Namaz konusunda en çok merak edilenler

1 Kaza namazları ne zaman ve nasıl kılınır? Sünnetler de kaza edilir mi?

Farz bir namazı vaktinde kılmaya eda, vakti geçtikten sonra kılmaya kaza, bozulan bir namazı tekrar kılmaya da iade denir.

Bir namaz ya bile bile kasden kılınmayıp kazaya bırakılır veya bir özürden dolayı kazaya kalır. Bir vakit namazı kasdî olarak kılmayıp kazaya bırakmak büyük bir günahtır. Böyle bir hareketten uzak durmalıdır. Bu çeşit bir hatanın işlenmesi durumunda, bir an önce kaza edilmeli, borçtan kurtulmalıdır. Çünkü ölümün ne zaman gelip çatacağı belli olmaz. Ölüm gelip de hazırlıksız yakalarsa, âhirete borçlu olarak gidilmiş olur.

Bu şekilde kılınmayan bir namaz, her ne kadar kaza edilmekle borçtan kurtulunmuş olunsa da işlenen günah için ayrıca tövbe istiğfar edip, Allah'tan af dilemek lâzımdır. Bunun için hem kaza hem de tövbe edilmelidir.

Unutmak, uyku veya meşru bir mazeretten dolayı vaktinde kılınamayan namazlar da hatırlandığı veya meşru özür geçtikten sonra, fazla vakit geçirmeden kaza edilmelidir.

Bazı özürler vardır ki, bu hallerde kılınmayan namazlar daha sonra kaza edilmezler. Kadınların âdet ve lohusalık hali, beş vakit devam eden sar'a veya cinnet hali bu çeşit özürlerdendir. Zaten âdet gören ve lohusa olan kadının namaz kılması caiz olmayıp haramdır.

Vakti içinde kılınmayan beş vakit namazın kazası farz, vitir namazının kazası vacip, sünnetin kazası da sünnettir. Kazası sünnet olan, yalnız sabah namazının sünnetidir. Günün sabah namazı kazaya kalmış ise, öğleye kadar kılınınca farzıyla birlikte sünneti de kaza edilir; öğleden sonraya kalınca sünnet kılınmaz, sadece farz kaza edilir.

Zamanında kılınamayan bazı vakit sünnetleri de daha sonra kılınarak kaza edilir. Meselâ, cemaate yetişmek için öğle namazının ilk sünneti kılınamadığı takdirde, farzı kılıp iki rekât sünnetten sonra ayrıca kılınır. Cuma namazının ilk sünneti hutbeden önce kılınamadığı zaman, yine cumanın iki rekât farzından sonra kaza edilerek kılınır, îki rekât kılınarak yarıda bırakılan öğlenin ve cumanın ilk sünnetleri, aynen bu şekilde dört rekât olarak kaza edilir. Bu sünnetlerin dışındaki diğer vakit namazlarının sünnetleri kılınmadıkları zamanlar kaza edilmezler. Meselâ ikindi ve yatsı namazının sünnetleri farzdan önce kılınmadıkları zaman daha sonra kılınmazlar.

Kaza namazları, ne şekilde kazaya kalmış ise aynı şekilde kılınacaktır. Sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç, yatsı dört ve vitir üç rekat olarak kaza edilir.

Her kaza namazı için belirli bir zaman veya mekân tayin edilmez. Yani "ikindi namazının kazası ikindi vaktinde kılınır" diye bir sınır yoktur. İstediğiniz zamanda kılınabilir. Kaza namazını kılarken "ikindi namazının yatsıdan önce veya öğlenin sabahtan sonra kılınması gerekir" gibi bir şart da yoktur.

Fakat kerahet vakti dediğimiz zamanlarda kılınmamasına dikkat edilir. Bu vakitler de güneş doğduktan 45 dk sonraya, güneş batmadan 45 dk. önceye kadar ve güneş tam tepede olduğu zaman (öğle vaktinin 30 dk. öncesinden öğle namazı vakti girişine kadar) namaz kılınması hoş görülmemiştir. Bunların dışındaki bütün zamanlarda kaza namazı kılınabilir.

- Kaza namazları nasıl kılınır? 

Vaktinde kılamayıp kazaya kalan namazları altı vakti bulan veya daha çok olan bir kimse, kaza namazları arasında bir sıra gözetmediği gibi, kaza namazları ile vakit namazları arasında da bir sıra takibi yapmaz. Namaz kılmanın mekruh olduğu üç kerahet vaktinin dışında, istediği ve müsait olduğu her zaman kılabilir. Çünkü kaza namazları için belli bir vakit yoktur. Meselâ, vaktinde kılınamamış olan bir ikindi namazı yatsıdan sonra, bir yatsı namazı da öğleden sonra kılınabilir.

Kaza namazlarını kılarken vakti belirlemeye gerek yoktur. Bu çok zor olacağından kolay olanı yapmak daha uygundur. Bir kaza namazı şöyle niyet edilerek kılınır:

Meselâ: "Niyet ettim Allah rızası için, vaktine yetişip de kılamadığım ilk öğle namazını" yahut "son öğle namazını kılmaya." Böylece kazaya kalmış olan namazlar, ya ilk kazaya kalmış olanından başlanmış olur veya en son kazaya kalmış olanından başlanmış olur ki, her iki halde de belli bir düzene göre geçmiş namazlar kılınarak azalmış olur.

Daha kolay olması bakımından "Üzerimde olan bir öğle veya ikindi namazını kaza ediyorum" şeklinde niyet etmek de yeterlidir.

Bir vaktin namazı kaza edileceği zaman önce bir ezan okunur, sonra ikamet getirilerek kılınır. Birden fazla kaza namazı kılınacağı zaman da hepsi için bir ezan kâfi gelirken, her farz namazı için ayrı ayrı ikamet getirmek sünnettir.

Kazaya kalmış olan namazların kaç vakit olduğunu kesin olarak bilemeyen kimse, galip tahminine göre hareket eder. Sayı bakımından tam bir tahmin yapamıyorsa, üzerinde kaza namazı kalmadığı kanaatine varıncaya kadar kılar.

Aynı namazları kazaya kalmış olan kişiler, bu namazı cemaatle kılabilirler. Fakat farklı farklı namazları kılmaya kalkanlar tek bir cemaat olamazlar; ayrı ayrı kılmaları gerekir.

Kaza namazlarını, mümkünse evde kılmayı tercih etmelidir. Şayet bu namazlar mazeretsiz olarak kazaya bırakılmışsa, bir günah sayılacağından bunu teşhir etmek uygun olmaz...

2 Sabah namazının vakti ne zaman başlar ne zaman sona erer; ezan neden imsaktan bir saat sonra okunuyor?

Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Ancak Hanefilere göre hafif ışıyıncaya kadar bırakmak, Şafiilere göre ise erken, karanlık iken kılmak faziletlidir.

Hanefi mezhebinde sabah namazının geç kılınması daha faziletli olduğu için, imsaktan hemen sonra kılınmamaktadır.

Ayrıca ezan imsak vaktinde değil de namaza başlanacağı vakit ezan okunur ki, insanlar namazın kılındığı vakti bilip cemaate gelsinler diye namazdan önce okunmaktadır.

İmsak girer girmez de namaz kılınabilir; ezanı beklemek şart değildir.

Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa, Hanefilere göre namaz bozulur. Bu namazı kerahet vakti çıktıktan sonra yeniden kılmak gerekir.

Zamanında sabah namazını kılamayan bir Müslüman, güneş doğduktan ve kerahet vakti çıktıktan sonra öğlen namazı girmeden (kerahet vaktinden önce) kılarsa, hem sünnetini hem de farzını beraber kaza eder.

Namazları bilerek kazaya bırakmak büyük günahtır... Bu durmda hem tövbe etmek hem de ilk fırsatta kaza etmek gerekir.

3 Teheccüd namazı ne zaman ve nasıl kılınır; nasıl niyet edilir?

 

Teheccüt namazı, yatsı namazından sonra geceleyin kılınır. Bir süre uyuduktan sonra kalkılarak kılındığı için "teheccüd" denmiştir. Yorgunluk sebebiyle gece kalkamayacağından korkan kimsenin uykudan önce kılması da mümkündür. İki, dört veya sekiz rekât olarak kılınabilir. Çok faziletlidir ve ümmete sünnettir. Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz’e (asm) bu namazı şu âyetle emretmiştir:

“Ey Resûlüm. Gece vakti de uyanıp, sadece sana mahsus fazladan bir ibadet olarak teheccüd namazını kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makam olan en büyük şefaat makamına çıkarır.” (İsra, 17/79)

Teheccüt namazına, “Niyet ettim Allah rızası için teheccüt namazını kılmaya” diye niyet edilir.

Eğer gece teheccüt namazına kalkacak isek, vitir namazını geciktirip teheccüdün ardından gecenin son namazı olarak kılmamız daha faziletlidir.

Teheccüd ve vitir namazları geceye bırakıldığı zaman, namaz tesbihatını yatsı namazından sonra yapmak gerekir. Vitir namazından sonra ayrıca muhtelif dualar ve virdler yapılabilir.

Teheccüd namazı, gece boyunca sabah namazı vaktinin girmesine kadar kılınabilir. Peki, sabah namazı vakti girdiği hâlde teheccüd namazını kılmayan ne yapmalı?

Hazret-i Âişe (ra) diyor ki:

“Resûlullah Efendimiz (asm) ağrı, sızı veya başka bir sebeple gece namazını kılamadığında, gündüzün on iki rekât kılardı.” (Müslim, Müsâfirîn, 140)

Bir diğer rivayet de Hazret-i Ömer’den (ra):

Resûlullah Efendimiz (asm) buyurdu ki:

“Kim devam ettiği gece ibadetini veya virdini yapmadan uyuya kalırsa, onu sabah namazı ile öğle namazı arasında ifa ettiğinde, geceleyin ifa etmişçesine sevap yazılır.” (Müslim, Müsâfirîn, 142)

Hazır söz geceden açılmışken, geceleyin dileklerin kabul edildiği bir saatle ilgili bir hadîsi de buraya almadan geçmeyelim. Cabir (ra) rivayet etmiştir ki:

Allah Resulü (asm) şöyle buyurmuştur:

“Gecede bir saat vardır ki, bir Müslüman o saate rastlar da Cenâb-ı Allah’tan dünya ve âhiret işinden bir hayır isterse, Allah o kimsenin dileğini muhakkak verir. Bu her gece böyledir.” (Müslim, Müsâfirîn, 166, 167)

Hem kışı, hem kabri, hem berzah âlemini hatırlatan gece vaktinin, ruhumuzun Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine ne derece muhtaç olduğuna bir ihtar ve uyarı hükmünde bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, geceleyin kılınan teheccüt namazının da, kabir gecesi ve berzah karanlığı gibi en muhtaç olduğumuz bir zamanda, en lüzumlu ve en vazgeçilmez bir ışık olduğunu kaydeder. (Sözler, Dokuzuncu Söz)

Hiç şüphesiz her sabah da, haşir sabahını hatırlatır. Evet, Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar mâkul, lâzım ve kat’î ise; haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat’iyettedir!

İlave bilgi için tıklayınız:

Yatsı, vitir ve teheccüd namazlarının vakitleri hakkında bilgi verir misiniz?..

4 Cuma namazı kaç rekâttır? Cuma namazının son sünnetinden zuhr-i ahir namazını kılmak şart mıdır?

Bu sorular daha önceleri de sorulmuş, görüşlerimizi de açıkça arz etmiştik. Anlaşılan, cuma namazından sonra kılınan âhir zuhur ile iki rekât sabah namazı kazası konusunda karışık yorumlar yapılmakta, bu yorumlar da şaşırmalara sebep olmaktadır.

Bunu önlemek için cuma namazını kısa da olsa şöyle bir gözden geçirmeye ihtiyaç var anlaşılan... Zannederim bu kısa tarif, konuyu aydınlatacak, cumadan sonra kılınan fazla namazlarda şaşırmaya hiç de gerek olmadığı anlaşılacaktır. Önce cuma namazını baştan sona şöyle bir gözden geçirelim isterseniz...

- İlk olarak cuma namazının başında dört rekât sünnet kılıyoruz değil mi?.. Buna, cumanın ilk sünneti, diyoruz.

- Bundan sonra imam efendi hutbeye çıkıyor, gereken konuşmasını yaptıktan sonra inerek mihraba geçiyor, birlikte cumanın farzını kılıyoruz. Buna da, cumanın iki rekât farzı diyoruz...

- Bundan sonra ise dört rekât sünnet daha kılıyoruz. Buna da cumanın son sünneti diyoruz... Böylece ne yapmış oluyoruz?

- Başta dört rekât cumanın ilk sünneti, ortasında iki rekât cumanın farzı, sonunda da yine dört rekât cumanın son sünnetini kılıyor, cuma namazını sünnetleriyle birlikte kılmış oluyor, vaktin ibadetini sünnetleriyle birlikte eda etmiş olmanın huzurunu duyuyoruz, değil mi?

Bundan sonra ise, isteyenler çıkıp gidebiliyorlar. İstemeyenler de kalıp geçmişte kılamadıkları bir öğle namazı (zuhr-u âhir) ile bir sabah namazı kazası kılıyorlar.

Nasıl bir niyetle kılıyorlar bu namazları, bir de ona bakalım isterseniz:

Herkesin ifadeleri farklı olsa da aşağı yukarı niyetlerini şöyle yapıyorlar:

- Niyet ettim vaktinde kılamadığım en son öğle namazının (zuhr-u âhirin) farzını kılmaya. Bundan sonra iki rekât da sabah namazı kaza etmeye niyet ediyorsa buna da:

- Niyet ettim vaktinde kılamadığım en son sabah namazının farzını kılmaya, diyerek, iki tane de kaza namazı kılmış olmanın huzurunu duyuyorlar.

Ancak cumadan sonra kılınan bu ilave namazların karışıklığa sebep olduğunu söyleyenler de diyorlar ki:

- İşin başında cuma namazından sonra kılınan böyle bir ilave namaz yoktu. Öyle ise şimdi de olmamalıdır. Cumadan sonra fazladan kılınan bu namazlar, cumanın sahih olmadığı yolunda bir şüphe meydana getiriyor! Ayrıca cuma namazını uzunmuş gibi gösterdiğinden cumadan tümüyle vazgeçmelere de sebep olabiliyor...

Bu görüşü yerinde bulanlar, cumadan sonra çıkıp gidiyorlar, kimse onlara “Neden âhir zuhurla iki rekât sabah namazı kazası kılmadan gidiyorsunuz?” demiyor. Dememeliler de. Onlar da kaza kılanlara, “Neden ilave olarak kaza namazı kılıyorsunuz?” dememeliler. Çünkü namazı terk ettirmek bir başarı değildir. Ama namazı kıldırmak bir başarıdır.

Burada akla gelen endişe, Rabb’imizin bize "Cuma namazından sonra neden fazladan namaz kıldınız?" diye sorması endişesidir. Bu sorunun muhatabı olmayı göze almak mümkündür. Ama "Neden öğle, sabah namazı borcuyla huzuruma geldiniz?" sorusunu muhatabı olmayı göze almak kolay değildir...

Burada şunu bir daha tekrar etmiş olayım: Bir kafa karıştıran da ben olmak istemem. İsteyen cumadan sonra çıkıp gider, istemeyen de kalıp kaza namazı kılar.

Zaten, Şafiilerin kılma titizliğine mukabil, Hanefilerde dileyenler kılıyorlar. Bu yüzden de ibadet hayatımızdaki uygulamalarda bir sıkıntı söz konusu olmuyor.

5 İstihare namazı ve duası nasıl olmalıdır; istiharenin dinimizdeki hükmü nedir?

Ticaret, evlilik, seyahat ve benzeri bir işe teşebbüs eden kimse, o işin kendisi için hayırlı olup olmayacağı hususunda tereddüde düşerse, şüphesini giderecek, tereddüdünü ortadan kaldıracak hâl çareleri aramak ister. Bu hususta yapılacak ilk iş, yapılması istenen meselenin meşrûluğunun ve helâlliğinin araştırılması, dinî ölçülere uyup uymadığının incelenmesidir. Kişinin kendisi bir neticeye varamadığı takdirde en sıhhatli yol, o meseleyi münasip olan ehliyetli birisine danışmak, onun fikrini almak, gerekirse meseleyi enine boyuna bütün teferruatıyla konuşmak; kısaca istişare yapmaktır.

Kendisiyle istişare yapılacak insanın da tecrübeli, bilgili ve sözüne itimat edilir olması gerekir.

Bir meseleyi kendi aralarında istişare etmeyi, oturup konuşmayı mü’minlerin vasıflarından sayan Kur’ân-ı Kerim, “Onların işleri aralarında müşavere iledir”1 buyururken, istişare ederken ehil kimselerin seçilmesini, fikren ve inanç bakımından yabancı olanlarla istişare yapılmaması hususunda da ikazda bulunmaktadır:

“Ey iman edenler! Sizden olmayan kimseleri içli dışlı dost edinip sırlarınıza ortak etmeyin. Onlar sizi zarara sokmakta kusur etmezler. Size sıkıntı verecek şeylerden hoşlanırlar. Size düşmanlıkları sözlerinden belli olmuştur; açığa vurmayıp da kalblerinden gizledikleri düşmanlık ise daha büyüktür. Biz size dostunuzu ve düşmanınızı böylece gösterip âyetlerimizi açıkladık—eğer akıl ederseniz.”2

Görüldüğü gibi basiret sahibi mü’min, kendi hususi meselesini, her önüne gelene açmamalı, rastgelenin fikrini almamalı. Çünkü kendisine yardımcı olacak birisini ararken çok kere onunla konuşması neticesinde yanlış karara varmasından dolayı hatâya düşeceğini hesap etmelidir. Çünkü insanın aldığı bazı kararlar hayatı boyunca kendisini bağlayabilir, tesiri altına alabilir. Tahsil, iş ve evlilik gibi.

Tam ölçüp tartmadan bir iş kuran kimse, öyle ki bir gün gelir, işinin ters gittiğini görür, iflâsa gittiğin anlar, neticede sermayesini de kaybedebilir. Bu hal maddî hayatına, hem de mânevî hayatına çok büyük tesir icra eder.

Yine inceleyip araştırmadan bir evlilik hayatı kuran insan, bu aceleciliğin ve tedbirsizliğin cezasını hayatı boyunca çekebilir, dünyasını zehir edebilir. Bunun için istişareyi kendimize alışkanlık hâline getirmeli, en basit meselemizi dahi tecrübeli ve ehliyetli birisine sormadan yapmamalıyız.

Bütün hayat safhalarıyla ümmetine mükemmel bir örnek olan Sevgili Peygamberimiz (asm) her meselesini yakınları ve sahabileriyle istişare eder, onların da fikrini alır, öyle karar verir, işe başlardı. Halbuki kendisi bir peygamber olması hasebiyle vahye mazhardı; herkesten zeki, akıllı, derin fikirli, sâlim düşünceli bir insandı. Vahiyle sâbit olmayan hemen hemen bütün meselelerde ashabiyle istişarede bulunurdu. Ümmetini de istişaresiz iş yapmamaları için tenbih eder ve istişare edenin hiçbir zaman pişman olmayacağını ifade buyururdu:

“İstihare eden kimse zarar görmez, istişare eden pişmanlık duymaz, iktisada riayet eden maişetçe aile belâsını çok çekmez.”3

Dikkat edileceği gibi, hadis-i şerif mü’minin sosyal hayatını üç temel esasa riayet etmeye bağlamıştır: İstişare, istihare ve iktisat. Bilhassa bunlardan istişare ve iktisadın ne kadar ehemmiyet taşıdığı şüphe edilmez bir gerçektir.

Hadis-i şerifte tavsiye istihare de, istişare ettiği halde kalben rahat olmayan ve hissen tatmin olamayan kimselerin başvurabileceği bir sünnettir.

İstihare, lügat manası itibariyle, Allah’tan hayır dilemektir. Yani yapılacak bir işin iyi mi, kötü mü olduğunu yahut o işi hemen mi, yoksa bir müddet sonra mı yapmanın daha iyi netice vereceğini anlamak ve kalbin o meseleye yatışmasını Allah’tan dilemek ve istemektir.

İstihare Peygamberimiz (asm)'in bir sünnetidir. Ümmetine tavsiye ettiği bir duâ ve ibadet şeklidir. Peygamberimiz (a.s.m.) istiharenin nasıl yapılacağını, hangi duânın okunacağını bizzat öğretmiştir. İstiharenin ehemmiyeti hususunda Câbir bin Abdullah şöyle demektedir:

“Resulullah (a.s.m.) bize Kur’ân’dan bir sûre öğretir gibi, büyük küçük işlerimizin hepsinde istihareyi öğretti ve şöyle buyurdu:

‘Sizden biriniz bir işe kalben azmettiği zaman, iki rekât namaz kılsın.'”4

İstihare namazı iki rekâttır. İmam Gazalî bu namazın birinci rekâtında Fâtiha’dan sonra "Kul yâ eyyühe’l-kâfirûne", ikinci rekâtında da "Kul hüvellahu ehad" sûrelerinin okunmasını tavsiye eder.5

Namazı kıldıktan sonra Peygamberimiz (asm)'den rivayet edilen şu duâ okunur:

"Allâhümme estehiruke bi ilmike ve estakdiruke bi kudretike ve es'elüke min fadlike'l-azim. Fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta'lemu ve lâ a'lemu ve ente allâmu'l guyûb. Allâhümme inkünte ta'lemu enne hâza'l-emre hayrun li fi dini ve meâşi ve âkıbeti emri ve âcili emri ve âcilihi. Fekdurhu li ve yessirhu li summe bârik li fihi. Ve in künte ta'lemu enne hâza'l-emre şerrun li fi dini ve maâşi ve âkıbeti emri ve âcili emri ve âcilihi f'asrifhu anni va'srifni anhu ve'kdur li el-Hayra haysü kâne. Sümme ardihi bihi." (Buharî, Teheccüt, 25, Deavât, 49, Tevhid, 10; Tirmizi, Vitr, 18; İbn Mace, Akâme, 188; Ahmet b. Hanbel, III/344).

İstihare duasının anlamı:

"Allah'ım yapmayı düşündüğüm şu işin işlenmesinden yahut terkinden hangisinin hayırlı olduğunu bana ilminle kolaylaştır. Kudretinle senden güç istiyorum. Senin büyük fazlından ihsan buyurmanı dilerim. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter; benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilemem. Sen her şeyi çok iyi bilensin, Allah'ım. Eğer bu işi dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için hayırlı olduğunu bilirsen o işi bana takdir et, kolaylaştır ve onu bana mübarek kıl. Eğer bu işi; dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için şer olarak bilirsen, onu benden, beni de ondan uzak eyle. Nerede olursa olsun benim için hayır olanı takdir et. Sonra da beni bu hayırla hoşnut buyur."6

Dua okunurken, “bu iş” şeklinde geçen yerlerde yapılması istenen iş zikredilir. Bu şekilde duanın Türkçesi okunabileceği gibi, Arapça aslını okumak daha faziletlidir. Duânın aslı, verdiğimiz bu kaynaklarda olduğu gibi, ilmihal kitaplarında da mevcuttur.

Kişi istihare ettikten sonra kalbi hangi tarafa meylederse onu yapmalı, istihareden önceki peşin hüküm ve kanaatini bırakmalı, kendi temayülüne dayanmalıdır. İstihareye rağmen bir temayül ve gönül yatışması görülmediği takdirde, istihareyi tekrarlayabilir. Bu sünnettir. Bununla alâkalı olarak Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivayet ettiği bir hadiste Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

“Ey Enes, bir işi yapmayı niyet ettiğin zaman o iş hakkında yeniden yedi defa istihare et. Sonra kalbinden geçen temayüle bak. Çünkü hayır kalbinde doğan mânâdadır.”7

İş acele olup da istihareyi tekrarlamak mümkün değilse şöyle duâ edilir:

“Allah’ım, hakkımda hayırlı olan ne ise onu nasip et. Beni kendi halime bırakma.”

İbni Abidin, istihare eden kimsenin dileğinin uygun olup olmadığına işaret olarak şöyle bir kayda yer verir:

“Yatmadan önce dua okunur ve abdestli olarak kıbleye yönelerek yatılır. Rüyada beyaz veya yeşil görülürse o işin hayır olduğuna, siyah ve kırmızı görülürse de şer olduğuna işaret eder. Şerli olandan kaçınmak icap eder.”8

Bütün bunlarla birlikte istihare, müşkül durumlarda mü’minler için ruhî ve mânevî bir kuvvettir. Bir işte tereddütte kalan bir mü’min iki rekât namaz kılarak Cenab-ı Hakka yönelir. Teşebbüs edeceği iş, seçeceği hayat arkadaşı, dini, dünyası ve âhireti için hayırlıysa, gönlünde bu işe karşı bir ferahlık uyandırmasını, vücudunda bu işi yapabilmeye kudret ve kuvvet yaratmasını; şayet bu iş dini, dünyası ve âhireti için hayırlı değilse, gönlündeki meyli yok etmesini Cenab-ı Hakk'tan niyaz eder. İçinde de bir hafiflik duyar. İstihare ettiği şey hakkında kendisi için hayrın görüleceğine kalben emin olur. Neticesinde râzı olur.

Dipnotlar:

1. Şûra Sûresi, 38.
2. Âl-i İmrân Sûresi, 118.
3. Tecrid Tercemesi, 4:135.
4. Buharî, Küsuf: 75.
5. İmam Gazalî. İhyâu Ulûmiddîn. (Daru İhyâi’l-Kütübü’l-Arabî) 1:207.
6. İbni Mâce, İkametetü’s-Salât: 188; Buharî, Küsuf, 75.
7. Tecrid Tercemesi, 4:143.
8. İbni Âbidin, 1:461.

(bk. Mehmed PAKSU, İbadet Hayatımız)

6 Namazda okunan dua ve tespihlerin anlamları ve bunlara verilen sevaplar hakkında bilgi verir misiniz?

Namazda Okunan Tespihler ve Anlamları:

- Sübhanallah: Allah noksanlardan uzaktır, kemal sıfatlarla muttasıf (sıfatlanmış) tır.

- Elhamdülillah: Hamd Allah'adır.

- Allahü ekber: Allah en büyüktür.

- Semi'allahu limen hamideh: Allah kendine hamd edeni işitir.

- Rabbena lekelhamd: Rabbimiz, hamd sanadır.

- Sübhanerabbiyelazim: Büyük olan Rabbim her türlü kusurdan uzaktır.

- Sübhanerabbbiyel a'la: Yüce olan Rabbim her türlü kusurdan uzaktır.

Namazda Okunan Dualar ve Anlamları:

- Sübhaneke:

"Sübhaanekellahümme Ve bihamdik. Ve tebâara kesmük ve teaalâaa ceddük (-cenaze namazında- Ve celle senâaük) Ve lâailahe gayrük (Allah'ım seni tenzih ve hamdinle tesbihederim. Senin şanın yücedir, ve senden gayri hjiçbir ilâh yoktur.)"

Okunduğu yerler: Namazlarda ayakta iken okunur. Her namazın ilk rek’atinde, iftitâh tekbîrinden sonra. İkindi namazının sünnetinde, üçüncü rek’ate kalkınca Fâtiha'dan önce. Yatsı namazının ilk sünnetinde, üçüncü rek’ate kalkınca, Fâtiha'dan önce. Terâvih namazı dört rek’atte bir selâm verilerek kılınıyorsa, üçüncü rek’ate kalkıldığı zaman, Fâtiha'dan önce. Cenâze namazında, birinci tekbîrden sonra "Ve celle senâaük" ile beraber.

- Ettehiyyatü:

"Ettehıyyâatü lillahi vessalevâatü vettayibâatü esselâmüaleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâatühü esselâamü aleynâa ve alâ ıbâadillâhis salihıyn Eşhedü ellâa ilâahe illallâah ve eşhedü enne Muhammeden abdühüü ve rasülüh."

(Her türlü kavli, bedeni ve mali ibadetler Allah'a mahsustur. Ey şânı yüce Peygamber, selam ve Allah'ın rahmetiyle bereketleri senin üzerine olsun ve selam bizlere ve Allah'ın sâlih kulları üzerine olsun. Ben şehadet ederim ve yakinen bilirim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Ve şehadet ederim ki Hazret-i Muhammed Allah'ın kulu ve Resûlüdür.)

Okunduğu yerler: Namazların her oturuşunda okunur.

- Allahumme Salli:

"Allahümme salli alâa Muhammedin ve alâa âali Muhammedin kemâa salleyte alâa ibraahiyme ve alâa âali ibrahiyme inneke hamiydüm meciyd."

(Allah'ım, Hz.Muhammed ve âline, Hz.İbrahim'e ve âline rahmet ettiğin gibi rahmet eyle.)

- Allahumme Barik:

"Allahümme barik alâa Muhammedin ve alâa âali Muhammedin kemâa barekte alâa ibraahiyme ve alâa âali ibrahiyme inneke hamiydüm meciyd."

(Allah'ım, Hz.Muhammed ve âline, Hz.İbrahim'e ve âline mübarek kıldığın gibi mübarek kıl.)

Okundukları yerler: Bütün namazların son oturuşlarında Ettehıyyâtü'den sonra. İkindi namazının sünneti ile yatsının ilk sünnetinin birinci oturuşunda Ettehıyyâtü'den sonra. Cenâze namazında ikinci tekbîrden sonra.

- Rabbenâa Âatina:

"Rabbenâa âatina fiddünyâa hasenetev ve fil âahirati hasenetev ve kınâa azâabennâar."

(Ey Rabbimiz, bize dünyada ve ahirette iyi hal ver ve bizi o ateş azabından koru.)

- Rabbenâağfirli:

"Rabbenağfirlii ve livâa lideyye ve lil mü'miniyne yevme yekuumül hisâab."

(Ey Rabbimiz, hesab günü geldiği zaman bizi mağfiret et. Anne ve babamı ve müninleri de mağfiret et.)

Okundukları yerler: Namazlardaki oturuşlarda Allahümme salli ve Allahümme Bârik'ten sonra.

- Kunut Duaları:

1.  "Allahümme innâ nesteînüke ve nestagfirüke ve nestehdîke ve nü’minü bike ve netûbü ileyk. Ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleykel-hayra küllehü neşküruke ve lâ nekfüruke ve nahleu ve netrukü men yefcüruk."

(Allah'ım! Senden yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz, razı olduğun şeylere hidayet etmeni isteriz. Sana inanırız, sana tövbe ederiz. Sana güveniriz. Bize verdiğin bütün nimetleri bilerek seni hayır ile öğeriz. Sana şükrederiz. Hiçbir nimetini inkâr etmez ve onları başkasından bilmeyiz. Nimetlerini inkâr eden ve sana karşı geleni bırakırız.)

2. "Allahümme iyyâke na’büdü ve leke nüsallî ve nescüdü ve ileyke nes’â ve nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffâri mülhık."

(Allah'ım! Biz yalnız sana kulluk ederiz. Namazı yalnız senin için kılarız, ancak sana secde ederiz. Yalnız sana koşar ve sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız. İbadetlerini sevinçle yaparız. Rahmetinin devamını ve çoğalmasını dileriz. Azabından korkarız, şüphesiz senin azabın kâfirlere ve inançsızlara ulaşır.)

Okundukları yerler: Vitir namazının üçüncü rek’atinde Fâtiha ve sûre okunduktan sonra eller yukarı kaldırılıp tekbîr alınır ve eller tekrar bağlanınca Kunut dûaları okunur.

- Ayetü'l-Kürsi:

"Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. Lâ te’huzühû sinetün ve lâ nevm. Lehû mâ fis-semâvâti vemâ fil ard. Menzellezî yeşfeu indehû illâ biiznihi. Ya’lemü mâ beyne eydîhim vemâ halfehüm velâ yühîtûne bişey’in min ilmihî illâ bimâ şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel ard. Velâ yeûdühü hıfzuhumâ ve hüvel aliyyül azîm."

(Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.)

Okunduğu yerler: Namaz içinde sure şelinde okunduğu gibi, namazda tesbihden önce de okunur.

Tesbihatın Yapılışı:

1. Namazın farzından sonra "SELAM DUASI" okunur: Estağfirullâh, estağfirullâh, estağfirullâh el-azîym el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-hayy'el kayyûm ve etübü ileyh. Allâhumme ente's-selâmü ve minke's-selâm, tebârekte yâ zelcelâli ve'l-ikrâm.

2. "Subhânallâhi ve'l-hâmdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhu ekber ve lâ hâvle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîym." denir ve ardından Âyetü'l-Kürsî okunduktan sonra tesbih çekilir. 33 Subhânallâh, 33 Elhamdulillâh, 33 Âllâhu ekber.

3. Tesbihlerden sonra "Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâ şerike leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hâmdü yuhyi ve yumit, ve hüve hayyun lâ yemût, biyedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadir ve ileyhi'l-masîyr." denir ve namazın duası yapılır.

* * *

Namazda Okunanlara Verilen Sevaplar:

Allah'ın emirlerine ve rızasına uygun olma şartı ile ve Allah rızası için yapılan her ibâdetin bir sevabı vardır. Ancak sevapların başında Yüce Allah'ın kesin emirleri olan farzlar gelir. Farzların başında da beş vakit namaz gelir. Her gün beş defa tekrarlanan ve sürekli bir ibâdet olan namaz, Allah'ı hatırlatır ve kişiyi Allah'ın huzuruna taşır.

Yüce Allah buyuruyor;

"Ancak Allah benim. Benden başka ilâh yoktur. Yalnız bana ibâdet et ve beni hatırlaman için namaz kıl!" (Tâhâ, 20/14)

Dînin direği olan namaz, insanlara Allah'ı hatırlatır. Allah'ın emirlerini, yasaklarını hatırlatır ve insanları haramlardan korur. Beş vakit namazı, vaktinde, düzenli bir şekilde, dosdoğru ve güzelce kılanların, günlük yaşamlarının büyük bir çoğunluğu ibâdetle geçer.

Sevgili Peygamberimiz;

"Ameller (işler) niyetlere bağlıdır ve her kişi için, niyetinin karşılığı vardır..."(Buhârî, İmân 41; Müslim, İmâret 155; Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd 16)

buyurmuştur. Sabah namazına kalkma niyeti ile yatan ve çalar saati ayarlama gibi gerekli önlemleri alanların, namazla ilgili sevapları başlamıştır.

Tatlı uykularından ve sıcak yataklarından Allah rızası için ve namaz kılma niyeti ile kalkanlar, tuvalet dahil namazın ön hazırlıklarına başlarken attıkları adımlarının ve hareketlerinin ayrı ayrı sevapları yazılır. Abdest almaya başladıkları an, yıkadıkları organlarından damlayan su damlacıkları ile birlikte, küçük günahları dökülmeye başlar.

Sevgili Peygamberimiz (asm) buyuruyor;

"Bir Müslüman kul (kişi), abdest almaya başlayınca, ağzını yıkarken ağzındaki günahları, burnunu yıkarken burnundaki günahları, yüzünü yıkarken göz kapaklarının altına kadar yüzündeki günahları, kollarını yıkarken tırnak altlarına kadar kollarındaki günahları, başını mesh ederken kulak altlarına kadar başındaki günahları ve ayaklarını yıkarken, tırnak altlarına kadar ayaklarındaki günahları dökülür."(İbn-i Mâce, Tahâret, 6; Müslim, Tahâret, 32; Nesâî, Tahâret, 108)

Namazın anahtarı olan abdestle ilgili pek çok hadis-i şerifler ve sevindirici müjdeler var. Anahtarı bu derece değerli olan hazineyi düşünelim ve bu düşüncenin ışığı altında namazın sevaplarını düşünelim.

Beş vakit namazı vaktinde ve düzenli bir şekilde kılan, Allah'ın inançlı, bilinçli ve ihlâslı kulları, her gün tam kırk rekât namaz kılmaktadırlar. Bu kırk rekât namazda,

- Kırk kıyam; Allah huzurunda ayakta dikilme,
- Kırk rükû; Allah huzurunda ayakta eğilme,
- Seksen secde; Allah huzurunda yerlere kapanma,
- Yirmi bir kâ'de; Allah huzurunda oturma vardır.

Namazın temel yapısını ve genel anatomisini oluşturan bu bedensel ibâdetler, namazın aslı ve rükûnlarıdır.

Taberânî ve Hâkîm'in rivayet ettikleri hadiste, Peygamberimiz (asm);

"Allah, yarattığı varlıklarına tevhidden (îmandan) sonra, namazdan daha sevimli bir şeyi farz kılmamıştır. Eğer Allah katında namazdan daha sevimli bir şey olsa idi, melekleri öyle ibâdet yaparlardı. Meleklerden bazıları (sürekli) rükûda, bazıları (sürekli) secdede, bazıları (sürekli) kıyamda ve bazıları (sürekli) kâ'de (oturma) halindedirler." (bk. Kenzü'l-Ummal, 10/367; İbn-i Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, 1/38)

Namaz, îmandan sonra bütün ibâdetlerin aslı ve kökeni olduğu gibi, kıyam, rükû, secde ve kâ'de de namazın aslı ve kökenidir.

Kur'an, "Allah için kıyam edin, Allah için rükû ve secde edin." emirlerini tekrarlamakta ve özellikle "secde et, yakın ol." emri ile secdenin eşsiz bir ibâdet şekli olduğunu vurgulamaktadır.

Eşyalar zıddı ile bilinir. Putlaştırılan taşların önünde saygı amacı ile dikilenler ve amaçları ne olursa olsun, putlaştırılan taşların önünde rükû ve secde edercesine eğilenler, en büyük günaha girmiş ve Allah'a şirk koşmuş oldukları gibi...

Allah huzurunda olduğu inancı ve bilinci ile kıyam, rükû, secde ve kuûd yapanlar da en büyük sevabı kazanmış ve îmanın zirvesine ulaşmış olurlar.

Tirmîzî'nin rivâyet ettiği hadiste, Peygamberimiz (asm) buyuruyor:

"Kim ki, Allah'ın kitabından bir harf okursa, O'nun için bir hasene vardır. Bir haseneye on katı (sevap) verilir." (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 16)

Âdet, nifas ve cünüp halinde olmama şartı ile namazın dışında Kur'an'dan bir harf okuyana on sevap verilir. Namazda kıraât (Kur'an okuma) farzdır ve namazın bir rüknüdür. Bu nedenle namazda okunan Kur'an'ın sevabı kat kat arttırılır.

İmam Beyhâkî'nin rivâyet ettiği hadiste, Peygamberimiz (asm) buyuruyor:

"Kim ki (âdet, nifas ve cünüplükten) temiz olduğu hâlde, Allah'ın kitabından bir harf dinlerse, on sevap yazılır, on günahı silinir ve derecesi on katı arttırılır. Kim ki Allah'ın kitabından (Kur'an'dan) bir harfi, namazı oturarak kılarken okursa, elli sevap yazılır, elli günahı silinir ve derecesi elli kat arttırılır. Kim ki Allah'ın kitabından bir harfi ayakta namaz kılarken okursa, yüz sevap yazılır, yüz günahı silinir ve derecesi yüz kat arttırılır." (bk. Beyhaki, Şuabu’l-İman, 3/432)

Bir günlük beş vakit (kırk rekat) namazda, 40 Fatiha ile 33 zamm-ı sûre okunur. Hâzin Tefsirin'e göre bir Fatiha'da (Besmele dahil) 140 harf vardır. 40 Fatiha'nın toplam harf sayısı 5.600 eder. 33 zamm-ı sûredeki toplam harf sayısı ise, kısa sûrelerin okunduğunu kabul edersek, 3.800 eder.

- Bir günlük beş vakit namazda, Fatiha ve zamm-ı sûre olarak okunan toplam harf sayısı 9.400 ve bir aylık beş vakit namazda okunan toplam harf sayısı tam 282.000 eder. Namazda okunan Kur'an'ın her harfine 100 sevap yazıldığına göre, bir aylık namazdaki yalnız Fatiha ve zamm-i sûrelerin toplam sevabı 28.200.000 eder. Allah'ın vereceği sevap bununla sınırlı değildir. Yüce Allah, dilediğine kat kat fazlasını da verir.

- Ayrıca her namazın sonunda tesbihata başlamadan önce bir Âyetü'l-Kürsî okunur. Bir Âyetü'l-Kürsî'de 170 harf ve 5 Âyetü'l-Kürsî'de 850 harf vardır. Bir ayda okunan Âyetü'l-Kürsî'nin toplam sayısı tam 25.500 eder.

- Her gün beş vakit namazda duâlardan sonra da birer Fatiha okunur. Beş Fatiha'nın toplam sayısı 700 ve bir ayda okunan Fatiha'nın toplam harf sayısı 21.000 eder.

- Bir aylık namazda Fatiha ve zamm-i sûre olarak okunan 282.000 harfe, bir aylık Âyetü'l-Kürsî'nin 25.500 ve bir aylık Fatiha'nın 21.000 harfini de ilave edersek tam 328.000 harf eder.

Müfessirlerin sultanı Abdullah İbni Abbas'a göre, Kur'an'ın toplam harf sayısı 323.671'dir. Düzenli bir şekilde beş vakit namazı kılan gerçek Müslümanlar, her ay Kur'an-ı Kerimi bir defa hatim etmekle birlikte, geriye fazla olarak 4.829 harfleri de kalmaktadır.

Peygamberimize gelen ilk ilâhi emirlerden biri, "Ve rabbeke fe kebbir..." (Müddessir, 74/4)

Rabbini büyüklükle, Rabbini tekbirle an, anlamındaki bu ilâhi emri uygulamak için namaza tekbirle girilir. 13'ü farz olan "İftitah Tekbirleri" ve 201'i sünnet olan "İntikal Tekbirleri" olmak üzere bir günlük beş vakit namazda 214 de fa "Allahü Ekber" diye tekbir alınır.

Tirmîzi'deki bir hadiste, Peygamberimiz (asm);

"Sübhanallah demek mizanın yarısıdır. Elhamdülillah ise onu doldurmuş olur. Allahuekber demek gök ile yeryüzü arasını doldurur.." (Müsned: 17571; Tirmizî, Daavat, 87)

buyuruyor. Namazın dışında inanarak ve Allah'ı büyükleme amacı ile alınan bir tekbir (Allahü Ekber)'in sevabı yerle gök arasını doldurduğuna göre, bir günlük namazda alınan 214 tekbirin sevabını düşünelim.

Diğer yandan, farz olan 13 iftitah tekbirinin ayrı bir özelliği vardır. Râmuz'daki bir hadiste Peygamberimiz (asm);

"İmamla birlikte alınan iftitah tekbiri, bin deveden hayırlıdır."(...) buyurmuştur.

Mâdenler, ağırlıkları açısından, parasal değerleri açısından, kullanıldığı yerler açısından ve insanlara sevimlilikleri açısından farklı değerler taşıdıkları gibi, mâneviyat da aynen böyledir. Bazı kelimeler, (zikirler) sevap açısından, ağırlıkları açısından, ibâdetlerdeki yerleri açısından ve Allah'a sevimlilikleri açısından farklı değerlere ve özelliklere sahiptirler.

Buhârî ve Müslim'deki bir hadiste, Peygamberimiz (asm);

"İki kelime vardır ki, dilde hafif, mîzânda ağır ve Rahman (olan Allah'a) çok sevimlidirler. (Bunlar) "Sübhânallâhi ve bihamdihî ve Sübhânallâhil azîm."dir." (Buhârî, Daavât 65; Müslim, Zikir 31)

Müslim'deki bir hadiste, Peygamberimiz (asm);

"Allah'a en sevimli kelâm dörttür. Sübhânallâhi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhüekber'dir." (bk. Müslim, Âdab, 12)

Bir günlük beş vakit namazda, 15 defa Sübhâneke'nin başında, 120 defa, "Sübhâne Rabbiyel Azîm" diye rükû'da ve 240 defa "Sübhâne Rabbiyel Alâ" diye secdede olmak üzere, 375 defa Azîm ve Alâ isimleri ile birlikte Yüce Allah tesbih, tenzîh edilir.

Yine bir günlük beş vakit namazda, 15 defa Sübhâneke'de "ve bihamdik" diye, 40 defa Fatiha'nın başında "Elhamdü Lillâhi Rabbil Âlemîn" diye, 40 defa rükû'dan doğrulurken, "Semi'allâhü limen hamideh" diye ve 40 defa rükû'dan doğrulduktan sonra, "Rabbenâ lekel hamd" diye, 135 defa Yüce Allah'a hamdedilir.

Namaz'ın dışında bir defa "Sübhânallah ve Elhamdülillah" demenin sevabını düşünelim ve namazda bu sevabın onlarca, yüzlerce defa katlandığını unutmayalım.

Yüce Allah buyuruyor;

"Yedi kat gökler ve arz (dünya) ve bunlarda bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ama siz, onların tesbihini anlayamazsınız." (İsrâ, 17/44)

İşte! Beş vakit namazı kılan ve Yüce Allah'a kul olan gerçek Müslümanlar, kâinatı kapsayan bu zikir halkasına dahil olmakta ve tüm varlıklarla birlikte Allah'ı tesbih, hamd ve tekbir ile zikir etmektedirler.

Allah'a inanan, îman eden ve inancı doğrultusunda yaşayan gerçek Müslümanlar, kıldıkları her iki rekâtın sonunda ve günde 21 defa, Yüce Allah'ın lütuf ve rahmet kapısında oturup, "Ettehiyyâtü Lillâhi vessalâvâtü vettayyibât" söz ile beden ile ve mal ile yapılan bütün ibâdetler yalnızca Yüce Allah'adır diye Rabbül âlemin olan Allah'a tehiyyeler sunarlar.

"Esselâmü aleyke eyyühen nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtühû' diye çok sevgili Peygamberimize (asm) selam verirler ve yüce Allah'ın selâmını, rahmetini ve bereketlerini dilerler. "Esselâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhis sâlihîn" diye, gelip geçmiş ve halen hayatta olan bütün sâlih (iyi) kullara ve kendilerine, Allah'tan selâmet dilerler.

Ve sonunda kelime-i şehâdeti getirerek, Allah'tan başka ilâh olmadığını ve Hazreti Muhammed (asm)'in, Allah'ın kulu ve peygamberi olduğunu tüm varlıklara ilân ederler.

Ka'de-i âhire denilen son oturuşlarda, Ettehiyyâtü'den sonra Allâhümme salli alâ ve Allâhümme bârik alâ diye başlayan en değerli salâvât-ı şerîfeler okunur.

Yüce Allah buyuruyor:

"Kuşkusuz Allah ve melekleri, o nebîye (Hazreti Muhammed'e) salât ederler. Ey îmân edenler, siz de ona salât edin ve tam teslimiyet ile selâm verin." (Ahzâb, 33/56)

Peygamberimiz buyuruyor:

"Kim bana bir salât-ı şerîfe getirirse, Allah ona on salât (rahmet) eder." (Müslim, Salât, 70)

"Kim bana bir salât ederse, Allah ona on salât (rahmet) eder, on günahını siler ve derecesini on kat artırır." (Es-siracü’l-Münir, Beyhakî)

“Kıyamet gününde bana halkın en yakın olanları ve şefaatime hak kazananları, bana en çok salâvat getirenleridir.” (Tirmizî, Vitr, 21)

"Bana salâvat okuyan hiç kimse yoktur ki, o daha okumasını bitirmeden salâvatı bana ulaştırılmamış olsun." (bk. Ebu Davud, Salat, 207)

Namazla bağlantılı her türlü ibâdetlerin sevapları kat kat çoğaltıldığı gibi, namazda okunan salâvat-ı şerîfelerin sevapları da kat kat çoğaltılır.

Beş vakit namazda, 15'i Allâhümme salli alâ ve 15'i Allâhümme bârik alâ olmak üzere her gün tam 30 ve ayda 900 tane en değerli salâvât-ı şerîfeler okunmaktadır.

Son oturuşta salâvat-ı şerîfelerden sonra, namaz kılan kişi kendisi için, ana-babası için ve tüm din kardeşleri için duâ ve istiğfar anlamını taşıyan, Rabbenâ âtina ve Rabbenağfirlî gibi duâları okur.

Aynı inancı paylaşan, aynı yolun yolcusu olan ve sonsuzluk âlemi olan cennette ebediyyen birlik ve beraberlik içerisinde yan yana yaşayacak olan bütün mü'minler (inananlar) kardeştir. Bu nedenle beş vakit namaz kılan yüz milyonlarca Müslüman'dan her biri bütün din kardeşlerine duâ eder ve kendisi de yüz milyonların duâsına ortak olur.

Namazını kılıp uyuyanlar, işleri, güçleri ile uğraşanlar veya kara toprağın altında mezarlarında yatmakta olanlar, namaz kılmakta olan din kardeşlerinin duâlarından yararlanırlar.

Unutmayalım! Dünyada sürekli ezanlar okunmakta ve 24 saat hiç kesintisiz namaz kılınmaktadır. İnkârcılıkta inatla direnenlere ve çağdaşlık adı altında taş devri insanı ile aynı inancı paylaşan ve aynı taşlara tapınanlara bir sözümüz yok. Ama inandığı halde, nefsinden kaynaklanan tenbellik nedeni ile namazı ihmal edenleri, Allah rızası için uyarıyorum.

Gelin. Siz de gelin. Allah'a inanan, kıbleye yönelen ve secdeye kapanan yüz milyonların arasına siz de katılın.

Peygamberlerin başını çektiği bu toplumda, nice nice evliyâlar var, kutuplar var, yediler var, kırklar var, üç yüzler var, ricâlullah var ve Allah katında değerli nice sâlih kullar var. Kıbleye yönelerek ve alnınızı secdeye koyarak bu topluma katılırsanız, hem dünyada yaşadığınız sürece ve hem kabrinizde yaşadığınız sürece, bu kutsal ve seçkin toplumun duâsına ortak olursunuz.

Nesâî, Taberânî ve Dâr-e Kutnî'nin rivâyet ettikleri bir hadiste, Peygamberimiz (asm) buyuruyor:

"Kim ki farz (vakit) namazlarının sonunda Âyetü'l-Kürsî' yi okursa, o kişinin (o an)Cennet' e girmesine ölümden başka engel yoktur." (bk. Mecmauz-Zevaid, h. no: 16922)

Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste, Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

"Kim ki vakit namazlarının sonunda 33 defa Allah'ı tesbih ederse, 33 defa Allah'a hamd ederse ve 33 defa Allah'ı tekbir ederse ve yüzü tamamlamak için, 'Lâilâhe illâllahü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr.' derse, deniz köpükleri kadar günahlar bağışlanır." (Müslim, Mesâcid, 146) 

Namazın farz ve sünnetlerini kılan kişi, oturduğu yerde önce bir Âyetü'l-Kürsî'yi okur ve sonra 33 defa "Sübhânallah", 33 defa "Elhamdülillah" ve 33 defa "Allahü ekber" der ve yüzü tamamlamak için bir defa, "Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr" (Şerîki, ortağı ve dengi olmayan Yüce Allah, birdir, O'ndan başka ilâh yoktur. Mülk O'nundur. Medih, övgü, yalnız O'nadır ve OYüce Allah, her şeye kâdirdir.) derse, yaprak dökümü gibi günahları dökülür ve mîzanda ağır gelen sevaplar kazanır.

Hayırlar, başka hayırları ve şerler, başka şerleri çeker. Dinin direği ve en büyük hayır olan namaz da, bu gibi hayırları çeker. Bu gibi büyük hayırlar ve büyük sevaplar, beş vakit namazı düzenli bir şekilde kılan gerçek Müslümanların namazın dışındaki yan gelirleridir.

Namazın sevapları ile ilgili bir şeyler yazmaya çalıştım. Gerçeği söylemek gerekirse, bu yazdıklarım, Allah katında kabul olunan bir vakit namazın sevabı yanında, denizden bir damla niteliğinde kalır.

Çünkü Rabb'ul Âlemîn olan O Yüce Allah'ın hazinesi o kadar boldur ki, şu kısacık dünya hayatında hikmetinin gereği, en sevmediği kullarına, torunlarının bile asırlarca yiyip tüketemeyeceği malları, mülkleri ve katrilyonlarla ifade edilemeyecek servetleri vermektedir.

İnanan, îmân eden, emrini tutan, el bağlayıp boyun büken ve huzurunda secdeye kapanan sevdiği kullarına, sonsuzluk âlemi olan Cennet'te niye kat, kat fazlasını vermesin?

Yere atılan bir tek buğday, bir tek mısır tanesini yüzlerce katı çoğaltarak, sapı ile samanı ile ve talaşı ile tekrar insanlara ve hayvanlara rızık olarak veren O Yüce Allah..

Bir tek kiraz çekirdeğinden, bir tek incir çekirdeğinden, önce koskocaman ağaçları yaratan, yemyeşil yapraklarla donatan ve sonra her yıl yüzlerce, binlerce meyveyi kullarına rızık olarak veren O yüceler yücesi Allah (Celle Celâlühû);

- Namazda okunan Kur'an'ın her bir harfini, Tekbir'in, Tesbih'in, Tevhîd'in, Hamd'ın, Tehıyyat'ın ve Salâvat'ın her bir harfini, yüzlerce, binlerce, on binlerce katı çoğaltarak, niye mahşer yerindeki mîzânımıza koymasın?

- İnancından dolayı, İslâmi yaşantısından dolayı, bu geçici dünyada ezilen, aşağılanan ve zulme uğrayan mazlum kullarını niye cennetinde ebedî mutlu etmesin?

7 Sehiv (yanılma) secdesi nedir; ne zaman ve nasıl yapılır?

Hanefi mezhebine göre sehiv secdesi, bir namazın kusurlu kılınması hâlinde, bu kusuru düzeltmek maksadı ile namazın sonunda (son oturuşta Tahiyyatı okuduktan sonra) yapılan secdedir. Kusur genellikle namazda farzın te'hiri, vâciblerden birinin unutularak yapılmaması (terki), yahut sonraya bırakılması (te'hiri), yahut da vaktinden önce yapılması (takdimi) suretiyle ortaya çıkar. Namaz içinde bu yanlışlıklar hatırlanırsa namaz sonunda sehiv secdesi yapılır. Sehiv secdeleri vâcibdir.

Sehiv Secdesinin Yapılışı Nasıldır?

Son oturuşta Tehıyyât okunduktan sonra, imam olan kimse sadece sağ tarafına, yalnız kılan ise iki tarafına da selâm verir ve hemen ardından "Allahü Ekber" diyerek iki defa secdeye varır. İkinci secdeden sonra doğrulup oturur ve yeniden Tehıyyâtı, salâvat ve duaları okuyarak selâm verir. Böylece sehiv secdesi yerine getirilmiş olur. Namaz kılan kimse şayet selâm verdikten sonra yanıldığını hatırlarsa, yönünü kıbleden çevirmemiş ve henüz konuşmamış ise, sehiv secdesini yapabilir. Fakat yerinden kalkmış, yönünü kıbleden çevirmiş veya konuşmuş ise, artık sehiv secdesi yapamaz. Namaz sahihtir, ancak sehiv secdesi yapılmadığı için sevabı noksandır. Vâciblerden biri, terkedilirse namaz geçerli olur. Ancak vacibi terketmekten dolayı günah işlemiş olur. Sehiv secdesi yapan imama iktida sahihtir.

Hanefi Mezhebine Göre Sehiv Secdesini Gerektiren Haller:

1. Fâtiha'dan sonra zamm-ı sûre okumadan rükû'a gitmek. Rükû'da iken hatırlarsa, doğrulup sûreyi okur, sonra tekrar rükû'a gider. Namazın sonunda da sehiv secdesi yapar.

2. Unutarak Fâtiha'yı iki kere okumak.

3. Vitir namazlarının tekbir ve kunut duasını unutmak. Rükû'da iken hatırlasa, doğrulup kunut okumaz. Sonunda sehiv secdesini yapmakla yetinir.

4. Dört rek'atlı namazlarda, iki rek'at kıldıktan sonra oturmayı unutarak üçüncü rek'ata kalkmak, yani, ilk oturuşu terketmek. Bu durumda bakılır: Eğer namazı kılan kişi tamamen kalkmış veya kalkmaya daha yakın bir durumda ise, oturmaz; namazı bitirip sonunda sehiv secdesi yapar. Eğer oturmaya daha yakın bir halde ise, oturur; sonunda da sehiv secdesi yapmaz. Tam kalktıktan sonra oturmak ise, namazı bozar.

5. Birinci oturuşta Tehıyyât'ı okuduktan sonra hemen kalkmayıp salâvatları ve duaları okumak yahut da bir rükün edâ edecek kadar gecikmek. Bu durumda eğer salâvattan okunan kısım bir cümle teşkil eder ise (Allahümme salli alâ Muhammedin demek gibi) namazın sonunda sehiv secdesi yapılır. Fakat okunan kısım bir cümle teşkil etmemişse, sehiv secdesine gerek yoktur.

6. Dört rek'atlı farz namazlarda, son rek'atta oturmaksızın beşinci rek'ata kalkılacak olsa, beşinci rek'atın kıyam, kırâet ve rükû'u tamamlanıp secdeye gidilmedikçe, dönüp tekrar oturulur. Tehıyyâtdan sonra selâm verilip sehiv secdesi yapılır. Çünkü bu durumda farz olan son oturuş te'hire uğramıştır. Fakat beşinci rek'at için secde yapılmış olursa, bu namaz nâfileye döner. Artık buna bir rek'at daha ilâve ederek, altı rek'atlık bir nâfile namazı kılınmış olur. Dolayısıyla sehiv secdesi de gerekmez. O farzı yeniden kılması gerekir.

7. Dört rek'atlı bir farz namazın son ka'desinde teşehhüd miktarı oturduktan sonra kalkan kimse, hemen oturup selâm verir. Tekrar Tehıyyat okumasına gerek yoktur. Hâtta oturmadan ayakta bile selâm verebilir. Zira farz olan oturuşu yapmıştır. Yalnız ayakta selâm vermekle sünneti terketmiş olur. Sonunda ayrıca sehiv secdesi de lâzımdır. Çünkü selâm te'hire uğramıştır.

8. İmama sonradan yetişen kimse, kendi kıldığı rek'atlar içinde hatâ yaparsa, o hatâsı için sehiv secdesi yapar.

9. İmamın, açıktan okuması vâcib olan yerlerde gizli; gizli okuması vâcib olan yerlerde de açık okuması... Meselâ, öğle namazında Fâtiha ve zamm-ı sûreyi sesli okuması, akşam namazında da içinden okuması gibi. Namazdaki tesbih ve tekbirlerin cehren okunması, sehiv secdesini icab ettirmez.

10. Namaz içinde Fâtiha okunduktan sonra, hangi âyet veya sûreyi okuyacağı bir müddet tefekkür edilse, sehiv secdesi icab eder. Çünkü vâcib te'hire uğramıştır. Bu süre bir ayet okuyacak kadar veya bir rükü ve ya secde yapacak kadar bekleme süresi esas alınır.

Bir rüknü veya bir vacibi yerine getirirken meydana gelecek bir dalgınlık ve bir düşünce ise, sehiv secdesi gerektirmez.

11. Ta'dîl-i erkânın terki, sehiv secdesini gerektirir.

12. Namazda sehiv secdesini icab eden birkaç hatâdan dolayı tek sehiv secdesi yeterlidir.

13. Herhangi bir namazın bir rüknünü tekrar etmek, sehiv secdelerini gerektirir. Bir rekatta iki defa rükü veya üç defa secde yapılması gibi. Birinci ve ikinci rekatlarda Fatiha'nın tekrarlanarak okunması veya arka arkaya okunması veya rüku, secde ve teşehhüdde Kur'an okunması da böyledir. Fakat üçüncü veya dördüncü rekatlarda Fatiha'nın iki defa okunması veya bunlarda Fatiha ile beraber başka bir surenin de okunması yahut yalnız başka bir sürenin okunması sehiv secdelerini gerektirmez. Çünkü bu takdirde bir vacib terk edilmiş veya geciktirilmiş ve Kur'an da meşru olan yerin başkasında okunmuş olmaz. Ancak bu halde rekatlar, önceki, rekatlarden daha fazla uzatılmış ve cemaata da ağırlık verilmiş olursa, kerahetten korunmuş olmaz.

Sehiv secdesinde, iki secde ile Tehıyyât'ı okumak ve selâm vermek vâcibdir. Tehıyyât'dan sonraki salâvat ve dualar ve secdedeki tekbirler ve tesbihler ise sünnettir.

* Bir namaz içinde, o namazın rek'atları sayısında şüphe etmek, namaz kılan kimse vesveseli biri değilse, kılınan namazı iptâl eder. Yeniden kılmak gerekir. Nitekim vakit varken, namazı kılıp kılmadığında tereddüd eden de o namazı kılar. Namazı tamamladıktan sonra rek'at sayısında şüpheye itibar yoktur. Ancak noksan kıldığını kesin olarak anlarsa, namazı yeniden kılar.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- SECDE-İ SEHİV (SEHİV / YANILMA SECDESİ)

8 Namazdan sonra edebileceğim güzel bir dua örneği verebilir misiniz; Arapça ya da Türkçe fark etmez?..

Namazlardan sonra, mutlaka şu dua okunmalıdır, diye bir kural yoktur. Herkes ihtiyacına göre dua eder. Hep aynı duayı okumak da uygun değildir. Ne istediğini şuurlu olarak bilmek gerekir. Ne istediğinin farkında olmadan dua etmek uygun olmaz. Belli şeyleri ezberleyip, şiir okur gibi dua etmek de uygun görülmemiştir. Dua, uyanık kalb ile ve sessiz yapılmalı ve her fırsatta dua etmelidir!

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- namaz kıldıkları zaman sağ eliyle başlarını meshederler ve:

"Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah'ın adıyla. Rahman ve Rahîm ancak O'dur. Benden kederi, tasayı ve hüznü gider ey Rabbim!" (Buharî, Deavat, 35, 40) derlerdi.

"Farz namazı kıldığınız zaman, her bir farz namazdan sonra on defa: "Lâ ilâhe illellâhu vahdehû lâ şerîke lehü lehül mülkü ve lehül hamdü ve huve alâ kulli şeyin kadîrun." deyiniz. Böyle diyene bir köle azâd etmiş gibi ecir yazılır." (Buhârî, Ezan, 155) buyururlardı.

Muaz radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem onun elinden tuttu ve:

"Muaz! Vallahi seni gerçekten seviyorum" buyurdu. Sonra sözüne şöyle devam etti:

"Muaz! Her namazdan sonra şu duayı mutlaka okumanı tavsiye ediyorum: Allahümme einnî ala zikrike ve şükrike ve hüsni ibadetik: Allahım! Seni anıp zikretmek, nimetine şükretmek, sana layık ibadet etmek için bana yardım eyle!." (Ebu Davud, Vitir 26. Ayrıca bk. Nesaî, Sehv 60)

Ayrıca şöyle de dua edilebilir:

Elhamdülillahi Rabbilâlemin esselatü vesselamü alâ Resulina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmain.

Ya Rabbi, kıldığımız namazları kabul eyle! Ahir ve akıbetimizi hayreyle! Son nefesimizde kelime-i tevhid söylememizi nasip eyle! Ölmüşlerimizi af ve mağfiret eyle!

Allahümmağfir verham ve ente hayrürrahimin. Teveffeni müslimen ve el hıkni bissalihin. Allahümmağfir li veli valideyye ve lilmüminine vel müminat yevme yekumül hisab.

Ya Rabbi, bizi şeytan ve düşman şerrinden ve nefs-i emmaremizin şerrinden muhafaza eyle! Evimize iyilikler, hayırlı ve bereketli rızıklar ihsan eyle! Ehl-i İslama selamet ihsan eyle! Din düşmanlarını kahr ve perişan eyle! Kâfirlerle cihad etmekte olan Müslümanlara imdad-ı ilahiyyen ile imdat eyle!

"Allahümme inneke afüvvün kerimün tuhibbülavfe fafü anni."

Ya Rabbi, hastalarımıza şifa, dertlilerimize deva ihsan eyle! Allahümme inni eselükessıhhate velafiyete vel-emanete ve hüsnelhulki verridae bilkaderi bi rahmetike ya erhamerrahimin.

Riyadan, nifaktan, şikaktan, her türlü hastalıktan, kazadan, belâdan, tembellikten, acizlikten, zelil olmaktan, zulüm görmekten, azdıran zenginlik ve azdıran fakirlikten, şeytan ve nefsin şerrinden, düşman galebesinden, kötü huydan, bid’at işlemekten, dalalete düşmekten, ihlassız amelden, her çeşit günahtan, küfre girmekten, erzeli ömürden, ölürken gelecek fitnelerden, dinimize, dünyamıza zarar verecek şeylerden bizleri koru!

Hakiki iman, güzel bir ahlak, şükredici bir kalb, zikredici bir dil, kaza ve kadere rıza gösteren hayırlı bir ömür, az yemek, az uyumak, az konuşmak, az gülmek ve çok hizmet etmeyi; kabir azabından ve ahiret dehşetinden kurtulmayı, ömür boyu rızana uygun iş yapmayı, şehit olarak ölmeyi ve son nefeste Ehl-i sünnet itikadına uygun bir iman ve tövbe nasip eyle.

Not: Geniş bilgi ve dualar için İmam Nevevi'nin Dualar ve Zikirler adıyla tercüme edilen eserine bakmanızı tavsiye ederiz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Vakit namazı kıldıktan sonra, camiden çıkmadan evvel on defa "La ilahe illallahü vahdehü la şerike leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve ale külli şeyin kadir." demek sünnet midir?

Namaz tesbihatlarında söylediğimiz sübhanellah, elhamdülillah ve Allahü ekber tesbihlerinde 33 sayısının hikmeti nedir? Bu sayıya uymamız önemli mi?

Namazda yapılan hareketlerin, namaz içinde ve dışındaki duaların, tesbihlerin anlamı nedir, bunları çok ya da az okumanın bir mahsuru var mı?

Namazlardan sonra yapmış olduğumuz tesbihatın kaynağı neye dayanmakta. örn. Asr-ı saadet devrinde namazdan sonra Efendimize salavat getiriliyor muydu?

9 Akşam ile yatsı namazı arasında kılınan "Evvabin namazı" nasıl kılınır?

"Evvabin namazı", akşam namazından sonra kılınan sünnet-müstehap olan altı rekatlık namaz.

Evvabin kelimesi "evvab" kelimesinin çoğuludur. Evvab, işlediği bir günahtan hemen tövbe ve istiğfar eden demektir. Tövbe ve istiğfar edenlerin namazı demek olan "evvabin namazı" bir çok hadiste çok sevaplı olduğu bildirilip teşvik edilen, altı rekatlık nafile namaz olup, akşam namazından sonra kılınır.

Bu konuda, Ebu Hureyre (ra)den nakledilen bir hadiste, Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

"Kim akşam namazından sonra aralarında kötü bir şey konuşaksızın altı rekat namaz kılarsa, (kıldığı bu altı rekatlık namaz) onun için on iki senelik ibadete denk kılınır." (Tirmizi, Salat, 431)

Ayrıca Peygamberimiz (sav)in, akşam namazından sonra altı rekat nafile namaz kıldığı ve

"Her kim akşam namazından sonra altı rekat nafile namaz kılarsa, denizlerin köpükleri kadar olsa bile günahları affedilir." (Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid, II/230; Şevkani, III/64. Her iki kaynakta Taberani'den nakleder.)

dediği nakledilmektedir.

Konuyla ilgili hadis kitaplarında yer alan rivayetlerde bazılarında, Peygamberimiz (sav)'in akşam namazından sonra dört rekat kıldığı ve kılmayı teşvik ettiği de yer almaktadır. (Heysemi, Mecmeuz Zevaid, II/230; Şevkani, III, 64. Her iki kaynakta Taberani'den nakleder.)

Hanefilerden, evvabin namazı, (akşam namazından sonraki namaz), akşam namazının iki rekat müekked sünnetiyle birlikte altı rekat olduğunu söyleyenler, bu rivayeti esas almaktadırlar. Mezhebde tercihe şayan görüşe göre, bu namaz, akşam namazının müekked sünnetinin dışında altı rekatlık bir namaz olup, Hanefi alimleri, bu namazın kaç selamla kılınmasının daha faziletli olacağı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, altı rekatın tümünün bir selamla kılınmasını daha faziletli görürken, bazısı iki selamla, bazısı da üç selamla kılınmasının daha faziletli olacağını söylemişlerdir.

"Niyet ettim Allah rızası için evvabin namazını kılmaya" şeklinde niyet edilebilir.

(bk. Prof. Dr. Vehbe ZUHAYLİ, İslam Fıkhı Ansiklopedisi) 

10 Namaz surelerini hangi sırayla okumalıyız? Sırasız okumak mekruh mu? Surelerin uzunluğu ve okunuş sırası hakkında bilgi verir misiniz?..

Namazda, Kur'ân'da düzenlendiği gibi sûrelerin tertibine uymak sünnettir. Bunun müstehab olduğunu söyliyenler de var. O halde birincilere göre, birinci rek'atte okuduğu sûreden önce geleni ikinci rek'atte okumak mekruhtur. Âyetler arasındaki tertibe böylece riâyet gerekir. Bir rek'atte birkaç âyet okurken, sıra ve tertibi atlamak, yani bir âyet okuduktan sonra bir ya da birkaç âyet atlıyarak başka bir âyet okursa, bunda kerahet var diyenler olduğu gibi, bir beis yoktur, diyenler de var. Hüküm, tamamen sûreler hakkındaki gibidir. (El-Muhit / Serahsi - Fetâvâ-yi Hindiyye.)

Bütün bu söylenenler farz namazlarla ilgilidir. Sünnet ve nafile namazlarda ise belirtilen tertibe riâyete gerek yoktur. Nasıl kolayına gelirse öyle okur.

Ancak farz namazdan belirtilen tertibe riâyet unutulur veya dil öylece kayıp takdim ve te'hir şeklinde kıraate başlarsa, bunu değiştirmesine gerek yoktur, başladığı gibi devam edip bitirir ve bundan dolayı yanılma secdesi de gerekmez. Çünkü böyle yapmakla sadece bir müstehab ya da sünnet terkedilmiş sayılır. (Ez-Zahîre / Taceddin.)

Al-i İmrân sûresini okumak isterken dili Bakara sûresine kayıp bir ya da iki âyet okudukan sonra bunu değiştirmek isterse kerahet işlemiş olur. Hattâ bir iki kelime okuduktan sonra bile değiştirmenin mekruh olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Fetva buna göredir. Açıklamalar da buna göre yapılacaktır.

Kıraati bitirdikten sonra rükû'a gitmek isterken, henüz eğilmeden birkaç âyet daha okumak isterse, bunda bir beis yoktur. Ama eğildikten sonra dönüp ilave okuması mekruhtur.( Fetâvâ-yi Hindiyye - EI-Hulasa.)

Namazda bir rek'atte sadece Fâtiha'yı veya hem onu hem de bir ya da iki âyeti okumakla yetinirse, kerahet işlemiş olur. Ne var ki zammı sûrenin kasden terkedilmesi, vacibi terk olduğundan namazın iadesi gerekir. Unutularak terkedilirse, yanılma secdesi yapılır. (El-Muhit / Radıyüddin Serahsî.)

Nitekim bu konuda yapılan sahih rivayette, Ebû Katade diyor ki:

«Resûlillah (asm) Efendimiz öğle ikindi ve sabah namazlarında ilk iki rek'atte hem Fâtiha'yı, hem birer sûre okurdu. Öğle, ikindi ve yatsıda son iki rek'atte sadece Fâtiha'yı okumakla yetinirdi. Çoğu kez okuduğu sûreleri işitebiliyorduk. Birinci rek'atte kıraati ikinciye nisbeten uzun tutardı.» (Buharı - Müslim - Ebû Dâvud - Fıkhü's-Sünne)

Namazların Fatiha sûresinden sonra, bir miktar daha Kur'an okunması gereken rekatlarında tam bir sûre okunması daha faziletlidir. Bununla beraber bir sûrenin bir kısmı bir rekatta, diğer kısmı da öteki rekatta okunabilir, bunda kerahet yoktur.

Namazın bir rekatinde bir sûrenin sonunu, diğer rekatinde de başka bir sûrenin sonunu okumak, sahih olan görüşe göre mekruh değildir.

Namazın bir rekatinde bir sûrenin başından veya ortasından, diğer rekatinde de başka bir sûrenin başından veya sonundan okumakta veya kısa bir sûre okumakta kerahet yoktur. Fakat iyisi, bir zaruret olmadıkça böyle okumamaktır.

Namazın bir rekatında bir sûre, diğer rekatında da arada iki veya daha ziyade bulunmak üzere aşağıya doğru başka bir sûre okunması mekruh değildir. Fakat arada bir sûrenin bulunması mekruhtur. Ancak terk edilen bu sûre, önce okunan sûreden en az üç âyet miktarı uzun bulunuyorsa mekruh olmaz.

Namazda bir sûrenin bir âyetinden arada en az iki âyet bulunmak üzere diğer âyetine geçmek mekruh değildir. Fakat iyisi, bir zaruret olmadıkça geçmemektir.

Bir rekatta iki sûreyi toplayarak okumakta kerahet yoktur. Ancak arada bir veya birkaç sûre bırakılmış olursa mekruh olur. Bununla beraber farz namazlarda böyle iki sûrenin bir rekatta toplanmaması daha iyidir.

Zaruret olmadıkça, bir rekatta bir âyetten diğer âyete geçmek mekruhtur. Aralarında üç âyet dahi bulunsa böyledir. Eğer yanılarak böyle bir geçiş yapılmış olur da sonra hatırlanırsa, bu âyetler sıraları üzere yeniden okunur.

Bir namazda bir âyet-i kerime tekrarlansa veya bir sûre bir rekatta iki defa okunsa veya bir sûre iki rekatta da okunsa bakılır: Eğer yalnız başına kılınan bu namaz bir nafile namaz ise mekruh olmaz. Fakat farz namaz ise, unutmak veya başka bir sûre bilmemek gibi bir özür bulunmadıkça mekruh olur.

Birinci rekatta "Nas" sûresi okunsa, ikinci rekatta da bu sûrenin okunması uygun olur. Çünkü tekrar etmek, geriye dönüp okumaktan daha iyidir. Ancak hatim ile namaz kılan bir kimse, birinci rekatta "Muavvizeteyn" surelerini okumuş ise, ikinci rekatta Fatiha'dan sonra Bakara sûresinden bir miktar okur.

İkinci rekatta, birinci rekatta okunan sûrenin üstündeki sûreyi okumak mekruhtur. Kasden yapılmazsa mekruh olmaz. Bununla beraber okunmaya başlanmış ise terk edilmemelidir. Bunun nafile namazlarda mekruh olmayacağını söyleyenler de vardır.

Farz namazlarla nafile namazlarda, ikinci rekatları birinci rekatlardan uzun yapmak mekruhtur. Fakat nafilelerde üçüncü rekatları birinci ve ikinci rekatlardan uzun tutmakta kerahet yoktur. Çünkü nafilelerde her iki rekat müstakil bir namaz sayılır.

Namazda sünnet miktarı Kur'an okunduktan sonra, insanda bir tutukluk (ve şaşırma) olursa, hemen rükua gitmeli, başka bir âyete veya sûreye geçmemelidir. Fakat henüz sünnet miktarı okumamışsa, başka bir yere geçmesinde kerahet olmaz.

Kur'an-ı Kerim, farz namazlarda yavaşça ve harfleri belirterek okunmalı. Teravih namazlarında ise, yavaş ve sür'atli okuyuş arasında bir kıraat yapmalıdır. Diğer gece namazlarında sür'atle okunabilir. Fakat mana anlaşılabilecek şekilde olmalı ve tecvid hatası bulunmamalıdır.

(bk. Celal YILDIRIM, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: I/272-273)

11 Cenaze ve cuma namazından önce neden sela (salâ) verilir; selanın anlamı nedir?

Hanefilere ve bazı fâkîhlere göre ölüm haberini hısım ve akrabaya, eşe dosta bildirmek caizdir. Günümüzde bu duyuru, müezzinlerin "salâh" okuyuşları ile yapılmaktadır.

Cuma günleri Peygamberimize (asm) çokça salavat getirmek sünnettir. Peygamber Efendimiz (asm) zamanında müezzinlerin cuma günleri yüksek sesle salavat getirmeleri uygulaması yoktur. Fakat herkesin cuma günü Peygamber Efendimize salavat getirmesi sünnettir.

Bu bakımdan cuma günleri müezzinlerin minareden yüksek sesle salavat getirmeleri, hem insanların salavat getirmelerini hatırlatmak yönünden hem de yoğun olarak çalışan insanlara cuma namazını hatırlatmaları bakımından okunmasında bir mahzur yoktur.

CUMA VE CENAZE NAMAZLARINDAN ÖNCE OKUNAN SELÂ VE ANLAMI

"Es Salatu Ve's-Selamu Aleyke Ya Rasulallah!
Es Salatu Ve's-Selamu Aleyke Ya Habiballah!
Es Salatu Ve's-Selamu Aleyke Ya Nûre Arşillah!
Es Salatu Ve's-Selamu Aleyke Ya Hayra Halgillah!
Es Salatu Ve's-Selamu Aleyke Ya Seyyidel Evveline Vel Ahirin!
Vel Hamdü Lillahi Rabbil Alemin!"

MEALİ:

"Ey Allah'ın Resûlu, salat-u selam senin üzerine olsun!
Ey Allah'ın Habibi, salat-u selam senin üzerine olsun!
Ey Allah'ın Arşının Nuru, salat-u selam senin üzerine olsun!
Ey Allah'ın Mahlukatının Hayırlısı, salat-u selam senin üzerine olsun!
Ey Öncekilerin ve Sonrakilerin Efendisi, salat-u selam senin üzerine olsun!
Hamd Alemlerin Rabbi Olan Allah İçindir!"

İlave bilgi için tıklayınız:

SALÂT, SALAVÂT

12 Kamet nasıl getirilir?

Sünnete uygun olarak kâmet şu kelimelerden ibarettir:

"Allahü ekber, Allahü ekber, Allahü ekber, Allahü ekber. Eşhedü en la ilâhe illallah. Eşhedü en la ilâhe illallah. Eşhedü enne Muhammeden Rasululullah. Eşhedü enne Muhammeden Rasulullah. Hayye alessalah, hayye alessalah. Hayye alel-felâh. Hayye alel-felah. Kad kâmeti's-sâlatu Kad kameti's-salah. Allahü ekber, Allahü ekber, La ilâhe illallah."

Kâmetin Türkçe anlamı şöyledir:

"Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim, Allah'tan başka ilah olmadığına şehâdet ederim, Muhammed'in Allah'ın rasûlü olduğuna şehadet edelim. Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet ederim. Haydin namaza, Haydin namaza, Haydin kurtuluşa, Haydin kurtuluşa, Namaz başladı. Namaz başladı, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür Allah'tan başka ilah yoktur."

İlave bilgi için tıklayınız:

KAMET...
 

13 Yatsı namazı ne zamana kadar kılınabilir?

Yatsı namazı imsak vaktine kadar kılınabilir.

Yatsı Namazının Vakti:

Yatsı vakti, Hanefîlerde fetvaya esas olan görüşe ve diğer mezheplere göre, batı ufkunda kırmızı şafağın kaybolduğu andan itibaren başlar ve fecr-i sadığın doğmasından biraz önceki zamana kadar devam eder. Delil Abdullah b. Ömer'den nakledilen şu hadistir:

"Şafak kırmızılıktır. Şafak kaybolunca yatsı namazını kılmak farz olur."(es-San'ânî, Subulu's-Selam, I/114).

Diğer yandan yatsı namazı için tercih edilen vakit, gecenin üçte biri veya yarısı geçinceye kadar devam eder. Çünkü Allah Elçisi (asm) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetime zorluk vermesem, yatsı namazını gecenin üçte birine veya yarısına kadar geciktirmelerini onlara emrederdim."(eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, II/11).

Enes (r.a), Hz. Peygamber (asm)'in yatsı namazını gecenin yarısına kadar geciktirip, sonra kıldığını bildirmiştir (bk. a.g.e., II/12). Hz. Aişe (r.anhâ)'den de şöyle dediği nakledilmiştir:

"Hz. Peygamber bir gece yatsı namazını geciktirdi. O kadar ki mescidde bulununlar uyumuştu. Sonra çıkıp namaz kıldı ve şöyle buyurdu:

'Eğer ümmetime zorluk vermesem bu vakit yatsı namazının vaktidir.' " (Buhârî, Mevâkît, 24; eş-Şevkânî, a.g.e., I/12).

Vitir namazının başlangıcı yatsı namazından sonradır, vaktinin sonu ise, sabah vakti girmeden hemen öncesine kadar olan zamandır (bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, 313 vd.).

İlave bilgi için tıklayınız:

Yatsı, vitir ve teheccüd namazlarının vakitleri hakkında bilgi verir misiniz? Eğer geç saatlere kadar kalıyorsak, yani uyumadan teheccüd kılabilir miyiz?

14 Cemaate namaz kıldırıcak bir imamın niyetini nasıl yapması gerekir?

İmam olacak zat mesela öğle namazını kıldıracağı vakit: "Niyet ettim bu günkü öğle namazını kılmaya, cemaate imam olmaya." şeklinde niyet eder. Esasında imamlığa niyet etmesi şart değildir. Ancak arkasında kadın cemaat de varsa namazlarda niyet de şarttır. Şöyle ki: Niyet aslen bir azimden ve kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi ve bir işin ne için yapıldığını düşünmeksizin bilmesi demektir.

Namazla ilgili niyet, Yüce Allah'ın rızası için ihlasla namazı kılmayı istemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir. Yapılan işlerin önemleri ve sevapları niyetlere göredir. İnsanın niyeti halis (sırf Allah rızası için) olmalıdır. İnsan yapacağı bir ibadeti şuurlu bir halde yapmalıdır. Yapacağı işle, Allah rızası gibi, yüksek bir gaye gözetmeli ve gaflet içinde bulunmamalıdır.

Niyet kalbe aittir. Bununla beraber kalp ile niyet yapıldıktan sonra dil ile de söylenmesi daha iyidir. Bir insan başlayacağı bir namaza, kalp ile niyet edip de dili ile bir şey söylemese, o namazı caiz olur. Fakat kalp ile niyet etmekle beraber "şu vaktin farzını veya sünnetini kılmaya niyet ettim" demesi, daha iyidir. Bu şekilde, hem kalp, hem de dil ile niyet edilmesi, sahih olan görüşe göre müstehabdır. Kalben niyet olmaksızın dil ile yapılan niyet sahih değildir.

Farz namazlarla bayram ve vitir namazlarından bunları yerine getirirken hangi vakitler olduğunu belirlemek gerekir: "Bugünkü sabah namazına" veya "Bugünkü cuma namazına, bugünkü vitir namazına, bugünkü bayram namazına" diye niyet edilir. Yalnız farz namaza niyet etmek yeterli değildir. Böyle bir niyetle farz namazları tayin edilmiş olmaz. Fakat hangi namaz olduğu belirlenmeksizin vakit içinde: "Bu vaktin farzını kılmaya" diye niyet edilmesi kafi gelir. Rekatların sayısını anmaya gerek yoktur. Yalnız cuma namazı böyle değildir; onu vaktin farzı niyeti ile kılmak olmaz; çünkü asıl vakit öğlenindir, cumanın değildir.

Nafile namazlara gelince: Bunlarda sadece namaza niyet etmek kafidir. Fakat şu vaktin ilk sünnetine veya son sünnetine niyet ettim, diye de kılınırlar. Bu namazların müekked veya gayri müekked olduklarını belirlemeye de gerek yoktur. Ancak teravih namazı için: "Teravih namazını veya vaktin sünnetini kılmaya niyet ettim." demelidir, ihtiyat olan budur.

Cemaate yetişip de, imamın farzı mı, yoksa teravihi mi kıldığını bilmeyen kimse, farza niyet ederek imama uyar. Eğer imam farzı kılıyordu ise, uyanın da farzı sahih olur. Eğer imam teravih namazını kılıyordu ise, ona uyan o kimsenin namazı nafile yerine geçer. Yatsı namazından önce teravih kılınamayacağı için, teravih yerine geçmez.

Niyetin tekbir alma zamanına yakın olması daha faziletlidir. Daha önce de niyet edilebilir; yeter ki, niyet ile tekbir arasında namaza aykırı bir hal bulunmuş olmasın.

Örnek: Bir kimse abdest alırken herhangi bir namazı kılmaya niyet etse, sonra namaza aykırı düşen yiyip içmek ve konuşmak gibi bir işte bulunmadan namaz yerine varıp namaza başlasa sahih olur. Bu arada hatırına o niyet gelmese dahi yine namazı sahih olur. Fakat tekbirden sonra yapılacak bir niyet ile namaz sahih olmaz. Tercih edilen görüş budur. Diğer bir görüşe göre, tekbir aldıktan sonra, Sübhaneke ve Eüzü'den önce yapılacak niyetle de namaz caiz olur. (İmam Şafiî'ye göre, niyetin tekbire yakın yapılması şarttır.)

Farz namaz yerine getirilirken kazayı niyet etmek, kaza namazı kılınırken farza niyet etmek suretiyle namaz caiz olur.

Örnek: Bir kimse öğle namazının vakti çıkmamıştır inancı ile öğlenin farzını yerine getirmeye niyet etse ve namazı tamamladıktan sonra öğle vaktinin çıkmış bulunduğunu anlasa, farza niyet ederek kılmış olduğu namaz kaza yerine geçer.

Bir kimse öğle gibi vakit içinde hem öğle, hem de ikindi namazına niyet etse, bu niyet vakti girmiş olan namaz için geçerli olur. Vakti girmemiş olan namaz buna engel olmaz.

Bir kimse, bir vaktin farzına niyet ederek namaza başlayıp da sonra nafile kılıyormuş gibi bir zanla namazı tamamlasa, bu namazı o farzdan sayılır. Çünkü namazın sonuna kadar niyetin hatırlanması şart değildir.

Bir kimse nafileye niyet ederek tekbir aldıktan sonra farza niyet ederek tekrar tekbir alsa, farz namaza başlamış olur. Aksi de böyledir.

Yine bir kimse öğle namazının farzına niyet ederek bir rekat kıldıktan sonra, ikindi namazının farzına veya bir nafile namaza niyet ederek tekrar tekbir alsa, öğle namazını bozmuş olur ve ikinci niyete göre namaza başlamış sayılır.

Cemaat halinde imama uyulduğu zaman da niyet edilmesi lâzımdır. "Bugünkü öğle namazının farzını kılmaya niyet ettim; uydum bu imama" denir. Bu şekilde bir niyet yapılmazsa, imama uymak sahih olmaz.

Bir kimse namaza tek başına başlamışken imama uymaya niyet ederek diliyle tekrar tekbir alsa, önceki namazını bozmuş ve imama uymuş olur.

İmama uyan kimsenin kılacağı namazı belirtmeksizin yalnız: "İmama uydum" veya "iktida ettim" diye niyet etmesi, üstün tutulan görüşe göre yeterli değildir. "İmamla beraber namaz kılmaya niyet ettim" denilmesi de böyledir.

Bir kimse imama uymaya niyet edip namaza başladığı halde, imam henüz namaza başlamamış bulunsa bu uyuş, sahih olmamış olur. Hatta "Allah" veya "Ekber" kelimesini imam daha bitirmeden kendisi bitirse yine imama uymuş olmaz. Fakat ikinci kere olarak tekbir alsa bununla imama uymuş olur.

Cemaatin imama uymaya niyeti, imam "Allahu Ekber" deyip namaza başlamasından sonra olmalıdır ki, bir namaz kılana uyulmuş olsun ve imamdan önce tekbir alınmış olmak ihtimali kalmasın. Bu, İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'in görüşüdür. İmam Azam'a göre, cemaatin tekbirleri imamın tekbirine yakın olmalıdır; çünkü bunda ibadete acele etme fazileti vardır. O halde niyetin önce olması gerekir. Bununla beraber imam, daha Fatiha suresini bitirmeden tekbir alıp imama uyan kimse, iftitah (başlangıç) tekbirinin sevabına kavuşmuş olur.

Kendisine uyulan imamın kim olduğunu bilmek gerekmez. Hasan olduğu sanılan imamın, Bekir olduğu anlaşılsa, yapılan imama uyma niyetine bir engel teşkil etmez. Ancak Hasan'a uydum diye tayinde bulunarak niyet edildiği halde, imamın başkası olduğu anlaşılsa, iktida (imama uyma) sahih olmamış olur; çünkü bu kayda bağlanmış bir niyettir.

İmam olan şahsın, imamete niyet etmesi gerekmez. Ancak kadınların da kendisine uymalarının sahih olabilmesi için, imamete niyet etmesi gerekir. Bunun için bir imam: "Ene imamun limen tebianî = Ben bana uyanlara imamım" diye niyet etse, kendisine kadınlar da uyabilirler. İmamet bahsine bakılsın.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihâli)

İlave bilgi için tıklayınız:

Erkek hangi şartlarda kadınlara imam olabilir? İmamlığa niyet nasıl olur; kadınlar için ayrıca niyet gerekir mi?..

15 Uzun tesbihat nasıl yapılır yazar mısınız? Uzun tesbihat yaparken "falem ennehü la ilahe illah" dedikten sonra "innallahe vemelaiketehü yüsallüne" diye devamını bana yazar mısınız?

SABAH (AKŞAM) NAMAZI TESBİHATI

Ezan ve kâmetin arkasından bu dua okunur.

"Allahumme rabbe hâzihî'd-da'veti't-tâmmeh ve's-salâti'l kâimeh, âti Muhammeden'il vesîlete ve'l-fadîlete ve'b'ashu mekamen Mahmûden ellezi veadteh. İnneke la tuhliful mîâd."

Sabah namazının iki rek'atlik farzından sonra "SELAM DUASI" okunur.

Estağfirullâh, estağfirullâh, estağfirullâh el-azîym el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-hayy'el kayyûm, ve etübü ileyh. Allâhumme ente's-selâmü ve minke's-selâm, tebârekte yâ zelcelâli ve'l-ikrâm.

Arkasından "Salâten Tüncinâ" ya da "Salât-ı Münciye" olarak bilinen duâ okunur.

"Allâhümme sâlli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed. Salâten tuncînâ bihâ min cemîil ahvâli ve'l-âfât. Ve takdîlenâ bihâ cemiâ'l-hâcât. Ve tutahhirunâ bihâ min cemî'ıs-seyyiât. Ve terfeunâ bihâ indeke â’led-deracât. Ve tübelliğunâ bihâ aksa'l-gâyât. Min cemî'il-hayrâti fi'l-hâyâti ve ba’de'l-memât. Âmin yâ mücib'ed-deavât, ve'l-hamdü lillâhi rabb'il-âlemin."

Müteakiben bir defa:

"Allâhumme innâ nukâddimu ileyke beyne yedey külli nefesin ve lemhatin ve lahzatin ve tarfatin yatrifu bihâ ehlü's-semâvâti ve ehlü'l-aradîyn, şehâdeten eşhedü en,.."

Müteakiben on defa:

"Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâ şerike leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hâmdü yuhyi ve yumit ve hüve hayyun lâ yemût biyedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadir." denir. Onuncusunda en sonuna "ve ileyhi'l-masîyr." eklenir.

Tövbe istiğfâr duâsı okunur (Eller ders çevrilerek):

Allâhümme ecirnâ minennâr (3-5 veyâ 7 defâ) Sonra şöyle devam edilir:

Allâhümme ecirnâ min külli nâr.
Allâhümme ecirnâ min fitneti'd-dîniyyeti ve dünyeviyyeh
Allâhümme ecirnâ min fitneti ahiri'z-zamân
Allâhümme ecirnâ min fitneti'l-mesihi'd-deccâli ve's-sufyân
Allâhümme ecirnâ mine'd-dalâlâti ve'l-bıd'ıyyâti ve'l-beliyyât
Allâhümme ecirnâ min şerri'n-nefsi'l-emmâreh
Allâhümme ecirnâ min şurûri'n-nüfûsi'l-emmârati'l-firâvniyyeh
Allâhümme ecirnâ min şerri'n-nisâ
Allâhümme ecirnâ min belâ'in-nisâ
Allâhümme ecirnâ min fitneti'n-nisâ
Allâhümme ecirnâ min azâbi'l-kâbr
Allâhümme ecirnâ min azâbi'l-yevmi'l-kıyâmeh
Allâhümme ecirnâ min azâbi cehennem
Allâhümme ecirnâ min âzâbi kahrik
Allâhümme ecirnâ min nâri kahrik
Allâhümme ecirnâ min azâbi'l-kabri ve'n-nîrân
Allâhümme ecirnâ mine'r-riyâi ve's-sum’âti ve'l-ucubi ve'l-fâhr
Allâhümme ecirnâ min tecâvuzi'l-mülhidîyn
Allâhümme ecirnâ min şerri'l-munâfıkîyn
Allâhümme ecirnâ min fitneti'l-fâsıkîyn

Allâhümme ecirnâ ve ecir vâlideynâ ve talebete rasâili'n-nûru's-sâdıkîyne fi hizmeti'l-kur’âni ve'l-imân, ve ahbâbene'l-mü’minîne'l-muhlisîyne ve akrıbâenâ ve ecdâdenâ mine'n-nâr."

Burada eller yukarı çevrilerek devam edilir:

"Bi afvike yâ mücir bi fadlike yâ gâffâr. Âllâhümme edhılne'l-cennete mea'l-ebrâr. Âllâhumme edhılne'l-cennete meâ'l-ebrâr. Allâhumme edhılnâ ve edhı'l-üstâdenâ Said-i Nursî radıyallahu anh ve vâlideynâ ve talebete rasâili'n-nûru ve ıhvânenâ ve ehâvatenâ ve akribâenâ ve ecdâdenâ ve ahbâbene'l-mü’minîne'l-muhlisîyne fi hizmeti'l-imâni ve'l-Kur’ân, el cennete meâ'l-ebrâr, salli alâ nebiyyike'l-muhtar ve âlihi'l-athâr ve ashâbihi'l-ahyâr ve sellim mâdâme'l-leylü ve'n-nehâr. Âmin, velhamdü lillâhi rabbil âlemin."

Bilinen namaz tesbihatına devam edilir.

"Subhânallâhi ve'l-hâmdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhu ekber, ve lâ hâvle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyü'l-azîym." denir ve Ayete'l-Kürsi okunduktan sonra tesbih çekilir:

33 Subhânallâh,
33 Elhamdulillâh,
33 Âllâhuekber.

Tesbihlerden sonra:

"Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâ şerike leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hâmdü yuhyi ve yumit, ve hüve hayyun lâ yemût, biyedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadir ve ileyhi'l-masîyr." denir ve namazın duası yapılır.

Duâdan sonra;

Fa'lem ennehu denir ve 33 defa (sabah namâzından sonra 100 defa okunabilir) Lâ ilâhe illâllâh okunur. Sonra Muhammede'r- resûlullâhi sallallâhü teâlâ âleyhi ve sellem denir.

Daha sonra 10 defa: "Lâ ilâhe illallâhu'l Melikül Hakkul Mübin Muhammedün Rasulullahi Sadigul Va'dil Emin" denir.

Sonra Besmele çekilip;

"İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne alennebiyy; yâ eyyühellezine âmenu, sallû aleyhi ve sellimu teslîmâ âyeti okunup Lebbeyk." denir.

Müteakiben;

"Allâhümme sâlli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ ali seyyidinâ muhammedin biadedi külli dâin ve devâin ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim kesirâ." (Üç defa okunur)

Salli ve sellim yâ rabbi alâ hâbibike muhammedin ve alâ cemî'il-enbiyâi ve'l-mürselîn, ve alâ âli küllin ve sâhbi küllin ecmâin, âmîn, velhâmdulillâhi râbbi'l-âlemîn. denir

Müteakiben;

Elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâmin âleyke yâ Rasûllallâh
Elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâmin âleyke yâ Habîballâh
Elfü elfi sâlâtin ve elfü elfi selâmin âleyke yâ emîne vahyillâh

"Allahumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihi ve ashâbihî, biadedi evrâki'l-eşcâr ve emvâci'l-bihâr ve katarâti'l-emtâr. Vâğfirlenâ verhamnâ ve'l-tüfbinâ ve bi üstâdinâ ve vâlideynâ ve bi talebeti rasâili'n-nuru's-sadıkîyne yâ ilahenâ bi külli salâtin minhâ eşhedühen lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne muhammeden rasûllullâhi sallallâhu teâlâ âleyhi ve sellem" denir.

Müteakiben Tercüme-i İsm-i Âzâm Duası okunur:

Bismillâhirrahmânirrahiym

Subhaneke ya Allâh tealeyte yâ Rahman  ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Râhiym tealeyte yâ Kerim ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Hâmid tealeyte yâ Hâkim ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Mecid tealeyte yâ Melik ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Kuddüs tealeyte yâ Selâm ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Mü’min tealeyte yâ Müheymin ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Âziz  tealeyte yâ Cebbâr ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Mütekebbir tealeyte yâ Hâlık ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Evvel tealeyte yâ Âhir ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya zâhir tealeyte yâ Bâtın ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Bâri tealeyte yâ Musâvvir ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Tevvâb tealeyte yâ Vehhâb ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Bâis tealeyte yâ Vâris ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Kâdim tealeyte yâ Mukim  ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Ferd tealeyte yâ Vitr ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Nur tealeyte yâ Settâr ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Celil tealeyte yâ Cemil ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Kâhir tealeyte yâ Kâdir  ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Melik tealeyte yâ Muktedir ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Alim tealeyte yâ Âllâm ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Aziym tealeyte yâ Gâfur ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Hâlim tealeyte yâ Vedud ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Şehid tealeyte yâ Şâhid ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Kebir tealeyte yâ Müteâl ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Nur tealeyte yâ Lâtif ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Semi' tealeyte yâ Kefil ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Kârib tealeyte yâ Bâsiyr ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Hâkk tealeyte yâ Mübin ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Râuf tealeyte yâ Râhiym ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Tâhir tealeyte yâ Müteâhhir ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Mücemmil  tealeyte yâ Mufâddil ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Müzhır tealeyte yâ Mün’im ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Deyyân tealeyte yâ Sultân ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Hânnân tealeyte yâ Mennân ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Ehâd tealeyte yâ Sâmed ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Hâyy tealeyte yâ Kâyyum ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Adl tealeyte yâ Hâkem ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Subhaneke ya Ferd tealeyte yâ Kuddûs ecirnâ mine'n-nâr bi afvike yâ Rahmân

Eller açılır,

"Subhâneke âhiyyen şerâhiyyen tealeyte lâ ilâhe illâ ente ecirnâ ve ecir üstâdenâ ve vâlideynâ ve rufekâenâ ve âkribâenâ ve ahbâbene'l-mü’minîne'l-muhlisîyne (eller aşağıya çevrilir) mine'n-nâr ve min külli nâr  vahfaznâ minşerri'n-nefsi ve'ş-şeytan ve min şerri'l-cinni ve'l-insân ve min şerri'l-bid’âti ve'd-dalâleti ve'l-ilhâdi ve't-tuğyân (eller yukârı çevrilir) bi âfvike yâ Mücir, bi fadlike yâ Gaffâr, bi rahmetike yâ erhame'r-râhimîn."

"Allâhumme edhilne'l-cennete mea'l-ebrâr, bişefâati nebiyyike'l-muhtar. Amîn ve'l-hamdülillâhi rabbi'l-âlemin."

E'uzü besmele çekilerek Haşr Suresinin son beş ya da üç ayeti okunur.

ÖĞLE (YATSI) NAMAZI TESBİHATI

Ezan ve kâmetin arkasından bu dua okunur.

Allahümme rabbe hazihi'd-davet'it-tâmmeh, ve's-salâti'l-kaimeh, âti seyyidina Muhammeden'il-vesilete ve'l-fazilete ve'derecate'r-rafiate'l âliyeh, ilahî veb'ashu makâmen mahmuden'illez'i vaadteh. İnneke lâ tuhlifu'l-mîâd.

Öğlen Namazının dört rek'atlik farzından sonra "SELAM DUASI" okunur

"Estağfirullâh, estağfirullâh, estağfirullâh el-azîym el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-hayy'el kayyûm, ve etübü ileyh. Allâhumme ente's-selâmü ve minke's-selâm, tebârekte yâ zelcelâli ve'l-ikrâm."

Arkasından (yukarıda geçtiği gibi) "Salâten Tüncinâ" ya da "Salât-ı Münciye" olarak bilinen duâ okunur.

İki rek'at sünnet kılındıktan sonra bilinen namaz tesbihatına devam edilir.
...

Yukarıda geçtiği gibi,  Tercüme-i İsm-i Âzâm Duasına kadarki kısım aynen okunur. Müteakiben İsmi Âzâm Duası okunur:

Bismillâhirrahmânirrahiym.

Yâ Cemilu Yâ Allâh
Yâ Karîbu Yâ Allâh
Yâ Mücîbu Yâ Allâh
Yâ Habîbu Yâ Allâh

Yâ Raûfu Yâ Allâh
Yâ Atûfu Yâ Allâh
Yâ Ma’rûfu Yâ Allâh
Yâ Latîfü Yâ Allâh

Yâ Azîymü Yâ Allâh
Yâ Hannânü Yâ Allâh
Yâ Mennânü Yâ Allâh
Yâ Deyyânü Yâ Allâh

Yâ Subhânü Yâ Allâh
Yâ Emânü Yâ Allâh
Yâ Bürhânü Yâ Allâh
Yâ Sultânü Yâ Allâh

Yâ Müste'ânü Yâ Allâh
Yâ Muhsinü Yâ Allâh
Yâ Mütealü Yâ Allâh
Yâ Rahmânü Yâ Allâh

Yâ Rahîmü Yâ Allâh
Yâ Kerîmü Yâ Allâh
Yâ Mecîdü Yâ Allâh
Yâ Ferdü Yâ Allâh

Yâ Vitru Yâ Allâh
Yâ Ehadü Yâ Allâh
Yâ Samedü Yâ Allâh
Yâ Mahmûdu Yâ Allâh

Yâ Sadıka'l-vâ’di Yâ Allâh
Yâ Âliyyü Yâ Allâh
Yâ Ganiyyü Yâ Allâh
Yâ Şâfî Yâ Allâh

Yâ Kâfî Yâ Allâh
Yâ Muâfî Yâ Allâh
Yâ Bâkî Yâ Allâh
Yâ Hâdî Yâ Allâh

Yâ Kâdiru Yâ Allâh
Yâ Sâtiru Yâ Allâh
Yâ Kahhâru Yâ Allâh
Yâ Cebbâru Yâ Allâh

Yâ Gaffâru Yâ Allâh
Yâ Fettâhu Yâ Allâh

Eller açılır,

"Yâ rabbe's-semâvâti ve'l-ard, yâ zelcelâli ve'l-ikrâm. Es’elüke bi hakkı hâzihi'l-esmâi küllihâ en tüsâlliye alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, verham Muhammeden kemâ salleyte ve sellemte ve bârekte ve râhimte ve terahhamte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhime fil alemin. Rabbenâ inneke hamîdun mecid. Birâhmetike yâ erhâme'r-râhimin. Velhamdü lillâhi rabbi'l-âlemin." denir.

E'uzü besmele çekilerek "Lekad sadakallahü." aşri okunur.

İkindi namazı tesbihatı aynı öğle namazı gibi yapılır; sadece İsmi-i Azam Duası yerine, Tercüme-i İsmi azam okunur.

16 Yatsı, vitir ve teheccüd namazlarının vakitleri hakkında bilgi verir misiniz?

Yatsı vakti, Hanefîlerde fetvaya esas olan görüşe ve diğer mezheplere göre, batı ufkunda kırmızı şafağın kaybolduğu andan itibaren başlar ve fecr-i sadığın doğmasından biraz önceki zamana kadar devam eder. Delil Abdullah b. Ömer'den nakledilen şu hadistir:

"Şafak kırmızılıktır. Şafak kaybolunca yatsı namazını kılmak farzolur." (es-San'ânî, I/114).

Diğer yandan yatsı namazı için tercih edilen vakit, gecenin üçte biri veya yarısı geçinceye kadar devam eder. Çünkü Allah elçisi şöyle buyurmuştur:

"Ümmetime zorluk vermesem, yatsı namazını gecenin üçte birine veya yarısına kadar geciktirmelerini onlara emrederdim."(eş-Şevkânî, II/11).

Enes (r.a), Hz. Peygamber (asm)'in yatsı namazını gecenin yarısına kadar geciktirip, sonra kıldığını bildirmiştir (eş-Şevkânî, II/12). Hz. Aişe (r.anhâ)'den de şöyle dediği nakledilmiştir.

"Hz. Peygamber bir gece yatsı namazını geciktirdi. O kadar ki mescidde bulununlar uyumuştu. Sonra çıkıp namaz kıldı ve şöyle buyurdu: 'Eğer ümmetime zorluk vermesem bu vakit yatsı namazının vaktidir.' " (Buhârî, Mevâkît, 24; eş-Şevkânî, I/12).

Vitir namazının başlangıcı yatsı namazından sonradır, vaktinin sonu ise, sabah vakti girmeden hemen öncesine kadar olan zamandır. (bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, 313 vd.).

Teheccüd ile ilgili kısa bilgi verdikten sonra geniş açıklama yapmayı uygun görüyoruz:

Teheccüd namazının vakti ile ilgili olarak gelen rivayetlerde, gecenin ortası veya son kısmının namaz, dua ve istiğfarla ihya edilmesi tavsiye edilmiştir. Konuyla ilgili fiili sünneti anlatan çok sayıdaki rivayetlerde, Peygamberimizin (asm) yatsıyı kılıp vitri kılmadan uyuduktan sonra, gecenin ortalarına doğru veya ortasından hemen sonra uyandığı, ondan sonra ibadete başladığı, bir süre namaz kıldıktan sonra vitir namazını ve daha sonrada sabah namazının sünnetini kıldığı ifade edilir.

Uyanamamaktan korkan kişi vitir namazını kılıp ondan sonra yatması daha uygundur. Teheccüd namazı kılındıktan sonra yatılıp tekrar sabah namazı için kalkılabilir. Bunda bir mahzur yoktur.

Teheccüd namazı, yatsı namazından sonra bir miktar uyuyup kalkınca kılınan bir gece namazıdır. İslâmın ilk devirlerinde henüz beş vakit namaz farz kılınmadan önce teheccüd namazı bütün mü’minlerin üzerine farzdı. Miraç’la birlikte beş vakit namazın farziyeti sâbit olunca, teheccüd namazı ümmet için nâfile bir namaz olarak kalırken, bir peygamber hassası olması cihetiyle sadece Peygamberimiz (a.s.m.) için farziyeti devam etti. Bu da İsrâ Sûresinin 79. âyetinde beyan edilmiştir. Çünkü sadaka ve zekât almaması ve nikâh gibi mazı meselelerde sadece Peygamberimize (asm) has, onun zatına mahsus ibadetler vardır. Teheccüd namazı da bunların içine dahildir.

Bu namaz iki rekâttan sekiz rekâta kadar kılınabilir. Yani, imkân nisbetinde iki, dört, altı ve sekiz rekât olarak kılınabilir. Mutlaka sekiz rekât kılınacak diye bir mecburiyet yoktur. Bu namazı insan kendi evinde kılabildiği gibi, gece çalıştığı iş yeri, fabrika gibi yerlerde uygun bir vakitte de kılabilir.

Teheccüd namazının fazileti hakkında pek çok hadis rivayet edilmektedir. Bu hadislerden birisinin meâli şöyledir:

“Gecenin üçte birisi kalınca her gece Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ şafak sökünceye kadar şöyle buyurur:

‘Kim Benden bir şey isterse ona vereyim. Kim Bana duâ ederse onun duâsına icabet edeyim. Kim istiğfar ederse, ona mağfiret edeyim.”

Hadisin râvisi Ebû Hüreyre Hazretleri şu cümleyi eklemektedir:

“Bunun içindir ki, Sahabiler gece sonunda namaz kılmayı gecenin evvelinden daha çok severdi.” (İbni Mâce, İkametü’s-Salât: 182)

Genel olarak gecelerin ibadetle ihyası sadedinde, hadis kitaplarında çok sayıda sahih sözlü ve fiili sünnet rivayet edilmektedir. Bu rivayetlerden bir kısmı, genel olarak gece namazlarının fazileti (Müslim, 1163; Tirmizi, 438...) ve Peygamberimizin (asm) gece namazlarını hiç aksatmadan kıldığına ve bu namazlarda namazın rükünlerini çok fazla uzattığına dairdir. (Buhari, Teheccüd; Ebu Davud, 874; İbn Mace, 897...) Bir kısmı ise, gecenin ortasının namazla ihya edilmesi, diğer bir kısmı gecenin son kısmının dua namaz ve istiğfarla ihya edilmesi ve bu ihyanın keyfiyeti hakkındadır. (Buhari, Teheccüd, Tecridi Sarih Ter. ve Şerhi, H.No: 590, 591, 592, 595...). (Peygamberimiz'in gece namazları hakkındaki farklı rivayetlerin tümü için bk., Tirmizi, eş-Şemailu'l-Muhammediyye, s.221-236; Bağavi, Şerhu's-Sünne, IV/133-135).

Gece namazlarını Peygamberimizin (asm) nasıl, ne zaman, kaç rekat olarak kıldığına dair esasları öğrendiğimiz fiili sünnetle ilgili rivayetlerin büyük çoğunluğu da Peygamberimizin (asm) hanımlarından (annelerimizden), özellikle de Hz. Aişe (ra) annemizden nakledilmektedir.

Gecelerin namazla, dua ve istiğfarla ihyası hakkındaki hadislere ek olarak, bu hadislerden çıkartılabilecek esaslara da delalet eden, gece namazlarıyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'deki bir çok ayeti kerimede Peygamberimize (asm) hitaben sarih bir şekilde gecenin belli vakitlerinde kalkıp namaz kılmasının emredilmiş olmasını (Müzzemmil, 73/1-6; İsrâ, 17/79; Zariyat, 51/17-18;...) dikkate alan bazı alimlere göre, gece namazları Peygamberimiz'e (asm) farz (Hanefilerin dışındakilerin terminolojisine göre ise vacip) idi. Diğer bir kısım alimlerin görüşüne göre ise, gece namazları hem Peygamberimize (asm) ve hem de bütün Müslümanlara farz idi; daha sonra diğer Müslümanlardan farziyet kaldırılıp (neshedilip), sadece Peygamberimize (asm) has kaldı. Selef alimlerince ümmet için hâlâ vacib olduğu görüşü de ileri sürülmüştür. Bir başka görüşe göre ise, hem Peygamberimiz'e (asm) ve hem de diğer Müslümanlara farz olmayıp (özellikle) Peygamberimize (asm) sevabı diğer nafilelerden daha fazla olan nafile bir namaz (ziyade-i sevab ve fazilet), ümmetine ise, günahlara keffaret ve mağrifet vesilesi olan bir nafile namaz idi. Zira, sahih bir hadiste, Peygamberimiz (asm),

"Farz namazlardan sonra en faziletli namaz gece namazıdır." (Müslim, 1163; Tirmizi, 438...)

buyurmuşlardır. Gece namazının ümmete farz olmayıp nafile olduğunu kabul edenlerden de, bazıları bu namaza mendub (müstahab) derken, bazıları müekked sünnet demişlerdir.

İsra suresindeki konuyla ilgili ayeti kerimede, geceleyin kalkıp gece namazı kılma işi, teheccüd fiiliyle ifade edilmektedir. Arapça'da, hem uyumak, hem de uyanmak manalarında kullanılan teheccüd kelimesi, Kur'an'daki bu kullanımdan sonra, daha ziyade, gece uyanıp namaz kılmak manasında kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim, gece uyanıp namaz kılan kimseye de hecud denilmeye başlanmıştır. Daha sonra, şer'i bir terim olarak, farz, vacib ve teravih namazlarının dışındaki geceyi ihya için kılınan namazların tümünü ifade etmek üzere kullanılmaya başlanmıştır.

- Acaba gece (teheccüd) namazları gecenin hangi vaktinde, yatsı namazından hemen sonra mı, yoksa bir süre uyuduktan sonra mı kılınır? Ayrıca, teheccüd namazı kaç rekat kılınır?

Teheccüd namazının vaktiyle ilgili olarak gelen rivayetlerde, gecenin ortası veya son kısmının namaz, dua ve istiğfarla ihya edilmesi tavsiye edilmektedir. Konuyla ilgili fiili sünneti anlatan çok sayıdaki rivayetlerde, Peygamberimizin (asm) (yatsıyı kılıp vitir’i kılmadan) uyuduktan sonra, gecenin ortalarına doğru veya ortasından hemen sonra uyandığı, ondan sonra ibadete başladığı, bir süre namaz kıldıktan sonra vitir namazını ve sonra da sabah namazının sünnetini kıldığı ifade edilmektedir. (Muvatta, Salatu 'l-Leyl; Buharı, el-Amel fi's-Salat, tim, Vudu', Cemaa, Sıfatı's-salat, Vitir...; Müslim, 763...).

Rivayetlerden bazılarında, Peygamberimiz'in (asm) gece uyandığı ifade edildiği için, müctehidlerden bazılarına göre, teheccüd namazı kılmak için yatsı namazından sonra uyumak, yani yatsı namazıyla teheccüd namazı arasına uyku girmiş olması şarttır. Bazılarına göre ise, böyle bir şart söz konusu değildir. Yatsı namazından sonra sabah namazının vakti girinceye kadar teheccüd namazı kılınabilir. Ancak bu konuda, Peygamberimiz (asm)'den  gelen sözlü ve fiili sünnet, yatsı namazından sonra uyuyup, gece yarısı veya daha sonra (gecenin son üçte biri) uyanıp, bir miktar rükünleri mümkün olduğunca uzatılarak teheccüd kılmak, sonra vitir namazını, daha sonra da sabah namazının sünnetini kılmak şeklindedir.

Bir çok rivayette de, Peygamberimizin (asm) vitir namazını gecenin son namazı olarak kılmayı (Buhari, Vitir; Müslim, 751...) vitiri sabah namazının sünnetinden biraz önce kılmayı (Tirmizi, 467; Ebu Davud, 1436...), gece uyanamamaktan korkanların ise, vitiri uyumadan önce kılmalarını (Müslim, 755) emretmektedir. Buna göre uyanamama korkusu olmayanlar için, yatsı namazından sonra uyuyup, gecenin belli bir vakti kalkıp teheccüd namazını, sonra vitir namazının ve sonra da sabah namazının sünnetini kılmak daha faziletlidir. Her gecenin son üçte birlik kısmından sabaha kadar kısımda, duaların kabul edildiği müstecab saat bulunduğuna (Müslim, 757) ve duaların mutlaka kabul edileceğine dair çok sayıda hadis rivayet edildiği için (Buhari, Teheccüd, Muvatta, Kur'an, 1,214; Müslim, 758, 2800,; Tirmizi, 446...), arada geçen süreleri de bol bol dua ve istiğfar ederek geçirmeye gayret etmelidir.

Peygamberimizin (asm) gece namazlarında kaç rekat namaz kıldığı konusunda farklı rivayetler vardır. Bu konuda özellikle Hz. Aişe (r.anha) annemizden gelen rivayetlerden, Peygamberimiz'in (asm) gece namazlarının rekatları ve kılış şekillerinin (ayakta veya oturarak kılması) O'nun sıhhat durumuna göre değiştiği anlaşılmaktadır. Kaç rekat kıldığına dair bir sayı belirtilen rivayetlerden bazılarında, genellikle bu sayıya vitir ve sabah namazının sünneti de eklendiği için, vitir namazını rekat sayısıyla ilgili ihtilaflar sebebiyle teheccüdün rekatları konusunda da ihtilaf edilmiştir. Hz. Aişe (r.anha) annemiz, Peygamberimizin (asm) sıhhatli olduğu dönemlerde, gece uyandıktan sonra vitir ve sabah namazının sünnetiyle birlikte on üç rekat (sabah namazının sünneti hariç on bir rekat) namaz kıldığını ifade etmektedir. Bunları da uzun uzun rekatlarla dörder dörder kılıp sonra da üç rekat kıldığını, (Buharı, Teheccüd; Muvatta, Salatu'l-Leyl; Müslim; 738, 736...), bazı rivayetlerde ise her iki rekatta bir selam vererek kıldığını ifade etmektedir. (Müslim, 736...) Bir çok rivayette ise, Peygamberimiz (asm) teheccüde, iki hafif (kısa) rekatla başlamayı tavsiye ediyor. (Müslim, 767, 768; Ebu Davud, 1323...). Bazı rivayetlerde ise teheccüd namazı için sadece iki rekat geçmektedir. (Bağavi, IV, 18). Peygamberimiz'in (asm) yaşı ilerleyince zayıflayıp güçten düşmesiyle bu sayının dokuz ve yediye kadar düştüğünü söylüyor. (Buhari, Teheccüd; Müslim, 738, 746; Ebu Davud, 1362, 1363...)

Buna göre, teferruatla ilgili farklı görüşler bulunmakla birlikte, teheccüd namazının sekiz rekatla dört rekat arasında kılınabileceği konusunda İslâm alimleri arasında görüş birliği vardır. İki rekat olarak da kılınabileceği ifade edilmektedir.

- Gece namazlarında okunacak yerler neler olabilir?

Peygamber Efendimizin (asm), gece namazında kıyamda uzun sûreleri okuduğu olurdu. Bunlar Bakara, Nisâ, Âl-i İmrân gibi sûreler olup, rükû ve secdeleri de uzun tutardı. Âyetlerin derin anlamları üzerinde düşünürdü. Namazların peşinden sık sık veciz dualar yapar, Allah Teâlâ'yı zikreder, bol bol tövbe ve istiğfar ederdi.

Burada ölçü şu olmalıdır: Her zaman uygulayabileceğimiz, zamanımıza ve imkânımıza uygun bir okuyuş seçmeliyiz. Ama her zaman yapamasak bile çok müsait olduğumuz zamanlarda uzun sureler okuyabiliriz. Meselâ, her rekâtta kısa bir sure veya birkaç ayet okunabileceği gibi, müsait olunduğunda her rekâtta bir sayfa ya da Yasin, Fetih, Rahman, Tebâreke, Amme gibi sureler okunabilir.

(Geniş bilgi için bk. Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi)

17 Kaza namazı ve oruç borçları kaç yaşından itibaren hesaplanır? Kaza namazı nasıl kılınır?

Namaz her Müslüman üzerine farz olan bir borçtur. Aldığınız bir parayı zamanında ödemek lazımdır. Ancak geciktirince ayıp oluyor ise de yine de ödemek ve özür dilemek gerekecektir. Bunu gibi namaz borçlarımızı zamanında ödemek gerekirdi. Ancak bazı nedenlerle geç kalmışsa onun için Allah'tan özür dileyip kalan borç namazlarımızı ödememiz gerekir.

Namaz borcu ancak namaz kılmakla ödenir; onun başka bir ödeme şekli yoktur.

İnsanların hayır ile şerri, hak ile bâtılı ayırt edebilmeleri bâliğ olduktan sonra mümkün olduğundan, Rabbimiz mahşerde dünya hayatımızın çocukluk devresinden hesap sormamakta, ancak bâliğ olduktan sonraki günlerimizden başlayarak namaz, oruç gibi ibadet mükellefiyetlerimizi suâl etmekte, böylece dinî mükellefiyetlerimiz bülûğ çağından sonra başlamış olmaktadır. Şu kadar var ki bülûğ zamanı tarih olarak kesin değildir. Erkek on iki, kız dokuz yaşından başlayarak, on beş yaşlarına varıncaya kadar geçen her ay ve günde bülûğa erme hissi teşekkül edebilir.

Oğlanda ihtilâm olma, kızda ise ay hâli görme şeklinde kendini gösteren bu beşerî ve cinsî hissin başladığı günden itibaren, mükellefiyetlerin her biri ayrı ayrı amel defterine ya “yerine getirdi” ya da “getirmedi” şeklinde yazılır.

Bu konuda faydalı olacak bazı bilgiler verelim.

1. Büluğ çağı, kesin olarak bilinmiyorsa erkekler yaşlarından on iki seneyi, bayanlar ise dokuz seneyi çıkararak, kalan yıllarda namaz kılmayan bütün vakitler hesap edilip yazılır.

2. Kaza namazlarınızı her namazda bir namaz kazası kılarak yapabilirsiniz. Böylece hem nefsinize zor gelmez hem de hesabı kolay olur.

3. Bu şekilde Allah size ömür verdikçe bütün borçlarınızı ödeyeceğinize niyet etseniz ve buna başlasanız, sonra Allah sizi borçlarınızı bitirmeden huzuruna alsa, inşallah bu niyetinizden dolayı onları yapmışsınız gibi olursunuz. Çünkü hayatta kalsaydınız zaten ödemeye başlamış ve devam edecektiniz.

Allah, maddi-manevi borçlarımızı ödeme fırsatı verecek bir hayat nasip etsin.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kaza namazları nasıl kılınır? Sünnetler de kaza edilir mi?..

18 Kerahet vaktinde farz namaz kılınır mı?

Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Ancak Hanefilere göre güneşin doğmasına yakın, Şafilere göre ise imsaktan biraz sonra kılmak faziletlidir.

Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa Hanifilere göre namaz bozulur; kerahet vakti çıktıktan sonra yeniden kılmak gerekir.

Zamanında sabah namazını kılamayan bir kişi, güneş doğduktan ve kerahet vakti çıktıktan sonra öğlen namazı girmeden kılarsa hem sünnetini hemde farzını beraber kaza eder.

İkindi namazı kerahet vaktine kadar geciktirilmişse, namaz kazaya bırakılmaz, sünneti terkedilerek sadece farzı kılınır. Hattâ güneş batmadan evvel iftitah tekbiri alınarak ikindinin farzına durulsa, namazda iken güneş batsa, bu bile sahih olur. Namaz kazaya kalmış olmaz, vaktinde edâ edilmiş sayılır. Bu ikindi namazına has bir durumdur.

19 Sünnetlerin yerine kaza namazı kılınabilir mi? Kaza namazı olan kişi sünnet olan namazları kılabilir mi?

Hem kaza namazına hem de sünnet namazına birlikte niyet ederek namaz kılınmaz. Bu şekilde niyet edilse bile bu namaz kaza namazı yerine geçer, sünnet yerine geçmez.

Meşrû bir mazeretin dışında namazı kazâya bırakan kimse, bir hatâ işlemiş ve günaha girmiş olur. Bu itibarla kazâya kalan namazın, en kısa zamanda kılınması gerekir. Çünkü beş vakit namazın edâsı farz olduğu gibi, kazası da farzdır. Kazâya kalan namazın kılınmasıyla sadece borç ödenmiş olur. Günahın affedilmesi için de ayrıca tövbe istiğfar etmek lâzımdır.

Namaz borcundan bir an evvel kurtulmak için, hakkında Peygamberimiz (asv)'in hadisi bulunmayan nâfile namazların yerine kaza kılmak daha isabetli olur. Ancak, Hanefî mezhebine göre, hakkında hadis bulunan nafile namazların yerine kaza kılmak uygun değildir. Bu hususta Hanefî fıkıh kitaplarında şu hüküm yer alır:

“Kazaya kalmış namazları kılmak, nafile namaz kılmaktan çok daha ehemmiyetli ve çok daha uygundur. Fakat beş vakit namazın sünnetleri, kuşluk, tesbih, tahiyyetü’l-mescid ve evvabin namazı bundan müstesnadır. Yani bu sünnet ve nafileler, kaza namazları için terk edilmezler."(1)

Her şeyden evvel, namazlardan önce ve sonra kılınan sünnetler bir yerde farz namazların tamamlayıcısı hükmündedir ve Peygamberimiz (asm)'in şefaatine vesiledir. Bunun için, namazını kazaya bırakan kimse bir yandan namazlarını kaza etmekle borçtan kurtulurken, diğer taraftan da sünnetleri kılarak Peygamberimiz (asm)'e olan bağlılığını göstermiş olur.

Mesele Hanefî mezhebine göre böyle iken, diğer üç mezhebe göre, kaza namazı olan bir kimsenin nafile namazları ile meşgul olması, sünnet kılması caiz değil, haramdır.

Mâlikî mezhebine göre, üzerinde kaza namazı bulunan bir kimsein nafile namazı kılması haramdır. Ancak beş vakit namazların sünnetleri ile tahiyyetü’l-mescidin kılınabileceğine dair ruhsat vardır. Bunların dışında meselâ, teravih namazı ile meşgul olunduğu takdirde sevap alınsa da, kaza namazı geriye bırakıldığı için günah işlenmiş olur.

Şâfiî mezhebine göre de, üzerinde kaza namazı borcu olan bir insanın, bu namazları kılıp borcundan kurtuluncaya kadar gerek beş vakit namazların sünnetlerini, gerekse diğer nafileleri kılması mekruhtur. Çünkü bir an önce kazaların kılınıp bitirilmesi gerekir.

Hanbelî mezhebine göre ise, üzerinde kaza namazı olan bir kimsenin, nafile ile meşgul olması haramdır. Ancak vitir ile beş vakit namazın sünnetlerini kılması caizdir. Fakat, kazaları çoksa bunları da kılmayarak kaza namazlarıyla meşgul olması daha iyidir. Yalnız sabah namazının sünneti bundan hariçtir, onu kılmak gerekir.2

Netice olarak; kaza namazları fazla olan Hanefîlerin, sünetleri terk ederek kaza namazı kılmalarında bir mesuliyet olduğu söylenemez. Gerek vakit namazlarının, gerekse diğer nafilelerin yerine kaza namazının kılınmasının uygun veya evlâ olmaması demek, “Sünnet yerine kaza kılmak caiz değildir.” mânâsına gelmez.

Ancak bununla beraber kaza namazları fazla olmayan kimseler ise, her farzdan sonra bir vakit kazâ namazı kılmayı alışkanlık haline getirirlerse güzel bir âdeti devam ettirmiş olurlar. Ayrıca Cenab-ı Hakk'ın mahşer günü eksik gelen farz namazları sünnetlerle tamamlayacağı hususunda rivayetler bulunduğunu da hatırdan çıkarmamak gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Sünnet yerine kaza namazı kılınabilir mi? Bir namaz için hem kazaya hem nafileye niyet edilir mi? ...

Dipnotlar:

1. Mevlânâ eş-Şeyh Nızâm. el-Fetâvâl-Hindiyye. (Bulak: Matbaa-i Emiriyye, 1310), I/125; İbni Âbidin. 1493; el-Mezahibü’l-Erbaa, I/492; Halebî-i Sağîr, s.349.
2. el-Mezahibü’l-Erbaa, I/492.

20 Seferi namaz hakkında bilgi verir misiniz?

Seferi: Yolculuk, yolculuğa çıkma; sefer mesafesine yolculuk yapma. Bir fıkıh terimi olarak yolculuk, belirli bir mesafeye gitmektir. Bu mesafe ise orta yürüyüşle üç günlük, yani on sekiz saatlik bir uzaklıktan ibarettir. Buna üç merhalelik mesafe de denir.

Ne zaman seferi olunacağı konusunda iki ayrı görüş vardır:

1. Mesafeyi esas alanlar. Bu anlayışa göre 90 (doksan) km kadar bir yolculuğa çıkılırsa seferi sayılacağından namazlarını kısaltır.

2. Zamanı esas alanlar. Bunlara göre 3 (üç) gün yolculuk yapmak kişiyi seferi yapar. Ancak bu durumda namazlarını kısaltır, yoksa kısaltamazlar.

Hanefilere göre seferi olan birisinin dört rakatlı namazları iki kılması gerekir. Ancak dört olarak da kılsa namazı geçerlidir. Şafilerde ise yolcu bile olsa tam kılmak daha faydalıdır. Farz edelim ki gerçekten seferi olduğumuz halde namazı tam kılsak bile, namazımız geçerlidir. Eğer gerçekten seferi değilsek bu durumda iki kılmak namazımızı bozar. O halde ihtiyaten de dört kılmanın daha isabetli olacağını düşünüyoruz. Bununla beraber bir anlayışı esas alıp ona göre hareket etmek, diğer anlayış sahiplerini de kötülememek gerekir.

Seferîliğin Hükümleri

Yolcular için bir takım kolaylıklar, ruhsatlar getirilmiştir. Ramazanda yolculukta bulunan için orucu geri bırakmak mübahtır. Yolcunun mesh süresi üç gün üç gecedir. Yolcu dört rekatlı farz namazlarını ikişer rekat olarak kılar. Buna "kasrı salat" denir.

Yolculukta dört rekatlı namazların kısaltılarak kılınması Kur'an, Sünnet ve icma ile câizdir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Eğer kâfirlerin size fitne vermesinden korkarsanız, yeryüzünde sefere çıktığınız zaman namazları kısaltarak kılmanızda bir sakınca yoktur." (Nisa, 4/101).

Bu âyette kısaltmanın korku şartına bağlanması o günkü olayı tespit etmek içindir. Çünkü Rasûlüllah (s.a.s)'in çoğu yolculukları korkudan uzak değildi.

Ashab-ı Kiram'dan Ya'la b. Ümeyye (r.a) Hz. Ömer'e şöyle demiştir:

"Biz neden namazları kısaltarak kılıyoruz? Halbuki güven içindeyiz." Hz. Ömer de buna cevap olmak üzere şöyle buyurdu:

"Ben de aynı durumu Hz.. Peygamber'e sormuştum; şöyle buyurmuştu:

'Bu, Allah'ın size verdiği bir bağıştır, Allah'ın sadakasını kabul edin.'" (Müslim, Misafir, 4; Tirmizi, Tahare, 4, 20; Nesâi, Taksir, I).

Hz. Peygamber'in umre, hac veya savaş için yaptığı yolculuklarında namazları kısaltarak kıldığı ile ilgili haberler tevatür derecesindedir. Abdullah ibn Ömer (r.a) şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber (s.a.s)'e yolda arkadaşlık ettim. O, yolculuklarında iki rekattan fazla kılmazdı. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman da böyle yaparlardı." (İbn Mâce, İkâme, 75).

Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Yolcunun namazı, Nebinizin lisanı üzere kısaltılmaksızın tam iki rekattır." (Buhârî, Taksîr, 11; Küsûf, 4; İbn Mâce, İkâme, 73, 124).

Yolcunun dört rekatlı farz namazları kısaltması zorunlu mudur; yoksa kısaltmakla tam kılmak arasında serbest midir?

Hanefîlere göre, yolcunun namazları kısaltarak kılması vacib ve aynı zamanda azimettir. Yolcunun bilerek iki rekattan fazla kılması mekruhtur. Bununla birlikte iki rekat kılıp da teşehhütte bulunduktan sonra iki rekat daha kılacak olsa farzı eda etmiş, son iki rekât da nafile olmuş olur. Ancak selâmı tehir etmiş olmasından ötürü kötü bir iş yapmış sayılır. Fakat birinci teşehhüdü terketse veya ilk iki rekatta kıraatta bulunmamış olsa farzı eda etmiş olmaz. Nitekim sabah ve cuma namazlarında da hüküm böyledir.

Hz. Aişe (r.anha)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Namaz ikişer rekat olarak farz kılındı, sonra hazarda ziyade olundu, seferde ise olduğu gibi bırakıldı." (Buhari, Salat,1; Müslim, Misafirin,1; Ebû Davud, II/3).

İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği nakledilmiştir:

"Allah Teâla namazı, Peygamberimizin dili ile hazarda dört rekat, seferde iki rekat olarak farz kılmıştır." (Müslim, Müsâfirîn, 5, 6; Ebû Davud Sefer, 18; Nesâî, Havf 4; İbn Mace İkame, 75).

Malikilere göre, seferde namazı kısaltarak kılmak müekked sünnet, Şafiî ve Hanbelilere göre ise yolculukta namazları kısaltarak kılmak, muhayyer olmak üzere ruhsattır. Seferî kişi namazlarını kısaltarak da tam olarak da kılabilir. Ancak Hanbelîlere göre kısaltmak mutlak olarak tam kılmaktan daha faziletlidir. Çünkü, Hz. Peygamber ile dört halife bu şekilde yapmaya devam etmişlerdir.

Yolculuk ister ibadet için, ister mübah veya masiyet bulunan bir amaçla olsun, her türlü yolculuk sırasında namazları kısaltmak caizdir. Meselâ; yol kesmek, meşrû olmayan bir eğlenti yapmak veya başka bir haram işlemek için yolculuk yapan kimse de ruhsatlarından yararlanır. Zira bu konudaki nasslar bunun ifadesidir: 

"Yeryüzünde yürüdüğünüz zaman sizin için namazları kısaltmanızda bir sakınca yoktur." (Nîsa, 4/101)

âyetinde yolculuğun meşrû veya gayri meşrû olması arasında bir ayırım yapılmamıştır (İbnül-Hümâm, a.g.e., I/405 vd.; İbn Abidin, Reddül-Muhtar, I/733, 736).

Hanefiler dışındaki çoğunluk müctehidlere göre ise; yol kesmek, şarap ve haram şeylerin ticaretini yapmak gibi Allah'a isyanın söz konusu olduğu yolculuklarda, sefere mahsus olan namazların kısaltılması, birleştirilmesi oruçlunun iftar etmesi, mestler üzerine üç gün mesh etmek, binek üzerinde nafile namaz kılmak gibi ruhsatlar mübah olmaz. Çünkü, bu gibi kimseler Allah'a isyan için yolculuk yapmış sayılır. Bu konudaki kaide şudur:

"Ruhsatlar masiyet ve kötülük işlemeye dayanak yapılamaz."

Yine Allah Teâlâ darda kalana ölü hayvan etini yemeyi "haddi aşmama ve Allah'a isyanda bulunmama" şartına bağlamıştır (Bakara, 2/173). Bu durua ruhsatlar günah ve kötülük işlemeye dayanak yapılamaz (İbn Kudame, el-Muğnî, Kahire 1970, II/261; Zühaylî, II/323 vd.; İbn Rüşd Bidâyetül-Müctehid, I/163).

Seferi kimse bir beldede on beş gün ve daha fazla kalmaya niyet edince mukîm olur ve artık namazlarını tam kılar. Eğer on beş günden az kalmaya niyet ederse seferîliği devam eder. Bu konuda dayanılan delil, kadınların temizlik süresine kıyastır. Temizlik süresi, hayız sebebiyle kadının üzerinden düşen namaz ve orucun edasına dönmeyi gerektirir. İkamet yerinde bulunmak da sefer sebebiyle kişinin üzerinden düşen bazı vecibelerin yapılmasına geri dönmeyi gerektirir. Bu yüzden temizlik süresinin on beş gün ile sınırlanması gibi, en az ikâmet süresinde on beş gün olarak takdir edilmesi gerekir. Bu görüş İbn Abbas ve İbn Ömer (r.a)'dan nakledilen şu söze dayanır:

"Seferî olduğun halde bir beldeye girer ve bu beldede on beş gün kalmaya niyet edersen, namazını tam kıl. Eğer buradan ne zaman sefere çıkacağını bilmezsen namazlarını kısaltarak kıl." (ez-Zühayli, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, II/323).

Bir yolcu, bir beldede belirli bir ihtiyacını görmek için beklerse, bekleme işi yıllarca sürse bile namazlarını kısaltarak kılar. On beş günden fazla kalmaya, niyet etmediği için seferîlik hali devam eder. Nitekim İbn Ömer (r.a) Azerbaycan'da altı ay kalmış ve namazlarını bu şekilde kısaltarak kılmıştır. Bir kısım sahabenin de böyle yaptığı rivayet edilmiştir.

Ordu bir beldeye girse, askerler burada on beş günden daha fazla kalmaya niyet etseler bile namazlarını kısaltarak kılarlar. Çünkü orada kalmak veya yenilip çekilmek ihtimali bulunduğu için, süre ile ilgili niyet geçerli değildir.

Şâfiî ve Malikilere göre, yolcu bir yerde dört gün kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar. Çünkü sünnette, dört günden az ikâmetin, seferin hükmünü kesmeyeceği açıklanmıştır. Rasülullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Muhacir hacdaki ibadetlerini yaptıktan sonra üç gün ikâmet eder."

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), umre yaptığı zaman Mekke'de üç gün süreyle kaldığı halde namazlarını kısaltarak kılıyordu. (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, III/207 vd.).

Hanbelîlere göre yolcu, dört günden fazla veya yirmi vakitten fazla kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar. Bundan az olursa kısaltarak kılar.

Yolculuk ve ikâmet hallerinde, tabi olanın değil, tabi olunanın niyeti geçerlidir. Bu yüzden asker, komutanının; işçi işvereninin; öğrenci hocasının; kadın kocasının niyetine göre mukim veya yolcu olmuş olur.

Yolculuk konusunda henüz erginlik çağına girmemiş olan çocuk hakkında da sefer hükümleri cereyan etmez. Şâfiîlere göre ise, mümeyyiz çocuğun yolculuğa niyeti geçerli olup, namazını kısaltarak kılabilir.

Yolculukta bulunan kimse tabi olduğu kimsenin nereye gideceğini ve niyetini bilmediği ve sorusuna da cevap alamadığı takdirde üç günlük mesafeye kadar namazlarını tam kılar, ondan sonra kısaltmaya başlar.

İslâm devlet başkanı, sefere niyet etmeksizin ülkesi içinde bir süre dolaşacak olsa, namazlarını tam kılar; fakat, sefer süresi dolaşmaya niyet ederse, namazlarını kısaltır. Doğru olan budur.

Mukîmin kazaya kalan namazları, yolculuğa çıkmasıyla ve yolcunun kazaya kalan namazları da ikamete niyet etmesiyle değişmez. Bu yüzden seferde iken kazaya kalan namazları ikişer rekat olarak kılar. Bir yolcu da ikâmet zamanında kazaya kalmış namazlarını dörder rekat olarak kılar.

Mukîm, müsafire; müsafir de mukîme uyabilir. Burada müsafir iki rekatın sonunda selâm verince, mukîm kalkar -sağlam görüşe göre- kıraatta bulunmaksızın namazını tamamlar; yanılırsa secde de etmez. Çünkü, bu mukîm bir lâhik mesabesindedir (bk. "lahik" mad.). İmam olan müsafirin namazdan önce "Ben seferîyim, siz namazlarınızı tamamlayın." demesi müstehaptır.

Yolcu ise ancak vakit içinde mukîme uyabilir. Bu durumda dört rekatlı bir farz namazını mukîm gibi tam olarak kılar. İmama vakit içinde uymakla farz namazı iki rekattan dört rekata dönüşmüş olur. "İbn Abbas "Seferî'nin durumuna ne dersiniz? Yalnız başına kılınca iki rekat, mukîm olarak dört rekat kılıyor" sorusuna; "Bunu yapmak sünnettir" cevabını vermiştir" (ez-Zühayli, a.g.e., II, 335).

Nâfi' şöyle demiştir:

"İbn Ömer seferî olduğu zaman imamla birlikte kılınca dört rekat kılar; yalnız başına kıldığı zaman ise iki rekat kılardı." (ez-Zühayli, a.g.e., II/335).

Bir kimse müsafir iken kazaya kalan dört rekatlı bir namazında mukîm imama uyamaz. Çünkü bu namaz daha önceden iki rekat olarak meydana gelmiştir.

Yolculuk veya yağmur, kar gibi bir mazeretle iki namazı bir vakitte kılmak caiz değildir. Yalnız Arafat'ta öğle ile ikindi, Müzdelife'de akşam ile yatsı namazlarını birleştirip cemaatle kılmak caiz görülmüştür (bk. "Namazın Vakitleri").

Hanefîler dışında üç mezhep imamına göre, bir mazeret bulununca öğle ve ikindi veya akşam ile yatsı namazlarını takdim veya tehir şekliyle bir vakitte birleştirmek caizdir. Meselâ; öğle namazı ile ikindi namazı öğle vaktinde kılınabileceği gibi, ikindi vaktinde akşam ile yatsı birleştirilerek iki vakitten birinde yani takdim veya te'hirle kılınabilir. Hanefîlerin dışında kalan alimler takdim ve te'hir'in caiz olduğu kanaatindedirler. Ancak bunun da bazı şartları vardır. Her zaman geçerli değildir.

Mukîm iken kazaya kalan namazlar, yolculuğa çıkmakla veya yolcu iken kazaya kalan namazlar mukîm olmakla değişikliğe uğramaz. Bu yüzden yolculukta kazaya kalan dört rekatlı namazlar, ister yolculuk sırasında isterse mukîm iken kaza edilsin, kısaltılarak kılınır. Mukîm iken kazaya kalan namazlar da yolculuk halinde kaza edilecekse tam olarak kılınır.

Yolculuğun Sona Ermesi:

Aslî vatana dönüp gelmekle yolculuk hali sona erer. Burada oturmaya niyet edilip edilmemesi sonucu değiştirmez. İkâmet vatanına dönüşte ise, oturmaya niyet gereklidir.

Vatan üçe ayrılır:

1. Aslî vatan: Bir kimsenin doğup büyüdüğü veya evlenip içinde yaşamak istediği veya içinde barınmayı kasd edip, başka yeri vatan edinmek istemediği yere "aslî vatan" denir.

2. İkâmet vatanı: Bir kimsenin doğup büyüdüğü, evlenip içinde sürekli yerleşmeye karar verdiği bir yer niteliğinde olmaksızın, yalnız içinde on beş günden fazla kalmak üzere yerleştiği yere de "ikâmet vatanı (vatan-ı ikâmet)" denir. Askerlik, öğrencilik, işçilik veya memurluk gibi hizmetler sebebiyle sürekli bir şekilde yerleşilmeyen beldeler on beş günden fazla kalmaya niyet edilmesi yüzünden "ikâmet vatanı" niteliğindedir.

3. Süknâ vatanı: Bir yolcunun, içinde on beş günden az oturmak istediği yer de kendisinin bir vatan-ı süknâsı olur. Bu sonuncuya itibar edilmez. Bununla ne aslî vatan ve ne de ikâmet vatanı değişmez. Böyle bir yolcu, hem yolculuk sırasında hem de on beş günden az kaldığı bu süre içinde "seferî" sayılır; Aslî veya ikâmet vatanlarına olan yolculukta ise yalnız yolculuk sırasında seferî hükümleri uygulanır. Bu vatanlara ulaşan kimse, orada "mukîm" sayılır.

Seferîlik konusunda bu vatanlar kendi misli ile veya üstü ile bozulur, aşağısı ile bozulmaz. Bu yüzden insanın asıl vatanı olan yer, diğer ikâmet ve süknâ vatanları ile bozulmaz. Yani vatan-ı ikâmette bulunan kimse vatan-ı aslîye dönmekle müsafir olmaz. İnsan doğup yerleştiği veya karısının yerleştiği yere varınca seferî olmaz. Sadece gideceği bu yer seferi olacak kadar uzak ise yolculuk sırasında seferî olur, fakat oraya varınca seferîliği kalkar.

Bir kimse yerleştiği yerden, yine sürekli olarak yerleşmek amacıyla başka bir yere giderse, gittiği yer vatan-ı aslîsi olur; birinci vatanı vatan-ı aslî olmaktan çıkar. Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.s) Mekke'ye gittiklerinde kendisini müsafir saymış ve "Biz seferîyiz" buyurmuştur (eş-Şevkânî, a.g.e., III/270).

Vatan-ı aslî, vatan-ı ikâmetle bozulmaz. Doğduğu veya karısının bulunduğu yerden öğrencilik, askerlik, işçilik gibi bir amaçla on beş günden az kalmak üzere başka bir yere giden bir kimsenin önceki aslî vatanı nitelik değiştirmez. Oraya dönünce üç gün bile kalacak olsa seferî sayılmaz. Çünkü vatan-ı ikâmet, vatan-ı aslîyi bozmaz.

Bir kimse bir şehirde otururken ailesini nakletmeden başka bir şehirde de evlense, her iki şehir kendisi için asıl vatan olur. Hangisine gitse mukîm sayılır. Vatan-ı ikâmet ise, başka bir vatan-ı ikâmete gitmek veya oradan ayrılıp yolculuğa çıkmak yahut aslî vatana dönmekle bozulur. Yani vatan-ı ikâmetten ayrılan kimse, yeniden buraya döndüğünde on beş günden az kalacaksa seferî sayılır.

On beş günden az kalınacak yer olan vatan-ı süknanın bir önemi yoktur. Kişi orada seferî sayılır. Bu vatan, diğer vatan çeşitlerini değiştirmez. Kişi on beş günden kısa süren ve seferi olacak kadar uzağa yaptığı tüm yolculuklarında, şehrin yerleşim alanları dışına çıktığı andan itibaren ve gittiği yerde seferî sayılır. Bu durum geri dönünceye kadar devam eder.

Cemaatle namâzda mukîm müsafire uymuşsa, müsafir iki rekat kılınca selâm verir, mukim selâm vermeyip namazı dörde tamamlar. Namazı dörde tamâmlarken hiç bir şey okumaz; çünkü namazın baş tarafını imamla kılmış ve farz kıraat yerine gelmiştir. (İbnül-Hümam, I, 405; İbn Âbidîn, I/733 vd.; Zeylaî, et-Tebyîn, I/215).

İA.

21 Namazın insana kazandırdıkları nelerdir?

Namaz, Müminin Hayatını Disipline Eder

Günde beş defa kılınan namaz, müminin hayatını disipline etmede büyük rol oynar. Sürekli belli vakitlerde ifa edilmesi, onu ruhen ve bedenen, maddeten ve manen disipline alıştırır. Cemaatle kılınan namazlarda özellikle imama iktida; müminleri askeri bir disipline kavuşturur. İmam "Allahu Ekber" dediğinde artık, konuşan ve Rabb'e yüksek sesle iltica eden o olur. Müminlere aynı zamanda vekalet etmiş olur. İmamın tekbirleri bir direktif halinde tüm cemaati oturtur-kaldırır. Bu açıdan cemaatte manevî, ruhî, yüksek ve yüce bir disiplin vardır. İdeal bir cemaatin ve inanmış topluluğun ileri derecede disipline olmuş formlarını, ancak günde beş defa kılınan namazda bulmak mümkündür. Şüphesiz bu disiplin her şeyden önce ruhî, fikrî ve manevî bir disiplindir. Diğer bazı disiplinlerin soğukluğu da onda yoktur. Her ibadet hareketi sımsıcak bir duygu ve disiplin verir insana. Ve bu hareket, bütün ömür boyu devam eder.

Namaz İnsanı Fuhşiyattan Alıkoyar

Peygamberimiz (a.s.m.), “Kim sabah namazını kılarsa, Allah’ın garantisi altındadır.” (Kütüb-i Sitte, c.17, s.541); Allah (c.c.), Kur'ân-ı Kerim'de: "... Muhakkak namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkor." (Ankebût, 29/45) buyuruyor. Fuhşiyat ve münkerat, kendilerine has o menhus yönleriyle mümini miraciyesinden ve Allah'a kurbiyetinden uzaklaştırır. Haddi zatında "her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır." Günah, işlene işlene insana küfrü kolaylaştırır. Ancak namaz, Allah'a bir kurbiyet olduğu için, insanı her türlü günahtan korur, tıpkı bir paratoner gibi.. Tabiî namaz, gerçek anlamda bir namaz ise. Yukarıdaki ayette de ifade edildiği gibi gerçek manasına ve ruhuna uygun olarak ifa edilen namaz, her türlü kötülükten, hayasızlıktan, azgınlıktan ve taşkınlıktan alıkoyar. Şuursuz ifa edilen bir ibadette ise bu kuvvette bir koruyuculuk söz konusu olmaz.

Nitekim Maûn sûresinde Allah (c.c.)

"... veyl olsun o namaz kılanlara! Onlar ki kıldıkları namazdan gafildirler." (Maûn, 107/4-5)

buyurur. Demek ki namazda, insanı kötülüklerden koruyan bir kuvvet var; var ki, hakkıyla eda edilmediği zaman kul kendini günahlara karşı riske açıyor demektir. Namaz kurbiyeti temsil ettiği için, yüksek düzeyde vefa da istiyor. Bunun anlamı şudur; kulun, namaza karşı gösterdiği vefa, özen ve iştiyak nisbetinde, namaz da ona karşı vefalı olur ve ondaki fuhşiyata açılan duyguları ve kötülük hislerini köreltir. Yani namazda karşılıklı vefa söz konusudur.

Namazın, Kalbî Huzuru Temin Etmesi

Müminin, namazlarını şuurlu olarak eda etmesi, onun düzensiz hayatına bir düzen, dağınık kalbine bir denge ve insicam getirecek, perişan hislerini ayağa kaldırıp bulanık yönlerine de bir ışık saçacaktır. Ve o, bu sayede doğru görme, doğru düşünme, doğru konuşma imkânını elde edecektir. Günde beş defa Rabbin huzuruna gelinip şuurla eda edilen namaz, Allah'ın izniyle bütün bunları insana kazandıracak mahiyettedir. Namaz, bu manaları hem taşır hem de tekeffül etmiş durumdadır.

Evet, müminin hudu ve huşû içinde eda ettiği namaz, gerçek namaz olacaktır. Ama huşuun temini için bir kısım şartlar vardır; evvela huzur-u kalb lazımdır; sonra bir tefehhüm, yani meseleyi kavrama; sonra da bir recâ ve ümitle Rabb'e bel bağlama... Daha sonra da utanma ve sıkılma havası içinde Rabbin huzuruna gelme.

Evvela, huzur-u kalb nedir? Huzur-u kalb, namazda söylenip ifade edilen bütün bu manaların dışına çıkmamaktır. Zaten " huzur" Arapça manası itibariyle; "hazır olma", "hazır bulunma" demektir. Avamca ifadesi ile, çarşıya pazara çıkarken cüzdanınızı yanınızda taşıdığınız gibi, namazda kalbinizi yanınızda taşımanız demektir. Zira Allah indinde geçer akçe bir şey varsa, o da kalbdir. Siz, kalbinizi O'na verecek, karşılığında da O'nun rahmet ve rızasını alacaksınız.

Namazın İçtimâî Bir İbadet Olması

Ferdî ve ruhî bir ibadet olduğu kadar, namazın sosyalleştirici bir yönü de vardır. Özellikle farz namazların cemaatle kılınmasının lüzumu, ondaki içtimaî muhtevanın boyutunu göstermesi bakımından önemlidir. İslâm'da camilerin, tarih boyunca Müslüman ferdlerin sosyalleşmesinde büyük hizmetleri ve rolü olmuştur. Zira camiler yalnızca ferdlerin namaz ibadetlerini ikame etmeleri için inşa edilmiş değildir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine'ye hicret ettikten sonra orada mescidi inşa ettiğinde, Müslümanların bugünkü ifade ile plan ve projeleri, ferdî, ailevî, sosyal ve uluslar arası (diğer kabile ve devletlerle arasındaki ilişkileri adına bütün sorunları mabedde görüşülüyor, istişare ediliyor ve karara bağlanıyordu. Belki daha sonraki yüzyıllara damgasını vuracak olan ilmi faaliyetlerin ve halkaların da merkezi konumuna yükselecekti. İlim ve medeniyetin ilk çekirdekleri, denebilir ki buralarda atıldı. İslâm medeniyetine bir mabed medeniyetidir de denebilir. Mabed, ibadet edilen yer demektir; ama topluca, cemaat halinde ifa edilen ibadet mahalleri, aynı zamanda Müslüman bireylerin sosyalleş¬mesinde ve kamusal bir şuur edinmelerinde temel fonksiyonlar icra etmiştir. Bu bakımdan namaz, İslâm'da yalnızca bir ibadet değildir. Bireylerin sosyalleşmesinde ve ilk şehir ve kentlerin oluşmasında merkezi bir rol oynamıştır. Bilindiği gibi İslâm'da ilk şehirler, camiler etrafında örgülenmiştir.

Namaz İnsanlar Arası Eşitliği Sağlar

İslâm-ibadet sisteminin amaçlarından birisi de insanlar arasındaki farklı toplumsal statü gruplarını ve sınıfsal yapıları refüze ederek, mahviyet ve tevazu etrafında eşitleyen bir sosyal model oluşturmasıdır. Fakir-zengin, efendi-köle, bilgin-cahil, aristokrat ya da orta halli, memur-sivil, devlet başkanı ve sıradan bir vatandaşı aynı safta ipe dizercesine eşit bir statüye kavuşturmasıdır. Sınıf çatışmalarıyla ilgili kavgalar, insanlık tarihinde nasıl kanlı olaylara, siyasi, kültürel ve etnik gettoların oluşmasına hizmet etmiştir? Bunu Batı'nın tarihinden bilmekteyiz. İslâm tarihinde bu anlamda bir çatışmadan ve farklılaşmadan söz edilemez. Bunun sebeplerinden birisi ve belki de en önemlisi, cemaat halinde kılınan namazların bireylere kazandırdığı kardeşlik ve eşitlik ruhudur. Çünkü her inanmış, kültürel ve sosyal mevkii ne olursa olsun, birlik, beraberlik, ortak düşünce ve hazzı bu namazlar sayesinde elde eder.

Namaz Müminin Miracıdır.

Namaz, insanı hakikî insanlığa götüren nurani bir helezondur. Namaz müminin miracıdır. Namazın hakikatini, bir Müslüman'ın hayatındaki yerini, önemini, namaz öncesi konsantrasyonu ve nasıl bir mirac olduğunu anlamak için şu açıklamalardaki namaz ufkuna bizleri ulaştırmasını Rabbimizden niyaz ediyoruz.

Namaz kılanın bütün yaptıkları ibâdettir

Eğer namaz kılarsanız, bütün ömrünüzü ibadetle geçirebilirsiniz. Bundan daha büyük müjde olabilir mi?

Rabbimizin bize ihsan ettiği nimetler sayılamayacak kadar çok. Buna karşılık kısa bir ömürde yaptığımız sınırlı ibadetlerin, şükür için ne kadar yetersiz olduğu açık. Ayrıca burada ibadetlerimizle ebedî bir Cenneti kazanacağız.

İşte sayısız nimetlere şükretmek ve sonsuz Cenneti kazanmak için ibadetimizin ne kadar yetersiz olduğunu bilen Rabbimiz, bize muhteşem bir fırsat sunmuştur. Eğer namazınızı dosdoğru kılarsanız, diğer dünyevî mübah amelleriniz güzel bir niyetle ibadet hükmüne geçebilir.

Evet, bütün hayatınızı ibadetle doldurmaya gücünüz yetmez. Ama Rabbimiz bunun için altın fırsatlar sunuyor. Bunun üç şartı var:

1. Namazı hiç ihmal etmeden dosdoğru kılmak,

2. Dinen yasaklanmamış mübah ameller işlemek,

3. Bu dünyevî amelleri iyi bir niyetle yapmak.

Diyelim ki, beş vakit namazı kılan birisiniz. Yemek yemeniz, temizlik yapmanız, rızkınız için çalışmanız, meşru konuşmalarınız, tebessümünüz, uyumanız bir çeşit ibadettir. Çünkü, bunların hepsi hayatımız için gereklidir ve yaşantımızı sürdürmemiz için bunları yapmak zorundayız. Yaptığımız her davranışımızı ayet ve hadislere dayandırmamız mümkündür.

Söz gelişi, aşırıya gitmeden, tam ihtiyacınız kadar uyusanız, uykunun Rabbimizin bir nimeti olduğunu düşünerek, Besmeleyle ve sünnet olan duaları okuyarak yatıp, yine Besmeleyle uyansanız ibadet etmiş olursunuz. Tabiî namaz kılmak şartıyla...

Bu açıdan baktığımızda namaz eşsiz bir ibadet hazinesidir.

Namaz En Büyük Koruyucudur

Namaz mü’minleri tehlikelerden korur. İşte bununla ilgili yaşanmış bir örnek:

Bir üniversite öğrencisi, bir yolculukta, vakti geçmekte olan akşam namazını kılmak için çareler düşünür. Tam bu sırada otobüs mazot almak için bir akaryakıt istasyonunda durur. Öğrenci muavinden izin alarak birisine kıbleyi sorup, çimlerin üzerinde namaza durur.

İçinde tarifsiz bir mutluluk vardır. Artık sıkıntısı kaybolmuş, Âlemlerin Rabbinin huzurunda, görevini yerine getirmenin doyumsuz lezzetini yaşamaktadır.

Üçüncü rekâtı kılarken, ömür boyu unutamayacağı bir şey olur. Fâtiha’yı okumuş, tam rükû’a eğilecekken, ileride kulübesinde duran istasyonun köpeği, havlayarak üzerine gelir.

Öğrenci saniyelik bir tereddüt geçirir. Şimdi ne yapmalıdır? Namazı bırakıp kaçmalı mı, yoksa devam mı etmelidir? Allah’ın huzurundan ayrılmayı bir türlü düşünemez ve “Allahü ekber” diyerek rükûya gider.

İşte tam o anda, ne olduysa olur. Kendisine saldırmak üzere havlayarak gelen köpek, sanki birisi arkasından çekmişçesine, tam yanına gelmişken frenine basılan bir otobüs gibi durur. Havlamasını kesmiş, hafif bir hırıltıyla namaz kılan gence bakakalmış, o secdeye gidince de kulübesinin yolunu tutmuştur. ( Cengiz Tan, Yürekten Hikâyeler, s.53,  Nesil Yayınları)

Evet, her şeyin sahibi, Kendisine secde eden bir genci, açık bir tehlikeden korumuştu.

Kim namaz kılma yolunda istekli ve gayretli olursa, Allah ona kolaylıklar yaratır ve tehlikelerden korur. Bunun örnekleri binlercedir.

22 Teheccüd namazının vakti ne zaman başlar, yatsıdan hemen sonra kılınır mı? Veya yatsı namazını geceye bırakıp teheccüdü onun arkasından kılmak olur mu?

Burada öncelikle, yatsı namazının vakti ve yatsı namazını kılmadan uyumanın hükmü hakkında bir açıklama yapılması gerekmektedir. Çünkü evvela soruda da ifade edildiği gibi, yatsı namazını gece üç gibi uyanarak kılmak uygun mudur, bunun bilinmesi gerekir. Bunu müteakiben de teheccüd namazının kılınmasına geçebiliriz.

"Hz. Peygamber, en faziletli amelin hangisi olduğunu soran sahabiye:

"Vaktinde veya vaktinin başlangıcında kılınan namazdır." buyurmuştur. (Buhari, Mevâkît 162)

"Namazların ilk vaktinde Allah'ın rızası, son vaktinde ise Allah'ın affı vardır." (Tirmizi, Mevâkît 13)

Aslında genel olarak yukarıdaki hadislerden de anlaşılacağı üzere, namazları ilk vaktinde kılmanın müstehap olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, Resülüllah (asm)'ın sünnetinde, bazı namazların mevsim, iklim, v.s. gibi bazı değişik durumlar nazara alınarak, vaktin evvelinden geciktirilerek kılınması daha faziletli sayılmıştır. Bununla ilgili olarak yatsı namazının vaktiyle ilgili gelen rivayetlerden bazıları şu şekildedir:

"Şüphesiz ki, Resûlüllah (asm) Efendimiz ateme (gecenin ilk üçte biri geçtiği vakit) diye söyledikleri vakte kadar yatsı namazını geciktirirdi ve yatsıdan önce uyumayı, ondan sonra konuşmayı (oturup sohbet etmeyi) hoş karşılamaz, mekruh sayardı." (Buhari, Mevakit 13-20,  Müslim, Mesacid 218-225; Nesâi, Mevakıyt 20)

"Bir gece, yatsıyı gece yarısına kadar (şatru'l-leyl) tehir etti. Sonra yüzü bize dönmüş olarak yanımıza geldi -sanki şu anda yüzüğünün parıltısını görüyor gibiyim- ve şöyle dedi: "İnsanlar namazlarını kıldılar ve yattılar. Siz ise, namazı beklediğiniz müddetçe namaz kılma (sevabını alma)ktasınız." (Buhârî, Mevâkît 25, 40; Müslim, Mesâcid 223)

"Eğer ümmetime sıkıntı vermeseydim, yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmelerini emrederdim." (Tirmizi, Mevâkît 10)

Buna göre Hanefiler, yatsı namazını gecenin ilk üçte birine kadar geciktirmeyi müstehap, yarısına kadar geciktirmeyi mubah, gecenin yarısından sonra kılınacak yatsı namazı için ise, mekruh demişlerdir. Hanefi ulemasından bazısı buna tahrimen mekruh derken, diğer bazıları bunu tenzihen mekruh olarak görmüşlerdir. Fakat şunu ifade etmek gerekir ki, bu müstehaplık kış mevsimindedir. Yaza gelince zaten bu mevsimde geceler kısa olduğundan yatsı namazının önce kılınması müstehaptır.

Ayrıca burada yatsı namazının gecenin üçte birine kadar geciktirilmesinin müstehap olmasının hikmetine değinmekte fayda vardır. Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bize, yatsı namazından sonra gece sohbetini kınamıştır, yani bize bunu yasaklamıştır." (İbn Mâce, Salât 12)

Görüldüğü gibi Efendimiz (asm) yatsı namazından sonra, boş ve faydasız sohbetlerin yapılarak uyumanın geç vakte bırakılmasını hoş karşılamamıştır. Çünkü bu suretle kişinin sabah namazını kaçırması muhtemel olabileceği gibi, teheccüd namazına kalkması da zorlaşacaktır. Bir de nasıl ki, kişi gününe ibadet-ü taatle başlıyor, aynı şekilde gününün sonunu da böyle noktalamalıdır.

Bununla birlikte diğer mezheplerin nokta-i nazarı daha farklıdır. Bunlardan Malikiler, müstehap olan namaz vakitleriyle ilgili yukarıda geçen genel ifadelerden yola çıkarak, her namazın ilk vaktinde kılınmasını daha faziletli görmüşlerdir. Şafilere göre ise sıcakta öğlenin serine bırakılması müstesna, diğer namazların ilk vaktinde kılınması müstehaptır. Hanbelîlere göre ise, yatsı namazı dışında kalan namazların ilk vaktinde kılınması daha faziletlidir.

Yatsı namazının gece namazı niyetiyle geceleyin kalkılarak kılınmak istemesine mukabil İmam-ı Rabbani (r.a) şöyle buyurmuştur:

"Bundan anlaşılıyor ki, yatsı namazını gece yarısından sonra kılmak ve böylece gece namazı sevabını da kazanmayı düşünmek, çok yanlıştır. Çünkü Hanefî mezhebindeki imâmlara göre (radıyallahü teâlâ anhüm) yatsı namazını gece yarısından sonra kılmak mekruhtur. Sözlerinden de, (Kerahet-i tahrîmiye = harama yakın mekruh) olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü yatsı namazını gece yarısına kadar kılmak mubah demişlerdir. Gece yarısından sonra kılmak mekruh olur buyurmuşlardır. Mubahın karşılığı olan mekruh ise, tahrîmen mekruhtur."

"Şafiî mezhebinde gece yarısından sonra yatsıyı kılmak caiz değildir. Bunun içindir ki, gece namazı kılmış olmak için ve bu vakitte zevk ve huzur elde etmek için, yatsıyı gece yarısından sonraya bırakmak çok çirkindir. Böyle düşünen bir kimsenin, yalnız vitir namazını gece yarısından sonraya bırakması tavsiye edilir. Vitir namazını gece yarısından sonra kılmak müstehaptır. Böylece, hem vitir namazı müstehap olan vaktinde kılınmış olur, hem de gece namazı kılmak ve seher vaktinde uyanık bulunmak nimetlerine kavuşulmuş olur. O halde bu işten vazgeçmek ve geçmiş namazları kaza etmek lâzımdır." (Mektubat-ı Rabbani, I, 29. Mektup)

Yatsının müstehap olan vaktini açıkladıktan sonra, şimdi de yatsı namazını kılmadan uyumanın hükmüne bakalım. Bu konuda Efendimiz (a.s.m):

"Yatsıdan önce uyumayı, ondan sonra konuşmayı (oturup sohbet etmeyi) hoş karşılamaz mekruh sayardı." (Buhari, Mevakit 13-20,  Müslim, Mesacid 218-225; Nesâi, Mevakıt 20)

İçlerinde Hz. Ömer, İbni Abbas, İbn Ömer, İmam Malik gibi kişilerin bulunduğu ulemanın çoğunluğu, yatsı namazını kılmadan uyumanın mekruh olduğunu söylemişlerdir.

Diğer taraftan;

"Resûlüllah (a.s.m) Efendimiz yatsıyı gecenin üçte birine kadar geciktirdi, o kadar ki, Hz. Ömer (r.a.) kadınlar ve çocuklar uyudu, diye seslendi. Peygamber (asm) Efendimiz de onların (yatsı namazını kılmadan) uyuduklarını kınamadı."

gibi rivayetlere dayanan, içerinde İmam Azam, Hz. Ali (ra) ve Ebu Musa'nın bulunduğu bazı âlimler, uyuyup bir süre sonra uyanmayı itiyat haline getiren veya kendisini uyandıracak birisi bulunan kimselerin uyumasını mekruh görmemişlerdir. Bazı ulema da kişinin aşırı uykusu olması veya çok yorgun olması gibi durumlarda, namazını hakkıyla eda edemeyeceğinden, biraz istirahat ettikten sonra kılabileceğini ifade etmişlerdir ki, namaz huşu ve hudu içinde ikame edilmesi gereken önemli bir ibadet olduğundan, kişinin böyle bir düşünceyle biraz uyuyup daha sonra namazını kılması -Allahu alem- mekruh değildir. Fakat burada da, namazı gecenin yarısından sonraya bırakmamaya dikkat etmelidir. (Gecenin uzunluğu hesaplanırken, güneşin doğuş ve batış saatleri hesaba alınmalıdır)

Şimdi yatsı namazıyla ilgili bu açıklamalardan sonra, teheccüd için faziletli olan vakte bakalım. Bu konuda gelen birkaç rivayet şöyledir:

"Aziz ve celîl olan Rabbimiz her gece, gecenin son üçte biri kaldığında en aşağı semâya nüzul edip: "Bana dua eden yok mu, duasını kabul edeyim? Benden isteyen bir kimse yok mu, ona (istediğini) vereyim? Benden af dileyen yok mu, onu affedeyim.." der." (Buhârî, Teheccüd 14) (Gecenin yarısı geçtiğinde iner şeklinde de rivayetler vardır)

"Farz namazdan sonra en faziletli namaz gece namazıdır. Geceyi iki kısma bölersen son kısmı namaz için en faziletli vakittir. Eğer geceyi üçe bölersen ortası en faziletli vakittir." (Tecrid-i Sarih Terc. IV, 16).

Teheccüd, terim olarak namaz ve Allah'ı zikir için gece uyanmak manasında kullanılmıştır. Genellikle yatsı namazından sonra, daha uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra kılınan namaza gece namazı (salatü'l-leyl) denir. Gece uykusu bölünerek kalkıp kılınan namazlara ise teheccüd namazı denir. Tabiinin büyüklerinden Esved ile Alkame: "Teheccüd uykudan sonradır." demişlerdir.

Fukaha-i kiram teheccüd namazını gecenin sonuna doğru kılmanın fazileti üzerinde durmuşlardır. Nitekim bu konudaki Efendimiz'in (asm) uygulamaları da bunu göstermektedir. Bu konuda bazıları, gecenin yarısından sonra derken, bazı ulema gecenin üçte ikisi geçtikten sonra demiş, bir kısmı ise geceyi altı dilime böldüğümüzde, dördüncü ve beşinci dilimlerini ibadetle geçirmenin fazileti üzerinde durmuştur.

Bu açıklamalar ışığında konuya yeniden bakacak olursak, teheccüd namazıyla ilgili yapılacak en güzel şey, yatsıyı kıldıktan sonra uyumak ve gecenin yarısı geçtikten sonra kalkıp bu ibadeti ifa etmektir. Fakat kişi bir mazeretten dolayı yatsıyı kılmadan uyuduysa, gecenin yarısı geçmeden kalkmalı ve yatsıyı kılmalıdır. Eğer yeniden kalkamayacaksa, teheccüd namazını da yatsıyı müteakip kılabilir. Aynı şekilde yatsıyı kılmak için kalktığında, gecenin yarısı geçmiş olursa, (mekruh olmakla birlikte) önce yatsı namazını, ardından da teheccüd namazını kılabilir. Hatta âlimlerimiz, devamlı teheccüd namazını kılan bir kişinin, eğer geceleyin kalkamayacağından korkarsa, yatsından sonra teheccüd niyetiyle namaz kılıp uyuyabileceğini ve inşallah bu namazın teheccüd yerine geçeceğini söylüyorlar. Özetle bütün ibadetlerin en güzel ve mükemmeli olduğu gibi teheccüd namazı için de aynı şeyi düşünebiliriz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Yatsı, vitir ve teheccüd namazlarının vakitleri hakkında bilgi verir misiniz? Eğer geç saatlere kadar kalıyorsak, yani uyumadan teheccüd kılabilir miyiz?

23 Kaza namazına nasıl niyet edilir? Kaç vakit namazım kazaya kalmış bilmiyorsam ne yapmam gerekir?

Kaza namazlarını kılarken vakti belirlemeye gerek yoktur. Bu çok zor olacağından kolay olanı yapmak daha uygundur. Bir kaza namazı şöyle niyet edilerek kılınır:

Meselâ: "Vaktine yetişip de kılamadığım ilk öğle namazını kılmaya" yahut "...son öğle namazım Allah rızası için kılmaya niyet ettim." Böylece kazaya kalmış olan namazlar, ya ilk kazaya kalmış olanından başlanmış olur veya en son kazaya kalmış olanından başlanmış olur ki, her iki halde de belli bir düzene göre geçmiş namazlar kılınarak azalmış olur.

Daha kolay olması bakımından "Üzerimde olan bir öğle veya ikindi namazını kaza ediyorum" şeklinde niyet etmek de yeterlidir.

Bir vaktin namazı kaza edileceği zaman önce bir ezan okunur, sonra ikamet getirilerek kılınır. Birden fazla kaza namazı kılınacağı zaman da hepsi için bir ezan kâfi gelirken, her farz namazı için ayrı ayrı ikamet getirmek sünnettir.

Kazaya kalmış olan namazların kaç vakit olduğunu kesin olarak bilemeyen kimse, galip tahminine göre hareket eder. Sayı bakımından tam bir tahmin yapamıyorsa, üzerinde kaza namazı kalmadığı kanaatine varıncaya kadar kılar.

Aynı namazları kazaya kalmış olanlar, bu namazı cemaatle kılabilirler. Fakat farklı farklı namazları kılmaya kalkanlar tek bir cemaat olamazlar; ayrı ayrı kılmaları gerekir.

Kaza namazlarını, mümkünse evde kılmayı tercih etmelidir. Şayet bu namazlar mazeretsiz olarak kazaya bırakılmışsa bir günah sayılacağından bunu teşhir etmek uygun olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kaza namazı borçları kaç yaşından itibaren hesaplanır? Kaza namazı nasıl kılınır?,,,

24 Sünnet namazların önemi nedir? Namazların sadece farzlarını kılmak yeterli midir?

Namazı kaçırma tehlikesinin olduğu durumlarda, farzını da olsa namazı zamanında kılmak gerekir. Sadece farz kılındığında namaz borcu düşer. Ama imkân varsa farzla beraber sünnetler de kılınmalıdır. Çünkü, "Farz namazlardan önce kılınan sünnetler, şeytanın hevesini, desiselerini ve vesveselerini kesmektedir." Şeytan: "Bu adam farz olmayan namazı bile bırakmadı; hiç farz namazı bırakır mı!" diyerek hevesi kırılır.

Farzlardan sonra kılınan sünnetler ise namazlarımızdaki eksik ve kusurları tamamlamak içindir. (bk. İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, 2/12-13) Bu nedenle gerek farzdan önce gerekse farzdan sonra olan sünnet namazları da kılma konusunda çok dikkatli olmalıyız.

Diğer taraftan, sünnete uymak, kâinatın yaratılışına sebep olan Resul-i Ekrem Efendimizi hatıra getirmek, ona olan bağlılığımızı göstermek demektir. Çünkü Allah’ın emirlerini yerine getirmek bir mü’mine nasıl bir huzur veriyorsa, Resulullaha (a.s.m.) uymak, sünnetlerini işlemeye çalışmak da o derece hayatı mânâlandırır, aydınlatır. Zaten Allah’a olan en güzel itaat ve sevgi, Onun Habibinin gösterdiği yolu takip etmekle mümkündür. Böylece, bilhassa ibadetlerde Peygamberimiz'in gösterdiği şekilde hareket etmek, hem Allah’a olan sevgi ve yakınlığımızın derecesini gösterecek, hem de ibadetlerimizin mânâ ve feyzini arttıracaktır.

Nafile, zorunlu olmaksızın yapılan ibadet demektir. Farz veya vacib namazlar dışında kalan ve Resûlullah (a.s.m)'ın kıldığına dair rivayet bulunan namazlar anlamına gelir. Bunlar da sünnet olan nâfileler ve mendup olan nafileler olmak üzere ikiye ayrılır. Sünnet olan nâfile, Allah elçisinin yapmaya devam ettiği ve ancak nâdir olarak yapmadığı kuvvetli işlerdir. Kimi zaman bu işleri yapmamasının sebebi insanlara farz olmadığını göstermektir. Mendup olan nâfile ise, Hz. Peygamber'in bazan yapıp, bazan yapmadığı, kuvvetli olmayan sünnetlerdir. Menduba müstehap da denir.

Fıkıh usûlünde nâfile, sünnet, tatavvu, müstehap ve ihsan terimleri "mendup"la eş anlamda kullanılır.

Müekked olan sünnetler: Beş vakit namaza ve cuma namazına bağlı olarak kılınan namazların bir bölümü müekked sünnettir. Bir hadiste bu nitelikteki sünnetler şöyle belirlenmiştir:

"Her kim bir gün ve gecede, farz namazlar dışında on iki rekat namaz kılarsa, Allah Teâlâ ona cennette bir ev bina edecektir. Bunlar şu namazlardır: Sabah namazından önce iki rekat, öğleden önce dört rekat, öğleden sonra iki rekat, akşamdan sonra iki rekat ve yatsıdan sonra iki rekat." (Tirmizi; Salât, 189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66; İbn Mâce, İkâme, 100)

Gayri Müekked Sünnetler: Hz. Peygamber'in kesintisiz devam etmediği ve bazan terkettiği sünnetler olup bunlara mendup da denir. Bu namazlar şunlardır:

Hanefilere göre, yatsı namazından önce ve ikindi namazından önce kılınan dört rekat namaz müekked olmayan (mendup) sünnetlerdendir. Yatsı namazından önce ve sonra tek bir selam ile kılınan dört rekatlık nafile namaz sünneti gayr-i müekkeddir. Yatsının son sünnetinin iki rekat olarak kılınması ise müekket sünnettir.

1. İkindi namazından önce tek selamla kılınan dört rekat namaz. Resulullah (s.a.s) bu namaz hakkında şöyle buyurmuştur: "İkindi namazından önce dört rekat namaz kılan kimseye Allah rahmet etsin" (Tirmizî, Salât, 301).

2. Yatsı namazından önce kılınan dört rekat namaz. Hz. Âişe (r.anha)'den şöyle dediği nakledilmiştir:

"Hz. Peygamber, yatsıdan önce dört rekat namaz kılardı." (Zeylaî, Nasbur Raye, II/145 vd.eş-Şevkânî, Neylü'l-evtar, III/18).

Namaz kılan kişi dilerse yatsıdan sonra iki rekat sünneti müekkede ile de iktifa edebilir. Bu içtihadın dayanağı daha önce geçen

"Her kim gündüz ve gece on iki rekat namaz kılarsa kendisi için cennette bir ev bina edilir." hadisidir.

Beş vakit namazdan önce ve sonra kıldığımız sünnetler, Peygamberimiz (asm)'den rivayet edilen ve onun kılmış olduğu namazlardır. Sünnetin umumî olarak bir derecesi olduğu gibi, vakit namazlarının sünnetlerinin de bir derecelenmesi vardır. Meselâ bunlardan sabah namazının sünneti vacip derecesinde bir hususiyete sahiptir.

“Sabah namazının iki rekât sünneti dünyadan ve dünyada var olan şeylerden daha hayırlıdır.” (Müslim, Misâfirîn, 96, 97; Tirmizî, Salât, 190)

meâlindeki hadis-i şerif bu mânâyı ifade etmektedir. Sabah namazının sünnetinden sonra fazilet bakımından öğlenin ilk ve son sünneti, akşamın sünneti ile yatsının son sünneti gelir. Bunlar müekked sünnetlerdir. İkindinin sünneti ile yatsının ilk sünneti ise gayr-ı müekked sünnetlerdir.

Bu sünnetlerin kılınmasını teşvik eden Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bazılarının terki halinde de ikaz edici beyanlarda bulunmuşlardır. Meselâ, sabah namazının sünneti hakkında,

"Sizi atlılar kovalasa bile, yine de sabah namazının sünnetini bırakmayın." (Ebû Dâvûd, Tatavvu 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/405)

tarzında ikazda bulunmaktadır.

“İkindi namazının farzından önce dört rekât kılan kimseye Allah merhamet etsin.”

“Kim ikindi namazının farzından önce dört rekât kılarsa ona cehennem ateşi dokunmaz.”

"Allah, ikindinin farzından önce dört rekat kılan kimsenin bedenini cehenneme koymaz."[bk. et-Tergîb ve’t-Terhîb, (Beyrut: İhyaü’t-Türâsi’l-Arabî, 1388-1968), 1:396-406] gibi müjdeler de vardır.

Diğer taraftan sünnetleri bilerek ve sürekli terk etmenin Peygamber Efendimiz (asm)'in şefaatinden mahrum kalma gibi bir durum da söz konusu olabilir. Nitekim -hadis kaynaklarında bulamadığımız ancak fıkıh kitaplarında geçen- bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

“Öğle namazının farzından önce dört rekât sünneti terk eden kimse şefaatime nail olmaz.” (bk. İbn Abidin, a.g.e., II/14)

Buradaki "şefaatten mahrum kalma"nın manası iki şekilde anlaşılmıştır: Biri, Müslümanları sünnetleri terk etmektekten ve ihmalkarlıktan sakındırmak için bir uyarıdır. Diğeri ise, bu sünnetleri kılanların Allah katındaki derecelerinin artmasını sağlamak anlamındadır. Yoksa Peygamber Efendimiz (asm)'in büyük şefaati bütün ümmetinedir.

Bu hadisler gösteriyor ki, farz namazlarla beraber sünnet namazlar da kılınmak suretiyle, bütün ibadetlerin özü, özeti ve hülâsası gibi olan namaz gibi bir kulluk vazifesi edâ edilmiş olur.

Namazlardan önce ve sonraki bu sünnetler kılınmadığı zaman, namazın farziyetine bir eksiklik gelir mi? Sadece farz kılınmakla o vaktin namazı kılınmış olur mu?

Vaktin farzlarını kılan kimse, esas itibariyle üzerindeki borcu ödemiş, vazifesini yerine getirmiş olur. Ancak, vakit namazlarında mevcut olan sünnetlerin içlerinde bazıları vacip derecesinde sünnettir.

Bu ve benzeri hadislere göre, ikindi ve yatsı namazından önce dörder rekât kılmak menduptur. Sevabı ve fazileti yüksek bir ibadettir. İmam Muhammed, ikindiden önce ve yatsıdan sonra kılınan sünnetlerde iki rekâtla dört rekât arasında serbest kalmıştır. Yani ikindi namazının sünneti iki rekât olarak da kılınabilir. Fakat Hanefi mezhebinin diğer imamları dört kılmayı efdal görmüşlerdir.

"Muhît" isimli fıkıh kitabında yer aldığına göre Peygamber Efendimiz (asm), ikindinin sünneti ile yatsının ilk dört rekât sünnetini bazen kılmamışlardır. Bazen dört kılmış, bazen iki kılmış, bazen da terk etmiş, hiç kılmamışlardır. Buna göre sevabı hatırı için her zaman kılmak mümkündür.

İbadetlerin farz ve vacip olanlarına uymak mecburiyeti olduğundan ve terki hâlinde bir günah terettüp ettiğinden uhrevî olarak cezası vardır. Sünnetlerin vacip hükmünde olanları için de aynı durum söz konusu olabilir. Diğer sünnetlerin işlenmesinde çok büyük sevap varsa da terki halinde bir günah yoktur. Ancak, eksik ve hatalı namazlarımızı tamamlayamamak ve Peygamberimiz (asm)'in şefaatinden elde edeceğimiz yüksek derecelerden mahrum kalmak gibi bir kayıplar söz konusudur.

Buna göre, vakit müsaitse, herhangi bir zaruret de mevcut değilse namazın sünnetlerini terk etmemek lâzımdır. Ta ki, mükemmel bir namaz kılma saadetine ermiş olalım.

Fakat gerek vaktin müsait olduğu, gerekse müsaadesizliği zamanında hem ikindinin hem de yatsının ilk sünnetini kılmamak insana bir mesuliyet getirmez. Kılmayan günaha girmez, mesul da olmaz.

Bununla beraber dört-beş dakikalık bir zamanı da böyle sevaplı bir sünnet için her zaman ayırabiliriz, kılabiliriz.

Bu arada şu cümleleri unutmamalı:

“Sünnete ittiba etmeyen (uymayan) tembellik ederse hasaret-i azîme (büyük kayıp), ehemmiyetsiz görürse cinayet-i azime, tekzibini işmam eden (yalanlamayı belli eden) tenkit ise dalâlet-i azimedir.” (bk. Nursi, Lem’alar, On Birinci Lem’â)

İlave bilgi için tıklayınız: 

- NÂFİLE...

25 Cenaze namazı abdestsiz kılınır mı?

Cenaze namazı da dahil olmak üzere farz, vacip, sünnet ve müstehab bütün namazlar, ancak abdestli bir vaziyette kılınabilir. Su bulunmadığı, ya da bulunup da kullanmaya engel bazı hususlar mevcut olduğu zaman, onun yerine teyemmüm edilir ki, bu da abdest anlamında manevi bir temizlik ve silah sayılır.

"Cenaze namazı bir namaz olmaktan ziyade bir duadır, bu nedenle abdestsiz de kılınabilir." diyenler varsa, namazın baştan sonuna kadar bir dua ve zikir olduğunu anlamayanlardır.

Beş vakitte kılınan namazın rukü ve secde yapılarak kılınmasını emreden din, cenaze namazının rükusuz ve secdesiz kılınmasını emretymiştir. Ama ikisini de namaz ismiyle anmış ve ikisi için de abdest bakımından aynı ameliyeyi istemiştir.

Namazın genel sıhhat şartları, cenaze namazı için de aynen geçerlidir. Dolayısıyla, cenaze namazının sahih olması için, Sünnî fukaha çoğunluğu, abdestli olmayı zorunlu görür. Yalnızca Şa'bî adlı Sünnî fakih, cenaze namazında taharet (abdest) şartını aramaz. Bu yaklaşıma göre, rükû ve secde bulunmadığından, cenaze namazına cenaze namazı değil, dua denilmesi uygun düşer. (bk. İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, 1/194, Türkçesi: Bidâyetü'l-Müctehid, 1/462-3, Beyan Yayınları) Aynı şekilde Caferî Mezhebi de ölüye namazda, hadesten ve necasetten taharet şartları ile diğer namaz şartlarını aramaz; ancak ihtiyat, namazdaki bütün durumların, cenaze namazında da gözetilmesidir.

Abdestsiz bulunulur da cenaze namazının kaçırılma endişesi varsa, Hanefi mezhebine göre, teyemmüm ederek cenaze namazı kılınabilir; diğer üç Sünnî mezhebe göre ise, cenaze namazı teyemmümle kılınmaz.

Bu bilgiler ışığında, "cenaze namazı abdestsiz de kılınabilir" görüşü, Sünnîler açısından makbul bir görüş değildir. Cenaze namazı, temelde ölüye bir dua niteliğinde olmakla birlikte, tıpkı diğer namazlar gibi aynı ciddiyetle ve aynı sıhhat şartları gözetilerek kılınmalıdır. Abdestsiz olunan durumlarda, ya hızlıca sembolik abdest ve gusül anlamında olan teyemmüm edilmeli, ya da cenaze namazı farz-ı kifaye olduğu için başka kılanlar bulunduğunda kenarda beklenmelidir.

(Vecdi AKYÜZ)

26 Sabah namazını öğleden önce kaza ederken (vakti çıkan sabah namazına) nasıl niyet edilir?

Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Ancak Hanifilere göre hafif ışıyıncaya kadar bırakmak, Şafilere göre ise, erken karanlık iken kılmak faziletlidir.

Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa, Hanifilere göre namaz bozulur; kerahet vakti çıktıktan sonra yeniden kılmak gerekir.

Zamanında sabah namazını kılamayan bir kişi, güneş doğduktan ve kerahet vakti çıktıktan sonra, öğle vakti kerahet girmeden kılarsa, hem sünnetini hem de farzını beraber kaza eder.

Sabah namazı öğleden önce kaza edildiğinde vakit içinde kaza edilmiş olur. Sünnetini kaza ederken, "Niyet ettim Allah rızası için sabah namazının sünnetinin kazasını kılmaya." denir. Farzını kaza ederken, "Niyet ettim Allah rızası için sabah namazının farzının kazasını kılmaya." diye niyet edilir.

27 Ağlamak, namaz ve abdesti bozar mı?

Namazda dünyevi bir şey için sessiz ağlamak -mekruh olmakla beraber- namazı bozmaz. Ancak dünyaya ait bir işi hatırlayarak sesli ağlamak veya ağrı veya sızıdan dolayı ve bezginlikle, ah of deyip inlemek namazı bozar, ancak abdesti bozmaz.

Yine çekmekte olduğu bir ağrının sonucu olarak, ihtiyarsız olarak çıkardığı seslerden ötürü de namazı bozulmaz. Fakat dünyevi musibetler veya şahsi hastalıktan ötürü sesli ağlamak, ah ve off gibi şeyler söylemek, Hanefî ve Şafii mezhebine göre namazı bozar.(bk. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, II/7-10).

Ağlamak, cennet ve cehennemi hatırlamak sebebiyle meydana gelmişse, huşûdan ileri geldiği için namazı bozmaz. Hadîs-i şerîfte:

"Cenâb-ı Hakk'a, ağlıyarak itâat eden, gülerek cennete dahil olur ve gülerek günah işleyen, ağlayarak cehenneme girer."(Feyzü'l-kadir, 6/48, Hadis No: 8382; Haşiyetü't-Tahavi, Şerhu Nuru'l-İzah, I/325)

buyurulmuştur. Namaz dışında da ağlamak abdesti bozmaz. Ancak göz ağrısı gibi hastalıktan meydana gelen akıntının abdesti bozacağı, böyle kimsenin özür sahibi sayıldığından her namaz için vakit girince abdest alması lâzım geleceği Bedayi’us-Sânayi’de yazılıdır.

28 Sabah ezanı neden imsak vaktinde okunmuyor?

Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Ancak sabah namazını, Hanifilere göre hafif ışıyıncaya kadar bırakmak, Şafilere göre ise erken karanlık iken kılmak faziletlidir.

Hanefi mezhebinde sabah namazının geç kılınması daha faziletli olduğu için, imsaktan hemen sonra kılınmamaktadır. Ayrıca imsak vaktinde değil de namaza başlanacağı vakit ezan okunur ki, insanlar namazın kılındığı vakti bilip cemaate gelsinler diye namazdan önce okunmaktadır.

İmsak girer girmez de sabah namaz kılınabilir, ezanı beklemek şart değildir.

Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa, Hanifilere göre namaz bozulur. Kerahet vakti çıktıktan sonra bu namazı yeniden kılmak gerekir.

Zamanında sabah namazını kılamayan bir kişi, güneş doğduktan ve kerahet vakti çıktıktan sonra öğlen namazı girmeden kılarsa, hem sünnetini hem de farzını beraber kaza eder.

29 Sabah namazının önemi nedir?

1. Sabah namazını kılan, Allah'ın garantisindedir

Sabah namazı, günün ilk imtihanı, ilk ibadetidir. Dolayısıyla güne iyi başlayıp ilk imtihanı başarmalısınız ki, diğer imtihan ve tehlikelere karşı daha güçlü ve donanımlı olasınız.

Nitekim Peygamberimiz (a.s.m.), "Kim sabah namazını kılarsa, Allah'ın garantisi altındadır." (Kütüb-i Sitte, c.17, s.541) buyurarak bu gerçeği belirtmiyor mu?

Sabah namazını kılarak, güne "Allah'ın garantisi" altında başlayan bir mü'min, artık ertesi güne kadar karşılaşacağı mücadele ve tehlikelerde büyük bir güven ve güç sahibidir.

Bir insan güne nasıl başlarsa, genellikle geceye kadar öyle devam eder. Güne iyi başlayan, nefis ve şeytana karşı giriştiği savaşta zafer kazanan bir mü'min yatıncaya kadar başarılı olacaktır.

2. Sabah namazının sünneti bile dünyadan hayırlı

Sabah namazı o kadar önemlidir ki, onun sünneti bile teheccüd namazından sonra en kuvvetli sünnettir. Hadiste,

"Sizi atlılar kovalayacak bile olsa sabah namazının iki rekât sünnetini terk etmeyin.",

"O, dünyanın tamamından hayırlıdır." buyrulmuştur. (Kütüb-i Sitte, c.8, s.424)

Acaba sabah namazına engel gibi gösterilen hangi bahane, bir insanı düşmanların kovalamasından daha tehlikeli ve dünyanın tümünden daha değerli olabilir?

Namaza bahane gösterdiğimiz hangi sıkıntı, hangi tehlike, bizi düşmanların kovalaması kadar korkunç olabilir?

Bu durumda bile sabah namazını kılmamız emrediliyor. Çünkü, her şeyin sahibi Allah'tır. Onun emri yapıldıktan sonra hiçbir tehlike bize zarar veremez. Verse bile, görünüşte dünyamız yıkılmış, ama ahiretimiz kurtulmuş olur.

Faniyi verip bakîyi kazanan zarar eder mi?

3. Hz. Ömer (ra) yaralıyken bile sabah namazını kıldı

Peygamberimizin (a.s.m.) güzide sahabeleri namaza öylesine önem verirlerdi ki, onun uğrunda hiçbir engel tanımaz, savaş, yaralanma, ölüm bile vız gelirdi.

Dünyada iken cennetle müjdelenenlerden Hz. Ömer (r.a.), kanlı bir suikaste uğramıştı. Yarasından kanlar akarken sabah namazını kılmış, namazı terk etmeyi aklından bile geçirmemişti.

Yine Hendek Savaşında yaralanan Sa'd bin Rebi (r.a.) için mescidin içinde çadır kurulmuş, kanları akarken orada namazını kılmış ve bu hal üzere vefat etmişti.

Şu müthiş olaya bakın:

Peygamberimiz (a.s.m.) ve ashabı Zâturrikâ' Gazvesine çıkmışlardı. Bir yerde mola verildi ve Peygamberimiz Abbâd bin Bişr (r.a.) ile Ammar bin Yasir'i (r.a.) bir geçidin girişine nöbetçi tayin etti.

Bu iki zat geçidin ağzına gelince Ammar yattı, Abbâd ise namaz kılmaya başladı.

Onları izleyen bir müşrik, namaz kılan Abbâd'ın silüetini görünce derhal bir ok attı ve ok eliyle koymuşçasına hedefini buldu. Ancak Hz. Abbâd, oku eliyle çıkarıp namaz kılmaya devam etti. Müşrik onun namaz kılmaya devam ettiğini görünce okun isabet etmediğini sanarak tekrar ok attı. Derken üçüncü kez ok attı. Çünkü Abbâd namaz kılmaya devam ediyordu. Bir müddet sonra arkadaşı uyandı. Müşrik onların iki kişi olduklarını görünce kaçtı.

Ammar, arkadaşından akan kanları görünce:

"Sübhanellah! Sana ilk oku atınca beni niye uyandırmadın?" diye sordu.

Abbâd'ın verdiği cevaba dikkat edin kardeşlerim:

"Öyle bir sure okuyordum ki, kesmek istemedim." (Kütüb-i Sitte, c.10, s.199)

Bu nasıl imandır, bu ne muhteşem teslimiyettir ki, vücuduna saplanan okları, bir iğneden farksız görüyor?

İşte sahabenin dünyasında namazdan daha önemli bir ibadet, ondan daha değerli bir davranış yoktu. Onun uğruna canlarını, mallarını, her şeylerini feda etmekten çekinmezlerdi.

4. Sabah namazının vakti güneş doğunca çıkar

Her namaz vakti, mühim bir inkılâp başı olduğu gibi, Allah'ın büyük bir tasarrufunun aynası ve o tasarruf içindeki İlâhî ihsanın mazharıdır.

Sabah namazının vakti de, çok mühim mesajları hatırlatmaktadır. Bu husus Sözler isimli eserde şöyle anlatılır:

"Fecir zamanı, güneşin doğuşuna kadar ilkbahar zamanına, hem insanın anne karnına düştüğü ana, hem göklerin ve yerin altı günde yaratılmasından birinci gününe benzer ve hatırlatır ve onlardaki İlâhî şuunatı ihtar eder."

Görüldüğü gibi, sabah namazının vakti, "insan, dünya ve kâinat" ile ilgili çok önemli anları hatırlatmaktadır ki, bunlar hem mühim bir inkılâp başı, hem mühim bir tasarrufun ve İlâhî ihsanın mazharıdırlar.

Her namaz vakti gibi, sabah namazının vakti de çok mühimdir. Ne var ki, bazı Müslümanlar, sabah namazının vaktini bilmiyor ve önemsemiyor. Sanıyorlar ki, sabah namazı öğleye kadar kılınabilir. Oysa bu yanlıştır. Sabah namazının vakti, imsak vaktinde başlar, güneş doğunca biter.

Takvimlerde yazan imsak vakti, sabah namazının başladığı ilk vakittir. Fakat faziletli olan, sabah namazını güneş doğmadan otuz-kırk dakika önce kılmaktır. Yine takvimlerde "güneş" diye belirtilen vakit, güneşin doğduğu ve sabah namazının vaktinin çıktığı anı gösterir.

Demek ki, sabah namazını mutlaka güneş doğmadan önce kılmak gerekir. Güneş doğduktan sonra sabah namazının ancak kazası kılınır. Bazı kimseler, "Güneş doğduktan sonra kılarsak borcumuzu öderiz, ama sevabı olmaz." diye düşünüyorlar. Bunun gerçekle bir ilgisi yoktur. Nasıl ki, yatsı ezanı okunduğunda akşam namazının vakti çıkar; güneş doğunca da sabah namazının vakti çıkmış olur. Bu yüzden mutlaka güneş doğmadan önce kalkıp kılmak gerekir.

Böyle olmasaydı, niçin Peygamberimiz (a.s.m.) ve arkasından gelen milyarlarca Müslüman, asırlardır sabahın karanlığında caminin yolunu tutuyor?

İlave bilgi için tıklayınız:

Namaz kılmayı terk ettim; tekrar nasıl başlayabilirim? Namazlarımı aksatmadan kılmam için neler tavsiye edersiniz?..

30 Vitir namazının kazası var mıdır; üç senelik kılınmayan vitir namazı nasıl eda (kaza) edilir?

Vakti içinde kılınmayan beş vakit namazın kazası farz, vitir namazının kazası vacip, sünnetin kazası da sünnettir. 

Farz bir namazı vaktinde kılmaya eda, vakti geçtikten sonra kılmaya kaza, bozulan bir namazı tekrar kılmaya da iade denir.

Bir namaz ya bile bile kasden kılınmayıp kazaya bırakılır veya bir özürden dolayı kazaya kalır. Bir vakit namazı kasdî olarak kılmayıp kazaya bırakmak büyük bir günahtır. Böyle bir hareketten uzak durmalıdır. Bu çeşit bir hatanın işlenmesi durumunda, bir an önce kaza edilmeli, borçtan kurtulmalıdır. Çünkü ölümün ne zaman gelip çatacağı belli olmaz. Ölüm gelip de hazırlıksız yakalarsa, âhirete borçlu olarak gidilmiş olur.

Bu şekilde kılınmayan bir namaz, her ne kadar kaza edilmekle borçtan kurtulunmuş olunsa da işlenen günah için ayrıca tövbe istiğfar edip, Allah'tan af dilemek lazımdır. Bunun için hem kaza hem de tövbe edilmelidir.

Unutmak, uyku veya meşru bir mazeretten dolayı vaktinde kılınamayan namazlar da hatırlandığı veya meşru özür geçtikten sonra, fazla vakit geçirmeden kaza edilmelidir.

Bazı özürler vardır ki, bu hâllerde kılınmayan namazlar daha sonra kaza edilmezler. Kadınların âdet ve lohusalık hâli, beş vakit devam eden sara / epilepsi veya cinnet hâli bu çeşit özürlerdendir. Zaten âdet gören ve lohusa olan kadının namaz kılması caiz olmayıp haramdır.

Vakti içinde kılınmayan beş vakit namazın kazası farz, vitir namazının kazası vacip, sünnetin kazası da sünnettir. Kazası sünnet olan, yalnız sabah namazının sünnetidir. Günün sabah namazı kazaya kalmış ise öğleye kadar kılınınca farzıyla birlikte sünneti de kaza edilir; öğleden sonraya kalınca sünnet kılınmaz, sadece farz kaza edilir.

Zamanında kılınamayan bazı vakit sünnetleri de daha sonra kılınarak kaza edilir.

Mesela, cemaate yetişmek için öğle namazının ilk sünneti kılınamadığı takdirde, farzı kılıp iki rekât sünnetten sonra ayrıca kılınır.

Cuma namazının ilk sünneti hutbeden önce kılınamadığı zaman, yine cumanın iki rekât farzından sonra kaza edilerek kılınır, iki rekât kılınarak yarıda bırakılan öğlenin ve cumanın ilk sünnetleri, aynen bu şekilde dört rekât olarak kaza edilir.

Bu sünnetlerin dışındaki diğer vakit namazlarının sünnetleri kılınmadıkları zamanlar kaza edilmezler. Mesela, ikindi ve yatsı namazının sünnetleri farzdan önce kılınmadıkları zaman, daha sonra kılınmazlar.

Kaza namazları, ne şekilde kazaya kalmış ise aynı şekilde kılınacaktır. Sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç, yatsı dört ve vitir üç rekat olarak kaza edilir.

Her kaza namazı için belirli bir zaman veya mekân tayin edilmez. Yani "ikindi namazının kazası ikindi vaktinde kılınır" diye bir sınır yoktur. İstediğiniz zamanda kılınabilir. Kaza namazını kılarken "ikindi namazının yatsıdan önce veya öğlenin sabahtan sonra kılınması gerekir" gibi bir şart da yoktur.

Fakat kerahet vakti dediğimiz zamanlarda kılınmamasına dikkat edilir. Bu vakitler de güneş doğduktan 45 dk. sonraya, güneş batmadan 45 dk. önceye kadar ve güneş tam tepede olduğu zaman (öğleye 30 dk. kala) namaz kılınması hoş görülmemiştir. Bunların dışındaki bütün zamanlarda kaza namazı kılınabilir.

- Kaza namazları nasıl kılınır?

Vaktinde kılamayıp kazaya kalan namazları altı vakti bulan veya daha çok olan bir kimse, kaza namazları arasında bir sıra gözetmediği gibi, kaza namazları ile vakit namazları arasında da bir sıra takibi yapmaz. Namaz kılmanın mekruh olduğu üç kerahet vaktinin dışında, istediği ve müsait olduğu her zaman kaza namazlarını kılabilir. Çünkü kaza namazları için belli bir vakit yoktur. Mesela, vaktinde kılınamamış olan bir ikindi namazı yatsıdan sonra, bir yatsı namazı da öğleden sonra kaza edilebilir...

Kaza namazlarını kılarken vakti belirlemeye gerek yoktur. Bu çok zor olacağından, kolay olanı yapmak daha uygundur. Bir kaza namazı şöyle niyet edilerek kılınır:

Mesela: "Niyet ettim Allah rızası için, vaktine yetişip de kılamadığım ilk öğle namazını" yahut "son öğle namazını kılmaya." Böylece kazaya kalmış olan namazlar, ya ilk kazaya kalmış olanından başlanmış olur veya en son kazaya kalmış olanından başlanmış olur ki, her iki hâlde de belli bir düzene göre geçmiş namazlar kılınarak azalmış olur.

Daha kolay olması bakımından "Üzerimde olan bir öğle veya ikindi namazını kaza ediyorum" şeklinde niyet etmek de yeterlidir.

Bir vaktin namazı kaza edileceği zaman önce bir ezan okunur, sonra ikamet getirilerek kılınır. Birden fazla kaza namazı kılınacağı zaman da hepsi için bir ezan kâfi gelirken, her farz namazı için ayrı ayrı ikamet getirmek sünnettir.

Kazaya kalmış olan namazların kaç vakit olduğunu kesin olarak bilemeyen kimse, galip tahminine göre hareket eder. Sayı bakımından tam bir tahmin yapamıyorsa, üzerinde kaza namazı kalmadığı kanaatine varıncaya kadar kılar.

Aynı namazları kazaya kalmış olan kişiler, bu namazı cemaatle kılabilirler. Fakat farklı farklı namazları kılmaya kalkanlar tek bir cemaat olamazlar; ayrı ayrı kılmaları gerekir.

Kaza namazlarını, mümkünse evde kılmayı tercih etmelidir. Şayet bu namazlar mazeretsiz olarak kazaya bırakılmışsa, bir günah sayılacağından bunu teşhir etmek uygun olmaz…

(bk. Mehmed PAKSU, Açıklamalı İslam İlmihali, Nesil Yayınları, 2002, s. 342 ve 344)

31 Kolonya, krem, deodorant, parfüm gibi alkol içeren ürünlerin kullanılması abdesti bozar mı, namaza zararı var mıdır?

Kur'an-ı Kerim'de şarabın pis olduğu bildirilmektedir. (Maide, 5/90-91)

Hanefi mezhebine göre, şaraptan başka sarhoşluk verici alkollü maddelerin içilmesi haram olmakla birlikte bunların tıpkı şarap gibi necis olup olmadıkları konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. İmam Ebu Hanife, şarap ve üzümden yapılanların dışındaki alkollü içkilerin bir dirhemden (ıslattığı yer avuç içinden) fazlasının elibiseye bulaşması halinde bile namaza engel olmayacağını söylemiştir. (Serahsi, Mebsut, 24/14-15) Buna göre, kolonya ve ispirto gibi şeylerin içilmesi haram ise de alınıp satılmaları ve kullanılmaları caiz görülmüştür.

Şafi mezhebine göre ise, üzümden imal edilen şarap ile diğer maddelerden elde edilen ve sarhoş edici nitelikte olan alkollü içkilerle kolonya arasında fark yoktur. Bunlar da şarap gibi necistir ve haram kılınmıştır. Bulaştıkları yerin yıkanması gerekir. Esas hüküm bu olmakla beraber, esans, parfüm ve benzeri şeyleri kullanıma elverişli hale getirebilmek amacıyla bunlara katılan az miktardaki katkı maddeleri, necis olsalar bile görmezden gelinebilecek ve affedilecek necasetlerden sayılmıştır. (Ceziri, 1/19; Mehmed Keskin, Büyük Şafi İlmihali, s. 504)

Şu yazıyı da okumanızı tavsiye ederiz:

Kolonyanın ve bu gibi maddelerin pis olup olmaması, içkinin (hamr) pis olup olmamasıyla ilgili bir mes'eledir. Bilindiği gibi dinimizde içki (hamr), aklı koruma gayesiyle haram kılınmış ve büyük günahlardan sayılmıştır. İçkiden bahseden ayetlerin sonuncusunda şöyle buyurulur:

"Ey iman edenler! içki, kumar, putlar, kısmet çekilen zarlar hep şeytan işi pis şeylerdir, içki ile kumarda, şeytan sırf aranıza düşmanlık ve kin sokmayı ve sizi Allah (cc)'ı. anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister. Artık vazgeçiyorsunuz değil mi?" (Mâide 5/90-91)

Görüldüğü gibi burada içki (hamr) "pis" diye nitelendirilmiştir. Konumuzla ilgili birinci önemli nokta budur. İçkinin "pis" olduğunu kabul edersek, neyin içki (hamr) olduğu mes'elesi karşımıza çıkar, ikinci önemli nokta da budur. Bunların izahına geçmeden şu hususu da hatırlatmakta yarar vardır: islâm'ın yasakladığı içki, en geniş anlamıyla "hamr", yani sarhoş eden alkoldür, yoksa her çeşidiyle "alkol" değildir. Binaenaleyh, sarhoş etmeyen alkol türleri varsa ki, bildiğimiz doğru ise metil-alkol böyledir, onlar haram içki sınıfına girmezler, yani "hamr" değillerdir.

Ayrıca bir şeyin pis olması ile içilememesi ayrı ayrı şeylerdir. Onun için içilemeyen her şey pis demek değildir. Bu yüzden eski ve yeni bazı alimler; içkinin (hamr) içilmesi haram olmakla beraber kendisi pis değildir, üste-başa bulaşması namaza mani olmaz, kanaatindedirler. Meselâ, eskilerden Rabî'a, Leys b. Sa'd, İmam Şafiî'nin arkadaşı el-Müzenî, sonrakilerden de bazı Bağdat ve Kayravan alimler(1), daha sonra da San'ânî, Şevkânî(2) ve Sıddık Hasan Han(3) bunlardandır. Çok azınlıkta kalan bu alimler delil olarak şunu söylerler:: Ayette içkiye "pis" (rics) denmesi onun maddî pislik olduğunu (değil, manevî pislik olduğunu anlatır. Keza haram kılındığı zamanı Medine sokaklarına dökülmesi de temiz olduğunu gösterir(4). Çünkü pis olsaydı sokakların onunla pisletilmesine müsaade edilmezdi.

Bu alimlerin çok azınlıkta olmaları bir yana, görüldüğü gibi, tutundukları deliller de güçlü değildir. Bu yüzden, "Müctehid imamlar, içkinin (hamr) haram ve pis olduğunda icma (görüş birliği) halindedirler."(5) denmiştir.

Çünkü:

1. İçkinin (hamr) pis oluşu "rics" kelimesiyle ifade edilmiştir. Arapçada "rics", pis koku, dışkı ve kazurat yanında hem maddî hem manevî pislik için, "rics" ceza için, "riks"de maddî pislik için kullanılır. Kastedilen sadece manevî pislik olsaydı "rics" kelimesi seçilmezdi(6).

2. Rasûlüllah (sav)'a müşriklerin kaplarından yermek yeme sorulduğunda, yıkayın sonra yiyin, buyurmuşlardır. Onlar bizden ayrı olarak içki ve domuz eti kullandıklarına göre, kaplarının yıkanması bunlardan dolayı istenmektedir, demek ki, bunlar pistir.(7)

3. Ayette içkiden (hamr) mutlak olarak "kaçınılması" istenmiş, sadece "içmeyin", denmemiştir. Kaçınmak hem içmemek, hem de ona bulaşmamakla olur.(8)

"Hamrın" pis olduğunu cumhura (fıkıhçıların kahir ekseriyetine) göre böylece tespit ettikten sonra neye "hamr" dendiğini de öğrenirsek, baştaki mes'elemizin cevabı ortaya çıkmış olur.

İmam Ebu Hanîfe ile bazı Küfe alimlerine göre "hamr" sadece üzümden yapılan ve pişirilmeden, bekletilip keskinleşerek köpük atan sarhoş edicinin adıdır. Diğerlerine "nabîz" denir. Hemen hemen diğer bütün fıkıhçılar ise her sarhoş edicinin "hamr" olduğu görüşündedirler. Çünkü:

1. Her sarhoş edicinin "hamr" ve haram olduğunu söyleyen değişik hadisler ve rivayetler vardır.(9)

2. Enes Hadisinde:

"İçki haram kılındığında üzümden çok az içki (hamr) yapılıyordu. İçkilerimiz (hamrlarımız) genellikle yaş ve kuru hurmadandı." (10)

denir ki, burada hurmadan yapılana da "hamr" adı verilmektedir.

3. İbn Ömer Hadisinde: "İçki (hamr) yasağı indiğinde o, beş şeyden yapılıyordu: Üzüm, hurma, buğday, arpa ve mısır.

Hamr aklı örten (mahmurlatan) şeydir.
" (11) denir ki, bu konuda bu çok daha açıktır.

4. Bir önceki hadiste de geçtiği gibi, kelime manası itibariyle "hamr", örtmek, kapatmak demek olduğundan, sözlük anlamı itibariyle aklı örten, yani sarhoş eden her şeye "hamr" denmelidir. Fahruddin Râzî bunu bu anlamda en güçlü delil sayar ve, "bunu bir çok hadisin desteklediğini de düşünün" der.(12)

5. İçki ile beraber kumarı da yasaklayan ayette, bu yasağa illet olarak (yada hikmet olarak), şeytanın bunlarla insanlar arasına düşmanlık ve kin sokması gösterilmiştir. Bu da her sarhoş edicide bulunduğuna göre, hiç bir konuda birbirlerinden farkları olmamalıdır.

6. Yine aynı ayetle kumar yasaklanmış ve alimler buradan hareketle her türlü kumarın haram olduğunda icma etmişlerdir.(13) Binaenaleyh, içki hakkında da aynı şey düşünülmelidir. Zaten

"Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır."(14)

hadisi vardır. Üç mezhebin görüşü bu olmakla beraber, Hanefî mezhebinde de fetva verilen görüş budur.(15)

Bunlar ve benzeri birçok hadisle sarhoş eden her şeye "hamr" dendiğini, hamrın ise cumhura göre pis olduğunu öğrenmiş olunca, sarhoş etme özelliği olan kolonya, ispirto vb. alkollerin cumhura göre pis ve haram olduğu ortaya çıkar. Ancak Hanefîler ve özellikle de imâm Azam ve Ebu Yusuf (bu konularda İmam Muhammed genellikle diğer mezheplerde olduğu gibi düşünür) mes'eleyi adeta bir kimyager edası ile tahlil ve tasnîfe tabi tutmuşlar ve meşrubat cinsini özelliklerine göre yedi ayrı gruba ayırmışlardır. Onların da bu konudaki delil ve izahları hafife alınacak ve yabana atılacak gibi değildir. İmam Serahsî'nin El-Mebsût'una (XXIV/2 vd.) ve İmam Kâsânî'nin Bedâyi'ine (V/l 12 vd.) bakanlar bunu açıkça görebilirler. Onların tasnifine göre:

1. Şarap (hamr) çiğ yaş üzüm suyunun, kabarıp keskinleşerek köpük atmış halidir. (Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre hamr olabilmesi için köpük atması şart değildir.) Bu, bütün imamlara göre kaba (muğallaza) pisliktir. Bir dirhem mikdarından fazla miktarı namaza manidir.(16)

2. Yaş ve kuru hurmadan ve kuru üzümden yapılan içkiler (seker, fadîh, nakî). Bunlar da aynen şarap gibi kaba pisliktirler. Pis olmadıklarına dair bir rivayet de vardır. Ebu Yusuf a göre ise (hafif pislik olup) sadece fazla miktarı namaza manidir.(17)

3. Yedi grup içkinin geriye kalanları ise-sarhoş edenlerini içmek haram olsa dahi-pis olmayıp, namaza mani değildirler.

Bütün bu söylediklerimizden çıkaracağımız sonuç şu olabilir; Üzüm ve hurmadan yapılan alkollü (sarhoş edici) içkiler ittifakla haramdır ve pistir.

Hanefî Mezhebinin dışında kalan mezheplere göre çoğu sarhoş eden her içkinin azı da haramdır ve pistir.

Hanefî Mezhebinde, özellikle Ebu Hanîfe ve Ebu Yusuf a göre üzüm ve hurma dışındaki şeylerden yapılan içkiler, sarhoş edenlerini içmek haram olsa bile, pis değildirler.

Şimdi tekrar sizin sorunuzu ele alırsak: Kolonya, ispirto, şampuan, esans, mürekkep, parfüm, krem vb. sıvılar üzüm ve hurma dışında bir şeyden yapılıyorlarsa ki, şu anda hepsinin öyle olduğunu sanıyorum-veya bu iki şeyden yapılsa dahi sarhoş edici alkol ihtiva etmiyorlarsa bu iki imama göre pis değildirler, namaza mani olmazlar. Alkol ihtiva etmeleri halinde diğer bütün imamlara göre pistirler. Bu durumda müslümanların önünde iki yol vardır:

1. Ya bunlardan dahi kaçınmayı başarabilen birisi ise takvaya ve ihtiyatlı olana sarılıp cumhurun (müctehitler çoğunluğunun) yoluna girmek,

"Şüpheli olanı bırak, olmayana git."(18)

"Helâl da haram da bellidir... Arada şüpheli şeyler vardır. Onlardan sakınan dinini ve ırzını korur."(l9)

hadislerini ölçü edinmek.

2. Veya; bana İmam Azam ve Ebu Yusuf un bu görüşte olması yeter. "Dinde kolaylık vardır."(20) buyurulmuştur. "Umumî belvâ" (kaçınılmaz derecede yaygın) hal almış şeylerde, cevaz kapısı varsa caiz demek daha evlâdır. "Zamanımız şüpheli şeylerden kaçabilme zamanı değildir."(21) diyerek, bu tür sıvılardan kaçınmamak. Her ikisine de bir şey denilemez.(22)

Görüldüğü gibi mes'ele biraz daha fertlerin İslâmî titizlikteki dereceleriyle alakalıdır. Ancak şunu da belirtmek gerekir: Bu tür sıvıların kolonya ve ispirto (etil-alkol) dışındakilerinde alkolün diğer maddelerle yeni terkipler oluşturup (istihale, kimyasal tepkime) sarhoş edicilik özelliğini kaybetmesi kuvvetle muhtemeldir. Başta da söylediğimiz gibi, bileşiminde alkol olduğu yazılan ya da söylenen her şey haram ve pis demek değildir. Bu tür maddelerin tahlili konusunda müslüman kimyacılara ihtiyacımız vardır.

Sadece Hanefi Mezhebindeki bazı imamlara göre kolonya kullanılabilir. Fakat cumhura ( fıkıhçı çoğunluğa) uyarak kolonya kullanmayanlar her halde daha ihtiyatlı davranmış olurlar.

Dipnotlar:

(01) Kurtubi, VI/288.
(02) es-Seylü'l-Cerrâr, 1/35-36.
(03) Karaman, Meseleler, 1/312.
(04) Kurtubî, agk
(05) Ebu Abdillah, Rahmetü'l-ümme, 373.
(06) Kurtubî, VI/287-288.
(07) agk.
(08) Kurtubi, VI/289.
(09) Örnek olarak bk., Müslim, eşribe, 73; Ebu Dâvud, eşribe, 5; Tirmizî, eşribe, I.
(10) Müslim, eşribe, 7,8.
(11) Buhâri, Tefsir, (5) 10, eşribe, 2; Müslim, Tefsir, 33, 34; Ebu Dâvud, eşribe, l; Nesai, eşribe, 20, 24, 46.
(12) Fahruddin Râzî, VI/43. '' (85) Kurtubi, III/52.
(13) Ebu Davûd, eşribe, 5; Tirmizi, eşribe, 3; Nesai, eşribe, 25; Ibni Mace, eşribe, 10.
(14) Elmalılı, H/763.
(15) Kasânî,VI/ll3.
(16) Kasani, VI. l 15.
(17) Buharî, Buyu', 3; Tirmizî, kıyâme, 60; Müsned, III/153.
(18) Buharî, iman 39, Buyu', 2; Müslim, Müsâkât 107, 108; Ebu Dâvûd, Buyu', 3; Tirmizî, Buyu', 1; Nesâî, Buyu', 2; Müslim, Müsâkât, 107, 108; Ebu Dâvûd, Buyu', 3; Tirmizî, Buyu', I; Nesâî, Buyu', Kudât, II; Ibn Mâce, Fiten, 14.
(19) Buharî, iman, 29; Nesâî, iman, 28; Müsned, V/69.
(20) İbn Nüceym, el-Eşbâh, II/108 (Hamevî ile birlikte).

(21) Nitekim Merhum Elmalı'nın şu sözleri bunu doğrulan "Üzüm şarabı ve bundan mamul olan müskirat aynen necistir. Öbürlerinin ise necis olması şüphelidir. Meselâ üzerine şarap ve şampanya ve arak (rakı), konyak dökülmüş olanlar her halde yıkamadıkça namaz kılamazlar. Lakin üzüm şarabından mamul olmayan, ispirto, bira vesair müskirat içilemezse de elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza mani olur diye iddia edilemez." (Tefsir, 11/762-763); Allâme M. Zahidü'l-Kevserî de, Hayrettin Karaman Bey'in kendi arşivindeki bir mektup suretinden aktardığına göre: "Uzun sözün kısası, ispirto Ebu Hanife'ye göre necis (pis) değildir, imam Azam'ın kavli, çoğunca böyle cankurtaranlık yapar. Kokuya konması ve elbiseye dokunması zarar vermez" der. (İ.l. Günün Meseleleri, 1/31.4) Abdulfettâh Ebu Gudde Hoca da bunu destekler mahiyette şunları aktarın "Dürrü'l-Muhtâr'da Allâme Hısninin şu sözü nakledilir Hamrın (şarabın) dışındaki sarhoş edicilerde üç rivayet vardın l. Kaba pisliktirler. 2. Hafif pisliktirler. 3. Temizdirler. Hafif pislik olduğunu söyleyen rivayete göre, sürüldükleri elbisenin veya bedenin dörtte birinden az olmaları halinde bu bağışlanır. Değeri! Alim Ahmed ez-Zerkâ temiz olduklarını esas alır ve öyle fetva verirdi. Üstadımız Allâme Kevserî de şarap dışındaki sarhoş edicilerin (ispirto gibi) kullanılmalarının caiz, içilmelerinin haram olduğunu söyler ve imam Ebu Hanife'nin mezhebinin bu olduğunu zikrederdi. Bu iki değerli alimin fetvalarında insanlar için kolaylık ve müsamaha olduğu açıktır. Çünkü bu tür maddeler bu gün hayatın bir çok sahasına girmişlerdir. Ama, şüphesiz kaçınabilenlerin bunlardan uzak durması da güzel bir şeydir. Çünkü temiz olup olmadıkları konusunda alimlerin ihtilafı vardır." (Fethu-bâbi'l-inâye, 1/258 dipnotu).

32 Şafii mezhebine göre namaz rekatları nelerdir, kaç rekat sünnet kaç rekat farz kılınır?

Farz Namazlara Tabi Müekked Sünnetler:

Bunlar on rekat olup şunlardır:

a) Sabah namazının farzından önce iki rek'at. Fatiha' dan sonra birinci rek'atta Kâfirun suresini ve ikinci rek'alta İhlas suresini okumak sünnettir.

b) Öğle namazının farzından önce ve sonra ikişer rek'at. Cuma namazı da öğle namazı gibidir.

c) Akşam namazının farzından sonra iki rek'at. Bunda da Fatiha'dan sonra birinci rek'atta Kâfirun, ikinci rek'atta da İhlas surelerini okumak sünnettir.

d) Yatsı namazının farzından sonra iki rek'at.

Farz namazlara tabi olmayan sünnetlerden, Ramazan ve Kurban Bayramı namazları, Güneş ve Ay tutulması namazları ile istiska (Yağmur Duası) namazı.

Farz namazlarla birlikte kılınan sünnetler:

Sabah namazından önce kılınan iki rekat için Hz. Aişe (r. anha) şöyle rivayet eder:

"Allah Resulü (s.a.v.), sabah namazından önce kılınan iki rekata gös­terdiği önemi, başka hiç bir nafile namaza vermezdi..." (1)

Öğlen namazı farzından önce dört, sonraki iki rekat için yine Hz. Aişe şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber benim odamda öğleden önce dört re­kat kılar, ondan sonra da çıkıp halka farz namazı kıldırır, sonra tekrar iki rekat kılardı."(2)

Peygamberimiz (s.a.v.)'in öğlen farzından sonra dört rekat sünnet kıdığı da rivayet edilmektedir.

Ümmü Habibe'den rivayetle Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur:

"Kim öğlenin farzından önce ve sonra dörder rekat namaz kılmaya devam ederse, Allah onu cehennem ateşine haram kılar." (3)

Cuma namazı da öğlen namazı gibidir. Çünkü cuma namazı öğlen namazının bedelidir. Abdullah İbni Me'sud'un cuma namazından önce ve sonra dörder rekat namaz kıldığı rivayet edilmiştir.(4)

İkindi farzından önce dört rekat için Hz. Ali şöyle rivayet eder:

"Allah Resulü (s.a.v.) ikindi farzından önce dört rekat namaz kılar ve arasını selamla ayırırdı."(5)

İkindi farzından önceki dört rek'at sünnet için Abdullah İbni Ömer de şöyle rivayet eder: Peygamber (s.a.v),

"İkindi farzından önce dört rekat namaz kılan kişiye Allah rahmet etsin." (6) buyurumuştur.

Akşam ve yatsı namazı farzından sonra kılınan iki rekat için İbni Ömer şöyle demiştir:

"Rasulullah (s.a.v.) ile birlikte öğlen namazından evvel iki ve ondan sonra iki, akşam namazından sonra iki, yatsı namazından sonra iki, cuma namazından sonra da iki rekat (sünnet) kıldım; akşam, yatsı ve cumanın sünnetlerini Peygamberin evinde O'nun yanında kıldım." (7)

Yatsı namazından sonra kılınan iki sünnetler için; yukarıdaki hadis-i şerif delil olarak gösterilebilir.

Vitirler için Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: Vitir namazı farz değildir, ama Peygamber (s.a.v.) ashabının yanına çıktı ve

"Allah size bir namaz ziyade kıldı ki o namaz sizin hakkınızda kırmızı tüylü develerden daha hayırlıdır, işte o namaz vitir namazıdır. O namazı size yatsı ile fecrin doğuşu arasın­da verdi." dedi.(8)

Görüldüğü gibi bu hadis ayrıca vitir namazının vaktini de belirtmektedir.

Vitir namazının mükafatını kaçırmamak için her Müslüman ondan na­sibini almalıdır. Ebu Eyyub'el Ensari şöyle rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.):

"Vitir namazını kılmak her Müslümana haktır. Vitri beş rekat kıl­mak isteyen beş kılsın, üç rekat kılmak isteyen üç kılsın, bir rekat kılmak isteyen de bir rekat kılsın."(9) buyurdu.

Vitir on bir rekata kadar da kılınabilir. Her iki rekatta bir selam verilir.

Akşam ve yatsı farzından önce hafif olarak iki rekat namaz kılmak sünnettir.

Abdullah İbni Muğaffel El Müzenni (r.a) şöyle dedi:

Rasulullah (s.a.v.) üç kere "Her iki ezan (ezan ile kamet) arasında bir namaz vardır." buyurduktan sonra üçüncü söyleyişinden sonra "...kılmak isteyen için." sözünü ilave etti. [10)

Yukarıdaki "hafiften" kasıt, biraz acele kılınmasıdır; çünkü sonrasında farz namaz vardır camaatle kılınma ihtimali olabilir. Ayrıca bu sünnetler müekkedler gibi olmayıp Peygamber (s.a.v.)'in "...kılmak isteyen için" buyurmasından anlaşılıyor ki, bunlar diğer sünnetler kadar önemli değildir.

Müekked Olan Nafileler

Nafile olarak kılınan namazların üç tanesi müekkededir. Bunlar da: Teheccüt namazı, kuşluk namazı ve teravih namazlarıdır.

Bunlara müekked denilmesinin sebebi, farz namazlara tabi olan, nafile namazlardan sonra sünnet olan namazlar oldukları içindir.

1. Teheccüt Namazı:

Bir diğer adıyla gece namazıdır. Gece vakti sü­resince kılınır. En efdal vakti gecenin üçte ikisi çıktıktan sonra kıl­maktır.

Teheccüt, uykuyu terketmek manasına gelir. Bu nedenle uykudan kalktıktan sonra kılınan namaz anlamına gelen teheccüt, ismini buradan almaktadır.

Bunun vakti uykudan kalktıktan sonra başlar fecrin doğuşuna kadar devam eder. Rekat sayısında herhangi bir sınır yoktur. Az veya çok iste­nildiği kadar kılınabilir.

Teheccüt namazının delili şu ayet-i kerimedir:

"Gecenin bir kısmında kalk ve sana mahsus bir fazlalık olmak üzere onunla (Kur'an'la) namaz kıl. Rabbinin seni övgüye değer bir makama çı­karması umulur." (İsra, 17/79)

Ebu Hureyre'den rivayete göre Peygamberimiz (s.a.v.)'e:

"Farz namazlardan sonra hangi namaz faziletlidir ve Ramazan ayından sonra hangi oruç faziletlidir?" diye soruldu.Rasulullah (s.a.v.):

"Farz yazılmış namazdan sonra en faziletli namaz gece ortasında kılı­nan namazdır. Ramazan ayından sonra en faziletli Oruç ise, Allah ayı olan Muharrem orucudur." (11) buyurdu.

2. KuşIuk (Dûha) Namazı:

Bunun da diğer adı dûha namazıdır. Sabah nama­zından sonra güneş bir mızrak yükseldikten sonra başlar, süresi Güneş'in tepe noktasına gelmesine kadar devam eder. En azı iki, en çoğu da sekiz rekattır.

Bunun delili Peygamberimiz (s.a.v.)'in şu hadisi şerifidir: Ebu Hureyre (r.a) rivayet eder:

"Kalbim dostum bana üç şey tavsiye etti. Bunları yaşadığım müddetçe asla terketmem. Bunlar, her aydan üç gün oruç, duha namazı ve vitir namazı."(12)

Ümmü Hani şöyle rivayet eder:

"Mekke'nin fethi senesi Hz. Peygamber Mekke'nin en yüksek yerinde bulunuyordu, yıkanmak için kalktı. Hz. Fatıma da ona bir perde gerdi. Sonra Hz. Peygamber elbisesini aldı ve ona sarıldı, sonra kuşluk namazını sekiz rekat olarak kıldı." (13)

3. Teravih Namazı:

Teravih namazı Ramazan ayında yatsı namazın­dan sonra kılınır, yirmi rekattır.

Teravih namazının delili için Hz. Aişe (r. anha) şöyle demiştir:

Bir gece Rasulullah (s.a.v.), mescidde namaz kıldı. Bazı insanlar da Peygamberin namazına uyup namaz kıldılar. Sonra ertesi gece de böyle cemaatle namaz kıldılar. Halk çoğaldı. Üçüncü yahut dördüncü gece halk yine toplandı. Fakat Rasulullah o gece onların yanına (namaz kılmağa) çıkmadı. Sabahleyin çıkıp namazdan sonra:

"(Ey nas!) sizin cemaatle Ra­mazan namazı kılmağa olan şiddetli arzunuzu gördüm. Benim için de na­maza çıkmağa hiç bir engel yoktu. Yalnız üzerinize farz kılınmasından en­dişe ettim." (14) buyurdu.

Diğer bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir:

"Hz. Ömer (ra) döneminde insanlar Ramazan ayında yirmi rekat teravih na­mazını kılardı." (15)

Şafii mezhebinde hangi sünnet olursa olsun, kılınırken iki rekatta bir selam verilmesi daha da sevaptır.

Yukarıda açıkladığımız beş5 vaktin farz olan namazlarının rekat sayıları şunlardır:

Sabah namazı: 2 rekattır. Öğlen namazı: 4 rekattır. İkindi namazı: 4 rekatır. Akşam namazı: 3 rekatır. Yatsı namazı: 4 rekattır.

Ayrıca cuma günleri öğlen namazı yerine iki rekat cuma namazı da farzdır.

Kaynaklar:

(1) Buharı, 1126; Müslim, 724
(2) Müslim, 730
(3) Tirmizi,427
(4) Tirmizi, 523
(5) Tirmizi, 429
(6) Tirmizi, 430
(7) Buharı, 1127. Muslim, 729
(8) Ebu Davud, 1418.
(9) Ebu Davud, 142.
(10) Müslim, 838
(11) Müslim, 1163.
(12) Müslim,722.
(13) Buhari,350, Muslim, 336.
(14) Müslim,761
(15) Beyhaki, 2/996

33 Namazda okunan sûrelerin sırası nasıldır, sırasız okumanın hükmü nedir?

Namazda sûreler sırasına göre okunmadığı zaman sehiv secdesi gerekmez.

İkinci rekâtta, ilk rekâtta okuduğu sûre ve âyetin üstündeki sûre ve âyeti okumak namazı bozmaz, ancak mekruhtur. Aynı şekilde birinci ve ikinci rekâtta okuduğu iki sûre arasını, sadece bir sûre ile ayırmak da mekruhtur. Meselâ, birinci rekâtta Fîl sûresini, ikinci rekâtte de Mâûn sûresini okumak gibi. Arada Îlâf sûresi atlanmıştır. Kerahetten kurtulmak için, arada en az iki sûre bırakmalıdır.

Namazların Fatiha sûresinden sonra, bir mikdar daha Kur'ân okunması gereken rekâtlarında, tam bir sûre okunması daha faziletlidir. Bununla beraber bir sûrenin bir kısmı bir rekâtta, diğer kısmı da öteki rekâtta okunabilir, bunda kerahet yoktur.

Namazın bir rekâtinde bir sûrenin sonunu, diğer rekâtinde de başka bir sûrenin sonunu okumak, sahih olan görüşe göre mekruh değildir.

Namazın bir rekâtinde bir sûrenin başından veya ortasından, diğer rekâtinde de başka bir sûrenin başından veya sonundan okumakta veya kısa bir sûre okumakta kerahet yoktur. Fakat iyisi, bir zaruret olmadıkça böyle okumamaktır.

Namazın bir rekâtında bir sûre, diğer rekâtında da arada iki veya daha ziyade bulunmak üzere aşağıya doğru başka bir sûre okunması mekruh değildir. Fakat arada bir sûrenin bulunması mekruhtur. Ancak terk edilen bu sûre, önce okunan sûreden en az üç âyet mikdarı uzun bulunuyorsa mekruh olmaz.

Namazda bir sûrenin bir âyetinden, arada en az iki âyet bulunmak üzere diğer âyetine geçmek mekruh değildir. Fakat iyisi, bir zaruret olmadıkça geçmemektir.

Bir rekâtta iki sûreyi toplayarak okumakda kerahet yoktur. Ancak arada bir veya birkaç sûre bırakılmış olursa mekruh olur. Bununla beraber farz namazlarda böyle iki sûrenin bir rekâtta toplanmaması daha iyidir.

Zaruret olmadıkça, bir rekâtta bir âyetten diğer âyete geçmek mekruhtur. Aralarında üç âyet dahi bulunsa böyledir. Eğer yanılarak böyle bir geçiş yapılmış olur da sonra hatırlanırsa, bu âyetler sıraları üzere yeniden okunur.

Namazda Kur'ân okunurken bir âyet yerine başka bir âyet okunsa bakılır: Eğer tam bir duraklama ile durduktan sonra başka âyete başlanmışsa, namaz bozulmaz.

Bir namazda âyet-i kerîme tekrarlansa veya bir sûre bir rekâtta iki defa okunsa veya bir sûre iki rekâtta da okunsa bakılır: Eğer yalnız başına kılınan bu namaz bir nafile namaz ise mekruh olmaz. Fakat farz namaz ise, unutmak veya başka bir sûre bilmemek gibi bir özü bulunmadıkça mekruh olur.

Birinci rekâtta "Nas" sûresi okunsa, ikinci rekâtta da bu sûrenin okunması uygun olur. Çünkü tekrar etmek, geriye dönüp okumaktan daha iyidir. Ancak hatim ile namaz kılan bir kimse, birinci rekâtta "Muavvizeteyn" sûrelerini okumuş ise, ikinci rekâtta Fatiha'dan sonra Bakara sûresinden bir mikdar okur.

İkinci rekâtta, birinci rekâtta okunan sûrenin üstündeki sûreyi okumak mekruhtur. Kasden yapılmazsa mekruh olmaz. Bununla beraber okunmaya başlanmış ise terk edilmemelidir. Bunun nafile namazlarda mekruh olmayacağını söyleyenler de vardır. (bk. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, 2/87)

Sırasıyla Kur'an sûreleri:

1. Fatiha 58. Mücâdele
2. Bakara 59. Haşr
3. Âl-i İmrân 60. Mümtahine
4. Nisâ 61. Saff
5. Mâide 62. Cum'a
6. En'am 63. Münâfikûn
7. Â'raf 64. Teğabûn
8. Enfâl 65. Talâk
9. Tevbe 66. Tahrîm
10. Yûnus 67. Mülk
11. Hûd 68. Kalem
12. Yûsuf 69. Hâkka
13. Râd 70. Meâric
14. İbrahim 71. Nûh
15. Hicr 72. Cin
16. Nahl 73. Müzzemmil
17. İsrâ 74. Müddessir
18. Kehf 75. Kıyâmet
19. Meryem 76. İnsân
20. Tâhâ 77. Mürselât
21. Enbiyâ 78. Nebe
22. Hac 79. Nâziât
23. Mü'minûn 80. Abese
24. Nûr 81. Tekvir
25. Furkân 82. İnfitâr
26. Şuarâ 83. Mutaffifîn
27. Neml 84. İnşikak
28. Kasas 85. Burûc
29. Ankebût 86. Târık
30. Rûm 87. A'lâ
31. Lokman 88. Ğâşiye
32. Secde 89. Fecr
33. Ahzâb 90. Beled
34. Sebe 91. Şems
35. Fâtır 92. Leyl
36. Yâsîn 93. Duhâ
37. Sâffat 94. İnşirâh
38. Sâd 95. Tîn
39. Zümer 96. Alak
40. Mü'min 97. Kadir
41. Fussilet 98. Beyyine
42. Şûrâ 99. Zilzâl
43. Zuhruf 100. Adiyât
44. Duhân 101. Kâri
45. Câsiye 102. Tekâsür
46. Ahkaf 103. Asr
47. Muhammed 104. Hümeze
48. Fetih 105. Fil
49. Hucurat 106. Kureyş
50. Kaf 107. Mâun
51. Zâriyât 108. Kevser
52. Tûr 109. Kâfirûn
53. Necm 110. Nasr
54. Kamer 111. Leheb
55. Rahmân 112. İhlâs
56. Vâkıa 113. Felak
57. Hadîd 114. Nâs.

 

34 Seferi olmanın, seferi namazın şartları nelerdir? Seferi olduğumuz hâlde farz namazları aynen olduğu gibi kılabilir miyiz?

Seferi olan bir kimse, bütün sünnet ve nafile namazları, iki ve üç rekatlı farzları ve vitir namazını aynen kılar.

Şafi mezhebine göre, zaman değil mesafe geçerlidir. Bu nedenle 90 km. lik bir yolculuğa çıkan kimse seferidir ve dört rekatlı farzları tam kılması daha iyi olmakla beraber, iki olarak kılması da caizdir.

Hanefi Mezhebine göre ise, ne zaman seferi olunacağı konusunda iki ayrı görüş vardır:

1. Mesafeyi esas alanlar: Bu anlayışa göre 90 km kadar bir yolculuğa çıkılırsa, seferi sayılacağından namazlarını kısaltır.

2. Zamanı esas alanlar: Bunlara göre üç gün (on sekiz saat) yolculuk yapmak kişiyi seferi yapar. Bu durumda namazlarını kısaltabilir, yoksa kısaltamazlar.

Hanefilere göre, seferi olan birisinin dört rekatlı farz namazları iki kılması gerekir. Ancak dört olarak da kılsa namazı geçerlidir. Şafilerde ise yolcu bile olsa, tam kılmak daha faydalıdır.

Farz edelim ki gerçekten seferi olduğumuz hâlde namazı tam kılsak bile, namazımız geçerlidir. Eğer gerçekten seferi değilsek, bu durumda iki kılmak namazımızı bozar. O hâlde ihtiyaten de dört kılmanın daha isabetli olacağını düşünüyoruz. Bununla beraber bir anlayışı esas alıp ona göre hareket etmek, diğer anlayış sahiplerini de kötülememek gerekir.

Sefere niyet eden ve yola çıkan kimse, oturduğu beldenin binalarını geçtikten itibaren namazlarını kasra başlar. Bulunduğu şehir veya kasabadan çıkarken gittiği istikametteki meskûn yerleri geçmiş olması lâzımdır. Şehre bağlı olup da birbirinden ayrı olan mahallelerin hepsini de geçmiş olmak gerekir. Ancak şehrin dışında olup da eskiden şehre bağlı olan ve hâlen harâbe hâlinde bulunan yerler şehre bağlı sayılmazlar. Kasr, yani dört rekatlı farzları iki rekat olarak kısaltarak kılmak için bunları da geçmek şart değildir. Şehre bitişik köy varsa, kasr yapılabilmek için bunların da geçilmesi şarttır.

Seferilik esnasında kazaya kalan namazları kaza ederken, kişi seferi de olsa mukim de olsa kısaltarak kılar. Mukim olduğu esnada kazaya kalmış namazları da mukimken de seferiyken de normal şekilde kılar. Yani namaz nasıl kazaya kalmışsa o şekilde kılınır.

Şafi mezhebine göre ise, seferdeyken kazaya kalan dört rekâtlı bir namaz, sefer esnasında iki rekât olarak kılınabilir. Sefere çıkmadan önce vakti giren bir namaz seferde kısaltılamaz. Çünkü bu na­maz farz olduğu zaman kişi seferde değildi. Seferdeyken vakti giren, fa­kat seferde kılınmayan namaz da kısaltılamaz. Çünkü kılacağı zaman kişi seferi değildir. Kasr / kısaltma, ancak seferî olan kişi için söz konusudur.

İlave bilgi için tıklayınız:

SEFERİLİK

35 Namazların sünnetleri kılınmasa olur mu? Bazan çok yorgun oluyoruz... Efendimiz (sav) yatsı ve ikindi namazının sünnetlerini bazan terkedermiş, doğru mu? Ne kadar sıklıkta terkediyordu? Yatsı ve ikindiden başka diğer namazların sünnetini de terk etmek...

1. Bazı kimseler Peygamber Efendimizin (asm) zaman zaman bazı sünnetleri kılmadığını örnek göstererek, bizlerin de kılmamasının sünnet olacağını söylüyorlar.

Peygamber Efendimizin (asm) hayatı bizim için örnektir. Sahabeler Onu takip ederler ve yaptığı her şeyi de yapmaya çalışırlardı. Ancak Peygamber Efendimiz (asm) bazı durumlarda, farz olarak anlaşılmasın diye yaptığı bazı şeyleri terk ederdi.

Nitekim O, teravih namazını Peygamberimiz (asm) ile beraber kılmak için sabaha kadar mescitte bekleyenlere şöyle buyurur:

"Bunun farz olarak anlaşılma endişesiyle teravih namazını kıldırmadım." (Buhârî, Salâtü’t-terâvîh  2; Müslim  Salâtü’l-müsâfirîn 178) 

İşte onun her davranışı örnek alındığı için farz olmayan bazı ibadetleri zaman zaman terk ederdi. Böylece sahabey-i kiram onun farz olmadığını ve yapılırsa çok sevabı olacağını ancak yapılmazsa haram olmayacağını anlamış olurlardı.

Şimdi bizlerin böyle bir örnek olma özelliği olmadığına göre, namazımızı niye terk edelim. Bununla beraber kılmayanlar sadece sevaptan mahrum kalırlar.

Ayrıca örnek alacaksak sabahlara kadar göz yaşlarıyla hasırı ıslanacak kadar secdede ağlayan ve ayakları şişecek kadar namaz kılan Peygamberimizin (asm) bu yönünü alalım.

Onun bütün yönlerini örnek alırsak ve her sünnetine tam bir model olabilirsek, o zaman arada bir ikindi namazının sünnetini de terk edebiliriz, diyelim. Yoksa yüzlerce sünnetin terk edildiği asrımızda inşallah bu yaptıklarımız onların yerine kefaret olabilir, anlayışı ve niyetiyle bütün sünnetleri devamlı kılmamız gerektiğini düşünüyoruz.

2. Beş vakit namazdan önce ve sonra kılınan nâfilelerin bir kısmı sünnet-i müekkede, bir kısmı da sünnet-i gayr-ı müekkededir. İkinci kısma aynı zamanda müstehap ve mendup da denir.

Bu nâfileler içinde en kuvvetli sünnet olan sabah namazından önce kılınan iki rekâttır.

Sabah namazının sünnetinden sonra fazilet bakımından öğlenin ilk ve son sünneti, akşamın sünneti ile yatsının son sünneti gelir.

Bu sünnetlerin kılınmasını teşvik eden Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bazılarının terki halinde de ikaz edici beyanlarda bulunmuşlardır. Meselâ sabah namazının sünneti hakkında,

"Atın çiftesine maruz kalsanız da bu sünneti terk etmeyin."

tarzında ikazda bulunmaktadır.

Peygamber Efendimiz (asm) öğle namazının ilk sünneti hakkında,

"Öğle namazının farzından önce dört rekâtı terk eden kimse şefaatime nâil olmaz." buyurmuştur. (bk.et-Tergîb ve’t-Terhîb, (Beyrut: İhyaü’t-Türâsi’l-Arabî, 1388-1968), 1/396-406)

Hakkında ikazlar bulunan sünnetler müekked sünnetlerdir. Peygamber Efendimiz (asm) bu namazları hep kılmışlardır. Fakat aynı şeyler ikindi namazının sünneti ve yatsı namazının ilk sünneti için vâki değildir.

İkindi namazının sünnetinin kılınması hakkında Peygamber Efendimizin (asm) teşvik edici mübarek sözleri mevcuttur. Fakat diğer sünnetlerde olduğu gibi, ikindi namazının sünnetinin terki halinde bir ikaz bulunmamaktadır. Sadece teşvik bulunmaktadır.

Zaten ikindi namazının sünneti ile yatsı namazının ilk dört rekâtlık sünneti menduptur. Sünnet-i gayr-ı müekkede ve müstehap olarak da bilinen mendup, Peygamber Efendimizin (asm) ibadet maksadıyla ara sıra yaptığı, bazan yapıp, bazan terk ettiği işleridir. Sevabı çok olup işlenmesi teşvik edildiğinden de mendup denmiştir.

Peygamber Efendimizin (a.s.m.) ikindi ve yatsının sünnetini kılış şekline gelince; Ebû Dâvud'ta rivayet edilen bir hadis-i şerife göre, Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m) ikindinin sünnetini dört rekât kılar, her iki rekâtın arasını da selâmla ayırırdı. Yine bir hadis rivayetine göre şöyle buyurulmuştur:

 

“Bir kimse öğle namazının farzından önce dört, farzından sonra da dört rek`at sünneti devamlı olarak kılarsa, Allah Teâlâ onu cehenneme haram kılar.” (

Ebû Dâvûd, Tatavvu 7; Tirmizî, Salât 200)

Peygamberimizin (a.s.m.) ikindi namazının sünnetini sadece iki rekât kıldığına dair rivayetler de mevcuttur. Neseî'nin Hz. Ali (ra)'den rivayetine göre,

"Resulullah (a.s.m.) ikindi namazının farzından önce iki rekât kılardı."

Bu hadislere göre, ikindi ve yatsı namazından önce dörder rekât kılmak menduptur. Sevabı ve fazileti yüksek bir ibadettir. İmam Muhammed, ikindiden önce ve yatsıdan sonra kılınan sünnetlerde iki rekâtla dört rekât arasında serbest kalmıştır. Yani ikindi namazının sünneti iki rekât olarak da kılınabilir. Fakat Hanefi mezhebinin diğer imamları dört kılmayı efdal görmüşlerdir.

Muhît isimli fıkıh kitabında yer aldığına göre Peygamber Efendimiz (a.s.m), ikindinin sünneti ile yatsının ilk dört rekât sünnetini devamlı olarak kılmamışlardır. Bazan dört kılmış, bazan iki kılmış, bazan da terk etmiş, hiç kılmamışlardır. Buna göre sevabı hatırı için her zaman kılmak mümkündür. Fakat gerek vaktin müsait olduğu, gerekse müsaadesizliği zamanında hem ikindinin, hem de yatsının ilk sünnetini kılmamak insana bir mes'uliyet getirmez. Kılmayan günaha girmez, mes'ul olmaz. Peygamberimiz (a.s.m) her zaman kılmadığı için, "kıllamak da tarirî sünnet" olarak kabul edilebilir. Bununla beraber dört-beş dakikalık bir zamanı da böyle sevaplı bir sünnet için her zaman ayırabiliriz, kılabiliriz.

İlave b,lgi için tıklayınız:

Vakit namazlarının sadece farzını kılıp sünnetleri terketmek caiz mi?

36 Bir namazın kaçması ihtimalinin fazla olması durumunda, namazı cem etmeye (cem-i takdim, cem-i tehir), namazları birleştirmeye niyet edilebilir mi?

“Namaz müminlere vakitli olarak farz kılındı.”(Nisa, 4/103) 

âyet-i kerimesi gereğince, her namazın vaktinde kılınması farz-ı ayındır. Bu sebeple iki vakit namazını bir vakitte kılmak Hanefi mezhebine göre caiz olmaz. Zira, iki vakti bir arada kılmak, ya birini vakti girmeden kılmak veya vakti çıktıktan sonra kılmak yoluyla olur. İkisi de sahih değildir.

Vakti girmeden namaz kılınmaz. Namazı vaktinden sonraya da bırakmak caiz değildir. Eda yerine geçmez.

Bu kaidenin yalnızca hacılara özel olmak üzere iki istisnası vardır. Biri Arafat’da takdim cem’i, diğeri Müzdelife’de tehir cem’i. Çünkü Peygambe Efendimiz (asm) buralarda namazlarını iki vakti birleştirerek kılmışlardır.

Arefe günü Arafat’da ikindi olmadan öğlenin farzından sonra ikindi namazı kılınır. Büyük bir cemaatle imamın arkasında kılınan bu namaz için, tek ezan ve biri öğle, diğeri ikindi için olmak üzere iki kamet okunur. İki namaz arası böyle ayrılmış olur. Arada nafile ve sünnet namazları da kılınmaz.

Bu namazı büyük cemaatle, imam arkasında kılmak zarureti İmamı Azama göredir. İmameyn, hacının tek başına da cem yapabileceği görüşündedir.

Müzdelife’de ise, o günün akşam namazı yatsı namazı ile birlikte yatsı vaktinde, tek ezan ve tek kametle kılınır. Burada her iki namazın vakti de girmiş olduğundan ikinci namaza başladığını bildirmek için ikinci kamete ihtiyaç görülmemiştir.

İmam-ı Şafii ye göre, yolculukta öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını hem takdim ve hem de tehir etmek suretiyle kılınabilir.

Bu aynı zamanda sünnettir. Sahih-i Buharî’de kaydedildiğine göre, Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), Tebük Savaşında namazlarını cem’-i te’hir sûretinde kılmıştır. Öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı birlikte kıldılar. Şâfiî mezhebi uleması bu hadisi delil olarak getirerek, yolculuk anında ve bazı hallerde namazların birleştirilerek önce veya sonra kılınabileceği içtihadında bulunmuşlardır.

Buna göre, dinen yolcu sayılan bir kimse, erkek veya kadın öğle ile ikindiyi; akşamla yatsı namazlarını birleştirerek kılabilir. Öğle namazını ikindi ile birlikte ikindi vaktinde; akşam namazını yatsı ile birlikte yatsı vaktinde kılarsa, ilk namazları geciktirmiş olduğundan “cem’-i te’hir” yapmış olur. Fakat ikindiyi öğle ile birlikte öğle vaktinde, yatsıyı da akşamla birlikte akşam namazı vaktinde kılarsa, ikinci namazları öne alıp kıldığından böylece “cem’i takdim” yapmış olur. Duruma göre her ikisini de yapabilir.

Vasıta yürüyüş halinde ise, öğle ve akşam namazlarının vakti içinde, öğle namazını ikindiye ve akşam namazını yatsıya te’hir etmek; istirahat halinde ise ikindi namazını öğle vaktinde, yatsı namazını da akşam vaktinde birlikte kılmak daha faziletlidir.

Gerek cem’-i tehir yaparken, gerekse cem’-i takdim ederken birtakım şartlara riayet etmek gerektir. Meselâ cem’-i takdimle kılacağı zaman namazlardaki sıraya uyması gerekir. İkindi namazını öğle vaktinde, yatsı namazını da akşam vaktinde kılacağı zaman önce öğleyi, sonra ikindiyi; akşam ile yatsı namazlarında ise önce akşamı, sonra yatsıyı kılmalıdır. Aksi halde her iki namaz da fâsit olacağından iade etmesi gerekir.

İkinci şart da, meselâ, öğle namazını kılarken içinden, “Bundan sonra ikindi namazını cem’i takdim ederek kılacağım” diye niyet etmelidir. Bu niyeti namazın içinde selâm verinceye kadar getirmesi lâzımdır.

Üçüncü bir şart, cem’-i takdim edilerek kılınacak namazlar arasında iki rekât namaz kılacak kadar bir fasıla verilmemesi lâzımdır. Aralarında bu miktardan fazla bir zaman olursa ikinci namazı kendi vaktinde kılmak gerekir.

Son şart da, ikinci namazı kılmaya başlayıncaya kadar yolculuğun devam etmesi şarttır. İkinci namaza başlamadan evvel ikamet edeceği beldeye varırsa, artık bu namazı kendi vakti içinde kılması lâzım gelir.

Bu şartlar cem’-i takdim içindir. Cem’-i te’hir için ise sadece iki şart vardır. Bunlardan birisi; birinci namazı ikinci namazın vaktine te’hir edeceğine dair niyet etmelidir. Meselâ öğle ile ikindiyi birarada kılacaksa, öğle namazını ikindi namazının vaktinde kılacağından, öğle namazının vakti çıkmadan bu namazı ikindi vakti girince kılacağına dair niyet etmesi lâzımdır. Vaktinde niyet getirmeden te’hir ederse, bu namaz kazaya kalmış olacağı gibi, ayrıca namazı geciktirdiği için de günahkâr olur.

İkinci bir şart da, yolculuğun her iki namazı kılıncaya kadar devam etmiş olması lâzımdır. Birinci ve ikinci namazı kılarken ikamet edeceği yere varırsa birinci namazı kazaya kalmış olur ve ayrıca mes’ul duruma da düşer.

Cem’-i te’hirde sıraya riayet etmek şart değildir. Meselâ, ikindi namazını öğle namazından ve yatsı namazını da akşam namazından önce kılabilir.

Cem’i takdim ederek öğle ile ikindi namazlarını kılmaya niyetlenen kimse, sünnetleri kılacağı zaman önce öğle namazının ilk sünnetini, sonra da her iki namazın farzlarını kılar. Akabinde de öğle namazının son sünnetini, peşinden de ikindi namazının sünnetini kılar. Cem’-i te’hirde ise öğle namazının son sünneti ile ikindi namazının sünnetini ikindi namazından önce kılar. Akşam ve yatsı namazları için de durum aynıdır.

Şâfiî mezhebine mensup olan bir Müslümanın yolculuk ânında dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması câizdir. Kısaltmayıp dört de kılabilir. Ancak dört rekâtlı namazı iki rekât kılacağına dair namaza dururken niyet etmelidir. Yani kısaltacağını bilerek kılmalıdır. Böyle bir namazı yalnız başına kılabileceği gibi, cemaatle de kılabilir. Her ikisi de caizdir.

Şartlarına uyduğu takdirde Hanefi mezhebine mensup bir Müslüman da bu mesele de Şâfiîyi taklit ederek, seferî iken namazlarını kısaltarak cem’-i takdim veya cem’-i te’hir sûretiyle kılabilir. Bu şekilde kılarken Şâfiî mezhebine göre abdesti bozacak bir hareketi bulunmamalıdır.

Şafi Mezehebine göre namazları birleştirmenin şartları ve nasıl yapılacağı konusunda detaylı bilgi:

Öğle vaktinde öğle namazını ikindi namazıyla; akşam vaktinde de akşam namazını yatsı namazıyla birlikte kılmaya "cem'-i takdîm" denir. Öğle namazını ikindi vaktinde ikindi namazıyla, akşam namazını da yatsı vaktinde yatsı namazıyla birlikte kılmaya ise "cem'-i te'hîr" denir.

Sabah namazına gelince, bunun hiçbir durumda başka bir vaktin namazıyla birleştirilerek bir arada kılınması sahih olmaz.

Belirtilecek sebeplerden birinin tahakkuk etmemesi durumunda, beş vakit farz namazdan birini vaktinden önceye alarak ya da vaktinden sonraya bırakarak başka bir vaktin namazıyla birlikte kılmak caiz olmaz. Zira yüce Allah, her namazı kendi vakti içinde kılmamızı açık bir ifadeyle emretmiştir:

"Namaz, müminlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır."1

Ancak kolaylık ve müsamaha dini olan islâmiyet, bazı sebeplerin oluşması durumunda sıkıntı ve güçlüğü ortadan kaldırmak maksadıyla bazı farz namazların, vakitleri dışında kılınmasına ruhsat vermiştir. Şunu da belirtelim ki, bu konuda mezhepler arasında meydana gelen ihtilâftan sakınmak için efdal olan, cem' yapmaksızın namazları vakitlerinde kılmaktır. Ayrıca sevgili Peygamberimiz de (s.a.v) sefer halinde namazlarını hep kısaltarak kılardı. Ama cem'i her zaman uygulamazdı.

Cem' ederek kılmak daha faziletli olsaydı, sefer halinde namazlarını hep cem' ederek kılardı. Ama bununla birlikte bazan cem'-i takdîm, bazan da cem'-i te'hîr şeklinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını birlikte kılmıştır. Şu rivayetleri buna delil olarak göstermek mümkündür:

"Resûlullah (s.a.v) güneş batıya meyletmeden önce yola çıkınca, öğle namazını ikindi vaktine erteler, ikindi olunca mola verir, ikisini cem' ederek birlikte kılardı. Yola çıkmazdan önce güneş batıya meyledip öğle vakti girdiyse, hareketten önce her ikisini de öğle ve ikindiyi kılar, sonra yola çıkardı."2

ibn Abbas'tan (r.a) şöyle rivayet edilmiştir:

"Resûlullah (s.a.v) yol halindeyken öğle ile ikindiyi birleştirirdi. Akşam ile yatsıyı da birleştirirdi." 3

Cem'-i takdîm ile cem'-i te'hîrin sebepleri

Gerekli sefer şartlarını taşıyan ve yolculuk mesafesi de en azından 89 km. olan yolcuların öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı cem'-i takdîm veya cem'-i te'hîr şeklinde kılmaları caizdir.

Hacıların Arafat'ta öğle vaktinde öğle ile ikindi namazlarını cem'-i takdîm; Müzdelife'de yatsı vaktinde akşamla yatsı namazlarını cem'-i te'hîr şeklinde birlikte kılmaları caizdir. 4

Yağmur nedeniyle öğle ve ikindi, akşam ve yatsı namazları cem' edilmek istendiklerinde sadece cem'-i takdîm şeklinde kılınabilir.

Hanefi mezhebine göre sefer ve yağmur yağması hallerinde cem' yapmak caiz değildir. Sadece hac ibadetini eda edenlerin Arafat'ta öğle ile ikindi namazlarını cem'-i takdîm; Müzdelife'de ise akşam ile yatsı namazlarını cem'-i te'hir şeklinde kılmaları hacca ait birer ibadet olarak gereklidir.5

Cem'-i takdîm ile cem'-i te'hîrin şartlan

Cem'-i takdimin yapılabilmesi için şu altı şartın gerçekleşmesi gerekir:

1. Niyet, iki namazı cem' ederek kılmaya niyet etmek. Meselâ akşamla yatsı namazlarını cem'-i takdîm şeklinde birlikte kılmak isteyen kişinin kalben, akşamdan sonra yatsıyı kılacağına niyet etmesi gerekir. Bu niyetin, selâmla birlikte de olsa ilk namazda yapılması şarttır.

2. Tertip. Önce içinde bulunulan vaktin namazının, sonra da öne alınan namazın kılınması gerekir. Çünkü içinde bulunulan vakit, ilk namazın vaktidir, ikinci namaz ona bağlı olarak kılındığı için, kılma önceliğinin birinciye verilmesi şart olmaktadır.

Önce birinci, peşinden ikinci namaz kılındıktan sonra bir şart veya rüknün yerine getirilmediği için birinci namazın fâsid olduğu anlaşılırsa, şart ve rükünleri tam olarak yerine getirilmiş olsa bile ikinci namaz da fâsid olur. Çünkü bu durumda vaktin namazının sahih olarak kılınmış olması şartı tahakkuk etmemiştir. Ama her halükârda ikinci namaz nafile olarak gerçekleşmiş olur.

3. Müvâlât. iki namazın arasına uzun bir fasıla konmaksızın peş peşe kılınmaları şarttır. Çünkü cem' edilerek kılınmaları, onları tek namaz haline getirir. Tek namazın rek'atları arasına fasıla konmaksızın peş peşe kılınmaları nasıl farz ise, aynı şekilde bu iki namazın da, aralarına fasıla konmaksızın peş peşe kılınmaları farzdır. Bayılma ve sehiv gibi bir mazeret dolayısıyla da olsa aralarına fasıla konması durumunda cem' geçersiz olur ve ikinci namazın artık aslî vaktine ertelenmesi gerekir. Ama aralarına ezan okuma, kamet getirme veya abdest alma gibi kısa bir fasıla konması cem'e zarar vermez. 6

Nitekim Hz. Peygamber (asm) Nemire'de cem' yaparken iki namaz arasında kamet getirmiştir.

4. Sefer halinin devamı. Sefer hali, ikinci namazın iftitah tekbiri alınıncaya kadar devam etmelidir. Öyle ki, ikinci namazın iftitah tekbiri alındıktan sonra seferîlik sona erse bile cem'e devam edilir. Ama ikinci namaza başlamazdan önce seferîlik sona ererse, iki namazı cem' ederek kılmak sahih olmaz. Çünkü cem' etmeyi mubah kılan sebep ortadan kalkmıştır.

5. Birinci namazın vaktinin devam etmesi. Birinci namazın vaktinin, ikinci namaza sahih olarak girilmesine kadar çıkmayacağı kesin olarak bilinmelidir.

6. Birinci namazın sahih olarak kılınmış olduğunun zannedilmesi. Bu, birleştirmenin sahihliği bakımından şarttır. Meselâ birinci namaz cuma namazı ise ve ihtiyaç yokken cuma namazı birden fazla camide kılınmaktaysa, hangisinin daha önce kılındığı veya beraberce kılındıkları hususunda şüpheye düşülürse, ikindi namazını öne alarak cem'-i takdîm yapıp cuma namazıyla birlikte kılmak sahih olmaz.

Seferîlikte namazları cem'-i te'hîr şeklinde birlikte kılmanın sahih olması için iki şart gereklidir:

a) Cem'-i te'hîr için birinci namazın vaktinde niyet etmek. Birinci namazın vaktinde niyet edilirken, geriye tam veya kısaltılmış olarak namaz kılabilecek kadar bir zaman kalmış olmalıdır. Cem'-i te'hîr edecek kişi eğer birinci namazın vaktinde niyet etmemişse veya etmiş olup da geriye tam yahut kısaltılmış olarak namaz kılmaya yetecek kadar bir zaman kalmamışsa günahkâr olur. Bu namazın sadece bir rekatını bile vakit içinde kılamazsa, namazı kazaya kalmış olur. Vakit içinde bir rek'atmı kılabilirse, haram işlemiş olmakla birlikte namazını eda etmiş sayılır.

b) Sefer halinin, cem'-i te'hîr olarak kılınan namazların sonuna kadar devam etmesi. Seferîlik, bu namazların sonuna kadar devam etmeyip sona ererse, tehirine niyet edilen namaz kazaya kalmış olur. Cem'-i te'hîr şeklinde kılınan namazlar arasında tertip ve müvâlâta riayet etmek şart değil, sünnettir.

Mukim kimsenin yağmur sebebiyle ikindiyi öne alarak cuma namazıyla birlikte cem'-i takdîm şeklinde vaktin evvelinde kılması caizdir. Bu yağmur, elbiselerin üstünü veya ayakkabıların altını ıslatacak kadar da olsa cem'-i takdîm yapmak caiz olur. Eriyen kar ve dolu da bu bakımdan yağmur hükmündedir. Mukim kişinin böyle yapabilmesi için elbetteki bazı şartların gerçekleşmesi gerekir. Bu şartları şöyle sıralayabiliriz:

1. Yağmur, eriyen kar ve dolu, her iki namazın iftitah tekbirleri esnasında ve birinci namazın selâmı esnasında mevcut olmalıdır ki, birinci namaz ikinciyle birleştirilebilsin. Yağmurun birinci veya ikinci namazda ya da bu ikisinden sonra kesilmesinin cem'-i takdîme bir zararı olmaz.

2. İki namaz arasında tertibe riayet edilmelidir.

3. İki namaz arasında müvâlâta riayet edilmeli, yani aralarına bir fasıla konulmamadan peş peşe yapılmalıdır.

4. Seferîlikte yapılan cem'de olduğu gibi bu cem' edişte de cem' için niyet edilmelidir.

5. İkinci namazın en azından iftitah tekbirinin cemaatle alınması gerekir. Cemaatin, namazın sonuna kadar devam etmesi şart değildir. Birinci rekatın tamamlanmasından önce cemaatten ayrılıp münferit olarak namaz kılınsa bile, kuvvetli görüşe göre bunun bir sakıncası olmaz.

6. Bu iki namazı kıldıran imam, hem imamlığa hem de cemaate niyet etmelidir.

7. Cem' ediş, örfe göre uzaktaki bir namazgahta olmalıdır. Öyle ki, cemaat buraya gelirken yolda zorluk çekmiş olmalıdır. Görevli imam bu hükme tâbi değildir. Yağmurdan ötürü eziyet görmese bile cemaate, iki namazı cem' ederek kıldırabilir.

Bu sayılan şartlardan biri gerçekleşmediği takdirde mukim kişi, iki namazı cem' ederek bir arada kılamaz.

Şiddetli karanlık, rüzgâr, korku, çamur ve hastalık meşhur görüşe göre mukim kişinin iki namazı cem' etmesini mubah kılan sebeplerden değildir. Ancak hastalık halinde iki namazın cem'-i takdîm veya cem'-i te'hîr şeklinde kılınmasının caiz olduğuna dair görüş tercih edilmiştir. (bk. Mehmet Keskin, Büyük Şafi İlmihali)

Dipnotlar:

1 Nisa 4/103.
2 Buhârî, Taksîrü's-Salât, 15, 16; Müslim, Müsâfirîn, 46; Ebû Davud, Salât, 274; Nesâî, Mevâkit, 42.
3 Buhârî, Taksîrü's-Salât, 13.
4 Nevevî, el-Mecmû', 4/249.
5 ibn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, 2/504, 509.
6 Nevevî, el-Mecmû', 4/253; Zühaylî, el-Fıkhü'l-islâmî, 2/1378.

37 Sabah namazından sonra kaza ya da nafile namazı kılınır mı? Kerahet vakitleri hakkında bilgi verir misiniz?

Sabah namazından sonra güneş doğana kadarki vakitte nafile namaz kılmak mekruhtur; ancak kaza namazı kılınabilir.

Sabah namazından sonra kaza kılınması mekruh olan vakit güneş doğarkenki vakittir. Güneşin doğmasından bir mızrak boyu (beş derece) ki, memleketimize göre kırk ile elli dakika arasında bir zamanla yükselişine kadar olan zamandır. Ömer Nasuhi Bilmen'in ilmihalinde bu şekilde geçmektedir.

Beş vakit vardır ki, onlara "Mekrûh Vakitler" denir.

Birincisi: Güneşin doğmasından bir mızrak boyu (beş derece) ki, memleketimize göre kırk ile elli dakika arasında bir zamanla yükselişine kadar olan zamandır.

İkincisi: Güneşin yükselip de tam tepeye geldiği zeval anının bulunduğu vakittir.

Üçüncüsü: Güneşin sararmasından ve gözleri kamaştırmaz bir hale gelmesinden itibaren batışı zamanına kadar olan vakittir.

Dördüncüsü: Fecr-i Sadık'ın doğmasından güneşin doğacağı zamana kadar olan vakittir.

Beşincisi: İkindi namazı kılındıktan sonra güneşin batmasına kadar olan vakittir.

Evvelki üç kerahet vaktinde ne kazaya kalmış farz namazlar, ne vitir gibi vacib olan namazlar, ne de önceden hazırlanmış bir cenaze namazı kılınabilir; ne de evvelce okunmuş bir secde âyeti için tilâvet secdesi yapılabilir. Bunlar yapılırsa, iadeleri gerekir.

Bu üç vakitte nafile namaz da kılınmaz. Ancak kılınacak olsa, kerahetle caiz olur ve iadesi gerekmez. Çünkü bu kerahet, nafile namazların sağlıklı olmasına engel değildir. Bununla beraber bu vakitlerden birine rastlayan bir nafile namazı bozup kerahet vaktinden sonra onu kaza etmek daha faziletlidir.

Bu üç vakit, ateşe tapanların ibadet zamanlarıdır. Onlara benzemekten kaçınmak, hak dine saygının gereğidir.

Diğer iki kerahet vaktinde ise, yalnız nafile namaz kılmak mekruhtur. Farz ve vacib namaz mekruh değildir. Cenaze namazı, tilâvet secdesi de mekruh değildir. Bu iki vakitten birinde başlanmış olan bir nafile namazı, kerahetten kurtulması için bozulmuş olursa, sonradan onu kaza etmek gerekir.

Güneşin batışı halinde yalnız o günün ikindi namazı kılınabilir. Fakat diğer bir günün kazaya kalmış olan ikindi namazı kılınmaz. Çünkü kamil bir vakitte vacip olan bir ibadet, nakıs olan ( keraheti bulunan) bir vakitte kaza edilemez. Kerahet vakti ise ibadetlerin noksanlığına sebebdir.

Güneşin doğuşuna rastlayan her hangi bir namaz ise bozulmuş olur. Bunun için bir kimse daha ikindi namazını kılmakta iken güneş batsa namazı bozulmaz. Fakat sabah namazını kılmakta iken güneş doğsa, namazı bozulur. Çünkü birinci halde, yeni bir namaz vakti girmiş olur. İkinci halde ise, namaz vakti çıkmış; fakat yeni bir namaz vakti girmemiş olur.

Tam zeval anına rastlayan bir namaz farz veya vacip ise bozulur. Eğer nafile ise mekruh olmuş olur. Yalnız İmam Ebu Yusuf'a göre cuma günü zeval vaktinde nafile namaz kılınması caizdir ve keraheti yoktur. Zeval vakti son bulup da güneş batıya doğru yönelmeye başlayınca artık ittifakla kerahet vakti çıkmış olur.

Kerahet vaktinde okunan bir secde ayetinden dolayı secde yapılabilir. Ancak kerahet vaktinden sonraya bırakmak daha faziletlidir. Yine kerahet vakitlerinden birinde hazırlanmış olan bir cenazenin namazı o vakitte kılınabilir. Öyleki faziletli olan bu namazı geciktirmeyip hemen kılmaktır. Çünkü cenazelerde acele etmek menduptur.

Güneşin batışından sonra daha akşam namazının farzını kılmadan nafile namaz kılmak mekruhtur. Çünkü akşam namazı geciktirilmiş olur. Oysa ki, akşam namazında acele etmekte fazilet vardır.

Cuma günü, imam hutbeye çıktıktan sonra veya ikamet getirildikten sonra namaza başlamak mekruhtur.

İki bayram namazından önce ve bayram hutbeleri arasdında ve bu hutbelerden sonra, bayram namazı kılınan yerde nafile namaz kılmak mekruh olduğu gibi, güneş tutulması, yağmur duası ve hac hutbeleri arasında da mekruhtur. Bu hutbeleri dinlemek lazımdır.

Mekruh olmayan bir vakitte başlanmış olan nafile bir namaz bozulmuş olsa, (bunu kaza etmek vacip olduğundan) ikindi namazından sonra güneşin batışına kadar ve fecrin doğuşundan sonra güneşin bir mızrak boyu yükselmesine kadar kaza edilmez, mekruhtur. Bununla beraber kaza edilse sahih olur. Diğer kerahet vakitleri de böyledir. Ancak başta sıralanan ilk üç kerahet vakti böyle değildir. Onların birinde kaza edilmesi sahih olmaz. Yeniden kaza edilmesi gerekir.

(bk. Ömer Nasuhi BİLMEN, Büyük İslam İlmihali)

38 Sabah namazının vakti ne zamandır? İmsak vakti girince, ezandan önce sabah namazı kılınabilir mi? Sabah namazının kazası?..

Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Yani namazınızı takviminizde "imsak" yazan süreden itibaren "güneş" yazan süreye kadar kılabilirsiniz. Sabah namazının vakti bu iki süre arasıdır. Ancak Hanefilere göre güneşin doğmasına yakın, Şafilere göre ise imsaktan biraz sonra kılmak faziletlidir.

Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa Hanifilere göre namaz bozulur; kerahet vakti çıktıktan sonra yeniden kılmak gerekir.

Zamanında sabah namazını kılamayan bir kişi, güneş doğduktan ve kerahet vakti çıktıktan sonra, öğlen namazı girmeden kılarsa, hem sünnetini hemde farzını beraber kaza eder.

Sabah namazı kazaya kalmışsa ve o gün öğleye kadar kılındığı zaman hem sünnet hem de farzın kazası kılınır. Daha sonra kılındığı zaman sadece farzının kazası kılınır.

İkindi namazının vakti, akşam namazının vaktinin girmesine kadar devam eder. Ancak akşam namazından önceki 45 dakikalık vakit "kerahet vakti" olduğu için, bu zamandan önce kılınmasına dikkat etmek gerekir. Eğer kerahet vaktine kadar kılınmamışsa, kerahet vaktinde ikindinin sünneti terk edilerek sadece farzı kılınır.

39 Cuma namazında okunan hutbe duaları hakkında bilgi verir misiniz? Hutbede hangi dualar okunur?

Cuma namazının geçerli olmasının şartlarından biri de farz olan cuma namazından önce hutbe okumaktır. Şöyle ki:

Vaktin girmesinden sonra mevcut cemaatın huzurunda bir hutbe okunması gerekir. Bunun içindir ki, hutbe okunurken cemaat bulunmayıp da sonradan namazda bulunacak olsalar, namazları caiz olmaz.

Cemaatin hutbeyi işitmesi şart değildir. Sadece hazır bulunmaları yeterlidir. Hutbe esnasında bir mükellef erkeğin, misafir olsa dahi, bulunması yeterli görülmektedir.

Cuma hutbesinin rüknü, İmamı Azam'a göre, Allah'ı zikirden ibarettir. Onun için hutbe niyeti ile yalnız: "Elhamdü lillah" yahut "Sübhanallah" yahut "La ilahe illalah" denilecek olsa, yeterli olur. İki İmama (İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e) göre, hutbe denilecek derecede uzunca bir zikirden ibarettir. Bunun en az olan derecesi, Tahiyyat mikdarı hamd ve salavat ile Müslümanlara duadır.

Hutbenin vacibleri, hatibin taharet üzere bulunması, avret sayılan yerlerin örtülü olması ve hutbeyi ayakta okumasıdır.

Hutbenin sünnetleri de, hutbeyi iki kısma ayırmak ve bunlar arasında bir tesbih veya üç ayet okunacak kadar bir zaman oturmaktır. Bu bakımdan buna iki hutbe denir. Bu iki hutbeden her biri hamdi, kelime-i şehadeti, salât ve selâmı kapsamalı. Birinci hutbe, bir ayetin okunması ile insanlara öğüt vermeyi, ikinci hutbe de Müslümanlara duayı kapsamalıdır. Ayrıca imamın sesi, ikinci hutbede birinci hutbedekinden daha hafif olmalıdır. İşte bunlar hutbenin sünnetlerindendir.

Her iki hutbeyi uzatmamak da sünnettir. Hatta hutbeyi "Hucurat" suresi ile "Büruc" suresine kadar olan surelerin herhangi birinden uzunca okumak, özellikle kış mevsiminde, mekruhtur. Cemaatı bıktırmak uygun değildir. Cemaatın acele görülecek işleri olabilir. Onları camide fazla tutmak, cuma namazlarına devamlarına engel olacağından, yersiz bir iş olur. Hatib olan şahıs bunları düşünmelidir. Sözlerinin sonu, önceki sözleri unutturacak ve kıymetten düşürecek şekilde hutbesi uzun olmamalıdır. Hutbenin kısa ve cemaata faydalı bir tarzda hazırlanması, hatibin ehliyet ve faziletine delildir. Bu konudaki bir hadisi şerifin anlamı şöyledir:

"Namazının uzun, hutbesinin kısa olması bir kimsenin anlayışlı bir din alimi olduğunun alametidir. Artık namazı (cemaata ağır gelmeyecek şekilde) uzatınız, hutbeyi de kısa okuyunuz. Gerçekten bazı sözler, sihir gibi kalbleri etkiler."

İşte böylece hutbeler, belâgat ve mana bakımından ruhları kazanacak bir halde bulunmalıdır.

Ashabı kiramdan (Câbir bin Semüre'den) rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimizin namazı da, hutbesi de orta bir halde idi. Çok kısa ve çok uzun olmaktan beri idi.

Sorunuzda geçen hutbenin diğer dualarına gelince:

Öncelikle bu duaların Arapça olarak okunuşundan öğrenmek gerektiğini ifade edelim. Bu duaların okunması güzel olmakla beraber okunmadığı takdirde herhangi bir sakıncası olmadığı gibi, hutbeye veya namaza da bir eksiklik gelmez. Ayrıca belli bir duayı okumak da şart değildir. İstediği şekilde dua edebilir.

Cuma'nın ilk sünneti kılındıktan sonra, müezzin gülbank çeker:

"Resul-i ekrem ve nebiyy-i muhterem sallellahü tealâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin azîz, pâk, münevver, mutahhar ruh-i şerîflerine salevat-ı şerîfe getirenlerin ahir ve akıbetleri hayr ola. Âl-i ezvac-ı tahirat evlâd-ı rasül eshab-ı güzin efendilerimizin sair enbiya-i ‘izam ve rusûl-i fihan hazeratının ervah-ı şeriflerine, pîrimiz Bilâl-i Habeşi [R.A. (Radiyâllahü Anh)] efendimizin ve ‘ale'l-husus bu caminin banisi ve bugüne kadar içerisinden gelmiş geçmiş, imam, müezzin, kayyumlarının ve kâffe-i ehl-i imanın ervahı için, Allah rızası için, el - Fatihah."

Fatiha okunduktan sonra müezzin euzü-besmele çekerek Ahzab sûresinin 56. ayetini okur;

"İnnellâhe ve melâiketehü yüsallûne ‘ale'n-Nebiy. Yâ eyyühe'l-lezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ."

Bunu takiben müezzin Peygamberimize (asm) bir salavât getirir.

"Allahümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ ali Muhammed."

Salevât-ı şerîfe bittikten sonra müezzin ayağa kalkar ve iç ezan okur. İçerde okunan bu ezan, cumanın ezanıdır. İmam namazını, her günkü oturduğu yerde değil de cuma günleri minberin kapısı önünde kılması cemaati rahatsız etmemek için iyi olur. Ayet okunmaya başladığında imam yerinden kalkar ve gizli olarak dua okur (minberin önünde):

“Allahümme ifteh aleynâ ebvâbe rahmetike ve yessir aleynâ hazâine fazlike ve keramike ya ekramelekramine ve ya erhamerrahimin.” diye dua eder.

Ondan sonra, minberin merdivenlerini yavaş yavaş çıkar ve 3. basamakta durur ve şöyle dua yapar:

“Rabbi’şrahlî sadrî ve yessir lî emrî vehlül ukdeten min lisânî yefkahû kavlî. Rabbi kad âteyteni minelmülki ve allemteni min te’vilil ehâdis. Rabbi zidnî ilmen ve fehmen, ve elhıknî bissâlihin. Vehfeznî minesselasili vel eğlali vel enkal. Allahümme salli ala Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain."

7. Basamağa gelir ve:

“ Allahümme hâzaşşe’nü leyse bişâni. Ve hâzelmekani leyse bimekani. Allahümme yessir lî emrî, ve tekabbelhü minni. Ve selamün ala cemîilenbiyai velmürselin.”

Duasını okuduktan sonra cemaata yüzünü dönüp 8.basamağa oturur. Bu esnada iç ezanı dinler. Ezan bittikten sonra ayağa kalkarak 7. basamakta hutbeyi okumaya başlar. Hutbenin başlangıcı Hamdele ile olur. "Elhamdü lillâh (2) Elhamdü lillâhillezi . . ." Hamdele'nin son kısmında;

"Neşhedü enlâ ilâhe illâllahü vahdehü lâ şirîke lehü ve lâ nazira lehü velâ müsâle leh. Ve neşhedü enne seyyidena muhammeden abdühü ve habibühü ve rasülûh. Sallâllahü ‘leyhi ve ‘alâ alihi ve ezvacihi ve eshabihi ve etba‘ih ve hulefa ihir- raşidine'l - mehdiine min ba‘dih ve vüzeraihi'l-kâmiline fi ‘ahdih. Hususam-minhüm ‘alel-eimmeti hulefa rasülillâhi ale't-tahkîk. Ümerai'l-mü'minin hazret-i eba Bekrin ve ‘Umer'a ve Osmane ve ‘Aliy ve ‘alâ bakıyyeti's sahabeti ve't-tâbi‘in. Rıdvanü'llahi te‘alâ ‘aleyhim ecme‘in. Eyyühe'l - mü'minine'l - hazirûn. İttekul-lahe ve etı‘ûn. İnne'l-lâhe me‘allezine't-tekav ve'l-lezinehüm mühsinün."

Bundan sonra imam: "kalle'l - lahü te‘alâ fi kitâbihi'l-kerîm." der, euzü-besmele çeker ve hutbenin mevzuu ile ilgili bir ayet okur. Ayet bitince "sadekallahül-‘azîm" der (Bu da tasdik etmek demektir). Ve yine hutbenin mevzuu ile ilgili okuduğu ayete istinat ederek söylenmiş olan, Peygamber Efendimizden (asm) bir hadîs'i imam şöyle dile getirir: "Ve kale'n - nebiyyü sallellahü ‘aleyhi ve sellem" diyerek hadisi okur. Şayet mevzu ile ilgili ikinci bir hadis daha varsa, o zaman imam: "ve kale fi hadîsin ahar" diyerek diğer hadisi de okur.

Daha sonra imam, "Azîz cemaat, aziz mü'minler" gibi tabirlerden birini kullanarak Türkçe hutbe kısmını okumaya başlar. Türkçe hutbenin okunuşu bittikten sonra, imam yine fazla teganni etmeden, gizli bir lâhinle aşağıdaki metni okur.

"Elâ inne ahsene'l-kelâm ve ebleğa'n-nizam. Kemâ kale'l-lahü tebareke ve te‘alâ fi'l-kelâm ve izâ kurie'l-kur'ânü festemi‘ulehü ve ensıtü le‘alleküm türhamün"

euzü-besmele çekip son bir ayet daha okur. Sonra oturup dua eder.

Ondan sonra tekrar ayağa kalkar ve burada da bir dua okur. Daha sonra da Peygamberimize (asm) salavat getirir. Altıncı basamağa iner ve hafif kıbleye yan dönerek, yarı açık yarı gizli salli ve barik dualarını okur, sonra ellerini kaldırır dua eder. Bu duada, bütün mü'minlerin refahı, saadeti, karada, havada yolculuk yapanlara selametler dilenir; orada oturan, kaim olan, orada hazır olan, kaybolmuş olanlar (bilinmeyenler), Türk ordusunun mansur ve muzaffer olması gibi hususlara temas edilir.

Dua bittikten sonra tekrar 7. basamağa çıkar, euzü-besmeleyi gizli olarak okur ve açık olarak ve makamla Nahl Sûresinin 90. ayetini okur:

"İnnâllahe ye'mürü bi'l - ‘adli ve'l - ihsâni ve itâi zil-kurba ve yenhâ ‘anil - fahşai ve'l - münkeri ve'l - bağy. Ye‘ızuküm le‘alleküm tezekkerûn"

Minberden aşağıya doğru inerken, Nahl Sûresinin son ayetini gizli olarak okur. İmam hutbeden aşağıya inmeye başladığı anda da müezzin kamet etmeye başlar. Kameti takiben farz olan cuma namazına başlanır.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Cuma namazı ve hutbesi hakkında kısa bir açıklama...

- HUTBE...

40 Sabah namazının kazası ne zaman kılınabilir?

Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Ancak Hanefilere göre güneşin doğmasına yakın, Şafilere göre ise imsaktan biraz sonra kılmak faziletlidir.

Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa, Hanifilere göre namaz bozulur. Kerahet vakti çıktıktan sonra yeniden kılmak gerekir.

Zamanında sabah namazını kılamayan bir kişi, güneş doğduktan ve kerahet vakti çıktıktan sonra öğlen namazı girmeden kılarsa, hem sünnetini hemde farzını beraber kaza eder.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kaza namazlarının hükmü nedir, ne zaman ve nasıl kılınır, nasıl niyet edilir?..

41 İmsak vakti girdikten sonra sabah namazı kılınır mı, ezanı beklemek gerekir mi?

İmsak girdikten sonra sabah namazı kılınabilir. Ezan okunmasını beklemek şart değildir. Ezanın geç okunmasının sebebi sabah namazını faziletli vaktinde kılmak içindir.

Sabah namazının vakti...

Namazları hangi vakitlerde kılmak daha faziletlidir?

42 Kaza namazı borçları nasıl hesaplanır ve nasıl kılınır? Çok fazla kaza borcu olan sünnet yerine kaza kılabilir mi?

Hanefi mezhebinde bir kılınan namaz, hem sünnet hem de kaza namazı yerine geçmez.

Vakit namazlarının sünnetlerinin yerine kaza kılınması Hanefi mezhebince uygun görülmemiştir. Bununla birlikte bir kimse sünnet yerine kaza namazı kılacak olsa, kılmış olduğu kaza namazı geçerli olur.

Bir kaza namazı şöyle niyet edilerek kılınır:

Meselâ: "Niyet ettim Allah rızası için, vaktine yetişip de kılamadığım ilk öğle namazını" yahut "son öğle namazını kılmaya." Böylece kazaya kalmış olan namazlar, ya ilk kazaya kalmış olanından başlanmış olur veya en son kazaya kalmış olanından başlanmış olur ki, her iki halde de belli bir düzene göre geçmiş namazlar kılınarak azalmış olur.

Daha kolay olması bakımından "Üzerimde olan bir öğle veya ikindi namazını kaza ediyorum" şeklinde niyet etmek de yeterlidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Sünnetlerin yerine kaza namazı kılınabilir mi? Kaza namazı olan kişi sünnet olan namazları kılabilir mi?..

Kaza namazı borçları kaç yaşından itibaren hesaplanır? Kaza namazı nasıl kılınır?

Sünnet namazların önemi nedir? Sadece farzları kılmak yeterli midir? İkindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetleri bidat mıdır?

43 Seferi iken namazın sünnetlerini terketmek veya kısaltmak caiz midir?

Sünnet Namazlar kasredilir mi?

Sünnet namazlardan hiç biri kasredilmez. Çünkü kasr/kısaltma, ancak farz namazlar hakkında câri bir hükümdür.(El-Muhit / Serahsî.)

Seferde Sünnet Namaz terk edilebilir mi?

Fukahanın bir kısmına göre, seferde meşakkat olduğundan dört rek'atli farzlar iki rek'at olarak kılınır, sünnet namazlar da terkedilir.

Ama bu konuda muhtar olan şudur: Yolculukta korku ve fazla sı­kıntı varsa, sünnetler terkedilir; bu durumlar olmadığında kılınması daha iyi olur. (Fetâvâ-yi Hindiyye, c. 1, s, 139; bk. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/461-462.)

Sefer hâlinde müsait durum varsa, sünnetler terkedilmez, kılınır. Yoksa kılınmaz, terkedilir. (bk. Mehmet Dikmen, İslam İlmihali)

Seferde sünnet namazlar:

Nevevî’nin söylediğine göre; (Neylu'l-Evtâr, I I I, 219 vd.) fakihler seferde mutlak nafile namazların müstehap olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak, vakit namazlarına bağlı olan nafile namazların müstehap olduğu konusunda farklı düşünmüşlerdir.

İbni Ömer ve başkaları bunları terk etmişlerdir. Şafiî ve talebeleri ile cumhur sünnet namazları müstehap kabul etmişlerdir.

Cumhurun dayandığı birinci delil, namaz vakitlerinde namazlara bağlı olan sünnetlerin, mutlak manada mendup olduğu ile ilgili umumî hadislerdir.

Bununla beraber, Hz. Peygamber (a.s.m) Mekke'nin fethedildiği gün kuşluk namazını kılmıştır, sabah namazının iki rekâtını da, uyuyakaldıkları ve üzerlerine güneş doğduğu zaman kılmıştır. Sünen sahiplerinin zikrettikleri daha başka hadisler de vardır.

Fakihler mutlak nafilelere kıyas ederek, seferde sünnet namazların kılınmasının müstehap olduğu görüşüne varmışlardır.

Buharî ile Müslim'de İbni Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:"Hz. Peygamber (a.s.m) ile beraber bulundum. Seferde nafile namaz kıldığını görmedim."

Bir rivayette şöyle demiştir: "Resulullah (a.s.m) ile beraber bulundum. O seferde iki rekâttan fazla namaz kılmazdı. Ebu Bekir ile Ömer ve Osman'ın da böyle yaptıklarını gördüm."

Nevevî demiştir ki: "Hz. Peygamber (a.s.m) vakit sünnetlerini bineğinin yanında kılmış, İbni Ömer de onu görmemiş olabilir. Çünkü nafile namazın evde kılınması daha faziletlidir. Belki Hz. Peygamber (a.s.m.), bazı vakitlerde terk etmenin caiz olabileceği konusunda halkı uyarmak için yapmış olabilir."

Hanefîler şöyle demişlerdir: (ed-Dürrü'l-Muhtâr, I, 742) Eğer seferî emniyet içinde bir yerde konaklayıp yerleşmişse, namaz vakitlerine bağlı bulunan sünnetleri de kılar. Fakat, eğer korku ve kaçma durumunda ise, yani işi acele ve yolculuğuna devam etmek zorunda ise, sünnetleri kılmaz. Muhtar olan görüş de budur.

Bilgi için bk. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ans. Risale Yayınevi, c.2, s.440.

İlave bilgi için tıklayınız:

Seferi olmanın, seferi namazın şartları nelerdir? Seferi olduğumuz hâlde farz namazları aynen olduğu gibi kılabilir miyiz? | Sorularla İslamiyet

44 Vitir namazı kaç rekattır, vakti ne zamandır, sünnet midir vacip midir, hangi vakitte kılmak daha faziletlidir ve önemi nedir?

Vitir namazı, üç rekatlı bir namazdır. Yatsı namazının son sünnetinden sonra kılınır.

Vitir namazının vakti, yatsı namazının vakti ile aynıdır, yatsı namazının vaktinin bitimi ve sabah namazının vaktinin başlangıcı ile son bulur.

Ne var ki Vitir namazı yatsı namazından sonra kılınır. Bu ikisi arasındaki tertibe riâyet vâcibdir.

İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre, vitrin vakti, yatsı namazı kılındıktan sonra başlar. Bir kimse yatsı namazını kıldıktan sonra elbisesini değiştirip başka bir elbise ile vitir namazını kılsa ve önceki elbisesinin temiz olmadığı anlaşılsa, İmam Azam'a göre yalnız yatsı namazını yeniden kılmak gerekir. İki imama göre ise, her iki namazı tekrar kılması gerekir; çünkü vitir namazı vaktinden evvel kılınmış olur. (bk. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/180-181)

İmam Azam Ebû Hanife, vitir namazını bayram namazları gibi vacip olarak kabul etmiştir. Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhep imâmlarına göre ise, vitir namazı müekked sünnettir.

Bir insan uykudan uyanacağına güveni yoksa, uyumadan önce vitir namazını kılmalıdır. Eğer uyanacağından emin ise, vitir namazını gecenin sonuna kadar geciktirmesi daha faziletlidir.

Bu kısa açıklamadan sonra konuyla ilgili hadisleri ve ilgili bazı hükümleri açıklamaya çalışalım.

Vitir namazı ile ilgili bazı rivayetler

“Allah tekdir; tek olanı sever. Ey Kur’an ehli! Siz de vitir namazını kılınız!” (Ebû Dâvûd  Vitir 1; Tirmizî  Vitir 2)

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gecenin her vaktinde vitir namazı kıldı. Bazen gecenin ilk saatlerinde  bazan gece yarısı  bazan da gecenin sonuna doğru kıldı. Sonraları vitir namazını hep seher vaktinde kıldı.” (Buhârî  Vitir 2; Müslim  Müsâfirîn 136)

“Gece kıldığınız namazınızın sonuncusunu vitir yapınız.” (Buhârî  Salât 84  Vitir 4; Müslim  Müsâfirîn 151)

“Sabah namazı vakti girmeden vitri kılınız.” (Müslim  Müsâfirîn 160  161)

“Sabah vakti girmeden çabucak vitir kılmaya bakın!” (Ebû Dâvûd  Vitir 8; Tirmizî  Vitir 12)

“Gecenin sonuna doğru namaza kalkamayacağından endişe eden kimse  vitir namazını gecenin baş tarafında kılsın. Gecenin sonunda kalkacağına güvenen kimse de  vitir namazını gecenin sonunda kılsın. Çünkü gecenin sonunda kılınan namazda melekler de bulunduğundan vitri bu saatte kılmak daha sevaptır.” (Müslim  Müsâfirîn 162  163)

Vitrin önemi

Vitir kelimesi “bir  tek  eşi ve benzeri olmayan” mânasına gelmektedir. Peygamber Efendimiz  “Allah tekdir; tek olanı sever” buyurarak vitir namazı ile tek olan Allah arasındaki sayı bakımından ilgiye ve onun vitir kılanları sevdiğine ve onlara sevap verdiğine işaret ettikten sonra  mü’minlere hitâben “Ey Kur’an ehli! Siz de vitir namazını kılınız!” buyurmaktadır. Her ne kadar “Kur’an ehli” sözü  Kur’an’ı güzel okuyup öğretenleri ve onu ezberleyenleri hatıra getiriyorsa da  Kur’ân-ı Kerîm’i baş tacı edinen bütün mü’minlerin Kur’an ehli olduğunda şüphe yoktur. Şu halde Resûl-i Muhterem Efendimiz bütün müslümanların vitir kılmasını istemektedir. Nitekim aşağıda geleceği üzere Efendimiz’in “Vitir her müslümanın üzerinde bir Allah hakkıdır” buyurması da bunu göstermektedir. Vitir namazı böylesine önemli olduğu içindir ki  Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem  “Her kim vitri unutur  yahut kılmadan uyuyakalırsa  onu hatırladığında veya sabahleyin hemen kılsın” (Ahmed b. Hanbel  Müsned  3/44) buyurmuştur. Biz de bu sebeple vitir kılamadığımız zaman onu daha sonra kazâ ederiz.

Kâbe’nin etrafında yedi defa dönerek tavaf ettiğimiz  Safâ ile Merve arasında yedi defa koşup sa`y ettiğimiz  yine hac ibadeti esnasında şeytana üç ayrı yerde yedişer taş attığımız  namazlardan sonra üç defa otuz üçer adet tesbih çektiğimiz dikkate alınırsa  tek rakamın yani vitrin ibadetlerimizdeki yeri ve önemi daha iyi anlaşılır.

Vitir kılmak vâcip mi  sünnet mi?

Resûl-i Ekrem Efendimiz  vitir namazının diğer farz namazlar gibi mutlaka kılınması gereken zorunlu bir namaz olmadığını belirtmektedir. Bunda kimsenin şüphesi yoktur. Bununla beraber Efendimiz bazı hadislerinde vitir namazının önemini belirterek şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ  dünya varlığından daha hayırlı bir namazla sizin imdâdınıza yetişmiştir. Bu  vitir namazıdır. Allah Teâlâ bu namazı yatsı ile tanyerinin ağarması arasında kılmanızı uygun görmüştür” (Ebû Dâvûd  Vitir 1; Tirmizî  Vitir 1).

“Vitir her müslümanın üzerinde bir Allah hakkıdır. Artık onu beş rek`at kılmak isteyen beş kılsın  üç rek`at kılmak isteyen üç kılsın  bir rek`at kılmak isteyen de öyle yapsın” (Ebû Dâvûd  Vitir 3; Nesâî  Kıyâmü’l-leyl 40; İbni Mâce  İkâmet 123).

Vitir namazının önemini gösteren başka hadisler de vardır. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe  yukarıdaki hadislerin bir kısmında geçen “Vitir kılınız” emrine ve benzeri hadislere bakarak  vitir namazının farz ile sünnet arasında bir önemi bulunduğunu kabul etmiş ve onun vâcip olduğunu söylemiştir. Diğer mezhepler ise  vitir kılınması konusundaki hadislere bakarak onun gerçekten önemli bir namaz olduğunu kabul etmişler  bununla beraber vitir namazının sünnet-i müekkede olduğunu söylemişlerdir. Onları bu kanaate götüren hususlardan biri  Peygamber Efendimiz’in bazı namazlarla birlikte vitrin kendisine farz kılındığını söylemesi  ümmetine de ısrarla beş vakit namazı tavsiye etmesidir. Yukarıdaki hadiste Efendimiz’in “Kur’an ehli”ne vitir kılmayı tavsiye etmesine bakarak bazı âlimler  bunlar Kur’an ehli hâfızlar ve kurrâdan olan kimselerdir; vitir onlara tavsiye edildiğine göre  bu namaz vâcip değil sünnet-i müekkededir demişlerdir. Hanefî mezhebinin iki büyük imamı  Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed de vitrin sünnet-i müekkede olduğu görüşündedir. Burada şunu da belirtelim: Vâcip terimi  Hanefîler dışındaki bütün mezhepler tarafından farz karşılığı olarak kullanılmaktadır. Onlar Hanefîler gibi farz ile sünnet arasında bir başka terim kabul etmemektedir.

Vitir ne zaman kılınmalıdır?

Yukarıdaki bazı hadislerde tanesinde vitir namazının ne zaman kılınması gerektiğine temas edilmektedir. Bu hadislerden öğrendiğimize göre Resûl-i Ekrem Efendimiz vitir namazını gecenin her saatinde kılmıştır. Bazen  yatsı namazından sonraki zamanda  bazen gece yarısında  bazen de tanyeri ağarmadan önceki saatlerde kılmıştır. Fakat hayatının son dönemlerinde vitir namazını gecenin son kısmı demek olan seher vaktinde kılmayı âdet edinmiştir. Neden öyle yaptığını da yukarıdaki hadislerin sonuncusunda belirterek şöyle buyurmuştur: “Gecenin sonunda kalkacağına güvenen kimse  vitir namazını gecenin sonunda kılsın. Çünkü gecenin sonunda kılınan namazda melekler de bulunur ve bu saatte kılmak daha sevaptır.” Demek oluyor ki  seher vakti kalkıp Rabbine ibadet eden kimseler kesinlikle yalnız değildir. Bu feyizli zamanı değerlendirirken onlara melekler arkadaşlık ederler. İbadetlerinin kabul edilmesi için dua ve niyazda bulunurlar. İşte bu sebeple gecenin sonuna doğru kalkıp vitir kılmak daha bereketli  daha feyizli  daha sevaptır.

Peygamber Efendimiz vitir namazını gece kılınan nâfile namazlardan sonra edâ etmeyi tavsiye etmiştir. İşte bu sebeple ramazan ayı boyunca vitir namazı  teravih namazından sonra kılınır. Peygamber aleyhissalatü vesselam vitri gece kılınan nâfile namazlardan sonra edâ etmeyi  böylece gece ibadetlerini nâfile namazların en hayırlısı ile bitirmeyi tavsiye etmekle beraber  onun tanyeri ağarmadan önce mutlaka kılınması gerektiğini hatırlatarak  “Sabah vakti girmeden çabucak vitir kılmaya bakın!” buyurmuştur.

Resûl-i Ekrem Efendimiz  uykuya yenik düşecek  bu sebeple de gecenin sonuna doğru kalkıp vitir namazı kılamayacak ümmetine bir kolaylık göstermiş  onların vitir namazını gecenin baş tarafında kılabileceklerini ifade buyurmuştur. Nitekim Ebû Hüreyre hazretleri  öğrendiği hadisleri yatmadan önce geç vakitlere kadar tekrarladıktan sonra uyumayı âdet haline getirdiği için  Efendimiz kendisine  vitir kılmadan uyumamasını tavsiye etmiştir (Buhârî  Teheccüd 33  Savm 60). Bu tavsiyenin sadece ona mahsus olduğu kabul edilmektedir.

Vitir Namazı nasıl kılınacaktır?

Yüce Rabbimiz gece namazlarının ilki olan akşam namazını tek rek`atlı kılmamızı istediği gibi  gecenin son namazı olan vitrin de tek rek`atlı olmasını uygun görmüştür. Peygamber aleyhissalatü vesselam bu sebeple  yukarıda geçtiği üzere  “Gece kıldığınız namazınızın sonuncusunu vitir yapınız” buyurmuştur. Şüphesiz bunda bir çok sır ve hikmetler vardır.

Vitir  “tek” anlamına geldiği için Mâlikî  Şâfiî ve Hanbelî mezhebi âlimleri vitir namazının bir rekat olduğunu söylemişlerdir. “Vitir gecenin sonunda bir rek’attır” (Müslim  Müsâfirîn 154-156) anlamında hadisler vardır. Şöyleki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geceleyin kıldığı nâfile namazları hep ikişer rekat kılmış  son olarak kıldığı iki rek`attan sonra ayağa kalkıp bir rekat daha kılmıştır. Hatta bazı rivayetlerde belirtildiğine göre  bir rekattan ibaret olan bu son rekata başlamadan önce bazen yanındakilerle konuşmuştur. Demek oluyor ki  Allah’ın Resûlü bazen ikişerden dört rekat namaz kılmış  sonra ayağa kalkmış ve bir rek`at vitir kılarak gece ibadetlerini beşe tamamlamıştır. Bu şekilde bazen yedi  bazen dokuz  bazen on bir  bazen da on üç rekat namaz kılmış; ama son kıldığı rekat daima tek (vitir) olmuştur. Hanefîler dışındaki bazı âlimlere göre  meselâ on bir rekat vitir kılacak bir kimse  arada hiç oturmadan  sadece on birinci rekatta tahiyyata oturmak suretiyle vitir kılabilir. Bazılarına göre ise sadece onuncu rekatta tahiyyata oturulur  sonra ayağa kalkılıp bir rekat daha kılarak on bir rek`atlı vitir namazı kılınmış olur. Beş  yedi  dokuz rekat vitir kılmak isteyenler de böyle kılabilir.

Hanefîler ise vitir namazının üç rekat olduğu  bunun da  tıpkı akşam namazının farzı gibi kılınacağı görüşündedirler. Buna göre iki rekat kıldıktan sonra selâm vermeden üçüncü rek`ata kalkılacak ve üçüncü rekatın sonunda selâm verilecektir. Diğer bir ifadeyle  bir selâmla üç rekat kılınacaktır. Hanefîler’in bu uygulamadaki dayanaklarından biri  Peygamber Efendimiz’in sadece tek rekat olarak kılınan namazları eksik ve güdük saymasıdır. Hz. Ebû Bekir’in torunu olup devrinde Medine’nin en büyük âlimlerinden biri sayılan hadis hâfızı Kâsım b. Muhammed’in Medine’deki uygulamayı ortaya koyan şu sözü de onların dayanaklarından biridir: “Bulûğa erdiğimiz günden beri hep üç rekat vitir kılındığını gördük. Bununla beraber hepsi  yani bir de  üç de  beş de  yedi de câizdir. Umarım ki  hiçbirinde sakınca yoktur” (Buhârî  Vitir 1). Hanefîler diğer mezheplerin uygulamasını yanlış bulmamakla beraber  vitri birbirine bağlı üç rekat halinde kılmayı daha faziletli ve daha uygun görmüşler; üç rekattan fazla kılınmasını da isabetli bulmamışlardır.

Buna göre:
 
1. Vitir namazı önemli bir ibadettir. Bu namazı devamlı surette kılmak  Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını ve muhabbetini kazanmaya vesile olur.

2. Vitir namazı  yatsının farzı kılındıktan sonra başlar, sabah namazı girinceye kadar devam eder.

3. Vitri zamanında kılamayacağını düşünenler  onu yatsı namazından sonra kılabilirler.

4. Vitir namazının en makbul zamanı  seher vakti dediğimiz  gecenin son üçte biridir. Zira bu vakit  meleklerin ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin yeryüzüne bol bol indiği mübarek bir zaman dilimidir.

İlave bilgi için tıklayınız: Vitir Namazı

45 Şort ve atletle namaz kılmak caiz mi?

Bir mü’min namaz kılarken İlâhî huzura çıkmanın şevk ve heyecanını yaşar. Rabbiyle birlikte olmanın, Ona en yakın bulunmanın zevk ve hazzını tadar. Çünkü, insanın Allah’a en yakın olduğu an namazın en mühim rüknü olan secde ânıdır.

İşte böyle bir hâlette bulunan mü’minin namaza hazırlanırken de ayrı bir hassasiyet, itinâ ve titizlik içinde bulunması gerekir. Namazın farz, vacip ve sünnetleri yanında, müstehap ve âdâbına da azamî ölçüde riâyet etmesi onun namazdaki mânevî hisse ve feyzinin derecesini arttıracaktır.

Aynı şekilde namazın mânâ ve ruhuna ters düşen, namazı bozan, mekruh kılan davranış ve hareketlerden kaçınmak, uzak durmak da o nisbette namazın sevap ve faziletini çoğaltacaktır.

Namaz kılarken insanın işlemiş olduğu mekruh sayılan birtakım davranışlar vardır. Bunların bir kısmı vacip veya sünnet-i müekkedenin terkiyle meydana gelir ki, bu çeşit hareket tahrimen mekruha girer. Sünnet-i gayr-i müekkede, müstehap ve menduplardan birini terk etmek ise tenzihen mekruha girer.

Meselâ tadil-i erkân namazın vaciplerinden birisidir.
Rükûdan sonra tam olarak doğrulmadan secdeye varmak tadil-i erkânı terk sayıldığından tahrimen mekruh işlenmiş olur. Fakat, namazda gözü yummak gibi bir hareket tenzihen mekruha girer.

Tahrimen mekruhlar namazın sıhhatine zarar verdiği, sevabını azalttığı halde, tenzihen mekruhlar için aynı şeyler bulunmamaktadır. Bilerek ve kasdî olarak yapıldığı zaman belki ibadetin faziletine bir eksiklik getirse de, esas itibariyle namazın kendisine, sıhhatine bir zarar vermez.

Pijama veya gecelikle namaz kılmaya gelince; Mehmed Zihni Efendi Nimet-i İslâm isimli eserinde, “Namazda müstehap olan, giyilmesi âdet olan bir elbisedir. Çünkü, mütevaris olan odur. (Yani Resul-i Ekrem Efendimiz, Sahabe-i Kiram ve İslâm ulemâsı hep kendi bölgelerinde giyilmesi âdet olan elbiseyle namaz kılmışlardır.) Gecelikler de lübs-ü mutad olmakla [giyilmesi âdet olan bir elbise.] olmakla, onunla namaz kılmakta kerahet olmaz.” der.1

Erkeğin namazda örtünmesi gereken yerleri göbek ile diz kapağı arası, kadının ise el ve yüz dışında bütün bedenidir. Buna göre erkeklerin pijama veya eşofmanla, kadınların da tesettürü sağlayabilecek şekilde dikilmiş olan gecelik ve sabahlıkla evlerinde namaz kılmaları mekruh olmaz. Dürer gibi bâzı fıkıh kitaplarında “Siyab-ı bezl ile namaz kılmak mekruhtur.” denir. Bunun mânâsı, evin dışında giyilemeyecek kadar pejmürde ve hırpânî olan bir elbisedir.

Bundan, kirli, sâdece ev işlerinde giyilebilen bir elbise veya büyüklerin yanında giyilemeyen elbise mânâsını anlayanlar da vardır. Böyle bir elbise ile namaz kılmak ise sâdece tenzihen mekruhtur.

Askılı atletle namaz kılmak ise, namazda bulunması gereken ciddiyete pek uygun düşmez. Namazın sıhhatine bir zarar vermemekle beraber, bunun üzerine bir gömlek giymek daha münasip olur.

1. Nimet-i İslâm, s. 579 (Osmanlıca nüsha)

(Mehmed Paksu, İbadet Hayatımız)

46 Kerahet vakitleri hakkında bilgi verir misiniz? Kerahet vakitlerinde kılınan farz ve nafile namazlar geçerli midir?

Beş vakit vardır ki, onlara "Mekrûh Vakitler" denir. 

Birincisi: Güneşin doğmasından bir mızrak boyu (beş derece) ki, memleketimize göre kırk ile elli dakika arasında bir zamanla yükselişine kadar olan zamandır.

İkincisi: Güneşin yükselip de tam tepeye geldiği zeval anının bulunduğu vakittir.

Üçüncüsü: Güneşin sararmasından ve gözleri kamaştırmaz bir hale gelmesinden itibaren batışı zamanına kadar olan vakittir.

Dördüncüsü: Fecr-i Sadık'ın doğmasından güneşin doğacağı zamana kadar olan vakittir.

Beşincisi: İkindi namazı kılındıktan sonra güneşin batmasına kadar olan vakittir.

Evvelki üç kerahet vaktinde ne kazaya kalmış farz namazlar, ne vitir gibi vacib olan namazlar, ne de önceden hazırlanmış bir cenaze namazı kılınabilir; ne de evvelce okunmuş bir secde âyeti için tilâvet secdesi yapılabilir. Bunlar yapılırsa, iadeleri gerekir.

Bu üç vakitte nafile namaz da kılınmaz. Ancak kılınacak olsa, kerahetle caiz olur ve iadesi gerekmez. Çünkü bu kerahet, nafile namazların sağlıklı olmasına engel değildir. Bununla beraber bu vakitlerden birine rastlayan bir nafile namazı bozup kerahet vaktinden sonra onu kaza etmek daha faziletlidir.

Bu üç vakit, ateşe tapanların ibadet zamanlarıdır. Onlara benzemekten kaçınmak, hak dine saygının gereğidir. 

Diğer iki kerahet vaktinde ise, yalnız nafile namaz kılmak mekruhtur. Farz ve vacib namaz mekruh değildir. Cenaze namazı, tilâvet secdesi de mekruh değildir. Bu iki vakitten birinde başlanmış olan bir nafile namazı, kerahetten kurtulması için bozulmuş olursa, sonradan onu kaza etmek gerekir.

Güneşin batışı halinde yalnız o günün ikindi namazı kılınabilir. Fakat diğer bir günün kazaya kalmış olan ikindi namazı kılınmaz. Çünkü kamil bir vakitte vacip olan bir ibadet, nakıs olan ( keraheti bulunan) bir vakitte kaza edilemez. Kerahet vakti ise ibadetlerin noksanlığına sebebdir. 

Güneşin doğuşuna rastlayan her hangi bir namaz ise bozulmuş olur. Bunun için bir kimse daha ikindi namazını kılmakta iken güneş batsa namazı bozulmaz. Fakat sabah namazını kılmakta iken güneş doğsa, namazı bozulur. Çünkü birinci halde, yeni bir namaz vakti girmiş olur. İkinci halde ise, namaz vakti çıkmış; fakat yeni bir namaz vakti girmemiş olur. 

Tam zeval anına rastlayan bir namaz farz veya vacip ise bozulur. Eğer nafile ise mekruh olmuş olur. Yalnız İmam Ebu Yusuf'a göre cuma günü zeval vaktinde nafile namaz kılınması caizdir ve keraheti yoktur. Zeval vakti son bulup da güneş batıya doğru yönelmeye başlayınca artık ittifakla kerahet vakti çıkmış olur.

Kerahet vaktinde okunan bir secde ayetinden dolayı secde yapılabilir. Ancak kerahet vaktinden sonraya bırakmak daha faziletlidir. Yine kerahet vakitlerinden birinde hazırlanmış olan bir cenazenin namazı o vakitte kılınabilir. Öyleki faziletli olan bu namazı geciktirmeyip hemen kılmaktır. Çünkü cenazelerde acele etmek menduptur.

Güneşin batışından sonra daha akşam namazının farzını kılmadan nafile namaz kılmak mekruhtur. Çünkü akşam namazı geciktirilmiş olur. Oysa ki, akşam namazında acele etmekte fazilet vardır. 

Cuma günü, imam hutbeye çıktıktan sonra veya ikamet getirildikten sonra namaza başlamak mekruhtur. 

İki bayram namazından önce ve bayram hutbeleri arasdında ve bu hutbelerden sonra, bayram namazı kılınan yerde nafile namaz kılmak mekruh olduğu gibi, güneş tutulması, yağmur duası ve hac hutbeleri arasında da mekruhtur. Bu hutbeleri dinlemek lazımdır.

Mekruh olmayan bir vakitte başlanmış olan nafile bir namaz bozulmuş olsa, (bunu kaza etmek vacip olduğundan) ikindi namazından sonra güneşin batışına kadar ve fecrin doğuşundan sonra güneşin bir mızrak boyu yükselmesine kadar kaza edilmez, mekruhtur. Bununla beraber kaza edilse sahih olur. Diğer kerahet vakitleri de böyledir. Ancak başta sıralanan ilk üç kerahet vakti böyle değildir. Onların birinde kaza edilmesi sahih olmaz. Yeniden kaza edilmesi gerekir.

(bk. Ömer Nasuhi BİLMEN, Büyük İslam İlmihali)

Şafii mezhebine göre, kerahet vakitlerinde namaz kılınması hakkında bilgi almak için tıklayınız.

47 Kaza namazı hangi vakitlerde kılınabilir, belli bir vakti var mıdır? Ben hergün geçmişte kılamadıklarım yerine bir günlük kaza namazı kılıyorum. Bunu da kendi vakitlerinin arkasından kılarak yapıyorum. Bir tek yatsının kazasını öğlenin arkasından...

Kaza namazlarını kılarken, her namaz için belirli bir zaman veya mekan tayin edilmez. Yani "yatsı namazının kazası yatsı vaktinde kılınır" diye bir sınır yoktur; istediğiniz zamanda kılınabilir. Yatsının kazasını öğle namazından sonra kılmanızda bir sakınca yoktur.

Fakat kerahet dediğimiz zamanlarda kılınmamasına dikkat edilir.

Bu vakitler de güneş doğduktan 45 dk sonraya, Güneş batmadan 45 dk. önceye kadar ve Güneş tam tepede olduğu zaman (öğleye 30 dk. kala) namaz kılınması hoş görülmemiştir. Bunların dışındaki bütün zamanlarda kaza namazı kılnabilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kaza namazları nasıl kılınır?..

48 Namazı bozan hâller nelerdir, hangi durumlarda namazı bozabiliriz?

Cevap 1:

Namazı Bozan Şeyler

Namazı bozan belli başlı hususlar şunlardır:

1. Namazda konuşmak. İster yanılarak olsun, ister unutarak, isterse uyuklayarak, az veya çok her türlü konuşma namazı bozar.

2. Namazda bir şey yeyip içmek. Namazda iken, ağza hariçten susam tanesi kadar küçük bir şey bile alınıp yutulsa namaz bozulur. Dişler arasında kalmış nohut büyüklüğündeki bir yemek artığını yutmak da namazı bozar. Ayrıca (sakız gibi) ağza bir şey alıp yutmadan gevelemek ve çiğnemek de namazı bozucu bir hâldir. Namazdan önce yenen tatlının tadının boğazda hissedilmesinde ise bir beis yoktur.

3. Kendi işiteceği kadar gülmek. Yanındakiler işitecek kadar gülmek, namazla birlikte abdesti de bozar. Tebessümün ise, ne namaza ne de abdeste bir zararı yoktur.

4. Kıbleden göğsünü çevirmek.

5. Namazda iken selâm vermek ve selâm almak. İsterse yanılarak yapılmış olsun...

6. Namazda iken, dıştan bakana kesinlikle namazda olmadığı intibaını verecek şekilde bir işle meşgul olmak. Meselâ, tarakla saçını taramak gibi. Buna fıkıhta amel-i kesîr denir ki, mânası çok iş, namaza mâni olan iş demektir. Dıştan bakınca namaz kılıp kılmadığında şüphe uyandıran, insana kesin bir kanaat vermiyen hareketler ise, namazı bozmaz. Bu hareketlere de amel-i kalîl, yani az iş, namaza mâni olmayan iş denir.

7. Dünyaya ait bir işi hatırlayarak sesli ağlamak veya ağrı veya sızıdan dolayı ve bezginlikle, ah of deyip inlemek. Ağlamak, cennet ve cehennemi hatırlamak sebebiyle meydana gelmişse, huşûdan ileri geldiği için namazı bozmaz. Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur:

"Cenâb-ı Hakk'a, ağlıyarak itâat eden, gülerek cennete dahil olur ve gülerek günah işleyen, ağlayarak cehenneme girer."(Feyzü'l-kadir, 6/48, Hadis No: 8382; Haşiyetü't-Tahavi, Şerhu Nuru'l-İzah, I/325)

8. Öksürüğü yok iken, zorla öksürmeğe çalışmak, boğazını hırıldatmak.

9. Mum, lâmba gibi bir şeyi üflemek.

10. Aksırana "yerhamükellah" demek.

11. Birine bir cevab vermek maksadıyla bir âyet okumak.

12. Kötü haber işittiğinde "innâ lillâh", iyi haberde ise "elhamdü lillâh" demek. Bütün bunlar, namazda mâsivadan ve dış âlemden alâkayı kesmeye zıd olan şeylerdir.

13. Teyemmüm almış kimsenin namazda iken suyu görmesi.

14. Sabah namazını kılarken güneşin doğması. Bâzılarına göre güneş doğarken kılınan namaz bozulmaz, nâfile namaza döner. Sabah namazı ise kazaya kalmış olur.(*) Şâfiî'ye göre, güneş doğarken kılınmakta olan sabah namazı sahihtir, fâsid olmaz.

15. Mest üzerine yapılan meshin müddeti, namazda iken bitmesi.

16. Âyeti yanlış okuyarak mânâsını bozmak.

17. Erkekle kadının yanyana bir hizada namaza durmaları. Bunun namazı bozması için, erkekle kadının kıldıkları namazın müşterek olması şarttır. Bu müştereklik de ya ikisinin de aynı imama uyması veya kadının, hizasında durduğu erkeğe uyması şeklinde olur. Bu sebeble, camilerde erkekle kadın namaz kılarken kadınlar arkadaki saflara dururlar, erkeklerin önünde veya hizasında bulunmazlar. Namazda kadın erkeğin önüne veya yanına durursa, sadece erkeğin namazı bozulur. Kadın, hizasına durduğu erkeğe uymuşsa, o takdirde ikisinin de namazları bozulur. Kadın ve erkek ayrı ayrı kendi başlarına namaz kılıyorlarsa, aynı hizada olmalarının veya kadının önde olmasının namaza hiçbir mâniliği yoktur.

18. Namazda zamm-ı sûreyi Mushaf'a bakarak okumak.

19. İmama uymuş bir kimsenin namazın bir rüknünü imamdan önce yapması. Meselâ, imamdan evvel rükûa gidip ondan önce rükûdan kalkması.

20. Ümmî ve özürlü kimseleri imam yapmak.

21. Namazda abdesti bozulmak.

22. Namazda iken bayılmak.

23. Namaz içinde bulunan bir erkeğin namazı, kendisini hanımının öpmesi veya okşaması ile şehveti galeyana gelmedikçe, bozulmaz. Fakat kadının namazı, kocasının şehvetle okşaması ve şehvetli şehvetsiz öpmesi ile bozulur.

24. Kalbe ihtiyarsız gelen vesveseler, kuruntular, çirkin hayaller de namazı bozmaz.

25. Bir kimse namazda vücudunu bir kere veya üstüste iki kere veya başka başka rek'atlarda birer veya ikişer kere kaşısa, namazı bozulmaz. Fakat bir rek'at içinde birbiri ardınca üç kere kaşıyacak olsa, namaz bozulur.

26. Namaz kılanın secde yerinden bir kimsenin geçmesi ile namaz bozulmaz. Ancak geçen kimse günahkâr olur. Namaz kılanın önünden geçmenin günah olduğu yer, büyük câmilerde ve açık arazilerde namaz kılanın, ayaklarından itibaren secde ettiği yere kadar olan kısımdır. Küçük camilerde namaz kılanla onun önünden geçen arasında, direk, insan gibi bir engel bulunmazsa, namaz kılanın önünden nereden geçilirse mekruh olur. Esasen namaz kılan kimsenin, önünden geçilme ihtimali varsa, bir sütre edinmesi sünnettir.

(*) İmam kırâette yanılırsa veya takılırsa ona hatırlatmak (feth-i kırâet) câizdir. Resûl-i Ekrem (asm) bir namaz sırasında Mü'minûn sûresini okurlarken bir kelimeyi geçmişlerdi. Namazdan sonra: "İçinizde Übey yok muydu?" diye Übey bin Kâ'b'ı sormuşlardı. Übey ashabın hıfzı ve kırâeti en kuvvetli olanıydı. Übey orada olduğunu ifade edince, Resûlüllah Efendimiz: "Bana feth etmeli (hatırlatmalı) değil miydin?" buyurmuşlardı

Cevap 2:

Farz namazının yerini hiçbir nafile veya sünnet namaz tutmamaktadır. Fakat bir mü’min kaza namazlarını kılmayı âdet hâline getirmiş ise, bu zat daha farz namazlarını bitirmeden ölür ise, Allah’ın bu zata rahmet olarak farz namazlarına karşılık olarak kılmış olduğu sünnet ve nafile namazlarını kabul edeceği anlamında rivayetler vardır.

Bundan dolayı, bir mü’min sünnet namazlarını kılmakla beraber, kazaya kalmış farz namazlarını kılması gerekir. Böyle bir vaziyette ölürse Cenab-ı Hakk'ın ona mükafat olarak kazaya kalmış namazlarına karşılık olarak sünnet ve nafile namazları kabul etmesi rahmetinin gereğidir.

Cevap 3:

Suyu içerken, imkân nisbetince kıbleye yönelip, oturarak besmele çekip su bardağı sağ ele alınarak içmelidir. Her hususta olduğu gibi su içerken de itidal üzere hareket etmeli, aşırı derecede su içmemelidir. Rasûlullah (asm) şöyle buyurmuştur:

"Sakın sizden biriniz ayakta su içmesin. Her kim unutursa kusuversin." (Müslim, Eşribe 116)

Bununla beraber Peygamber Efendimizin birkaç defa aykta su içtiği ve bunun da ciz olduğunu untmamak gerekir.

Rivâyete göre, bir kere Hazret-i Alî (Kûfe mescidi'nin) geniş kapısına gelmiş ve orada ayak üzeri su içmişti. (Halkın şüphesini izâle için) dedi:

"Birtakım kimseler birisinin ayak üstünde su içtiğini fenâ görürler. Halbuki ben Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem'in benim içtiğimi gördüğünüz gibi su içtiğini gördüm."(Buhârî, Eşribe 16)

Abdullâh b. Abbâs'ın "Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem ayakta Zemzem suyu içti" dediği rivâyet olunmuştur. (Buhârî, Hac 76, Eşribe 76; Müslim, Eşribe 117-119)

Zemzemin ayakta içilmesi meselesine gelince:

İbni Abbas’tan (r.a.) gelen bir rivayette, Peygamberimiz (asm)'in, Zemzem suyunu ayakta olduğu hâlde içtiği rivayet edilir. İbni Abbas şöyle der:

“Ben Resulullaha (asm.) Zemzem ikram ettim, ayakta içti.” (Müslim, Eşribe: 117; İbni Mâce, Eşribe: 21)

Bilindiği üzere Peygamberimiz (asm) bir hadislerinde ayakta su içmeyi yasaklamıştır. (Müslim, Eşribe: 112; Ebû Davud, Eşribe: 13) Bu itibarla, hadis âlimleri bu farklı rivayetleri birleştirmişlerdir. Sahih-i Müslim Şârihi Nevevî, bu iki farklı hadis hakkında şöyle der:

“Bu hadislerdeki yasaklama tenzihen mehruh şeklindedir. Ayakta su içmenin câiz olduğunu beyan içindir.”

Îmam Suyutî Hazretleri de, Peygamberimizin (asm.), Zemzemi ayakta içmesini şöyle izah eder:

“Resul-i Ekremin (asm.) Zemzemi ayakta içmesi, ayakta su içmenin câizliğini açıklama mânâsındadır. Şöyle de denebilir: Halkın izdihamı dolayısıyla Resulullah (asm.) oturmaya müsait bir yer bulamadığı veya Zemzemin çevresi ıslak olduğu için ayakta içmiştir.”

Hanefî âlimleri, İbni Abbas’ın rivayet ettiği hadise dayanarak Zemzemi ayakta içmenin müstehaplığına hükmetmişlerdir. Netice olarak, Zemzem suyunun ayakta içilmesinde bir mahzur yoktur, denebilir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Namazı bozmanın caiz ve vacip olduğu durumlar nelerdir? Namazda olduğumuzda, annemiz bizi çağırdığında namazdan çıkabilir miyiz?

49 Namazda esnemek şeytanın vesvesesidir diyorlar; bu doğru mudur?

Esnemek, uykusuzluk, yorgunluk veya can sıkıntısı sebebiyle kişinin istem dışı bir şekilde, ağzını açarak uzunca nefes alıp vermesidir. Bu hâl, bir bakıma dalgınlık ve gaflet göstergesidir.

Halk arasında “hapşırma” diye de bilinen “aksırma” ise, nefes kaslarının basınçlı hareketiyle, kişinin içerisindeki havayı bir anda ağız ve burun yoluyla şiddetlice dışarı atmasıdır. Aksırmak vücûtta meydana gelen bir zorlama sonucu olur ve bu ihtiyâcı duyan kimse aksırdığı an ferahlar. Dolayısıyla bu durum esnemenin aksine vücût için bir zindelik vesilesidir. Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- de aksırmanın Allâh Teâlâ'nın hoşlandığı bir durum olduğuna, esnemenin ise şeytandan geldiğine dikkat çeker:

“Biriniz esneyeceği zaman gücü nisbetinde onu gidermeye çalışsın. (Ağzını açarak hâh demesin) . Çünkü bir kimse esnediğinde şeytan ona güler. ” (Buhârî, Edeb, 125)

Hadis-i şerifte şeytandan geldiğine dikkat çekilen esneme, genellikle çok yiyip içmek, karnı tıka basa doldurmak, hareketsizlik ve uyku hâlinin öne geçmesi gibi durumlardan kaynaklanır. Ayrıca esnemeye sebep olan durumlardan her biri şeytanın hoşlandığı işlerdir. Bu sebeple esnemek uygun bir davranış değildir. Mümkün mertebe önüne geçilmesi, her şeye rağmen engellenemediği durumlarda ise ağzın el ile kapatılması gerekir.

Gaflet sebebiyle meydana gelen esnemeden kurtulmanın değişik yolları vardır. Özellikle namazda esnememek için şu hususlara dikkat etmek lâzımdır:

- Tuvalet âdâbına riayet etmek,
- Her namaz için yeni bir abdest almak,
- İftitah tekbiri alırken elinin tersiyle masivayı arkaya attığının farkında olmak,
- Euzü besmeleyi şuurlu bir şekilde söylemek.

Namazda esnemek ise çirkin bir davranıştır. Hele bir de esnerken garip sesler çıkarmak daha da çirkindir. İnsan ne yapıyorsa onun hakkını vermeli, kendi anlamına uygun olarak yapmalıdır. Özellikle namaz kılan bir kişinin esnemesi veya gerinmesi, onun namazdan bir şey anlamadığını ve ne yaptığını bilmediğini göstermeye yeter. Böyle şuursuzca kılınan bir namaz, çevresindekileri rahatsız edeceği gibi, insanı da Kur'an'da belirtilen, “fuhşiyat ve münkerattan” da alıkoymaz. Yani insanın yapabileceği kötülüklerden ve çirkinliklerden engellemez. Bu sebeple, hadisi şeriflerde belirtildiği gibi, vakti girer girmez, ertelenip yorgunluk ve tembellik basmadan o vaktin namazı kılınmalıdır. Nitekim, şeytanın insanı oylayıp namazı ertelettiği hususunu daha önce belirtmiştik. Böyle, kendisine gaflet gelmiş ve rehavet çökmüş olarak namaza duran bir kişinin, önce kimin huzuruna çıktığını çok iyi bilmesi ve namazını da bir o kadar uyanık ve dinç kılması gerekir.

Binaenaleyh, Peygamberimizi (asm), insanın böyle, gafilce namaz kılmasını hoş görmediği için, değişik şekillerde ikaz etmiş ve namazda esnemenin şeytandan olduğunu belirtmiştir. Nitekim, Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edilen bir hadisi şerifte, normal zamanda bile esnemenin şeytanından olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur:

“Esnemek şeytandandır. Binaenaleyh sizden herhangi biriniz esneyeceği zaman gücü yettiği kadar onu tutsun.”[Müslim, Zühd, 56, (2994); Tirmizi, Salât, 273/370; A. Hanbel, Müsned, II/397, 517]

Ebu Saidi’l-Hudri kanalıyla gelen bir hadiste ise, Rasül-i Ekrem (asm)’in;

“Biriniz namazda iken esneyeceği zaman gücü yettiği kadar esnemeyi hapsedip tutsun, çünkü şeytan girer.”[Müslim, Zühd, 57, (2995), 58, 59]

buyurduğu rivayet edilmektedir.

Hadisi şeriflere bakıldığı zaman, her iki hâlde de insanın esnemeyi hapsetmesi, gerek namazda gerekse, içinde bulunduğu toplumda, ağzını sonuna kadar açarak esnemekten kaçınması emredilmektedir.

Müslüman her yerde âdâbı muaşeret kurallarına uyan, nazik ve kibar bir insan olmak durumundadır. Çünkü kişinin yaptığı iyi veya kötü (özellikle kötü olan) bir davranışı, temsil ettiği din ile bağlantılı olarak değerlendirilmektedir. Bu yüzden insanların en nazik davranışlı olanı Sevgili Peygamberimiz (asm), Müslüman’ın davranışlarına dikkat etmesi, kendini daima kontrol altında tutmasını ve başkalarına tiksinti verebilecek şekilde ağzının içini göstermemesi gerektiğini vurgulamıştır.

Bunun yanı sıra, ağzını alabildiğine açıp yayarak esneyen bir insanın, o anda kısmen müdafaasız kaldığını bildiği için, içeri girebilecek mikroplara ve diğer istenmeyen şeylere karşı da bu hadisi şerifi ile uyarmıştır.

50 Akşam namazının vakti ne zamana kadardır?

Bu ikisi aynı şeydir. Yani şafağın kaybolup havanın kararmasıyla yatsı vakti girer. Her iki ilmihaldeki bilgi de doğrudur. Akşam vakti güneşin tam olarak ufukta batmasıyla başlar ve şafağın kaybolma zamanına kadar devam eder.

Delil şu hadistir:

"Akşam vakti şafak kayboluncaya kadardır." (es-San'ânî, I/106).

Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, Hanbelî ve Şâfiîlerin yeni görüşüne göre, şafak batı ufkunda görülen kırmızılıktır. Çünkü Abdullah b. Ömer "Şafak kırmızılıktır." (es-San'ânî, I/114) demiştir.

Ebu Hanîfe'ye göre, şafak âdette kırmızılıktan sonra ufukta devam eden beyazlıktır. Bu beyazlıktan sonra sürekli devam edecek olan beyazlık ortaya çıkar, dayandığı delil şu hadisdir:

"Akşam, vaktinin sonu ufuk karardığı zamandır." (Zeylaî, I/230)

İlave bilgi için tıklayınız:

- Namazı vaktin sonunda kılmanın bir günahı var mıdır? Ezan okunduğunda hemen namaz kılınabilir mi?
 

51 Kaza namazı kılarken ezan okumak ve kamet getirmek şart mı? Kıraati sesli okunan namazların kazalarının da kıraati sesli mi yapılır?

Ezan ve kamet sünnettir. Bunlar okunmadığında da kılınan namaz geçerli olur.

Evde veya kırda tek başına kılınacak farz namazlar için, hem ezan, hem de ikâmet getirilmesi daha faziletlidir. Fakat ezan terk edilebilir, sadece ikamet de yeterlidir. İkâmetin terkiyle sadece ezan okunması ise mekruhtur.

Bu konuda Hz. Selman'dan şu hadisi şerif rivayet edilmiştir.

"Bir kimse boş bir yerde bulunup da namaz vakti girse, abdest alsın. Eğer yalnız ikamet alırsa, kendisiyle birlikte iki melek namaz kılar. Eğer hem ezan okur, hem ikamet alırsa, kendisiyle beraber cünudu ilahiyyeden iki ucu görünmez bir cemaat namaz kılar."

Birden Fazla Kaza Namazı Kılınırken, Namaz Sayısınca Ezan ve İkâmet Getirmek Lâzım mıdır?

Farklı kaza namazları başka başka yerlerde kaza edildiği takdirde, her biri için ayrı ezan ve ikâmet lâzımdır. Aynı yerde kaza edilirse, her biri için ayrı ayrı ezan ve ikamet daha faziletli ise de, ilk kaza namazı için ezan ve ikamet, diğerleri için sadece ikâmet de yeterlidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Sabah namazı kazaya kalırsa kıraatinin sesli okunması caiz mi?..

52 Namaza mani olan necaset hakkında detaylı bilgi verir misiniz? Biriken idrar damlaları namaza mani olur mu?

Namaz kılarken elbiselerin temiz olması takvaya en uygun olanıdır. Ancak yemek sıçraması veya necis olmayan bir şeyin elbiseye değmesi namaza mani değildir. Bu elbise ile namaz kılınabilir. Vesveseye düşmeye gerek yoktur.

Eğer elbiseye necaset bulaşmışsa ve bunun miktarı az ise bununla da namaz kılınabilir.

Şeriatın temiz saymadığı, necis (pis) kabul ettiği şeylerin fıkıh kitablarında iki kısma ayrılarak incelendiği görülür:

1. Ağır Necaset (Necaset-i Galîza),

2. Hafif Necaset (Necaset-i Hafife)

Bu ayırım, pisliğin az veya çok oluşuna göre değil, namazın sıhhatına mâni olup olmayan miktarına göre yapılmaktadır.

Yoksa pislik, ister galiz olsun, ister hafif, eşyayı kirletmekte birbirine eşittir. Meselâ, bunlar az miktarlardaki bir suyun içine düşseler, o suyu derhal necis (pis) ederler. Artık o sudan abdest almak caiz olmaz.

Hafif Necâsetin Namaza Mâni Sayılan Miktarı Ne Kadardır?

Hafif necâsetlerde ölçü, pisliğin, bulaştığı elbisenin veya uzvun dörtte birisini kaplamasıdır. Miktar dörtte birden az olursa, namaza mâni olmaz; çok olursa, namazın sıhhatine mânidir. Yıkamak farz olur.

Ancak, ibâdete mâni olmayacak miktarda da olsa, galiz ve hafif her türlü necâsetten temizlenmek takvâya uygun bir davranış olur. Peygamber Efendimiz (asm),

"Temizlik îmandandır."(Müslim, Taharet 1; Darimi, Vudu 2; Müsned, V/342, 344; Acluni, Keşfu'l-Hafa, 291)

buyururken, temizliğe dikkat edenlerin kuvvetli bir îmana sahip olduklarına işaret etmiştir.

Bu bakımdan ister necâsetin galiz kısmından, isterse de hafif cinsinden olsun, kirlenen yerleri imkânımızın müsaadesi nisbetinde temizlemeye çalışır, her ne kadar namaza mâni olmayacak miktarda olsa da, yine tertemiz bir beden ve elbise ile ibadet etmeyi isteriz. Kaldı ki, namaza mâni olmayacak miktardaki pisliği temizlemenin vâcib olduğu da bâzı kitablarımızda kayıtlıdır.

Galiz Necasetten Namazın Sıhhatine Mâni Olan Miktar Ne Kadardır?

Bu pisliğin, kuru veya yaş bir madde olup olmamasına göre, namazın sıhhatine mâni olan miktar değişir. Şöyle ki: Galiz necaset tabir edilen ağır pislik, kuru bir madde ise, bir dirhem, yani üç gramdan az olmalıdır. Üç gramdan fazlası, namazın sıhhatine mâni olur.

Eğer yaş bir madde ise, el ayası dediğimiz avuç içinden daha geniş bir alana yayılmamış olması şarttır. El ayasından fazla bir kısmı ıslatmış olan pislik, namaza mânidir. Namaz kılabilmek için bu miktardaki pisliklerden temizlenmek farzdır.

Bu miktarlardan aşağı olan pislikler, namazın sıhhatine engel teşkil etmez. Ancak yine de bu miktar pisliğin -eğer mümkünse- yok edilmesi sünnettir.

(bk. Mehmed DİKMEN, İslam İlmihali, Cihan Yayınları, İstanbul, 1991, ss. 162-163)

İlave bilgi için tıklayınız: 

- NECÂSET

53 Kutuplarda namaz nasıl kılınır; oruç nasıl tutulur?

Bilindiği üzere bulunduğumuz ülkede, günün saatleri fazlaca farklılık arz etmez. Gece ve gündüzler her ne kadar bazı mevsimlerde uzayıp kısalırsa da normal uzunluk ve kısalıktan ileri geçmez. Ancak bu normal uzayıp kısalmalar kutuplara doğru yaklaşıldıkça çok farklı hale gelir. Kırk beşinci enlemden başlayarak kısalmaya başlayan geceler (90) ıncı enleme varınca iyice kısalır, bazı mevsimde tam altı ay uzunluğunda bir gün sürer, arkasından da kış mevsiminde yine altı ay uzunluğunda bir gece devam eder.

Bu altı ay kadar uzun süren günde tek günlük namaz mı kılınır? Yoksa bu uzun günün saatleri günlere taksim edilir, yirmi dört saatte bir gece gelip geçtiği tasavvur edilerek, namazlar bu saata göre mi ayarlanır?

 Bu suale çeşitli cevaplar verilmiştir. Bu cevapların özetini kısaca arzedecek olursak şöyle ifade edebiliriz:

— Kutuplara doğru yaklaşıldıkça iyice uzayan gün ve gecelerde namaz vakitleri (takdir edilir). İşte bu (Takdir), mes'eleyi karışıklıktan çıkarır, sıhhate kavuşturur.

— Takdir, hadîsten geliyor. Peygamberimizin (asm) ifadesidir bu. Resûlüllah Aleyhisselam günleri iyice uzun olmayan yerden çıkacak olan Deccalı haber verirken,

-- "Deccalın bir günü sizin bir seneniz kadar uzun olacaktır. Sonraki günleri de beri geldikçe kısalacaktır." buyurduğunda sormuşlar:

— Ya Resûlâllah, bir günü bizim bir senemiz kadar uzun olacağını bildirdiğiniz o günde namazlar nasıl kılınacaktır? Şöyle cevap vermiştir:

— Takdir olunarak! Yani uzun günün saatleri takdir edilerek. Hesaplanarak. (Müslim, Kitabu’l-Fiten ve Eşrâtu’s-Sâat, 20)

— Nasıl takdir edilip, nasıl hesaplanacak?

— En yakın normal vakitli ülkenin takvimi ve saatıyla takdir olunup, hesap edilerek.

Demek ki, Resûlüllah (asm)'ın haber verdiği (takdir olunarak) kelimesi bize meseleyi hallettirmektedir. Böylece beş vakit namazını en yakın normal vakitli ülkenin saatına ayarlayarak kılan kimse huzura kavuşur, yanılmaktan kurtulmuş olur.

Burada cevabı gerekecek bir diğer sual de şudur:

— Bazı mevsimlerde gecenin başlamasıyla hemen arkasından şafak söker, yatsının vakti hiç olmaz. Böylesine kısa gecelerde namazlarımızı nasıl kılacağız?

Cevabı şöyledir:

— Öyle kısa gecelerin başlangıcında, önce akşam namazına durulur, kılınınca vakit bulunursa hemen yatsıya başlanır, bitirilince de hemen sabah namazına girişilir. Böylece kısa gecenin namazları arka arkaya eklenerek kılınır. Bundan sonrası yine takdir olunarak edâ edilir.

Bu mevzuda Prof. Hamidullah "İslâm'a Giriş" kitabında şöyle diyor:

— İslâm din-hukuk âlimleri umumiyetle (45) arz dâiresindeki saatlerin (vakitlerin) (90) derecede yâni kutuplarda muteber olduğunu açıklar. (45) derece ile (90) derece arasındaki bölgelerde güneşe değil, saate göre hareket edilir. Namaz için böyle olduğu gibi, oruç v.s. için de böyledir."

Bu mevzuu etraflıca inceleyen "kaynaklarıyla İslâm Hukuku"nda ise nihaî hüküm şöyle verilmektedir:

— Altı ay gece, altı ay gündüzün devam ettiği ülkelerde normal vakitleri (yâni gece ile gündüzü) bulunan en yakın -45 enlemdeki- ülkelerin saatleri uygulanarak namaz ve oruç ibadeti yerine getirilir."

Hac ibadeti ise zaten hiçbir ülkenin takdirine bağlı değildir. Suudî Arabistan'ın takvimi esastır. Onların ilân ettikleri günü Arafat'a çıkılır, Müzdelife'ye gidilir, Kâbe tavâfı yapılır. Bu mevzuda normal vakitli ülke ile normal olmayan vakitli ülke müsavidir. Hepsi de mukaddes bölgeye hizmet veren ülkenin takvimine tâbi olarak hac ibadetini ifa etmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kutuplarda namaz nasıl kılınır? Özellikle saatin bulunmadığı (keşfedilmediği) zamanlarda, kutuplarda nasıl namaz vaktlerini nasıl tayin ediyorlardı?

54 İmsak vakti girdikten sonra sabah namazı kılınır mı, Ezanı beklemek gerekir mi?
55 Kerahat vaktinde sabah namazını kılmak: Kerahat vaktinde kılınan sabah namazı kaza yerine geçer deniliyor...

Kerahat vakitlerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Sabah Kerâheti: Güneş doğarken başlar, kırk beş dk. sonra sona erer.

2. Öğle Kerâheti: Güneş tepedeyken, öğle namazı vaktinden yaklaşık kırk beş dk. önce başlar, öğle ezanı okununca sona erer.

3. Akşam Kerâheti: Güneş batarken, yani akşam namazından kırk beş dk. önce başlar, akşam ezanı okununca sona erer.

Kısaca güneş doğarken, tepedeyken ve batarken namaz kılınmaz. Bu vakitlerde namaz kılınması tahrîmen (harama yakın) mekruhtur.

Kerâhet vaktinde kılınan farz namaz geçerli değildir. Nâfileler sahih olsa da, usûlen mekruh olur. Bu üç vakitte başlanan nâfileleri bozmalı, ancak başka bir zamanda kazâ etmelidir.

Akşam kerâhat vaktinde ikindi namazının farzı hariç, bir farz namaz kılınsa dahi sahih (doğru) olmaz. Bu yüzden kerâhat vaktinde kılınan farz namazın, kerâhat vakti çıktıktan sonra o namazın tekrar kılınması daha doğru olur.

Tilavet secdesi vaciptir ve kerahat vakti kılınmaz. Kılınsa dahi sahih değildir. Kısacası kerâhat vakti hiçbir şekilde namaz ve secde yapılmaz. Yalnızca o günün ikindi namazının farzına izin vardır.

Sahabiden Ukbe b. Amir r.a. şöyle anlatmıştır:

"Rasulullah (s.a.v.) üç vakitte namaz kılmamızı ve cenazemizi defnetmemizi yasakladı. Bu vakitler:

* Güneş doğmaya başladığı andan yükselinceye kadar.
* Öğleyin güneş tepe noktasına gelince, batıya meyledinceye kadar.
* Güneş batmaya meylettiği andan batıncaya kadar."
(Müslim, Müsâfirîn 293; Ebû Dâvud, Cenâiz 55; Tirmizî, Cenâiz 41; Nesâî, Mevâkît 31).

Konuyla ilgili diğer hadisler ve açıklamalar için bk. Prof. Dr.İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, VII/427-446.

Hadiste zikredilen üç vakit, gündüzün uzunluk ve kısalığına göre değişmekle birlikte, yaklaşık olarak kırk beşer dakikalık sürelerdir. Bu vakitlerde namaz kılınması, yukarıdaki hadis ve aynı anlamda olan daha başka hadisler dolayısıyla mekruh görülmüştür.

Şuna da dikkat çekmek lazımdır: Bir kimsenin ikindi namazını kerahet vaktine bırakmaması esastır. Fakat her nasılsa kerahet vaktine kalmışsa, güneş batıncaya kadar ikindi namazını yine de mutlaka kılmalıdır. Çünkü namazı kerahet vaktine bırakmak mekruh, kazaya bırakmak ise haramdır.

Bu üç vaktin dışında iki vakit daha vardır ki, o vakitlerde nafile namaz kılınması mekruh görülmüştür.

* Sabah namazının vakti girdikten sonra güneş doğuncaya kadar sadece sabah namazının iki rek'at sünneti kılınabilir. Bunun dışında nafile bir namaz kılınması mekruh görülmüştür.

* İkindi namazı kılındıktan sonra güneş batıncaya kadar nafile namaz kılınması mekruhtur.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, bu vakitlerde vaktin namazının dışında namaz kılmayı yasaklamıştır.

Buna göre sabah namazını kerahet vaktinde kılan bir kimse yeniden kılmalıdır. Eğer o günün öğle vakti olmadan kaza ederse, sünnetiyle beraber kaza eder. Başka zamana kalırsa sadece farzını kaza eder.

56 Yolculukta vasıta içinde namaz nasıl kılınır?

Seyahatlerde ilk tedbir, namaz vakitlerinde durmayacağını tahmin ettiğiniz vasıtaya abdestli olarak binmektir. Çünkü her şeyden önce abdest varsa, mecbur kalınca hemen namazı kılma imkânı da vardır. Abdest yoksa fırsat olsa da namaz kılma imkânı yok demektir.

Bunu böylece ifade ettikten sonra, yolculuk sırasında bilinmesi gereken bazı mühim maddeler şöyle sıralanabilir:

1. Seyahatlerde içinde yolculuk yapılan vasıtanın, namaz vakti çıkmadan bir yerde duracağı ümit ediliyorsa namaz için beklenmelidir. Vakit içinde vasıtanın durduğu yerde hemen inip namazı normal şekilde kılmak tercih edilmelidir. Çünkü yerde kılınan namaz tamdır. Vasıta içinde koltukta kılınan ise eksiktir. Kıyamı, secdesi yarımdır. Tamı kılmak mümkün iken elbette yarımı tercih etmek uygun olmaz. Bu sebeple, sorumlulara namaz kılmak için müsait yerde durmasını teklif etmeli, vaktin sonunda da olsa namazları yerde kılmaya gayret gösterilmelidir.

2. Vasıtanın durmayacağına kanaat kesinleşmiş, vaktin sonuna doğru da yaklaşılmışsa, artık daha fazla beklemeye sebep yoktur. Namazı kazaya bırakmaktansa hemen oturulan koltukta mümkün olan nasılsa öylece kılınmalıdır. Koltuktaki oturuş namazda kıyam, biraz eğilmek rüku, biraz daha aşağıya eğilmek de secde olarak kabul edilir. Bu sırada başın öndeki koltuğa dayanması gibi bir mecburiyet olmaz. Başın ayakların ucuna bakıyor şekilde boşluğa secde etmesi yeterlidir.

3. Koltukta namaza başlarken ilk tekbiri kıbleye yönelik olarak almak güzel bir başlangıç olur. Ancak bu mümkün olmuyorsa kıbleye yönelme mecburiyeti kalkar. Böylece, otobüste abdestli bulunan kimse vaktin sonuna yaklaşınca namazını oturduğu yerde kolayca kılar.

4. Bütün bu kolaylıklara rağmen, yine de namazını vasıta içinde kılma fırsatını kaçırmış olan kimse için yapılacak iş, kılamadığı bu namazı en kısa zamanda hemen kaza etmektir.

5. Yolculuklarda kılınamayan namazlar, sonradan kaza edilirken yolcu namazı olarak kaza edilir. Yani seferi hükmünü almış kişiler yolculukta kazaya kalan namazlarını seferde oluğu gibi kısa kılarlar. Borç ne kadar ise kaza edilecek namaz da o kadar olur.

57 Rükudan doğrulurken "Semiallahü limen hamideh" dedikten sonra, "Rabbena lekel hamd" duası okunur. Bundan sonra Peygamberimiz dua okumuş mudur? "Hamden, kesiran, tayyiben, mübareken fîh..." denir mi?

a. Şafii ve Hanbeli mezhebinde, (cemaatin razı olması halinde) hem imam, hem cemaat için, "Rabbena lekel hamd" dedikten sonra, "mil'e's-semavati ve mil'el-ard ve mil'e ma şi'te min şey'in ba'du"(bu konudaki hadis için bk. Neylu'l-Evtar,II/251) demek sünnettir.

Namazı tek başına kılan kimse ise, "Allahümme la mania lima a'tate?" şeklinde devam eden bir duayı da fazladan okuması müstehap görülmüştür. Hanefiler de bu duayı tek başına namaz kılan kimsenin okumasını uygun görmüşlerdir.(bk. El-Fıkhu'l-İslamî, I/705-706).

b. Rufa b. Rafi' anlatıyor: Biz, Hz. Peygamber (asm)'in arkasında namaz kılıyorduk. Rukû'dan başını kaldırdığında "Semiallahü li men hamideh" duasını okudu. Hemen arkasında bulunan bir kişi "Rabbena leke'l-hamd, hamden kesiren tayyiben mübareken fih" şeklinde bir duayı okudu. Hz. Peygamber (asm), selam verdikten sonra, "O duayı okuyan kim?" diye sordu. Duayı okuyan adam: "Ben okudum." diye cevap verince, Hz. Peygamber (asm) "Otuz küsur meleğin bu duayı önce yazmak için birbiriyle yarışıyor olduklarını gördüm." diye buyurdu. Bu hadisi de göz önünde bulunduran Şafii alimleri, yukarıdaki dua ile birlikte bunu da okumanın sünnet olduğunu söylemişlerdir.(bk. Nevevî, Mecmu, III/420).

c. Abdullah b. Ömer anlatıyor: Hz. Peygamber (asm)'le birlikte namaz kılmakta olduğumuz sırada cemaatten birisi, "Allahü ekber kebira ve'l-hamdülillahi kesîra ve sübhanellahi bükraten ve esîla" duasını okudu. Hz. Peygamber (asm): "Şu, şu sözleri söyleyen kim?" diye sordu. Cemaatten bir adam: "Ben söyledim, ey Allah'ın Resulü!" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asm), "Bunlar çok hoşuma gitti. Gök kapıları bunlar için açıldı." diye buyurdu.(Müslim, Mesacid,150; Tirmizi, Deavat, 127).

Bir rivayette: "Namaza girdiği / başladığı zaman"(bk. Tirimizî, İkame, 2); başka bir rivayette: "Tetavvu / nafile namazlarında"(bk. Ahmed b. Hanbel, IV/80), ), Hz. Peygamber (asm)'in: "Üç defa Allahü ekber kebira, üç defa ve'l-hamdülillahi kesîra ve üç defa da sübhanellahi bükreten ve esîla" duasını okuduğu belirtilmiştir.

Diğer bir rivayette ise, namazdan söz edilmeden ve sayılar belirtilmeden (bk. a.g.e), Hz. Peygamber (asm)'in ), "Allahü ekber kebira ve'l-hamdülillahi kesîra ve sübhanellahi bükreten ve esîla" duasını okuduğu ifade edilmiştir.

Bununla beraber, hepsi de Cübeyr b.Mutim'in babasından aktarmasına rağmen, rivayetlerdeki farklılıktan kaynaklanan zafiyet bir tarafa, mezhep imamları tarafından da bununla amel edilmediği görülmektedir. Bizim gibi insanlara düşen görev -özellikle ittifak edilen konularda- hadislerin durumunu bizden daha iyi bilen İslam âlimlerine uymak ve her Müslümanın kendi mezhebine göre ibadetlerini yerine getirmesidir.

Hanefilere göre en faziletlisi "Allahümme rabbenâ ve lekelhamd" dir. Sonra, "Rabbena ve leke'l-hamd" sözüdür. Sonra "Rabbena leke'l-hamd"dir. Hanbelîler ile Malikîlere göre ise en faziletlisi "Rabbena ve leke'l-hamd" sözüdür. Ancak nafile namazlarda diğer dualar da yapılabilir.

58 İkindi vaktinin girmesine beş dakika kala öğle namazı kılınabilir mi?

Namazın farzlarından biri de vaktin girmiş olmasıdır. Mesela, öğle namazı vakti girmeden öğle namazını kılamayız. Namazların kılınma vakitleri ise vaktin girmesiyle başlar, öbür vaktin girmesiyle biter. Bu iki vakit arası namazlarımızı kılabiliriz. Hatta size orijinal bir misal verelim. Konuyu daha iyi anlamanıza faydası olabilir.

Diyelim ki öğle namazınızı geciktirdiniz. İkindi yakın. Hemen namaza durdunuz. Bir rekatı kılıp secdeye vardıktan sonra ikindi vakti girdi. Daha üç rekat öğlenin farzı duruyor. Ne yapacağız? Hemen devam edip kalan üç rekatı da kılacağız, namazımız olur. Çünkü bir hadiste,

“Namazın bir rekatına yetişen hepsine yetişmiş gibidir.”

buyurulur. Bunun gibi akşam namazı da yatsı namazı vakti girinceye kadar devam eder ve yatsı vakti girmeden kılınan her akşam namazı da geçerlidir. Yatsı vakti girmeden akşam namazının bir rekatını kılsak bile, kalan iki rekatı eda olarak tamamlarız.

Fakat bu açıklamalar namazları böyle kılalım anlamıda değildir. Herhangi bir nedenle namaz geç kalmışsa kazaya bırakmadan kılmak içindir. Yoksa namazları vaktin başında kılmak ve sonuna bırakmamak, her Müslümanın dikkat etmesi gereken konulardandır.

Özekllikle sabah namazı ile ikindi namazı biraz daha dikkatli kılınması lazımdır. Sabah güneş doğarken ve akşam güneş batarken namaz kılmak, güneşe tapanlara benzeme endişesinden dolayı mekruhtur. Bu sebeple sabah namazı güneş doğmadan önce, ikindi namazını da güneş batmadan önce bitirmek gerekiyor.

59 Kaç rekat kıldığını unutan veya rekatlarda hata yapan kimse nasıl hareket etmelidir?

 Dört rekatlı bir namazda yanlışlıkla üçüncü rekatta teşehhüde oturan kimse bunu hatırladığında ayağa kalkıp namazına devam eder, rekatlerini tamamlar ve namaz sonunda sehiv secdesi yapar. Çünkü namazın farzlarından olan kıyam ertelenmiştir.

Namazda farzın te'hiri, vâciblerden birinin unutularak yapılmaması (terki), yahut sonraya bırakılması (te'hiri), yahut da vaktinden önce yapılması (takdimi) sehiv secdesini gerektirir.

Hanefi mezhebine göre selam veren kişi yönünü kıbleden çevirmedikçe ve namazı bozacak bir hal kendisinden zuhur etmedikçe namazına devam eder. Buna göre dört rekatlık bir namazın üçüncü rekatında selam veren kişi yönünü kıbleden çevirmemişse ve namazı bozacak bir hareket yapmamışsa kalkıp bir rekat daha kılar ve sehiv secdesi yapar. Böylece namazı tamamlanmış olur.

Aynı şekilde dört rekatlık bir namazın üçüncü rekatında oturan kişi selam vermeden önce aklına gelirse kalkıp bir rekat daha kılar ve sehiv secdesi yapar.

Üç rek'atlı farz bir namaz (Akşam namazı) da, son rek'atta oturmaksızın dördüncü rek'ata kalkılacak olsa, dördüncü rek'atın kıyam, kırâet ve rükû'u tamamlanıp secdeye gidilmedikçe, dönüp tekrar oturulur. Tehıyyâtdan sonra selâm verilip sehiv secdesi yapılır. Çünkü bu durumda farz olan son oturuş te'hire uğramıştır. Fakat dördüncü rek'at için secde yapılmış olursa, bu namaz nâfileye döner. Dolayısıyla sehiv secdesi de gerekmez, farzı yeniden kılması gerekir.

Bir kimse yanılarak birinci oturuşu yapmasa, sonra bu durumu hatırlasa bakılır; eğer oturma haline daha yakın ise, geri döner ve oturup teşehhütte bulunur. Eğer ayakta durma haline daha yakın ise, geri dönmez, namazın sonunda sehiv secdesi yapar.

Son oturuşu yanılarak terkedip beşinci rekâta kalkan kimse, beşinci rekâtın secdesini yapmamışsa geri döner ve oturur, sonunda da sehiv secdesi yapar. Eğer bu kimse, beşinci rekâtın secdesini yapmışsa farzı bâtıl olur ve kıldığı namaz nâfileye dönüşür. Böyle bir kimsenin bu namazı altıya tamamlaması menduptur. Bu hüküm Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göredir. Bu durumda sehiv secdesi yapmaz farzı yeniden kılması gerekir.

Eğer son oturuşta teşehhüt miktarı oturduktan sonra yanılarak ayağa kalkarsa, bu oturuşu birinci oturuş sanarak selâm vermemişse bakılır: Beşinci rekâtın secdesini yapmadıysa tekrar oturur. Eğer beşinci rekâtın secdesini yapmışsa müstehap olarak bu namaza bir rekât daha ilâve eder. Bu kimsenin kıldığı farz namaz tamam olur. Çünkü son oturuş, kendi mahallinde olmuştur. Fazla olarak kılınan iki rekât ise, bu kimse için nafile hükmünde olmuş olur. Farz tamam olur sehiv secdesi yapması gerekir.

Bir kimse namazında şüphelenerek üç mü yoksa dört mü kıldığını hatırlamasa eğer yanılma olayı bu kişinin başına ilk defa gelmişse, yani bu gibi şüphelenmeler o kişide devamlı bir âdet hâline gelmemişse namazını yeniden kılmalıdır. O namaz batıl olmuştur. Bunu yeniden kılmak için oturarak selâm vermesi daha iyidir. Çünkü bu konuda şu hadis vardır:

"Sizden biri namazında kaç rekât kıldığı hususunda şüpheye düşerse namazını yeniden kılsın." (1)

Ibni Ebu Şeybe de Ibni Ömer'den şu hadisi rivayet etmiştir:

"Üç rekât mı, dört rekât mı, kaç rekât kıldığını bilemeyen kişi, kaç kıldığını hatırlayıncaya kadar namazını yeniden kılacaktır."

Hem böyle bir namazı yeniden kılan kaç rekât kıldığı hususunda kesin bir bilgiye tam olarak sahip olur.

Fakat aynı namaza devam edecek olursa onu bu şekilde tam olarak yapamaz. Eğer selâm verdikten sonra, şüphe ortaya çıkacak olursa bu namazı yeniden kılmak gerekmez. Nitekim selâm vermeden önce ve teşehhüt miktarı oturduktan sonra da şüphe hâli arız olursa, yine namazı iade etmek gerekmez.

Eğer böyle bir kimseye çoğu kez şüphelenme durumu geliyorsa galip olan kanaatine göre namazına devam eder. Üç veya dört rekâttan hangisi hakkında kanaati ağır basıyorsa o tarafı tercih eder. Çünkü sık sık vesveseye düşen bir kimsenin namazını yeniden kılmasında güçlükler vardır. Ayrıca Hz. Peygamber (asm) de şöyle buyuruyor:

"Her kim namazında şüphelenirse, doğrusunu araştırsın." (2)

Namazda şüphelenip kaç rekat kıldığı hususunda kesin bir görüş ve kanaate varamayan kimse, en az rekâtı esas alarak namazına devam eder. Çünkü en azı hakkındaki bilgi kesindir. Böyle bir kimse, oturması lâzım geldiğine kanaat getirdiği her yerde oturmalıdır. Bu suretle farz veya vacip olan oturuşu terk etmemiş, bunları kolayca yerine getirmiş olur.

Yine bir kimse dört rekâtlı bir namazda, kılmakta olduğu rekâtın birinci mi, yoksa ikinci mi olduğu hususunda şüphelenirse araştırmasına göre amel eder. Eğer araştırması bir sonuç vermezse, o takdirde en azını esas kabul ederek namazına devam eder. Yani kılmakta olduğu rekâtı birinci rekât kabul eder ve ikinci rekât olma ihtimalinden dolayı oturur. Çünkü ikinci rekâtta oturmak vaciptir. Sonra kalkıp başka bir rekât daha kılarak oturur.

En azı ile amel etmek gerektiğinin delili, Ebu Saîd el-Hudrî hadisidir. Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurdu:

"Sizden biri namazın da şüphelenir de üç mü, yoksa dört mü kıldığını bilemezse, şüphelenmeyi bıraksın ve en az rekâtı esas olarak namazına devam etsin." (3)

Hadisin lafzı şöyledir:

“Sizden biri şüphelendiği zaman doğruyu araştırsın, namazını tamamlasın.” (4)

Dipnotlar:

1. Zeylai bu hadis için garip demiştir. Nasbu’r-Raye, II/173.
2. Buhari ve Müslim bu hadisi İbn-i Mes’ud’dan merfu olarak tahric etmiştir. bk Nasbu’r-Raye, II / 173.
3. Nasbu’r-Raye, II/174..
4. Nasbu’r-Raye, II/174.

(Prof. Dr. Vehbe ZUHAYLİ, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, s.221)

İlave bilgi için tıklayınız:

SCDE-İ SEHİV, (SEHİV / YANILMA SECDESİ)

60 Namazdan sonra okunan "Allahumme entesselamü ve minkesselam,.." duasının uygulaması nasıl olmuştur? Resulullah'ın bu konudaki uygulaması nasıldır?

Sevban (ra)'dan rivayet edilen bir hadisi şerifte Hz. Peygamber (asm) selam verince -bir rivayete göre namazı bitirince- üç kere "estağfirullah" der ve şöyle söylerdi:  "Allahumme entesselamu ve minkesselam, tebarekte ya zel celali vel ikram."

Bu dua farz namazlarından sonra okunduğu gibi, sünnet namazlardan sonra da okunabilir. Çünkü bu dua ile şanı yüce olan Allah-ı Zülcelalin yüceliği anılmış olur. Bu açıdan sünnetlerden sonra okumak da sünnet olur.

Namazların farzlarından sonra üç defa "Esteğfirullah…" sonra "Allahümme entesselam,.." demek, 33'er kez subhanellah, elhamdülillah, Allahü ekber demek, Ayete'l-kürsi, hatta Felak ve Nâs surelerini okumak Hz. Peygamber (asm)’in hadisleriyle sabittir ve bunlar sünnettir.

Ancak bunlar Hz. Peygamber (asm) zamanında seslice ve bir müezzinin komutuyla söylenmiyordu, bunları herkes kendisi içinden okuyordu. Sonradan İslam’a Arapça'yı ve namazı bilmeyen insanlar girince, onlara öğretmek için görevliler bu duaları biraz seslice okumaya başladılar. Sonra buna alışıldı ve bunları hatırlatmak müezzinin görevi gibi oldu. 

İlave bilgi için tıklayınız:

İSTİĞFAR...

61 Namazdan sonra tesbih çekmek, dua etmek farz mıdır? Namazdan sonra nasıl dua etmek gerekir?

Öncelikle namazdan sonra tesbih çekmek ve dua okumak farz değildir; bunlar sünnettir. Yapıldığı takdirde sevabı ve fazileti çoktur; yapılmazsa da bir günahı yoktur.

Namazdan sonra tesbih çekmeden dua etmeden kalkılırsa namaz bozulmuş olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Namaz sonrası tesbih bittikten sonra eller açıldığında yapılacak dua nasıl olmalıdır?

Namazdan sonra okunacak dualar...

62 Sünnet yerine kaza namazı kılınabilir mi? Bir namaz için hem kazaya hem nafileye niyet edilir mi? Kaza namazı aynı zamanda nafile yerine geçer mi?

Bazı kimselerden şu fetvayı sürekli duymaktayız. Şöyle ki:

"Kaza namazları olan kişiler, nafile namaz kılamazlar. Hâtta nafile namaz kılmaları haramdır. Bu durumda olan bir kişi meselâ öğle namazının ilk dört rekât sünnetini kılacağı zaman, üzerinde kazaya kalmış öğle namazına niyet ederse, bu namazla kaza namazını kılmış olduğu gibi, öğle namazının sünnetini de yerine getirmiş olur; yani bu namaz o sünnetin yerini de tutar."

deniliyor. Namaz borçları olan bizler, hem kaza namazlarımızı hem de farz namazların evvelinde ve sonrasında olan sünnet namazları ve diğer bazı nafile namazları kılıyorduk. Bu fetvayı duyduktan sonra tereddütte kaldık. Ne yapmalıyız? Kaza namazlarımız bitene kadar sadece kaza namazlarımızı mı kılalım? Yoksa daha önceden yaptığımız gibi sünnet ve nafile namazlarla beraber kaza namazlarımıza da devam mı edelim? Bu konuda bizi bilgilendirirseniz memnun oluruz.

Sorunuzu üç ana başlıkta cevaplayalım:

1. Eda, iade ve kaza namazı ne demektir? Kaza namazı olan kişi ne yapmalıdır?

2. Kaza namazı olan kişi farz namazların evvelinde ve sonrasında olan sünnet namazları ve başka nafile namazlar kılabilir mi?

3. Nafile namaz, farz namaz yerine veya farz namaz kişinin üzerindeki farz sorumluluğu düşürdüğü gibi, nafile namaz yerine geçer mi?

Şimdi bu ana başlıkları tek tek inceleyip sorunuzun cevabını zikredelim:

1. Eda: Bir vacibi (yapılması zorunlu olan; namaz, oruç gibi şer'i bir vazifeyi) vaktinde yerine getirmektir. Şüphe yok ki, her Müslümanın vazifesi ibadetlerini vaktinde en güzel şekilde yerine getirmektir. Vaktinden sonraya asla bırakmamaktır.

İade: Bir vacibin mislini, fesadı gerektirmeyen bir engelden dolayı vaktinde veya vaktinden sonra yerine getirmektir. Mesela; öğle namazını vaktinde kılan bir kimseye namazın vaciblerinden bir vacibi terketmesi veya tahrimen mekruh olan bir fiilde bulunmasıyla, bu namazı öğle namazı vakti içerisinde iade etmesinin vacip, vakit çıktıktan sonra iade etmesinin mendup olması.

İbni Humam; "Namazın iade edilmesi durumunda namaz sorumluluğu birincisiyle düşer. İkincisi birincisindeki fesadı gerektirmeyen noksanlığı telafi eder. Zira farz tekrarlanmaz." demiştir. (İbni Abidin, Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar, 2/64)

Kaza: Zamanında yerine getirilmeyen (namaz, oruç gibi) bir vacibi vaktinden sonra yerine getirmektir.

Üzerinde kaza namazı olan kişilerin bu namazların kazalarını acele olarak yapmaları vaciptir. Çoluk çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak gibi özürler sebebiyle kaza namazlarının tehir edilmesi caizdir. Yani; çoluk çocuğun nafakasını temin ettikten sonra kalan vakitleri kaza namazlarını kılmaya ayırmalı ve bu sorumluluktan bir an önce kurtulmalıdır. Hiçbir özür olmadan namazı kazaya bırakmak büyük günahtır. Kişi namazı kılmamakla onu terketmiş olur. Kaza etmesiyle terketmenin günahını kaldırır. Sonraya bırakmanın günahı kalkmaz. O, ancak tövbe etmekle kalkar. (İbn Abidin, a.y.)

2. Üzerinde kaza namazları olan kişilerin namazların evvelinde ve sonrasında olan sünnet namazları ve başka nafile namazları kılmasının caiz olup olmaması meselesine gelince; Öncelikle bu konu hakkında Hanefilerin muteber eserlerindeki görüşleri nakledelim.

     a) Üzerinde kaza namazları olan kişilerin nafile namazları kılması meselesine gelince; Müzmerat kitabında şöyle denilmiştir:

"Kaza namazlarıyla meşgûl olmak, nafile namazlarla meşgûl olmaktan daha önemlidir. Ancak; farz namazların öncesi ve sonrasındaki sünnetler, kuşluk namazı, tesbih namazı ve haklarında haberler gelen "tahiyyetü'lmescid" (mescidi selâmlama) namazı, ikindi namazından önceki dört rekât namaz, akşam namazının farzı ve sünnetinden sonra ikişer ikişer kılınan altı rekât 'evvabin' namazı gibi namazlar bu hükmün dışındadır." (Reddü'l Muhtar, II/74)

Yani bu namazlar kaza namazlarım var, onları kılıyorum diyerekten terkedilmezler. 

     b) Üzerinde kaza namazları olan kişilerin kaza namazlarıyla meşgûl olmaları, nafile namazlarla meşgûl olmalarından daha önemlidir. Ancak bilinen sünnetler (yani müekked sünnetler), kuşluk namazı, tesbih namazı ve hakkında haberler gelen namazlar bu hükmün dışındadır.

Bu namazlar nafile namaz niyetiyle kılınır. (Yani bu namazlar kılınırken kaza namazlarına değil, bunlara niyet edilir) Bunların dışında kılacağı namazlarda kaza namazlarına niyet edilir.

Muzmerat kitabında Zahiriryye ve Fetave'l-Hucce kitaplarından naklen böyle zikredilmiştir. (Tahtavi, Haşiye ala Merakı'l Felah Şerh'i Nuru'l İzah, s.364)

     c) Hucce kitabında şöyle söylendi: Üzerinde kaza namazı olan kişilerin vaktinde kılmadıkları namazların kazalarıyla meşgûl olmaları, nafile namazlarla meşgûl olmalarından daha önemlidir. Ancak bilinen sünnetler, (yani namazların öncesi ve sonrasındaki sünnetler) kuşluk namazı, tesbih namazı ve haberlerde rivayet edilen namazlar bu hükmün dışındadır. Bu namazlar nafile niyetiyle kılınır. Bunların dışındakiler kaza niyetiyle kılınır. Yani bu namazların dışında bir namaz kılacak olursa, ona kaza namazı olarak niyet eder. (Fetavai Hindiyye, II/135

Görüldüğü gibi Hanefi mezhebinin muteber fıkıh kitapları kaza namazları olan kişilerin sünnet namazları, hâtta hakkında haberler gelen diğer nafile namazları kılabileceklerini açıkça, hiçbir tereddüte mahâl bırakmadan, anlaşılır bir lisanla beyan etmişlerdir.

3. İkinci bölümde beyan ettiğimiz gibi üzerinde kaza namazları olan kişiler, beyan edilen nafile namazları kılabilirler. Bu belli. Ancak burada uygulanan başka bir şey daha var. Şöyle ki; Kılınan nafile namazlara, nafile namaz diye niyet edilir. Bunların dışında kılacağı namazlara ise kaza namazı diye niyet eder.

Bu da bize şu neticeyi verir:

Kaza namazı borcu olanlar nafile namazlara, nafile namaz diye niyet eder ve bu namazlar farz olan kaza namazlarının yerine geçmezler. Farz olan kaza namazlarına ise, kaza namazı diye niyet edilir. Bunlarda nafile namaz yerine geçmez. Çünkü farz olan kaza namazları kılınırken, kaza namazı diye niyet edilip, hem kaza namazı hem de nafile namazı yerini tutsaydı, nafile namazlara nafile namaz diye niyet edilmemesi gerekirdi. Bilâkis "kazaya kalan farz namaz" diye niyet edilmesi gerekirdi.

Yaptığımız bütün nakiller, nafile namazlara nafile diye niyet edileceğini açıkça beyan etmiştir.

Meşrû bir mazeretin dışında namazı kazâya bırakan kimse, bir hatâ işlemiş ve günaha girmiş olur. Bu itibarla kazâya kalan namazın, en kısa zamanda kılınması gerekir. Çünkü beş vakit namazın edâsı farz olduğu gibi, kazası da farzdır. Kazâya kalan namazın kılınmasıyla sadece borç ödenmiş olur. Günahın affedilmesi için de ayrıca tövbe istiğfar etmek lâzımdır.

Namaz borcundan bir an evvel kurtulmak için, hakkında Peygamberimiz (asv)'in hadisi bulunmayan nâfile namazların yerine kaza kılmak daha isabetli olur. Ancak, Hanefî mezhebine göre, hakkında hadis bulunan nafile namazların yerine kaza kılmak uygun değildir. Bu hususta Hanefî fıkıh kitaplarında şu hüküm yer alır:

“Kazaya kalmış namazları kılmak, nafile namaz kılmaktan çok daha ehemmiyetli ve çok daha uygundur. Fakat beş vakit namazın sünnetleri, kuşluk, tesbih, tahiyyetü’l-mescid ve evvabin namazı bundan müstesnadır. Yani bu sünnet ve nafileler, kaza namazları için terk edilmezler."(Mevlânâ eş-Şeyh Nızâm. el-Fetâvâl-Hindiyye, 1/125; İbni Âbidin. 1493; el-Mezahibü’l-Erbaa, 1:492; Halebî-i Sağîr, s.349).

Her şeyden evvel, namazlardan önce ve sonra kılınan sünnetler bir yerde farz namazların tamamlayıcısı hükmündedir ve Peygamberimizin (a.s.m.) şefaatine vesiledir. Bunun için, namazını kazaya bırakan kimse bir yandan namazlarını kaza etmekle borçtan kurtulurken, diğer taraftan da sünnetleri kılarak Peygamberimiz (asv)'e olan bağlılığını göstermiş olur.

Mesele Hanefî mezhebine göre böyle iken, diğer üç mezhebe göre, kaza namazı olan bir kimsenin nafile namazları ile meşgul olması, sünnet kılması caiz değil, haramdır.

Mâlikî mezhebine göre, üzerinde kaza namazı bulunan bir kimsein nafile namazı kılması haramdır. Ancak beş vakit namazların sünnetleri ile tahiyyetü’l-mescidin kılınabileceğine dair ruhsat vardır. Bunların dışında meselâ, teravih namazı ile meşgul olunduğu takdirde sevap alınsa da, kaza namazı geriye bırakıldığı için günah işlenmiş olur.

Şâfiî mezhebine göre de, üzerinde kaza namazı borcu olan bir insanın, bu namazları kılıp borcundan kurtuluncaya kadar gerek beş vakit namazların sünnetlerini, gerekse diğer nafileleri kılması mekruhtur. Çünkü bir an önce kazaların kılınıp bitirilmesi gerekir.

Hanbelî mezhebine göre ise, üzerinde kaza namazı olan bir kimsenin nafile ile meşgul olması haramdır. Ancak vitir ile beş vakit namazın sünnetlerini kılması caizdir. Fakat, kazaları çoksa bunları da kılmayarak kaza namazlarıyla meşgul olması daha iyidir. Yalnız sabah namazının sünneti bundan hariçtir, onu kılmak gerekir.(el-Mezahibü’l-Erbaa, I/492)

Netice olarak; kaza namazları fazla olan Hanefîlerin, sünetleri terk ederek kaza namazı kılmalarında bir mes’uliyet olduğu söylenemez. Gerek vakit namazlarının, gerekse diğer nafilelerin yerine kaza namazının kılınmasının uygun veya evlâ olmaması demek, “Sünnet yerine kaza kılmak caiz değildir.” mânâsına gelmez.

Ancak bununla beraber kaza namazları fazla olmayan kimseler ise, her farzdan sonra bir vakit kazâ namazı kılmayı alışkanlık haline getirirlerse güzel bir âdeti devam ettirmiş olurlar. Ayrıca Cenab-ı Hakk'ın mahşer günü eksik gelen farz namazları sünnetlerle tamamlayacağı hususunda rivayetler bulunduğunu da hatırdan çıkarmamak gerekir.

- Kaza namazları nasıl kılınr?

Farz bir namazı vaktinde kılmaya eda, vakti geçtikten sonra kılmaya kaza, bozulan bir namazı tekrar kılmaya da iade denir.

Bir namaz ya bile bile kasden kılınmayıp kazaya bırakılır veya bir özürden dolayı kazaya kalır. Bir vakit namazı kasdî olarak kılmayıp kazaya bırakmak büyük bir günahtır. Böyle bir hareketten uzak durmalıdır. Bu çeşit bir hatanın işlenmesi durumunda bir an önce kaza edilmeli, borçtan kurtulmalıdır. Çünkü ölümün ne zaman gelip çatacağı belli olmaz. Ölüm gelip de hazırlıksız yakalarsa âhirete borçlu olarak gidilmiş olur.

Bu şekilde kılınmayan bir namaz her ne kadar kaza edilmekle borçtan kurtulunmuş olunsa da, işlenen günah için ayrıca tövbe istiğfar edip, Allah'tan af dikmek lâzımdır. Bunun için hem kaza, hem de tövbe edilmelidir.

Unutmak, uyku veya meşru bir mazeretten dolayı vaktinde kılınamayan namazlar da hatırlandığı veya meşru özür geçtikten sonra fazla vakit geçirmeden kaza edilmelidir.

Bazı özürler vardır ki, bu hallerde kılınmayan namazlar daha sonra kaza edilmezler. Kadınların âdet ve lohusalık hali, beş vakit devam eden sara veya cinnet hali bu çeşit özürlerdendir. Zaten âdet gören ve lohusa olan kadının namaz kılması caiz olmayıp haramdır.

Vakti içinde kılınmayan beş vakit namazın kazası farz, vitir namazının kazası vacip, sünnetin kazası da sünnettir. Kazası farz olan sünnet yalnız sabah namazının sünnetidir. Günün sabah namazı kazaya kalmış ise öğleye kadar kılınınca farzıyla birlikte sünneti de kaza edilir. Öğleden sonraya kalınca sünnet kılınmaz, sadece farz kaza edilir.

Zamanında kılınamayan bazı vakit sünnetleri de daha sonra kılınarak kaza edilir. Meselâ, cemaate yetişmek için öğle namazının ilk sünneti kılınamadığı takdirde, farzı kılıp iki rekât sünnetten sonra ayrıca kılınır. Cuma namazının ilk sünneti hutbeden önce kılınamadığı zaman, yine Cumanın iki rekât farzından sonra kaza edilerek kılınır, îki rekât kılınarak yarıda bırakılan öğlenin ve cumanın ilk sünnetleri aynen bu şekilde dört rekât olarak kaza edilir. Bu sünnetlerin dışındaki diğer vakit namazlarının sünnetleri kılınmadıkları zamanlar kaza edilmezler. Meselâ ikindi ve yatsı namazının sünnetleri farzdan önce kılınmadıkları zaman daha sonra kılınmazlar.

Kaza namazları, ne şekilde kazaya kalmış ise aynı şekilde kılınacaktır. Sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç, yatsı dört ve vitir üç rekat olarak kaza edilir.

Her namaz için belirli bir zaman veya mekân tayin edilmez. Yani ikindi namazının kazası ikindi vaktinde kılınır diye bir sınır yoktur; istediğiniz zamanda kılınabilir. Fakat kerahet dediğimiz zamanlarda kılınmamasına dikkat edilir. Bu vakitler de güneş doğduktan kırk beş dk sonraya, Güneş batmadan kırk beş dk. önceye kadar ve Güneş tam tepede olduğu zaman (öğleye otuz dk. kala) namaz kılınması hoş görülmemiştir. Bunların dışındaki bütün zamanlarda kaza namazı kılnabilir.

Vaktinde kılamayıp kazaya kalan namazları altı vakti bulan veya daha çok olan bir kimse kaza namazları arasında bir sıra gözetmediği gibi, kaza namazları ile vakit namazları arasında da bir sıra takibi yapmaz. Namaz kılmanın mekruh olduğu üç kerahet vaktinin dışında istediği ve müsait olduğu her zaman kılabilir. Çünkü kaza namazları için belli bir vakit yoktur. Meselâ, vaktinde kılınamamış olan bir ikindi namazı yatsıdan sonra, bir yatsı namazı da öğleden sonra kılınabilir.

Kaza namazlarını kılarken vakti belirlemeye gerek yoktur. Bu çok zor olacağından kolay olanı yapmak daha uygundur.

Bir kaza namazı şöyle niyet edilerek kılınır:

Meselâ: "Vaktine yetişip de kılamadığım ilk öğle namazını" yahut "son öğle namazım Allah rızası için kılmaya niyet ettim." Böylece kazaya kalmış olan namazlar, ya ilk kazaya kalmış olanından başlanmış olur veya en son kazaya kalmış olanından başlanmış olur ki, her iki halde de belli bir düzene göre geçmiş namazlar kılınarak azalmış olur.

Daha kolay olması bakımından "Üzerimde olan bir öğle veya ikindi namazını kaza ediyorum" şeklinde niyet etmek de yeterlidir.

Bir vaktin namazı kaza edileceği zaman önce bir ezan okunur, sonra ikamet getirilerek kılınır. Birden fazla kaza namazı kılınacağı zaman da hepsi için bir ezan kâfi gelirken, her farz namazı için ayrı ayrı ikamet getirmek sünnettir.

Kazaya kalmış olan namazların kaç vakit olduğunu kesin olarak bilemeyen kimse, galip tahminine göre hareket eder. Sayı bakımından tam bir tahmin yapamıyorsa, üzerinde kaza namazı kalmadığı kanaatine varıncaya kadar kılar.

Aynı namazları kazaya kalmış olanlar, bu namazı cemaatle kılabilirler. Fakat farklı farklı namazları kılmaya kalkanlar tek bir cemaat olamazlar; ayrı ayrı kılmaları gerekir.

Kaza namazlarını, mümkünse evde kılmayı tercih etmelidir. Şayet bu namazlar mazeretsiz olarak kazaya bırakılmışsa bir günah sayılacağından bunu teşhir etmek uygun olmaz.

63 Şafi mezhebine göre namaz farz ve sünnetleri kaçar tanedir? Şafilerin tahiyyatın sonunda sağ baş parmaklarını kaldırmasının dayanağı var mı?

Farz namazlar bütün mezheplere göre, on yedi rekattir.

“Tahiyyatın sonunda sağ baş parmak” diye bir şey yoktur. Doğrusu: Tahiyyatın başından sonuna kadar şahadet parmağını açık, diğer parmaklarını kapalı tutmalarının dayanağı şu hadistir: Hz. Abdullah b. Ömer anlatıyor:

"Hz. Peygamber (a.s.m) –teşehüdde / tehiyatta- oturduğu zaman, sol elini sol dizinin üstüne, sağ elini de sağ dizinin üstüne koyardı, elini elli üç rakamı oluşturacak şekilde (yani üç parmağını kapalı, büyük baş parmağının ucunu, açık olarak bırakılan şahadet parmağının ikinci mafsal / boğumuna yapıştırmak suretiyle) düğümlerdi ve şahadet parmağıyla da (şahadetlerde, havaya kaldırarak) işaret ederdi.”(Müslim, Mesacid, 113).

İlave bilgi için tıklayınız:

Şafii mezhebine göre namaz rekatları nelerdir, kaç rekat sünnet kaç rekat farz kılınır?

Teşehhüdde kelime-i şehadeti söylerken şehadet parmağını kaldırmak nasıl olmalıdır?

64 Hasta, belinden, ayağından veya dizinden rahatsız olan bir kişi, oturarak ya da sandalyede namaz kılabilir mi; kılabilirse bu nasıl olmalıdır?

Öncelikle, günümüzde sandalyede namaz kılanların artışını, eskiye göre namaz şuurunun insanımızda daha çok yer ettiğine bağlamak daha isabetli olur kanaatindeyiz.

Bize öncelikle hüsnüzan yakışır ve hüsnüzan yeter. Hiç kimsenin eli ayağı tutarken ve namazın rükünlerini tadil-i erkân üzere düzgünce yaparken, sandalyede oturarak daha keyifli bir biçimde namaz kılmayı tercih ettiğini düşünmeyelim.

Hiç şüphesiz sandalyede namaza ruhsat veren özür durumlarını yazmakta da fayda vardır.

Namazın içinde altı rükün vardır. Yani namazın altı ana çatı, namazı namaz yapan altı ana davranış vardır. Bu altı ana davranışın her birisi için de ayrı ayrı tadil-i erkân, yani düzgün yapma kuralları söz konusudur. Bu ana davranışlar, bu kurallarla namaz rüknü olma hüviyeti kazanırlar. Bu açıdan bu kurallara uymak, yani tadil-i erkân, Şafiî ve Malikî Mezhepleri ile Hanefî Mezhebinden İmam-ı Ebû Yusuf’a göre farz; İmam-ı Azam ile İmam-ı Muhammed’e göre ise vaciptir. Bu rükünler ve bu rükünlerdeki tadil-i erkân keyfî olarak ihmal edilmez. İhmal edilirse namazın sıhhati zarar görür. Daha açık bir ifadeyle, bu altı rükünden birisi eksik olursa ya da tadil-i erkân üzere olmazsa namaz, namaz olmaz!

Güç yetirilemeyen rükün veya tadil-i erkân olduğunda ise, acziyet derecesinde, bu rükünlerin yerine getirilme yükümlülüğün veya tadil-i erkân yapma zorunluluğu kalkar. Bu durumda namaz kılan kişi, o rükün adına güç yetirebildiğini, güç yetirebildiği bir tadil-i erkân yaklaşımı ile yapar. Çünkü Kur’ân’ın kesin bir düsturudur ki,

“Allah hiçbir kimseye güç yetiremediği bir yük yüklemez!” (Bakara, 2/286)

Güç yetirilemeyecek teklif dinimizde gelmemiştir.

Ashab-ı Kiramdan İmran İbn-i Husayn anlatıyor:

Bevasir hastalığına tutulmuştum. Peygamber Efendimiz’e (asm) namazı nasıl kılacağımı sordum. Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki:

"Namazı ayakta kıl. Buna gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan üstüne yatarak kıl."

Nesâî'de Hadis-i şerife şu ilâve vardır:

"Buna da gücün yetmezse sırt üstü yatarak kıl. Allah hiçbir kimseye gücünün yereceğinden fazlasını yüklemez." (Buhârî, Taksir, 19; Tirmizî, Mevâkît, 157; Ebû Dâvud, Salât, 175; Zeylaî, Nasbu'r-Raye, II/175)

Namazda nasıl oturulacağına gelince; Hanefî Mezhebine göre, oturabiliyorsa teşehhüdde oturduğu gibi oturur. Bu şekilde oturamıyorsa dilediği gibi oturur. Malikî Mezhebine göre, secdeler ve teşehhüd halleri dışında bağdaş kurarak oturması menduptur. Hanbelî Mezhebine göre, rükû ve secde hâli dışında bağdaş kurarak oturması sünnettir. Dilediği gibi oturması da caizdir. Şafiî Mezhebine göre ise, oturarak namaz kılan kimsenin secde ve teşehhüt hâli dışında ayaklarını altına sererek oturması sünnettir. Bu şartlarla oturmaya gücü yetmeyen kimse ise, dört mezhebe göre de dilediği gibi oturur.

Oturarak namaz kılan kimse rükû ve secde yapabiliyorsa yapar; yapamıyorsa ima ile yapar. Bu durumda secde için yaptığı ima, rükû için yaptığı imaya göre biraz daha eğimli olur ki bu vaciptir. Ayakta durabildiği halde oturmaya ve rükû ve secde yapmaya gücü yetmeyen kimse ise, rükû ve secde için, ayakta iken ima eder. Bu durumda yine secde için, rükû için eğildiğinden biraz fazlaca eğilir.

Nâfile namazlarda kıyam şart değildir. Ancak gücü yetenin bunları da ayakta kılması gereklidir. Çünkü nâfile ibadetler çok olduğu için, bunlarda kolaylık ve müsâmaha esası vardır. Farz namaz olsun, nâfile olsun ayakta duramayan hastalar için de aynı kolaylık söz konusudur.

İslâm hukukçuları farz ve nâfile namazlarda, ayakta duramayacak derecede hasta olandan kıyâmın düştüğü konusunda görüş birliği içindedir. Delil; İmrân b. Husayn'dan nakledilen ve mealini verdiğimiz hadistir. Kırâatın bir kısmını, bir âyet bile olsa, ayakta yapabilene, bu kadar ayakta durmak gerekli olur.

Oturarak namaz kılmada rükû ve secdeler güç yettiği ölçüde yapılır. Eğer belin eğilmesi mümkün değilse veya sakıncalı olacaksa, başıyla imâ yapar. İmâda baş secde için rükûdan biraz daha fazla eğilir. Böylece ikisi birbirinden ayrılmış olur.

Rükû ve secdelerde tam eğilemeyen veya basıyla imâ yaparak namaz kılan kimsenin, secde için yüksek bir şey koymasına gerek yoktur. Hatta bu, hadisle yasaklanmıştır. Câbir b. Abdillâh (r.a)'tan rivayete göre, Hz. Peygamber bir hasta ziyaretine gitmiş namaz kılarken, önüne koyduğu bir yastık üzerine secde yapmaya çalıştığını görünce, yastığı almış ve şöyle buyurmuştur:

"Gücün yeterse toprak üzerinde namaz kıl. Bu mümkün değilse imâ ile kıl ve secdeni rükûundan daha fazla eğilerek yap." (Zeylaî, a.g.e., 2/175 vd.).

Hasta oturamazsa sırtı üstüne yaslanarak yatar, ayaklarını kıbleye doğru getirerek rükû ve secdeleri imâ ile yapar. Yüzü kıbleye gelecek şekilde yanı üzerine yaslanarak imâ yapsa bu da yeterli olur.

Çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, başı ile îmâ yapamayan kimse gözü ile (taraf) hatta kalbiyle imâ yaparak namazını kılar. Aklı başında olduğu sürece namazını kazaya bırakamaz.

Sonuç olarak hastanın namazında kolaylığın sınırı; Hanefilere göre başıyla ima, Mâlikilere göre, göz veya sadece niyetle ima, Şafii ve Hanbelilere göre ise, rükünlerin kalble izlenerek ifasıdır.

Sandalye kullanımı konusuna gelince, özür sahipleri için şu seçenekler gösterilebilir:

1. Kıyamda ve rükûda tadil-i erkân üzere bulunamayan birisi, secdeyi ve teşehhüt miktarı oturuşu tadil-i erkân üzere yapabiliyorsa, secdesi ve oturuşu için sandalyeye ruhsat verilmez. Bu kişi kıyam ve rükûdan yapamadığı herhangi birisi veya her ikisi için sandalye desteği alabilir. Fakat secdeyi ve oturuşu tadil-i erkân üzere yerde yapması farzdır.

2. Kıyamı ve rükûu ayakta tadil-i erkân üzere yapabilen, ama özrü dolayısıyla secdeyi ve teşehhüt miktarı oturuşu tadil-i erkân üzere yapamayan birisi ise, ayaklarını uzatarak bir şekilde alnını secdeye koyabiliyorsa, secdesini yerde yapar. Oturuşu da kıbleye doğru dilediği gibi oturarak yapar. Eğer alnını secdeye koymasına özrü engel teşkil ediyorsa, bu kişi secdesini ve oturuşunu nasıl kolayına geliyorsa öyle (oturduğu veya yattığı yerden) yapabilir.

3. Kişi altı rükünden hangisini tadil-i erkân üzere yapamıyor ve hangisinde sandalye desteğine ihtiyaç duyuyorsa, sadece o rüknü sandalye desteğinde yapmasına ruhsat vardır. Yapabildiği diğer rükünler için sandalye kullanmasına ruhsat verilmez, onları tadil-i erkân üzere yapar.

4. Kişi yaslanmadan namaz kılamayacak derecede hasta veya yaşlı ise yaslanarak namaz kılabilir. Gücü yeten birisinin bunu yapması mekruhtur.

5. Yerin çamur olması, kafilenin beklememesi, binek hayvanın huysuz olup kaçması,.. gibi durumlar, yere inmemeye özür olarak gösterilmiştir. Bu noktadan bakılınca yerde oturmakta veya ayakta durmada zorlanan birisinin sandalyede namaz kılmasının bir sakıncası olmadığı söylenebilir.

6. Namaz kılarken huzurlu olmak da çok önemlidir. Eğer otururken ızdırap çekiyorsa, sandalyede daha rahat edecekse, sandalyede oturarak namaz kılabilir.

NOT: Konuyla ilgili, Diyanet İşleri Başkanlığının Kurul Kararı şöyledir:

Namaz, kulun Allah'a en çok yakınlık kazandığı bir ibadettir. Bu niteliğinden dolayı Hz. Peygamber (s.a.v) bu ibadeti "en hayırlı amel" (İbn Mâce, Taharet, 4) olarak tanımlamış, kıyamet gününde hesabı sorulacak ilk amelin namaz olacağını bildirmiştir.(Tirmîzî, Salât, 188) Bu sebeple namazın terk edilmesine izin verilmemiş, ima ile de olsa mutlaka kılınması istenmiştir. Hz. Peygamber "Kim namazı kasten terk ederse Allah'ın himayesi ondan uzak olur." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI. 421) buyurmuştur.

Namaz ibadetinin rükünlerinin neler olduğu Kur'an ve Sünnette belirtilmiş ve nasıl uygulanacağı da bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından sözlü ve pratik olarak ortaya konulmuştur. Bu rükünler iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rüku, secde ve ka'de-i ahiredir. Allah Teala

"Gönülden boyun eğerek Allah için namaza kalkın." (Bakara, 2/238)

"Ey iman edenler, rüku edin, secde edin, rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz." (Hac, 22/77)

buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) de; namaz kılmayı öğrettiği bir sahabiye, sonunda nasıl teşehhüd yapacağını gösterdikten sonra "Bunu da yaptığında namazın tamam olur." buyurmuştur. (Tirmîzî, Ebvabü's-Salât, 226)

Bu rükünlerden herhangi birinin mazeretsiz olarak terk edilmesi halinde namaz sahih olmaz. Ancak dinimizde sorumluluklar, kulun gücüne göre belirlenmiş (Bakara, 2/286); gücü aşan durumlar için kolaylaştırma ilkesi getirilmiştir. (Bakara, 2/185) Namazın rükünlerinden herhangi birini yerine getirmeye engel olan rahatsızlıklar da kolaylaştırma sebebi sayılmıştır. Buna göre;

Namazı normal şekli ile ayakta kılmaya gücü yetmeyen kimse için asıl olan namazını oturarak kılmaktır. Böyle bir kişi namazını kendi durumuna göre diz çökerek veya bağdaş kurarak yahut ayaklarını yana ya da kıbleye doğru uzatarak kılar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) nasıl namaz kılacağını soran hasta bir sahabiye şöyle buyurmuştur:

"Namazını ayakta kıl. Eğer gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan üzere kıl." (Buhari, Taksiru's-Salat, 19)

Ayakta durabilen ve yere oturabildiği hâlde secde edemeyen kimse namaza ayakta başlar, rükudan sonra yere oturarak secdeleri ima ile yapar.

Ayakta durabildiği hâlde oturduktan sonra ayağa kalkamayan kişi namaza ayakta başlar, secdeden sonra namazını oturarak tamamlar.

Ayakta durmaya ve rüku yapmaya gücü yettiği hâlde yere oturamayan kimse, namaza ayakta başlar, rükudan sonra secdeyi tabure ve benzeri bir şey üzerine oturarak ima ile eda eder.

Ayakta durmaya gücü yetmeyen, yere de oturamayan kimse namazı tabure, sandalye ve benzeri bir şey üzerine oturarak rüku ve secdeleri ima ile yerine getirir.

Kul Rabbine ibadet ederken hem özde samimi olmalı hem de dinin belirlediği şekil şartlarını tam olarak yerine getirmeye özen göstermelidir. Özen ve hassasiyet eksikliğinden dolayı Rabbine karşı sorumlu olacağı bilincinde olmalıdır. Bu sebeple namazını tabure, sandalye ve benzeri şeyler üzerinde kılan müminin ileri sürdüğü mazeretleri kendisini vicdanen rahatlatacak boyutta olmalıdır.

Namazı asli şekline uygun olarak kılmaya engel olmayacak hafif bedeni rahatsızlıklar, bu konuda meşru mazeret olarak görülmemelidir.

Öte yandan, dini açıdan zorunlu ve meşru bir sebep bulunmadıkça camilerde sandalyede namaz kılmak, göze hoş gelmeyen bir görüntü ortaya çıkarmakta ve cemaat arasında tartışmalara sebep olmaktadır. Özellikle üzerinde namaz kılmak amacı ile camilerde sıralar halinde sabit oturakların yapılması, cami doku ve kültürüyle bağdaşmamaktadır. Bu sebeple hastalık ve özürlülük gibi herhangi bir rahatsızlığı bulunan kimselerin, zorunlu olmadıkça namazlarını sandalyede değil, yere oturarak kılmaları uygundur.

65 Pijama / gecelik, eşofman ile namaz kılmak mekruh mudur?

Bir mümin namaz kılarken İlâhî huzura çıkmanın şevk ve heyecanını yaşar. Rabbiyle birlikte olmanın, Ona en yakın bulunmanın zevk ve hazzını tadar. Çünkü, insanın Allah'a en yakın olduğu an, namazın en mühim rüknü olan secde anıdır.

İşte böyle bir hâlette bulunan müminin namaza hazırlanırken de ayrı bir hassasiyet, itinâ ve titizlik içinde bulunması gerekir. Namazın farz, vacip ve sünnetleri yanında, müstehap ve âdâbına da azamî ölçüde riâyet etmesi, onun namazdaki mânevî hisse ve feyzinin derecesini arttıracaktır.

Aynı şekilde namazın mânâ ve ruhuna ters düşen, namazı bozan, mekruh kılan davranış ve hareketlerden kaçınmak, uzak durmak da o nisbette namazın sevap ve faziletini çoğaltacaktır.

Namaz kılarken insanın işlemiş olduğu mekruh sayılan birtakım davranışlar vardır. Bunların bir kısmı vacip veya sünnet-i müekkedenin terkiyle meydana gelir ki, bu çeşit hareket tahrimen mekruha girer. Sünnet-i gayr-i müekkede, müstehap ve menduplardan birini terk etmek ise tenzihen mekruha girer.

Meselâ, tadil-i erkân namazın vaciplerinden birisidir. Rükûdan sonra tam olarak doğrulmadan secdeye varmak tadil-i erkânı terk sayıldığından, tahrimen mekruh işlenmiş olur. Fakat, namazda göğü yummak gibi bir hareket tenzihen mekruha girer.

Tahrimen mekruhlar namazın sıhhatine zarar verdiği, sevabını azalttığı halde, tenzihen mekruhlar için aynı şeyler bulunmamaktadır. Bilerek ve kasdî olarak yapıldığı zaman belki ibadetin faziletine bir eksiklik getirse de, esas itibariyle namazın kendisine, sıhhatine bir zarar vermez.

Pijama veya gecelikle namaz kılmaya gelince; Mehmed Zihni Efendi Nimet-i İslâm isimli eserinde şöyle der:

"Namazda müstehap olan, giyilmesi âdet olan bir elbisedir. Çünkü, mütevaris olan odur. Yani Resul-i Ekrem Efendimiz, Sahabe-i Kiram ve İslâm ulemâsı hep kendi bölgelerinde giyilmesi âdet olan elbiseyle namaz kılmışlardır. Gecelikler de lübs-ü mutad olmakla (giyilmesi âdet olan bir elbise) olmakla, onunla namaz kılmakta kerahet olmaz."[Nimet-i İslâm, s. 579 (Osmanlıca nüsha)]

Buna göre erkeklerin pijama veya eşofmanla, kadınların da tesettürü sağlayabilecek şekilde dikilmiş olan gecelik ve sabahlıkla evlerinde namaz kılmaları mekruh olmaz. Dürer gibi bâzı fıkıh kitaplarında "Siyab-ı bezl ile namaz kılmak mekruhtur." denir. Bunun mânâsı, evin dışında giyilemeyecek kadar pejmürde ve hırpânî olan bir elbisedir. Bundan, kirli, sâdece ev işlerinde giyilebilen bir elbise veya büyüklerin yanında giyilemeyen elbise mânâsını anlayanlar da vardır. Böyle bir elbise ile namaz kılmak ise sâdece tenzihen mekruhtur. 

Askılı atletle namaz kılmak ise, namazda bulunması gereken ciddiyete pek uygun düşmez. Namazın sıhhatine bir zarar vermemekle beraber, bunun üzerine bir gömlek giymek daha münasip olur.

(bk. Mehmed PAKSU, İbadet Hayatımız)

66 Hanefi mezhebine göre, cemaatle namaz kılmak için en az kaç kişi olmalı? Cuma namazı kılabilmek için kaç kişi olmalıdır?

Vakit namazlarının farzlarında, biri imam diğeri cemaat olmak üzere iki kişiyle de olsa cemaatle namaz kılınır. İmama uyan çocuk olsa da olur. Bu nedenle evde, iş yerinde, bağda, her nerede olursa olsun, iki kişi vakit namazlarını cemaatle kılabilirler. Böylece cemaat sevabını alırlar.

Cuma namazı ise, ancak cemaatle kılınan bir namaz olup münferiden, yani tek başına kılınamaz. Diğer farz namazlarda imamla birlikte bir kişinin bulunması cemaat için yeterli olduğu halde, cuma namazında cemaat olabilmek için daha fazla kişinin bulunması, yani cemaati oluşturanların belli bir sayının altında olmaması gerekir.

Cuma namazı kılabilmek için gerekli asgari sayının kaç olduğu hususunda farklı görüşler bulunmaktadır.

Hanefî mezhebinde, İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, cuma namazı için imamın dışında en az üç kişinin daha bulunması şarttır. Bunlar yolcu veya hasta da olsalar bu şart yerine gelmiş sayılır. İmam Ebû Yûsuf'a göre ise, imamın dışında en az iki kişinin bulunması gerekir.

Cuma namazının geçerli olması için, cemaatin sayısı, İmam Ebû Hanîfe'ye göre en azından birinci rek`atın secdesine kadar aranılan asgari sayının altına düşmemeli, hiç değilse bu süre içinde imamla birlikte hazır olunmalıdır. Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre iftitah tekbiri alınıncaya kadar, Züfer'e göre ise ikinci rek`attan sonra teşehhüt miktarı oturuncaya kadar hazır bulunulmalıdır. Cemaati oluşturan kişiler daha önce dağılırlarsa cuma namazı geçersiz olur, yeni baştan öğle namazını kılmak gerekir.

Şâfiî'ye göre ise, bir yerde cuma namazı kılabilmek için akıllı (âkıl), bulûğa ermiş (ergen, bâliğ), hür, erkek, mukim ve oraya yerleşmiş olan en az kırk yükümlünün bulunması şarttır. Buna göre, bir yerde kırk kişi bulunsa da, bu kırk kişiden bir kısmı kadın veya yolcu olsa, ya da ticaret veya öğrenim görme gibi bir amaçla orada bulunuyor olsalar, bu kimselerden oluşan kırk kişiyle cuma namazı kılınamaz. Ayrıca, bu kırk kişinin hepsi veya bir kısmı, yazın veya kışın ya da her iki mevsimde göç eden göçebelerden oluşuyorsa, bu durumda da, cuma namazı eda edilemez. Hatta bu kırk kişinin içinde Fâtiha sûresini okuyamayan bir ümmî bulunsa bu kimse sayıdan düşürülür ve bu durumda sayı kırktan aşağıya indiği için, bu kimselerle de cuma namazı sahih olmaz. Ancak Fâtiha sûresini okumayı öğrenmek için gayret gösterdiği halde bunu henüz başaramamış kimseler sayıya dahil edilir. Cuma namazını kıldıran kişinin yolcu olması durumunda, kendi dışında kırk kişinin bulunması gerekir.

Ayrıca, bu mezhebe göre, namazın herhangi bir bölümünde veya hutbe esnasında sayı kırktan aşağıya düşerse namaz fâsid olur.

Hanbelîler'in görüşü de genel hatlarıyla Şâfiî mezhebinin görüşü gibidir.

Mâlikî mezhebinde meşhur ve tercih edilen görüşe göre, cuma namazı için cemaatin imamdan başka en az on iki kişi olması şarttır. Ancak İmam Mâlik'ten bu konuda kesin bir sayı belirlemeksizin, kırk kişiden az sayıda olan bir cemaatle cuma namazı kılınabilirse de üç dört kişi gibi az bir sayı ile kılınamayacağı yönünde bir görüş de nakledilmektedir. Mâlikîler'e göre cuma namazında imamın mukim olması şarttır.

67 Namazda son oturuşta okuduğumuz "Rabbena,.." dualarını ve anlamlarını yazar mısınız?

Namazda son oturuşta "Rabbenâ âtina" ve "Rabbenağfirli" dualarını okumak sünnettir. Bu duaları okumakla kişi sünnet sevabı kazanır. Okumamaktan dolayı namaz bozulmaz. Ancak sünnet sevabından mahrum kalınmış olur. Okunuşları şöyledir:

Rabbenâ âtinâ duası:

"Rabbenâ âtinâ fid-Dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâbennâr."(Bakara, 2/201)

Anlamı:  "Yine onlardan: 'Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!' diyenler vardır."

Rabbenağ firlî duası:

"Rabbenağfirlî ve li vâlideyye ve lil mü'minîne yevme yekûmul hisâb."(İbrahim, 14/41)

Anlamı: "Ey Rabbimiz! Herkesin hesaba çekileceği günde beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!"

68 Erkek ve kadının çorapsız namaz kılması caiz midir? Çıplak ayakla namaz kılınır mı?

Avret yerleri, erkek ve kadında örtülmesi farz olup başkalarına gösterilmesi harâm olan uzuvlardır.

Erkeklerde avret yerleri, göbekten diz kapağının altına kadar olan kısımdır. Kadınlarda ise avret, yüz, el ve ayaklar dışında bütün vücuttur.

Bu nedenle kadınların çorapsız namaz kılması, bazı âlimlere göre mekruh ise de yine de namazları geçerlidir. Erkeklerin çorapsız namaz kılmalarının ve imamlık yapmalarının ise bir sakıncası yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Yalın/çıplak ayakla namaz kılmak mekruh mudur? Yahudilere benzememek için namazı nalın ile kılmak mı gerekir?

69 Namaz ne zaman farz kılınmıştır?

Önceki şeriatlerde beş vakit namaz yoktu. Ancak vakitleri belirsiz genel anlamda namaz vardı.

Namaz, hicretten bir buçuk yıl kadar önce Miraç (İsrâ) gecesinde farz kılınmıştır. Enes b. Mâlik'ten rivâyete göre özet olarak şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber (asv)'e İsrâ gecesi, namaz elli vakit olarak farz kılındı. Sonra azaltıldı ve beş vakte düşürüldü. Sonra şöyle seslenildi: Ey Muhammed, şüphesiz bizim nezdimizdeki söz bir değişikliğe uğramaz. Senin için bu beş vakit namaz, elli vakit namazın karşılığıdır." (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5; Müslim, İman, 263; Ahmed b. Hanbel, V,122,143).

Her güzel amele on katı ecir verileceği şu ayetle sabittir:

"Kim bir iyilik yaparsa, ona bunun on katı ecir vardır." (Enam, 6/160; ayrıca bk. Neml, 27/89; Kasas, 28/84).

Beş vakit namaz farz kılınmadan önce, Hz. Peygamber (asv)'in ibadet tarzı Cenâb-ı Hakk'ın yaratıklarını düşünmek, Allah'ın yüceliğini tefekkür etmek şeklinde idi. Sabah ve akşam ikişer rekat hâlinde namaz kıldığı da nakledilir.

Daha önceki ümmetlerin de namaz ibadeti vardır. Kur'an-ı Kerim'de Lokman aleyhisselâmın oğluna namazı emretmesi (Lokman, 31/17), Hz. İbrahim (as)'in Hicaz'ın güvenliği için dua ederken namazdan söz etmesi (İbrâhim,14/37), Yüce Allâh'ın, Tur dağında ilk vahiy sırasında Hz. Mûsa (as)'dan namaz kılmasını istemesi (Tahâ, 20/14) örnek verilebilir.

İslâmda namazın meşrûluğu Kitap, Sünnet ve İcmâ'ya dayanır.

70 Sehiv secdesi gerektiren durumlar nelerdir? Sünnetlerde de sehiv secdesi yapmak gerekir mi?

Gerek sünnet namazlarda, gerekse farz olan namazlarda sehiv secdesi yapılır.

Sehiv secdesini gerektirici hallerden bâzıları şunlardır:

1. Fâtiha`dan sonra zamm-ı sûre okumadan rükûa gitmek. Rükû`da iken hatırlarsa, doğrulup sûreyi okur, sonra tekrar rükûa gider. Namazın sonunda da sehiv secdesi yapar.

2. Unutarak Fâtiha`yı iki kere okumak.

3. Vitir namazlarının tekbir ve kunut duasını unutmak. Rükûda iken hatırlasa, doğrulup kunut okumaz. Sonunda sehiv secdesini yapmakla yetinir.

4. Dört rekatlı namazlarda, iki rekat kıldıktan sonra oturmayı unutarak üçüncü rekata kalkmak, yani, ilk oturuşu terketmek. Bu durumda bakılır: Eğer namazı kılan kişi tamamen kalkmış veya kalkmaya daha yakın bir durumda ise, oturmaz; namazı bitirip sonunda sehiv secdesi yapar. Eğer oturmaya daha yakın bir halde ise, oturur; sonunda da sehiv secdesi yapmaz. Tam kalktıktan sonra oturmak ise, namazı bozar.

5. Birinci oturuşta Tehıyyât`ı okuduktan sonra hemen kalkmayıp salâvatları ve duaları okumak yahut da bir rükün edâ edecek kadar gecikmek. Bu durumda eğer salâvattan okunan kısım bir cümle teşkil eder ise "Allahümme salli alâ Muhammedin" demek gibi namazın sonunda sehiv secdesi yapılır. Fakat okunan kısım bir cümle teşkil etmemişse, sehiv secdesine gerek yoktur.

6. Dört rekatlı farz namazlarda, son rekatta oturmaksızın beşinci rekata kalkılacak olsa, beşinci rekatın kıyam, kırâet ve rükûu tamamlanıp secdeye gidilmedikçe, dönüp tekrar oturulur. Tehıyyâtdan sonra selâm verilip sehiv secdesi yapılır. Çünkü bu durumda farz olan son oturuş tehire uğramıştır. Fakat beşinci rekat için secde yapılmış olursa, bu namaz nâfileye döner. Artık buna bir rekat daha ilâve ederek, altı rekatlık bir nâfile namazı kılınmış olur. Dolayısıyla sehiv secdesi de gerekmez.

7. Dört rekatlı bir farz namazın son kadesinde teşehhüd miktarı oturduktan sonra kalkan kimse, hemen oturup selâm verir. Tekrar Tehıyyat okumasına gerek yoktur. Hâtta oturmadan ayakta bile selâm verebilir. Zira farz olan oturuşu yapmıştır. Yalnız ayakta selâm vermekle vacibi terketmiş olur. Sonunda ayrıca sehiv secdesi de lâzımdır. Çünkü selâm tehire uğramıştır.

8. İmama sonradan yetişen kimse, kendi kıldığı rekatlar içinde hatâ yaparsa, o hatâsı için sehiv secdesi yapar.

9. İmamın, açıktan okuması vâcib olan yerlerde gizli; gizli okuması vâcib olan yerlerde de açık okuması... Meselâ öğle namazında Fâtiha ve zamm-ı sûreyi sesli okuması, akşam namazında da içinden okuması gibi. Namazdaki tesbih ve tekbirlerin cehren okunması, sehiv secdesini icab ettirmez.

10. Namaz içinde Fâtiha okunduktan sonra hangi âyet veya sûreyi okuyacağı bir müddet tefekkür edilse, sehiv secdesi icab eder. Çünkü vâcib te`hire uğramıştır.

11. Ta`dîl-i erkânın terki, sehiv secdesini gerektirir.

12. Namazda sehiv secdesini icab eden birkaç hatâdan dolayı tek sehiv secdesi yeterlidir.

Sehiv secdesinde, iki secde ile Tehıyyât`ı okumak ve selâm vermek vâcibdir. Tehıyyât`dan sonraki salâvat ve dualar ve secdedeki tekbirler ve tesbihler ise sünnettir.

Bir namaz içinde, o namazın rek`atları sayısında şüphe etmek, namaz kılan kimse vesveseli biri değilse, kılınan namazı iptâl eder. Yeniden kılmak gerekir. Nitekim vakit varken, namazı kılıp kılmadığında tereddüd eden de o namazı kılar. Namazı tamamladıktan sonra rekat sayısında şüpheye itibar yoktur. Ancak noksan kıldığını kesin olarak anlarsa namazı yeniden kılar.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Sehiv Secdesi Hanefi mezhebine göre...

Sehiv secdesi Şafi mezhebine göre...

71 Abdest aldıktan sonra makyaj yapıp namaz kılıyorum, bir sakıncası var mıdır? Parfüm kullandıktan sonra namaz kılınır mı?

Abdestten sonra yüze krem sürmek veya makyaj yapmak abdesti bozmaz. Bu bakımdan abdest aldıktan sonra yapılan makyajla namaz kılınabilir.

Makyaj yapıldıktan sonra makyajdaki maddeler suyu geçirmeyecek maddelerden yapılmışsa, abdeste mani teşkil edeceğinden, bu maddeler giderildikten sonra abdest alınmalıdır.

Makyaj sürüldükten sonra namaz kılınıp kılınmayacağı hususunda iki noktaya dikkat etmek gerekiyor:

Birisi, makyajda kullanılan malzemede ve kozmetikte pis ve zararlı bir madde bulunmamalı, abdest alırken suyu altına geçirmelidir. Şayet içinde pis madde var ve altına suyu geçirmiyorsa, bu halde iken namaz kılınmaz, bir an önce giderilmelidir.

İkinci nokta ise, kadın makyaj yapıyorsa, bunu kocasından ve emin olduğu mahremlerinden (oğlu, babası ve kardeşi gibi) başkasına göstermemelidir. Yabancı erkeklere o şekilde görünmesi ve dışarı çıkması insanı günaha iter.

Oje ise, namazdan önce abdestle alakalıdır. Bilindiği üzere, abdestin sahih olabilmesi için suyun abdest azalarının dış kısmına temas etmesi gerekir. Eğer abdest azalarına sürülen madde suyun temasına engel oluyorsa abdest sahih olmaz. Oje tırnağa bütünüyle sürüldüğünden suyun alta geçmesine engel olmaktadır. Meselâ mumun abdeste engel olduğu fıkıh kitaplarımızda açıkça belirtilmektedir. Mumu gidermeden nasıl abdest olmazsa, ojeyi gidermeden de abdest olmuyor.

Parfüm hususuna gelince; öncelikle bir hususa işaret etmekte fayda vardır: Bir kere alkollerin hepsi sarhoş edici değildir. Yani Kur'ân'da "hamr" olarak geçen ve "sarhoş edici" özelliği bulunan alkol türleri necistir ve haramdır. Bunun dışında, meselâ, etil alkol cinsinin sarhoş edici bir yapısı olmadığından haram sınıfına girmemekte ve necis sayılmamaktadır.

Bakara Sûresinin "hamr" ile ilgili âyetlerinin tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır bu konuda şu hususlara temas etmekte ve şöyle demektedir:

"Üzüm şarabından yapılmayan ispirto, bira vesaire müskirat içilemezse de elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza mâni olur diye iddia edilemez."

Bu nakilden de anlaşılacağı gibi, deodorant, parfümleri ve kolonyadaki alkol Hanefi mezhebinin bazı imamlarına göre necis kabul edilen alkol cinsine girmediğinden, elbiseye veya bedene sürülmesiyle namaza mâni olmaz. Şâfii ve Hanbeli gibi diğer mezheplere göre pis sayıldığı için, sürülen yeri yıkadıktan sonra namaza durmak gerekir.

72 Kunut dualarının hükmü ve Kunut dualarını bilmeyenin durumu nedir? Kunut dualarını bilmeyen hangi duaları okur?

Vitir namazlarında Kunut duası okumak ve Kunut tekbiri almak vaciptir. Cemaatla kılınırken hem imam hem de cemaat Kunut duasını içinden okur.

Kunut duası okunmadığı takdirde sehiv secdesi gerekir.

Kunut duasını bilmeyenler:

1. Yalnız “Rabbenâ Âtinâ” (Bakara, 2/201) âyet-i kerimesini okuyabilir.
2. Üç defa “Allahümme’ğfirli” de diyebilir.
3. Üç defa “Yâ Rabbî” demesi de caizdir. (bk. Ömer N. Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s. 160)

73 Namazlarda kıraatin, gündüz gizli gece sesli okunmasının hikmeti nedir? Farz namazların 3. ve 4. rekatlarında neden sessiz okuyoruz, hikmeti nedir?

Öğle ve ikindi namazları tek başına da kılınsa, cemaatle de kılınsa kıraatin gizli yapılması vaciptir. Tek başına kılan kimse veya imam kendi işiteceği kadar bir ses çıkararak Fatiha ve sûreyi okur. Gündüz kılınan nafile namazlarda da gizli okumak aynı şekilde vaciptir.

Cemaatle kılınan sabah, cuma, bayram, teravih ve vitir namazlarının bütün rekâtlarında, akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekâtında kıraatı cehrî yapmak, yani sesli okumak vaciptir. Akşam namazının üçüncü rekâtında, yatsı namazının da son iki rekâtında gizli okumak vaciptir. Ancak, tek başına sabah, akşam ve yatsı namazını kılan kimse, isterse kıraati sesli yapar, dilerse gizli olarak okur.

Bu kıraat şekillerinin gündüz namazlarında gizli, gece namazlarında, cuma ve bayram namazlarında açıktan okunmasının hikmeti de tefsirlerimizde şöyle anlatılmaktadır:

Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) İslâma dâvetin ilk yıllarında tebliğ vazifesini gizli olarak yapıyordu. Sahabîlere namaz kıldırdığı zaman da kıraatte sesini yükseltir, namazları cehri kıldırırdı. Müşrikler Peygamberimizin sesli kıraatini duyunca şiirlerle ve uydurdukları sözlerle karıştırmaya başladılar. Peygamberimize de hakaret ederek işi alay etmeye kadar vardırdılar. Müşriklerin bu çirkin hareketine meydan verilmemesi ve Müslümanların eziyetlere maruz kalmamaları için bir âyet-i kerime nazil oldu:

“Namazında sesini ne çok yükselt, ne de fazlaca kıs; ikisi ortasında bir yol tut.” (İsrâ, 17/110)

Âyette, müşriklerin duymalarına mâni olmak için Peygamberimizin sesini yükseltmemesi isteniyordu. [ez-Zemahşerî, Keşşâf, (Kahire: Dârü’l-Mushaf, 1397-1977), III/196]

Bundan sonra Peygamberimiz (asm), öğle ve ikindi namazlarında, müşriklerin eziyetiyle muhatap olamamak için kıraatı gizli yaptı. Akşam namazı vakit ise onların yemek saati, yatsı ve sabah da uyku saatleri olduğundan, bu namazlardaki kıraati açıktan yaptı. Cuma ve bayram namazları da zaten Hicretten sonra farz ve vacip kılındığından, müşriklerin de bir zararı olmayacağından kıraatler cehrî oldu. (bk.Taberî; Zemahşerî, Razî; Kurtubî; Semarkandî, ilgili ayetin tefsiri)

Ancak Mekke müşriklerinin ilk Müslümanlara neler ettiklerinin bilinmesi için, durum kıyâmete kadar yaşayacak insanların ibretine sunulmuş, gündüz namazlarında gizli okunması emri bu hikmetle devam ettirilmiştir. Elbette başka hikmetleri de vardır. Ancak müşriklerin ilk Müslümanlara yaptıklarını hatırlamak bakımından bundaki ibretler akla ilk gelendir.

Bilindiği gibi İslam’daki görevlerin bir kısmı, akılla izah edilebilen “makulu’l-mana”dır. Az bir kısmı da teslimiyeti gerektiren ve akılla izah edilemeyen boyuttadır. Bunun da hikmetleri vardır. Bir hikmeti şudur ki, İslam dininin iki temel esası vardır. Birincisi, iman esaslarıdır. İman ilimdir ve akla hitap eder. İkincisi, İslam esaslarıdır. İslam teslim olmayı gerektirir. Bu sebeple bazen aklın kavrayamadığı bazı unsurları da olacak ki teslimiyet hasıl olsun. Yoksa her şeyi aklına yattığı için kabul ederse kişi o zaman teslimiyet testinden geçmemiş olur.

Bu açıklamalar ışığında denilebilir ki, -hac ibadetinde olduğu gibi- namazın bu şekilde kılınmasında da  teslimiyeti gözeten teabbudî boyut vardır.

İkincisi, namazın ilk iki rekatında kıraatin cehrî olması/açıktan okunmasında Allah’ın huzuruna çıkmanın verdiği sevincin bir yansıması olabilir. Yani, Allah’ın huzuruna çıkan bir kul, huzura kabul edildiği için çok mutludur. Bu aşırı sevincin verdiği coşkudan dolayı içi içine sığmaz ve Rabbinin kelamı olan Kur’an ayetlerini sesli bir şekilde okuyarak bu coşkusunu dışa vurur. Fakat ilk iki rekattan sonra bu coşkulu hâl, yerini âcizliğe, fakirliğe, muhtaçlığa, kusurlu halini görmeye bırakır. Artık sesi-sadası kesilmiş, ilahî huzura çıkmanın verdiği coşkunluk yerine, kulluk şuurunun verdiği bir eziklik ve ilahî mehabetten alınan bir korku ve haşyet kişiyi sarmış olur...

Dikkat edilirse gündüz kılınan öğle ve ikindi namazlarının bütün rekatlarında gizli okumak söz konusudur. Gece namazları sayılan sabah, akşam, yatsıda ise ilk iki rekatte açık okuma vardır. Bu açıdan bakıldığı zaman, konunun gece ve gündüzle de bir alakasının olduğu düşünülebilir. Klasik kaynaklarımıza göre Mekke devrinde gündüz namazları “müşriklerin korkusundan” sessiz kılınıyordu. Gece namazları ise bu korkudan biraz uzak olduğu için sesli kılınıyordu.

Konuyu şöyle değerlendirmek de mümkündür:

Namaz kılmak, imandan sonra gelen en büyük bir kulluk vazifesidir. Beş vakit namazın her birisinin ayrı bir zaman dilimine tahsis edilmesi, Allah’ın o vakitlerdeki tasarruflarına, yarattığı nimetlerine bakar. O halde namazın bütün kâinata, cinlere ve meleklere bakan yönü de vardır.

Gündüz bütün kâinat, bütün varlıklar -insanların gözü önünde- lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile yaptıkları ibadetleri söz konusudur. Böyle büyük bir cemaatin içinde olduğunu düşünen kişi, kendi kulluğunu çok küçük görür ve adeta utancından bu ibadetini gizlemeye çalışır. Gündüz namazlarındaki sessizlik bu hali simgelemektedir.

Gecede ise, -insanın kendi zihnine göre- her şey istirahata çekilmiş, adeta uykuya dalmış ve sessiz-sedasız bir hal almıştır. Bu durumda sessizliği ibadet neşvesiyle bozmak, her tarafı zikir meclisine çevirmek için sesli okumak çok münasip düşmektedir. Bu neşve ve neşe -yukarıda belirtildiği üzere- daha sonra yerini kulluk şuuruna bıraktığı için, ilk iki rekattan sonra yerini tekrar -gizli okuyuşa- sessizliğe bırakır.

Bizim bu gibi hallerden uzak olmamız, bu hakikatin olmadığını göstermez. Saff-ı evvel olan sahabilerin ve tabiinlerin ve her zamanda bulunan salih/muttaki kimselerin namazla ilgili menkıbeleri bu halin varlığına işaret etmektedir.

74 Yatsı namazının farzı cemaatle nasıl kılınır? Farzdan sonra vitir kılınmalı mıdır? Namazdan sonra tesbih nasıl getirilir?

Yatsı namazı, dördü sünnet, dördü farz, ikisi son sünnet ve üçü de vitir olmak üzere on üç rek`attır.

İmama uyan bir kimse, yani muktedî, imam tekbir aldıktan sonra, o da tekbir alarak namaza durur. Yalnız Sübhâneke`yi okuyup sükût eder. Fâtiha ve başka âyet okumaz. İmam rükû`a gittiği zaman, o da rükû`a gider. Rükû`daki tesbihleri söyler. İmam rükû`dan "Semiallahü limen hamideh" diyerek doğrulduğunda ise, "Rabbenâ lekel-hamd" der. Secdeye gittiklerinde de secde tesbihlerini okur.

Üç veya dört rek`atlı namazların ilk oturuşunda sadece Tehıyyât okunur. Son oturuşta ise, Tehıyyât ile beraber salâvat ve dualar okunarak imamla birlikte selâm verilir.

İmama uyan kimsenin, onun arkasında Fâtiha ve zamm-ı sûre okuması tahrîmen mekruhtur. Çünkü imam cemaata riyaseten okumaktadır. İmamın okuması cemaatın okuması yerine de geçer. Nitekim hadîs-i şerîf`te de bu husus sarahaten belirtilmiştir. Ancak İmam-ı Muhammed, imamın kırâeti âşikâre yaptığı namazlarda cemaatın okumasını mekruh görmüşse de, imamın gizli okuduğu yerlerde cemaatın da okumasını câiz görmüştür.

Namazdan sonra okunacak tesbihler:

Namazdan sonra imam ve cemaatin üç kere: اَسْتَغْفِرُ اللّهَ الْعَظيمَ الْكَريمَ الَّذى لا اِلَهَ اِلاَّ هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ وَاَتُوبُ اِلَيْهِ "Estağfirullah elazim elkerim ellezî lâ ilâhe illâ hüve`l-hayyü`l-kayyûmü ve etûbü ileyh" (*) demeleri sünnettir.

Gerek yalnız başına, gerekse cemaatla kılarken istiğfarı müteâkip: سُبْحَانَ اللّهِ وَالْحَمْدُ لِلّهِ وَلا اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ وَاللّهُ اَكْبَرُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللّهِ الْعَلِىِّ الْعَظيم "Sübhânallahi ve`l-ham-dü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahü vallahü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi`l-aliyyi`l-azîm" (**) denir. Herkes Eûzü Besmele çekip Âyete`l-Kürsî`yi okur. Hadîs-i şerîfte:

"Her kim beş vakit namazın sonunda Âyete`l-Kürsî`yi okursa, cennete girmekten onu ancak ölüm men`eder." 

buyurulmuştur. Âyete`l-Kürsî`den sonra İhlâs ve Muavvizeteyn (Felak ve Nas) de okunabilir. Bundan sonra 33 defa Sübhânallah, 33 defa Elhamdülillâh, 33 defa da Allahü ekber denir.

Tesbihleri el ile saymak sünnettir. Peygamberimiz (asm) parmaklarıyla tesbih ederlerdi. Fakat tesbih kullanmak da câizdir. Sahâbelerden taş sayarak tesbih edenler olmuştur. (Ebû Hüreyre Hazretlerinin düğümlü ipliği vardı. Onunla tesbih ederdi). El ile tesbihleri saymak, tesbih ile saymaktan efdaldir.

Bundan sonra: لا اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَريكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَئٍ قَديرٌ "Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerike leh. Lehü`l-mülkü ve lehü`l-hamdü ve hüve alâ külli şey`in kadîr..." (*) سَبْحَانَ رَبِّىَ الْعَلِىِّ اْلاَعْلى الْوَهَّابِ "Sübhâne rabbiye`l-aliyyi`l-a`le`l-vehhâb" denilerek eller göğüs hizasına kaldırılır. Avuç içi yüze doğru meyilli olacak şekilde açılarak dua yapılır. Dua bittikten sonra yüz meshedilir. 

* Yüzü mesh, duada el kaldırmanın sünnetidir. El kaldırmadan dua edilmişse, yüzün meshi gerekmez. Yüzün meshindeki hikmet, bereketin kendisine gelmesi ve içine sirayetidir. Ve belânın def`ini, atânın husûlünü ummaktır. Tek elle mesh yapılmaz. Namaz tesbihatının ehemmiyetine dair Peygamberimiz (asm)'den şu hadîsi şerifler rivâyet edilmiştir:

1. "Kim ki her namazın sonunda 33 kere Allah`ı tesbih eder, 33 kere Allah`a hamdeder ve 33 kere de tekbir getirir ve sonunda da "Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerîke leh. Lehü`l-mülkü ve lehü`l-hamdü ve hüve alâ külli şey`in kadîr." derse, deniz köpüğü kadar da olsa günahları afvedilir." (Müslim).

2. "Muhacirlerin fakirleri Resûlüllah`a (asm) geldiler ve:

Servet sâhipleri yüksek dereceleri ve ebedî nimeti kaptılar. Bizim gibi namaz kılarlar, bizim gibi oruç tutarlar. Ve onların artan malı vardır. Onunla hac ederler, umre yaparlar, cihâd ederler ve sadaka verirler." dediler. Resûlüllah (A.S.M.):

"Size bir şey öğreteyim mi? Sizi geçenlere onunla yetişecek ve sizden sonrakileri onunla geçeceksiniz ve sizin gibi yapmadıkça hiçbiri sizden daha sevablı olmayacaktır." buyurdu.

"Evet yâ Resûlâllah!" dediler. Resûlüllah (asm) de:

"Her namazın sonunda 33`er defa sübhânallah, elhamdülillâh ve Allahü ekber diyeceksiniz." buyurdu."

3. "Her farz namazın sonunda 33 defa Sübhânallah, 33 defa Elhamdü lillâh, 33 defa Allahü Ekber diyen, hasara (ziyana) uğramaz."

4. Ebû Said el-Hudrî (ra) rivayet ediyor: Resûlüllah (sav):

"Allah Teâlâ`nın rızasını kazanmaya vesile olan amelleri çok yapınız." buyurdu. Ashap:

"Bu ameller hangileridir?" dediler.

"Allahü Ekber. Lâ ilâhe illâllah, Sübhânallah, Elhamdülillâh, Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh sözlerini söylemektir." buyurdu. (Hâkim, Müstedrek).

5. Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor: "Resûlüllah bir gün:

"Zırhlarınızı giyiniz.", buyurdu. Ashap:

"Yâ Resûlâllah! Düşman mı geldi?" dediler.

"Hayır, Cehennemden korunma zırhını giyiniz: Sübhânallah, Elhamdülillâh, Lâ ilâhe illâllah, Allahü ekber, deyiniz. Bunlar kıyamet günü, önünüzden, arkanızdan sizi korurlar." cevabını verdi. (Hâkim, Müstedrek).

İlave bilgi için tıklayınız:

Vitir Namazının Kılınışı...

75 Namaz kılarken sure veya duayı yanlış okumak namazı bozar mı; tekrar baştan alınıp okunabilir mi?

El-Fevaid kitabında deniliyor ki: "Namazda kıraatte fahiş hata yaptıktan sonra dönüp onu doğru okuyan kimsenin namazı bozulmaz. İ'rablarda da hatâ yapıp sonra bunu düzeltenin de namazı caizdir." (bk. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/285-286.)

Namazlarda okunan sürelerda hata yapılırsa bakılır, eğer mana bozuyorsa namaz bozulur. Mana bozulmadığı takdirde namaz bozulmaz.

Zammı süreyi okurken hata edilse ve o hatayı düzeltmek için baştan alınırsa veya başka sureye geçilirse sehiv secdesi gerektirmez. Ancak sure okunmasa veya yanlış yapılıp baştan alınmazsa sehiv secdesi gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bazı kimseler Fatiha suresinin 5. ve 6. ayetlerini "ihdinessıratalmüstakim sıratallezine" şeklinde okuyorlar. Bunun "ihdinessiratalmüstakim siratallezine" şeklinde okunması gerekmez mi?..

76 Namaza mani olan pislik ne kadardır? Bir damla da olsa vücuttan çıkan idrar abdesti bozar mı? Bu kadar kir namaza mani midir?

Bir damla dahi olsa vücuttan çıkan idrar abdesti bozar. Ancak Hanefi mezhebine göre elbiseye veya bedene bulaşan idrar el ayası kadar bir alandan az bir yere yayılmışsa bu namaza mani değildir. El ayasından fazla bir alana yayılan idrar namaza manidir. Katı pislikten de üç gramdan fazlası elbise veya bedende bulunursa namaza manidir.

Galiz necâsetten sayılan maddeleri şöylece sıralayabiliriz:

1. İnsan vücudundan çıkan ve abdest veya gusül almayı gerektiren her şey: İdrar, kazurat, meni, mezi, vedi, kan, irin, sarı su, ağız dolusu kusmuk, hayız-nifas ve istihaze kanları gibi...

Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre, meni temizdir, bulaştığı yeri necis yapmaz.

2. Eti yenmeyen hayvanların idrarları, ağız salyaları ve tersleri... Ancak eti yenmeyen hayvanlardan çaylak, kartal, atmaca gibi kuş cinsinden olanların pislikleri, hafif necâsetten sayılmaktadır. Eti yenmeyen hayvanlardan, sadece kedinin salyası ve artığı temiz kabul edilmiştir. Kedi, insanlarla çok düşüp kalktığından, ev eşyasına her zaman dokunduğundan ve insanın elini, v.s. yaladığından, insanlara güçlük olmaması için, Allah Teâlâ onun salyasını ve ağzını pis saymamıştır. Böylece biz kullarına büyük bir kolaylık kapısı açmıştır. Nitekim Resûlüllah Efendimiz (asm), bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

"O (kedi) pis değildir. Ancak o sizin etrafınızda çok dolananlardandır."

3. Bütün hayvanların akan kanları...

4. Eti yenen hayvanlardan tavuk, kaz, ördek ve hindi gibi kümes hayvanlarının tersleri... Eti yenen hayvanlardan serçe, güvercin gibi havada pisleyen kuşların tersleri, temiz kabul edilmektedir.

5. "Meyte" tabir edilen leşler, yani, karada yaşayıp besmele ile boğazlanmaksızın ölen kanlı hayvanlar ve bunların tabaklanmamış derileri...

Hayvan boğazlanarak öldürülmekle beraber, bu boğazlama işlemi şeriatın tarif ettiği şekilde yerine getirilmemişse, bu hayvan da leş (meyte) hükmündedir, pis sayılır, eti de yenilmez. Hayvanı boğazlarken kasden, bile bile besmeleyi terketmek gibi. Besmeleyi çekmeyi unutmakta ise, bir beis yoktur.

6. Alkollü içkilerden şarap da galiz necasettendir. Bunda, bütün fıkıh âlimlerinin ittifakı vardır. Şaraptan başka olan alkollü içkilerin necâset durumlarının ne olduğu hususunda üç görüş vardır: Kimisi bunları galiz, kimisi de hafif necâset sayar. Bâzılarına göre de, bu içkiler, maddeleri itibariyle temizdir. Şu hususa dikkat edilmelidir ki, bu ihtilâf sadece şarap dışındaki alkollü içkilerin maddelerinin temiz olup olmadığı itibariyledir. Yoksa bu içkileri içmenin haram olduğunda bütün âlimler müttefiktirler.

Bu pisliğin, kuru veya yaş bir madde olup olmamasına göre, namazın sıhhatine mâni olan miktar değişir. Şöyle ki:

Galiz necâset tabir edilen ağır pislik, kuru bir madde ise, bir dirhem, yani, üç gramdan az olmalıdır. Üç gramdan fazlası, namazın sıhhatine mâni olur. Eğer yaş bir madde ise, el ayası dediğimiz avuç içinden daha geniş bir alana yayılmamış olması şarttır. El ayasından fazla bir kısmı ıslatmış olan pislik, namaza mânidir. Namaz kılabilmek için bu miktardaki pisliklerden temizlenmek farzdır. Bu miktarlardan aşağı olan pislikler, namazın sıhhatine engel teşkil etmez. Ancak yine de bu miktar pisliğin -eğer mümkünse- yokedilmesi sünnettir.

Hafif Necasetten Sayılan Maddeler:

1. Atların ve etleri yenen koyun, geyik gibi ehlî veya vahşî hayvanların idrar ve tersleri... Katır ve merkep tersleri ihtilâflıdır. Galiz necâset sayan olduğu gibi, hafif necâset sayanlar da vardır.

2. Etleri yenmeyen hayvanlardan atmaca, çaylak, kartal gibi havada tersleyen vahşî kuşların tersleri... Güvercin ve serçe gibi eti yenen kuşların tersinin ise, temiz olduğunu belirtmiştik.

Hafif necâsetlerde ölçü, pisliğin, bulaştığı elbisenin veya uzvun dörtte birisini kaplamasıdır. Miktar dörtte birden az olursa namaza mâni olmaz. Çok olursa, namazın sıhhatine mânidir. Yıkamak farz olur. Ancak, ibâdete mâni olmayacak miktarda da olsa, galiz ve hafif her türlü necâsetten temizlenmek takvâya uygun bir davranış olur.

Peygamber Efendimiz (asm), "Temizlik îmandandır." buyururken, temizliğe dikkat edenlerin kuvvetli bir îmana sahip olduklarına işaret etmiştir. Bu bakımdan ister necâsetin galiz kısmından, isterse de hafif cinsinden olsun, kirlenen yerleri imkânımızın müsaadesi nisbetinde temizlemeye çalışır, her ne kadar namaza mâni olmayacak miktarda olsa da, yine tertemiz bir beden ve elbise ile ibadet etmeyi isteriz. Kaldı ki, namaza mâni olmayacak miktardaki pisliği temizlemenin vâcib olduğu da bâzı kitaplarımızda kayıtlıdır.

İlave bilgi için tıklayınız: 

İstibra nasıl yapılır ve elbiseye idrar damlaması namaza mani olur mu?

77 Namaz kılmayı terk ettim; tekrar nasıl başlayabilirim? Namazlarımı aksatmadan kılmam için neler tavsiye edersiniz?

Yaklaşık on beş sene önce, bir arkadaşımızı ziyarete gidiyorduk. Arkadaşlarımızla birlikte otobüsümüzde yol alırken sabah namazının vakti girmişti. Açıkçası, yolun ne kadar süreceğini, sabah namazına yetişip yetişmeyeceğimizi bilmiyordum. Her yolculukta yaşadığım “namaz sancısı” öylesine kaplamıştı ki her yanımı, uyuyamıyordum. Bu güzergâhta ilk defa seyahat ettiğimden, nerede mola verileceğini ve gideceğimiz yere ne zaman varılacağını bilmiyordum. Tecrübeli arkadaşlarımdan birine yaklaştım:

“Namazı ne zaman kılacağız? Ben buraları bilmiyorum, namazı kılacağımız yere geldiğimizde bana haber ver.” dedim. Uykulu gözlerle cevap verdi:

“Tamam kılarız, merak etme.” Sonra da gözlerini kapayıp uyumaya devam etti. Hem de namazını kılan, çok dindar bir arkadaşımızdı o.

“Merak etme” dedi, ama merak etmemem mümkün mü? Ne zaman uyanacak, nasıl uyanacak, belli değil. Hani dese ki, “Seni uyku tutmuyorsa, beni şu saatte uyandır ki hazırlık yapalım.” Tamam. Ama yok. Dakikalar birbirini kovalıyor, sabırsızlık içerisinde sayıyorum saniyeleri. Güneş ışığı doğmak için saniyede üç yüz bin kilometre hızla koşuyor. Etrafta hiçbir çaba yok. Keşke, güzergâhın nasıl olduğunu bilip abdestli olsaydım, hiç değilse arabada kılardım. Şimdi bu da mümkün değil. Çaresiz, bir diğer arkadaşımıza yöneldim:

“Namaz geçmek üzere. Ben şoföre namaz için ricada bulunacağım. Durmazsa ineceğim.” dedim. Kaşlarını çattı, alaycı bir ifadeyle:

“Ya sen aklını mı kaçırdın?” dedi.

Şaşırdım, üzüldüm, kırıldım. Namazlarını kıldığını bildiğim bir kimseydi o. Gerçekten ben aklımı mı kaçırmıştım? Otobüste mışıl mışıl uyuyup, uslu uslu, ses çıkarmadan, Rabbimi düşünmeden oturmalı mıydım? Kendimi sorguladım. Sabah namazını bu kadar düşünmekte haksız mıydım? Cevabını, merhum babamdan dinlediğim şu hatırada bulabilirsiniz:

Babam, 1950’lerde Emirdağ’da, dayısına misafir oluyor. Onların iş yeri, büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretlerinin kaldığı evin tam karşısında. Geceyi dayısıgilde geçiren babam, sabahleyin bir ağlama sesiyle uyanıyor. Şöyle anlatıyor babam:

“Baktım ki, dayımın oğlu hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Kocaman delikanlı, ama çocuk gibi gözyaşı döküyor. Bu durum karşısında, başına kötü bir olay geldiğini veya acı bir haber aldığını sanıyor.

“Hayrola Ceylan, neyin var, niçin ağlıyorsun?” diye soruyor. Aldığı cevap ilginç:

“Sabah namazına kalkamadık. Baksana, güneş doğmuş. Onun için ağlıyorum.”

İşte ikinci bir örnek: Olay, Mehmed Paksu Hocanın dedesinin başından geçiyor. Dedesi tarlaya ekin biçmeye gidiyor. Tabiî, uzun yaz günlerinde geç saatlere kadar çalışıyor. Yorgun ve bitkin bir şekilde uyuyor. Sabah kalktığında bir de ne görsün? Güneş doğmuş ve sabah namazı kaçmış. Namazı kaçırdığına o kadar üzülmüş ki, hıçkırıklara boğulmuş. Beyaz sakalını kırmızı toprağa sürerek, ağlıyor ve sürekli şöyle diyormuş:

“Ben ne yaptım, ben ne yaptım da sabah namazını kaçırdım?”

O kadar ağlamış ki, beyaz sakalı, toprağa sürmekten dolayı kırmızılaşmış. Evet, namaz için ağlanır, namaz için akıl kaçırılır, ona can ve canan feda edilir. Ama şimdi bu gerçek tam anlaşılmıyor. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, sabah namazını düşünmek “delilik”, kalkamayınca ağlamak “gariplik” olabiliyor!

Gerçekten sabah namazını kaçırınca üzülmemiz gerekmez mi?

“İmandan sonra en büyük ve en mühim mesele olan namaz”ın bir vakti geçirilince hiçbir şey olmamış gibi normal mi karşılamalıyız?

Bir vakit namazı kaçırmak sıradan bir hadise mi?

Sabaha kadar dünya kupası maçlarını izlemek mantıklı, ama sabah namazını düşünmek gereksiz mi?

Oysa, uykusundan uyanamadığı için üniversite imtihanını kaçıran bir genç, üzüntüsünden, kahrından, yeri göğü yıkabiliyor. Peki, Peygamberimizin (a.s.m.), iki ayrı hadiste, “Dünya ve içindekilerden hayırlıdır.” dediği sabah namazının sünneti ve farzı, bir maç kadar önemli değil mi? Dünya ve içindeki tüm hazinelerden daha değerli olan sabah namazı, bir üniversite imtihanı kadar ehemmiyet taşımıyor mu? Namaz için ağlamak, üzülmek gerekmiyor mu?

Büyük velîlerden Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri bir gün sabah namazına uyanamaz. Sabah olduğunda o kadar üzülür, o kadar ağlar, nefsini suçlayıp yüreği yanarak öylesine bir istiğfar eder ki, bu yüzden sabah namazının sevabından daha fazla ecir kazanır. Bunu gören şeytan ertesi gün o zatı erkenden sabah namazına uyarır. Çünkü, mü’minler sevap kazandıklarında şeytan kahrolur. Madem ki, o zatın namaz kılamaması Allah’a daha çok yalvarmasına sebep olmuştur; şeytana düşen onun ikinci kez gözyaşı döküp yalvarmasını engellemektir.

Acaba bu zamanda, sabah namazını kaçırdığında ağlayan, pişman olan, tövbe ve istiğfar eden, nasıl kalkabilirim diye çırpınan ne kadar mü’min var dersiniz?

Elimizde çok sağlıklı bir istatistik yok. Ama şu kadarını söyleyebiliriz:

Üç büyük ilimizdeki üniversiteli gençler arasında yapılan bir ankete göre, beş vakit muntazam namaz kılanların oranı yüzde on. Bunların da en çok kaçırdıkları namaz, hiç şüphesiz sabah namazı. Beş vakit namaz kılan mü’minler içinde, haftada, ayda veya birkaç ayda bir sabah namazı kaçıranların sayısı oldukça fazla. İsterseniz, başta kendi nefsinizde, sonra çevrenizde küçük bir araştırma yapın. Bu acı gerçeği bütün çıplaklığıyla göreceksiniz. Oysa sabah namazı ve tüm farz namazlar, başta Peygamberimiz (a.s.m.) ve onun güzide ashabının üzerinde titrediği muhteşem bir ibâdettir.

Bir mü’min sabah namazını kaçırdığında “aklını kaçırmış gibi” deli divane olmalı, tepesi atmalı, dünyası kararmalı, kahvaltı yapacak bir iştah bulamamalı, akşama kadar kendini cezalandırmalıdır. Sabah namazı kaçtığı gün, yer yerinden oynamalı, aklı başından gitmeli, tövbe ve istiğfar için Allah’a el açmalı, yalvarmalı, af dilemelidir. Ve hepsinden önemlisi, sabah namazını kaçırma işini kesinlikle “sıradan” görmemeli, “olabilir” kabul etmemeli; nefsine, gafletine, uykusuna isyan etmelidir. Hemen, “Nerede hatâ ettim? Hangi tedbiri almalıyım ki, bir daha bu acıklı azaba düşmeyeyim?” diyerek çözüm arayışına girmeli, çözümü bulmalı ve derhal uygulamalıdır.

Çünkü, söz konusu olan çocuk oyuncağı değil, sıradan bir olay değil, üç günlük dünya hayatını ilgilendiren bir mesele değil. Sözünü ettiğimiz; bizim, kâinatın ve her şeyin Sahibi, Sultanı, Yaratıcısı olan Allah’ın huzuruna girme; Onun dergâhında secdeye kapanma; canımız, cananımız, biricik varlığımız, sevenimiz, sevgilimiz olan Zât-ı Zülcelâle ibadet etme meselesidir. Dünyada hiçbir şey bundan daha mühim, daha lüzumlu, daha sevimli, daha vazgeçilmez olamaz. Eğer burada bir eksiğimiz varsa, hatâ bizdedir.

Bir mü’min, haftada bir, ayda bir sabah namazı kaçırmayı normal göremez, kabullenemez! Namazlarımızı kaçırıyorsak, bu gidişe dur demek, silkinmek, titremek, ihmalimize isyan etmek, “Artık yeter” demek durumundayız. Kulu olmakla iftihar ettiğimiz Rabbimiz bizden böyle bir umursamazlık, böyle bir vurdumduymazlık istemiyor. Ümmeti olmakla şereflendiğimiz Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.), bize ihmalkârlığı ders vermiyor. Onun bütün ömründe kaçırdığı sabah namazı sadece bir tanedir. O da, savaş dönüşü, aşırı yorgun ve uykusuz olduğu bir zamanda, nöbetçinin uyuması yüzünden ve belki de ümmetine böyle durumlarda nasıl davranması gerektiğini ders vermek hikmetiyle olmuştur. Gerçek bu iken sabah namazına duyarsız kalamayız.

Sabah namazı için nasıl bir durumda olursak olalım, ister onu haftada bir, ister yılda bir, hattâ birkaç yılda bir kaçırıyor olalım; yeni bir ubudiyet şuuruyla donanmak, yeni bir cehd ve gayret kılıcını kuşanmak, yeni bir tebliğ ve ikaz harekâtı başlatmak durumundayız. “Namaz için ne yapabilirim?” diye çırpınan bir ruhun, zonklayan bir beynin çözüm arayışlarıdır. Allah’a karşı hiçbir hasenesini göremeyen, “günah hamalı” olmaktan başka elinde bir sermayesi bulunmayan, ama Allah’ı sevdiğine inanıp, Ona hakkıyla ibâdet edemediğine yanan bir kardeşinizin çözüm önerileridir.

Bazı Müslümanlar, “Niçin namaz kılmıyorsunuz?” sorusuna çok basit mazeretler gösteriyorlar. İleriki bölümlerde daha geniş işleyeceğimiz gibi, “İşim çok, zamanım yok, hastayım” gibi, hiçbir geçerliliği olmayan bahaneler üretiyorlar. Oysa namazın ölümden, bayılmadan başka hiçbir ciddi mazereti yoktur. Çünkü namaz, savaşta, yoğun iş anında, hasta iken, yolculuk esnasında da kılınır. Namaz bu tür basit bahanelerle aksatılamaz. Sadece bazı kolaylaştırıcı yöntemler vardır. Çünkü, namaz Rabbimizle buluşmaktır. Bizi yaratanla buluşmaya hiçbir şey engel olamaz, olmamalıdır.

Namazın vakti girdi mi, uygun zaman, uygun ortam ve uygun yer yok diye namaz kazaya bırakılamaz. Bir yolculuk sırasında sabah namazının vakti girmişti. Otobüsümüz bir caminin önünde durdu. Hava şiddetli soğuktu ve her taraf karla kaplıydı. Caminin avlusunda bir tulumbadan başka abdest alacağımız çeşme yoktu. Hemen tulumbadan su çekerek sırayla abdest aldık. Cami henüz açılmamıştı. Kıbleyi camiye göre belirleyerek karlar üstünde namazımızı kıldık. Soğuktu, üşüyorduk. Ama, içimiz sımsıcaktı. Görevimizi yapmış, huzur içinde yola devam etmiştik.

Namazı terk etmenin azabı çok şiddetlidir

Namazı hiçbir mazeret olmadan kazaya bırakmanın cezası çok büyüktür. Namazı kılmamak, Cehennem azabını hiçe saymak demektir. Bir kibriti yaksak, sadece çöp sönünceye kadar elimizi ateşine tutmaya kalksak, acısına dayanamıyoruz. Yüz derecede kaynayan suya elimizi sokamıyoruz. Allah’ın azabına karşı umursamaz olabilir miyiz? Şu ayet meali, Allah’ın azabına karşı kendini güvende hissetmenin büyük bir hata olduğunu gösteriyor:

“Yoksa onlar, nimetler içinde yüzerken Allah’ın azabının ansızın gelmeyeceğinden mi emin oldular? Hüsrana düşmüş bir topluluktan başkası ise Allah’ın azabından emin olmaz.” (A’raf , 7/99)

Hiç kimse, Allah’ın azabına karşı korkusuz ve ilgisiz olamaz. Üstelik namaz gibi bir ibadet söz konusu olduğunda, kendimizi rahat hissedemeyiz.

Bazı kimseler, “Ben yanmayacağım, ruhum yanacak” gibi gerçekle ilgisiz sözler sarf ediyorlar. Cehennem azabı, bedene ve ruha uygulanacaktır. Hem ruha bile uygulansa, ruh bizim değil mi? Üstelik Cennete gidip sonsuza dek mutlu olmak varken, niye azaba talip olalım?

Namazı hiç kılmayan veya sık sık kaçıran insanlar, birçok bahane uydururlar. Namaza engel gösterilen hiçbir şeye “mâzeret” gözüyle bile bakmadığım için, ısrarla “bahane” kelimesini kullanıyorum. Çünkü, namazın mazereti ancak ölüm riski, koma hâli ve bayılma gibi aşılamayacak engeller olabilir. Bunun dışında bizim nefsimizin gösterdiği engeller, çok basit ve kolayca aşılabilecek bahanelerden başka bir şey değildir. Şimdi bu bahaneleri tek tek işleyerek çürüteceğiz.

Önemini bilmemek

Namaz kılmamanın en büyük sebebi, önemini bilmemektir. Namazın ne büyük bir ehemmiyet ve kıymet taşıdığını bilmeyen nice Müslüman, “İşin var, sonra kılarsın”, “Neyse sonra kaza edersin” gibi cümleler kullanırlar. Oysa namaz o kadar önemlidir ki, insanın yaratılış sebebinin en büyüğü budur. Düşünün bir kere: Rabbimiz Kur’an’da meâlen,

“Ben cinleri ve insanları, ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)

buyuruyor. Daha ötesi var mı? Hem Rabbimiz, hem Peygamberimiz (a.s.m.), en büyük ibadetin namaz olduğunu belirtiyorlar. Bu kadar açık gerçek ortada iken farklı bir şey düşünmek mümkün mü? Bizim ve her şeyin yaratıcısı, bizi dirilten ve öldüren, ahirette bizi hesaba çekerek sonsuz bir mükâfat veya azap verecek olan Allah, çok açık ve net bir şekilde, bizi ibadet ve namaz için yarattığını buyuruyor, ısrarla namazı emrediyor. Bizim farklı bahanelerle namazı terk etmemiz, kendi kendimizi aldatmak ve başımızı kuma sokmak olmuyor mu? Evet, içinde bulunduğumuz gafletten uyanalım. Namazı vaktinde, hiç kaçırmadan, ezan okunur okunmaz, dosdoğru ve hakkını vererek kılalım. Eğer hemen uyanmazsak, bilelim ki, Cehennemde uyanmak çok geç olacaktır.

“Allah Gafûr ve Rahîm’dir, affeder” düşüncesi

Namaz kılmayan insanlardan bazıları ve en başta nefsimiz, “Canım ne olacak, Allah affeder” der. Namazı terk eden nice insan, Rabbimizin af ve mağfiretinin sonsuz olduğunu, Onun her şeyi affedeceğini söyler. Oysa bu, şeytanın bir tuzağıdır. Elbette Rabbimiz şirkin dışında bütün günahları affeder. Ama nasıl? Şu ayet meali bizi bu konuda daima uyanık tutmalıdır:

“Ey insanlar! Rabbinizin emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakının. Ve öyle bir günden korkun ki, ne babanın evlâdına, ne evlâdın babasına hiçbir faydası olmaz. Allah’ın vaadi şüphesiz haktır; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da, Allah’ın azabını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin.” (Lokman, 3133)

Son cümle apaçık bir şekilde “Nasıl olsa Allah affeder” diyerek, namaza karşı ilgisiz olmanın yanlışlığını ortaya koyuyor. “Gafûr ve Rahîm” olduğu için namaz konusundaki ihmalimizden dolayı bizi affedeceğini umduğumuz Rabbimiz, açıkça bu konuda bizi uyarıyor, aldanmamızı istemiyor. Biz şimdi, Rabbimizi Kendisinden daha mı iyi tanıyoruz ki, “Affeder, affeder” diye namazı terk ediyoruz? Sanki, “Allah her ne kadar Kur’an’da 70 defa namazı emrediyorsa da, merak etmeyin O merhametlidir, affeder” diyoruz. Öncelikle şu gerçeği unutmayın: Rabbimizin merhametine ve affına güvenerek günah işlenmez. Ancak gafletle günah işlenmiş, ama sonunda pişmanlık duyulup af dilenmişse, o başka. Şu uyarıya dikkat edin:

“Allah katında makbul olan tövbe, o kimsenin tövbesidir ki, onlar bilmeyerek kötülük işlerler de, çok geçmeden pişman olup tövbe ederler. İşte onların tövbesini Allah kabul eder. ” (Nisâ, 4/17)

Demek ki, tövbenin kabul olabilmesi için günahın “bilmeyerek” işlenmesi ve çok geçmeden pişman olunması gerekir. Oysa namazını kılmayan nice insan, hem bile bile bu günahı işliyor, hem de hiç pişman olmadan her gün aynı günahı işlemeye devam ediyor. Evet, Rabbimizin güzel isimleri içinde en fazla olan, “şefkat, af ve merhamet” manasını taşıyanlardır. Rahmetinin, gazabını geçtiğini belirten de Odur. Kendisine ortak koşmaktan başka her şeyi affedeceğini de belirtmiştir. O kadar ki, ömründe bir namaz bile kılmadan affettiği ve Cennete koyacağı insanlar vardır. Ama, bütün ömrünü namazla geçirdiği halde ayağı kayıp Cehenneme yuvarlananlar da bulunmaktadır.

Gafletle günahı işleyip, sonradan ayılan, kendine gelen, şuurlanan bir insan, “Ben ne yaptım, ne büyük hata işledim?” diye sarsılır, ciddi bir pişmanlık duyar ve affedilmesi için yalvarırsa, Rabbimiz affedebilir. Dikkat edin: “Affedebilir” diyoruz. Çünkü, Allah’ın af ve mağfireti hiç kimsenin ipoteği altında değildir. Hiç kimse Ona ait bir yetki hakkında fikir yürütemez, Onu etkileyemez. Ve en büyük günahlardan birisi, “Allah bana azap etmez” düşüncesi, bir başkası, “Ben nasıl olsa Cennetliğim” anlayışıdır.

Tabiî, “Allah beni affetmez”, “Allah beni Cennetine sokmaz”, “Ben kesinlikle Cehennemliğim” gibi düşünceler de yanlıştır. Çünkü, Allah’ın ikramı, ihsanı, affı, bağışı, adaleti hiç kimsenin etkisi altında değildir. Rabbimiz, her hususta olduğu gibi, bütün fiillerinde de tek, bağımsız ve sorumsuzdur. Bunun için diyoruz ki, bırakın günah işlemeden önce, samimiyetten uzak ve çelişki içinde, “Allah affeder” diye düşünmek; günahtan sonra içten ve yürekten tövbe ve istiğfar etsek bile neticeyi bilemeyiz. Ne, “Affedildik” dememiz, ne de, “Affedilmedik” diye düşünmemiz doğrudur. Ölünceye kadar affını ümit eder, azabından korkarız. Bu bakımdan namaz kılmayıp, “Allah affeder” diye düşünmek, büyük hatadır ve namaz için bir özür olamaz.

Daha gençsin, yaşlanınca kılarsın

Namazın bahanelerinden birisi de, henüz genç olmaktır. Gariptir ki, ibadete ve namaza daha bir şevkle sarılmamızı sağlaması gereken gençlik, bazen engelmiş gibi gösterilir. Hatta nefsimiz ve çevremiz, “Daha gençsin, yaşlanınca kılarsın” diyebilir. Halbuki yaşlanıncaya kadar yaşayacağımıza dâir kimin garantisi var? Kim Azrail’le sözleşme yapmış ki? Ölüm genç ihtiyar dinliyor mu? Diyelim bize özel olarak garanti verildi, yüz sene yaşayacağız. Namaza ne zaman başlayacağız? Ölçü nedir? altmış yaşında mı, seksen mi, doksan mı, yoksa ölmeden bir gün önce mi?

Peki ergenlik çağından itibâren yaptıklarımızın hesabı sorulmayacak mı bize? Allah, “Ey yaşlılar, namaz kılın” mı diyor, yoksa “Ey iman edenler, namaz kılın.” mı diyor? İslâmı yaşamak yaşlıların işi mi? Peygamberimiz (a.s.m.), her insanın Allah huzurunda gençliğini nerede geçirdiğinden hesaba çekileceğini buyuruyor. Bu gerçekleri bildiğimiz halde nasıl olur da ezan okunurken ilgisiz kalabiliriz? Evet genç olmak, bizi namaza dört elle sarılmaya sevketmelidir. Çünkü gençlik, hayırlı işler yapmaya en güzel vasıtadır. Gençlikteki enerji, faaliyet, gayret, güç ve kudret, yaşlanınca bulunamaz. Bu enerji ve heyecanı, Allah yolunda değerlendirmek gerekir.

“Zamanım yok” iddiası

Kimi insanlar, “Niçin namaz kılmıyorsun?” dendiğinde, “Zamanım yok” gibi kargaları güldüren bir bahane uydururlar. Şu saçmalığa bakın: Her şeye zaman var, ama yaratılış gayemiz olan namaz kılmak için zaman yok. Kim inanır buna?

Bir gün taksiyle gidiyorduk. On yaşındaki kardeşim öne oturmuş, şoförle sohbete tutuşmuştu. Bir ara söz namazdan açıldı. Şoför, “Biz kılmıyoruz” dedi. Kardeşim çocukluğun verdiği safiyetle “Vakit mi bulamıyorsunuz?” diye sordu. Meğer adam çok mert birisiymiş, “Ne vakit bulamaması oğlum” dedi. “Tembellik ve ihmalkârlık.” Bunun üzerine ister istemez güldük. Şoför, saf gerçeği çekinmeden, eğip bükmeden söylemişti. Çünkü, namaz kılmayı istedikten sonra zaman bulamamak gibi bir problem olamaz.

Hem söyler misiniz, zaman dediğimiz şeyi yaratan, bizim emrimize veren Allah değil mi? Allah bizi yaratıp, her şeyi emrimize veriyor, namazı emrediyor ve biz kalkıp diyoruz ki, “Ya Rabbi, kılacağım, ama zamanım yok.” Ne kadar tuhaf değil mi? Rabbimiz bize koskoca bir ömür bağışlamış. Günde 24 saatten birini namaza vermemizi istiyor. O kadar şefkatli ve merhametli ki, 24 saatimizi ibâdetle geçirsek, Onu hakkıyla takdir etmiş olamayacağımız belli olduğu halde, O bizden bir saat istiyor. Acaba kudretli bir zat size 24 altın bağışlasa, sonra onun birini isteyip, “Eğer bunu verirsen bir müddet sonra sana bir çuval altın vereceğim. Vermezsen hapse attıracağım” dese, bu teklifi reddeder miyiz? Asla! Peki namaza nasıl sırt çevirebiliriz?

“Çalışmak da ibâdettir” gerçeğini yanlış anlamak

Kimi Müslümanlar, namaz kılmamalarına bahane olarak, “Çalışıyoruz ya, çalışmak da bir ibadettir. Çocuğumuzun çoluğumuzun rızkını kazanıyoruz” diyorlar. Şu bahanedeki mantıksızlık apaçık ortada değil mi? Her şeyden önce “ibadet” kelimesi, dinî bir kavram. Bir söz veya fiile “ibadet” diyebilmemiz için onun Allah ve Resulü (a.s.m.) tarafından emredilmesi gerekir. Kur’an’ın neresinde, “Namaza gerek yok, çalışmanız da ibadettir” diyor? Hangi hadis kitabında, “Çalışırken namaz kılmayın, o da bir ibadettir” diyor? Namazı emreden Rabbimiz, bizim çalışacağımızı bilmiyor muydu? Evet, çalışmak ibadettir. Sadece çalışmak değil, yaptığımız her mübah iş, ibadet olabilir. Ama bir şartla: Önce namazı kılacaksınız. Sonra güzel bir niyet taşıyacaksınız. Yani, “Asıl mal sahibi Rabbimdir. Rızkımızı O veriyor. Ancak bu rızkı kazanmak için bizim çalışmamızı emrediyor. Biz de Onun emri ve rızası dairesinde, helâl bir surette rızkımızı kazanmaya çalışıyoruz” diyecek, bu niyetle çalışacaksın. İşte bu niyet ve namazla her yaptığınız davranış ibadet olabilir. Ama namaz kılmadan, mübah işlerimiz ibadet olmaz. Hem ibadet olsa bile, bir ibadet bir başka ibadete bahane olamaz. Söz gelişi, “Namaz kılamam, oruç tutuyorum veya zekat veriyorum” demek, yanlıştır, çelişkidir. Çünkü, namazı da, orucu da emreden aynı zattır. Hiçbir ibadet bir başka ibadete engel değildir. Her birinin yeri ve zamanı ayrıdır.

Hiç bitmiyor, usanıyoruz

Belki nefsimiz şöyle diyebilir: “Bu namaz hiç bitmiyor. Sürekli kıldığımız için usanıyoruz.” Bu sözler nefsimizin bir oyunudur. Çünkü, her gün yemek yiyoruz, su içiyoruz, havayı teneffüs ediyoruz. Hiç bıkıyor muyuz? “Artık yemek yemekten bıktım” diyen bir adam gördünüz mü? Mümkün değil. Çünkü, bunlardan lezzet alıyoruz. Namazdan da lezzet almıyor muyuz? Her şeyin yaratıcısının huzuruna çıkmak, Ona derdini arzetmek, Ondan yardım dilemek, Onun ihsan ettiği kalp rahatlığına, ruh sükûnetine kavuşmak en büyük lezzet değil midir? Siz hiç namaz kılıp da, şikâyetçi olan kimse gördünüz mü? “Aman ne kadar yoruldum, içim sıkıldı, namaz kıldım, kötü yollara düştüm” diyen bir tek insan gösterebilir miyiz? Tam aksine, kim namaz kılarsa rahat ve huzur içindedir. Çünkü namaz, akıl, kalp ve ruhumuzun gıdasıdır. Bunun için namaz kılmaktan hiçbir zaman bıkılmaz. Akıl, kalp, ruh namazdan memnundur. Sadece şeytandan ders alan nefsimiz itiraz edebilir. Ona karşı mücadele etmek, nefsimizi eğitmek, hatta zorlayıp Allah’ın huzuruna getirmek gerekir.

Sihirli formül arayışı

Kimi Müslümanlar, namazla ilgili birçok konuyu bilir. Fakat yine de şöyle demekten kendini alamaz: “Bunları biliyoruz, ama kahrolası nefsimizi ve şeytanımızı bir türlü yenemiyoruz. Ne kadar arzu etsek, içimizde bir isteksizlik var. Hattâ bazen Ramazan’da falan başlıyoruz, bayramdan sonra bırakıyoruz. Yılın birkaç ayında kılıyoruz, sonra terk ediyoruz. Cuma ve bayram namazlarına gidiyoruz, ama vakit namazları olunca başarılı olamıyoruz. Sen bize öyle bir şey söyle ki, namaza bir başlayalım, bir daha hiç bırakmayalım.”

Gerçekten beş vakit namaz kılamayan kardeşlerimizin bir kısmının durumu tıpkı söylediğiniz gibi. Hattâ adam dinî tahsil yapmış, Kur’an’ı baştan sona okumuş, yine de namaz kılmakta zorlanabiliyor. Bunun da çaresi var. Her derdimize devâ olan Kur’an, bunun da yolunu bize göstermiş. Yalnız şuna inanalım: Hiçbir derdin devâsı sihirli formüllerle bulunmaz. Hiçbir problem bir anda çözümlenmez.

Diyelim, bir hastalığa yakalandınız. Hemen bir iki hap yutup kurtulabiliyor muyuz? Bazen yıllarca süren tedâvi, hattâ ameliyat gerekmiyor mu? Âilemizin geçimini sağlamak için parayı nasıl kazanıyoruz? Hiç günde bir-iki saat çalışıp, bir aylık geçimimizi sağlayabiliyor muyuz? Bir öğrenciyi düşünün: Sınıfı geçmesi için bir-iki dakika ders çalışması kâfi mi? İşte bunlar gibi, nefis ve şeytanımızı mağlûp etmek için de, biraz uğraşmamız gerekecek. Önemli bir savaşı hiçbir şey yapmadan, yattığımız yerde kazanabilir miyiz? Namazı isteyerek kılabilmemiz için, önce inancımızın çok güçlü olması gerekir. Çünkü inanç temeldir, namaz ve diğer ibâdetler onun üzerine binâ edilir. Taklidî ve zayıf bir îmanı, tahkîkî ve güçlü yapmanın yolu, Kur’an’ın inançla ilgili âyetlerini çok iyi anlamaktır. Bunların tefsirini okuyup îmanımızı güçlendirmek gerekir. İşte bu hususta Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Risâle-i Nur Külliyâtını çok okumak gerekir. Çünkü bu eserlerde, güçlü bir îman ve tefekkür dersi vardır. Ayrıca namazın önemini anlatan, teşvik eden çok kıymetli bahisler bulunmaktadır. Bunun için onun yazdığı Sözler isimli kitapta bulunan 4., 9., 11. ve 21. Sözü, ayrıca Şualar’daki 6. ve 15. Şua’yı, anlayarak okumak büyük fayda sağlar. Hatta bu bölümleri, tekrar tekrar okuyarak müzakere etmek, birkaç arkadaşımızla derin hakikatleri anlamaya çalışmak gerekir.

Kılacağım, ama duaları bilmiyorum

Kimi Müslümanlar namaz için başka bir bahane uydururlar. Derler ki, “Ben namaz kılmayı tam bilmiyorum, duâların da bir kısmını ezberleyemedim. Böyle namaz kılamam ki...” Oysa dünya hayatı için o kadar çok şey öğreniyoruz ki, neden ebedî hayatımız için birkaç saatimizi verip, bazı duâları öğrenmiyoruz? Geçici dünya hayatımız için o kadar çok teferruat bilgiler öğreniyoruz, dünya kadar paralar harcayarak kurslara gidiyoruz. Namazın kılınışını, farzlarını, vaciplerini, namazı bozup bozmayan şeyleri öğrenmek için biraz zaman harcasak, hiçbir şey kaybetmeyiz; ama çok şey kazanırız. Hem dinimiz o kadar kolay ki, sadece Fâtiha, İhlâs sûreleriyle Ettahiyyâtü’yü ezberleyen bir kimse, bütün farz namazlarını kılabilir. Zaten diğerlerini öğrenmek de zor değildir.

Namazla ilgili konuları hangi mü’minden ricâ etsek bize anlatır. Zaten bu hususta birçok kitap, teyp kaseti ve CD vardır. Bilen birisine sormaktan hiç çekinmeyelim. Dünyaya âit her şeyi soruyoruz da, ebedî hayatımızla ilgili bir hususu neden sorup öğrenmeyelim?

Çok yoğun işlerim var

Nefsin bir başka bahânesi, “İşlerim çok yoğun, vakit bulamıyorum. İşyerinde izin vermiyorlar. Okulda dersimiz var” gibi hususlardır. Peki namaz en mühim iş değil mi? Acaba öğle paydosunda, teneffüslerde, dinlenme saatlerinde beş-on dakika ayırıp namazı kılamaz mıyız? Hem namaz kılmak işlerimizin de rast gitmesine vesile olur. Diyelim ki, okuldasınız. Giriş ve çıkış saatinize göre, zaman ve yer arayışına girmelisiniz. Bazı öğrenciler, okulda kılamadıklarını bahane ederek, hiçbir vakit namaz kılmazlar. Oysa okulda rastladığımız namaz vakti, bir veya ikidir. Kış günleri namaz vakitleri kısa aralıklarla geldiği için biraz zorlanabiliriz. Ama uzun yaz günlerinde ciddi bir problem olmaz. Bazen teneffüs süresi çok kısadır. Abdest ve namaza kâfi gelmez. Ama gönlünde namaz aşkı olan bir kimse, bir teneffüste abdest alır, diğerinde namazını kılar. Yine de süre ve yer sorunu varsa, sadece farzını kılmakla yetinirsiniz. Çünkü, öncelikle ondan sorumluyuz. Kimi okullarda namaz kılacak yer yok. Bunun için hiç değilse farzını, boş bir sınıfta, depoda, okulun herhangi bir yerinde kılmaya çalışmak gerekir. Seccade olarak büyükçe plâstik bir torbayı kullanabiliriz. Marketlerde satılan büyük boy çöp torbalarını kolayca cebimizde taşır, istediğimiz her yerde kılabiliriz. İsteyene namaz kılmak için yığınla formül vardır.

Namaz kılan üç genç, üniversiteye hazırlık kursuna gidiyorlardı. Birisi, akşam namazını kılamadığından söz etti. “Nasıl olur?” dedim. “Siz kılamazsanız, kim kılabilir?” Dersanede namaz kılacak yer olmadığını, hem teneffüs süresinin de sadece beş dakika olduğunu söyledi. Çevredekilerden kıbleyi öğrenip, bir sıranın üstünde kılabileceklerini anlattımsa da, “Hayır, milletin gözü önünde utanırım, kılamam” cevabını verdi. Oysa dersanenin yakınında cami vardı. Önceden abdest alındıktan sonra akşam namazının farzı pekâlâ yetişebilirdi. Hatta farz içindeki bazı sünnetleri terk ederek namazı daha kısa zamanda yetiştirebilirlerdi. Zaman kazanmak için, hiç kılmamaktansa, Sübhaneke, Salli-Barik dualarını okumadan, rükû ve secdedeki tesbihleri de bir kez söyleyerek zaman kazanabileceklerini ifade ettim. Cami uzak olsa bile civardaki bir esnafın dükkânında kılabilirlerdi. Çünkü, ülkemizde namaz kılan insan az değil. Durumumuzu açıkladığımızda birkaç kişi kabul etmese de, elbette kılacak yer gösterenler olacaktır. Hem kılmayanlara da namazın ne derece önemli olduğunu hatırlatmış olurduk.

Bir keresinde akşam namazı kılacaktık. Lüks bir otelde çalışan, yeni Müslüman olmuş birisiyle görüşmüştük. Arkadaşım, “Burada mescit yoktur, ama yine de soralım ki, böyle bir ihtiyaç olduğunu hatırlasınlar.” demişti. Gerçekten de olmadığını söylediler. Ama sormamız faydalı olmuştu. Bütün Müslümanlar, mescide ihtiyaç duydukları yerde bunu sorup araştırsalar, sorumlu kişiler de mutlaka ilgilenirler. Bizler namaz için çırpınalım, Allah yeri de, zamanı da hazırlar. Dinimiz bize çok kolay şartlarda mı ulaştı? Kızgın çöl kumlarında yatırılıp üstüne taş konarak işkence gören Bilâl-i Habeşî’nin yaşadıklarını heyecanlı ve meraklı bir masal gibi okuyoruz. Oysa onun gibi binlerce acı ve işkenceye, bu güzel dinin bize ulaşması için katlanıldı. Biz de birazcık sıkıntı çeksek ne olur ki?

Hastayım nasıl kılayım?

Kimi insanlar vardır. Basit bir hastalıkta bile namazlarını aksatırlar. Ama öbür tarafta yoğun bakımda iken bile namazlarını aksatmayan insanlar vardır. Acaba hasta olunca dünyadaki işlerimizi bırakıyor muyuz? Hasta olup da işini terk etmeyen o kadar çok insan vardır ki... Çok duymuşuzdur, “Falanca müdür veya işadamının bir gün bile işe gelmediğini görmedim.” sözünü. Acaba o kimse hayatında hiç hasta olmadı mı? Demek önem verdiğimiz işlere hiçbir engel tanımıyoruz.

Bir gün çok şiddetli grip olmuştum. O zaman ticaretle meşguldüm. Dükkânımı açmam ve çalışmam gerekiyordu. Namazımı kılıp erkenden yatıyordum. Böylece dinlenip, ağrı kesici ve vitamin alarak hastalığı ayakta atlattım. Belki kendi işim olmasaydı veya bir başka çözüm bulsaydım, iyileşinceye kadar yatardım. Hastalık yüzünden dünya işini ihmal etmiyordum da, namazı niçin ihmal edecektim? Nitekim zaman zaman küçük büyük birtakım hastalıklara yakalandım. Ama hiçbir zaman namazımı terk etmedim. Çünkü namazın hiçbir zorluğu yok. Zaten dinimiz, ayakta duramayacak kadar hasta olanlara oturarak, hatta ayağını uzatarak veya yatarak namaz kılma izni veriyor.

Hastaların iki namazı birleştirerek, takdim veya tehir yapmaları da mümkün. Bu kolaylıklar varken namaz kılmamak, büyük bir hazineden yararlanmamak demektir.

Yıllar önce bir ameliyat geçirecektim. En büyük derdim, namazımı nasıl kılacağım konusu olmuştu. Bazı namaz vakitleri ameliyat sırasında veya yoğun bakım odasında geçebilirdi. İslâm İlmihâlinden hastalık hâlinde namazın nasıl kılınacağı ve teyemmüm konusunu tekrar okudum. Çünkü, önceden bilseniz bile hiç başınıza gelmediği için unutabiliyorsunuz. Bilgilerimi tazeledim. Abdest alamadığım vakitlerde teyemmüm ederek, namazı oturduğum yerde kılabilecektim. Hastanenin bahçesinden temiz bir tuğla parçası buldum. Birkaç vakit namazı teyemmüm ederek, yoğun bakımdaki yatağımda kıldım. Hiçbir sıkıntı ve zorluk çekmedim. Dinimizin abdest ve namazda gösterdiği kolaylık beni rahatlattı. Eğer namazı dert etmeyip, “Nasıl olsa hastayım ve ameliyat olacağım” diye düşünseydim, günaha girecek ve sorumlu olacaktım.

Namazın özü, Allah’ı anmak, Ona yönelmek ve Ona olan bağlılığımızı pekiştirmektir. Eğer bunu abdest alarak ve ayakta yapmaya gücümüz yetmezse, dinimizin gösterdiği kolaylıklarla aynı gayeleri elde edebiliriz. Yeter ki, Rabbimizi unutmayalım ve ibadet edelim.

Elimde yara var, abdestim olmaz

Kimi Müslümanlar normalde namaz kıldıkları halde, abdestte yıkaması gereken bir organda yara olduğunda hemen namazı bırakırlar. Gerekçe olarak, “Elimde yara var, su değdirmemem gerekir. Bu yüzden namaz kılamam.” derler. Halbuki abdest uzuvlarımızdan birisinde yara varsa ve yıkamak zarar veriyorsa, ona su dokundurmadan abdest almamız mümkündür. Eğer yarayı suyla yıkamamız zarar verecekse veya üzerinde sargı varsa, o bölgeyi yıkamadan, sadece üzerini mesh ederek abdest alabiliriz. Kaldı ki, bazı yaralara su da zarar vermez.

Gençlik yıllarımda ayağım yaralanmıştı. O zamanlar hemen doktora gidip göstermeye imkânımız olmadığı için bir eczacıya danıştım. “Kesinlikle suyla yıkama” dedi. Onun tavsiyesine uymakta hiçbir sakınca yoktu. Ama ben, sanki yıkamazsam abdestim olmayacakmış gibi bir zanna kapıldım. Bırakın suyla yıkamamayı, aksine yarayı iyice açıp her tarafına suyu ulaştırıyordum. Abdest suyu şifa oldu. Hiçbir merhem kullanmadığım halde yara kısa sürede iyileşti. Bir yara veya hastalığı çok büyütür, hassas olursanız, gerçekten de iyileşmesi zor olur. Ama gereğinden fazla büyütmezseniz, kısa sürede şifaya kavuşursunuz.

Üzerim temiz değil

Kimi insanlar da bu bahaneye sığınıyorlar. Bir kısmı gerçekten de, insanın üzerini kirleten işlerde çalışıyor, bir kısmı ise üzerinin temiz olmamasını bahane ediyor. Çiftçilik, tamircilik, hayvan bakıcılığı gibi insanın üzerini kirleten işlerde çalışan insanların namaza engel olan hiçbir özürleri yoktur. Bir kere dinen namaza engel olan pislikleri iyi bilmek gerekir. Toz, toprak, yağ gibi maddeler namaza engel değildir. Asıl pislik, kan, idrar, dışkı, şarap gibi şeylerdir. Hanefî mezhebinde, ağır pisliklerin bile bir dirheme kadar olan kısmı mekruh olsa bile namaza kesin engel değildir. Kaldı ki, üzerimiz çok kirli olsa bile, yine çözüm bulmalıyız. Çalışmak için, spor için, yatmak için farklı farklı giysiler alıyoruz. Acaba ebedî hayatımızın anahtarı olan namaz için temiz bir elbise bulundurmak gerekmez mi? Çoğu zaman “Elbisem temiz değil” bahanesini aşmak çok kolaydır.

Bir ameliyat olmuş, hastanede yatıyordum. Beş vakit namazını kılan çok dindar bir arkadaş vardı. Ameliyat olduktan sonra namazı kılmamaya başladı. Her zaman mescitte gördüğüm arkadaşa ne olmuştu da, artık ayağa kalktığı halde bile namaz kılmıyordu.

“Niçin kılmıyorsun?” diye sordum.

“Ameliyattan sonra çamaşırım kirlendi, namaza engel olduğu için kılamıyorum.” dedi.

“Ayağa kalktın, pekâlâ yıkayabilirsin. Eğer gücün yetmiyorsa, bana rica etseydin, yıkardım.” dedim.

“Sağol hocam, düşünemedim.”

“Hatta aşağı kantinde yeni çamaşır satılıyor. Paran yoksa, nasıl olsa pijaman temiz, çamaşırsız kılabilirsin.”

dedim. Daha sonra kılmaya başladı. Ama o zamana kadar yaklaşık on beş-yirmi vakit namazını kazaya bıraktı. Hem de ciddi bir özrü olmadığı halde. Aramızda geçen konuşmayı çok basit ve sıradan kabul edebilirsiniz. Ama, bu basit çözümleri kendisi düşünseydi, birkaç gün namazlarını kazaya bırakmadan kılacaktı. Oysa bir vakit namaz bile bütün dünyaya bedeldir.

İş yerinde izin vermiyorlar

Kimi insanların namaza gösterdikleri engel, “İş yerinden izin vermiyorlar” şeklindedir. Gerçekten de, kimi iş yerleri, fabrikalar, resmî dairelerde yönetici konumunda olanlar, çalışanların namaz kılmalarına imkân vermezler. Ama şunu unutmayın: Hangimiz bir iş yerinde 24 saat çalışıyoruz? Acaba günün beş vakit namazı hep iş yerindeyken mi gelip çatıyor? Değil elbette. Fakat namaz için bahane bulmaya pek hevesli olan nefsimiz, sanal bahaneleri bile ciddi bir engel gibi gösterir. Oysa iş yerinde iken kılmamız gereken namaz en az bir, en fazla üç vakittir. Bu konuda yazın daha rahatız. Ama kışın namaz vakitlerinin arası çok kısadır. Namaz vakitleri, ülkemizin doğusu ve batısında yaklaşık bir saatlik fark gösterir. Bu hususta doğu kısmı daha sıkıntılıdır. Çünkü, öğle, ikindi ve akşam namazları mesai saatlerine denk gelmektedir. Bu durumda yapılacak olan şudur:

Öğle namazını yemek arasında kılmanız mümkündür. İkindiyi biraz geciktirip onun abdestiyle akşamı da kılabilirsiniz. Bazı kimseler çok uzun süre abdest tutabilirler. Bunlar için abdest sorunu yoktur. Eğer namaz kılmanız bulunduğunuz yerde çok dikkat çekiyorsa, sadece farzını kılmakla yetinebilirsiniz. Hatta farzının bile, sünnet ve müstehaplarını bırakıp, sadece farz ve vaciplerini yapabilirsiniz. Böyle durumlarda zaman kazanmak için Sübhaneke ve Tahiyyattan sonraki duaları okumasanız, rükû ve secdedeki tesbihleri de bir kere okusanız yeterlidir. Çünkü, sünneti ve nafileyi yapayım derken, farzı tamamen terk etmek ihtimali var.

Eğer askerlik, iş ortamı, memurluk gibi durumlarda, hiçbir şekilde namaz kılmanıza izin verilmiyor ve büyük sıkıntılarla karşılaşıyorsanız, öğleyle ikindiyi, akşamla yatsıyı birleştirerek öne alma veya erteleyerek kılma konusunu burada da düşünebilirsiniz. Bir hadiste şöyle denmiştir:

“Resulüllah (a.s.m.), korku ve sefer hâli olmaksızın öğle ve ikindiyi birleştirerek, akşam ve yatsıyı da birleştirerek kıldı.” (Kütüb-i Sitte, VIII/401)

Âlimlerin çoğu, korku ve yolculuk olmadan namazları birleştirmeye karşı çıkmıştır. Ancak İbn-i Abbas (r.a.) gibi, bu hadisle amel edenler de olmuştur. İbn-i Hacer, bunu “ihtiyaç” şartına bağlamıştır. Konuyla ilgili geniş bilgi verdiğimiz kaynakta bulunuyor. (Ayrıca bakınız: Nasıl Namaz, Dr. Vehbi Karakaş, s.92.93)

Mutlaka tavsiyelerimiz herkese aynen uymayabilir. Siz, iş yerindeki şartlara göre bir yol takip edeceksiniz. Ama şunu kesin kabul edin: İyi bir motivasyon, gayret ve plânlamayla, namaz için her zaman daha fazlasını yapabilirsiniz. Yeter ki isteyin, daha tavizsiz, daha plânlı, daha başarılı olabilirsiniz.

Askerde nasıl kılayım?

Askerlik, kendine özgü kuralları ve şartları olan önemli bir görevdir. Sivil hayatında beş vakit namazını terk etmeyen nice insan, askerlik süresince namazı askıya alır.

Askerdeyken, sivil hayatında namaz kıldığını öğrendiğim bir arkadaşıma, “Niçin kılmıyorsun?” diye sormuştum. “Buranın ortamı ve şartları çok farklı. İnşallah tezkereyi alınca kılacağım.” demişti. Tezkereyi alıncaya kadar yaşayacağımıza kimin garantisi var? Yaşasak bile geçmişimizden sorgulanmayacak mıyız? Askerde kılmadığımız namazlar sorulmayacak mı?

Askerde iken namaz kılmak yasak değil kuşkusuz. Ama bazı yetkili kişilerin farklı hassasiyetleri olabiliyor. Bir de farklı bir ortama giren gençlerde, “Acaba ne derler, nasıl karşılarlar?” gibi bir kaygı var. Ciddi bir dayanağı olmayan bu endişe, namaz kılmaya karşı isteksizlik oluşturuyor. Oysa tıpkı okul ve mesai saatlerinde yapmamız gereken bir düzenlemeyi askerde iken de yapmak mümkün.

Birçok askerî kışlada cami ve mescit var. Biz askerdeyken komutanlarımız da bu camiye gelirdi ve beraber namaz kılardık. Ancak her şeyin istismarı veya ihmali mümkün. Namaz kılan bazı arkadaşlar çok yavaş hareket ederler, eğitime ve içtimaya geç kalırlar, sonuçta namaza ve namaz kılana karşı bir antipati ve tepki meydana gelirdi. Halbuki, böyle zamanlarda çok hızlı hareket etmek, gerekirse farzlarla yetinmek şarttır. Özellikle yaz mevsiminde namaz vakitlerinin arası açık olduğu için ciddi bir sıkıntı yoktur. Ama kışın ikindi ve akşam namazında sıkıntı olabilir. İyi bir düzenlemeyle, verilen istirahat saatlerinde namazları kılmak mümkündür. Buranın şartları çok farklıdır. Bazen eğitim alanında, dağda, çamurda, karda namaz kılmanız gerekebilir. Bazı muhtemel sıkıntıların tedbirini önceden almalısınız.

