Fen bilimleri ve meslekler, Allah'ın isimlerine mi dayanır?

Tarih: 28.06.2016 - 00:45 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Her bir kemalin, her bir ilmin, her bir terakkiyatın, her bir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlahîye dayanıyor. (Sözler, 262)
- Cevşen duasında okuduğumuz Esma-ül hüsnadan Dâmin, Muakkıb, Nâhi, Mübîn, Mekîn ve Muhsî isimleri hangi ilimlere, fenlere ve mesleklere işaret eder?
- Ayrıca, her bir terakkinin, bir fenne dayanmasını açıklar mısınız?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

- Önce şunu ifade edelim ki, soruda geçen ifadelerden yalnız fen bilimlerini anlamak isabetli değildir.

- Üstad'ın, “kemal, ilim, terakki” yanında ayrıca “fen” sözcüğünü kullanmasından anlaşıldığı üzere, bu hususların bir kısmı fen ilimleriyle ilgili, bir kısmı da manevi sahadaki ilimlerle alakalıdır.

Örneğin, fizik, kimya bir fen ilmidir, din, ahlak, velayet bir manevi ilimdir.

Tabii ki, ilimlerin birbirinden destek aldıklarını da unutmamak gerekir.

- Bu pencereden bakıldığında, sorudaki isimler hakkında şunları söyleyebiliriz:

DÂMİN: Bu kelime, bir şeye kefalet eden, taahhüt eden, teminat veren, üstlenen anlamına gelir. Allah’ın Dâmin ismi, maddi-manevi ilahi hikmete göre olması gereken her şeyin olacağına kefalet eden anlamına gelir. Bu kefalette, rızkın, hayatın, haşrin hakikati vardır. Bütün yolları tevhide çıkan dünya ve ahiretle ilgili her şeyin var edilmesi, sırr-ı kayyumiyetle muvakkat veya daimi bekaya mazhar olması, tamamen Allah’ın teminatı altındadır.

Özetle, Dâmin ismi, “la ilahe illa hu = Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur; la halika illa hu = Allah’tan başka hiçbir yaratan yoktur; la razika illa hu = Allah’tan başka hiçbir rızık veren yoktur; la mümite illa hu = Allah’tan başka hiçbir öldüren yoktur; la muhyiye illa hu = Allah’tan başka hiçbir hayat veren yoktur…” hakikatinin bir unvanıdır.

MUAKKİB: Bir şeyi takip eden, onu izleyen, gözeten anlamına gelir. Ayette insanları izleyen, takip eden ve koruma görevini yapan melekler için “Muakkibat = Takib edenler” kelimesi kullanılmıştır. (Rad, 13/11)

Muakkib ismi, Allah’ın her şeyle ve özellikle insanlarla yakından ilgilendiğini, onların ihtiyaçlarını giderdiğini, onların iyi veya kötülük adına yaptıkları her işlerini -kayıt altına almak için- izlediğini ifade etmektedir.

Demek ki bu isim, her şeyin Allah tarafından denetlenmekte, gözetilmekte, hem vasıtasız hem (melek gibi memurlarla) vasıtalı olarak takip edilip gözetim altında tutulmakta olduğuna dair geniş bir hakikati ifade etmektedir.

NÂHİ: Bu ismin anlamı, bazı şeyleri yasaklayan, ondan sakındıran demektir.

Yasaklar, genellikle kötü şeylerin yapılmamasına yöneliktir. Fakat insanlar bazen iyi şeyleri de kötü olarak düşünüp onları da yasaklayabilirler. Her şeyi hakkıyla bilen Allah’ın yasakladığı her şey kötüdür. O halde, insanların bozulmamış fıtrat ve vicdanlarının ve de hak dinlerin çirkin gördüğü her şey bu yasakların kapsamındadır.

Kötü ve zararlı olan şeylerden insanları sakındırmak suretiyle onları karantinaya alan, bu yolla onların fert ve toplumsal hayatlarını barış, huzur ve mutluluk havzasına dahil eden NÂHÎ ismi bu “arındırma” hakikatini ifade etmektedir.

MUBÎN: Bu isim, bir sözü veya bir fiili açıkça ortaya koyan, açık ifade eden manasına gelir. Allah’ın ismi olarak “el-Mübîn” kelimesi yalnız şu ayette yer almıştır:

“O gün Allah onlara hak ettikleri karşılığı tam tamına verecek ve onlar da Allah’ın, gerçeği açıklayan, hakkın ta kendisi olduğunu anlayacaklardır.” (Nur, 24/25)

Bu ayette Mubin ismi, Hak ismiyle birlikte kullanılmıştır. Kıyamet günü, Allah’ın vahiyle insanlara bildirdiği her şeyin çok açık ifade edildiğini gördüklerinde Onun “mubin” olduğu; bildirdiği her şeyin gerçek olduğunu idrak ettiklerinde ise, Onun “Hak” olduğunu bileceklerdir.

Demek ki Mubin ismi, Allah’ın hem kâinat kitabındaki hakikatleri ders veren ontolojik ifadelerinin, hem Vahiy kitaplarında ve Kur'an’daki hakikatleri ders veren kelamî beyanlarının, meramını çok güzel ifade eden açık-seçik beyanlar olduğu hakikatinin unvanıdır.

MEKÎN: Allah’ın en büyük, en aziz, en yüce bir varlık olduğunun unvanıdır.

İnsanların ahsen-i takvimdeki şerefli konumu, daha anne rahminde iken orayı kendisine “kara-ı mekin” yapılması, sonra dünya hayatında kazanılan manevi makamlar ve meşru dairedeki yüksek dünyevi makamların kazanılması gibi hakikatler bu ismin birer tezahürüdür.  

İlahi emir ve yasaklar çerçevesinde tanzim edilen bir hayatın göstergesi olan bütün İslami ve insani değerler, bu isimle irtibatı olan hakikatlerdir.

MUHSİ: Bu isim, tek tek sayan manasına gelir. Kur'an’da isim olarak geçmemekle beraber, bunun fiili birkaç defa kullanılmıştır.

“Allah her şeyi ilmiyle kuşatmış ve her şeyi tek tek saymıştır.” (Cin, 72/28)

mealindeki ayette bu ismin fiili olan “ahsa” kelimesi kullanılmıştır.

Bütün sayımların, istatistiklerin ortaya koyduğu hakikatler, Alim, Hakim isimleri yanında Muhsi ismine de bakıyor. Kozmolojideki Kopernic prensibi, sulardaki Arşimet kanunu, matematik, fizik, kimya formüllerinin hepsi, “24 ayar altın formülü”, hülasa varlıkların hepsinde görülen denge ve ahengi sağlayan aritmetik hesapların tümü, bir yanıyla Muhsi ismine dayanan birer hakikattir.

Cevap 2:

İlim, madde âleminin, hayatın ve özellikle insanın nasıl var olduğunu inceler, bu alemde cereyan eden İlâhî kanunları bulup çıkarır. Bu kanunlar sayesinde insanlığın teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân hazırlar.

Din ise, kâinatın ve madde âleminin niçin yaratıldığını ve yaratıcısının kim olduğunu ortaya koyar. Özellikle insanın varlıklar içindeki müstesna mevkiini, yaratılış gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin mahiyetini belirtir.  

Şu halde ilim ile din için: Varlık âleminin sır ve muamma kutularını açan iki anahtardır denebilir. Biri, varlıkların yaratılış şeklini, maddî mahiyetini ortaya koyarken; diğeri de yaratılış sebebini ve gayesini açıklamaktadır. Bu bakımdan ortada birbirleri ile çatışan bir durum yoktur. Aksine birbirlerini tamamlama söz konusudur.  

İlim ilerledikçe dinî görüşlerin iflâs edeceğini sananlar, bu noktada yanılmışlardır. Bilakis, ilmin ileriye doğru attığı her adım, her yeni buluş, düşünen insanlığı dinî akîdelere biraz daha yaklaştırmış ve Allah'ın büyüklüğünü biraz daha yakından göstermiştir. Şöyle ki: 

"Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamın dayandığı kanunların keşfinden ve bu kanunlardan istifade yollarının araştırılmasından ibaret olan ilimler", bu muhteşem nizamı kuran ve işleten Allah'ın varlığına en kuvvetli burhan ve şahitlerdir. O yüce Yaratanın varlığını, eşsiz kudretini inkar etmek; ancak gözle görülen mevcut nizamı inkar etmekle mümkün olur. Nizamın inkârı halinde ise, ortada ilim kalmaz.  

Diğer taraftan ilimler, Allah'ın yarattığı varlıklar alemini incelediklerinden, yaratılıştaki harikaları, ince hesap ve ölçüleri ortaya koymakta ve varlıklar üzerinde tecelli eden İlâhî isim ve sıfatları meydana çıkarmaktadırlar.

Bu bakımdan, ilimlerin Allah'ın isimlerine ayna olduklarını ve her bir ilmin Allah'ın bir ismine dayandığını ve hakikatını o isimden aldığını söyleyebiliriz.

Bu hususu sorudaki cümlenin geçtiği yerde, Bediüzzaman şöyle izah etmektedir:  

"Her bir kemâlin, her bir ilmin, her bir terakkiyatın, her bir fennin bir hakikat-ı âliyyesi [yüce bir hakikatı] var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı [çeşitli tecellileri] ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir."  

"Meselâ: Hendese [geometri] bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehası [ulaşabileceği en son nokta], Cenâb-ı Hakk'ın ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetişip hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini müşahede etmektir."  

"Meselâ: Tıb bir fendir. Hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikatı, Hakîm-i Mutlak'ın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rûy-i zeminde [yeryüzünde] Rahimâne cilvelerini, edviyelerde [devâlarda] görmekle tıb kemâlâtını bulur, hakikat olur."  

"Meselâ: Hakikat-ı mevcûdattan bahseden hikmetü'l-Eşyâ, Cenâb-ı Hakk'ın (Celle Celâlühû) ism-i Hakîminin tecelliyat-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde vemaslahatlarında görmekle ve o isme ve ona dayanmakla şu hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misillû dalâlete [sapıklığa] yol açar."  

"İşte sana üç misâl! Sair kemâlât ve fünûnu [fenleri] bu üç misâle kıyâs et." (bk. Sözler, s. 262)  

Gerçekten de Bediüzzaman'ın işaret ettiği gibi, ilim ve fenlerin hakikatinin İlâhî bir isme istinad ettiği görülmez veya görmezlikten gelinirse, ilmin ya inançsızlığa yol açacağı veya faydasız birer meşguliyet mahiyeti alacağı, günümüzde pek çok misalleriyle ortaya çıkmıştır...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun