Hırsızın el kesme cezası çok ağır değil mi?

Tarih: 07.03.2022 - 00:21 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İslam’da hırsıza verilen el kesme cezası, elleri kesmek için değil, hırsızlığın önünü kesmek içindir.

Kişinin helalinden kazanmış olduğu malına hiçbir şekilde dokunulamaz. Çalan kimse şiddetli bir şekilde cezalandırılır ve eli kesilir. Kur'an bunu şöyle bildirir:

“İşledikleri suça bir karşılık ve Allah tarafından insanlara ibret verici bir ceza olmak üzere, hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin. Allah Aziz'dir- Hakîm'dir (mutlak galiptir, tam hikmet sahibidir.)(Maide, 5/38)

İslam hukuk sisteminde hırsıza verilen cezayı çok şiddetli bulan birisine, muhatabı sorar: "Dostum, otuz yıllık birikimini birisi evine girip çalsa, sonra sen de onu yakalasan, ona ne yaparsın?"

Adam der: “Öldürürüm onu!”

Muhatabı der: “Sen, şiddetli bulduğun hükümden daha ileri gittin, şeriat onun bir elini keserken, sen adamın canına kıydın, ne el bıraktın, ne ayak!”

Merhum Hamdi Yazır, bu konuda şöyle der:

“Hırsızlığa cesaret eden bir elin İslam’ın toplum hayatı içinde kangren olmuş bir uzuv gibi kesilmesi kaçınılmaz olur.” (Yazır, Hak Dini Kuran Dili, 3/1673)

Diğer taraftan, her hâlükârda şu nokta göz ardı edilmemelidir:

Cezalar okşayıcı değil, caydırıcı olmalıdır. Okşayıcı cezalar suçu önlemez, aksine suça özendirir. “Ah bir zengin olsam.” diyen nice insan, hırsızlıkla buna ulaşmayı hayal edebilir. Yakalansa bile eline bir şey olmadığını, içerde üç-beş ay yatıp sonra çıktığını gördüğünden bu riski kolaylıkla göze alır, hırsızlık yapar.

Şayet yakalansa, içerde kaldığı üç-beş ay kendisine âdeta bir “korku yenme” tecrübesi olur, aklı başına gelip vazgeçmekten ziyade “hırsızlığa devam” kararı alır. Hele içerde benzeri şahıslarla kalmışsa, onlardan da tecrübe kazanır, hatta çıktıklarında organize hale gelip “çete” olarak yollarına devam ederler.

Bediüzzaman Hazretleri, dinde hırsızlığın cezası meselesini mufassal bir anlatımla şöyle ele alır:

Bir zaman bir adam, bir sahrada, bedeviler içinde ehl-i hakikat bir zatın evine misafir olur. Bakıyor ki, onlar mallarının muhafazasına ehemmiyet vermiyorlar. Hatta ev sahibi, evinin köşesinde paraları ora­larda açıkta bırakmış. Misafir, hane sahibine dedi: “Hırsızlıktan korkmu­yor musunuz, böyle malınızı köşeye atmışsınız?”

Hane sahibi dedi: “Bizde hırsızlık olmaz.”

Misafir dedi: “Biz paralarımızı kasalarımıza koyduğumuz ve kilitle­diğimiz hâlde çok defalar hırsızlık oluyor.”

Hane sahibi demiş: “Biz emr-i İlahî namına ve adalet-i şeriye hesa­bına hırsızın elini kesiyoruz.”

Misafir dedi: “Öyle ise çoğunuzun bir eli olmamak lazım gelir.”

Hane sahibi dedi: “Ben elli yaşına girdim, bütün ömrümde bir tek el kesildiğini gördüm.”

Misafir taaccüp etti, dedi ki: “Memleketimizde her gün elli adamı hırsızlık ettikleri için hapse sokuyoruz. Sizin buradaki adaletinizin yüzde biri kadar tesiri olmuyor.”

Hane sahibi dedi: “Siz büyük bir hakikatten ve acib ve kuvvetli bir sırdan gaflet etmişsiniz, terketmişsiniz. Onun için adaletin hakikatini kaybetmişsiniz. Maslahat-ı beşeriye yerine adalet perdesi altında ga­razlar, zalimane ve tarafgirane cereyanlar müdahale eder, hükümlerin te­sirini kırar. O hakikatin sırrı budur:

Bizde bir hırsız, elini başkasının malına uzattığı dakikada hadd-i şerînin icrasını tahattur eder. Arş-ı İlahîden nazil olan emir hatırına ge­lir. İmanın hassası ile, kalbin kulağı ile, kelâm-ı ezelîden gelen ve “hırsız elinin idamına” hükmeden وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا اَيْدِيَهُمَا  ayetini hissedip işitir gibi iman ve itikadı heyecana ve hissiyat-ı ulviyesi hare­kete gelir. Ruhun etrafından, vicdanın derin yerlerinden, o sirkat meyelanına hücum gibi bir halet-i ruhiye hâsıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelan parçalanır, çekilir. Git gide o meyelan bütün bütün kesilir. Çünkü yalnız vehim ve fikir değil, belki manevî kuvveleri -akıl, kalb ve vicdan- birden o hisse, o hevese hücum eder. Hadd-i şerîyi tahattur ile ulvî zecr ve vicdanî bir yasakçı o hissin karşısına çıkar, susturur.

Evet, iman kalpte, kafada daimî bir manevi yasakçı bıraktığından fena meyelanlar histen, nefisten çıktıkça “yasaktır” der, tardeder kaçırır.

Evet, insanın fiilleri kalbin, hissin temayülatından çıkar. O temayülat, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından gelir. Ruh ise, iman nuru ile hare­kete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeğe çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevkedip mağlup etmez.

Elhasıl: Had ve ceza, emr-i İlahî ve adalet-i Rabbâniye namına icra edildiği vakit hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiye­tindeki latifeleri müteessir ve alâkadar olur.

İşte bu mana içindir ki, elli senede bir ceza, sizin her gün müteaddit hapsinizden ziyade bize faide veriyor. Sizin adalet namı altındaki cezalarınız, yalnız vehminizi müteessir eder. Çünkü biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit millet, vatan maslahatı ve menfaati hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yahut in­sanlar eğer bilseler ona fena nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse, hükûmet de onu hapsetmek ihtimali hatırına geliyor. O vakit yalnız kuvve-i vahimesi cüz’î bir teessür hisseder. Hâlbuki nefis ve histen çıkan -hususan ihtiyacı da varsa- kuvvetli bir meyelan galebe eder. Daha o fenalıktan vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emr-i İlahî ile olmadığından o cezalar da adalet değil. Abdestsiz, kıblesiz na­maz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek hakikî adalet ve tesirli ceza odur ki: Allah’ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner.

İşte bu cüzî sirkat meselesine sair küllî ve şümullü ahkâm-ı İlahiye kıyas edilsin. Tâ anlaşılsın ki: Saadet-i beşeriye dünyada adalet ile olabi­lir. Adalet ise doğrudan doğruya Kur'an’ın gösterdiği yol ile olabilir…” (bk. Hutbe-i Şamiye, s. 75)

Öyle görülüyor ki, İslam’da hırsıza verilen el kesme cezası elleri kesmek için değil, hırsızlığın önünü kesmek içindir.

Bu cezanın uygulandığı dönemlerde hırsızlığın önü büyük ölçüde alınmış, dengeli ve huzurlu bir toplum modeli ortaya konmuştur.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 500+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun