Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil mi?

Soru Detayı

- Yunus Emre'nin "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil..." sözünü nasıl anlamalıyız; kastedilen mana nedir?
- Buna göre, gönül kıranın namazı geçersiz mi?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu tür ifadeler, namazın geçersiz olacağı anlamında değil, tam ve mükemmel bir namaz olmayacağı anlamındadır.

“Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil”

Gerek Kur'an-ı Kerîm’de gerekse Hadîs-i Şeriflerde, ibadetler ile ahlaki davranışlarımız araındaki ilişkiye dikkat çekilmiş, birinin eksik olmasıyla diğerinin de eksik kalacağına işaret edlmiştir.

Kur'an-ı Kerim’de; “Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 29/45) ayetinde namazın kötülükten koruyucu vasfına dikkat çekilirken, diğer taraftan; “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır, hayra da mâni olurlar.” (Maun, 107/4–6) buyrularak ihlâstan yoksun olarak ibadet edenler, ağır bir dille uyarılmışlardır.

Bu manaya işaretle Peygamber Efendimiz (asm) de bir hadîs-i şerifte buyurmuştur:

“Kimin ki, kıldığı namaz onu kötülükten ve hayâsızlıktan alıkoymuyorsa ancak onu Allah’tan uzaklaştırır.” (Ahmed b. Hanbel, Zühd ; Taberânî, mu’cemü’l-kebîr, IX, 268 h no: 10862)

Gerek ayetlerde gerekse hadislerde kastedilen, dînin ve akl-ı selîmin hoş görmediği, tabii karşılamadığı her hareket ve sözün, namaz kılan bir kimseye yakışmadığı, bir takım fenalıkları işleyen ve bunlarda ısrar eden kimsenin kılmış olduğu namazdan hakiki bir surette istifade edemeyeceği vurgulanmaktadır.

Bu durumun sadece namaz için değil, diğer ibadertlerimiz için de söz konusu olduğu gerek ayetlerde gerekse hadis-i şeriflerde ifade edilmiştir.

Mesela; Ebu Hüreyre (r.a)’ın rivayetine göre Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) şöyle  buyurmuştur: 

“Öyle  oruç  tutanlar  vardır  ki,  tuttukları  oruçtan  görecekleri  fayda,  aç  ve susuz kalmaktır. Gece kalkıp da öyle namaz kılanlar bulunur ki, uykusuz kalmaktan başka bir şey elde edemezler.” (İbn Mâce, Sıyam, 21)

Ömer bin Abdülaziz der ki: "Namaz kılmaktan yay, oruç tutmaktan tüy gibi olsanız, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmadıkça, Allah bizim bu ibadetlerimize dönüp de bakmaz bile..."

İslam ahlâkı, dinin esasıdır. Faraza, itikadî veya fıkhî hükümler, ahlâkî esastan mahrum bulunsalar, ruhsuz bir ceset veya içi boş bir heykelden başka bir şey olmazlardı.

Dindârlık ise özü olmaksızın dinin sadece şekli unsurlarına sıkıca tutunmak değildir. Din şahsî ihtiyaçları temin için bir vasıta da değildir. Dindarlık şuurlu bir şekilde dîni anlamak ve onunla amel etmektir; ibadet hayatı ile içtimai hayat arasında bağlantı kurabilmektir.

Yunus Emre de “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil.” ifadesiyle bu hususa dikkat çekmekte ve içtimai hayatın tesisinde ehemmiyeti olan insanları incitmek ve gönül kırmamanın ibadetlerden elde edilecek bazı kazanımlardan mahrumiyete sebebiyet vereceğine dikkat çekmiştir.

Benzer değerlendirmeler pek çok sufi tarafından dile getirilmiştir.

Mesela Ebu'l-Hasan Harakanî insanları incitmeme ile ilgili şöyle der:

“Bir din kardeşini incitmeden sabahtan akşama çıkan bir mümin, o gün akşama kadar Resulullah ile beraber yaşamış gibidir. Eğer bir mümini incitirse, Allah onun o günkü ibadetini kabul etmez.”

Gönül, insanın sonsuzluğunu, ölümsüzlüğünü, yüceliğini; iğreti, bayağı, geçici değerlerden uzaklaşmasını dile getiren bütün mânâların tek kelimeyle ifadesidir.

İnsanın gönlü, tasavvufî düşüncede, Allah’ın evi, nazargâhıdır. Yunus’un, “Gönül Çalap’ın tahtı, Çalap gönüle baktı.” dediği gibi.

