Bütün ilimler, fenler Allah'ın bir ismine mi dayanır?

Tarih: 15.04.2020 - 11:44 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Günümüz insanının ilim ve fen sahasında sahip olduğu bilgi birikimi ve kültürü, bütün beşeriyet tarihi boyunca elde edilen bilgi ve tecrübelerin bir hülasası ve ürünüdür. Bu bilgi birikiminin başlangıcını bütün insanlığın atası olan Hz. Âdem’e kadar götürmek mümkündür. Zira Allah bütün isimleri Hz. Âdem’e öğrettiğini bize şöyle bildirmektedir:

“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti…”( Bakara Sûresi, 31. Ayet).

Bu ayetin tefsirinde her bir ilmin ve fennin Allah’ın bir ismine dayandığı ve ayna olduğu şöyle nazara verilmektedir:

Her bir kemâlin, her bir ilmin, her bir terakkiyâtın, her bir fennin bir hakikat-i âliyesi (Yüksek bir hakikati)  var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye (Allah’ın ismine) dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri 

bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs (noksan) bir gölgedir.

Meselâ, hendese (Mühendislik, geometri)  bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehâsı (en yüksek noktası), Cenâb-ı Hakkın ism-i Adl (Allah’ın her şeyi ölçülü ve dengeli yaratması) ve Mukaddir'ine (her şeyi önceden ölçülü olarak belirlemesi) yetişip, hendese aynasında o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.

Meselâ, tıp bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlakın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rû-yi zeminde Rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle, tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur.

Meselâ, hakikat-i mevcudattan bahseden hikmetü'l-eşya, Cenâb-ı Hakkın (celle celâlühü) ism-i Hakîm'inin tecelliyât-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misilli dalâlete yol açar”

Demek kâinattaki her bir ilim, her bir fen, Allah’ın bir, bazen birden fazla ismine dayanmakta ve ona ayna olmaktadır. Her bir varlık, belirli bir ölçü, nizam ve intizam içerisinde, bir gaye ve fayda gözetilerek yaratılmış olmasıyla Alîm ve Hakîm olan Yaratıcı’larının isimlerine ayna olmakta ve o isimlerin cilvelerini yansıtmaktadır.

Sinek kanadından semavattaki yıldızlara, atomdan galaksilere kadar her şeyde son derece hassas bir ölçü,  kendine has miktar ve şekil gibi yapıları ve özelikleriyle insanı hayrete düşürmektedir.

Mesela mühendislik ve geometri, Adl ve Mukaddir ismini bize göstermekte ve o ismin tecellisine ayna olmaktadır.

Şayet kâinattaki bütün varlıklarda görülen bu hassas ölçü, belirli gayeye göre dengeli, faydalı, hikmetli yaratılış ve mükemmel idare ediliş, mevcut kanunlar ve o kanunlara ve nizamlara itaatli hareketleri bir isme dayandırılmazsa, o zaman her şey tesadüf ve gelişigüzelliğe, mevhum tabiata, akılsız ve şuursuz sebeplere verilerek, bütün bu güzellikler abesiyete ve karmakarışıklığa mahkûm edilmiş olur.

Mesela, tıp ilmine göre kâinata bakılacak olursa, yerküre büyük bir eczane ve büyük bir hastane suretinde yaratılmış. Şafii hakiki tarafından maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanları istif ve ihsan edilmiş olduğu görülür.

Bütün bunlar hikmetli bir şekilde şifa verici olan Zat’ın varlığını ve birliğini, her şeye yetişen şefkatini, kudsi ve geniş rahmetini, merhametini, acımasını ve bütün dertlilere derman yetiştiren Şafii isminin tecellisini apaçık bir şekilde akla göstermektedir.

Mesela, kâinata varlıkların yaratılış gayelerini araştıran ilimlerin gözüyle bakılacak olursa, bütün varlıkların mutlaka bir yaratılış gayesi ve faydasının olduğu görülecektir. Bu faydalar ya doğrudandır ya da dolaylıdır. Bu da Allah’ın Hakîm isminin her şeyde tecelli ettiğini ve her şeyin O’nun idaresinde ve terbiyesinde ve O’nun yaratmasıyla olduğunu göstermektedir. Eğer bu yaratılışlar O’na dayandırılmayacak olursa, hurafelere yol açılmış olur. Yani, varlıkların meydana gelişi, akılsız ve şuursuz tabiata, gelişigüzel cereyan eden tesadüfe verilir.  Bunu da ne aklın ve ne de mantığın kabul etmesi mümkün değildir.

Sonuç olarak, bütün ilimlerin, bütün fenlerin hakikati, Cenâb-ı Hakk’ın bir isminin tecellisine bakar, o isme bağlıdır, o isme dayanır, o isme aynadır. İlimlerde ve fenlerde ne kadar terakki edilse, ne kadar güzellikler ortaya konulsa, dayandığı ismin, güzelliğini, şerefini göstermiş olur.

İşte ilim insanlarının kâinattaki fenlere, o fennin dayandığı ve o fende tecelli eden isme göre bakışları, Marifet-i İlâhîye olur. O ilimdeki bütün araştırmalar ve çalışmalar bir tefekkür olur.  Yani, bütün ilimler ve fenler Allah’ı bilmeye, O’nun kâinattaki umumi tasarrufunun, iradesinin, kudretinin, ilminin tecellilerini görmeye ve anlamaya vesile olur.

İşte bütün bunlardan sonra, kâinattaki varlıkları araştırmayı, onların yaratılışları üzerinde tefekkür etmeyi, akıl etmeyi, düşünmeyi teşvik eden, onların yaratılış gaye ve hikmetlerini bilmeyi, Allah’ı daha iyi anlamaya vesile olduğunu kabul eden bir din; fen ve ilme ters düşüyor denilebilir mi? Din ve bilim ayrıdır denilebilir mi? İlim ve fenlere çalışmayı ibadet kabul eden bir dinin, terakkiye mani olduğu söylenebilir mi? 

Acaba! “Köle efendisine ve hizmetkâr reisine ve velet pederine nasıl düşman ve muarız olabilir? Halbuki İslâmiyet fününun  seyidi ve mürşidi ve ulum-u hakikiyenin reis ve pederidir

Fakat ne yazık ki, yanlış, bâtıl anlayışlarla, vesvese ile medeniyetin ve ilmin kapısı olan İslâm dini fenlere, ilimlere karşı imiş gibi gösterilerek nesiller ondan ürkütüldü ve din ayrı, bilim ayrı felsefesi yerleştirilmeye çalışılmıştır. 

 

 

 


 

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun