İhlas nedir?

Soru Detayı

İhlas nedir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İhlasın kelime manası; arıtma, saflaştırma, ayırma, katışığını giderme manasına gelmektedir.

İhlas; ferdin, ibadet ve taatinde Cenab-ı Hakk'ı emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanmasıdır. Abd ve Mabud münasebetlerinde sır tutucu olması, tabiri diğerle, vazife ve sorumluluklarını O emrettiği için yerine getirmesi, yerine getirirkende Onun hoşnutluğunu hedeflemesi ve Onun uhrevi tevecühlerine yönelmesinden ibarettir. Ki, saflardan saf sadıkların en önemli vasıflarından biri sayılır.

İhlas bir kalb amelidir, ve Allah da kalbi temayüllerine göre insana değer verir. Evet:

"O, sizin suret, şekil ve dış görünüşlerinize değil, kalblerinize va kalbi temayüllernize bakar." (Müslim, Birr, 33)

İhlas, Allah tarafından temiz kalblere bahşedilmiş, azları çok eden, sığ şeyleri derinleştiren ve sınırlı ibadetü taati sınırsızlaştıran öyle sihirli bir kredidir ki, insan, onunla dünya ve ukba pazarlarında en pahalı nesnelere talip olabilir ve onun sayesinde alemin sürüm sürüm olduğu yerlerde hep elden ele dolaşır. İhlasın bu sırlı gücünden dolayıdır ki, Allah Rasülü (sas),

"Dini hayatında ihlaslı ol, az amel yeter." (Münavi, Feyzul Kadir, I, 216)

"Her zaman amelleriniz de ihlası gözetin, zira Allah, sadece amelin halis olanını kabul eder." (Münavi, Feyzul Kadir, I, 217)

buyurarak, amellerin ihlas yörüngeli olmasına tenbihte bulunur. İhlas, kul ile Mabud arasında bir sırdır ve bu sırrı Allah, sevdiklerinin kalbine koymuştur.

Özetle ihlas;

"Bu dünyada özellikle uhrevi hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en sağlam bir dayanak noktası, bizi hakikata ulaştıran en kısa bir yol, en makbul bir manevi duadır. Bizi maksatlarımıza ulaştıran en kerametli bir vesile, en yüksek bir haslet, en safi bir ubudiyet,.." (Yirmi Birinci Lem'a)

En Sağlam Bir Dayanak ve En Sâfî Bir Ubudiyet Olarak İHLÂS

İmtihan ve kulluk süreci olan hayatın farklı evrelerinde, bir Müslümanın kendi olarak var olabilmesi için olmazsa olmaz fazilet ve hallerden birisi ihlâstır. Hatırlanacağı üzere, Hz. Adem (a.s.)’in yaratılışı ve kendisine meleklerin secde etmesi münasebetiyle, mel’un İblis’in anlatıldığı kıssada, meleklerden farklı olarak iblis, Yüce Allah’ın, Adem’e (a.s.) secde emrine kibir ve enâniyetinden dolayı uymayarak fıska düşmüş, neticede dergah-ı ilahîden ebediyen kovulmuş ve kendisine kıyamete kadar da mühlet verilmişti. İlgili âyetlerde iblis (şeytan), insanoğlunun Yüce Yaratıcı’sına karşı isyan etmesi uğrunda her türlü yola başvuracağını, elinden geleni ardına koymayacağını, pek çoğunu azdıracağını yemin ederek dile getirmiştir. Bütün kin ve nefretini kusmasına ve kendisinden pek emin görünmesine rağmen, Allah’ın bazı kullarını saptıramayacağını da itiraf etmiştir. İşte şeytanın iğvâ ve idlallerinin kendilerine ilişemediği, tesir icra edemediği ve iblisi çaresiz eli boş bırakan bu kutlular cemaati / ümmeti, Allah’ın ihlâsa erdirdiği, ihlâs sahibi müminlerden başkası değildir. (bk. Hıcr, 39-42) Gerçekten gerek cin gerekse insanlardan oluşan şeytanlara karşı inananların en büyük kuvveti, en makbul şefaatçisi, en metin bir nokta-i istinadı, en makbul bir duayı manevîsi, en kerametli bir vesile-i makasıdı, en yüksek hasleti ve en sâfî ubudiyeti ihlâstır.

İhlâs’ın Sözlük ve Terim Anlamı

Sözlükte, h-l-s fiil kökü, “arınmak, ayrışmak katışıksız ve dupduru olmak” anlamına gelir. İhlâs ise, “bir şeyi, kendisine karışmış ve bulaşmış olan şeylerden arındırmak, ayrıştırmak ve sadece kendisi yapmaktır.” İhlâs bir açıdan, eşyayı yabancı unsurlardan ayrıştırma olurken, bir başka açıdan da aslına ve özüne döndürme anlamını ifade eder ki, h-l-s kökü, “min” edatıyla kullanıldığında kurtulmak ayrılmak manasına gelirken “ilâ” edatıyla kullanıldığında ise ulaşmak ve varmak anlamını taşımaktadır.1 Bu anlamda bir şeyin yabancı unsurlardan ve kirlerden arınması, kurtulması, aynı zamanda onun özüne dönmesi ve ulaşması demektir.

İhlâsın terim/dinî anlamı ise, gizli ve açık bütün nevileriyle şirkten uzak ve tevhid üzere Yüce Allah’a kulluk edilmesi, ibadette sadece Allah rızasının kastedilmesi demektir.2 Kısa ve öz bir şekilde arz edilen bu anlam Kur’ân’da, muhlis, muhlas, muhlisîn, muhlasîn, ed-dinu’l-hâlis, muhlisan lehu’d-dîn, ahlasû dînehum ve muhlısîne lehu’d-dîn, kalıplarıyla beyan edilir. Bu terimlerin bir kısmı, bazı insanların sıfatı olarak geçerken diğer bir kısmı ise, gerçek din ve dindarlığın sıfatı olarak ayetlerde yer almaktadır.3

Peygamberlik âleminin en birinci vasfı sadakat ve onun en nuranî buudu ise ihlâstır. İhlâs ile sıdk ve sadakat arasında sıkı bir irtibat vardır. İhlâs, saflardan saf sadıkların en önemli vasıflarındadır. Başkalarının hayat boyu elde etmek için uğraşıp durdukları ihlâs haline onlar doğuştan mazhardırlar. Kur’ân-ı Kerim, nebî ihlâsını anlatma sadedinde

“Kitapta Musa’yı da an gerçekten O Allah tarafından ihlâsa erdirilen/ihlâsa ermiş (muhlasan) bir kul idi, resul ve nebi idi.” (Meryem, 19/51)

ferman-ı sübhanîsiyle bu önemli mazhariyeti ihtar eder. Evet, enbiya için ihlâs nübüvvetle nerdeyse eşdeğer bir lutf-i ilahîdir. Nitekim âyette geçen muhlasan tabirini ilk müfessirlerden İmam Taberî, “Allah Musa’yı risalet görevi için seçti, onu peygamberlikle diğer insanlardan ayırdı.” şeklinde tefsir etmiştir.4 Müdakkik müfessir İbn Kesîr ise, Hz. Musa’nın muhlis olarak nitelenmesini ibadette ihlâs olarak yorumladıktan sonra, Ebû Lubabe’den şu haberi naklediyor: Bir defasında havariler Hz. İsa’ya muhlis hakkında soru sorarlar, bununu üzerine İsâ (a.s), “Muhlis, öyle bir kişidir ki Allah için amel eder, ancak insanların onu övmesini sevmez, arzulamaz.” diye cevap verir.5 İşarî tefsir geleneğinin önemli temsilcilerinden Kuşeyrî ise, Hz. Musa’nın ihlâsla nitelenmesini, "Allah dışında bir şeye teveccüh etmemesi, kınayanın kınamasına aldırmaması, dünyevî bir hazzı elde etmek gibi bir arzuyla vazifesinde gevşeklik gösterip İlahî bir hakikati görmezlikten gelmemesi" olarak açıklamıştır.6

Meseleyi en genel manada resmeden iblisin iğvasından ve hilelerinden korunmuş kimseleri anlatan âyette geçen “Allah’ın muhlas kulları” ifadesinin tefsiri de konumuz açısından önemlidir.

“İblis, Yâ Rabbi dedi, beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de dünyada onlara günahları süsleyeceğim ve ancak senin ihlâsa erdirdiğin kulların müstesnâ, onların hepsini azdıracağım!..” (Hicr, 15/40-42)

Bu kıssanın anlatıldığı bir diğer ayette muhlas kulların bazı sıfatları zikredilmek suretiyle şöylece tefsir edilmektedir:

“Aslında, iman edip Rabblerine güvenen ve dayananlar üzerinde onun (şeytanın) bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu, ancak onu dost edinenler ve onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl, 16/99-100).

Anlaşıldığı gibi muhlas kullar, iman edip Allah’a dayanan ve Onu vekîl olarak tanıyanlardır. İblisin azdırdıkları ise müşriklerdir. Gerçekten de sadakat ve ihlâs bir ucu insan gönlünde, diğer ucu Hakk’ın inayet katında öyle bir derinliktir ki, o derinliklere yelken açmış ve o kanatla kanatlanmış bir babayiğidin takılıp yollarda kaldığı görülmemiştir.7

Kur’an-ı Kerim’de ihlâs ifadesi “muhlisîne lehu’d-dîn” şeklinde ve on bir defa yer alır ki, insanların, gizlisiyle açığıyla şirkin her türlüsünden arınmış bir imana sahip olmaları anlamına gelmektedir.8

“(Resûlüm!) Şüphesiz ki Kitab'ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allah'a has kılarak kulluk et. Dikkat et, halis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkarcı kimseyi doğru yola iletmez.” (Zümer, 39/2- 3).

Bu âyette geçen “muhlisan lehu’d-din” tabiri, genel itibarıyla Allah’a, ibadet ve itaatte şirk koşmamak olarak tefsir edilirken “ed-dinü’l-hâlis” ise, şirkten arınmış, şirk bulaşmamış din ve diyanet şeklinde açıklanmıştır.9 İlk âyette ihlâs ile ibadet emredildikten ve İslâm veya Allah’a karşı kulluk diyebileceğimiz dinin mahiyeti belirtildikten sonra, devam eden âyetlerde mesele zıtlarıyla karşılaştırılarak daha da anlaşılır hale getirilmektedir. Yani ihlâsa zıt bir ibadetin ve dinin mahiyeti gözler önüne serilmektedir. Bu ise putlara Allah’a yaklaştırsınlar diye tapınmak olan şirktir.10 İhlâs suresinin muhtevasına, isimlendirilişine ve faziletine ait rivâyetlere bakıldığında, ihlâs teriminin, tevhid anlamını içerdiği açıktır.11 Zaten bazı alimler, ihlâsı tevhid ile eşdeğer görmüşlerdir.12

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, "lâakal her onbeş günde bir defa okunmalı" demek suretiyle önemine dikkat çektiği İhlâs hakkındaki risalesinde13 ihlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve manilerini defetmek için zikrettiği düsturların konumuz açısından tahlili çok mühimdir:

“Birinci düsturunuz: Amelinizde rızayı ilahî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok eğer o kabul etse bütün halk reddetse te’siri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde bulunmadığınız halde halklara da kabul ettirir…”

Yukarıda değindiğimiz gibi ihlâsın omurgasını tevhid ve sadakat teşkil etmektedir. Üstad Bediüzzaman zikredilen bu ilk prensip ve ilkeyle, ihlâstaki tevhidin özellikle kullar ile Yüce Allah arasındaki boyutuna değindiği, her türlü kulluk çeşidi ve hizmet-i imâniyenin sadece ve sadece Cenab-Hakk’ın rızası esas alındığı takdirde bir anlamı olduğunu ifade ettiği söylenebilir. Üstad, İkinci ve dördüncü düsturlarda ise,

“Bu hizmet-i Kur’aniye’de bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nevinden gıpta damarını tahrik etmemektir.”,

“Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şakirâne iftihar etmektir.”

ifadeleriyle de İslâm ümmetinin tevhidini, ihlâsın mezkur içtimaî boyutuyla dile getirmektedir. Birinci düsturda fertlerin Aziz ve Hakim olan Yüce Allah’a karşı ve ondan talep ve amellerinde en mühim esasın Allah rızası olduğuna işaret ederken, İslâm ümmetini ve cemaatini ilgilendiren hususlardaki istek ve amellerde, rıza-yı ilahi maksadına ilaveten gönüllerin ve cemiyetin tevhidinin daha doğrusu ihlâsının da gerekli olduğuna telmihte bulunmuştur.

Üstad Bediüzzaman “Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz” demek suretiyle de, her şeyi Allah’tan bilmek ve ne riya gibi dünyevî beklentileri ne de uhrevî beklentileri görmeyerek ihlâstaki zirveye işaret etmiştir. Nitekim Kuşeyrî, ihlâsı genel olarak yapılan ibadetin son derece huşû içinde gerçekleşmesi olarak açıkladıktan sonra, nefis, kalp ve ruh olmak üzere ihlâsın üç mertebesi olduğunu belirtir. Nefisle gerçekleşen ihlâs, ibadetin eksiksiz kusursuz eda edilmesidir. Kalp ile ihlâs, kişilerin onun ibadetini görmesini görmemek, riyadan uzaklaşmaktır. Ruh ile ihlâs ise, manevî beklentilerden arınmaktır.14

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in Dilinden İhlâs: Allah dostu Cüneyd-i Bağdadî (k.s.)’nin sufî tarifinde ifade edildiği üzere ihlâs Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in bir remzidir. Büyük Veli, sufî’yi şöyle tarif eder:

“Sufî, İbrahim (a.s.)’ın kalbi gibi dünyevî kaygılardan selamet bulduğu halde Allah’ın emirlerine itaat eden bir kalbe sahip olan kişidir. Yine sufî, teslimiyeti İsmail (a.s.)’ın teslimiyeti, hüznü Davud (a.s.)’ın hüznü, fakrı İsa (a.s.)’ın fakrı, münacattaki şevki, Musa (a.s.) şevki gibi olan kimsedir. Ve ihlâsı da Muhammed (s.a.s.)’in ihlâsı gibi olan kişidir."15

Pek çok hadis-i şerifte, ihlâsın niteliği ve önemine vurgu yapılmıştır. Bir defasında Allah Resûlü,

“Benim şefaatim ihlâs ile ‘lâ ilahe illallah’ diyenleredir. Çünkü muhlis olanın kalbi dilini, dili kalbini doğrular.” (Müsned, 2/307)

buyurmuştur. Yine “Kim kalbini, imanın dışındaki şeylerden arındırır, sadece imana tahsis ederse kurtulur.” buyurarak inancın niteliği açısından ihlâsın önemini beyan etmişlerdir.

İhlâs, iman kadar amel için de önemli bir yapı taşıdır. İhlâs amelin özü mesabesindedir. Bu sebeple bir hadis-i şerifte bu durum şöylece ifade edilir:

“Ey insanlar biliniz ki (mü’min) kalpler şu üç şeyde hainlik yapmaz (onları tam olarak yerine getirir). Ameli sırf Allah rızası için yapmak, idarecilerin hayrını istemek, Müslümanların cemaatine bağlı kalmak. Zira Müslümanların duası onları arkalarından kuşatır.” (Darimî, Mukaddime 24.)

İbadetin özü duanın eda keyfiyeti noktasında önemli bir esas olduğu gibi, ibadet ve duanın kabülünde de ihlâs olmazsa olmazlardandır. Bir keresinde,

“Bir müslümanın cenaze namazını kıldığınızda onun için ihlâsla dua edin.” (Ebû Davud, Cenaiz 60)

diye tavsiyede bulunan Resûlullah bir başka hadisinde ise,

“Her zaman amellerinizde ihlâsı gözetin; zira Allah sadece amelin halis olanını kabul eder.” (Münâvî, 1/217)

diyerek amellerin ihlâs merkezli olmasına dikkatleri çeker. Yine

“Dini hayatında ihlâslı ol, az da olsa ihlâslı amel sana yeter.” (Münâvî, 1/216)

buyurur. Gerçekten amel bir cesed ise, ihlâs onda can, amel bir kanatsa ihlâs da diğer kanattır. Ne ceset cansız olabilir, ne de tek kanatla bir yere varılabilir.16 Peygamber Efendimiz bir kısım hadislerinde de ihlâs kelimesini zikretmeksizin içeriğine vurgu yapmıştır:

“Şüphesiz Allah sizin suret ve dış görünüşlerinize değil; kalplerinize bakar.” (Müslim, Birr 33; İbn Mâce, Zühd 9)

İhlâs bir kalp amelidir ve Allah da kalplerin değişim ve temayüllerine göre insana değer verir.