Allah’a bütün yönelişlerin merkezi nasıl Hz. İbrahim’in yaptığı Kâbe ise, iç yönelişlerin merkezîleştiği yer de kalptir. Birisi maddî, diğeri manevî Kâbe’dir.

Allah’a kulluk için kurulan ev nasıl Kâbe ise, Allah’a îmân için insanın özünü teşkil eden yönü de kalp olmuştur. Mutasavvıfın nazarında daha çok hâne-yi Rahmân olan gönül, Kâbe kadar değerlidir, incitilmemelidir.

Bu nedenle Allah sevgisi için yaratılmış bu kutsal mekâna zarar vermek, gönül kırmak, insanları incitmek bir bedbahtlıktır.

Gönül, tasavvufî literatürde;
- yaratılış sırasında Allâh’ın insana üflediği rûh olması açısından da ten kafesinde hapsedilmiş kuşa,
- hassas ve kırılgan olması hasebiyle içinde cân fitili yanan cam fanusa,
- tecellîgâh olması yönüyle aynaya ve Tûr dağına,
- “Ben göklere ve yere sığmam fakat, mümin kulumun kalbine sığarım.” (krş. Aclunî, 2/195)  kutsî hadîsi gereğince de Kâbe’ye teşbih edilir.

Gönül, Hak binâsıdır: Kâbe’yi Hz. İbrahim, gönlü de Allah inşâ etmiştir. Kabe, zamanımıza kadar çeşitli nedenlerle yıkılmış, fakat insan eliyle yeniden yapılmıştır. Kalp öyle mi? Sonlu somutun (Kâbe) inşası kolay; sonsuz soyutun (kalbin) inşası zordur.

Erzurumlu İbrahim Hakkı da insanlara karşı davranışta her zaman iyi niyetle hareket etmeyi, gönül yıkmayı değil gönül yapmayı gönül kırmanın nefse sahip çıkmakla alakalı olduğuna işaret etmiştir:

"Hiç kimseye hor bakma,
İncitme gönül yıkma,
Sen nefsine yan çıkma.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler."

Yunus Emre de; “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil, İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise” derken gönlü kâbeleşmiş bir insanın, asla gönül kıramayacağına vurgu yapmıştır.

Gönül kırmak Allah’ı incitmektir, anlayışını hayat tarzı hâline getiren Mevlânâ, “Bu hırka içinde olduğumuz müddetçe ne kimseden incinir ne de kimseyi incitiriz.” demiştir.

İmam-ı Rabbani der ki: “Kalb, Allahü teâlânın komşusudur. Allahü teâlâya kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mümin olsun, asi olsun, hiçbir insanın kalbini incitmemelidir Çünkü, asi olan komşuyu da korumak lazımdır. Sakınınız, sakınınız, kalb kırmaktan pek sakınınız! Allahü teâlâyı en ziyade inciten küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur. Çünkü, Allahü teâlâya ulaşan şeylerin en yakın olanı kalbdir. İnsanların hepsi, Allahü teâlânın köleleridir. Herhangi bir kimsenin kölesi dövülür, incitilirse, onun efendisi elbette gücenir. Her şeyin biricik Maliki, sahibi olan efendinin şanını, büyüklüğünü düşünmelidir. Onun mahlukları, ancak izin verdiği, emir eylediği kadar kullanılabilir. İzni ile kullanmak, onları incitmek olmaz. Hatta, onun emrini yapmak olur.”

Tasavvuf ehli gönül almanın kişiyi Allah’a yakınlaştıracağından hareketle gönül kıranların, incitenlerin hatta incinenlerin kalp safiyetine erişemeyeceklerini kalp safiyetine ulaşamayanların da kurbiyete vasıl olamayacaklarını söylemişlerdir. 

Cenâb-ı Hak bizden kalbin rûhâniyeti içinde bir ibâdet istmektedir. “Secde et ve yaklaş!” (Alak, 96/19) emriyle, alnımız secdeye varırken kalbimizin de Allâh’ın huzûrunda ihsân duygusu içinde bulunmasını istemektedir.

İhsanın gereği kimseye kötülük yapmamak, kimseyi incitmemek, asla gönül kırmamak, daha da önemlisi kimseden incinmemek, affedici ve bağışlayıcı olmaktır.

Alvarlı Efe’nin dillendirdiği gibi:

"Aşık der inci tenden,
İncinme incitenden.
Kemalde noksan imiş,
İncinen incitenden."

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
11.120 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR