir ve üstün yeteneklerle donatılan insan, yüksek bir gaye için yaratılmıştır. Bu gaye de, Allah'ı bilmek ve O'na ibadet etmektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Niçin ibadet ediyoruz?
Allah'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var?
İnsan niçin yaratılmıştır?
İbadete İhtiyacı Olan, Biziz!

57 Allah'ın en sevdiği amel az da olsa sürekli, devamlı olanıdır, hadisini nasıl anlamak gerekir?

Konuyla ilgili bazı rivayetleri verdikten sonra, çıkarılan hükümleri kısaca açıklayacağız: (Hadis için bk. Buhârî, İman 32; Müslim, Müsafirîn 215-218, Münafıkın, 78)

Peygamber Efendimiz (asm) buyuruyor:

“Allah katında amellerin en makbulü az da olsa devam üzere yapılanıdır.”

“Allah  katında amellerin  en  makbul  olanı  hangisidir?” diye  sorulunca; Peygamber Efendimiz (asm): “Az bile olsa devamlı olanıdır.” buyurmuşlar.

Hz. Âlkame şöyle demiş: Müminlerin annesi Hz. Âişe'ye sordum; "Resûlüllah’ın günlerden birine özel yaptığı bir şey var mıydı?” Âişe, şu cevâbı verdi:

“Hayır! Onun ameli devamlıydı. Resûlüllah’ın yaptığı şeylere hanginiz güç yetirebilir ki.”

Başka bir rivayette Peygamber Efendimiz (asm):

“Allah Teâlâ'ya amellerin en makbulü, az da olsa en devâmlısıdır.” demiştir.

Bu ve buna benzer rivayetlerden çıkarılan bazı hükümler:

1. Hadîs-i şerif, muhtelif rivayetleri ile ibadette iktisat gerektiğine delildir. Ve yalnız namaza özel olmayıp, bütün hayırlı amelleri içine alır. İbadette iktisat, devam edebileceğini yapmaktır. Nitekim Resûlüllah (asm)'in:

“Ey cemâat! Siz gücünüzün yettiği işlere bakın.” (Müslim, Müsafirin, 215)

buyurması da bunu gösterir. "Gücünün yetmesi"nden maksat, zarar gelmemek şartıyla devamlı yapmaktır.

2. Hadîs-i şerif, Resûlüllah (asm)'in ümmetine karşı beslediği kemâl-i şefkat ve merhamete delildir. Çünkü ümmetini onların en çok işine yarayan amellere yâni elemsiz, kedersiz devam edebilecekleri ibâdetlere irşat buyurmuştur. Böyle ibâdetleri ise kalp daha büyük bir neşe ve inşirahla yapar, ibâdet de tam olur. Meşakkatli ibâdetleri yapmak böyle değildir. Onlar dâima bırakılmağa yahut güç hâlle; isteksiz yapılmağa müsaittir. Bu şekilde yapılan ibâdetin ise bir çok hayır ve sevabı zayi olabilir. Bundan dolayıdır ki Hz. Abdullah b. Amr (Radiyallahû anh) vaktiyle Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kendisine ibâdeti hafif tutması hususunda vermiş olduğu ruhsatı kullanmadığı için âhır ömründe pişmanlık duymuştur.

3. Hadîs-i şerîf ibâdete devamı teşvik etmektedir. Ve anlaşılıyor ki sürekli yapılan az ibâdet, bir müddet sonra kesilen çok ibadetten daha hayırlıdır. Çünkü sürekli yapılan ibâdet, az bile olsa Allah'a itâat, zikir, murakabe, niyet ve ihlâsı devam ettiriyor demektir. Bu devam sayesinde az amel devam etmeyen çok ameli kat kat geçer.

4. Bu ve buna benzer rivayetler, farz ve vacip olmayan ibadetler için geçerlidir. Çünkü farz ve vacipleri her Müslümanın zamanında yapması gerekir.

58 Huzur ne demektir ve namazda huzur nasıl olur?
59 Camilerde mikrofon ve hoparlör kullanımı caiz midir?

Hoparlör sesin kuvvetini artırıcı bir alettir. Hoparlörden çıkan ses, aksi seda (yankı) değil mikrofon başında okuyan veya konuşan kişinin kendi sesidir.

Bu itibarla, daha uzaklardan duyulması için ezanın mikrofondan okunmasında; vaiz, imam ve müezzinin sesinin caminin her tarafından duyulması için camilere hoparlör konulmasında ve cami içinde imamın hoparlörden duyulan sesine iktida edilmesinde dinen bir sakınca yoktur.

Burada karıştırılan bir konu var. Kasete alınmış ses ile bizzat okuyan kişinin ağzıdan çıkan sesin mikrofondan çıkması aynı değildir. Eğer kasetten dinliyorsak, bununla namaz olmaz; bu doğrudur. Ancak mikrofondan çıkan ses tamamen canlı olarak konuşan müezzin ve imamın sesi olduğu için, namazımıza ve ezanımıza hiçbir zararı yoktur.

Eskiden büyük camilerde namaz kılınırken imamın sesinin duyulmadığı yerlere müezzinler konularak onların seslerinden namazlar kılınırdı. Şimdi Allah’ın bir nimeti olan mikrofonla daha rahat ibadet yapılabilmektedir.

Mikrofon konusunda titizlik gösterenler ve mikrofon kullanmayanlar, bunu elbette bid'atlara düşeriz korkusu ile yapıyorlar. Böyle bir endişe takdir edilir. Çünkü Müslümanlar için en kötü şey bid'atlere düşmektir. Ancak bid'atten kaçarken de bid'ate düşüldüğü olabilir. Onun için bid'atın iyi tarif edilmesi gerekir.

Rasulullah Efendimiz (asm):

“Kim bu dinden olmayan bir şeyi onda ihdas ederse, onun icat ettiği şey merdud ve batıldır.”(İbn Mâce, Sunne, 2)

demiştir. "Bu dinden" diye buyurdukları, O'nun getirdiği ve öğrettiği dindir. Demek ki, bid'at dine dinden olarak yapılan ilâve ya da çıkarmalardır. Meselâ mikrofon ezanın sünneti, müstehabı ya da adabı görülerek kullanılıyorsa, yani o olmayınca sünnet terkedilmiş görülüyorsa bu bid'at olmuş olur.

Ezanın sünnet olan şekli bellidir, gayesi bir ilândır. Kelime anlamı da zaten duyurma demektir. Öyleyse, sünnet olan şekli tam yapıldıktan sonra duyurma ne kadar tam olursa gayesi de o kadar tam gerçekleşmiş olur. Minarede aynı gaye ile yapılmıştır. Bu gayeyi Rasulüllah Efendimiz (asm) de kendi zamanındaki tekniklerle gerçekleştirmiştir. Bir başka deyişle Efendimiz de kendi zamanındaki mikrofonu kullanmıştır.

"Mikrofon" (mikros ve phone) kelimelerinden oluşur, manası "küçük ses"i uzağa ulaştırma, yani duyurucu demektir. "Hoparlör" de (haut+parleur) "yüksek konuşucu" yani sesi büyültücü demektir. Rasulüllah Efendimiz (asm)'in "mükabberihe" kullandığı vakidir. İşte bu, o zamanki mikrofon tekniğidir. Mânâsı da "büyültücü" böylece sesi uzaklara ulaştırıcı demektir. Görüldüğü gibi farklılık tekniktedir, "bu işimizin" yani dinin aslında değildir. Öyleyse bunun bid'atle alakası yoktur.

Araba, uçak vb. vasıtalar da aynıdır. Meselâ hac ibadeti bellidir. Onda eksiltme ya da ekleme bid'at olur, ama oraya ulaşma, yaya olabileceği gibi uçakla da olabilir. Uçak, araba vb. insanı çabuk ulaştıran, mikrofon da sesi ulaştıran bir vasıtadır. Bu bakımdan aralarında bir fark yoktur. Gaye ile vasıtaları birbirine karıştırmamak ve gayeyi olabildiğince tam elde etmek gerekir. Işte biz bu yüzden bid'atin güzelinin olamayacağını da söylüyoruz. "Her bid'at dalâlettir."

Ancak mikrofonu normal sesi duyamayana ulaştırmaktan başka bir gaye için, mesela sesini güzel göstermek ve dikkat çekmek için kullanmak da -özellikle mescidlerde- edebe aykırı bir davranış olur. Camilerde lüzumsuz sesler çıkarmak ve gereği yokken yüksek sesle okumak ve konuşmak mekruhtur. Sahabe, bastonlarının ucunu dahi mescidde yavasça yere koyarlarmış.

Gerek yokken mikrofonsuz müezzinlik ya da imamlığın eksik olacağını sanmak ve çok küçük mescidlerde üç-beş kişilik cemaatle dahi mikrofon kullanmak, doğru değildir. Huzuru kaçırır, maneviyatı bozabilir.

60 İbadetlerde huşuyu sağlayabilmek ve muhafaza etmek için ne yapmak gerekir? Huşu olmuyorsa ibadet kabul olmaz mı?

Namazın geçerli olması gereken şartlar bellidir. Bu bakımdan namaz kılarken isteksiz olmak veya sanki gösteriş gibi yaptığına hükmetek namazı bozmadığı gibi namazın geçerliliğine de mani değildir.

İnsanda nefis vardır. Nefis insanı her zaman ibadetlerden soğutmaya çalışır. Bu da gösteriyor ki içinizden gelen ses nefis ve şeytanın sesidir. Ayrıca "Namazım geçerli midir?" gibi vesveseye kapılmaya gerek yoktur. Biz namaz kılmakla mükellefiz. İbadetlerimizi kabul edecek olan Allah'tır.

"Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler." (Müminun, 23/2)

Bu ayette geçen "huşu" kelimesinin manasını Elmalılı Hamdi Efendi şöyle açıklıyor:

"Ki onlar namazlarında huşû içindedirler. Huşûu, bazıları korku, çekingenlik gibi kalp fiillerinden olmak üzere tarif etmiş; bazıları da sükûnet İçinde olmak ve sallanmayı terk etmek gibi organlara ait fiillerden göstermiştir. Doğrusu huşu, aslı kalp'te, tezahürü beden de olmak üzere ikisini de içinde bulundurur. Kalbe ait tarafı, Rabbin azamet ve celâli karşısında kendi küçüklüğünü göstererek nefsi, Hakk'ın emrine baş eğdirip söz dinlettirecek ve edeb ve azimden başka bir şeye yönelmeyecek şekilde kalbin son derece bir saygı hissi duymasıdır."

"Dış görünüşle ilgili yönü de, vücut organlarında bu duygunun belirlenmesiyle bîr sakinlik ve sükûnet meydana gelmesi, gözlerinin önüne, secde yerine bakıp, sağa sola, şuna buna iltifat etmemesidir. Bundan dolayı, "huşû"un aslı namazın şartlarından olan niyetin samimiliği ile; tezahürleri de namazın adâb ve diğer tamamlayıcıları İle ilgilidir. Hasen'den ve İbnü Sîrin'den rivayet olunduğuna göre Resulullah ve ashabı namazda güzlerini gökyüzüne kaldırırlardı, bu âyetin inmesi üzerine önlerine eğdiler ve ihtisar'ı terk ettiler.(İhtisar; Elleri böğürlere koymaktır.) Buhari ve Müslim'de Hz. Aişe (r.anha) den de rivayet olunur ki: "Resulullah'a namazda iltifat (yüzünü çevirip bakma) hakkında sordum, buyurdu ki: "O bir çalmadır ki, şeytan onu kulun namazından çalar, kaçar."(Buharî, Ezan, 93; Ebu Davud, Salât, 161; Tirmizî, Cuma, 59; Nesaî, Sehv, 10)

"Hakim Tirmizî'nin, Kasım b. Muhammed yoluyla Esma binli Ebî Bekir'den Hz. Aişe'nin annesi Ümmü Ruman'dan rivayet ettiği bir hadiste, muhterem Ümmü Ruman (r.anha) demiştir ki; "Namazımda sallanıyordum. Ebû Bekir (r.a) gördü, beni öyle bir azarladı ki, az daha namazdan çıkacaktım. Sonra da dedi ki: 'Resulullah'ı dinledim, şöyle buyuruyordu: Herhangi biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun, yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda azaların sükûneti namazın tamamındandır."(Alusî, Tefsir, XVIII/3) (bk. Elmalılı, ilgili ayetin tefsiri)

Bu hadis Kenzu’l-Ummal (h. No: 22535)’da da geçmektedir. Müellif hadis hakkında herhangi bir tahlilde bulunmamıştır. Keza İbn Asakir (Tarihu Dimaşk, 56/236) de aynı hadise yer vermiş, o da hadis hakkında bir değerlendiremeye yer vermemiştir.

Bu kaynaklarda az da olsa eleştiriye yer verildiği halde, bu hadis hakkında bir eleştiriye yer verilmemesi, ayrıca manasının fıkıh kitaplarındaki bilgilerle örtüşmesi, bu hadisin sahih olduğuna bir işaret sayılabilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Namazda Huşu' ne demektir? Huşu ile namaz kılmak ve gafletten kurtulmak için ne yapmak gerekir? 

- HUŞÛ..

61 Miraç ve kandil gecelerinde ibadet etmek, zuhri ahir namazını kılmak, tesbih çekmek, kabirleri inşa etmek, mevlit okumak bidat mı?

Şu ifadelere bakalım:

“Yakasız gömlek giymek sünnet, yakalısını giymek bid’at;

“Yer sofrasında yemek yemek sünnet, masada yemek bid’at;”

“Yer minderinde oturmak sünnet, koltukta oturmak bid’at;”

“Mikrofonsuz ezan okumak sünnet, mikrofonla okumak bid’at;”

“Takke ve sarık takmak sünnet, başaçık gezmek bid’at” gibi kanaatler ileri sürülür, böylece sünnet ve bid’at tanınmış ve tanıtılmış olur çok kere..."

Bu sözlerle, insanları sünnete teşvik etmek gibi bir iyiniyet vardır aslında. Tersini iddia edenler sünnete karşı gelmekle ve bid’ate taraftar olmakla suçlanır. Akabinde ise tartışmalar, münakaşalar başlar, husumet ve kırgınlıklarla konu kapanır.

Bu tür meseleler bazı zamanlar karı-koca, baba-oğul ve kardeşler arasında gündeme geldiği gibi, çok kere de İslâmî hizmetlerde bulunan kişiler arasında sohbet konusu olur, konuşulur, tartışmaya girilir ve sonuçta istenmeyen manzaralar ortaya çıkar.

Resûlullah’ın Sallallahu Aleyhi Vesellem hayatını inceleyen, sünnet ve hadisi tetkik eden İslâm uleması arasında konu müzakere edilmiş, değişik tarzda yorumlar yapılmış ve neticede birtakım tarifler getirilerek bid’at meselesi tasnife tabi tutulmuştur.

Ulema arasında bid’at geniş ve dar kapsamlı olmak üzere iki ayrı şekilde mütalâa edilmiştir. Bid’atı geniş kapsamlı olarak inceleyen başta İmam Şâfiî, İmam Nevevî olmak üzere İbn Âbidin ve benzeri âlimler, bu kısaca şu tarifi getirirler:

“Bid’at, Resûlullah’tan Sallallahu Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan her şeydir.”

Bu tarife göre, dinî özellik taşıyan amel ve davranışlarla birlikte, günlük hayatla ilgili olarak sonradan ortaya çıkan yeni düşünceler, uygulama ve âdetler de bid’at olarak kabul edilmiştir.

Bu âlimler, meseleye delil olarak da şu hadisi zikrederler:

“Kim benim bir sünnetimi ihya ederek insanların onunla amel etmelerine vesile olursa, o insanların kazanacağı sevaplardan hiçbir şey eksiltmeden, onların sevaplarının bir katını almış olacaktır. Kim de bir bid’at icat ederek onunla amel edilmesine sebep olursa, o bid’at ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlardan hiçbir şey eksiltmeden, onların günahlarının bir katını yüklenmiş olacaktır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 15)

Bu tarifle birlikte aynı ulema bid’atı, hasene ve seyyie olarak ikiye ayırır, yapılması mahzurlu olmayanlara bid’at-ı hasene (iyi bid’at), yapılması mahzurlu olanlara da bid’at-ı seyyie (kötü bid’at) derler. Minare ve medrese yapmak bid’at-ı hasene, kabirlerin üzerine mum yakmak da bid’at-ı seyyiedir. Buna göre, hadislerde reddedilen bid’atler, kötü bid’atlerdir.

Hz. Ömer (r.a), Mescid-i Nebevi’de teravih namazını cemaatle kılanları görünce, “Bu ne güzel bir bid’attır.” diyerek teşvik etmiş ve bid’at-ı haseneyi belirtmiştir. (Buhârî, Teravih, 1)

Bid’atı dar kapsamlı olarak anlayan başta İmam Malik olmak üzere, Aynî, Beyhakî, İbn Hacer el-Askalânî ve Heytemî, İmam Birgivî ve İbn Teymiyye gibi âlimler de şu tarifi getirirler:

“Bid’at, Resûlullah’tan Sallallahü Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan her şeydir.”

Bu ulemaya göre dinle ilgisi olmayan ve dinî özellik taşımayan yeni icatlar bid’at sayılmaz. Bu bakımdan örf ve âdet türünden olan davranışlar bid’at kavramının dışında değerlendirilir. Bu görüşün delilleri de şu hadislerdir:

“İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir.” (Müslim, Cum’a, 43)

“Sonradan ihdas edilen her şey bid’attır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 7)

“Her bid’at dalalettir.” (Müslim, Cum’a, 43)

“Din namına sonradan ortaya çıkarılan şeylerden sakının. Gerçekten sonradan ortaya çıkarılan her şey bid’attır ve her bid’at de sapıklıktır. Bu durumda sizin yapmanız gereken şey, benim sünnetime ve birer hidayet ve irşad rehberi olan halifelerimin sünnetlerine sarılmanızdır.” (Ebû Dâvud, Sünnet, 5)

Aynı görüşü benimseyen fıkıh usulü uzmanı eş-Şâtibî ise, bid’atı ‘sonradan ortaya çıkan dinî görünümlü yol’ olarak tarif ettikten sonra, konuya şu şekilde bir açıklık getirir:

“Bid’atı dinî görünümlü bir yol olarak benimseyen kişilerin bu yola girmelerinin sebebi, Allah’a daha çok kulluk etmektir. Bunun yanında, dinî görünümlü olmayan ve dinî telakki edilmeyen şeyler bid’atten sayılmaz. Meselâ, bir kimsenin helâl olan bir şeyi kendisine yasaklaması bid’at değildir, ancak bu yasaklamayı dindarlık düşüncesiyle yapması bid’attır.”

Şâtıbî’ye göre bid’atı ‘hasene’ ve ‘seyyie’ olarak iki ayırmak doğru değildir. (İbrahim bin el-Musâ eş-Şâtıbî, el-İ’tisam; DİA, “Bid’at” maddesi)

Sünnetin titizlikle korunmasını isteyen ve Hicrî 1000’inci yılda yaşayan İmam Rabbânî bid’atlere karşı mücadele etmeyi dile getirirken şöyle der:

“En bahtiyar odur ki, İslâm’ın ve Müslümanların garip düştüğü bir zamanda terk ve ihmal edilmiş sünnetlerden birisini ihya edip yaygın olan bid’atlerden birisini yok edip kaldıran insandır. Şimdi öyle bir zaman ki, Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem gönderileli bin seneyi geçmiştir, kıyamet alametleri de teker teker çıkmaya başlamıştır. Resûlullah’ın (a.s.m.) Saadet Asrından uzaklaştıkça sünnetler perdelenmiş, bid’atler yalan illetinin yaygınlaşmasıyla çoğalmıştır. Şimdi öyle bir mücahide ihtiyaç vardır ki, sünnetleri ihya etsin, bid’atleri kaldırsın. Çünkü bid’atlerin revaç bulması dinin tahribine sebep olur.” (Mektubat, I/34-35)

Şâtıbî gibi bid’atin seyyie ve hasene şeklinde tasnif edilmesine şiddetle karşı çıkan İmam Rabbânî, itirazını şu şekilde dile getirir:

“Eski âlimler bid’atlerin bazı güzel taraflarını görmüş olacaklar ki, bazı bid’atlere ‘hasene’ (iyi) bid’at ismini vermişlerdir. Fakat bu fakir, bu meselede onlara uymuyorum. Bid’atlerden hiçbirisine ‘hasene’ diyemem. Bid’atlerde karanlık ve bulanıklıktan başka bir şey göremiyorum. Çünkü Resûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem ‘Bütün bid’atler dalalettir.’ buyurmuştur. İslâm’ın garip olduğu ve zayıfladığı bir zamanda kurtuluş ancak ve ancak sünnete uymakta, felaket de nasıl olursa olsun bir bid’ate sarılmaktadır."

“Sonradan çıkan her şey bid’at ve her bid’at dalalet olursa, nasıl olur da bid’atte güzellik olur. Hadis-i şeriflerde buyurulduğu gibi, icat edilen her bid’at bir sünneti kaldırmaktadır. Bu husus bazı bid’atlerle sınırlı değildir ve her bid’at seyyiedir."

“Resûl-i Ekrem Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurmuşlardır ki:

‘Peygamberlerinden sonra dinlerinde bid’at uyduran her ümmet, sünnetten de o bid’at kadar bir sünneti zayi etmiş olur.’ " (Et-Tergîb ve’t-Terhîb Trc, I/109)

“Hassan bin Sabit’ten şöyle bir hadis rivayet edilmektedir:

‘Bir topluluk dinlerinde bir bid’at icat ederse, Cenâb-ı Hak sünnetlerden bir sünneti o bid’at gibi çeker, çıkarır, onlardan uzaklaştırır da kıyamete kadar iade etmez.’” (Mektubat, I/160)

Görüldüğü üzere İmam Rabbânî, sünnete en ufak bir gölge düşürecek bid’ate müsamaha dahi göstermemekle birlikte, Mektubat’ın bazı nüshalarının şerhinde sünnette aslı bulunanlara bid’at ismini bulaştırmaz, onlar için ‘güzel âdet’ anlamında ‘sünnet-i hasene’ tabirini kullanır. (M. Paksu, Sünnet ve Aile, s. 19)

Kendisini ‘Bid’atüzzaman’ olarak tanıtan ve hayatı boyu bid’atlerle mücadele eden ve sünnet-i seniyyeyi ihya etmek için hayatını vakfeden Bediüzzaman Said Nursî, “Mirkatü’s-Sünne ve Tiryaku Marazı’l-Bid’a” (Sünnetin Dereceleri ve Bid’at Hastalığının İlacı) adıyla müstakil olarak kaleme aldığı eserinde, bid’atı dar kapsamlı olarak tarif eden ulemanın görüşünü benimser ve, “Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır,” “Şeriat ve sünnet tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs (eksik) görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâlettir, ateştir.” diyerek, bid’at mefhumunun sadece dinle, ibadetlerle ilgili meselelerde söz konusu olduğunu belirtir.

Ona göre, “Her bid’at dalalettir ve her dalalet Cehennem ateşindedir.” hadis-i şerifi ve “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim.” (Mâide, 5/3) âyet-i kerimesinin bildirdiği üzere, şeriatın kaideleri ve sünnetin düsturları tamamlandıktan ve kemâl noktasına erdikten sonra, yeni icatlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—eksik görmeye götüren bid’atları icat etmek dalâlettir, ateştir. (RNK, Lem’alar, s. 609)

Yine Bediüzzaman’a göre, ibadetlerle ilgili hüküm ve meselelerde yeni icatlar çıkarmak bid’attır ve dince reddedilmiştir. Çünkü sünnetlerin bir kısmı ibadetlerle ilgilidir ve fıkıh kitaplarında açıklanmıştır, onları değiştirmek bid’attır. Diğer kısmı ‘âdâb’ olarak bilinir ve bunlar siyer kitaplarında mevcuttur. Onlara aykırı hareket etmeye bid’at denilmez; ancak nebevî edebe uyulmamış, onun nurundan ve hakikî edepten istifade edilmemiş olur. Bu kısım da örf ve âdât, fıtrî muamelelerde Resûl-i Ekrem’in Sallallahu Aleyhi Vesellem tevatürle belirlenen hareketlerine uymaktır. Bunlar ise konuşmak, yemek içmek, yatıp kalkmak gibi görgü kurallarıyla alâkalı sünnetlerdir. (RNK, Lem’alar, s. 609)

Sünneti kavlî, fiilî ve hâlî olarak üçe ayıran Bediüzzaman, bu üç kısmı da farz, nafile ve güzel âdetler olarak üç bölüme tâbi tutar. Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem namaz ve hac gibi ibadetlerde fiilî olarak bizzat tatbik ettiği—farz namazları kılmak gibi—farz ve vacip cinsinden olan sünnetlere uyma mecburiyeti vardır.

Nafile olarak tespit edilen ve müstehap olarak belirtilen ibadetlerle ilgili sünnetlere uymakta büyük sevaplar vardır; fakat bunları değiştirmek bid’attır, dalalettir.

Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem güzel âdetleri sınıfına giren sünnetleri işlemek ‘müstahsendir,’ çok güzeldir. Ki bunlar şahsî ve sosyal hayatla ilgilidir. Bu sünnetleri işleyenler âdet ve alışkanlıklarını ibadete çevirmiş olurlar. (bk. age.)

Bu tespitlerin yanında, Bediüzzaman, eserlerinde zaman zaman ‘ehl-i bid’a’ tabirini kullanır. Bunları muhatap alarak İslâm’ı müdafaa sadedinde bazı açıklamalar yapar. Bediüzzaman’ın ehl-i bid’a olarak isimlendirdiği zihniyetin mahiyetlerini de şu ifadelerinde anlamaktayız:

“Acaba, bu ehl-i bid’a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar?” (RNK, Mektubat, s. 558).

“Ehl-i bid’a, ecnebî inkılâpçılarından böyle meş’um bir fikir aldılar ki: ‘Madem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâp oldu; öyleyse, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâp olabilir”  “Şeâiri tağyir eden (İslâm’ın alâmetlerini değiştiren) ehl-i bid’a diyorlar ki: ‘Bu taassub-u dinî bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak taassubu bırakmakla olur.’”(RNK, Mektubat, s. 557).

Bu ifadelerden, ‘ehl-i bid’a’yı İslâm ülkelerinde yaşayan ve taşıdıkları sinsi fikirleriyle İslâm’ın bazı esas ve kaidelerini değiştirmeye ve hatta İslâm’ı tamamen ortadan kaldırmaya çalışan komiteler olarak görmekteyiz.

Mektubat isimli eserinde ehl-i bid’a sayılan bu sapık fikirli insanların teşebbüslerini akim bırakacak, onların hak olarak göstermeye çalıştıkları iddia ve planları kökünden çürütecek izahlar yapan Bediüzzaman, ‘tahribatçı ehl-i bid’a’yı da iki kısma ayırır:

Birinciler güya din hesabına, İslâmiyet’e sadakat namına, güya dini milliyetle takviye etme telakkisiyle dine taraftar görünerek ‘dinin nurlu ağacını ırkçılığın karanlık toprağına dikmek isterler.’ Bu hareketleri bid’akârâne bir teşebbüs olarak gören Bediüzzaman, bu adamlara dünya çıkarı için ahiretini satan âlimler mânâsında “ulemâ-i sû’, meczup, akılsız, cahil sufiler” tabirlerini kullanır ki, bu ifadeleriyle onların gerçek kimliklerini açıklar.

İkinci kısım ehl-i bid’a ise, “millet namına milliyet hesabına unsuriyete (ırkçılığa) kuvvet vermek fikrine binaen ‘Milleti İslâmiyetle aşılamak istiyoruz’ diye bid’atları icat ediyorlar.” (RNK, Mektubat, s. 559)

Barla Lâhikası’nda en büyük yedi günahın arasında ‘dine zarar verecek bid’alara taraftar olmayı’ da sayan Bediüzzaman (RNK, Barla Lâhikası. s. 1547), bid’atı seyyie ve hasene olarak kabul eder ve bu konuda iki misal zikreder:

Birincisi: Her tarikatın kendi meşrebine göre ayrı ayrı tarz ve şekilde virdleri, zikir ve tesbihleri vardır. Bu zikirlerin asılları Kitab ve sünnetten alınmak şartıyla ve sünnete aykırı olmamak ve bütün bütün sünneti değiştirmemek kaydıyla bid’at değildir. Bu çeşit uygulamaya bazı âlimler, bid’at demiş olsalar da, ‘bid’a-i hasene’ adını vermişlerdir. (RNK, Lem’alar, s. 610)

İkincisi: Bazı cami ve mescitlerde Peygamberimizin mübarek saç ve sakalının telleri bulunmakta ve bunlar belli vakitlerde ziyaret edilmektedir. “Bazı ehl-i takva, böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid’a da deseler, bid’a-i hasene nev’inde dahildir. Çünkü vesile-i salâvattır.” (RNK, Lem’alar, s. 637)

Tariflerden, yapılan izahlardan, verilen misallerden ağırlıklı olarak anlaşılan; iman esaslarını, İslâmî şeâirleri ve ibadetlerle alâkalı sünnetleri bozmaya, değiştirmeye, kaldırmaya ve unutturmaya yönelik yeni icatlar, düşünce ve uygulamalar gerçek anlamda bid’at sınıfına girmektedir. Çünkü asıl itibarıyla bid’at, ahkâmla ilgili bir esası kaldırıp yerine beşerî ve arzî bir ‘yeniliği’ getirmektir. Yoksa Efendimizin güzel âdetlerine ve ‘âdap’ olarak bilinen beşerî davranışlarına yönelik sünnetleri terk etmek, sadece bir sünnet sevabını alamamaktır. Bu arada, Kitab ve sünnetin ruhuna aykırı olmayan, “Müslümanların güzel gördüğü güzeldir” esasına uygun olarak dinin kendi dairesinde kalmak şartıyla günlük yaşantıyla alâkalı, evrad ve zikirle ilgili uygulamalar ise ‘bid’at-ı hasene’ veya ‘sünnet-i hasene’ kısmına girer.

Bunun yanında, muhatabımızda bizim benimsemediğimiz veya yadırgadığımız bir davranış ve hareket görülecek olsa, onun ‘nâzikâne, nezihâne ve kavl-i leyyinle’ tashihine ve düzeltilmesine gitmek gerekir.

Sözün özü:

“Bid’atların ve dalâletlerin istilâsı zamanında sünnet-i seniyyeye ve hakikat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir.” (et-Tergîb ve’t-Terhîb, I/41)

“Ne mutlu o kimseye ki, sünnet-i seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, sünnet-i seniyyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor." (RNK, Lem’alar, s. 609)

Diğer sorularınızın cevabı ve ilave bilgi için tıklayınız:

1. Mübarek geceler (kandiller) ve nasıl değerlendirilmesi gerektiği hakkında bilgi verir misiniz?

2. Cuma namazından sonra zuhr-i ahir namazı kılınması gerekli midir?..

3.  TESBİH (TESPİH)  

4. Mezarları inşa etmenin, mermerden yapmanın bir sakıncası var mıdır? Müslümanların mezarı nasıl olmalı?..

5. MEVLİD

62 Mezi ve meni necismidir; namaza mani midir?
63 Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde zikir konusu nasıldır? Detaylı bilgi verir misiniz?

Zikir, Allah’ı anmaktır ve Kur’ân’ın sarih emirlerindendir.

“Beni anın, ben de sizi anayım.” (Bakara, 2/152),

“Allah’ı çokça zikredin ki, felaha eresiniz.” (Enfal, 8/45)

âyetleri, bu konudaki pek çok âyetten sadece ikisidir.

Zikir iki türlü olur:

1. Lisan ile.
2. Kalb ile.

Asıl olan kalbin zikretmesidir. Dil buna sadece bir tercümandır. Yalnız dilde kalan evrad, kalbe intikal etmedikçe, zikir sayılmaz.( İz, Tasavvuf, s.243) Tarlada çalışan çiftçinin, dairede çalışan memurun, fabrikada çalışan işçinin Allah’ı hatırlaması, bir zikirdir. Kur’ân-ı Kerîm bu kimseleri şu şekilde metheder:

“Öyle insanlar vardır ki, ne bir ticaret, ne bir alışveriş onları Allah’ı zikirden, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoyamaz.” (Nur, 24/37)

Bunlar, “dışı sahra-yı kesrette, içi umman-ı vahdette” olan kimselerdir. Dış dünya ve bununla meşguliyet, onların gönül âlemlerini bulandırmaz. İç âlemlerinde vahdet ile teneffüs ederler.

Bütün tarîkatların üssü’l-esası olan zikir, kalbi şeffaflaştırır. Ona letafet kazandırır. O kalbi, ilham esintilerine duyarlı bir alıcı haline getirir. (Şadi Eren (Doç.Dr.)]

Dua ve Zikirler

Bu bölümdeki altı âyet ve otuz altı hadis-i şeriften, Allah'ı zikretmenin en büyük bir iş olduğuna, Allah'ı anarsak onun da bizi anacağını, gafillerden olmayıp sabah akşam yalvararak Rabbimizi anmanın gerekliliğini, Allah'ı çok zikredersek kurtuluşa erişeceğimizi, Allah'ı çok hatırlayan kimselerden olursak Allah'ın bize büyük mükafatlar hazırladığını, dile hafif sevabı fazla olan duaları üzerine güneş doğan her şeyden hayırlı olan duayı, günde yüz ve on sefer söylenmesi gereken duaları, Allah'ın en çok hoşlandığı duayı, göklerle yerin arasını sevapla dolduran duayı, kişinin kendisi için ve Allah için yapması gereken duaları, namazdan sonra yapılacak duaları, namazda tahiyyattan sonra okunacak duaları, rüku ve secdede okunacak duaları, Rasulullah'ın secdede okuduğu duaları, yüz defa Sübhanallah demenin bize bin sevap kazandıracağını, herbir eklem için sadaka verilmesi gerektiğini ve her türlü zikrin de sadaka olabileceğini, kat kat sevap kazandıran zikrin ne olduğunu, zikredenle zikretmeyenin farkının ölüyle diri gibi olduğunu, Rabbimizi nasıl anarsak o da bizi o şekilde anacağını, Allah'ı çok hatırlayanların öne geçeceklerini, zikrin ve duanın en faziletlisinin ne olduğunu, cennette bir hurma ağacı diktiren zikrin ne olduğunu, cennetin ağaçlarının neden ibaret olduğunu, zikrin her şeyden hayırlı olduğunu saymaya gerek kalmaksızın söylenecek duayı ve cennet hazinelerinden bir hazineyi öğreneceğiz. (1)

"...Allah'ı anmak ve devamlı gündemde tutmak şüphesiz en büyük ibadettir..." (Ankebut, 29/45)

"Öyleyse siz, bütün zamanlarınızda beni anın, beni gündeminizden çıkarmayın ki ben de sizi her an bağışlamak ve sevap vermekle anayım..." (Bakara, 2/152)

"Rabbini alçak gönüllülükle, korku ve duyarlılık içinde sesini yükseltmeden, sabah akşam an ve sakın umursamaz kimselerden olma..." (A'raf, 7/205)

"...Allah'ı namaz dışında da daima hatırlayın ki mutluluğa erişebilesiniz." (Cuma, 62/10)

"Gerçek şu ki Allah'a teslim olmuş bütün erkekler ve kadınlar, inanan bütün erkekler ve kadınlar, kendini ibadet ve taata vermiş erkek ve kadınlar, niyet ve davranışlarında doğru ve samimi olan erkek ve kadınlar, sıkıntılara göğüs geren erkekler ve kadınlar, gönülden saygıyla Allah'tan korkan erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, nefislerini kontrol edip her şeyden kaçınarak oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffet ve namuslarını koruyan erkek ve kadınlar, Allah'ı durmaksızın çokça anan erkek ve kadınlar var ya, işte onlara Allah bağışlanma ve büyük bir mükafat hazırlamıştır." (Ahzab, 33/35)

"Ey iman edenler, Allah'ı çokça anın ve gündeminizden hiç çıkarmayın ve sabah akşam onun şanını yüceltin. O Allah ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize rahmet etmekte, melekleri de size bağışlanma dilemekte. İşlerinizin düzgün gitmesi için dua etmektedirler. Allah mü'minlere karşı çok merhametlidir." (Ahzab, 33/41-43)

1411. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Dile hafif, mîzana konduğunda ağır gelen ve Rahmân olan Allah’ı hoşnut eden iki cümle vardır: Sübhânallahi ve bi–hamdihî sübhânallahi’l–azîm: Ben Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamdederim. Ben Yüce Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tekrar tenzih ederim.”(2)

1412. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Sübhânallâhi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallahü vallâhü ekber demek, benim için, üzerine güneş doğan her şeyden daha kıymetlidir.”(3)

1413. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söyledi:

“Bir kimse her gün yüz defa, lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l–mülkü ve lehü’l–hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr, derse, on köle âzâd etmiş kadar sevap kazanır; ona yüz iyilik sevabı yazılır; yüz günahı bağışlanır; bu zikir o gün akşama kadar o kimsenin şeytandan korunmasını sağlar. Bu zikri ondan daha fazla tekrarlayan kimse dışında hiç kimse daha faziletli bir iş yapmamış olur.”

Resûl–i Ekrem sözüne şöyle devam etti:

“Bir kimse günde yüz defa sübhânallâhi ve bi–hamdihî derse, onun günahları deniz köpüğü kadar bile olsa hepsi bağışlanır.”(4)

1414. Ebû Eyyûb el–Ensârî radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir kimse on defa, lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l–mülkü ve lehü’l–hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr, derse, İsmâil aleyhisselâm’ın soyundan dört kimseyi hürriyetine kavuşturmuş gibi sevap kazanır.”(5)

1415. Ebû Zer radıyallahu anh şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana buyurdu:

“Allah’ın en çok hoşlandığı sözü sana bildireyim mi? Allah’ın en çok hoşlandığı söz, sübhânallahi ve bi–hamdihî demektir.”(6)

1416. Ebû Mâlik el–Eş’arî radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Temizlik imanın yarısıdır. el–Hamdü lillâh duası mizanı, sübhânallahi ve’l–hamdü lillâhi zikri ise yer ile göklerin arasını sevap ile doldurur.”(7)

Elhamdülillah: Tüm eksiksiz övgüler sadece Allah'a mahsustur.
Sübhanellahi velhamdü lillahi: Ben Allah'ı noksan sıfatlarda uzak bilir ve tüm eksiksiz övgülerin ona ait olduğunu kabul ederim. (8)

1417. Sa‘d İbni Ebû Vakkâs radıyallahu anh şöyle dedi: Bir bedevî Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek:

– Bana söyleyeceğim bir zikir öğret, dedi.

Resûl–i Ekrem ona şu zikri okumasını tavsiye etti:

– “Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, Allâhü ekber kebîran ve’l–hamdü lillâhi kesîrâ ve sübhânallâhi Rabbi’l–âlemîn, velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l–Azîzi’l–Hakîm: Tek olan Allah’tan başka ilâh ve O’nun bir eşi ve benzeri de yoktur. Kudreti ve saltanatıyla Allah en büyüktür. Bitip tükenmeyen hamd O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih ederim. Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak Azîz ve Hakîm olan Allah’ın yardımıyla kazanılabilir.”

Bedevî:

– Bunlar Rabbim için söyleyeceğim dua ve zikirlerdir. Kendim için ne söylemeliyim, dedi.

Resûl–i Ekrem:

– “Allâhümmağfir lî verhamnî vehdinî verzuknî: Allah'ım, beni bağışla, bana merhamet et, rızânı kazandıracak işler yaptır ve bana hayırlı rızık ver, de” buyurdu.(9)

1418. Sevbân radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem selâm verip namazdan çıkınca üç defa istiğfâr eder ve “Allâhümme ente’s–selâm ve minke’s–selâm tebârekte yâ ze’l–celâli ve’l–ikrâm: Allah'ım selâm sensin. Selâmet ve esenlik sendendir. Ey azamet ve kerem sahibi Allah'ım, sen hayır ve bereketi çok olansın.” derdi.(10)

1419. Muğîre İbni Şu‘be radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem selâm verip namazdan çıkınca şu duayı okurdu:

“Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh, lehü'l–mülkü ve lehü'l–hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr. Allâhümme lâ mâni‘a li–mâ a‘tayte ve lâ mu‘tıye li–mâ mena‘te velâ yenfeu ze’l–ceddi minke’l–ceddü: Allah’tan başka ilâh yoktur, yalnız Allah vardır. O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur. O’nun gücü her şeye yeter. Allahım! Senin verdiğine engel olacak, vermediğini de verecek bir kimse yoktur. Senin lutfun olmadan hiçbir zengine serveti fayda vermez.”(11)

* Peygamberimiz (s.a.v.) namazlardan sonra selam verir vermez değişik dualar okurlardı. Bu hadisteki bunlardan biridir. Yapılacak dualar farz namazdan sonra yapılır. Tesbih çekme işi de yine farz namazı kılınca yapılır. Bazı rivâyetlerde "her namazın arkasında bu sözleri söylerdi" şeklinde geçer ki, bir sonraki hadis bunlardandır. Fakat tesbihat ve genellikle yapılan dualar farzdan sonra yapılmalıdır. Rasûlullah'ın tatbikatı ve emri böyledir. (12)

1420. Abdullah İbni’z–Zübeyr radıyallahu anh namazdan sonra selâm verince her defasında şöyle derdi:

“Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh, lehü'l–mülkü ve lehü'l–hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr; lâ havle velâ kuvvete illâ billâh; lâ ilâhe illallahu velâ na‘büdü illâ iyyâh; lehü’n–ni‘metü ve lehü’l–fazlu ve lehü’s–senâü’l–hasen; lâ ilâhe illallahu muhlisîne lehü’d–dîne velev kerihe’l–kâfirûn: Allah’tan başka ilâh yoktur; yalnız Allah vardır. O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur. O’nun gücü her şeye yeter. Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak Allah’ın yardımıyla kazanılabilir. Allah’tan başka ibadete lâyık bir ilâh yoktur. Biz yalnız O’na ibadet ederiz. Sahip olduğumuz nimet ve lutuf O’nundur. En güzel medh ü senâ O’na yakışır. Kâfirler hoşlanmasa bile, bütün samimiyetimizle, Allah’tan başka ilâh yoktur, deriz.”

Abdullah İbni’z–Zübeyr, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in her namazdan sonra bu sözlerle zikrettiğini söyledi.(13)

1421. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre Mekke'den Medine'ye hicret eden Müslümanların fakirleri Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek şöyle dediler:

– Varlıklı Müslümanlar cennetin en yüksek derecelerini ve ebedî nimetleri alıp götürdüler. Bizim kıldığımız namazları onlar da kılıyorlar. Tuttuğumuz oruçları onlar da tutuyorlar. Fazla malları olduğu için hac ve umre yapıyorlar, cihad ediyorlar ve sadaka veriyorlar, biz veremiyoruz.

Bunun üzerine Resûl–i Ekrem onlara:

– Sizden önde gidenlere yetişebileceğiniz, sizden sonra gelenleri geçebileceğiniz, sizin yaptığınızı yapanlar dışında herkesten üstün olacağınız bir şeyi haber vereyim mi, diye sordu.

– Evet, söyle yâ Resûlallah, dediler.

Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

– Her namazın ardından otuz üçer defa Allah’ı tesbih eder, O’na hamdeder ve tekbir getirirsiniz.

Hadisi Ebû Hüreyre’den rivâyet eden Ebû Sâlih’in söylediğine göre, sahâbîler bu zikirleri nasıl okuyacaklarını sorunca Resûl–i Ekrem şöyle buyurdu:

“Her birinden otuz üçer defa olmak üzere sübhânallah, elhamdülillah, Allâhü ekber, dersiniz."(14)

Müslim’in bir rivâyetinde şu ilâve vardır:

Birkaç gün sonra fakir muhâcirler Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e tekrar gelerek:

– Zengin kardeşlerimiz bizim yaptığımız zikirleri duymuşlar. Aynını onlar da yapıyorlar, dediler.

Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

– Ne yapalım! Artık bu Allah'ın bir lütfudur, Allah lütfunu dilediğine verir.(15)

1422. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Her namazdan sonra kim otuz üç defa sübhânallah, otuz üç defa elhamdülillâh, otuz üç defa Allâhü ekber der, yüze tamamlamak için de lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l–mülkü ve lehü’l–hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr: Allah’tan başka ilâh yoktur; yalnız Allah vardır. O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur. O’nun gücü her şeye yeter” derse, günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile affedilir.”(16)

1423. Kâ‘b İbni Ucre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Farz namazların ardından okunan zikirleri okuyan –veya bunları yapan– kimse hiçbir zaman zarara uğramaz. Bunlar otuz üç defa sübhânallah, otuz üç defa elhamdülillâh, otuz dört defa Allâhü ekber demektir.”(17)

1424. Sa‘d İbni Ebû Vakkas radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem namazlardan sonra şu duayı okuyarak Allah’a sığınırdı:

“Allâhümme innî eûzü bike mine’l–cübni ve’l–buhl, ve eûzü bike min en uredde ilâ erzeli’l–ömr, ve eûzü bike min fitneti’d–dünyâ, ve eûzü bike min fitneti’l–kabr: Allah'ım! Korkaklıktan, cimrilikten sana sığınırım. Erzel–i ömürden sana sığınırım. Dünya fitnesinden sana sığınırım. Kabir fitnesinden sana sığınırım.”(18)

1425. Muâz radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onun elinden tuttu ve:

“Muâz! Vallahi seni gerçekten seviyorum” buyurdu. Sonra sözüne şöyle devam etti:

“Muâz! Her namazdan sonra şu duayı mutlaka okumanı tavsiye ediyorum: Allâhümme einnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetik: Allahım! Seni anıp zikretmek, nimetine şükretmek, sana lâyık ibadet etmek için bana yardım eyle!”(19)

* 384 numaralı hadiste yaptığı tavsiyeyi burada bizzat uyguladığını görmekteyiz. Sıcak ve samimi dostluğun görüntüleri şunlardır: Elinden tutmak, ismiyle hitap etmek ve yemin ederek sevdiğini söylemek. Bu samimiyetten sonra Allah Rasulü bir de dua öğretiyor. Bu duayı her namazdan sonra okumak uygun olur. (20)

1426. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Biriniz namazda tahiyyâtı bitirdiği zaman, dört şeyden Allah’a sığınarak şöyle desin: Allâhümme innî eûzü bike min azâbi cehennem ve min azâbi’l–kabr ve min fitneti’l–mahyâ ve’l–memât ve min şerri fitneti’l–mesîhi’d–deccâl: Allahım, cehennem azâbından ve kabir azâbından, hayat ve ölüm fitnesinden, kör deccâlin fitnesine uğramaktan sana sığınırım.”(21)

1427. Ali radıyallahu anh şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem namazda, teşehhüd ile selâm arasında yaptığı duayı şöyle diyerek bitirirdi:

“Allâhümmağfirlî mâ kaddemtü vemâ ahhartü, vemâ esrartü vemâ a‘lentü, vemâ esraftü, vemâ ente a‘lemü bihî minnî, ente’l–mukaddimü ve ente’l–muahhir, lâ ilâhe illâ ente:

"Allah'ım! Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim ve açığa vurduğum, ölçüsüz bir şekilde işlediğim ve benden daha iyi bildiğin günahlarımı affeyle! Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin. Senden başka ilâh yoktur.”(22)

1428. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi: Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem rükû ve secdede şu duayı çok okurdu:

“Sübhâneke’llâhümme rabbenâ ve bi–hamdik. Allâhümm’ağfir lî: Allah'ım! Yüce Rabbimiz! Seni ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve sana hamdederim. Allahım! Beni bağışla.”(23)

1429. Yine Âişe radıyallahu anhâ’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem rükû ve secdede iken:

“Sübbûhün kuddûsün Rabbü’l–melâiketi ve’r–rûh: Allah'ım! Sen ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan tamamıyla münezzehsin. Sen bütün kusurlardan ve noksanlardan tamamıyla arınmışsın, mukaddessin. Sen meleklerin ve Rûh’un Rabbisin.” derdi.(24)

1430. İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Rükûda âlemlerin Rabbine tâzim ediniz. Secdede ise dua etmeye çalışınız; çünkü oradaki duanızın kabul olma şansı daha fazladır.”(25)

1431. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kulun Rabbine en yakın olduğu hal secde halidir. İşte bu sebeple secdede çok dua etmeye bakın!”(26)

1432. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem secdede şöyle dua ederdi:

“Allâhümmağfirlî zenbî küllehû, dikkahû ve cillehû, ve evvelehû ve âhirehû, ve alâniyetehû ve sirrehû:

Allah'ım! Günahımın hepsini, küçüğünü, büyüğünü, öncesini, sonrasını, açığını, gizlisini bana bağışla!”(27)

1433. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:

Bir gece Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in yanımda olmadığını farkettim, karanlıkta el yordamıyla bakınmaya çalıştım. Bir de baktım ki, rükûda –veya secde halinde–:

“Sübhâneke ve bi–hamdik, lâ ilâhe illâ ente: Ben seni ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve sana hamdederim. Senden başka ibadete lâyık ilâh yoktur.” diye zikrediyor.(28)

Diğer bir rivâyete göre şöyle dedi: (Onu araştırırken) elim ayağının tabanına temas etti. Secde vaziyetinde iki ayağını da dikmiş şöyle diyordu:

“Allâhümme innî eûzü bi–rızâke min sahatik, ve bi–muâfâtike min ukûbetik, ve eûzü bike minke, lâ uhsî senâen aleyke, ente kemâ esneyte alâ nefsike:

Allah'ım! Senin gazabından rızâna, azâbından affına sığınırım. Ben senden sana sığınırım. Ben seni lâyık olduğun şekilde medh ü senâ edemem. Sen kendini nasıl medh ü senâ etmişsen öylesin.”(29)

1434. Sa‘d İbni Ebû Vakkâs radıyallahu anh şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında bulunuyorduk. Bize:

“Sizden biri her gün bin sevap kazanmaktan âciz midir?” diye sordu. Yanında oturanlardan biri:

"Bir kimse her gün bin sevabı nasıl kazanır?" diye sordu. Resûl–i Ekrem şöyle buyurdu:

“Yüz defa sübhânallah der, ona bin iyilik yazılır veya bin günahı bağışlanır.”(30)

1435. Ebû Zer radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Her birinizin her bir eklemi için günde bir sadaka vermesi gerekir. İşte bu sebeple her tesbih bir sadaka, her hamd bir sadaka, her tehlîl (lâ ilâhe illallah demek) bir sadaka, her tekbîr bir sadaka, iyiliği tavsiye etmek sadaka, kötülükten sakındırmak sadakadır. Kuşluk vakti kılınan iki rek`at namaz bunların yerini tutar."(31)

1436. Mü’minlerin annesi Cüveyriye Binti’l–Hâris radıyallahu anhâ’dan rivâyet edildiğine göre, Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, Hazret–i Cüveyriye namaz kıldığı yerde oturmakta iken erkenden evden çıktı. Kuşluk vakti tekrar eve döndü. Cüveyriye radıyallahu anhâ’nın hâlâ yerinde oturmakta olduğunu görünce:

“Yanından ayrıldığımdan beri hep burada oturup zikirle mi meşgul oldun?” diye sordu. O da:

– Evet, diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:

“Senin yanından ayrıldıktan sonra üç defa söylediğim şu dört cümle, senin sabahtan beri söylediğin zikirlerle tartılacak olsa, sevap bakımından onlara eşit olur: Sübhânallâhi ve bi–hamdihî adede halkihî ve rızâ nefsihî ve zinete arşihî ve midâde kelimâtihî: Yarattıkları sayısınca, kendisinin hoşnut olduğunca, arşının ağırlığınca ve bitip tükenmeyen kelimeleri adedince ben Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamdederim.”(32)

Müslim’in diğer bir rivâyeti şöyledir:

“Sübhânallâhi adede halkıhî, sübhânallâhi rızâ nefsihî, sübhânallâhi zinete arşihî, sübhânallâhi midâde kelimâtihî."(33)

Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir:

“Sana okuyacağın bir zikir öğreteyim mi? Sübhânallâhi adede halkıhî, sübhânallâhi adede halkıhî, sübhânallâhi adede halkıhî; sübhânallahi rızâ nefsihî, sübhânallahi rızâ nefsihî, sübhânallahi rızâ nefsihî; sübhânallahi zinete arşihî, sübhânallahi zinete arşihî, sübhânallahi zinete arşihî; sübhânallahi midâde kelimâtihî, sübhânallahi midâde kelimâtihî, sübhânallahi midâde kelimâtihî, dersin.”(34)

1437. Ebû Mûsâ el–Eş‘arî radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Rabbini zikredenle etmeyenin farkı, diriyle ölünün farkı gibidir.”(35)

Müslim ise bu hadisi şöyle rivâyet etmiştir:

“İçinde Allah’ın anıldığı ev ile Allah’ın anılmadığı evin farkı, diriyle ölünün farkı gibidir.”(36)

1438. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Ben kulumun beni düşündüğü gibiyim. Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Eğer beni yalnız başına anarsa, ben de onu yalnız anarım. Şâyet beni bir toplulukla beraber anarsa, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım.”(37)

1439. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Müferridler öne geçti.” buyurdu. Bunun üzerine sahâbîler:

"Müferridler ne demektir, yâ Resûlallah?" diye sordular. Resûl–i Ekrem de:

“Allah’ı çok anan erkeklerle kadınlardır.” buyurdu.(38)

1440. Câbir radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim dedi:

“Zikrin en faziletlisi lâ ilâhe illallah’tır.”(39)

1441. Abdullah İbni Büsr radıyallahu anh şöyle dedi: Bir adam Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e hitâben:

– Yâ Resûlallah! İslâmiyet’in emirleri çoğaldı. Bana sıkı sıkıya yapışacağım bir şey söyle, dedi. O da:

– Dilin hep Allah’ı zikretsin, buyurdu.(40)

1442. Câbir radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir kimse sübhânallahi ve bi–hamdihî: Ben Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamdederim, derse, cennette onun için bir hurma ağacı dikilir.”(41)

1443. İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“İsrâ gecesinde İbrâhim aleyhisselâm’a rastladım. Bana şunu söyledi:

Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara cennetin toprağının çok güzel, suyunun tatlı, arazisinin son derece geniş ve dümdüz, ağaçlarının da sübhânallahi ve’l–hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber’den ibaret olduğunu haber ver.”(42)

1444. Ebü’d–Derdâ radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashâbına:

“Size en hayırlı, Allah katında en değerli, derecenizi en fazla yükseltecek, sizin için sadaka olarak altın ve gümüş dağıtmaktan daha kazançlı, düşmanla karşılaşıp da sizin onların boynunu vurmanızdan, onların da sizi öldürmesinden daha çok sevap getirecek amelin ne olduğunu haber vereyim mi?” diye sordu. Onlar da:

– Evet, söyle dediler. Resûl–i Ekrem de:

“Allah Teâlâ’yı zikretmektir.” buyurdu.(43)

1445. Sa’d İbni Ebû Vakkâs radıyallahu anh’in rivâyet ettiğine göre, kendisi bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber, önündeki hurma çekirdekleriyle veya çakıl taşlarıyla tesbih çeken bir kadının yanına girdi. Peygamber aleyhisselâm kadına:

“Bundan daha kolayını –veya daha faziletlisini– sana haber vereyim mi?” diye sorduktan sonra şöyle buyurdu:

“Sübhânallahi adede mâ halaka fi’s–semâi ve sübhânallahi adede mâ halaka fi’l–ard ve sübhânallahi adede mâ beyne zâlike ve sübhânallahi adede mâ hüve hâlik:

Ben Allah’ı gökyüzünde yarattıkları sayısınca ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan tenzîh ederim. Ben Allah’ı yeryüzünde yarattıkları sayısınca ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan tenzîh ederim. Ben Allah’ı yerle gök arasında yarattıkları sayısınca ulûhiyetine yakışmayan sıfatlardan tenzîh ederim. Ben Allah’ı bundan sonra yaratacakları sayısınca ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan tenzîh ederim, de. Allahü ekber’i de böyle, elhamdülillâh’ı da böyle, lâ ilâhe illallah’ı da böyle, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh’ı da böyle söylersin.”(44)

1446. Ebû Mûsâ radıyallahu anh şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana hitâben:

 “Cennet hazinelerinden bir hazineyi sana bildireyim mi?” buyurdu. Ben de:

"Evet!..", Yâ Resûlallah, bildir, dedim. Şöyle buyurdu:

“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh: Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak Allah’ın yardımıyla kazanılabilir.”(45)

Dipnotlar:

(1) Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 404.
(2) Buhârî, Daavât 65, Eymân 19, Tevhîd 58; Müslim, Zikir 31. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 60; İbni Mâce, Edeb 56.
Benzeri bir fazilet 1442'de gelecektir.
(3) Müslim, Zikir 32. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 128.
(4) Buhârî, Bed’ü’l–halk 11; Daavât 64, 65; Müslim, Zikir 28. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 59, 62; İbni Mâce, Duâ 14.
(5) Buhârî, Daavât 64; Müslim, Zikir 30. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 103.
(6) Müslim, Zikir 85.
(7) Müslim, Tahâret 1. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 86. Bu hadis 25 ve 1031 numaralarda geçmişti.
(8) Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 406.
(9) Müslim, Zikir 33–36. 114'de benzeri geçmişti, 1879'da benzeri gelecek.
(10) Müslim, Mesâcid 135, 136. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 25; Tirmizî, Salât 108; Nesâî, Sehv 81, 82; İbni Mâce, İkame 32.
(11) Buhârî, Ezân 155, İ‘tisâm 3, Kader 12, Daavât 18; Müslim, Mesâcid 137, 138. Ayrıca bk. Müslim, Salât 194, 205, 206; Ebû Dâvûd, Salât 140, Vitir 25; Tirmizî, Salât 108; Nesâî, Tatbîk 25, Sehv 85, 89. 1784'de tekrar gelecek.
(12) Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 407.
(13) Müslim, Mesâcid 139, 140. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 25; Nesâî, Sehv 34.
(14) Buhârî, Ezân 155; Daavât 18; Müslim, Mesâcid 142. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 24.
(15) Müslim, Mesâcid 142.
(16) Müslim, Mesâcid 146. Ayrıca bk. Nesâî, Sehv 96.
(17) Müslim, Mesâcid 144, 145. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 25; Nesâî, Sehv 92.
(18) Buhârî, Cihâd 25, Daavât 37, 41, 44. Ayrıca bk. Müslim, Zikir 50, 52; Nesâî, İstiâze 5, 6, 27, 39; İbni Mâce, Duâ 3.
(19) Ebû Dâvûd, Vitir 26. Ayrıca bk. Nesâî, Sehv 60. 385'de geçmişti.
(20) Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 408.
(21) Müslim, Mesâcid 128. Ayrıca bk. Müslim, Mesâcid 130–134; Ebû Dâvûd, Salât 149, 179; Nesâî, Sehv 64. Deccalle alakalı 1812 numaralı hadis okunmalıdır.
(22) Müslim, Müsâfirîn 201, Zikir 70. Ayrıca bk. Buhârî, Teheccüd 1, Daavât 10, Tevhîd 8, 24; Ebû Dâvûd, Salât 119, Vitir 25; Tirmizî, Daavât 32.
Bir benzeri için bk 1477 nolu hadis.
(23) Buhârî, Ezân 123, 139; Megâzî 5, Tefsîru sûre (110), 1; Müslim, Salât 217. Ayrıca bk. Müslim, Salât 218–220; Ebû Dâvûd, Salât 148, 151; Nesâî, Tatbîk, 64, 65.
(24) Müslim, Salât 223. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 147; Nesâî, Tatbîk 11, 75.
(25) Müslim, Salât 207. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 148; Nesâî, Tatbîk 8, 62.
(26) Müslim, Salât 215. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 148; Nesâî, Tatbîk 78. 1499'da tekrar gelecek.
(27) Müslim, Salât 219. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 148.
(28) Müslim, Salât 221.
(29) Müslim, Salât 222. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 148; Nesâî, Tatbîk 71, İsti‘âze 62.
(30) Müslim, Zikir 37. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 58.
(31) Müslim, Müsâfirîn 84, Zekât 56. Ayrıca bk. Buhârî, Sulh 11, Cihâd 72, 128; Ebû Dâvûd, Tatavvu` 12, Edeb 160. Bu hadis 118 ve 1141 numaralarda geçmişti.
(32) Müslim, Zikir 79. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 24.
(33) Müslim, Zikir 79. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 56.
(34) Tirmizî, Daavât 104. Ayrıca bk. Nesâî, Sehv 9.
(35) Buhârî, Daavât 66.
(36) Müslim, Müsâfirîn 211.
(37) Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikir 2, 19, 50; Tevbe 1. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 131; İbni Mâce, Edeb 58. 15, 414, 441'de geçmişti.
(38) Müslim, Zikir 4. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 128.
(39) Tirmizî, Daavât 9. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 55.
(40) Tirmizî, Daavât 4. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 53.
(41) Tirmizî, Daavât 60. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 56.
(42) Tirmizî, Daavât 59.
(43) Tirmizî, Daavât 6. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 53. Benzer bir fazilet 1409'da geçmişti.
(44) Tirmizî, Daavât 113. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 24.
(45) Buhârî, Megâzî 38, Daavât 50, Kader 7, Tevhîd 9; Müslim, Zikir 44–46. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 26; Tirmizî, Daavât 3, 58; İbni Mâce, Edeb 59.

64 Bela ve musibetleri nasıl değerlendirmemiz gerekir?

“İbadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za’fını ve aczini hissedip Rabb-ı Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur.” (Lem’alar)

Allah Resûlünün (asm.) en mükemmel mânâda gerçekleştirdiği kulluk vazifelerinden biri de sabırdır. O (asm.) sabır imtihanını da hicretlerle, harplerle, nice musibet ve sıkıntılarla en ileri mânâda kazanmıştır.

Namaz müminin miracıdır. Musibet ve hastalıklar ise bir başka yükseliş merdivenidir. Bir Müslüman, Allah’ın her emrini dinledikçe ve her yasağından sakındıkça manen yükselir. Bu yükselmenin bir başkası da musibet ve hastalıklara sabır yoluyla gerçekleşir. Maruz kaldığı musibetler insana aciz bir kul olduğunu ve trafik kazalarından sellere, fırtınalara kadar hiçbir hadiseyi önleyecek güce sahip olamadığını tam ders verir. Hastalıklar da aynı dersi insanın iç aleminde tekrarlar. Harici tesirler gibi kendi bedenindeki olaylara da söz geçiremediğini çok iyi anlayan insan, tedavi için gerekli tedbirleri aldıktan sonra, kendine malik olamadığının şuuru ile Rabbine tevekkül eder ve şifayı Ondan bekler. Bu hâl mümin için büyük bir terakkidir.

Bir ömür boyu böyle değişik tecellilerle farklı imtihanlar geçiren insanlar, bu kısa dünya hayatının ardından ebediyet yurduna göç edeceklerdir. Bu gölgelerin asıllarına kavuşacak, marifet ve muhabbet nimetini de kemaliyle orada bulacak ve tadacaklardır...

65 Namaz, oruç, zekat ve haccın farz kılınma sırasını açıklar mısınız?

Namaz, hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi'rac (İsrâ) gecesinde beş vakit olarak farz kılınmıştır. Namazın miracdan önce peygamberlikle birlikte iki vakit olarak farz kılındığı da belirtilmiştir. Daha sonra miracla beş vakite çıkarılmıştır.

Ramazan orucu, Kıble'nin Kâbe tarafına çevrilişinden bir ay sonra, Peygamberimiz (asm)'in Medine'ye hicretinin 18. ayının başlarında, Şaban ayında farz kılındı.

Zekât, Hicretin ikinci yılında Ramazan orucunun farz kılınmasından ve fıtır sadakasının vâcip kılınışından sonra farz kılındı.

İslâm'ın beş şartından biri olan hac, Hicretin dokuzuncu senesinde farz kılındı.

Buna göre sıralama; namaz, oruç, zekat ve hac şeklinde olur.

66 İbadetlerde isteksiz davranmamızın sebebi nedir; bunun nasıl önüne geçebiliriz?

İbadetleri yaparken isteksiz olmamızın bazı nedenleri vardır:

1. Yaptığımız ibadetlerin kıymetini ve değerini tam anlayamadığımızdan olabilir. Bu konuda bize ibadetlerin mahiyetini anlatan eserlerden istifade etmek gerekir.

2. Bulunduğumuz ortamlar manen çok kötü olabilir. Nitekim leş bulunan bir yerde burnumuz rahatsız olur. Bunu gibi, haramların çok işlendiği bir yerde ruhumuz rahatsız olacağı için ibadetlerden zevk alamayabiliriz.

3. Hasta bir insan yediği ve içtiği şeylerden tam zevk alamaz. Örneğin dili yaralı olan biri yediği yemeğin tadına ve lezzetine varamaz. O halde tadavi olmalıdır. Biz de işlediğimiz günahlarla kalp ve ruhumuzu yaralıyor ve hastalandırıyoruz. Bu nedenle ruhun gıdası olan ibadetleri yaparken tam zevk alamıyoruz. Onu için tedavi olmak gerekiyor. Ruhun tedavisi önce tövbe ve istiğfar, sonra da bir daha günahlara girmemeye çalışmaktır.

Burada önemli bir konu var: Hasta insan yediği gıdalardan zevk alamaz, ama yine de yemeye ve içmeye devam eder. Çünkü gıda almaya mecburdur. Biz de ibadetlerimizde zevk almasak da devem etmeliyiz. Çünkü, ruhumuz gıdaya muhtaçtır. İnşallah manevi sağlığımız yerine gelince zamanla zevk almaya başlayacağız ve yaptığımız ibadetler de biz günahlardan koruyacaktır.

67 Sürekli abdestli olmanın faydası nedir, sevabı var mıdır?

İslâm'da abdestin farziyetine,

"Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinizle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınıza meshedin. Her iki topuğunuzla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın)..." (Mâide, 5/6),

âyeti delâlet etmektedir. Hz. Peygamber (asm)'in abdest almadan hiçbir iş yapmadığını görüyoruz. (Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, II/1583) Ancak abdest her amel ve ibâdet için değil, başta namaz olmak üzere bazı ibâdetler için farz kılınmıştır. Fakat Müslümanın sürekli abdestli bulunması sünnettir.

Abdestin faziletiyle ilgili bazı hadisler:

1. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Allah'ın hataları silmeye ve dereceleri yükseltmeye vesile kıldığı şeyleri size söylemiyeyim mi?''

"Evet ey Allah'ın Resülü, söyleyin!'' dediler. Bunun üzerine saydı:

"Zahmetine rağmen abdesti tam almak. Mescide çok adım atmak. (Bir namazdan sonra diğer) Namazı beklemek. İşte bu ribâttır, işte bu ribâttır. İşte bu ribâttır." [Müslim, Tahâret 41, (251); Muvatta, Sefer 55, (1,161); Tirmizi, Tahâret 39, (52); Nesâi, Tahâret 106]

2. Ukbe İbnu Âmir radıyallahu anh anlatıyor:

"Üzerimizde develeri gütme işi vardı, (bunu sırayla yapıyorduk.) (Bir gün) gütme nöbeti bana gelmişti. Günün sonunda develeri kıra ben çıkarıyordum. (Bir gün, nöbetimden dönüşte) Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a geldim, ayakta halka hitabediyordu. Söylediklerinden şu sözlere yetiştim:

"Güzelce abdest alıp, sonra iki rek'at namaz kılan ve namaza bütün ruhu ve benliği ile yönelen hiç kimse yoktur ki, kendisine cennet vâcib olmasın!"

(Bunları işitince kendimi tutamayıp:) "Bu ne güzel!'' dedim. (Bu sözüm üzerine) önümde duran birisi:

"Az önce söylediği daha da güzeldi!'' dedi. (Bu da kim, diye) baktım. Meğer Ömer İbnu'I-Hattâb'mış. O, sözüne devam etti: 'Seni gördüm, daha yeni geldin. Sen gelmezden önce şöyle demişti:

"Sizden kim abdestini alır ve bunu en güzel şekilde yapar, sonra da: 'Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûlühü.' (Şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve Resûlüdür)' derse, kendisine cennetin sekiz kapısı da açılır; hangisinden isterse oradan cennete girer."

Ebu Davud'un rivayetinde "...abdesti güzel yaparsa..." denmiştir. Tirmizi'nin rivayetinde "....resûlühü (Allah'ın ...Resûlü)" kelimesinden sonra "Allah'ım, beni tövbe edenlerden kıl, temizlenenlerden kıl" duası da vardır. [Ebu Davud, Taharet 65, (169); Tirmizi, Taharet, 41]

3. Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Mü'min -veya Müslüman- bir kul abdest aldı mı yüzünü yıkayınca, gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile -veya suyun son damlasıyla- yüzünden dökülür iner. Ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte -veya suyun son damlasıyla- ellerinden dökülür iner. Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile -veya suyun son damlasıyla- dökülür iner. (Öyle ki abdest tamamlanınca) günahlarından arınmış olarak tertemiz çıkar." [Müslim, Tahâret 32, (244); Muvatta, Tahâret 31, (1, 32); Tirmizi, Tahâret 2]

4. Hz. Osman radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Kim abdest alır ve abdestini güzel yaparsa, hataları vücudundan tırnak diplerine varıncaya kadar çıkar dökülür.''

5. Bir başka rivâyette şöyle gelmiştir: "Hz. Osman radıyallahu anh abdest aldı ve dedi ki:

"Ben Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şu benim abdestim gibi abdest aldığını, sonra da şöyle söylediğini gördüm:

"Kim bu şekilde abdest alırsa geçmiş günahları affedilir, namazı ve mescide kadar yürümesi de nafile (ibadet) olur." (Buhari, Vudü 25; Müslim, Tahâret 8)

6. Amr İbnu Abese es-Sülemi radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Sizden kim abdest suyunu hazırlar, mazmaza ve istinşakta bulunur (ağzına ve burnuna su çeker) ve sümkürürse, mutlaka yüzünden, ağzından, burnundan hataları dökülür. Sonra Allah'ın emrettiği şekilde yüzünü yıkarsa, sakalın(ın bittiği mahallin) etrafından su ile birlikte yüzü ile işlediği günahlar dökülür. Sonra dirseklere kadar kollarını yıkayınca, ellerinin günahları su ile birlikte parmak uçlarından dökülür gider. Sonra başını meshedince, başının günahları saçın etrafından su ile birlikte akar gider. Sonra topuklarına kadar ayaklarını yıkayınca, ayaklarının günahları, parmak uçlarından su ile birlikte akar gider. Sonra kalkıp namaz kılar, Allah'a hamd ve senâda bulunur, O'na layık şekilde tazimini gösterir ve kalbinden Allah'tan başkasını(n korku ve muhabbetini) çıkarırsa, annesinden doğduğu gündeki gibi bütün günahlarından arınır." (Müslim, Müsâfirin 294)

7. Abdullah es-Sunâbihi radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Mü'min kul abdest aldıkça mazmaza yaptı mı (ağzını yıkadı mı) günahlar ağzından çıkar. (Burnunu sümkürdü mü) günahlar burnundan çıkar, yüzünü yıkadı mı günahlar göz kapaklarının altına varıncaya kadar yüzünden çıkar. Ellerini yıkadı mı günahlar tırnak diplerine varıncaya kadar ellerinden çıkar. Başını meshetti mi, günahlar kulaklarına varıncaya kadar başından çıkar. Ayaklarını yıkadı mı, günahlar ayak tırnaklarının altına varıncaya kadar ayaklarından çıkar. Sonra mescide kadar yürümesi ve kılacağı namaz nafile (bir ibâdet) olur.'' [Muvatta, Tahâret 3 0, (1, 31); Nesâi, Tahâret 3 5, (1, 74); İbnu Mâşe, Tahâret 6]

8. Ebu Ümâme el-Bâhili radıyallahu anh anlatıyor: "Amr İbnu Abese radıyallahu anh'ı dinledim, diyordu ki:

"Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a: "Abdest nasıl alınır?'' diye sordum. Şöyle açıkladı:

"Abdest mi? Abdest alınca şöyle yaparsın: Önce iki avucunu tertemiz yıkarsın. Sonra yüzünü ve dirseklerine kadar ellerini yıkarsın. Başını meshedersin, sonra da topuklarına kadar ayaklarını yıkarsın. (Bunları tamamladın mı) bütün günahlarından arınmış olursun. Bir de yüzünü Aziz ve Celil olan Allah için (secdeye) koyarsan, anandan doğduğun gün gibi, hatalarından çıkmış olursun.''

Ebu Ümâme der ki: "Ey Amr İbnu Abese dedim, ne söylediğine dikkat et! Bu söylediklerinin hepsi bir defasında veriliyor mu?"

"Vallahi dedi, bilesin ki artık yaşım ilerledi, ecelim yaklaştı, (Allah'tan ölümden çok korkar bir haldeyim), ne ihtiyacım var ki, Allah Resülü hakkında yalan söyleyeyim! Andolsun söylediklerim, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'dan kulaklarımın işitip, hafızamın da zabtettiklerinden başkası değildir." [Müslim, Müsâfırin 294, (832); Nesâi, Tahâret 108]

Bu hadis, Nesâi'nin metninden alınmadır. Amr İbnu Abese radıyallahu anhın Müslüman oluşunu anlatan uzunca bir hadisin son kısmıdır.

9. İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Kim abdestli olduğu hâlde abdest tazelerse, AIlah bu sebeple kendisine on (misli) sevab yazar.'' (Tirmizi, Taharet 44)

10. Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Ey Bilal! İslâm olalıdan beri işlediğin ve sen çok menfaat ümid ettiğin ameli bana söyler misin? Çünkü ben, bu gece (rüyamda), cenette ön tarafımda senin ayakkabılarının sesini işittim!"

Bilal şu cevabı verdi:

"Ben İslam'da, nazarımda, daha çok menfaat umduğum şu amelden başkasını işlemedim: Gece olsun gündüz olsun tam bir temizlik yaptığım (abdest aldığım) zaman, mutlaka bana kılmam yazılan bir namaz kılarım."(Buharî, Teheccüd 17; Müslim Fezailu's-Sahabe 108)
İlave bilgi için tıklayınız:
 

68 Bir ayette namazın zikir olduğu haber verilmektedir. Namaz nasıl zikir olur?

Zikir, hatırlama, anma demektir. Kur’an-ı Kerim ibadetlerin en kapsamlısı olan namaza "zikir" demektedir. Namaz kılan bir mü’min Allah’ı anmakta, zikretmektedir. Bu zikir abdestle başlar. Onun huzuruna çıkacağının şuuru içinde, Onun sevgili Habibinin (asm.) öğrettiği biçimde hazırlık yapan insan, Allah’ı yâd etmekte Onu zikretmektedir.

Kâbe’ye teveccüh ettiğinde zikirdedir. Niyet ve tekbir zaten zikirdir. Derken Allah’ı tespih ile hamd ile Ondan başka ilâh olmadığını ifade ile zikir sürdürülür. Namaz kılan bir mümin bir taraftan da okuduğu sûrelerin mânâlarını düşünür. Kalbi, okuduğu sûreye göre halden hâle girer.

Lisanla zikir namazdadır, okumak sûretiyle. Kalben zikir namazdadır; tefekkür, haşyet, ümit, muhabbet sûretiyle.

İnsan, beden ve ruhtan ibaret olduğu gibi, âlem de şahadet ve gaybdan ibaret. Yâni, görünen ve görünmeyen âlemler. İnsanın maddesi bu âlemin maddesinden süzüldüğü için, bedenen yaptığı zikir de kâinatın zikrini temsil eder.

Gök gürlemesinden şimşek çakmasına, yaprak hışırtısından kuş cıvıltısına kadar bu âlemi dolduran bütün sesler bir nev’i kıraattir (okuma). Kudretin söylettiğini duyururlar bize. Ve biz namazda Kur’an okumak suretiyle bu açıkça yapılan zikirlere hem iştirak eder hem de hepsinin önüne geçeriz.

69 Yeni doğan çocuk için mevlid okutmak bid'at mıdır?

Her şeye bid'at denilmez. Bir şeyin bid'at olmasının ölçüsü vardır.

"Kesinlikle mevlid okutmak gerekir, okutmazsan olmaz." denirse, bu bid'attır.

Doğumdan dolayı mevlid okutmak isteğe bağlıdır. Okutmak da şart değil, okutmamak da günah değil. Bu durumda bir zorunluluk olarak görmeden mevlid okutmak bid'attır, denilmez.

Mevlid güzel bir adettir; Kur'an, salavat ve duaların okunmasına sebeptir...

İlave bilgi için tıklayınız:

Bid'at konusunda bilgi verir misiniz?..

MEVLİD...

70 Secde yalnız Allah'a yapılacağına göre, meleklerin Hz. Âdem'e secdesini nasıl değerlendirmeliyiz? Yaratılış yönünden şeytanla melekler arasında nasıl bir münasebet vardır?

Cenab-ı Hak, insanı kuru bir çamurdan, cinleri ateşten, melekleri de nurdan yaratmıştır. Yaratılışta ilk sırayı melekler, sonra cinler, ondan sonra da insanlar almıştır. İlk yaratılan insan, aynı zamanda ilk peygamber Âdem Aleyhisselamdır.

Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’i yarattığında meleklerin ona secde etmelerini emretti. Bütün melekler secde ettiği hâlde İblis secdeden kaçındı. Bundan sonra da kıyamete kadar şeytanlığını devam ettirmek için Allah’tan izin istedi. İsteği kabul edilince de insanları hak yoldan çıkarmaya devam etti. Meleklerin Hz. Âdem’e secde etmeleri gaybi bir mesele olduğu hâlde, hadisenin seyri ve şekli hakkında tefsirlerimizde bazı izahlar bulunmaktadır.

Ebu’s-Suud’un izahlarına göre, İblis meleklerle birlikte yaşıyordu, onlar gibi ibadet ediyordu. Secde emri gelince İblis meleklerden ayrıldı. İkinci bir görüşe göre, meleklerin bir cinsi vardır ki, doğup büyürler, bunlara cin denir. İblis de işte bunlardandı.

Başka bir görüşe göre, secde emri bütün cinlereydi. Fakat Cenab-ı Hak melekleri zikretmekle cinlere de hitap etmiş olmaktadır. Böylece sadece melekler değil, bütün ruhani varlıklar secde ile emredilmiştir.(1)

Cin hakkında iki görüş vardır: 

1. Bütün ruhani varlıklara cin denir. Bu durumda melekler ve şeytanlar cin mefhumunun içine girerler. Böylece melek ile cin arasında hem umumi, hem de hususi manada bir durum vardır. Her melek cindir; fakat her cin melek değildir.

2. Cin, ruhani varlıkların bir kısmına denir. Çünkü ruhaniler üç kısımdır:

     a. İyiler: Melekler.
     b. Kötüler: Şeytanlar.
     c. Hem iyisi, hem de kötüsü bulunanlar: Cinler.

Safvetü’t-Tefasir’de verilen bilgiye göre: 

1. İblis, meleklerden değildir.

2. Melekler masum varlıklardır, hiçbir zaman Allah’a asi olmamışlardır. Halbuki, İblis secde etmemekle Allah’a karşı gelmiştir.

3. Melekler nurdan, İblis ateşten yaratılmıştır.

4. Melekler doğup üremezler, halbuki İblis ürer ve çoğalır. Kehf Sûresi'nde geçtiği gibi 

“İblis cinlerdendir.”(2)

İbni Abbas’tan gelen bir rivayete göre, bazı müfessirler, “şeytan" tabiri insanların ve cinlerin sefih ve fitnekâr kısmına denildiği görüşündedirler. Cinlerden olan şeytanlar var olduğu gibi, insanlardan olan şeytanlar da vardır.

Meleklerin Âdem Aleyhisselama secde ediş şekline gelince; emredilen bu secdenin Hz. Âdem’e ibadet niyetiyle yapılmadığı açıktır. Çünkü Allah’tan başkasına ibadet etmek şirktir. Hz. Âdem, yeryüzünün halifesi olunca, meleklerin ona secdesi bu halifeliği kabul etme, yani ona biat etme şeklinde olmuştur. Bu hâl, Hz. Âdem’e bir hürmet olmakla beraber, esasta Allah’a yapılan bir ibadettir.

Nitekim, eski ümmetlerde selamlaşma, ibadet kasdı olmaksızın, yere kapanarak secde etme şekilde vaki olmuştur. Mesela, Yusuf Aleyhisselamın kardeşlerinin kendisine secde etmeleri bir tazim ve saygıdan ibarettir

Bunlarla beraber, meleklerin Hz. Âdem’e secde etmelerinin ibadet manasına alınması da mümkündür. Bu durumda secde edilen gerçekte Cenab-ı Hakk'tır. Hz. Âdem ise bu secdede kıble vazifesi görmüştür. Dolayısıyla secde, yine doğrudan doğruya Allah’a yapılmıştır.(3)

Diğer taraftan, Cenab-ı Hak melekleri Hz. Âdem’e secde ettirmek sûretiyle, kâinatın insana boyun eğdiğini göstermiş; İblis’in ona karşı üstünlük davasında bulunmasını zikretmekle de insanlığın maddi ve manevi gelişmesinde şeytanların ne kadar büyük bir engel teşkil edeceklerine, onların dikkatini çekmiştir.

Kaynaklar:

1. Tefsir-i Ebu's-Suûd, 1:87.
2. Safvetü't-Tefasir, 1:52.
3. Hülasatü'l-Beyan, 1:97.

71 "Allah affeder!.." deyip ibadet etmemek ne kadar doğru?

İbadet, insanın Rabbisine karşı verdiği nimetlere bir teşekkür mukabilindendir. Cennet veya cehennem olsun veya olmasın, insan bunu yerine getrmesi gerektiği bilincinde olmalıdır.

İbadeti yapmamızın sebebi, Allah'ın emri olduğu içindir. Yoksa cennete gitmek için veya cehennemden kurtulmak için ibadet edilmez.

Her mümin bilir ki ben Allah için namaz kılmaktayım. Bu inançla günde beş defa Rabbinin huzuruna çıkmaktadır.

Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadesi konumuza açıklık getirecektir:

"Gözümde ne Cennet sevdası ve ne Cehennem korkusu."

Allah'ın emrini her şeyin üstünde bilmek, ibadetin sevgisini kalbimize yerleştirecektir.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de:

"Cin ve insi, (ille–i gâiye olarak Beni bilsin, irfanıma ersin ve) kulluk yapsınlar diye yarattım."(Zâriyât, 51/56)

buyuruyor. Her iş ve hareketin bir finalitesi vardır. Bu kevn ü mekânın yaratılması, düzene konması da, insan ve cinlere "Allah'a kulluk" teklifinin getirilmesi içindir. Şuuru ve iradesi olan herkes Allah'ı bilecek ve O'na kulluk yapacaktır. Bu, Allah'ın eşya ve hâdiseleri yaratmasındaki –tabir caizse– ilâhî maksattır.

İbadet, Cenâb–ı Hakk'ın emirlerini yerine getirip yaşama ve kulluk sorumluluklarını temsil etme mânâlarına gelir. Ubûdiyet ise, kul olma şuuru içinde bulunma şeklinde yorumlanmıştır.

İbâdetin şer'î mânâsı; hâlis bir niyetle, sevap beklemek üzere, Allah'a yakın olmayı düşünerek yapılan tâat demektir. İbadet dediğimiz zaman, hem tâat hem de kurbet, yani Allah'a yaklaşma mânâsı bunun içinde düşünülür. Cin ve insanların yalnızca Allah'a ibadet için yaratıldığını düşünürsek, kısaca; Allah'ın emrettiği şeylerin bütününü yerine getirmenin ibadet etmek demek olduğunu söyleyebiliriz.

Halk arasında yaygın bir anlayışa göre ibadet; namaz, oruç, zekât ve hacdan ibarettir. Böyle bir kabul hiç şüphesiz sahihtir. Ancak şeklen ve sayı olarak ibadetin böylesine daraltılması, kavrayış açısından bir kısırlığa yol açar. Gerçekte İslâm'ın şartları olarak saydığımız beş temel esas, ibadetin bir özeti veya temel esasları olarak kabul edilebilir. Onları açıp yaydığımız ve diğer ibadet şekillerini de nazara aldığımız zaman bütün bir İslâm Dini'nin tüm görkemiyle ortaya çıktığını görürüz.

İnsanın bütün benliğiyle, bütün duygularıyla, iç ve dış bütün havassıyla, fikrî melekeleri, kafası ve lisanıyla Allah'a yönelmekten ibaret olan ibadet, sistemli bir hareket tarzıdır. Bu mânâya geldiği için de ibadetin "tapmak–tapınmak" şeklinde tabir ve tercüme edilmesine imkân yoktur. Tapmak ve tapınmak; basit bir yöneliş, gerçek şuur ve niyetten yoksun ve sistemsiz yapılan hareket veya hareketlerden ibarettir. Putperestlerin Allah'tan başka ilâh, mabûd ve Allah ile aralarında aracı kabul ettikleri canlı–cansız varlıklara, nesnelere perestişine, onların önünde eğilmesine dilimizde tapınma ve tapma dense bile, katiyen ibadet denemez. Çünkü o, Zât–ı Ecell–i A'lâ'ya hastır. Evet, ibadet sadece O'na yapılır.

Kulluk Yapma, İnsanın Fıtratında Vardır

Din; adı, şekli ne olursa olsun, nasıl tarif ve tavsif edilirse edilsin, insanlık tarihinde her zaman ve her yerde görülmüştür. Dinin bazı ortak özellikleri vardır. Bunlar: İman, İbadet ve cemiyettir. Demek ki din, bir insan ve cemiyet gerçeğidir. Her nerede insan varsa orada din vardır. Fakat din, sadece bir inanç ve inançlar manzumesi değildir. İbâdet, dinin çok önemli ayrılmaz bir özelliğidir.

Evet kulluk, beşerin fıtratında vardır. Allah (c.c.), insanı yaratırken, kul olacak fıtratta ve kıvamda yaratmıştır. Ancak beşer, çok kere bunu kötü ve yanlış yere kullanmıştır. Taş, ağaç, yıldız, ay ve güneş gibi ibadete aslâ liyakati olmayan, Allah'ın mahlûku âciz, zayıf varlıkları kulluk makamından, Allah'a ortak tanıma derekesine düşürmüştür. İnsanların Hakiki Ma'bûd'u bulamadıklarında, bir sürü sözde ma'bûdlar uydurarak onlara baş eğmeleri, bu fıtrî hâlden sapmaktan başka bir şey değildir.

İmân, İslâm'ı dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. Ancak arzu edilen neticeyi elde edebilmek için, imanın amel ile takviye ve desteklenmesi şarttır. Bir takım kimselerin "Kalbin temizliğine ve iyi niyete bakılır. İbadetler pek mühim değildir." demeleri, dinin, göstergelerini (şiarlarını) yıkmaktan başka bir mânâ taşımaz.

İnsan hayatı, Allah'a karşı kulluk görevinin yerine getirilmesiyle orantılı olarak anlam kazanır. Yüce Yaratıcımızın bizi sorumlu tuttuğu ibadetler, insanlığımızın, insan yönümüzün paslanmaması, devamlı parlaması içindir. İnsan, hem beden hem de ruhtan meydana geldiği için, âhenkli ilerleme ve dengeli gelişme, insan kişiliğinin bu iki cephesine de eşit bir dikkat ve özen göstermeyi gerektirir.

Kur'ân'a göre bütün varlıklar ibadet etmektedir. Kur'ân–ı Kerim, bunu şöyle ifade eder:

"Hiçbir şey yoktur ki, Allah'ı tesbih etmesin." (İsrâ, 17/44)

Yine Kur'ân, uzayıp kısalmanın gölgeye has bir ibadet, bir secde olduğunu bildirir. Secde etmek, bitki ve dalların da ibadetidir. Yıldızlar, dağlar, kuşlar, hayvanlar ve daha birçok yaratık, hepsi de kendilerine özgü bir şekilde ibadet yaparlar. Hatta gök gürültüsü bile, Allah'ı hamd ile tesbihtir.

Kâinatta seçkin bir yeri olan, akıl, fikir ve üstün yeteneklerle donatılan insan, yüksek bir gaye için yaratılmıştır. Bu gaye de, Allah'ı bilmek ve O'na ibadet etmektir.

İbadetin Faydaları:

İbadet, yalnız Allah'ın emrini yerine getirmek ve O'nun rızasını kazanmak maksadıyla yapılır. Allah katında makbul olan ibadet, (hiçbir menfaat düşüncesi olmadan) böyle hâlisane niyetle yapılan ibadettir.

İhlâs, yapılan ibadetin ruhu hükmündedir. İhlâssız yapılan ibadet, ruhsuz, sadece kuru bir şekilden ibarettir. Allah katında hiç bir değer ve kıymeti yoktur. İbadette ihlâs ise; ibadeti sadece Allah'ın bir emri olduğu ve rızâ–yı ilâhîyi kazanmaya vesile bulunduğu için yapmaktır.

Eğer dünyevî bir menfaat ve fayda, ibadet yapmaya sebep yapılsa, ihlâs kaçar, o ibadet de bâtıl olur, yani, Allah katından kabul görmez. Bununla beraber, Rabbimizin emirlerinde birçok hikmetler, bizim için maddî ve manevî pek çok faydalar olduğunda da şüphe yoktur.

Bedenimizin gıdaya ihtiyacı olduğu gibi, ruhumuzun da gıdaya ihtiyacı vardır. Ruhun en önemli gıdası sağlam bir iman, sonra da ibadettir. İbadetler, imanımızın güçlenmesini ve ahlâken olgunlaşmamızı sağlar. İbadetler ile beslenen iman ağacının meyvesi güzel ahlâktır.

İbadete devam eden kimsenin kalbinde iman nuru parlar, Allah korkusu ve sorumluluk duygusu yerleşir. İbadet sayesinde içimiz kötü düşüncelerden, dışımız günah kirlerinden arınır. Ayrıca bir Müslüman, malî ibadetlerini yerine getirmek suretiyle diğer insanların da sevgisini kazanır.

Yaşadığımız müddetçe yemeye, içmeye muhtaç olduğumuz gibi ömrümüzün sonuna kadar ibadet etmeye, manevî gıdaya da ihtiyacımız vardır. Yüce Allah (c.c.), şöyle buyurur:

"Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et." (Hicr, 15/99)

Mü'min ibadet sayesinde, dünyanın maddî bağlarından kurtularak ruhen yükselir ve önündeki engeller ortadan kalkarak ebedî saadet yurdunun aydınlık yolu kendisine açılır.

İmanımızın göstergesi, ruhumuzun gıdası olan ibadetler; imanımızı kuvvetlendirir, içimizi kötü düşüncelerden, dışımızı günah kirlerinden arındırarak, bizi ahlâk ve fazilet sahibi olgun bir mü'min hâline getirir. Böylece dünyada huzura, âhirette azaptan kurtulmamıza ve ebedî saadet yurdu olan cennet'te sonsuz ve mutlu hayata kavuşmamıza vesile olur.

İbadetin fert ve cemiyete sağladığı diğer faydalar da şunlardır:

1. İmanî ve îtikadî bilgi ve hükümlerin insanda kökleşip yerleşmesi, meleke hâline gelmesi, ancak ibadet sayesinde mümkün olur.

2. İbadet, ferdî hayatın tanzîminde de büyük rol oynar.

3. İbadetin fertleri birbirine kaynaştırmada ve cemiyette huzur ve âhengi sağlamada da büyük rolü vardır...

4. İbadetin, insanın moral dünyası, ruh âlemi üzerinde müsbet tesiri vardır...

5. İbadet, şahsî kemâlât ve olgunluğa da en büyük vesiledir.

Ve keza, ibadet; dünya ve âhiret saadetine vesîle olduğu gibi, Ma'bûd ile abd (kul) arasında pek yüksek bir nispet ve şerefli bir râbıtadır. Toprağın bağrındaki altınlık keyfiyetini kazanmasında ateş ve pota ne ise, insanın cennete ehil hâle gelebilmesi için de dünya ve kulluk da odur. Evet insanoğlu, hikmet elinin açtığı yolu değiştiremeyeceğine göre, zorlardan zor ama o kadar da mukaddes olan bu vazifeyi bihakkın eda etmeye çalışıp cennete ehil hâle gelmelidir. Diğer bir ifade ile, cennete ehil hâle gelmenin tek yolu kulluktur. Çünkü, ubûdiyet insanın tasaffî etmesini temin eder, böylece cennete ehil olacak bir hâle getirir.

İbadetin Şekli

Mevcudat içinde hiçbir varlık gayesiz ve vazifesiz yaratılmamış ve hiçbir canlı da rehbersiz bırakılmamıştır. Karıncayı meliksiz, arıyı beysiz, balıkları ve kuşları rehbersiz bırakmayan Allah (c.c.), elbette insanları da peygambersiz bırakmayacaktır. İnsanlar, akıllarıyla kâinatta cereyân eden hâdiselere bakıp, Allah'ı (c.c.) bulsalar bile, yaratılışlarındaki gaye ve hikmeti, nereden gelip, nereye gittiklerini bilemedikleri gibi, ibadetlerinin keyfiyetlerini de peygambersiz bilemezler. Onun için ibadet ederlerken gelişigüzel, sistemsiz değil; peygamberlerden öğrendikleri bir sistem ve ölçü içinde, ciddî bir huşû ve hudû ile O'na karşı tekrîm ve ta'zimlerini arz ederler.

Evet ibadet, Allah'a iman ve Zât–ı Ulûhiyet hakkındaki mârifet ve buğu buğu bu mârifetten yükselen muhabbet ve hayretle yapılması gerekli olan şeylerin, Cenab–ı Hakk'ın iş'ar ve irşadıyla yine O'nun emirlerine göre kanalize ve formüle edilmesi demektir. Yani, Rabbimize karşı şaşkınca ve uygunsuz işler yapmamak için, O'nun âyât–ı beyyinâtının rehberliği ve Efendimizin (asm) neşrettiği ışıklar altında, matluba uygun kulluk yapmak gerekir.

İnsanın, Rabbisiyle münasebetinde asıl olan mânâdır, özdür, ruhtur. Fakat, onları taşıyan da lafızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı, mutlaka o lafızlara, kalıplara da dikkat edilmelidir. Esas alınan mânâyı, mazmunu o kalıpların taşıması lâzımdır. Dolayısıyla, kalıp ve şekillerin hiçbir mânâsı yoktur denilemez.

Allah'a karşı yapılan kullukta dengeli, ölçülü, O'nun tayin buyurduğu kıstaslarla hareket etmek şart olduğu gibi, niyet de şarttır. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz değildir. Allah Resulü:

"Nice ayakta duranlar vardır ki ayakta durmaları kendilerine yorgunluktan başka bir şey kazandırmaz ve nice aç duran, oruç tutanlar vardır ki, orucundan yanına kalan sadece açlık ve susuzluktur."

buyurur. Demek oluyor ki, gönlün sadece O'na yönelmesi gerekir. O düşünülmeden verilen zekât, zekât; sadaka da sadaka değil, bir saçıp savurma ve Kur'ân'ın diliyle şeytana arkadaş ve yâr olmaktır. O'nun maksûd olmadığı emri bi'l–ma'rûf ve nehyi ani'l–münker, diyalektik yapmak ve insanları demagoji ile aldatmak demektir. O'nun maksûd olmadığı bir cihad, gösteriş ve âlâyişten ibaret, servet ve zaman heder etmek demektir. Demek ki, ibadetin ruhunda gaye Ma'bûd olacak ve abd, Ma'bûd'a teveccüh edecek, kulluk Ma'bûd'a yapılacaktır.

İslâm, ibadet sahasını bir hayli geniş tutmuştur. İslâm'da ibadet, sadece namaz ve Allah'ı zikretmekten ibaret değildir. Rabbin rızasını talep, emrini yerine getirmek için yapılan her sâlih amel ibadettir. Meselâ, yiyecek ve içeceğin ibadet niyetiyle yapılması şu şekilde olur: Allah'ın helâl kıldıklarını yerine getireyim; helâl ile iktifa edip harama kaçmayayım ve Allah'ın bana farz kıldığı emirlerini yerine getireyim diye yemeyi içmeyi ve tenezzüh etmeyi niyet ederse ibadet olur. Bu niyetle yiyip içip kuvvet kazanan kimse, Peygamberimizin,

"Kuvvetli ve bünyesi sağlam mü'min (ibadetini kusursuz yaptığı için) bünyesi zayıf mü'minden daha hayırlıdır ve Allah nezdinde daha sevgilidir..." (Müslim, Kader, 34; İbn Mace, Mukaddime, 10; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 2:366)

mübarek hadîs–i şeriflerindeki senaya mazhar olur.

Nefsin istediği ve zevk aldığı bütün bu hayatî emirler, böyle bir hâlis niyetle yapıldığında ibadet zümresine dahil ve sevaba vesile olur. Kul, bütün bu zevk ve sefaların içinde yüzdüğü hâlde niyeti Allah'ın rızasını kazanmak olduğu için, her yaptığı ile Allah'a biraz daha yaklaşır. Bu temele dayanarak fukaha ve din âlimleri, "Sâlih niyet, âdetleri ibadete çevirir." demişlerdir.

İbâdet; irade, azim, niyet ve hulûsa göre aşağıdaki bölümlere ayrılır:

a. Sırf cennet arzu ve iştiyakıyla îfa edilen ibadetler.

b. Cehennem korkusu ve endişesiyle yerine getirilen sorumluluklar.

c. Mehâbet, mehâfet ve muhabbet duygusuyla edâ edilen vazifeler.

d. Ma'bûd-abd, Hâlık–mahlûk münasebetlerinin gereği olarak temsil edilen hizmetler...

Hangi şekliyle olursa olsun kulluk, insanın şerefinin rengi ve ona bahşedilmiş en büyük pâyedir. Kulluktan daha yüksek bir pâye ve bir mansıp yoktur.

İslâm Dininin İbadetlerdeki Ayrıcalığı

Bir kısım dinlere göre ibadet; dünya lezzetlerinden tam mânâsıyla ayrılarak halktan ayrı yaşamaktan ibarettir. (Manastır hayatı yaşayan rahip ve râhibelerin ibadeti gibi). Başka birinde ise ibadet; ancak özel mabetlerin hususî yerlerinde yapılan bir iştir. Bir kısım dinlere göre ise ibadet, ancak din adamlarının riyasetinde yapılabilecek bir özel iştir. Halk, kendi başına ve umumî yerlerde din adamlarının tavassutu olmadıkça ibadet yapamaz.

İslâm ise ibadeti, Allah ile kulları arasında vasıtalık yapan her türlü aracılardan kurtarmıştır. İnsan, Yüce Mevlâ ile doğrudan doğruya münacat yapabilir inancını kabul etmiştir. İslam'da din adamları Allah ile kulları arasında bir vasıta olmadığı gibi, ibadet, ancak din adamlarının aracılığı ile kabul edilir inancı da yoktur. Allah katında âlim ve din adamları ile âlim ve din adamı olmayanlar, kulluk bakımından eşittirler. Üstünlük, ancak takva iledir.

İslâm, ibadeti vasıtaların tasallutundan kurtardığı gibi, mekân kaydından da kurtarmıştır. İster ibadete tahsis edilmiş mescit, ister denizin ortasındaki gemi, isterse ev olsun, her mekân İslâm nazarında –temiz olmak şartıyla– ibadete elverişlidir. İnsan her yerde ibadet etmek suretiyle kalbini Allah'a bağlayabilir. Resûlullah (asm):

"Toprak (yeryüzü) bana mescit ve temizleyici kılındı." (Buhari, Teyemmüm, 1; Müslim, Mesâcid, 3)

buyurmuştur. Yani, her yerde namaz kılınabileceği gibi, su bulunmadığı takdirde toprakla teyemmüm ederek büyük ve küçük abdestsizliklerden kurtulunabilir.

İman–Amel Münasebeti

İslâm Dini'nde inanılması gerekli olan esaslar, bir kısım mücerret düşüncelerden ibâret değildir. İslâm'da, iman edilmesi gerekli olan prensipler; bilinmesi, düşünülmesi, inanılması, benliğe mâl edilmesi, sonra da onlarla, Allah'a teslimiyete ulaşılması gerekli olan bir kısım hayatî değerlerdir. Bu hayatî değerler, en geniş mânâsıyla, düşünce ve zikirle derinleşir, ibadetle beslenir, hatta muamelât ve muaşerette nefsanîlik ve beşerî mülâhazalara girmemek için, onlar da çerçeve içine alınır. Böylece mü'min, her an iman dairesiyle münâsebet içinde olur ve imanın ana mihveri etrafında döner durur.

Ehl–i Sünnet'e göre ibadetler, imana dahil değildir. Amel, îmandan bir cüz değildir. Bu prensip, genel bir hükmün ifadesidir. Yani en son sınır olarak insan, hiçbir amelde bulunmasa, hiçbir ibadeti yerine getirmese bile, imandan çıkmış olmaz. Ancak ibadetlerden hiçbirini inkâr etmemesi, hepsinin doğruluğuna inanması gereklidir.

Görülüyor ki, inanmak ve tatbik etmek arasında bir fark vardır. Fakat bu durum, tekrar edelim ki, en son sınır olarak konmuştur. Gerçekte ise, iman ile amel arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Bir kişinin Müslüman muamelesi görebilmesi ibadetleriyle mümkündür. Bilindiği gibi, toplu olarak yaşayan Müslümanlar arasında birtakım hükümlerin tatbik edilmesi, dinin zâhire göre hüküm vereceği kaidesinden hareketle, kişilerin yaşayışlarıyla ilgilidir. Müslüman olduğunu gösterecek hiçbir harekette bulunmayan bir insan için elbette Müslüman muamelesi yapılmaz. Kaldı ki, ibadetlerin hakikî yararı, var olan imanı koruması ve geliştirmesidir. Çünkü imân, İslâm'ı dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. O, sonsuz bir güç ve kuvvet kaynağıdır. Ancak istenen semereyi ve arzu edilen neticeyi elde edebilmek için, imanın amel ile takviye ve desteklenmesi şarttır. Binaenaleyh, bir takım kimselerin "Dinde kalbin temizliğine ve iyi niyete bakılır. Namaz, oruç ve benzeri ibadetler pek mühim değildir; terk edilirse de bir zarar olmaz." demeleri, dinin alâmet ve nişanlarını, göstergelerini (şiarlarını) yıkmaktan başka bir mânâ taşımaz. Zira böyle kabul edildiği takdirde, herhangi bir münkir, en gözde bir âbid olduğunu iddia edebilir.

Ayrıca, her ne kadar devrimizde meseleyi ayağa düşüren bir kısım kimseler "Kalbim temiz ve Allah'a inanıyorum." iddiasında bir müddet devam etmişseler de, bunların daha sonra baş aşağı gayyaya gittiklerine bütün âlem şahit olmuştur. Evet iman; namazla, hacla, cihadla ve diğer ibadetlerle takviye edilmelidir.

Îtikâdî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke hâline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hâle, Âlem–i İslam'ın hâlihazırdaki vaziyeti şâhittir.

İnanan bir insanın inancını er–geç amel zeminine koyması şarttır.

İslâm'ın biri inanç, diğeri de amel olmak üzere iki yanı vardır. Bunlar, eskilerin ifadesiyle birbirinin "lâzım–ı gayr–ı mufârıkı" yani ayrılmaz parçalarıdır. İnanç, dinî literatürdeki ifadesiyle itikat; Allah, Hz. Muhammed (asm), Kur'ân, âhiret gibi inanılması gerekli olan inanç manzumesindeki şeylere aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanma demektir.

Amele gelince; Kur'ân'ın ifadesiyle "amel–i sâlih" yani eksiksiz, kusursuz, arızasız iş, bu da inancın yanında İslâm'ın ikinci önemli unsurudur. Meselâ, ibadet, bu hususta "olmazsa olmaz" deyimi ile ifade edilebilecek bir yere sahiptir.

İnsanoğlu, hikmet elinin açtığı yolu değiştiremeyeceğine göre, zorlardan zor ama o kadar da mukaddes olan bu vazifeyi bihakkın eda etmeye çalışıp cennete ehil hâle gelmelidir. Çünkü, ubûdiyet insanın tasaffî etmesini temin eder, böylece cennete ehil olacak bir hâle getirir.

İbadetler, itikada ait meselelerin bir yönüyle blokajı, bir yönüyle de onları inkişaf ettiren fakülteler gibidir. Zira ibadet olmaz ve günümüzde çok yaygın bir kanaate göre hareket edilerek, din vicdanlara hapsedilirse –Allah korusun– inhiraf edip mahvolma ve tabiî ki bunun neticesi olarak dünya ve ukba hayatını kaybetme kaçınılmaz olur. Evet insanın, değişik kaymalardan korunması ve inancını sağlama bağlaması ancak ibadetle mümkündür.

İnsan, ilmî araştırmalar neticesi Allah'a iman edebilir ama bu, nazarî bir imandır. Onun gerçek imana dönüşmesi ve imanla hedeflenen seviyeye yükselmesi, ancak ibadet ü tâatle gerçekleşebilir. Bu açıdan denebilir ki, ibadet tabiatının bir parçası hâline gelmeyen ve onda derinleşemeyen bir insanın kayması ve yoldan çıkması daima melhuzdur. Ve buradan hareketle, "İnanıyorum ama, içki de içiyorum veya namaz kılamıyorum." diyen insanların teminat kordonlarından birinin kopuk olduğunu söyleyebiliriz. Evet bu kişiler sözlerinde sadık iseler, imanlarını amel ile desteklemeli, yapageldikleri ibadetlerle Hak kapısının âzad kabul etmez kulları olmalıdırlar ki, hakikî anlamda iman etmiş olsunlar.

Netice olarak denebilir ki, imanın, gönüllerde hep taze olarak kalabilmesi ve bayatlayıp pörsümemesi ibadete bağlıdır. İman, ibadet sayesinde hiç eskimeden hep yeni kalabilir. Yoksa, ibadetsiz insanda, imanın son âna kadar dayanıp dayanamayacağı meçhuldür.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bazı kimseler, "ibadetin kalpleri temizlemek için yapıldığını" söylüyor ve "benim kalbim temiz olduğuna göre ibadet yapmam gerekmez" diyorlar? Böyle bir gerekçe ile kişi ibadet sorumluluğundan kurtulabilir mi?

72 Şükür secdesi ve şükür namazı aynı mıdır?

1. Şükür; nimeti bilip nimet vereni anmak ve övmek demektir. Şükür secdesi bir nimete kavuşmaktan veya bir sıkıntı ve musîbetten kurtulmaktan dolayı kıbleye yönelerek ve tekbir alınarak tilâvet secdesi gibi yapılan bir secdedir.

Ebû Bekre (r.a)'den rivayete göre, "Hz. Peygamber (s.a.s) sevindirici bir haber aldığı zaman veya kendisine bir müjde verildiği vakit secdeye kapanırdı."

Şükür secdesi müstehaptır; ancak namazdan sonra yapılması mekruhtur. Çünkü işin mâhiyetini bilmeyenler bunun namazın bir parçası olduğunu sanabilirler. Bu gibi inanışa yol açabilen her türlü mübah iş ise mekruh olur. Şükür secdesinin mekruh vakitler dışında yapılması gerekir. (İbn Abidîn, Reddül-Muhtar, Mısır t.y., I, 344, 731; eş-Şürünbülâlî, el-Zübâb, s. 85 vd.).

2. Şükür namazı,
nafile bir namazdır. Bu namaz bir felaketten, bir belâ ve musibetten kurtulunca, Allah'a olan şükrümüzü ifade etmek için kılınabilir. Peygamberimiz (asv)'in de bazı zamanlar bu şekilde namaz kıldığı bildirilmektedir.

Peygamberimiz (asv) Allah'ın daveti üzerine Miraca yükseldi. Miracın ilk basamağı olan Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya uğradı. Orada iki rekat şükür namazı kıldıktan sonra göklere yükseldi. Bedir Savaşı bütün dehşetiyle devam ediyordu. Yıllarca Peygamberimize ve Müslümanlara her türlü eziyeti ve işkenceyi yapan, İslam'ı yok etmek için her türlü yolu deneyen Ebu Cehil'in öldürüldüğü haberini alır almaz, Peygamberimiz (asv) hemen iki rekât şükür namazı kıldı.

Hendek Savaşı günlerinde Müslümanlar çok büyük sıkıntılar yaşadı. 10 bin kişilik bir ordu ile Mekke müşrikleri İslâm'ı Medine'den silmek için yola çıkmışlardı. Savaşın en ateşli günleri idi. Cenâb-ı Hak bir fırtına çıkararak düşmanı büyük bir bozguna uğrattı ve müşrikler Medine'yi terk etmek zorunda kaldılar. Peygamberimiz (asv) bu haberi alır almaz hemen iki rekat şükür namazı kıldı. (İbni Kesir, el-Bidaye 4/130-132)

Şükür namazı istendiği zaman kılınabilir. Bunun belli bir zamanı yoktur. İki rekat ve daha fazla da kılınabilir. Fakat kılma mecburiyeti yoktur. Çünkü nafile bir ibadettir.

73 İçki içenin kırk gün ibadeti kabul olmaz deniyor; bu doğru mudur?

Böyle bir söz olsa bile, bu bizim bildiğimiz anlamda bir cenabet olamaz. İçki içen bir insanın, bir müddet bu içikinin tesiriyle bedenen ve ruhen rahatsız olacağı ve ibadetlerinden alacağı sevabın azalacağı anlamında olabilir. Nasılki cünüp olan bir insanın su ile temzilenmesi gerekir. Bunun gibi içki içen bir insan da tövbe ve istiğfar ile manen yıkanarak temizlenmesi gerekir.

İçki içen adam o hâlde (sarhoş olarak) namaz kılamaz. Ancak sarhoşuk geçtikten sonra hemen namazını kılmalı ve ibadetlerini yapmalıdır.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- İçki ya da haram olan şey yenilince / içilince gerçekten kırk gün dini gidiyor mu ve kırk gün içinde kıldığı namaz, abdest ve ibadetleri kabul olmuyor mu?

74 Ahiretteki en can alıcı sual ne olacaktır? Allah'a karşı hesabını vereceğimiz en büyük ibadet nedir?

- Bir insan gücü dahilinde olan, Allah’ın bütün emir ve yasaklarından sorumludur. Sorumluluğu, gücünün gittiği yere kadardır. Toplumu düzeltme imkânı olanlar, şahsıyla birlikte toplumu da düzeltmekle yükümlüdür. Başkasını düzeltmeye gücü yetmeyen ise, kendi nefsini düzeltmekle meşgul olacaktır.

- Aslında her insan, şahsıyla, ailesiyle, yakın çevresiyle, mahalle ve şehriyle, ülkesiyle, dünyayla, hatta kâinatla alakalıdır. İnsanın, sadece içinde oturduğu yerküresi ülkesiyle değil, aynı zamanda güneşle, ayla, yıldızlarla, bulutlarla, atmosferle de yakın ilişkisi vardır.

Fakat bu alaka ve ilişkiler aynı seviyede değildir. İnsanın en büyük ve sürekli görevleri, en küçük daire sayılan kişinin kendi nefsinde, kendi şahsında vardır. Daha sonra sırasına göre, aile, akraba, yakın çevre, uzak çevre ve diğer daireler gelir. En büyük dairelerdeki görevler en az olandır.  Kişi kıyamet günü, bu sıraya göre sorguya çekilir. Bu sebepledir ki, imandan sonra ilk açılan dosya, namaz dosyasıdır.

- “Hepiniz çabansınız/gözetmensiniz, hepiniz maiyetinizden sorumlusunuz.”(Buhârî, Cuma, 44; Ahmed b. Hanbel, II, 108) mealindeki hadis-i şerifte aynı zamanda -kişilerin güçlerine göre- farklı sorumluluk boyutuna da işaret edilmiştir. Devlet başkanı, bütün devletten, halktan sorumludur. Hükümet, yasama ve yürütmesinden sorumludur. Vali ilinden sorumludur. Muhtar mahallesinden sorumludur. Aile reisi, ailesinden sorumludur.

Hz. Muaz b. Cebel’in anlattığına göre, Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde, bir kul şu dört şeyden sorguya çekilmeden bir tarafa adım atamaz: Ömrünü nerede tükettiğini, gençliğini nerede eskittiğini, malını nereden kazanıp nerede harcadığını ve öğrendiği ilmiyle neler yaptığını...” (Krş. Tirmizi, Kıyamet, 1, IV, 612; Mecmau’z-zevaid, 10/346).

Bu hadisten anlaşılıyor ki, insan oğlu yaşadığı topyekûn bir hayatın hesabını vermekle yükümlüdür ve mahkeme-i kübrada bu hususta sorguya çekilecektir.

- Soruda geçen cihat kavramı önemlidir. Allah yolunda cihat, yalnız silahlı mücadeleyi değil, ilmî, fikrî mücadeleyi de içine alan geniş bir alanı ihtiva etmektedir. Her asırda, her devirde, her zaman diliminde farklı bir cihat türü ortaya çıkmış olabilir. Bu asırdaki cihat, manevîdir, Kur’an’ın güzelliklerini dünyaya tanıtmak, İslam’ın öngördüğü insanlık erdemlerini ders vermek, iman esaslarının ilmî, aklî delillerini öğrenip, onları yabancısına ispat etmeye çalışmak… İslamiyet'in en büyük bir insanlık medeniyeti olduğu gerçeğini, söz, fiil, ve davranış biçimiyle sahneye koymak gibi daha pek çok manevî kriterleri ön plana çıkarmak.

Bu cihat -maddî cihat gibi- farz-ı kifâye değil, farz-ı ayındır. Herkes kendi seviyesine göre, kendi konumuna göre, kendi bilgi ve becerisine göre, İslam’ın bir güzel tarafını gösterebilir ve onu göstermekten sorumludur…

Kısaca; gerçeği öğreneceğiz, öğreteceğiz… İslam’ı yaşayacağız, yaşatacağız.. Medenilere galebe çalmak ancak ikna ile mümkün olduğuna inanacağız, inandıracağız.. Biz Müslüman olarak muhabbetin fedaileriyiz, husumete, düşmanlığa, kin ve nefrete vaktimiz olmadığının idrak ve şuurunda olacağız ve bu şuuru yaygınlaştıracağız..

75 Yatalak ve ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayan hastamız abdestini nasıl almalıdır? Gelini yardım edebilir mi? İhtiyaçlarını gidermesi için takılan hortumdan çıkan gaz abdesti bozar mı?

Gelin de kayın babasının bir kızı sayılır. Bir kızın da, bir gelinin de –normal şartlarda-babasının mahrem yerlerine bakması veya dokunması caiz değildir. Bu işi yapacak durumda ise yapması gereken eşidir. Fakat, başkaca bir çare yoksa, kızı veya gelini –ihtiyaç olduğu zaman- babasının/kayın babasının en mahrem yerlerinin bakımını yapması caiz olmanın ötesinde –çok sevaplı- bir vecibedir. Mümkün olduğunca eldiven takması, hem sağlık hem dokunma açısından daha uygundur.

 

1. Bir kimsenin muhtaç olan anne ve babasının temel ihtiyaçlarını yerine getirme ve her halükârda iyilikte bulunma sorumluluğu vardır. Eşler, birbirlerine sevgi ve saygı gereği olarak güçlerini aşmayacak ölçüde kayın valide ve kayın pederine yardımcı olmalı ve iyi muamelede bulunmalıdırlar. Dolayısıyla eşinin bulunmadığı zamanlarda abdest alırken kayın pederine yardımcı olmalıdır. Bu konuda isteği yoksa bunu eşine bildirmesi uygun olur.

Kendi ihtiyaçlarını gideremeyen bir hastaya aile fertleri hem dinî, hem insanî, hem vicdanî açıdan bakmak zorundadır.

Bu işi yapanların bunu isteyerek yapmaları son derece önemli olmakla beraber, bir insan olarak bazen rahatsız olması, tiksinti duyması da normal karşılanmalıdır. Özellikle gelinin yapmak zorunda kaldığı bu işi yaparken, asıl kızlarından daha fazla rahatsızlık duyması da anlaşılır bulunmalıdır. Tabii ki, kişilerin kişiliklerine bağlı olarak, çoğu kez bir gelin, kayınana ve kayınbabasına onların öz çocuklarından daha güzel bakabilir.

2. Abdest azalarının çoğunu yıkayabilen bir kişi, bu azalarını yıkayarak abdestini alır, teyemmüm edemez.

Bu itibarla ellerini ve yüzünü yıkayabilen, fakat ayaklarını yıkayamayan abdestte yardım alabiliyorsa yardım alır. Buna imkanı yoksa, ayaklarını suyun altına tutarak veya ayaklarını su dolu bir kaba koyarak yıkayabildiği kadarıyla yıkar. Buna da gücü yetmiyorsa yalnız ellerini ve yüzünü yıkayarak abdestini alır.

3. Şimdi özel konumuza gelince, eğer hasta kendi başına abdest alacak durumda değilse, oğlu veya gelini de bakamıyorsa, maddî imkânı varsa oğlunun bu hizmeti görecek birini ücretle tutması gerekir.

Eğer böyle bir imkân da yoksa, işi daha da kolaylaştırmak için, hastaya mest alınmalıdır. Çünkü, en zor olan ayakların yıkanmasıdır. Malikî Mezhebi dışındaki mezheplere göre, misafir olmayan/evinde mukim olan kimse yimi dört saat mestlerini çıkarmadan meshedebilir.

Bu yirmi dört saatlik müddetin başlangıcı ise, -mestleri giydiği andan itibaren değil-, mestleri giydikten sonra abdesti bozulduğu ve yeniden abdest aldığı zamandan itibaren sayılır.

Şayet bu da gerçekten yine ağır olduysa, Malikî Mezhebi'ni taklit ederek sınırsız olarak meshedebilir. Bu mezhebe göre, mestleri çıkarmadığı ve cünüplük hali vuku bulmadığı sürece mestlerini çıkarmadan sürekli meshedebilir.(bk. el-Fıkhu’l-İslamî, 1/334-335).

Eğer hastaya bu şekilde de bakacak kimsesi yoksa, teyemmüm edebilir.

4. İhtiyaçlarını gidermesi için belden aşağısına hortum takılı olup, bazen bu hortumdan bağırsaklardan gelen gaz sesi çıkaran hasta, abdest konusunda özürlü sayılır.

Özürlüler, her vakit için abdest alır ve mazeret teşkil eden rahatsızlığından başka abdest bozan bir hal meydana gelmedikçe, bu abdestle o vakit içerisinde dilediği gibi namaz kılar, Kur'an-ı Kerim okur ve diğer ibadetlerini yaparlar. Namaz vaktinin çıkmasıyla veya başka abdest bozan bir halin meydana gelmesiyle özürlü kimsenin abdesti bozulur.

Bunun yanında Malikî Mezhebi'ne göre özürlü kimsenin abdesti namaz vaktinin çıkmasıyla bozulmaz. Dolayısıyla ihtiyaç halinde bu görüşten de yararlanılabilir.

Maliki Mezhebi'ne göre, bu özrünüzden dolayı namaz vakitlerinin girip çıkmasıyla abdestiniz bozulmadığından, namaz vaktinden istediğiniz kadar önce abdest alabilirsiniz. Ancak abdesti bozan diğer şeyleri yaptığınız zaman abdestiniz bozulur.

Maliki Mezhebi'ne göre; abdest alırken "Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya" demeniz yeterlidir. Niyet etmek, yıkanacak yerleri uzun süre ara vermeden arka arkaya yıkamak ve yıkanan yerleri ovmak Maliki Mezhebi'ne göre abdestin farzlarındandır.

5. Evde hiç huzursuzluk çıkarmadan yumuşak bir üslupla, hatta gerekirse bazı okşayıcı ifadeler kullanarak, manevi ödüller vermekle bu hizmet sağlanmalıdır. Belki hasta yakın bir zamanda rahmete kavuşur. Cennetin en kısa yolu hastaya bakmaktan geçebilir. Hele bu hasta baba veya anne ise hemen cennete çıkar inşallah…

76 İş yerinde namaz kılmak yasak. Tuvalette teyemmüm alarak namaz kılınır mı? Ayrıca abdest almam olanaksız; su var ama çok çabuk kimse anlamadan farzını kılmam gerek, abdest alırsam farkedilir.

İş yerinde teyemmümle namaz kılınmaz; su ile abdest almanız gerekir. Çalışma şartları zaruret değildir.

Tuvalette veya lavabonun bulunduğu yerde temiz bir karton veya seccade kullanarak namazınızı kılabilirsiniz. Ancak teyemmüm almak caiz olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Tuvalette namaz kılınır mı?

77 Cuma namazı kılınan ve minberi olan mescide kadınlar hayızlıyken girebilir mi?

Zaruret olmadan kadınların muayyen hâllerinde cami ve mescidlere girmeleri haramdır.

Âdetli kadının yapması yasak olanlar:

1. Hayız ve nifas hâlindeki kadından her türlü namaz mükellefiyeti düşer.

Kadınlar hayız-nifas hâlinde oldukları müddet zarfında, namaz kılmaları kendilerine haram olur.(1) Hayız ve nifas hâlinde iken kılamadıkları bu namazları, kadınlar sonradan kaza etmek mecburiyetinde de değillerdir. Cenâb-ı Hak, fazl ve kereminden onları böyle bir mükellefiyetten afvetmiştir.

İslâm dîni gerçekten kolaylık dînidir. Hayız ve nifaslı kadınların namaz borçları hakkındaki hükmünde de bu kolaylık prensibini apaçık görmekteyiz. Çünkü, hayız hâli kadınların her ay mübtelâ oldukları ve bir haftaya yakın zamanlarını meşgul eden eziyetli bir durumdur. Bu arada pek çok vakit namazlarını da kılamamış hâldedirler.

Kadının devamlı olarak kocasının ve çocuklarının hizmeti yanısıra, evinin temizlik ve bakımıyla da uğraştığı malûmdur. Bu durumda olan bir kadının, mecburen terkettiği pek çok vakit namazlarını sonradan kaza etmek zorunda kalmasının, ona ne derece ağır ve zahmetli geleceği apaçık meydandadır.

Nifas hâli için de durum aynıdır. Yirmi gün, otuz gün, hattâ kırk gün namazını terketmek zorunda kalan bir kadının, bütün bu birikmiş namazları kaza edebilmesi ne kadar meşakkatli olacağı bedihîdir. İşte, âlemlere rahmet olan İslâmiyet, büyük bir kolaylık olarak, kadınların, hayız ve nifas hâlinde iken kılamadıkları bütün namazları afvetmiştir.

Hayız ve nifas hâlindeki kadınların namaz kılmaları haram olmakla birlikte, tesbih, zikir ve duada bulunmaları câizdir. Hattâ hayız ve nifas hâlindeki bir kadının, mümkün ise ve vakti de müsait ise, her namaz vaktinde abdest alıp, bir vakit namaz kılacak kadar kıbleye karşı yönelerek oturması, bu süre içinde, tesbih, tevhid ve tehlil ile meşgul olması müstehab bile görülmüştür. Bu şekilde o, hem Rabbini unutmamış ve ibadet zevkini kaçırmamış; hem de Allah'a ibadet hususunda -elinden gelseydi- ne derece arzu ve iştiyak içinde olduğunu da göstermiş olur. Bu güzel ve temiz niyeti sebebiyle, o kadına hayatında en güzel ve en feyizli kıldığı namazın sevabı yazılacağı rivâyetlerden anlaşılmaktadır.

2. Hayız-nifas hâlindeki kadınlara, namaz kılmak gibi oruç tutmak da haramdır. Ancak namazdan farklı olarak, tutamadıkları günleri, temizlendikten sonra kaza etmeleri gerekmektedir. Çünkü oruç, namaz gibi devamlı olmayıp senede bir ay olduğundan, kadınların tutamadıkları birkaç günlük oruç borçlarını sonradan kaza etmeleri, onlara pek fazla bir zahmet ve meşakkat yüklemez. Bu bakımdan namaz borçları afvedildiği hâlde, oruç borcu baki kalmış, sonradan kazası istenmiştir. Âişe validemiz bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

"Bize hayız ve nifas hâlleri geldiğinde, Hz. Resûlüllah (asm) tutmadığımız oruçlarımızı kazâ etmemizi emir buyururlardı. Kılmadığımız namazların ise kaza edilmesini emretmezlerdi."(2)

3. Hayız ve nifas hâlinde olan bir kadına Kur'an okumak da haramdır. Resûl-i Ekrem (asm) Efendimiz, bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

"Hayızlı veya cünüp olan kimse, Kur'an-ı Azîmüşşân'dan bir şey okuyamaz."(3)

Hayızlı ve nifaslı kadınların veya cünüplerin kunut vesaire gibi çeşitli duaları okumalarında, tesbih ve tehlil kelimelerini söylemelerinde ve Hazret-i Peygambere salât ve selâm getirmelerinde hiçbir mahzur yoktur. Hayız ve nifaslı hâlde olanlar, Kur'an-ı Kerîm'i okuyamamakla beraber, onu dinleyebilirler.

4. Hayız ve nifas hâlinde bulunanların, Kur'an'a ellerini sürmeleri de haramdır. Hattâ bütün Kur'an'ı (Mushaf'ı) değil, bir âyeti, bir âyetin birkaç kelimesini dahi tutmak haramdır.

Kur'an Kursu öğretmenliği yapan bir kadın, hayız hâlinde öğretim işini yardımcısına yaptıracaktır. Yardımcısı yoksa Hanefî ulemasından Kerhî ve Tahavî'ye göre öğretimini devam ettirecektir. Kerhî: Öğretmen hanım hayız hâlinde kelime kelime, Tahavî ise, yarımşar âyet söylemekle öğretim yapılmasında 'beis yoktur' demişlerdir.

5. Hayız-Nifas hâlinde olan kadınlara (veya cünüplere) mescid ve camilere, zaruret olmadan girmek de haramdır. Çünkü Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

 "Ben hayızlı ve vünüp olan kimseye mescidi helal kılmıyorum."(4)

6. Hayız-Nifas hâlindeki kadının veya cünüp olan kadın ve erkeğin, mü'minlerin kıblesi olan Kâbe-i Mükerreme'yi tavaf etmeleri de haramdır.(5)

7. Hayız-Nifas hâlinde olan kadının kocası ile cinsî münasebette bulunması da haramdır. Bu halde yapılan bir cinsî birleşme, büyük günahlardan (günâh-ı kebâir) sayılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Sana kadınların hayız (âdet) hallerini de soruyorlar. De ki: O (hayız) bir ezâdır.

"Binaenaleyh siz hayız hâlinde kadınlardan çekilin. Temizleninceye kadar onlara yanaşmayın."(Bakara, 2/222).

Âyette geçen "kadınlara yaklaşmama" emrinin ne mânâ ifade ettiğini Enes'den (ra) rivâyet edilen bir hadîs-i şerîf şu şekilde açıklamaktadır:

"Yahudiler kadın hayız gördüğü vakit onlarla birlikte yeyip içmezlerdi. Peygamber (asm) ise bu hususta:

- Her şeyi yapın, yalnız cinsî münasebet müstesna, buyurdular."(6)

Hayız-Nifas hâlinde iken kadınla cinsî temasda bulunmak dinî yönden olduğu gibi, tıbbî yönden de çok mahzurludur. Kadın bu hâllerde hasta hükmündedir. Son derece itinalı bir bakıma ve temizliğe muhtaçtır. Yorulmaktan büyük ölçüde kaçınmalı, mümkün mertebe istirahat hâlinde olmalıdır.

Ayrıca hayızlı kadının dışarı yaydığı ağır koku, erkeği kadından tiksindirmeğe de sebeb olabilir. Bu bakımdan bu nazik dönemde yapılacak cinsî münasebetler, kocayı hanımından tiksindirip soğutabileceği gibi, pek çok kadın hastalıklarına da sebebiyet verebilir.

Mesela, bugün Avrupa'da kadınlarda çok sık görülen rahim kanserlerinin mühim bir sebebi de ay hâlinde kadınların kocalarıyla cinsî münasebette bulunmaya devam etmeleri olarak tesbit edilmiştir. Bir erkeğin hayız hâlinde olan hanımına yaklaşması haram olduğu gibi, kadının ona boyun eğmesi de haramdır. Eğer, karı-koca bu hâlde iken, cinsî münasebette bulunurlarsa, her ikisinin de tövbe ve istiğfar etmeleri gerekir. Ayrıca bir veya yarım dinar miktarında altın veya onun bedelini de fakirlere sadaka olarak vermelidirler. [Bir dinar, bir miskal (4 gr.) ağırlığında bulunan altın sikkedir.]

Hayız hâlinde olan kadından yatağını ayırmak câiz değildir. Bu tarz davranış, Yahudilerin mezhebidir. Yahudiler ay hâlindeki kadından yataklarını ayırdıkları gibi; onlarla yanyana oturmaz, beraber yemek bile yemezlerdi. Silindikleri havluları bile ayırırlardı. İslâmiyet bu haksız ve bâtıl âdeti kaldırmış, ay hâlindeki kadınla yatmayı, pişirdiği yemeği yemeyi, aynı havluya el, yüz silmeyi mekruh dahi saymamıştır. Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle buyurur:

"Ben hayızlı iken Nebî (asm) mübarek başını kucağıma yaslar, sonra Kur'an okurdu."(7)

"Ben, hayızlı olduğum hâlde Resulullah (asm)in başını tarardım."(8)

Bu hadîslerden anlaşılıyor ki, hayız hâlindeki kadınlar necis (pis) değillerdir. Nifas hâlinde olanlar da böyledir. Bu hâller sadece birer hadestir. Yani bazı dinî mükellefiyetleri ifaya mâni şer'î birer kirlilik hâlidir. Yoksa neces, yani, hakikî pislik hâli asla söz konusu değildir.

Dipnotlar:

1. Konuyla ilgili hadisler Kütüb-i sittede vardır. Neylü'l-Evtar, 1, 279-280.
2. Önceki dipnotta geçen rivayetlerle beraber ayrıca bakınız: Sübülü's-Selam, 1, 105
3. Tirmizî, taharet98,111; Nesâî, taharet 170; Ibn Mâce, taharet 105; Darimî, vudû' 103.
4. Ebu Davut rivayet etmiştir.
5. Buhari ve Müslim Hz. Ayşe (r. anha)'dan rivayet etmişlerdir.
6. bk. Müslim, Hayz 16; Nesaî, Tahâret, 18.
7. 
Buhârî, Hayz, 2, 3; Nesâî, Tahâret, 173, 174.
8. Buhari, Hayz 2; Müslim, Hayz 8; Nesai, Hayz 21.

78 Kılmadığım namaz ve tutmadığım oruçların kazasını nasıl hesaplayacağım?

Namaz ve oruç her Müslüman üzerine farz olan bir borçtur. Aldığınız bir parayı zamanında ödemek lazımdır. Ancak geciktirince ayıp oluyor ise de yine de ödemek ve özür dilemek gerekecektir.

Bunu gibi namaz ve oruç borçlarımızı zamanında ödemek gerekirdi. Ancak bazı nedenlerle geç kalmışsa onun için Allah'tan özür dileyip (tövbe edip) kalan borç namazlarımızı ödememiz gerekir.

Namaz borcu ancak namaz kılmakla ödenir. Onun başka bir ödeme şekli yoktur.

Bu konuda size faydalı olacak bazı bilgiler verelim:

1. Şu anki yaşınızdan on iki seneyi çıkararak, kalan yıllarda namaz kılmadığınız bütün vakitleri hesap edip yazınız.

2. Kaza namazlarınızı, her vakit namazında bir namaz kazası kılarak yapabilirsiniz. Böylece hem nefsinize zor gelmez hem de hesabı kolay olur.

3. Bu şekilde Allah size ömür verdikçe bütün borçlarınızı ödeyeceğinize niyet etseniz ve buna başlasanız, sonra Allah sizi borçlarınızı bitirmeden huzuruna alsa, inşallah bu niyetinizden dolayı onları yapmışsınız gibi olursunuz. Çünkü hayatta kalsaydınız, zaten ödemeye başlamış ve devam edecektiniz. Allah ödeme fırsatı verecek bir hayat nasip etsin.

4. Oruçlarınızın kazasını da namaz gibi on iki yaşından sonra hesaplarsınız ve tutmadığınız her yıl için otuz gün kaza orucu tutarsınız.

Allah ibadetlerimizi zamanında yapmak, yapamadıklarımızı da tez günden kaza etmek nasip eylesin. Âmin...

79 Allah katında en iyi zikir nedir?

En büyük zikir Allah'a iman etmek, Onu anmak ve Onu hatırlamak demektir.

Anma, anımsama, ezberleme, hatırlama. Söylenmesi tavsiye edilen hamd, sena ve dua için kullanılan sözlere de zikir denir. Bazı âlimler zikri, insana sevap kazandıran her türlü hareket olarak tarif etmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim, ibadetlerin en câmii olan namaza zikir demektedir. Namaz kılan bir mümin Allah’ı anmakta, zikretmektedir. Bu zikir abdestle başlar. O’nun huzuruna çıkacağının şuuru içinde, O’nun sevgili Habibinin (a.s.m.) öğrettiği biçimde hazırlık yapan insan, Allah’ı yâd etmekte O’nu zikretmektedir.

Kâbe’ye teveccüh ettiğinde zikirdedir. Niyet ve tekbir zaten zikirdir. Derken Allah’ı tesbih ile hamd ile O’ndan başka ilâh olmadığını ifade ile zikir sürdürülür. Namaz kılan bir mümin bir taraftan da okuduğu sûrelerin mânâlarını düşünür. Kalbi okuduğu sûreye göre hâlden hâle girer.

Lisanen zikir namazdadır, kıraat sûretiyle. Kalben zikir namazdadır; tefekkür, haşyet, ümit, muhabbet sûretiyle.

İnsan, beden ve ruhtan ibaret olduğu gibi, âlem de şehadet ve gaybdan ibaret. Yâni, görünen ve görünmeyen âlemler. İnsanın maddesi bu âlemin maddesinden süzüldüğü için, bedenen yaptığı zikir de kâinatın zikrini temsil eder.

Gök gürlemesinden şimşek çakmasına, yaprak hışırtısından kuş cıvıltısına kadar, bu âlemi dolduran bütün sesler bir nev’i kıraattir. Kudretin söylettiğini duyururlar bize. Ve biz namazda Kur’an okumak suretiyle bu cehrî zikirlere hem iştirak eder, hem de hepsinin önüne geçeriz...

80 Bazılarına namaz kılmaları tavsiye edildiğinde "Sen namazı boş ver, benim kalbime bak!" gibi bir savunmayla karşılaşıyoruz. Bu söylenilen ne derece doğrudur?

“BENİM KALBİM TEMİZ”, “Sen benim kalbime bak”, “İçin temiz olsun yeter” gibi sözlere sığınan bazı insanlar, ibadeti, namazı, tesbihi, zikri pek önemsemez, “olmasa da olur” gibi bir yaklaşım sergilerler.

Oysa kalbin sahibi Allah’tır.

Kalbi kim yaratmışsa, onun temizlik hükmünü de ancak O verir. Bunun için bir insanın kendini “temize çıkarması” yetmez. Üstelik temize çıkarmakla da temize çıkmış olmaz; gerçekte temiz olmalı.

Bu düşünceye sahip olan kişileri Kur’an anlatırken der ki:
 

Görmüyor musun, kendisini temize çıkaranları? Oysa Allah dilediğini temize çıkarır, hiç kimse de kıl kadar haksızlığa uğramış olmaz.” (Nisa, 4:49)


Mütevazı olan kimse “Ben mütevazı bir kişiyim” diyemez, ihlâslı olan kişi de “Ben ihlâslı bir insanım” diyemeyeceği gibi…
Yine bir kimse, “Ben iyi bir adamım”, “Ben hayırlı bir kimseyim” diyerek kendini öne çıkaramaz, çıkarmaması gerekir.

Bu açıdan “Ben temiz kalpli bir kişiyim, benim kimseye bir kötülüğüm yok” gibi sözlerle bir insan kendini anlatamaz. Çünkü kim bu faziletleri sahiplenerek dile getirirse, o faziletlerden yoksun olduğu ortaya çıkar.

Kur’an’ın ifadesiyle, “Siz kendinizi temize çıkarmayın. Kimin takva sahibi olduğunu en iyi O bilir.” (Necm, 53:32)

“Temize çıkmak” Allah katında hâlis ve takva sahibi bir kul olmak anlamına geliyor. Bir insan takva sahibi olmaya çalışır, takva üzere bir hayat yaşar, ama kimin gerçek anlamda muttaki olduğunu ancak Allah bilir. Bu da ancak Allah’ın lütfu ve rahmeti sayesinde olur.

Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, ebediyen hiçbiriniz temize çıkamazdınız. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır” (Nur, 24:21) âyeti bu gerçeği dile getirirken, insanın sahip olduğu bütün nimetlerin, manevî hallerin, ahlakî üstünlüklerin bütünüyle Allah’ın bir ikramı ve ihsanı olduğunu anlatıyor.

Âlâ Suresi’nde ise, “Temize çıkan kurtuluşa erdi” âyetinin devamında, “Rabbinin adının anıp namaz kılan” âyeti gelir ki, gerçek anlamda temizliğin iman ve namazdan geçtiği bildirilir.

Zaten Kur’an’da imanla birlikte namazın geçtiği, imanla namazın peş peşe, yan yana bulunduğu birçok âyet vardır.

Kalbin temizlenmesi, ruhun arınması, nefsin ıslahı ve insanın terakki etmesi/yücelmesi imanla ve ibadetle mümkün olur.

Bazı kimseler, kalp temizliğini sadece, insanlar hakkında bir kötülük düşünmemek yahut yardımsever olmak gibi basit bir çerçevede anlıyorlar. Bununla da kalmayıp, insanlara iyi davranmakla, ibadet sorumluğundan kurtulduklarını sanıyorlar. Bu düşünce, şeytanın bir oyunu ve tuzağıdır, nefsin de bir aldatmacasıdır.

Bu kişiler, namazında niyazında olan bazı kimselerin, İslam’ın ruhuna aykırı düşen, başkalarına zarar veren davranışlarını tespit ediyorlar. Bunu bahane ederek, “Bak, bu kişiler namaz kıldıkları halde şu şu hataları da yapıyorlar. Ben böyle bir ikilem içine girmektense, namazı hiç kılmam daha iyi” diyerek kendi namazsızlıklarını bir özür olarak öne sürebiliyorlar.

Bir defa, farzlarda yorum yapmaya hiç gerek yoktur. Onlarda yanlış yorum yapmaya ve gerçeği saptırmaya da kimsenin hakkı yoktur. Çünkü ortada yoruma açık bir durum söz konusu değil. İnanan bir insanın yerine getirmesi gereken en önemli ve en hayatî ibadet namazdır. Kendi tembelliğini, kendi ihmalini bahane göstererek “kalp temizliğini” öne sürüp namazı gereksiz görmek bir akıl mantık işi değildir.

Karşınızda açlıktan kıvranan bir yoksul duruyor, hemen yanında da para içinde yüzen zengin birisi. “Bu adama niçin yardım etmiyorsun?” diyecek oluyorsunuz. O da “Siz benim yardım etmediğime bakmayın, benim kalbim şefkat dolu, merhamet dolu” diye karşılık veriyor.

Şefkat ve merhamet, kalbe ait birer güzelliktir. Fakat şefkat ve merhamet ancak aç ve fakir insanlara yardım edince kendini gösterir.

İmanın da bu şekilde bir ortaya çıkışı vardır. Kalbin, Allah’ın emirlerine itaat etmesi bir güzelliktir. Bu güzelliğin belirtisi ve ispatı ise ibadettir.

Kalplerinin temizliğini iddia ederek ibadetten kaçanların büyük çoğunluğu, nefsine uyarak ruhlarını karartan ve maddeden başka bir şey görmeyen insanlardır.

Bir insan, namaz kıldığı halde nefsini yenememişse, işlerini Rabbinin emirlerine göre düzenleyememişse, bu adam namazın ruhuna erememiş demektir. Ama o kul, bu hatasını namazı terk ederek tedavi edecek değildir. Bunun yolu yine namazdan geçer. Bu adam namazını böylece kılmaya devam etse de, özlenen o kemal noktaya varamadan ölse ne olur?

Mahşerde, o büyük hesap gününde, namazının sevabı da tartılır, işlediği hataların günahı da... Neticede, günahları galip gelse ve cehenneme gitse de, sonunda yine cennete döner. Ama elbette oradaki makamı da o noksan namazına uygun olacaktır.

O mizanda, zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacaktır. Biz, “kalbimiz temiz” diyerek nefsimizi başköşeye oturtup başkalarının günahlarına bakacağımıza, kendi noksanlarımızla ilgilensek ve onları tamamlamaya gayret göstersek o gün daha kârlı çıkarız.

Biz o âlemde, başkalarının hatası nispetinde değil, kendi sevabımız miktarınca derece alacağız. Başkasının noksanlığı bizi yükseltmeyecek. Bu dünyada bile onun misallerini yaşamıyor muyuz?

Bir meyveye elimiz erişmediği zaman, ayağımızın altına bir şeyler koyuyor ve ona ulaşıyoruz. Yoksa boyu bizden daha kısa olanlara bakmakla midemize bir şeyler gitmiyor.

Geliniz, hayalen mahşere gidelim:

Günahkâr bir kimse ister ki o günün azabından (kurtulmak için) oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran sülalesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de tek kendisini kurtarsın.” (Mearic, 70:11-15)

Şimdi bu âyetin sergilediği tabloyu birlikte seyredelim. En yakınlarımızı bile feda etmemizin para etmeyeceği o meydanda, başkalarının kusurlu oluşunun bize bir fayda sağlamayacağını iyice anlayalım.

Sonra dönelim dünyaya, kendimize gelelim. Kusurlarımızı görüp, noksanlarımızı bilelim. “Senin kalbin temiz” diyerek bizi oyalamaya çalışan ve ibadetten uzaklaştıran nefsimizi en büyük düşman tanıyalım. Onunla çarpışalım. Zaman en büyük sermaye. Onu başkalarını tenkide değil, kendimizi tekmile sarf edelim. (*)

Bu açıdan namazı küçümser bir tavır içinde bulunmak insanı tehlikeye götürür, imanını zedeler, dinî hayatını uçuruma sürükler. Zaman içinde İslamî hassasiyeti de azalarak kendisini bütünüyle şeytana bir oyuncak haline getirir.

(*) Alaaddin Başar, http://www.sorularlaislamiyet.com/article/5037/kalbimiz-temiz-mi.html

81 Mevlana'nın "Namazda iken namazda olmak gerekir." diye bir sözü vardır. Bunu nasıl anlamalıyız ve bunu gerçekleştirmek için ne yapmalıyız?

Müritlerinden biri "Efendim namazda iken nasıl olmak gerekir?" şeklinde bir soru sorması üzerine, Mevlana: "Namazda iken namazda olmak gerekir." diye cevap vermiştir.

Bunun manası şudur: Namaz kılarken, kişinin namazda olduğunu unutmaması, namazın gereklerini yerine getirmesi, fikren, aklen, okuduklarını, yaptıklarını takip etmesi, Allah'ın huzurunda olduğunun idrakinde olması, namaz miracına yakışır bir şekilde, dünyadan sıyrılması, kendini yalnız namazla meşgul etmesi, başka meşgaleleri geride bırakması, "namazda iken namazda olma"nın birer açılımıdır.

Bu açılımları Gazali'nin de işaret ettiği (İhya, /167-169) birkaç basamakta açıklamaya çalışacağız:

1. Kalbin huzuru: Kalbin namazda hazır bulunup görev alması demektir. Kalıbını Kâbeye doğru yönelten kulun, kalbini de Hakiki mabud olan Allah'a yöneltmesi bu huzurun temel esprisidir.

Dünyevî meşgalelerden kurtulmuş, miraç yolculuğuna başlamış, kesretten vahdete/yaratıklar meclisinden sıyrılıp Yaratanın huzuruna çıkmış, ilâhî huzurdaki duruşunun idrakine varmış bir kalp, gerçek huzura kavuşur ancak ve namazın huzuruna huzur katmış olur.

Huzuru kazanmak: Huzuru kazanmak, kalbi namazda hazır etmek için, namazın en önemli bir görev olduğuna inanmakla mümkündür. Çünkü kalp, mutlaka bir şeylerle meşgul olacaktır, tembel ve boş duramaz. Duygu ve düşüncelerimizde hangi konuya öncelik verirsek, gönlümüz de ona önem verir ve onunla meşgul olur. Kalbin namazda devreye girip hazır olması için, ona namazın önemini hatırlatmamız gerekir. Kişinin himmeti neredeyse, kalbin kıymet ölçüsü de oradadır.

2. Zihnin kavraması/anlaması: Bundan maksat namazdaki söz ve hareketlerin ne anlama geldiğini kavrayıp bilmektir. Bazen kalp okunan lafzın yanında hazır olduğu halde, onun manasıyla ilgilenmemiş olabilir. Oysa daha önce hiç akla gelmeyen güzel incelikler namazda insanın zihnine, kalbine gelebilir ve bunlarla çok güzel bir rotaya girebilir.

"...Namaz her türlü kötülük ve hayasızlıktan alıkoyar..."(Ankebut, 29/45)

mealindeki ayette bu gerçeğe de işaret edilmiştir.

Namazdaki söz ve hareketleri anlamanın yolu da her şeyden önce kalbi devreye sokmaktan geçer. İnsan zihni, kalbinin önem verdiği konulara yönelip orada yoğunlaşır.

3. Tazim göstermek: Namaz kılan kimsenin, huzurunda bulunduğu yüce Allah'ın sonsuz büyüklüğünü kavraması, ona karşı saygıyla dolması namazı namaz yapan unsurlardan biridir. Zaten namaz ve ibadetin farz kılınmasının en büyük hikmeti, Allah'ın azametini kalplere yerleştirmektir.

Tazimin kaynağı iki şeydir:

a. Her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, -ilim ve kudretiyle- her şeyin yanında hazır ve nazır olan Allah'ı yakından tanımak. Ki bu imanın gereğidir.

b. Her şeyiyle Allah'a muhtaç olan kendi nefsinin fakirliğini, acizliğini, hakirlik ve küçüklüğünü idrak edip bilmek. En küçük bir varlık olarak en büyük bir varlığın huzurunda olduğunu anlamak ve bu saygının bir sonucu olarak da içinde huşu duymaktır.

4. Heybet / Mehabet: Bu kavram, ileri derecede büyük görülüp de saygı duyulan bir varlık karşısında hissedilen ürperti duygusu anlamına gelir.

Mehabetin kaynağı da Allah'ı yakından tanımaktır.

"...Kulları içinde Allah'a karşı gereği gibi saygı duyup ürperti hissedenler ancak âlimlerdir..."(Fatır, 35/28)

mealindeki ayette belirtildiği üzere, Allah hakkındaki ilim ve bilgi arttıkça, ona karşı duyulan saygı ve mehabet de o nispette artar.
Rivayete göre Hz. Aişe şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber (a.s.m)'le normal sohbet ederdik. Namaz vakti gelince sanki ne biz onu tanımışız, ne de o bizi tanımış..."(Gazali, İhya, I/160).

Bu tavır, Allah'a karşı duyulan saygının olduğu kadar, görev sorumluluğundan kaynaklanan bir kaygının da ifadesidir.

5. Reca/Ümit: Öyle sultanlar var ki, insanlar onları büyüklükleri karşısında korkup ürperir fakat onlardan iyilik namına bir şey ümit etmez. Namaz kılan kimse ise, sultanlar sultanı olan Yüce Allah'ın huzurunda; bir yandan büyüklük ve azameti karşısında ürperti duyup iki büklüm olurken, diğer taraftan iman ettiği sonsuz rahmetini ve kılmakta olduğu namazın büyük bir mükâfatını ümit etmektedir.

6. Haya duygusu: Bu duygu yukarıda arz edilen unsurların bir süspansiyonu hükmündedir. Mehabetinden ürperdiği, rahmetini ümit ettiği Rabbinin huzurunda olduğunu düşünen bir kulun içinden şimşekler gibi çakan, kalbinin derinliklerinden kopup gelen nefsinin kusur saçan sinyalleri onun bütün benliğini sarar da benzi sararmaya başlar.

Her yönden kusur ve ayıplarla kirlenmiş bir kimlikle, her yönden mükemmel, kusurlardan uzak kutsal bir varlığın karşısında olduğunu, şanına layık bir tarzda kulluğunu sunamayacağının endişesini taşıyan ve bunu idrak eden kimsenin öz benliğini utanç ve hayanın kaplaması kadar tabii bir şey olamaz.

82 Namazlardan sonra yapmış olduğumuz Tesbihat'ın kaynağı neye dayanmaktadır? Mesela, Asr-ı saadet devrinde namazdan sonra Peygamber Efendimize salavat getiriliyor muydu?

Namazdan Sonra Tesbihat

Namazı gerek cemaatle kılalım, gerekse tek başımıza kılalım fark etmez; namazdan sonra tesbîhat yapmak Sünnet-i Seniyyedir. Tesbîhât cemaatle birlikte yapılabileceği gibi, ferdî olarak da yapılabilir.

Cenâb-ı Hakkı zikretmek, noksanlıklardan yüce tutmak ve şükretmek namazın özüdür. Tesbîhâtta otuz üçer defa tekrar edilen “Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “Allâhu ekber” ve “Lâ ilâhe illâllah” mübârek kelimeleri namazın çekirdekleri hükmündedir. Bu kudsî çekirdeklerin namazın içinde de yer alışı, tesbîhât kelimelerinin ibâdete ne kadar münâsip olduğunu ve mânevî hayatımız için ne büyük önemi bulunduğunu anlatır.5

Muâviye bin Hakem es-Selemî (ra) anlatır: Resûlullah (asm), şöyle buyurdu:

“Bizim namazımız tesbîh, tekbîr ve Kur’ân tilâvetinden ibârettir; onda dünya kelâmı konuşulmaz!”

Muhâcirlerden bazı fakîr Sahabîler bir gün Allah Resûlüne (asm) şöyle dediler:

“Ya Resûlallah! Mal sahipleri yüksek derecelere eriştiler. Bizimle beraber namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar! Bizden ayrı bir de mallarıyla haccediyorlar, umre yapıyorlar, köle âzât ediyorlar, sadaka veriyorlar!” 

Allah’ın Resûlü (asm):

“Ben size bir şey öğreteyim mi? Onun sayesinde sizi geçenlere yetişir, sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem böylece, sizin yaptığınızı yapanların dışında hiç kimse sizden daha fazîletli olmaz!”

buyurdu. Büyük bir müjdeydi. Ashab-ı Kirâm (ra):

“Buyurunuz yâ Resûlallah; öğretiniz!”

dedi. Resûl-ü Ekrem Efendimiz (asm):

“Her namazın ardından otuz üçer defa Sübhânallah, Elhamdülillâh ve Allahu ekber dersiniz. Sonra da “Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh. Lehü’l-Mülkü ve lehü’l-Hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” dersiniz; deniz köpüğü kadar bile olsa günahlarınız bağışlanır!” buyurdu.7

Bedîüzzaman Hazretleri, namazdan sonra okunması sünnet olan tesbih, tazim, tehlil, zikir ve salavât ifâdelerinin, her türlü şerlerden Allah’a sığınma ve Allah’ın isimlerini zikretme duâlarının “velâyet-i Ahmediyenin evradı” olduğunu, yani Hazret-i Peygamberin (asm) yolu ve Sünneti bulunduğunu kaydeder.8

Kamet ile farz namaz arasında “vesîle duâsı” yapmak sünnettir. Vesîle duâsını ezanı okuyanın ve dinleyenin hemen; kameti okuyanın ve dinleyenin de yine hemen namazdan önce ellerini kaldırarak yapmaları sünnettir.

Sabah ve akşam namazlarından sonra kabir azabından, şeytan, nefis, dünya ve deccal şerrinden ve fitnesinden, cehennem azabından ve sâir fitne ve kötülüklerden Allah’a sığınmak için okunan “istiâze” duâsı sünnettir. Buna ilâveten okunan zikir, salâvat ve duâlar sünnettir. Cenâb-ı Hakk’tan mağfiret ve merhamet istemek; bunu yalnızca nefsimiz için değil, üzerimizde hakkı bulunan hoca ve üstadlarımız için, anne ve babamız için, talebe arkadaşlarımız için ve tüm ehl-i îman için istemek sünnettir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) için milyon kere salât u selâmda bulunmak; âl ve ashabına (ra) selam ve tebrik göndermek; ve bütün bunları yaparken sınırlı sayıları aşmak, sınırsızlık ve sonsuzluk belirten “ağaçların yaprakları kadar, denizlerin dalgaları adedince, yağmurların damlaları sayısınca” ifâdeleri ile salât, selâm ve bereket duâmızı çoğaltmak Sünnet-i Seniyye’dendir. Cennete girmeyi istemek Sünnet-i Seniyye’dendir.

Tesbih ve zikirlerle ilgili Peygamber Efendimiz (asm)’in müjde dolu haberlerinden bir kaçı şöyledir:

* Abdullah bin Amr (ra) demiştir ki: “Resûlullah (asm) şöyle buyurdu:

“Dünyada hiç kimse yoktur ki, ‘Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber. Velâ havle velâ kuvvete illâ billâh’ desin de, denizin köpüğü kadar da olsa günahları kendisinden kaldırılmasın.”9

* Ebû Mûsâ el-Eş’ârî (ra) anlatmıştır:

Peygamber Efendimiz (asm) ile birlikte bir gazada idik. Döndüğümüz vakit Medîne’yi gördüğümüzde Müslümanlar seslerini yükselterek tekbir getirmeye başladılar. Bunun üzerine Resûlullah (asm):

“Sizin Rabb’iniz sağır değil! Hazır olmayan biri de değil! O sizin aranızda, develerinizin başları arasındadır. Yâ Abdullah bin Kays! Cennet hazinelerinden bir hazineyi sana öğreteyim mi? ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billah!’tır.”10

* İbn-i Mes’ût (ra) haber vermiştir ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) şöyle buyurdu:

“Mîrâca çıkarıldığım gece İbrâhim’le (as) karşılaştım. Bana, “Yâ Muhammed!” dedi. “Benden ümmetine selam söyle ve onlara bildir ki, Cennetin toprağı güzeldir, suyu tatlıdır! Cennette ağaçlarla dolu ovalar vardır. Bunların dikili ağaçları ‘Sübhânallahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallahü vallâhü ekber’dir.”11

* Ebû Zerr (ra) anlatır ki: Resûlullah Efendimiz (asm) buyurdu ki:

“Her kim, sabah namazından sonra diz çökmüş olarak, konuşmadan önce on defa “Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke lehü. Lehü’l-mülkü ve lehû’l-hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve alâ külli şey’in kadîr.” derse kendisine onlarca sevap yazılır, on günahı silinir, on derece yükseltilir, o günün tamamında her şerden emin ve emniyette olur, Şeytan’dan korunur ve o gün hiçbir günah ona ulaşarak amelini iptal etmez!”12

* Ma’kıl bin Yesâr (ra) der ki: Resûlullah (asm) şöyle buyurdu:

“Kim sabah kalktığında (namazdan sonra) üç defa ‘Eûzü billâhi’s-Semî’ıl-Alîmi mineşşeytânirracîm” der ve Haşir sûresinin sonundan üç âyet okursa, Allah o kimseye, o gün akşama kadar duâ ve istiğfâr etsinler diye yetmiş bin melek vazîfelendirir, o gün ölürse şehîd olarak ölür. Kim geceye girerken okursa aynı dereceye ulaşır.”13

Cenab-ı Rabb-i Rahîm, ehl-i îmân üzerinden feyiz ve bereketini eksik etmesin. Âmin.

Şafii mezhebinde tesbihatın yapılış şekliyle ilgili geniş bilgi Şafii İlmihalinden veya Prof. Dr. Vehbe Zuhayli'nin İslam Fıkhı Ansiklopedisi 2. cildine bakabilirsiniz.

Peygamberimize Salavat Getirmek

Bilindiği üzere Efendimiz (asm) Hazretlerinin adı anıldığında, duyan her Müslüman’ın salavat getirmesi ihmal edilmez bir görevi, unutulmaz bir vefa borcudur.  O kadar ki, O’nun irşadıyla var oluş hikmetini anlayan her Müslüman’ın üzerine bu salavatın ömründe bir keresi farz, sonrakileri vacip, tekrarlarda ise sünnet olduğu bildirilmiş, salavatın terki ise şefaatten mahrumiyete sebeptir, denmiştir.

İyilik gördüğü kimselere iyilik etme minnettarlığı duyan, hatta bir kahvenin kırk yıl hatırını sayan insanlar, ebedi hayatını kurtarmaya vesile olan Resulüllah’a da (asm) elbette minnettarlık duyacak, adını duyunca büyük bir hürmet ve sevgiyle salavat getirecek; böylece gösterdiği bu bağlılıkla da şefaatine nail olacaktır.

Nitekim Ahzab Suresi ayet 56’da Rabbimiz de salavat getirmeyi emretmektedir:

"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na tam bir teslimiyetle salat ve selam edin!.."

Bu ayetin emri gereği olarak ömürde bir defa salavat getirmek farz, sonraları her ilk duyuşta vacip, aynı yerde tekrarlanmalarda ise sünnet olduğu ifade edilmiştir. Anlaşılan odur ki, getirilen salat–ü selamdan hem Rabbimiz, hem de melekleri razı olmakta, ayrıca melekler salavat getirenlere de dua etmekteler.

Hadis kitaplarında görüyoruz ki, Efendimizin (asm) cennetteki makamının yükselmesine sebep olan salavatı okuyan insana melekler, “Allah da senin makamını yükseltsin!” diye dua etmekte, öteki melekler de bu duaya amin demekteler. Salavat getiremeyene ise, “Allah da senin makamını yükseltmesin!” diye tepki göstermekte, öteki melekler de bu tepkiye amin diyerek iştirak etmekteler.

Demek ki, Efendimizin (asm) adını duyunca salavat getirenler meleklerin hayır duasını alır, getirmeyenler ise bedduasına maruz kalırlar. Ayrıca, Peygamberimiz (asm) de, adını duyduğu halde salavat getirmeyen vefasız ümmetine kırılmakta, bunu da “burnu sürtülsün!” sitemiyle dile getirmektedir.

Salavatın çeşidi sayılamayacak kadar çoktur. Bunların en meşhurları da namazlarda tahiyyattan sonra okuduğumuz, “Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed” ile “Sallallahü aleyhi vesellem” salavatlarıdır.

Manaları şöyle özetlenebilir:

"Rabbimizin rahmeti, meleklerinin istiğfarı ve bizim de selamımız Efendimiz Hazreti Muhammed ve ailesi üzerine olsun."

Bu gibi salavatlar Efendimize (asm) has bir dua olduğundan, O’na mahsus duayı Rabbimiz reddetmez. Bu niyetle bizler de özel dualarımıza redde uğramayan salavatla başlar, salavatla bitirirsek, iki makbul dua arasına aldığımız duamızın kabul olacağını ümit ederiz.

Okuma ve yazmalarda ise Efendimizin (asm) adı geçince açıkça:

“Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed” yahut da “Sallallahü aleyhi ve sellem” demek en güzeli olduğu gibi, yazanların salavatın baş harfleriyle (asm) yahut da (sas) şeklinde işaretlemeleri de salavatı hatırlatmak demektir. Ancak yazıda bu gibi salavat getirme işaretleri çoğalınca okuyanlar bazen zorlanmakta ve maksadının aksine, hürmet için konan işaretler bazen hürmet zedelenmesine de sebep olmaktadır. Böyle bir hürmet eksilmesine sebep olmaktansa, işaretleri azaltıp okuyanın irfanına bırakmakta isabet olsa gerektir.

Efendimize (asm) getirilen salavat, günahının affına sebep denemez. Çünkü O’nun böyle bir durumu söz konusu değildir. Makamının yükselmesine vesiledir. O yüzden Efendimizin makamını kimse tahmin ve tespit edememektedir. Çünkü her saniye, iyiliğine sebep olduğu ümmetinden nehirler gibi salavat duaları akmakta, böylece yükselmenin hiç durmayıp kıyamete kadar da devam edeceği anlaşılmaktadır.

Tarihi Bir Saygı Örneği:

Sultan Mahmud Gaznevi, Muhammed adındaki hizmetçisine her defasında çok sevdiği bu Muhammed adıyla hitap ettiği halde bir defa da babasının ismiyle hitap eder. Buna üzülen hizmetçi, neden çok sevdiği güzel ismiyle değil de babasının ismiyle çağırdığını sorunca Sultan’dan şu cevabı alır:

"Ben her defa abdestli bulunuyor, o yüce ismi abdestle söylüyordum. Bu defa abdestim yok! O mübarek ismi abdestsiz ağzıma almaktan utandım!.."

Efendimiz (asm)'in mübarek ismi duyduğu hâlde gönlü kıpırdamayan salavat tembellerine ithaf olunur.

Dipnotlar: 

1. İsrâ Sûresi, 110.
2. İmam ez-Zemahşerî. Tefsîrü’l-Keşşâf. (Kahire: Dârü’l-Mushaf, 1397-1977), 3:196.
3. Buhârî, Ezân 7; Müslim, Salât 10; Tirmizî, Salât 154; İbn Mâce, Ezân 4.
4. Müslim, Salât 12; Ebu Dâvud, Salât 36.
5. Bedîüzzaman, Sözler, S.45;
6. Nesâî, Kitab’us-Sehiv, 20;
7. Müslim, Mesâcid, 142;
8. Kastamonu Lâhikası, S.72-73;
9. Tirmizî, Daavât, 58;
10. Tirmizî, Daavât, 58;
11. Tirmizî, Daavât, 59;
12. Tirmizî, Daavât, 63;
13. Taç, 4/44.

83 Kutuplarda namaz ve oruç vakitlerinin belirlenmesi hadislerde geçmekte midir; yoksa daha sonra mı belirlenmiştir?

Namazların kutuplarda nasıl kılınacağına dair bilgiler bizzat Hz. Peygamber (a.s.m)’den gelmiştir.  Deccal hadisi olarak bilinen hadiste Hz. Peygamber (asv),

“Deccal yeryüzünde kırk gün kalacaktır. Bu kırk günün bir günü bir yıl gibi, bir günü bir ay gibi, bir günü bir hafta gibi, diğer günleri ise normal günleriniz gibi olacaktır.” deyince ashab, uzun günlerde bir günlük namazın yeterli olup olmadığını sormuşlar, bunun üzerine Hz. Peygamber “Hayır bir günlük namaz yeterli değildir; namaz vakitlerini takdir edersiniz.”

buyurmuştur (Müslim, Kitabu’l-Fiten ve Eşrâtu’s-Sâat, 20).

Bu hadis, vakitlerin oluşmamasının namazı düşürmeyeceğini ve vakit oluşmayan bölge ve zamanlarda vakitlerin takdir edilerek namazın kılınması gerektiğini açıkça göstermektedir. İlâhî hitabın gereği bütün Müslümanlar, günde (24 saatte) beş vakit namazı kılmakla mükelleftirler. Dünyada, bazı bölgelerde bazı vakitler tam olarak oluşmasa da, kutuplara yakın bölgelerde günlerce, hatta aylarca güneş doğmasa veya batmasa da bir gün yirmi dört saattir ve tarih değişimi de buna göre olmaktadır.

Bu sebeple, bir bölgede herhangi bir namazın vakti gerçekleşmiyorsa veya tam olarak belirlenemiyorsa, takdir yapılarak namazlar kılınır. Oruç da namaza kıyas edilir, o da kutup bölgesine en yakın olan yerlerin normal saatlerine göre ayarlanır.

Bu hadiste on dört asır öncesinden, dünyanın bazı bölgelerinde altı ay gündüz, altı ay gece ve bu iki bölge arasında kalan bazı yerlerde de bir ay veya bir hafta güğneşin doğup batmadadığına işaret edilmiştir. Bu husus başlıbaşına bir mucizedir. Çünkü on dört asır önce böyle bir bilginin “b”sinden bile bahsedilemezdi.

Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadeleri konumuza ışık tutacak mahiyettedir:

“Alâmet-i Kıyametten olan Deccal hakkında Hadis-i Şerif de "Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyam-ı sâire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer." rivayet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivayete muhal demişler. Hâşâ, şu rivayetin inkâr ve iptaline gitmişler. Halbuki, ve'l-ilmu indallâh, hakikati şu olmak gerektir ki: Alem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde tabiiyyûnun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyeti inkâr edecek bir şahsın şimal tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde bir remz-i hikmet vardır ki, kutb-u şimaliye (kuzey kutbu) yakın dairede bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. "Deccalın bir günü bir senedir." O daire yakınında zuhuruna işarettir. "İkinci günü bir aydır" demekten murad, şimalden bu tarafa geldikçe bazen olur yazın bir ayında güneş gurub etmez (batmaz). Şu dahi, Deccal şimalden çıkıp âlem-i medeniyet tarafına tecavüzüne işarettir. Günü Deccal’e isnat etmekle şu işarete işaret eder. Daha bu tarafa geldikçe bir haftada güneş gurub etmiyor. Daha gele gele tulû’ ve gurub (gün doğumu-gün batımı) ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya'da esarette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurub etmeyen bir yer vardı. Seyir için oraya gidiyorlardı…”(Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Asıl.)

84 Namazdan sonra "Allah kabul etsin" demek bid'at mıdır?

"Yakasız gömlek giymek sünnet, yakalısını giymek bid'at;"
"Yer sofrasında yemek yemek sünnet, masada yemek bid'at;"
"Yer minderinde oturmak sünnet, koltukta oturmak bid'at;"
"Mikrofonsuz ezan okumak sünnet, mikrofonla okumak bid'at;"
"Takke ve sarık takmak sünnet, başaçık gezmek bid'at"

gibi kanaatler ileri sürülür, böylece güya sünnet ve bid'at tanınmış ve tanıtılmış olur çoğu kere...

Bu sözlerle insanları sünnete teşvik etmek gibi bir iyi niyet vardır aslında. Tersini iddia edenler sünnete karşı gelmekle ve bid'ate taraftar olmakla suçlanır. Akabinde ise tartışmalar, münakaşalar başlar, husumet ve kırgınlıklarla konu kapanır.

Bu tür meseleler bazı zamanlar karı-koca, baba-oğul ve kardeşler arasında gündeme geldiği gibi, çok kere de İslâmî hizmetlerde bulunan kişiler arasında sohbet konusu olur, konuşulur, tartışmaya girilir ve sonuçta istenmeyen manzaralar ortaya çıkar.

Resûlullah'ın Sallallahu Aleyhi Vesellem hayatını inceleyen, sünnet ve hadisi tetkik eden İslâm uleması arasında konu müzakere edilmiş, değişik tarzda yorumlar yapılmış ve neticede birtakım tarifler getirilerek bid'at meselesi tasnife tabi tutulmuştur.

Ulema arasında bid'at geniş ve dar kapsamlı olmak üzere iki ayrı şekilde mütalâa edilmiştir. Bid'atı geniş kapsamlı olarak inceleyen başta İmam Şâfiî, İmam Nevevî olmak üzere İbn Âbidin ve benzeri âlimler, kısaca şu tarifi getirirler:

"Bid'at, Resûlullah'tan Sallallahu Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan her şeydir."

Bu tarife göre, dinî özellik taşıyan amel ve davranışlarla birlikte günlük hayatla ilgili olarak sonradan ortaya çıkan yeni düşünceler, uygulama ve âdetler de bid'at olarak kabul edilmiştir.

Bu âlimler, meseleye delil olarak da şu hadisi zikrederler:

 "Kim benim bir sünnetimi ihya ederek insanların onunla amel etmelerine vesile olursa, o insanların kazanacağı sevaplardan hiçbir şey eksiltmeden, onların sevaplarının bir katını almış olacaktır. Kim de bir bid'at icat ederek onunla amel edilmesine sebep olursa, o bid'at ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlardan hiçbir şey eksiltmeden, onların günahlarının bir katını yüklenmiş olacaktır." (İbn Mâce, Mukaddime, 15)

Bu tarifle birlikte aynı ulema bid'atı, hasene ve seyyie olarak ikiye ayırır, yapılması mahzurlu olmayanlara bid'at-ı hasene (iyi bid'at), yapılması mahzurlu olanlara da bid'at-ı seyyie (kötü bid'at) derler. Minare ve medrese yapmak bid'at-ı hasene, kabirlerin üzerine mum yakmak da bid'at-ı seyyiedir. Buna göre, hadislerde reddedilen bid'atler, kötü bid'atlerdir.

Hz. Ömer (r.a), Mescid-i Nebevi'de teravih namazını cemaatle kılanları görünce, "Bu ne güzel bir bid'attır." diyerek teşvik etmiş ve bid'at-ı haseneyi belirtmiştir. (Buhârî, Teravih, 1)

Bid'atı dar kapsamlı olarak anlayan başta İmam Malik olmak üzere, Aynî, Beyhakî, İbn Hacer el-Askalânî ve Heytemî, İmam Birgivî ve İbn Teymiyye gibi âlimler de şu tarifi getirirler:

"Bid'at, Resûlullah'tan Sallallahü Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan her şeydir."

Bu ulemaya göre dinle ilgisi olmayan ve dinî özellik taşımayan yeni icatlar bid'at sayılmaz. Bu bakımdan örf ve âdet türünden olan davranışlar bid'at kavramının dışında değerlendirilir.

Bu görüşün delilleri de şu hadislerdir:

"İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir." (Müslim, Cum'a, 43)

"Sonradan ihdas edilen her şey bid'attır." (İbn Mâce, Mukaddime, 7)

"Her bid'at dalalettir." (Müslim, Cum'a, 43)

"Din namına sonradan ortaya çıkarılan şeylerden sakının. Gerçekten sonradan ortaya çıkarılan her şey bid'attır ve her bid'at de sapıklıktır. Bu durumda sizin yapmanız gereken şey, benim sünnetime ve birer hidayet ve irşad rehberi olan halifelerimin sünnetlerine sarılmanızdır." (Ebû Dâvud, Sünnet, 5)

Aynı görüşü benimseyen fıkıh usulü uzmanı eş-Şâtibî ise, bid'atı 'sonradan ortaya çıkan dinî görünümlü yol' olarak tarif ettikten sonra, konuya şu şekilde bir açıklık getirir:

"Bid'atı dinî görünümlü bir yol olarak benimseyen kişilerin bu yola girmelerinin sebebi, Allah'a daha çok kulluk etmektir. Bunun yanında, dinî görünümlü olmayan ve dinî telakki edilmeyen şeyler bid'atten sayılmaz. Meselâ, bir kimsenin helâl olan bir şeyi kendisine yasaklaması bid'at değildir, ancak bu yasaklamayı dindarlık düşüncesiyle yapması bid'attır."

Şâtıbî'ye göre bid'atı 'hasene' ve 'seyyie' olarak iki ayırmak doğru değildir. (İbrahim bin el-Musâ eş-Şâtıbî, el-İ'tisam; DİA, "Bid'at" maddesi)

Sünnetin titizlikle korunmasını isteyen ve Hicrî 1000'inci yılda yaşayan İmam Rabbânî bid'atlere karşı mücadele etmeyi dile getirirken şöyle der:

"En bahtiyar odur ki, İslâm'ın ve Müslümanların garip düştüğü bir zamanda terk ve ihmal edilmiş sünnetlerden birisini ihya edip yaygın olan bid'atlerden birisini yok edip kaldıran insandır. Şimdi öyle bir zaman ki, Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem gönderileli bin seneyi geçmiştir, kıyamet alametleri de teker teker çıkmaya başlamıştır. Resûlullah'ın (a.s.m.) Saadet Asrından uzaklaştıkça sünnetler perdelenmiş, bid'atler yalan illetinin yaygınlaşmasıyla çoğalmıştır. Şimdi öyle bir mücahide ihtiyaç vardır ki, sünnetleri ihya etsin, bid'atleri kaldırsın. Çünkü bid'atlerin revaç bulması dinin tahribine sebep olur." (Mektubat, 1/34-35)

Şâtıbî gibi bid'atin seyyie ve hasene şeklinde tasnif edilmesine şiddetle karşı çıkan İmam Rabbânî, itirazını şu şekilde dile getirir:

"Eski âlimler bid'atlerin bazı güzel taraflarını görmüş olacaklar ki, bazı bid'atlere 'hasene' (iyi) bid'at ismini vermişlerdir. Fakat bu fakir, bu meselede onlara uymuyorum. Bid'atlerden hiçbirisine 'hasene' diyemem. Bid'atlerde karanlık ve bulanıklıktan başka bir şey göremiyorum. Çünkü Resûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem 'Bütün bid'atler dalalettir' buyurmuştur. İslâm'ın garip olduğu ve zayıfladığı bir zamanda kurtuluş ancak ve ancak sünnete uymakta, felaket de nasıl olursa olsun bir bid'ate sarılmaktadır."

"Sonradan çıkan her şey bid'at ve her bid'at dalalet olursa, nasıl olur da bid'atte güzellik olur. Hadis-i şeriflerde buyurulduğu gibi, icat edilen her bid'at bir sünneti kaldırmaktadır. Bu husus bazı bid'atlerle sınırlı değildir ve her bid'at seyyiedir."

"Resûl-i Ekrem Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurmuşlardır ki:

'Peygamberlerinden sonra dinlerinde bid'at uyduran her ümmet, sünnetten de o bid'at kadar bir sünneti zayi etmiş olur.' (Et-Tergîb ve't-Terhîb Trc, 1:109)

"Hassan bin Sabit'ten şöyle bir hadis rivayet edilmektedir:

'Bir topluluk dinlerinde bir bid'at icat ederse, Cenâb-ı Hak sünnetlerden bir sünneti o bid'at gibi çeker, çıkarır, onlardan uzaklaştırır da kıyamete kadar iade etmez.'" (Mektubat, 1/160)

Görüldüğü üzere İmam Rabbânî, sünnete en ufak bir gölge düşürecek bid'ate müsamaha dahi göstermemekle birlikte, Mektubat'ın bazı nüshalarının şerhinde sünnette aslı bulunanlara bid'at ismini bulaştırmaz, onlar için 'güzel âdet' anlamında 'sünnet-i hasene' tabirini kullanır. (M. Paksu, Sünnet ve Aile, s. 19)

Kendisini 'Bid'atüzzaman' olarak tanıtan ve hayatı boyu bid'atlerle mücadele eden ve sünnet-i seniyyeyi ihya etmek için hayatını vakfeden Bediüzzaman Said Nursî, "Mirkatü's-Sünne ve Tiryaku Marazı'l-Bid'a" (Sünnetin Dereceleri ve Bid'at Hastalığının İlacı) adıyla müstakil olarak kaleme aldığı eserinde bid'atı dar kapsamlı olarak tarif eden ulemanın görüşünü benimser ve,

"Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid'attır,"

"Şeriat ve sünnet tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut-hâşâ ve kellâ-nâkıs (eksik) görmek hissini veren bid'aları icad etmek dalâlettir, ateştir."

diyerek, bid'at mefhumunun sadece dinle, ibadetlerle ilgili meselelerde söz konusu olduğunu belirtir.

Ona göre, "Her bid'at dalalettir ve her dalalet Cehennem ateşindedir" hadis-i şerifi ve "Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim" (Mâide Sûresi, 3) âyet-i kerimesinin bildirdiği üzere, şeriatın kaideleri ve sünnetin düsturları tamamlandıktan ve kemâl noktasına erdikten sonra yeni icatlarla o düsturları beğenmemek veyahut -hâşâ ve kellâ- eksik görmeye götüren bid'atları icat etmek dalâlettir, ateştir. (RNK, Lem'alar, s. 609)

Yine Bediüzzaman'a göre, ibadetlerle ilgili hüküm ve meselelerde yeni icatlar çıkarmak bid'attır ve dince reddedilmiştir. Çünkü sünnetlerin bir kısmı ibadetlerle ilgilidir ve fıkıh kitaplarında açıklanmıştır, onları değiştirmek bid'attır. Diğer kısmı 'âdâb' olarak bilinir ve bunlar siyer kitaplarında mevcuttur. Onlara aykırı hareket etmeye bid'at denilmez; ancak nebevî edebe uyulmamış, onun nurundan ve hakikî edepten istifade edilmemiş olur. Bu kısım da örf ve âdât, fıtrî muamelelerde Resûl-i Ekrem'in Sallallahu Aleyhi Vesellem tevatürle belirlenen hareketlerine uymaktır. Bunlar ise konuşmak, yemek içmek, yatıp kalkmak gibi görgü kurallarıyla alâkalı sünnetlerdir. (RNK, Lem'alar, s. 609)

Sünneti kavlî, fiilî ve hâlî olarak üçe ayıran Bediüzzaman, bu üç kısmı da farz, nafile ve güzel âdetler olarak üç bölüme tâbi tutar. Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem namaz ve hac gibi ibadetlerde fiilî olarak bizzat tatbik ettiği -farz namazları kılmak gibi- farz ve vacip cinsinden olan sünnetlere uyma mecburiyeti vardır.

Nafile olarak tespit edilen ve müstehap olarak belirtilen ibadetlerle ilgili sünnetlere uymakta büyük sevaplar vardır; fakat bunları değiştirmek bid'attır, dalalettir.

Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem güzel âdetleri sınıfına giren sünnetleri işlemek 'müstahsendir,' çok güzeldir. Ki bunlar şahsî ve sosyal hayatla ilgilidir. Bu sünnetleri işleyenler âdet ve alışkanlıklarını ibadete çevirmiş olurlar. (RNK, Lem'alar, s. 610)

Bu tespitlerin yanında, Bediüzzaman, eserlerinde zaman zaman 'ehl-i bid'a' tabirini kullanır. Bunları muhatap alarak İslâm'ı müdafaa sadedinde bazı açıklamalar yapar. Bediüzzaman'ın ehl-i bid'a olarak isimlendirdiği zihniyetin mahiyetlerini de şu ifadelerinde anlamaktayız:

"Acaba, bu ehl-i bid'a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar?" (RNK, Mektubat, s. 558).

"Ehl-i bid'a, ecnebî inkılâpçılarından böyle meş'um bir fikir aldılar ki: 'Madem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâp oldu; öyleyse, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâp olabilir." (RNK, Mektubat, s. 557).

"Şeâiri tağyir eden (İslâm'ın alâmetlerini değiştiren) ehl-i bid'a diyorlar ki: 'Bu taassub-u dinî bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak taassubu bırakmakla olur.'"

Bu ifadelerden, 'ehl-i bid'a'yı İslâm ülkelerinde yaşayan ve taşıdıkları sinsi fikirleriyle İslâm'ın bazı esas ve kaidelerini değiştirmeye ve hatta İslâm'ı tamamen ortadan kaldırmaya çalışan komiteler olarak görmekteyiz.

Mektubat isimli eserinde ehl-i bid'a sayılan bu sapık fikirli insanların teşebbüslerini akim bırakacak, onların hak olarak göstermeye çalıştıkları iddia ve planları kökünden çürütecek izahlar yapan Bediüzzaman, 'tahribatçı ehl-i bid'a'yı da iki kısma ayırır:

Birinciler güya din hesabına, İslâmiyet'e sadakat namına, güya dini milliyetle takviye etme telakkisiyle dine taraftar görünerek 'dinin nurlu ağacını ırkçılığın karanlık toprağına dikmek isterler.' Bu hareketleri bid'akârâne bir teşebbüs olarak gören Bediüzzaman, bu adamlara dünya çıkarı için ahiretini satan âlimler mânâsında "ulemâ-i sû', meczup, akılsız, cahil sufiler" tabirlerini kullanır ki, bu ifadeleriyle onların gerçek kimliklerini açıklar.

İkinci kısım ehl-i bid'a ise, "millet namına milliyet hesabına unsuriyete (ırkçılığa) kuvvet vermek fikrine binaen 'Milleti İslâmiyetle aşılamak istiyoruz' diye bid'atları icat ediyorlar." (RNK, Mektubat, s. 559)

Barla Lâhikası'nda en büyük yedi günahın arasında 'dine zarar verecek bid'alara taraftar olmayı' da sayan Bediüzzaman (RNK, Barla Lâhikası. s. 1547), bid'atı seyyie ve hasene olarak kabul eder ve bu konuda iki misal zikreder:

Birincisi: Her tarikatın kendi meşrebine göre ayrı ayrı tarz ve şekilde virdleri, zikir ve tesbihleri vardır. Bu zikirlerin asılları Kitab ve sünnetten alınmak şartıyla ve sünnete aykırı olmamak ve bütün bütün sünneti değiştirmemek kaydıyla bid'at değildir. Bu çeşit uygulamaya bazı âlimler, bid'at demiş olsalar da, 'bid'a-i hasene' adını vermişlerdir. (RNK, Lem'alar, s. 610)

İkincisi: Bazı cami ve mescitlerde Peygamberimizin mübarek saç ve sakalının telleri bulunmakta ve bunlar belli vakitlerde ziyaret edilmektedir.

"Bazı ehl-i takva, böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid'a da deseler, bid'a-i hasene nev'inde dahildir. Çünkü vesile-i salâvattır." (RNK, Lem'alar, s. 637)

Tariflerden, yapılan izahlardan, verilen misallerden ağırlıklı olarak anlaşılan; iman esaslarını, İslâmî şeâirleri ve ibadetlerle alâkalı sünnetleri bozmaya, değiştirmeye, kaldırmaya ve unutturmaya yönelik yeni icatlar, düşünce ve uygulamalar gerçek anlamda bid'at sınıfına girmektedir. Çünkü asıl itibarıyla bid'at, ahkâmla ilgili bir esası kaldırıp yerine beşerî ve arzî bir 'yeniliği' getirmektir. Yoksa Efendimizin güzel âdetlerine ve 'âdap' olarak bilinen beşerî davranışlarına yönelik sünnetleri terk etmek, sadece bir sünnet sevabını alamamaktır. Bu arada, Kitab ve sünnetin ruhuna aykırı olmayan, "Müslümanların güzel gördüğü güzeldir" esasına uygun olarak, dinin kendi dairesinde kalmak şartıyla günlük yaşantıyla alâkalı, evrad ve zikirle ilgili uygulamalar ise 'bid'at-ı hasene' veya 'sünnet-i hasene' kısmına girer.

Bunun yanında, muhatabımızda bizim benimsemediğimiz veya yadırgadığımız bir davranış ve hareket görülecek olsa, onun 'nâzikâne, nezihâne ve kavl-i leyyinle' tashihine ve düzeltilmesine gitmek gerekir.

Sözün özü:

"Bid'atların ve dalâletlerin istilâsı zamanında sünnet-i seniyyeye ve hakikat-i Kur'âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir." (et-Tergîb ve't-Terhîb, 1/41)

"Ne mutlu o kimseye ki, sünnet-i seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, sünnet-i seniyyeyi takdir etmeyip bid'alara giriyor. (RNK, Lem'alar, s. 609)

85 Ezan okunurken "Aziz Allah" demenin bir sakıncası var mı?

Ezan okunurken tekrar edilir. "Hayya alessallah" ve "hayya alelfelah" söylenirken her seferinde "Lahavle vela kuvvete illa billah" denir. Ezan sonunda ezan duası yapılır.

Ezan okunurken "Aziz Allah" demenin kaynağını bilmiyoruz; ama bu ifadeyi kullanmanın dinen bir sakıncası yoktur.