Bir defasında Resûlullah, arkadaşlarının yanına geldiğinde, onlara “Sizin hakkınızda beni, Deccal’in şerrinden daha çok endişelendiren bir kaygımı haber vereyim mi” buyurmuştu. Onlar da, “Buyur Ey Allah’ın Rasulü” diye mukabele etmiş, bunun üzerine Hz. Peygamber, “Bu gizli şirktir ki kişinin namaz kılmaya kalktığında kendisini görenler için namazını güzelleştirmesi allayıp pullamasıdır.” (İbn Mâce, Zühd 21) diye cevap vermiştir. Bu hadisin benzeri diğer iki rivâyette ise, şirk-i hafî yerine şirk-i sağîr ve şirk-i serâir ifadeleri yer almaktadır (Müsned, 2/30). Küçük şirk veya şirk-i hafî ise, Müslüman bir ferdin, dinî bazı iş ve amelleri yaparken, Allah’ın dışında kişilerin rızasını hesaba katmasıdır ki İslâmî terminolojide, riya terimiyle ifade edilmektedir.17

Hz. Peygamber’in riya ile ilgili hadislerinden birinde “Sizin hakkınızda kaygılandığım küçük şirkten sizi uyarırım.” buyurulur. Küçük şirk nedir diye kendisine sorulduğunda ise “Riyadır.” diye cevap verir ve devamında,

“Yüce Allah, amellerinin karşılıklarını görecekleri günde kullarına şöyle buyuracaktır: “Dünyadayken yaranmaya çalıştığınız kimselerin yanına gidin, bakın onlardan bir karşılık görecek misiniz?” (Tirmizî, Nüzûr 3; İbn Mâce Fiten 19) Yine bir hadiste

“Hardal tanesi kadar riya bulaşmış hiç bir amel kabul edilmeyecektir.” (Müslim, İman 148,149; Ebû Davud, Libas 26) buyurulmaktadır.

Selef-i Salihînin Dilinden İhlâs

Cüneyd Bağdâdî, “İhlâs, kul ile Allah arasında bir sırdır. Melek onu bilmez ki sevap yazsın. Şeytan ona muttali olamaz ki ifsad etsin. Hevâ ve heves onu fark edemez ki kendisine meylettirsin.” şeklinde ihlâsı açıklamıştır.18

Kuşeyrî, ihlâsla ilgili birkaç tanım getirmiştir: Birisi, ihlâs, amelleri onlara arız olan manevî kirlilikten arındırmaktır ki bu manevî kirler amelden “sâlih” vasfını kaldırır.19 Diğeri ise ibadette sadece Allah’ın gözetilmesi, birlenmesi demektir ki kul taatıyla yalnızca Allah'a yaklaşmayı diler, asla birisine yaranmak, insanların övgüsünü kazanmak gibi şeyleri gaye etmez, ibadetlerinde düşünmez. Kısaca ihlâs ameli riyadan arındırmaktır.20

Abdullah el-Ensârî’ye göre ihlâs, amelin her türlü yabancı şeylerden arındırılması, dupduru edâ edilmesi olarak tanımlamakta ve üç derecesinin olduğu belirtilmektedir: Birinci derece, kişinin amelini kendinden bilmekten, ona güvenmekten, yetinmekten ve karşılık beklemekten kurtulmasıdır. İkinci derece, kişinin bütün gayretiyle amel etmesine reğmen amelinden haya duyması, nefsiyle değil de Allah’ın fazlı ve keremiyle irtibatlandırmasıdır. Üçüncüsüne gelince, amelini ilme tâbi kılıp kendisini de hakkın hükmüne teslim etmesi, mâsivadan kurtulmasıdır.21

İbn Atâullah İskenderî, amelleri birer beden, ihlâsı ise onların ruhu olarak açıklamaktadır. Bu benzetmenin şerhinde ise, Abdülmecîd eş-Şernûbî, ihlâsın kişilerin manevî durumuna göre üç mertebesi olduğunu belirtip bunları açıklar: Birincisi, abidlerin (Avâmın) ihlâsıdır ki kişinin amellerinin açık ve gizli riyadan ve nefsî hazlardan kurtulması, Allah’ın mükafatını ve ikabını düşünerek kulluk etmesidir. İkincisi, muhibbînin ihlâsıdır ki kişi amellerinde sadece Allah’ı yüceltmeyi ve tazimi kasteder. Üçüncüsü ise, mukarrebînin ihlâsıdır ki kişinin her türlü tahrik ve teskinde Allah’ın birliğini müşahede etmeleri, kendilerini bir güce ve kuvvete sahip görmekten uzaklaşarak her şeyi Allah’ın lütfu ve ihsanı olarak görmeleridir.22

İmam Gazâlî, ihlâsı, iki kısımda mütalâa etmektedir. Nasıl şirkin celîsi ve hafîsi varsa buna mukabil gelen ihlâs da vardır. Birincisi tevhidde ihlâstır ki Yüce Allaha uluhiyyetinde ortak koşmamaktır. İhlâsın ikinci derecesi ise, niyet ve maksatlarda sadece Allah’a teveccüh olmasıdır ki riyasız bir ameli ifade eder.23

İsmail Ankaravî ise ihlâsı dinî amelleri kibir ve riyadan arındırıp halis, saf hale getirmektir, şeklinde tarif etmiştir... Hakikat şu ki, ihlâs yalnız ve yalnız Allah için ve O’nun rızasını kazanma yolunda yapılan ibadetle kazanılır.24

İşin daha doğrusu ihlâs, kul ile Mâbud arasında bir sırdır ve bu sırrı Allah, sadece sevdiklerinin kalbine koymuştur. Kalbi ihlâsa uyanmış bir insanın nazarında medh ü zem, tazim ü tahkir ve yaptığı işlerle bilinip bilinmemesi, hatta sevap ve mükafat mülahazası kat’iyen söz konusu değildir.25

Sonuç olarak denilebilir ki ihlâs, kişinin kalbî ve bedenî olmak üzere bütün ibadet ve amellerinde, nefsine pay çıkarmaması, hattâ ihlâsını dahi görmemesidir. Evet özetle ihlâs, doğru, samimi, katışıksız, dupduru olma ve kalbi bulandıracak şeylere karşı kapalı kalma ve yaşama halidir. Diğer bir deyişle gönül safveti, fikir istikameti, Allah ile münasebetlerinde dünyevî garazlardan uzak kalma ve tam bir sadakatle kullukta bulunma halidir.

Dipnotlar:

1. İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-Arab, “hls” md., Beyrut 1990,
2. Ebu’l-Bekâ el-Kefevî, el-Külliyyat, Beyrut 1993, s. 414, 434, 64.
3. bk. Yunus Ekin “İhlâs Kavramının Semantik Analizi”, Tasavvuf Dergisi, 9 (2002) s.149.
4. Taberî, İbn Cerir, Camiul-Beyan, Beyrut 1995, XVI, 118.
5. İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm, İstanbul 1984, V, 232:
6. Kuşeyrî, Letâifu’l-İşârât, IV, 105.
7. Taberî, Câmiu'l-beyân, V, 455-456.
8. Kurtubî, el-Câmi’, XV, 208; İbnü’l-Cevzî, Ebu’l-Ferec, Zâdü’l-Mesîr, Beyrut 1994,VII, 41.
9. Şevkânî, Muhammed b. Ali, Fethu’l-Kadir, Beyrut 1997, IV, 562-563.
10. İbn Kesîr, Tefsir, VIII, 538-544; Feyrûzâbâdî, Besâiru Zevi’t-Temyîz, Beyrut ts., I,553.
11. İbn Manzûr, Lisanül-Arab, “hls” md.
12. Bediüzzaman Said Nursî,Lem’alar, 21. Lem’a, Şahdamar yayınları,
13. Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, V, 267.
14. Cebecioğlu, Ethem, “Prof Nicholson’ın Kronolojik Esaslı Tasavvuf Tarifleri”, A.Ü.İ.F.D., 29 (1987), 387-395.
15. İbnü’l-Cevzî, Ebu’l-Ferec, Nüzhetü’l-a’yun, Beyrut 1987, s. 372.
16. Kuşeyrî, er-Risale, 104; Yılmaz, H. Kamil, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, s.169.
17. Kuşeyrî, Letâif, III, 281.
18. Kuşeyrî, er-Risale, 104.
19. Abdullah el-Ensârî, Menâzilü’s-Sâirîn, Mısır ts., s.
20. Şernûbî, Abdülmecîd, Şerhü’l-Hikemi’l-Atâiyye, Dımeşk 1989, s. 23.
21. Gazalî, İhyâ, IV, 580.
22. İsmail Ankaravî, Minhâcü’l-fukarâ, Haz. Saadettin Ekici, İstanbul1996, s, 252.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorumlar

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.