Ben askere gitmeden önce oradaki şartları ve ibadet edebilme imkânını çok iyi araştırdım. Zaten sadece askerlik için değil, yolculuğa çıkacak olsam, farklı bir şehre gideceksem, hastane, toplantı, misafirlik gibi kendine özgü şartları bulunan yerlerde bulunacaksam, ilk yaptığım iş, “namazı nasıl kılacağım” konusunda araştırma yapmaktır. Bunun için namaz vakitlerinin ve kıblenin belirlenmesi, abdest alma ve namaz kılma yeri konusunda önceden araştırmalar yaparım. Çünkü namaz, bizim her şeyimiz. Namaz, yaratılış gayemiz, varlık sebebimiz, Ebedî Sevgiliyle buluşma anımız, Onunla randevu vaktimiz. “Her yerde, her zaman bizimle birlikte olan”la buluşabilmek için en ince ayrıntıları düşünmek zorundayız. Bu yüzden askere gitmezden evvel namazla ilgili hazırlık yaptım. Cebimde kolayca taşımak ve seccade olarak kullanmak için büyük boy plâstik çöp torbası aldım. Onun sayesinde uygun olan her yerde namaz kılabiliyordum. Gerçi namaz kıldığınız yer temizse, mutlaka bir seccade kullanmanız gerekmez. Toprak, çimen, beton, tahta gibi yüzeylerde rahatlıkla namaz kılabilirsiniz. Ama yağmur veya kar yağdığında üzerinizin çamur olmaması için plâstik poşet işe yaramaktadır. Her yerde her zaman namaz için istekli olun.

Kışlaya girdiğim ilk gündü. Yemekhanede kayıtlarımız oluyordu. Birkaç saat geçmişti ve ikindi namazı kılmam gerekiyordu. Başımızdaki çavuştan lavaboya gitmek için izin istedim. İhtiyacımı giderdim ve abdest aldım. Sonra bana yol gösteren usta askere, namaz kılabileceğim bir yer olup olmadığını sordum ve bana gösterdiği yerde namazımı kıldım. Akşam ezanı okunduğunda, askerî elbiselerimizi ve botlarımızı giymiştik. Başımızdaki komutandan izin istedim. “Seccaden var mı?” diye sordu. “Var” dedim. Hemen orada, beton zemine plâstik seccademi sererek namazımı kıldım. Hem de botlarımı çıkarmadan. Çünkü, yeni giymiştim ve tertemizdi.

Bu vesileyle bir konuyu hatırlatayım: Çok sıkışık zamanlarda namaz kılmak gerektiğinden botunuzu bir mest gibi kabul edip, onun üzerine mesh edebilirsiniz. Bunun için botunuzu abdestli giymeniz ve iyi bağlamanız gerekir. Botun bağlarını çözmek, ayaklarınızı yıkamak ve tekrar bağlamak epeyce zamanınızı alacağı için mesh etmek size büyük bir zaman kazandıracaktır. Ancak namaz kılarken çıkartmayacağınız için botunuzun temiz olması gerekir. Bunu sağlamak için de mesh ettikten sonra botunuzun tabanını ve çevresini yıkarsanız iyi olur. Daha sonraki toz toprak namazınıza engel olmaz. Çünkü, namaza engel olan pislikler kan, idrar, dışkı, şarap, irin gibi ağır necislerdir. Bunların ayrıntısını ilmihal kitaplarından okuyarak öğrenmelisiniz.

Maalesef dinî konularda yeterli bilginin olmaması, insanların varsayım, tahmin ve zanlarla hareket etmelerine sebep oluyor. Söz gelişi, kimileri bota mesh edileceğini, toprak zemin üzerinde namaz kılınabileceğini, elbiseye bulaşan toz toprağın namaza engel olmadığını bilmiyor. Neticede, yanlış bilgisine göre hareket ederek namazını ihmal ediyor.

Askerde bir başka sorun sabah namazlarına kalkmak meselesidir. Eğer koğuştaki kalkış saatiniz, güneşin doğuşundan sonra ise, daha erken kalkmanız gerekir. Bunun için de, koğuş nöbetçisine not bırakmanız yeterlidir. Ama bazen nöbetçinin unutması veya ihmali mümkündür. Buna karşı da tedbir almalısınız. Ben hem nöbetçiye not bırakır, hem de pilli saatimi sabah namazı için ayarlardım. Saat küçük ve basitti. Ama geçici düğmesine basarak susturduktan beş dakika sonra tekrar çalmaya başlar, 45 dakika susmazdı. Böylece her gün muntazam kalkabiliyordum. “Asker arkadaşım” olan saati hâlâ kullanıyorum. Yolculukta, misafirlikte, tatilde yanımdan ayırmıyorum. Unutmayın: İyi bir saat size sayısız sabah namazı kazandırabilir. Ödediğiniz bedel az, ama kazancınız müthiştir!

Sabah namazıyla ilgili problemlerden birisi, gusül ihtiyacıdır. Bu sorun özellikle askerde daha bir ağırlaşmaktadır. Bunu çözmek için de tedbirler almalısınız. Askerî kışlalarda bir büyük hamam, ayrıca çeşitli yerlerde banyolar vardır. Hamam her gün saat 05’de gusül ihtiyacı olanlar için açılır. Hamamın düzenli açıldığı günlerde bir sorun yoktur. Ama, görevli asker ihmal etmişse ya gidip uyarmak ya da başka bir çözüm bulmak gerekir. Bazı arkadaşlar kışın bile soğuk suyla banyo yaparlardı. Kimisinin bedeni buna dayanır, kimisi ise günlerce hasta olurdu. Tabiî herkes soğuk suya tahammül edemez. Zaten sağlığımızı korumakla görevliyiz. Bu durumlarda hamamla görevli askerle tanışmak, onunla iyi dostluk kurmak ve açılmadığı zaman onu uyarmak önemlidir. Bir keresinde ihtiyaç olduğu için görevli askeri, koğuşuna giderek uyardım ve sorunu çözdüm. Eğer önceden tanışmamış olsam, başından savabilirdi. Ama, belki lâzım olur diye önceden tanışmış, bölüğünü ve koğuşunu öğrenmiştim.

Kafanızda namaz kılma derdi varsa, her şıkka karşı hazırlıklı olur, bir çözüm bulursunuz. Ama bunu dert etmezseniz, sayısız namazı kazaya bırakır, bundan vicdan azabı bile duymazsınız. Mahşerdeki hesap gününde uyanırsınız, ama çok geç olur. Bazen bütün kışlanın kullandığı büyük hamam, onarım veya bakım gerekçesiyle kapatılır. Çözüm olarak sahra hamamı kurulur. Ama, geçici çözüm olduğu için bazen açılması aksayabilir. Bu durumlarda farklı çözümler üretmelisiniz. Bunun için çamaşırhane ve kimi küçük çaptaki banyolardan yararlanmanız mümkün. Ben bu tür bir ihtiyaç için çözüm olabilecek tüm şıkların ilgilileriyle tanıştım, ihtiyaç olduğunda yararlanabileceğime dair söz aldım. Kimine ihtiyacım oldu, kimine olmadı.

Sakın “Birkaç namaz kazaya kalsa ne olur? Henüz ihtiyaç olmadığı halde muhtemel bir problem için tedbir alınır mı?” demeyin. Bir vakit namaz, dünyaya değer! Namaz için çeşitli çözüm ve formüller düşündüğünüz her anınız ibadettir.

Yolculukta nasıl kılayım?

Bu kitabı yazmayı sürdürdüğüm günlerden birindeydi. “Yeni bir çalışmanız var mı?” diyen bir okuyucuma, “Sabah namazına nasıl kalkılır, konulu bir kitap hazırlıyorum.” cevabını verdim. Kitap projemi duyan hemen herkesin dediği gibi, “Bu konuda kitap çapında bilgi var mı?” diyerek hayretini ifade etti. Ben de konunun en ince ayrıntılarına kadar indiğimi, söz gelişi yolculukta bile namazı hiç kazaya bırakmamayı esas aldığımı belirttim. Kendisi işi gereği çok yolculuk yapan birisiydi. “Desene biz yandık. Ben yolculuklarda çoğu kez kazaya bırakıyorum.” dedi.

Yolculuğun özel şartları vardır. Eğer kendi kontrolünüzdeki bir araçla seyahat ediyorsanız, namaz vakitlerinde uygun yerlerde durabilirsiniz. Ama sizin kontrolünüz dışındaki bir otobüs, gemi, uçak, tren gibi toplu taşıma aracıyla yolculuk yapıyorsanız, bazı tedbirler almak zorundasınız. Bunun için sırasıyla şunları yapmalısınız:

a. Vasıta ve zaman seçimi

Gideceğiniz yere kaç saatte gidiliyor ve hangi vakitleri yolculuk esnasında kılmak mecburiyetindesiniz? Saat kaçta çıkarsanız, daha az namaz vaktini yolculukta geçireceksiniz? Seyahat ettiğiniz firma, nerede ve hangi saatte mola veriyor, hangi vakti molada kılmanız mümkün? Firma yetkilileri, namaza duyarlı mı?

Öncelikle bu soruların cevabını araştırıp, baştan tedbir almanız gerekir. Kimi firmaların araç kaptanları ve diğer çalışanları namaza karşı duyarlı, belki kendileri de kılıyorlar ki, mola yerini ve süresini ayarlarken daha esnek davranıyorlar.

Bir yolculukta, araç kaptanına giderek, “Eğer birkaç dakika daha bekleyebilirseniz, sabah namazının vakti girecek ve namazımı kılabileceğim.” dedim. Kaptan kabul etti. Vakit girince namazımı kısa sureler okuyarak kıldım ve hemen otobüse koştum.

Bir keresinde yeni hareket etmiştik ve tam şehir dışına çıkmışken akşam ezanı okunmuştu. Birkaç kişi namaz kılıyordu ve şoföre rica ettik. Hemen bir caminin önünde durdu ve namazımızı kıldık.

Burada dikkat etmeniz gereken, mümkün mertebe önceden abdesti almak ve fazla zaman harcamadan görevinizi yerine getirmektir. Aksi takdirde hem kaptanı zor durumda bırakmış, hem de namaz kılmayanların tepkisini çekmiş olursunuz. Namaz kılmayanları eleştirmek, küçümsemek ve hoşgörü göstermek zorunda olduklarını düşünmek yanlıştır. Onlar şu anda namaz konusunda sizin kadar şuurlu ve duyarlı olmayabilirler. Ama bir gün gelir, sizi bile geçebilirler. Hiç kimseye karşı itici olmamak, herkesin seçimine saygı duymak gerekir. Neticede namazı Allah için kılacaklar, bizim için değil. Namazın sahibi onlara süre tanır ve sabırlı davranırken, bizim aceleci olup ıslahı mümkün olan insanları namazdan soğutmamız doğru olmaz.

b. Mecbursanız araçta kılabilirsiniz:

Namazınızı öncelikle, bir mescidde veya uygun bir yerde, bütün şartlarına uyarak kılmalısınız. Bunun için firma seçimi, çıkış saatiniz ve mola zamanına dair bütün tedbirleri aldığınız halde sonuç olumsuz olabilir. Plânladığınız vakitte mola yerlerinde olamaz ve namaz vakti seyahat esnasında girebilir. Bu durumda ne yapmalısınız? Öncelikle abdestli olmaya dikkat edin. Çünkü, abdestli iken en küçük fırsatı bile hemen değerlendirmeniz mümkündür. Ama buna imkân bulamamışsanız, yine de cesaretiniz kırılmasın. Bu durumda yapmanız gereken, otobüs kaptanına giderek, namaz kılmak istediğinizi, uygun bir yerde durabilirse memnun olacağınızı, nazik bir üslûpla söylemektir. Kimi şoförler böyle bir isteği hemen kabul etmektedir. Ama bazıları, geç kaldıklarını, belirli bir vakitte gitmek istedikleri yerde olmaları gerektiğini söyleyebilirler.

Nitekim bir yolcu böyle bir istekle şoförün yanına gitmiş. Şoför, “Daha sonra kaza edersin” cevabını vermiş. Yolcu da esprili bir şekilde, “Ya ben kaza etmeden önce, siz kaza ederseniz, ne olacak?” diye sormuş.

Bu tür bir olay Mehmed Paksu Hocanın başından geçmiş. Bir yolculukta namazı kazaya bırakmamak için şoförden müsait bir yerde beş dakika durmasını rica etmiş. Şoför reddetmiş, bütün ısrar ve ricaları geri çevirmiş. Az sonra otobüsün ön lastiklerinin ikisi birden patlamış. Şoför aracı güçlükle durdurmuş. Tabiî, lastikler yenileninceye kadar mecburen mola verilmiş ve Paksu Hoca namazını kılmış.

Burada önemli bir husus şudur: Şoför reddettiğinde onunla tartışma yapmak yerine olumlu davranmak en iyisidir. “Nasıl durmazsınız, bu benim en doğal hakkım, ibadet özgürlüğüne saygınız yok mu?” türünden sözler söylemek, onu rencide edeceği gibi, daha da inatlaşmasına sebep olabilir. Bunun yerine, “Yolculuklarımda hep bu firmayı tercih ediyorum. Daha önce böyle durumlarda hep yardımcı olmuşlardı. Zaten fazla bir zaman almaz. Hemen farzını kılıp geleceğim.” gibi bir ifade kullanmak, daha sevimli ve ikna edicidir. Unutmayın: Bütün alanlarda müthiş bir rekabet yaşanıyor ve hiç kimse böyle nazik bir müşterisini kaybetmek istemez.

Uzun yolculuklarda en büyük derdim, namazları vaktinde kılabilmektir. Bunun için defalarca hesaplar yapar, sayısız formül üretirim. Şimdiye dek defalarca otobüs şoförlerine namaz için durmaları ricasında bulundum. Çoğunlukla anlayış ve yardım gördüm. Tüm tedbirlere rağmen dört başı mamur bir namaz kılma imkânınız olmazsa, araçta kılmanız gerekir.

Farz ve vacip namazlarınızı hayvan ya da ulaşım araçlarında kılmanızın zarurî halleri şunlardır:

– Binekten indiğinizde can ve mal emniyetinden endişe ederseniz.

– Vasıtadan inme imkânınız yoksa veya indiğiniz takdirde tekrar yetişemeyip kaçırmaktan korkarsanız.

Bu durumlarda namazınızı araç içinde oturarak kılabilirsiniz. Ancak tren, uçak, gemi gibi vasıtalarda mümkünse ayakta kılınır, değilse oturarak kılınır. Hayvan veya vasıta üzerinde oturarak namaz kılacak olan kimse, secdede rükûdan biraz fazla eğilir. Ancak otobüste öndeki koltuğun üzerine baş koyarak secde etmek mekruhtur.

Hareket hâlindeki araçlarda namaz kılarken kıbleye dönme mecburiyeti yoktur. Aracın gittiği yöne doğru oturulan yerde îma ile namaz kılınır. Bu saydığımız yolları hiç denemeden, hiçbir gayrete girmeyip namazı kazaya bırakmak, büyük bir günahtır. Yolculuk bittikten sonra namazların kazasını yapmakla sorumluluktan kurtulunmuş olunmaz. Çünkü, burada kazaya bırakmayı gerektirecek bir engel yoktur. İlmihallere bakarak yolculukla ilgili seferîlik hükümlerini ve binek üzerinde namazın ayrıntılarını öğrenebilirsiniz. Bu konuları bilmemek, namazı kazaya bırakmak için mazeret sayılmaz. Çünkü, dinimizi yaşamaya yetecek kadar bilgiyi öğrenmeye mecburuz.

c. Cem’-i takdim veya cem’-i te’hir yapabilirsiniz:

Eğer uzun bir yolculuk yapıyorsanız ve birkaç namaz vakti seyahatte geçiyorsa, başka bir çözümden daha bahsedebiliriz. İlmihal kitaplarında genişçe açıklanan bu çözüme, “cem’-i takdim ve cem’-i te’hir” denir. Yolculuk ve hastalık esnasında, öğle ile ikindi, akşamla yatsı namazlarının takdim (öne alma) veya tehir (erteleme) şeklinde birleştirerek tek bir vakitte kılınmasına Hanefî âlimleri karşı çıkmakla beraber, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre bu namazları birleştirerek kılmak caizdir, yapılabilir. Bu üç mezhebe göre, öğle ve ikindi namazları öğle veya ikindi vaktinde peş peşe kılınabileceği gibi, akşam ve yatsı namazları da akşam veya yatsı vakitlerinden birinde beraberce kılınabilir. Ancak bu namazları kılmadan önce takdim veya tehir edileceğine niyet edilmesi şarttır.

Meselâ, öğle namazını ikindi namazıyla birleştirerek ikindi vaktinde kılacak kimsenin, öğle namazını kılabilmesi için ikindi namazının vakti girmeden -yani bir farz namaz kılınacak kadar vakit varken- öğle namazını tehir edeceğine dair niyet etmesi gerekir. Öğle namazı takdim veya tehir edildiğinde her zaman ikindiden önce, akşam namazının da yatsıdan önce kılınması gerekir. Ancak sabah namazı için takdim veya tehir mümkün değildir. Burada Hanefî olan kimseler, dilerlerse diğer üç mezhebe uyarak, takdim veya tehir yapabilirler.

İşte dinimizin böyle kolaylıkları varken yolculukta namazı kazaya bırakmak hiçbir şekilde kabul edilemez.

Kılacaktım, ama unuttum

Bir gün öğle ezanları mü’minleri Allah’la buluşmaya çağırırken, sevgi, heyecan ve şevkle mescide gidiyordum. Çevremdekilere, “Duydunuz mu? Aşağıda toplantı var. Hemen hazırlanın.” dedim. “Toplantı” ne efsunlu bir kelimeymiş ki, insanlar bir anda şaşırıp, katılmak zorunda olduklarını hissettirir bir hayıflanmayla, “Haberimiz yok.” diyorlardı. “Öyleyse şimdi haberiniz oldu.” dedim. “Hemen abdestinizi alın ve koşun.” Bizim için bir vakit namaz binlerce toplantıdan, buluşmadan, sohbetten önemli değil mi? “Namaz uykudan hayırlıdır” diyen Hz. Bilâl (r.a.), aynı zamanda namazın her şeyden hayırlı olduğunu söylemiş olmuyor mu? Devam ettim:

“Askerde komutanımız çağırsa koşarak huzuruna çıkarız. Oysa bizi şu anda huzuruna çağıran, Kumandan-ı Akdes’tir. Ezel ve ebed Sultanıdır. Dünya ve âhiretin Hâkimidir. Kim Ona hayır diyebilir?”

Bir arkadaşım, “Namazı vaktinde ve cemaatle kılmak çok iyi. Ama nefse ağır geliyor.” dedi. Ben aksini düşünüyorum. Namazı vaktinde kılmak, çok hafif ve lezzetli. Asıl onu ertelemek, nefsime ağır geliyor. Namazı kılınca aklım, kalbim, ruhum ve hattâ nefsim rahatlıyor. Namazımı her hatırladığımda, “Ohh, namazımı kıldım” diyorum. Ya namazı ertelediğiniz vakitleri düşünün. Her hatırlayışta, “Şu namazı bir kılsaydım” diye bütün varlığınız bir cenderede sıkılmıyor mu? Namazı kılıp en fıtrî görevinizi yapıncaya değin sanki dünya kadar bir kayanın altında eziliyormuş gibi olmuyor musunuz? Vaktinde kılıp bu acı ve ıztıraptan kurtulmak, üstelik cemaatle kılıp yirmi yedi kat fazla sevap almak varken, niye ruhunuzun bir mengenede sıkılmasına dayanabiliyorsunuz? “Namazı vaktinde kılmayı, en faziletli amel” olarak niteleyen Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.), aynı zamanda bizi bu cendereden kurtarmış olmuyor mu?

Namazı geciktirirseniz, ona önem vermediğinizi göstermiş olursunuz. Erteleyen, ihmal eden, önem vermeyen unutur da. Allah’ın daveti nasıl geciktirilir, nasıl unutulur, O en büyük Sevgiliyle buluşmak nasıl ihmal edilir; havsalanız alıyor mu? Namazı ertelemekten, geciktirmekten, unutmaktan kurtulmak istiyor musunuz?

İşte size en kestirme yol: Onu en büyük işiniz kabul edin, hayatınızı namaza göre programlayın. Kâinatın Sahibi sizi huzuruna çağırdığında ilk işiniz, elinizdeki her şeyi fırlatıp, “Geliyorum Rabbim” demek ve namaza koşmak olsun. Hatta vakit gelmeden hazırlanın, heyecanlanın. Ölümden hayata kaçanların koştuğu gibi koşun ibâdete. Rabbimiz,

“Ey mü’minler! Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman Allah’ı zikre koşun, alış verişi bırakın. Bilirseniz böyle yapmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Cuma, 62/9)

diye buyurmuyor mu? Sadece Cuma için değil, beş vakit için cemaate koşun. Göreceksiniz, o zaman meleklerin ruhaniyatı ruhunuzu kuşatacak, tüm hayatınız baş döndürücü bir hızla, heyecanla ve verimlilikle dolacaktır. Unutur musunuz? Ertelemek yüzünden mahrum bırakılırız namazdan. Küser bize ibadetimiz ve yalnız, yapayalnız bırakılırız yeryüzünde. Yetim kalmak nedir bilir misiniz? Ya ıssız bir çölde terk edilmek? Kimse Allah’ın terk ettiği, yapayalnız bıraktığı kadar yalnız değildir. Erteler misiniz? Hayır, bizi yalnız bırakmıyor O. Günde beş defa Ona çağıran mesajlar çınlıyor kulaklarımızda. Ve her günün binlerce dakikası boyunca onu anlatan çiçeklerin, böceklerin, kelebeklerin, yıldızların arasında yaşıyoruz hayatımızı. Bizi yalnız bırakan biziz. Sahibinden kaçıp ıssız çöllerde kaybolan küçük kedi kimi suçlayabilir?

Anlamakta güçlük çekiyorum: Misafiri olduğum bir genel müdürü bakan telefonla aramıştı. Yıldırımdan kaçarcasına telefona nefes nefese koşmuştu genel müdür. Telefona saldırışını gördüğümde ölümden kurtuluşunun bu telefonla gelecek haberde olduğunu sanmıştım.

Öylesine önemli bir insan sizi aramış olsaydı heyecanlanmaz mıydınız? Vicdanınıza sorun: Şimdi cumhurbaşkanı sizi arasaydı, -onu ister sevin ister sevmeyin- saatlerce bekletebilir miydiniz? Bırakın saatleri, bir dakika gecikir miydiniz? Ama bizim beklettiğimiz basit insanlar değil. Bizi bıkmadan davet eden Allah’ı bekletiyoruz.

Sabahları ekmek kuyruğuna girmiş insanları görürüm. Daha ucuz olan halk ekmekten satın alabilmek için saatlerce ekmeğin gelmesini bekleyen anneler ve dedeler, hatta çocuklar vardır o kuyruklarda. Sabırsızlıklar içerisinde gözleri yollarda, vaktin gelmesini beklerler. Kışın şiddetli soğuğunda o masumların hallerini merak ediyorsanız bir gün siz de o büfelerin önünde bekleşmeyi dener misiniz?

Cemaatle namaz kılmak heyecanıyla camiye koşmak için dede olacağımız yılları mı bekliyoruz? Halk ekmek için saatlerce bekleyenler, camide beş dakika beklemekle ne zenginliklere ulaşabileceklerini bir bilselerdi! Ama biz, kâinatın ibadetini ve üstünlüğünü temsil eden en mükerrem yaratıklar. Biz şefkatli Yaratıcının konuşmaya tenezzül ettiği ve “en güzel sanatım” dediği insanlar. Çaresiz düştüğünde hıçkırıklarla ağlamasını bilenler biziz. Ve biz, her günün aydınlanan sabahında gaybın o hazin, o heyecan verici davetini dinliyoruz. Rabbimiz bizi huzuruna davet ediyor da, yumuşacık yatağımızdan kalkamıyorsak, O bizi sevgisiyle kuşatacağı secdeye, huzuruyla buluşmaya çağırıyor da seyrettiğimiz filmden taviz veremiyorsak, vay hâlimize!

“Tamam gelirim Allah’ım. Duydum bu mesajı. Şu işim bitsin, şu filmin sonunu seyredeyim, sonra gelirim. Gelmek isterim, ama şimdi bu sıcak yataktan nasıl kalkacağım? Lütfen beni başka zaman çağır. Ne olur ısrar etme Allah’ım. Rahmetini başkalarına ver.” der misiniz?

“Haşa” diyen vicdanınız titriyor değil mi? Ama bir ezan boyunca yataktan kalkamayanların, işini bırakamayanların verdikleri mesaj bu değil mi? Televizyonu bırakamadığı için uykusu gelinceye kadar ayakta kalan, sonra da bastıran uykuya esir olup yatsı namazını ihmal edenlerin dilini başka nasıl tercüme edeceksiniz? Hazindir bunlar. Belki gülüyoruz ağlanacak hâlimize. Oysa utancımızdan alnımız ayaklarımızın altına kapanmalı. Pişmanlığımızın verdiği acı kalbimizi ezen dağlar kadar büyük olmalıydı. Bir an o ezan sesinin Hz. Peygamberin (a.s.m.) dinlediği ses olduğunu düşünün. O an sizi davet edenin, ezanı Medine semalarında ilk kez yankılatan Hz. Bilâl (r.a.) olduğunu hayal edin. Bir an farkedin ki, sizden önce o camiye çoktan yetişmiş olan Hz. Peygamberin (a.s.m.) mâneviyatı sizi orada bekliyor. Bir an kapatın gözlerinizi ve dinleyin. Şefkatli sahibinizin “Ey sevdiğim kulum, hâlâ Benim huzuruma gelmeyecek misin?” der gibi olduğunu duyacaksınız. Hâlâ ihmali, ertelemeyi, geciktirmeyi, unutmayı başarabilecek misiniz?

O kadar çok engelim var ki...

Namazın önünde hiçbir engel tanımayın. Emin olun ki, eğer tanımazsanız namaza sizi davet eden Allah, karşınıza çıkmaya yeltenecek her türlü engeli ayaklarınızın altında zelil edecektir. Deneyin. Yanınızda, kâinatı şah damarından yakalayan Allah varken hangi ordular sizi durduracakmış! Hangi şeytan alıkoyabilecekmiş sizi o engin buluşmadan? Biliyorum, hepimiz çeşitli bahanelerle yüzleşiriz. Belki de bazen namazı eda edemeyişimizin nedeni keyfimiz değildir. Hücrelerinize kadar yorgun musunuz? Hastalık iliklerinize kadar kuşattı mı sizi? Zamanınız ve saniyeleriniz bir mengeneye mi sıkıştı? Hiç olmazsa farzları kılabilirsiniz.

Farz, Allah ile bağlarımızı koruyan asgarî sınırdır. Güvenlik bağınızı kopardığınızda boşluğa yuvarlanırsınız. Biz hiçbir rüzgârdan etkilenmeyecek kadar güçlü bir ip cambazı değiliz. Kalbimizi hedef seçen kurşun yağmurları arasında yürüyoruz bu hayat ipinde. Semanın sonsuzluğuyla bizi bağlayan farzları da terk edersek, kaçırdığımız ipin ucunu bir daha yakalayamama tehlikesi var. Bir vakit namazı kılamazsanız diğer namazı da kılamayabilirsiniz. Bir defa koptuğunuzda, bağışlayan rahmet aşağılardan sizi yakalamazsa çukura çakılmanız mukadderdir.

Namaz paraşütünü terk eden bazı insanlar öylesine vahim koptular ki, kayalara çarpan vücutları bir daha toparlanamadı. Nefis asla doymaz, tatmin olmaz, isteklerini bitirmez. Kopardığı bir tavizi daha büyük bir talep takip edecektir. Elinizi alırsa kafanızı da götürmek isteyecektir. Nefsine selâm veren ona borçlu çıkacaktır. Tercih sizin. Uzatmadığınız kalbinizden hangi rahmetin tutmasını bekleyeceksiniz ki?

Eğer bir gün, şeytan tüm bahaneleri tank yapıp üzerinize yürürse, eğer bir gün nefsiniz yüreğinize taktığı zincirle sizi sürükleyip götürmek isterse, kimden koparılmak istendiğinizi hatırlayın. Bu kopuş, anadan, babadan, yârdan, yurttan kopuş gibi değildir. Candan kopmak böylesine hazin olamazdı. Kimden koparılmak istendiğinizi görün. Nasıl, bir arslan gibi güçleneceğinizi, çelik gibi bir iradeye sahip olacağınızı anlayacaksınız. O zaman hiçbir engel Yaratıcınızla olan bağı koparmayı başaramayacaktır.

Namaza karşı forvette oynayan veya kalecilik yapan bir futbolcunun psikolojisiyle hareket etmelisiniz. Bunların ikisinin de gözü toptadır. Golcü futbolcu “Nasıl etsem de gol atabilsem.” diye gözünü kırpmadan topu izler. Kaleci de, “Aman topu kaleye sokmayayım.” diye devamlı topu takip eder. Gol fırsatını kaçırmayı veya gol yemeyi, sanki ölüm gibi acı görürler. Bilirler ki, milyonlarca taraftar onları izlemektedir. Onların başarısıyla sevinecek, hatasıyla acıya boğulacaklardır.

Namaz için ezan okunduğunda bizleri kimlerin izlediğini hiç düşündünüz mü? En başta Rabbimiz huzuruna bekliyor. Bizim kendilerini göremediğimiz, ama ruhen her zaman etrafımızda olan melekler, nebiler, evliyalar bizim namaz için koşmamızı istiyorlar. Allah’ın huzuruna coşkuyla koşuyorsak, mutlu oluyor, ihmal edersek hüzne gark oluyorlar. Yine ihmal eder misiniz?

Madem ki dinimizde imandan sonra en büyük hakikat namazdır; aklımız, kalbimiz, ruhumuz, duygularımız namazla dolmalı, onunla doymalı, bütün zerrelerimizi Allah’la buluşmanın sevinç ve heyecanı kaplamalıdır.

Dikkat edin: Ben namaz için bir vakit ihmali ve geciktirmeyi bile reddeden bir anlayışla bunları yazıyorum. Yoksa sadece hiç namaz kılmayanları kast etmiyorum. Bu açıdan hiçbirimiz, “Biz zaten namazımızı kılıyoruz.” diye işin içinden sıyrılamayız. Namazı geciktirmeye, ihmale veya baştan savma kılmaya mazeret diye gösterdiğimiz şeylere bakın! Söyler misiniz, hangisi vazgeçilmez Allah aşkına?

Namaz benliğimizi öylesine doldurmalı ki, vaktimizi, yerimizi, işimizi ona göre ayarlamalıyız. Muhterem validemin tedavi için hastaneye giderken ihtiyaç çantasına koyduğu ilk şey, seccadesi olurdu. Ne kadar zor şartlarda ve yoğun olursa olsun vakti girince yaptığı ilk iş, namazı kılmaktı. Biz de böyle davranırsak ne kaybederiz? Namazı engelleyecek şeylerin sizi yenmemesi için, bütün savunma gücünüzü hazırlayın ki, nefisten gol yemeyesiniz. Eğer böyle bir şuur zırhını kuşanırsanız, Allah’ın, hayal edemeyeceğiniz fırsatlar yaratacağından hiç şüpheniz olmasın. Siz Ona kul olup, namaz kılma heyecanıyla yaşarsanız, O size zaman yaratır, yer yaratır, imkân yaratır. Hattâ insanları size hizmetçi yapar. Yer temiz mi, ortam uygun mu, kıble nasıl bulunur? Bazı kimseler, bulundukları yerin temiz olmadığını ya da namaz kılacak uygun bir yer bulamadıklarını namaza engel gösterirler. Oysa toprakta, betonda, tahtada, parkede, camda, çimde namaz kılabiliriz. Yeter ki, gözle görünen, mutlaka fark edilen bir pislik olmasın. Eğer namaz kılacağınız yer üzerine halı, kilim, hasır gibi bir şey döşenmemişse, hiç çekinmeden paltonuzu, ceketinizi veya kazağınızı çıkarıp serin.

Bir keresinde yazdığım bir yazıdan dolayı savcıya ifade vermek üzere mahkemeye gitmiştim. Sıramızı beklerken namaz vakti girdi. “Nasıl olsa ifademizi verdikten sonra vakit kalır ve o zaman kılarım.” diye düşünebilirdim. Ama en güzeli namazı vaktinde kılmaktı. Çünkü ne olur ne olmaz, bir aksilik çıkar ve namazımıza yazık olurdu. Hemen lavaboda abdestimi aldım ve bulunduğumuz kattaki kapıdan terasa çıktım. Ceketimi çıkarıp namazımı büyük bir huzurla kıldım.

Mahkemede ifade verecektik, heyecanlı ve sıkıntılıydık. Ama hiçbir şey, namazı kazaya bırakmak kadar acı ve sıkıcı değil. Belki namaz vaktinin girdiği ve geçmek üzere olduğu ortamda sıkılabilirsiniz. Hiç kimsenin namaz kılmadığı bir yer olabilir. Yukarıda verdiğim örnekte belki sıkılıp utanmak mümkün. Mahkemeye gelmişsiniz, heyecanlısınız, etrafınızda görevli memurlar var. Hiç önemli değil. Siz en temel hakkınız olan, ibadet etme hakkınızı kullanıyorsunuz. Namazın kime, ne zararı var?

Bir keresinde bir televizyonda canlı yayına katılacaktım. Akşam ezanı okundu. Lavaboya giderek abdest aldım ve mescid olup olmadığını sordum. Maalesef yoktu. Yayına çıkacağımız ve kalacağımız süreyi hesap ettim. Namaz vakti çıkmadan işimiz bitecekti. Böylece dışarıda namazımızı kıldık. Eğer bu mümkün olmasaydı, hiç çekinmeden orada kılacaktım. Gerekirse yayına bile katılmazdım. Çünkü, namazdan önemli hiçbir şey yoktur.

Camilerden uzak veya tanımadığımız ortamlarda karşılaştığımız problemlerden birisi de, kıbleyi bulmak meselesidir. Kıbleyi, çevremize sorarak veya bazı formüller uygulayarak bulmak mümkündür. Bunun için ilmihal kitaplarındaki bahislere bakmanız gerekir. Ama en kestirmeden kıble bulma formülü, kıbleyi gösteren bir pusula almaktır. Sadece kıble bulmak için özel yapılmış pusulalar ve kullanma kılavuzları vardır. Bunu yanımızda taşımakla, her yerde her zaman kıbleyi bulmamız mümkündür. Dünya hayatı için bir sürü eşyanın hamallığını yapıyoruz. Ahiretimiz için de gerekli bazı cihazları taşısak hiçbir şey kaybetmeyiz.

Camiye ve abdest yerine uzağız veya bilmiyoruz

Bir grup dindar ve namaz kılan insan bir otobüs kiralayarak İstanbul’u gezmeye geliyorlar. İçlerinde iman ve Kur’an’a hizmet etmek aşkıyla yanıp tutuşan çok gayretli, namaza karşı çok dikkatli gençler var. Niyetleri sabah namazını Süleymaniye Camisinde kılarak, manevî havayı doyasıya teneffüs etmek, âdeta asırlar öncesinin feyizli dünyasında bir saat geçirebilmek. Ne var ki, şehrin içinde, tam da sabah namazı vaktinde otobüs arıza yapıyor. Bir türlü sorunu çözemiyorlar. Tabiî o saatte her yer kapalı ve bir tamirci getirmek imkânsız. Olayı anlatan arkadaşım, maalesef sabah namazını kılamadıklarını söyledi. Kulaklarıma inanamadım, “Nasıl olur, hiçbir çözüm aklınıza gelmedi mi?” dedim. “Çevreyi tanımıyoruz, etrafta cami yok.” dedi arkadaşım. Oysa bahsettikleri yerin birkaç yüz metre ötesinde cami vardı. Tabiî yüksek katlı binalardan dolayı gözükmüyordu. Daha baştan, “Cami yok, çevreyi bilmiyoruz, namaz kılacak bir yer bulamayız.” diye düşündükleri için kaybetmişlerdi. Eğer kafalarında, “Kesinlikle namazı kılmalıyız, onun önünde hiçbir engel tanımayız” düşüncesi olsaydı, Allah onlara mutlaka bir çıkış yolu gösterecekti. Meselâ, iki kişi bir taksiyle etrafı gezer, buldukları camiye bütün arkadaşlarını götürürdü. Belki çok az bir masraf edilirdi, ama “dünya ve içindekilerden daha hayırlı olan sabah namazı” kazaya kalmazdı.

Benim kalbim temiz, niye namaz kılayım?

Namazla ilgili sohbet veya tavsiyeler üzerine kimi insanlar hemen ortaya atılır: “Kardeşim, sen benim kalbime bak. Benim kalbim temiz. Hiç kimseye kötülük düşünmüyorum.” Bunu söyleyen insanlar, gerçekten Rabbimizin emirleri ve dinimiz İslâmiyet hakkında pek bir şey bilmiyor. Öncelikle, “Benim kalbim temiz” diyerek böbürlenmek, kendini beğenmek ve namaz kılanları kalpleri kirli olan insanlar olarak görmek büyük bir hatadır. Çünkü dinimiz, alçak gönüllü olmayı, asla büyüklenmemeyi emreder. Kalbinin temiz olduğunu herkes kendisi değil, başkaları söylemelidir. Bir kimse elbette kendisini iyi görür. Asıl hüner, başka kimselerin onu takdir etmesidir.

Asıl önemli konu şudur: Namazı emreden Rabbimiz ve onu bize öğreten Peygamberimiz (asm)'dir. Hiçbir ayet ve hadiste, “Ey kalbi kirli olanlar, namaz kılın. Kalbi temizler, siz yan gelip yatabilirsiniz.” diye bir emir yok. Namazla ilgili tüm emirler, mü’min ve Müslüman olanlar içindir. Üstelik kalbiniz temizse, daha fazla namaz kılmalısınız. Dünyanın gelmiş geçmiş kalbi en temiz insanı, Peygamberimiz (asm)'dir. Hiç kimse için kötülük düşünmemiş, hatta canına kast eden nice düşmanlarını affetmiştir. Ancak en çok namaz kılan da yine odur.

Bir bakıma şunu söyleyebiliriz: Kimin kalbi temiz, imanı güçlü, teslimiyeti fazlaysa, o kişi daha çok namaz kılar. Bu yüzden “Kalbim temiz” bahanesi hiçbir temele dayanmayan asılsız bir safsatadan ibarettir. Sabah namazı kılmayanların birtakım bahaneleri vardır. Bir kısmı da iyi niyetlidir, ama içinde bulunduğu şartları namaza engel zannetmiş, bir çözüm bulamamıştır. İşte bu bölümde sabah namazının bahanelerini sıralayıp, onları aşma yollarını anlatacağız.

Çok yorgunum, uykum var

Bizi bizden alıp “Yüceler Yücesi”nin huzuruna götüren sabah namazının benzersiz zevk ve lezzetinden mahrum olanların öne sürdüğü nice bahaneler işittim. Belki elliye yakın bahaneyle kendilerini uyutan ve avutanların hesap gününde başlarını önlerine eğeceklerini biliyorum. Bunlardan ilkini dikkat nazarlarınıza sunup, ne derece esassız bir bahaneyle kendimizi kandırdığımızı düşünmek ister misiniz?

Sabah namazına engel olarak yorgun olmanızı mı gösteriyorsunuz? Çalışıp yorgun olmak da, uyuyup dinlenmek de bir nimettir ve Allah’ın bir mucizesidir. Onun bize en büyük nimetlerden biri olarak sunduğu çalışmayı namaza engel görüp, dinlenip tekrar çalışmak için enerji kazanmamıza sebep olan uykuyu nasıl olur da namaza engel gösterebiliriz? Eğer gerçekten çok yorgun ve uykusuzsanız, sabah namazına kalkarak uykunuzdan birazcık mahrum olacağınızı düşünüyorsanız, yanlış yoldasınız. Çünkü, bizim ve her şeyin Rabbi, bizi mutlaka huzuruna istiyor.

Gerçekten yoğun ve zarurî işleriniz sizi yıpratmış ve çok uykusuz bırakmışsa, yine namaza büyük bir şevk ve coşkuyla kalkın. Eğer zamanınız yok ve ertesi gün için dinlenmeniz gerekiyorsa, namazınızı kısa tutabilirsiniz. Uzun uzun sure okumadan, dua ve tesbihleri uzatmadan, sadece namazın sünneti ve farzını kılarak görevinizi yapmanın huzurunu duyabilirsiniz. Çünkü, Rabbimizin sizden istediği farz kısmıdır. En zorlu ve sıkıntılı zamanlarınızda, vazgeçmek yerine, zarurî kısmıyla yetinmeniz, size belki birkaç dakika kaybettirir; ama cennetleri kazandırır.

Çocuk uykusuz bırakıyor, sonra da uyuyup kalıyorum

Cennet yüzlü çocuklarınız geç vakitlere kadar sizi uykusuz mu bırakıyor? Sonra da uyanamıyor musunuz? Oysa çocuklar size Cennetten bir hediye. Günahsızlıklarına bakıp ibret almamız gerekirdi. İster misiniz, namaza engel gördüğünüz bu çocuklar elinizden alınıp götürülsünler? İslâm fıtratı üzerine yaratılan, hayatı ve çalışmayı sevmemize vesile olan çocukları ibadeti terk edişimizin bahanesi hâline nasıl getiririz? Eğer bir gün kader karşınıza çıkıp, ibadeti terk edişinize bahane ettiğiniz çocukları elinizden aldığını haber verirse, evinize döndüğünüz akşamlarda ve ayrılışın hıçkırıklarıyla uyandığınız sabahlarda daha mı iyi ibadet edecektiniz? Hayır, o zaman yanılttığımız kimdir?

Eğer bir gün şeytan sevgili çocuklarımızı bahane yapmaya kalkışırsa mü’minlerin annesi Hazret-i Fatıma’dan (r.a.) ders alalım:

Bilirsiniz: Henüz süt emmekte olan Hazret-i Hüseyin hastalandığı için sabaha kadar uyuyamamıştı. Evlâdının inleyişi karşısında şefkatli annelerinin gözlerine sabaha kadar uyku girmedi. Hz. Hüseyin sabaha doğru bir ara uyur gibi olduğunda Hz. Fatıma bulduğu ilk fırsatta kâinatın sahibine yönelerek sabah namazlarını eda etmişlerdi. Kendisini çaresiz bırakan uykuya ancak bundan sonra vakit ayırabilmişti. Sonra mescid-i şerifte sabah namazını kıldıran Peygamber Efendimiz (a.s.m.), âdeti üzere onun evine teşrif etmişlerdi. Hazret-i Fatıma Validemizi uyur vaziyette görünce onun sabah namazını kılmadığını sanmış;

“Ey kızım Fâtıma, Peygamber kızıyım diye sakın namazı terk etme! Beni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, namazını vaktinde kılmadıkça Cennete gireceğini zannetme.”

diyerek, namazın hiçbir şekilde ihmal edilemeyeceğini belirtmişlerdi. Buna karşılık,

“Canım babacığım, sabaha kadar uyumadım. Sabah namazını kılıp yattım.”

diyen Hazret-i Fatıma’ya, Efendimizin verdiği unutulmaz mesaja dikkat edin:

“Müjdeler olsun sana kızım Fâtıma! Âhirette böyle sıkıntılar görmeyeceksin.”

Müjdeler olsun ona. Ve müjdeler olsun bu sabah ne kadar zor ve ağır olursa olsun, Hz. Fatıma gibi, kâinatın şefkatli Yaratıcısından vazgeçmeyenlere. Çünkü onlar asla yalnız ve yardımcısız bırakılmayacaklardır.

Yatağın içi sıcacık, dışarısı soğuk, üşeniyorum

Uykunun en tatlı yerindesiniz. Tam mışıl mışıl uyurken bir saat çalıyor ve sizin sabah namazına kalkmanızı hatırlatıyor. Yatağın içi sımsıcak. Ama ya dışarısı? Kışın zaten soğuk. Yazın ise sabah serinliği var. Uyku mahmurluğunu bırakıp, sıcacık yatağı terk ederek, suyla abdest alıp namaza koşmak kolay mı? İşte tam nefsinizle kalkmakla kalkmamak arasında tartışırken, Cennet bahçeleriyle Cehennem çukurlarını hatırlayın. Eğer her şeye rağmen rahatınızı bozup namaza koşarsanız, size beş yüz senelik Cennet verilecek. Bu ne demek biliyor musunuz? Size verilen Cenneti bir uçtan bir uca yürümek isterseniz tam beş yüz sene geçecek. İşte bu kadar geniş bir mutluluk yurdu size verilecek. Hem de boş bir arazi olarak değil. Peygamberimizin (a.s.m.) ifadesiyle öyle nimetler var ki, “Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne insanın aklının ucundan geçmiştir.”

Zevk ve lezzet adına ne isterseniz, Cennette var. Rengarenk çiçekler, çeşit çeşit kuşlar, altlarından ırmaklar akan köşkler, hep sizin için. Dünyada üç kuruş kazanmak yolunda sıcak soğuk, zor kolay demeyip çalışan bir insanın, küçük zahmetlere katlanmak istemeyip sonsuz mutluluk yurdu olan Cenneti kaybetmesi kadar kötü bir şey olabilir mi? Bütün bunlara rağmen yine de yatağın dışındaki soğuk sizi namaza karşı üşengeç yapıyorsa, ısınmanın yolunu bulmaya çalışın. Soba, klima, kalorifer gibi hangi yöntem sizin için daha kolay ve çabuk ısıtıcıysa namaz kıldığınız ortamı ısıtmanın formüllerini arayın. Nefsiniz soğuk suyla abdest almaktan kaçınıyorsa, hiç üşenmeden suyu ısıtın. Yeter ki, içiniz rahat etsin ve gönül huzuruyla abdest alıp ibadet edin.

Ama her zaman odanızı ısıtmanız mümkün olmaz. Misafirlikte, yolculukta, askerde sıcacık yatağınızı terk edip soğuk bir ortamda namaz kılmak zorunda kalabilirsiniz. Kendi eviniz bile olsa, her zaman geniş imkânlarınız olmayabilir. Bu şartlarda bile size yakışan, hiçbir olumsuzluğa aldırmadan coşkuyla Allah’ın huzuruna çıkmanızdır.

Nice soğuklarda sıcak yatağı bırakıp namaza koştum. Öyle soğuk sularla abdest aldım ki, tir tir titriyordum. Tüm çektiğim zahmetler, bana sağlıklı bir vücut ve muhteşem bir kâinat bağışlayan Rabbime feda olsun. Onun ikram ve ihsanı karşısında bizim katlandıklarımız hiçbir şey değil.

78 Cemaatle namaz kılarken cemaatin de yapması gerekenler? Rükua veya secdeye giderken ve kalkarken Allahü Ekber dememiz gerekir mi? Cemaatle namazda, tesbihlerde sadece "Rabbena ve lekel hamd" dediğimizi biliyorum...

Cemaat, kıyam, rüku, secde gibi yapılması gerekli rükünlerde, Sübhaneke ile Tesbihat ve Tahiyyat gibi dua ve zikirlerde imama uyarak bunları yaparlar. Buna göre cemaatin rüku ve secdeye giderken ve kalkarken "Allahü ekber" demeleri de sünnettir.

Fakat sözle yerine getirilmesi gereken kıraat rüknünde imama uymaz, imamın aşikare okuduğu Kur'an'ı dinler ve susar.

Bu İmamı Azam ile İmam Ebû Yusuf'a göredir. Bu iki zata göre, aşikare okunan namazlarda cemaatın okuması tahrimen (harama yakın) mekruh olduğu gibi, gizli okunan namazlarda da cemaatın okuması böylece mekruhtur. İmam cemaate öncülük etmektedir. Bunun için imamın okuması, cemaatın da okuması demektir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:

"Kimin imamı varsa, imamın okuyuşu o kimse için de okuyuştur."

Fakat İmam Muhammed, gizlice kıraat yapılan namazlarda cemaatın da kıraat yapmasını caiz görmüştür.

Bu vesile ile bazı bilgiler verebiliriz:

Cemaatın birçok kişiden ibaret olması şart değildir. Bir kişi ile de cemaatin fazileti elde edilir. İmama uyan kişinin bir kadın veya mümeyyiz bir çocuk olması yeterlidir. Bunun için evde ailece cemaatla kılınan namaz da, yalnız başına kılınan namazdan kat kat faziletlidir. Fakat bir özre dayanmaksızın evde cemaakla namaz kılıp camiye gitmemek bid'at ve mekruh sayılmaktadır. Mescidlerde ve camilerde cemaatla kılınan namazların fazileti daha çoktur.

Namazda imama uyan bir kişi ise, imamın sağında durur, iki ve daha çok kimseler olunca, imamın arkasında dururlar. Keraheti olmayan duruş bu şekildedir. Cemaatın imamdan ilerde durması ise caiz değildir. Bu hususta secde yeri değil, ayakların yeri esas alınır. Cemaatın topuklarının imamın ayak topuklarından ilerde olmaması yeterlidir.

İmam Malik'e göre, cemaatin imamdan önde durması mekruh ise de, namazın cevazını engellemez.

Muktedi (imama uyan kimse), imama uymayı niyet etmeli ve kıldıkları farz namaz aynı olmalıdır. Bunun için bir kimse imama uymayı niyet etmeksizin ona uysa veya kendisi öğle namazını kılmak istediği halde imam ikindi namazını kıldırmakta bulunsa, bu iktidası (imama uyması) caiz olmaz.

İmamın sesi kafi gelmezse, cemaatten biri tarafından iftitah ve intikal tekbirleri yüksek sesle alınır ve rüküdan kalkarken de "Rabbena ve lekel hamd" denilir, yüksek sesle yine selam verilir. Bu bir tebliğ, bir bildirimdir. Ancak tekbirler alınırken iftitah ve intikal tekbirleri olarak alınmalıdır, yalnız bildirme için alınmamalıdır. Eğer ilk tekbir ile namaza başlamaya niyet edilmez ise, bunu alan namaza başlamış olmaz. Diğerleri de tesbih, tahmid ve intikal tekbirleri olarak alınmazsa, sevabdan mahrum olmayı gerektirir, imamın sesi yettiği takdirde bu tebliğe gerek kalmayacağından, bu tebliğ işi mekruh olur. Buna müezzin olanlar dikkat etmelidirler.

İmam birinci selamı ikinci selamdan daha yüksek sesle alır ki, bu onun için bir sünnettir. Çünkü yüksek sesle alınması cemaata bir bildiridir. Bu bildiriye ihtiyaç ise, daha çok birinci selamda görülür.

İmam selam verince, muktedi de teşehhüdü bitirmiş ise selam verir. Salat-Selam ve duayı bitirmek için selam vermeyi geciktirmez. Teşehhüdü bitirmeden selam vermesi de caizdir.

İmam namazdan sonra iki tarafa selam verirken "Aleyküm" sözü ile Hafaza meleklerini ve bütün cemaatı kasdeder. Cemaattan her biri de sağ tarafa selam verirken o taraftaki meleklerle cemaatı ve imam eğer o tarafta veya kendi hizasında ise imamı da kasdeder. Sol tarafa selam verirken de o taraftaki meleklerle cemaatı ve imam o tarafta ise imamı kasdederek onlara selam vermiş olur. Yalnız başına namaz kılanlar da bu selam ile yalnız Hafaza meleklerini kasdederler.

Cemaat selamdan sonra: "Allahümme entesselâmü ve minkesselâm, tebarekte ya zelcelâli vel-ikram." cümlesi okununcaya kadar yerlerinde dururlar. Sonra yerlerinden kalkıp sünneti veya duayı başka uygun bir yerde tamamlarlar. Bundan ziyade yerlerinde durmaları kerahete girer. Farzdan sonra saffı bozmaları müstahabtır. Bunu yapmakla sonradan gelenler namazın tamamlanmış olduğunu anlarlar.

İmam selam verince bakılır: Eğer namaz tamamlanmışsa, imam serbesttir. Dilerse sağ tarafına, dilerse sol tarafına döner. Böylece kıbleyi sağ veya sol tarafına alır ve öylece oturur. Dilerse çıkıp işine gidebilir. Eğer karşısında namaz kılan yoksa, dilediği takdirde cemaate doğru döner. Namaz kılanın yüzüne karşı dönüp durmaz; çünkü namaz kılanın yüzüne karşı oturmak mekruhtur. Fakat namaz bitmiş olmayıp, kılınacak sünnet bulunursa, imam "Allahümme entesselâmü ve minkesselâm" denilinceye kadar yerinde durur, sonra kalkar ve sağa, sola, ileriye veya geriye çekilerek o sünnet namazı kılar. Eğer kendisi başka bir şeyle uğraşmayacaksa, bu sünneti gidip evinde kılabilir. Çünkü sünnetlerin evde kılınması daha faziletlidir. Ancak cemaat imam hakkında kötü bir zan besleyecekleri düşüncesi varsa, sünnetleri eve gitmeden kılmalıdır.

Yalnız başına namaz kılanlara gelince, bunlar farz namazları kıldıkları yerde durabilirler ve sünnetleri de orada kılabilirler. Bununla beraber nafile namazları başka bir tarafa çekilip kılmaları daha güzeldir.

İmam Malik'e göre, gizlice Kur'an okunan namazlarda muktedi (imama uyan) da gizlice okur; bu müstahsendir.

İmam Ahmed'e göre, gizlice okunan namazlarda muktedi de gizlice okur. Bundan başka imamın namazlarda aşikare okuyuşunu cemaatten herhangi biri işitmezse, o da kıraatta bulunur, bu vacibdir. Fakat işitirse, okuması caiz olmaz, imamı dinlemesi gerekir.

İmam Şafîî'ye göre de, gizlice Kur'an okunan namazlarda muktedi, Fatiha'dan başka ayetler de okur. Aşikare kıraat yapılan namazlarda ise, eğer rek'atı kaçırmayacaksa, yalnız Fatiha'yı gizlice okur.

İmam namaza başlamak için tekbir alırken ellerini yukarı kaldırmasa, Sübhaneke'yi okumasa, rükü ve secde tekbirlerini almasa ve bunlardaki tesbihleri söylemese, "Semiallahu limen hamideh" demeyi, tahiyyatı ve selamı terk etse veya teşrik tekbirini getirmese, cemaat bunları yapar. Bu dokuz şeyde cemaat imama uymaz.

İmam Muhammed'e göre imam, "Sübhaneke'yi terk edip Fatiha'yı okuduktan sonra sûreye başlamış olsa, artık cemaat da "Sübhaneke"yi okumaz.

İmam kunut duasını, bayram tekbirlerini, birinci oturuşu, tilavet secdesini, sehiv secdesini terk etmiş olursa, cemaat da terkeder. İmam bir secde fazla yapsa veya bayram tekbirlerini ashabı kiramdan rivayet edilen mikdardan ziyade alsa veya cenaze namazında dörtten fazla tekbir getirse veya yanılarak beşinci rekata kalksa, cemaat bu işlerde imama uymaz.

İmam beşinci rekata kalktığı zaman bakılır: Eğer imam dördüncü rekattan sonra oturuş (ka'de) yapmışsa, cemaat oturarak bekler, imam hemen dönüp teşehhüdü iade etmeksizin selam verirse, cemaat da onunla beraber selam verir. Fakat imam kalktığı beşinci rekat için secdeye varırsa, cemaat kendi başına selam verip namazdan çıkar. Eğer imam dördüncü rekatın arkasından oturuş (ka'de) yapmamış ise, cemaat yine bekler. Eğer imam hemen kıyamdan ka'deye dönüp ondan sonra selam verirse, cemaat da onunla beraber selam verir. Fakat imam beşinci rekatı secde ile bağlarsa, hepsinin namazı bozulmuş olur. Bu durumda cemaatın yalnız başına teşehhüdü yapıp selam vermesi fayda vermez.

Vitir namazında, cemaat daha Kunut duasını bitirmeden imam rüküa varsa, cemaat da varır. Ancak Kunut duasından henüz hiç bir şey okumamış olsalar, imam ile rüküda bulunmayı kaçırmayacak şekilde bir mikdar okurlar.

İmam (vitirde) kunut duasını unutup rüküa gittiği halde, cemaat ona uymamakla imam başını kaldırıp Kunut duasını okuduktan sonra tekrar rüküa gitmekle cemaat da ona uymuş olsalar cemaatın namazı bozulur.

Cemaatla kılınan namazlarda safların düzgün olmasına, aralarında açıklık bulunmamasına dikkat edilir. İmam olan zat da buna dikkat edip cemaatı uyarır. Safların en faziletlisi birinci saftır. Sonra sırası ile arkaya doğru fazilet azalarak gider. İmama yakın bulunmanın fazileti pek çoktur.

Cemaatten birinin saf arkasında yalnız başına durup imama uyması mekruhtur. Ancak saflar arasında duracak bir yer bulamazsa, o zaman kerahet olmaz.

İmamı rüku halinde bulan kimse, imama uymak için ilk saflara gittiği takdirde rekatı kaçıracağından korkarsa, son safa geçerek imama uyar, saflardan birine katılmaksızın tek başına yalnızca bir yerde durup imama uymaz; rekat kaçırılacak olsa bile...

Namaz kılanın önünden geçmek mekruhtur. Ancak önünde bir perde, ağaç, direk benzeri bir engel bulunursa mekruh olmaz. Bu kerahiyet, kırlarda, büyük mescidlerde namaz kılanın secde edeceği yerden geçmek halindedir. Çünkü böyle büyük ve açık yerlerde namaz kılanın önünden hiç geçilmemesinde güçlük vardır. Evlerde ve küçük mescidlerde ise, namaz kılanın mutlak surette önünden geçmekle kerahet meydana gelir.

İmamın karşısında bulunan sütre (duvar gibi bir engel), cemaat için de yeterlidir. Daha önce bu açıklanmıştı.

Yüksek veya aşağı bir yerde namaz kılanın önünden geçildiği takdirde bakılır: Eğer geçen kimse ile namaz kılanın bazı azaları arasında bir hizaya gelme ve karşılaşma olursa, geçen kimse günah işlemiş olur; değilse olmaz. Bununla beraber hiç bir zaman namaz bozulmaz.

Bir görüşe göre, geçenin aşağı yarısı, namaz kılanın yukarı yarısına gelecek şekilde karşılaşma olsa yine kerahet olur; yerde namaz kılanın önünden ata binmiş bir kimsenin geçmiş olması gibi...

İmam abdestsiz olarak namaz kıldırdığını, cemaat dağıldıktan sonra anlamış olursa, mümkün olduğu kadar bunu cemaate duyurması gerekir. Bir diğer görüşe göre de, cemaata bildirmek gerekmez.

Bir imamın taşradaki akrabasını görmek için, bir zaruret veya dinlenmek için yılda bir hafta kadar imamlık hizmetini bırakması adete ve şeriata göre hakkıdır.

Bir özür bulunmadıkça cemaata devam etmelidir. Devam edilmemesini mubah kılacak özürler,

- Teyemmümü mubah kılacak derecede olan hastalıklardır.

- Felce uğramak,

- Yürüyemeyecek kadar yaşlı olmak,

- Kör olmak,

- Haksız yere saldırıya uğramaktan korkmak,

- Şiddetli yağmur ve çamur bulunmak,

- Soğuk ve karanlık hali olmak,

- Hizmet etmeye mecbur olduğu ve ayrıldığı zaman zarar göreceği bir hasta bulunmak,

- Yolculuğa çıkma hazırlığı ile uğraşmak gibi sebeblerdir.

- Din ilimleri ile uğraşıp kitab yazmak, fıkıh öğrenip öğretmek de, bu özürlerden sayılır. Bununla beraber devamlı olarak, bu meşguliyet yüzünden, cemaatı terk etmek doğru değildir.

Yalnız gevşeklik ve tembellik yüzünden cemaatı terk edip duran kimse, cezaya hak kazanır, şahidliği kabul edilmez. İmam bid'at ehlinden olduğu için cemaatı terk eden kimse ise, cezaya hak kazanmaz.

Cemaata devam etmek istediği halde, haklı bir özürden dolayı muntazam bir şekilde devamdan mahrum kalan kimse de, niyetine göre cemaat sevabına kavuşur.

79 Ezan okunmadan (yani vakit girmeden az önce) kılınan namaz kabul olur mu?

Farz namazlarla bunların sünnetleri için, vitir namazı, teravih namazı, cuma ve bayram namazları için vakit bir şarttır. Şöyle ki: Farz namazlar, sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından ibarettir. Cuma namazı da öğle vakti içinde yerine getirilir. Bu namazların vakitlerini bilmek farz olan bir görevdir. Vakti henüz girmeden kılınan bir namaz geçerli değildir, vakti içinde yeniden kılınmalıdır.

Ancak vakit girdiği halde, henüz ezan okunmadan kılınan namazlar geçerlidir. Bu nedenle eğer vakti girmeden namaz kılınmışsa, yeniden kılınması gerekir. Vakit girdiği halde ezan okunmamış ise kılınan namazlar geçerldiir; yeniden kılınmaz. Bu ölçüye göre hareket etmeniz gerekir.

Buna göre vakit girdiği halde henüz ezan okunmadan namaz kılmanın bir sakıncası yoktur. Ama vakit girmemişse henüz namaz farz olmadığından kılnan namaz da vakit namazı yerine geçmez; yeniden kılınması gerekir.

80 Namaz kılmayan birisi direkt cennete girebilir mi? Eğer hiç namaz kılmamışsa ahirette bu namazları kılacak mı?

Namaz kılmayan kişi kafir olmaz; ancak günahkar bir Müslüman olur. Ahirette Allah Teala bu kulunu cezalandırabileceği gibi dilerse onu affeder. Bununla beraber namaz kılmayanlar hakkında dinimiz şiddetli tehditlerde bulunmuştur.

Namaz, dînin direğidir. Namazını devâmlı, doğru ve tam olarak kılan kimse dînini kurmuş, İslâm binâsını ayakta durdurmuş olur. Namazı kılmayan, dînini ve İslâm binâsını yıkmış olur.

Namazı Terketmenin Hükmü

Namazın akıllı, büluğ çağına girmiş, hayız ve nifastan temizlenmiş her Müslümana farz olduğu konusunda görüş birliği vardır. Namaz ve oruç gibi bedenî ibadetlerde vekâlet ve niyabet geçerli değildir.

Namazın farz olduğunu inkâr eden dinden çıkar. Çünkü namaz kesin ayet, hadis ve icma delilleriyle sabittir. Tembellik veya umursamazlık sebebiyle namazı terkeden âsî ve fasık olur.

Taberânî'nin rivayet ettiği bir hadiste, Peygamberimiz (asm);

"Kıyâmet (mahşer) günü, kulun sorgulaması namazdan başlayacaktır. Eğer, beş vakit namazı tamam ise, felâha (Cennet'e) kavuşacak, namazı noksan ise hâb-ü hüsranda (cehennemde) kalacaktır."

Namazı kılmamak dünya ve âhirette azaba sebep olur. Âhiretteki azapla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Onlar suçlulara sorarlar: Sizi Sakar cehennemine sürükleyen nedir? Suçlular şöyle cevap verirler: "Biz namaz kılanlardan değildik." (Müddessir, 74/40-43).

"Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, namazı terkettiler, heva ve heveslerine uydular. Onlar bu taşkınlıklarının cezasını yakında göreceklerdir. Fakat tövbe edip, iman eden ve salih amel işleyen bunun dışındadır." (Meryem, 19/59, 60).

Hz. Peygamber (s.a.s)'de şöyle buyurmuştur:

"Bilerek namazı terkeden kimseden Allah ve Resulunün zimmeti kalkar." (Ahmed b. Hanbel, IV, 238, VI, 461).

"Kim ikindi namazını terkederse ameli boşa gitmiş olur." (Buhârî, Mevâkît,13, 34; Nesâî, Salât,15).

Hanefilere göre, tembellik yüzünden namazını terkeden kimse, namazı inkâr etmediği sürece dinden çıkmaz, ancak günahkâr, fasık olur. Kendisi bu konuda uyarılarak tövbeye, kötü örnek olmaması için toplumdan tecrid edilir ve te'dib amacıyla dövülebilir. Ramazan orucunu terkeden kimse de bunun gibidir.(1)

Hanefiler dışındaki mezhep imamlarına göre ise, namazını özürsüz olarak terkeden kimse, mürted'de olduğu gibi İslâm toplumuna karşı gelmiş sayılır ve tövbe etmezse en ağır şekilde cezalandırılır.(2)

Kaynaklar:

(1) bk. İbn Abidîn, Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., I, 326; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, Mısır 1315, s. 60; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletuh, Dimaşk 1985, I, 503.

(2) bk. İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, Mısır t.y., I, 87; eş-Şirâzî, el-Muhezzeb, el-Nalebî tab'ı, I, 51; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire t.y., II, 442-447; ez-Zühaylî, a.g.e., I.503, 504; Krş. et-Tevbe, 9/5; Buhârî, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 25, 26.

81 Vitir namazının üçüncü rekatında tekbir getirilmesinin sebebi nedir?

Vitir namazının üçüncü rekatında, kıyamda iken tekbir alınması zammı sure ile Kunut dualarının arasını ayırmak içindir.

Hanefî mezhebine göre, vitir namazının üçüncü rekâtında Fatiha ve zamm-ı sûre okunduktan sonra "Allahü ekber" diyerek eller kaldırılır ve Kunut duaları okunur, sonradan rükûa varılır. Vitir namazının hem kendisi, hem üçüncü rekâtta alınan tekbir, hem de okunan Kunut duaları vaciptir. Peygamberimiz (asm.) de vitir namazını bu şekilde kılmışlardır. Bunu Hz. Ali ve İbni Ömer (r.a.) gibi sahabîler haber vermektedir.

Alınan bu tekbire "intikal tekbiri" denir. Çünkü, tekbirden önce okunanlar birer sûre ve âyettir. Kunut duaları ise Peygamberimiz (asm)'den rivayet edilen birer duadır. İşte âyetle dua arasını ayırmak ve dua hâline intikal etmek için tekbir alınmaktadır.

Elleri kaldırarak sesli olarak tekbir almanın hikmeti de Tahtâvî'de geçtiğine göre, sağır ve kör gibi özürlü kimselere tekbir alındığını bildirmek içindir.1

Bu tekbiri alırken elleri kaldırmanın nereden geldiği ve nasıl sünnet olduğu hususunda ise Ruhu'l-Beyan tefsirinde çeşitli rivayetler kaydedilmektedir. Bu rivayetlerden birisi şu şekildedir:

"Miraç Gecesi Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Mescid-i Aksâ'da bütün peygamberlere imam oldu ve onlara iki rekât namaz kıldırdı. Hz. Musa Peygamberimiz (asm)'den Sidre-i Müntehâ'ya vardığı zaman kendisi nâmına bir rekât namaz kılmasını istedi."

"Peygamberimiz (asm)'in Hz. Musa ile Miraç Gecesi'nde karşılaşacağı Secde sûresinde meâlen şöyle ifade edilir:"

"And olsun ki, Biz Musa'ya Tevrat'ı verdik; o Tevrat'a nasıl kavuştuysa sen de bizim vaadimize kavuşacağından öylece şüphe etme. Biz o kitabı İsrailoğullan için bir hidayet rehberi kılmıştık.'2

Bu âyetin birkaç tefsiri vardır. Bunlardan birisi, Peygamberimizi (asm)'n, Kur'ân'ın tamamına kavuşacağından şüphe etmemesi, diğeri de Miraç Gecesi'nde Hz. Musa'ya kavuşacağından şüphe etmemesidir."

"Peygamberimiz (a.s.m.) Miraç'ta, Sidre-i Mühteha'ya çıktı, bir rekât namaz kıldı. Buna bir rekât da kendisi ilâve etti. Namaz iki rekât oldu. Cenab-ı Hak kendisine bir rekât daha kılmasını emretti. Böylece namaz, akşam namazı gibi vitir [tek] oldu. İşte Peygamberimiz üçüncü rekâtı kılacağı sırada İlâhî rahmet ve nur tecelli etti. Peygamberimiz o nur içinde kaldı. Ve kendinden geçmiş vaziyette elleri çözüldü. Sonunda ellerini kaldırarak tekbir aldı. İşte elleri kaldırmak böylece sünnet oldu.,"3

Başka bir rivayette ise, Peygamberimiz (asm) üçüncü rekâtı kılacağı sırada Fatiha ve zamm-ı sûre okudu. Rükûa gideceği sırada cehennemi gördü. cehennem ehli kömür gibi sim siyah olmuştu. Peygamberimiz (asm) bu hâlde de kendisinden geçti ve elleri çözülüverdi. Hemen Cebrail (a.s.) geldi, Peygamberimiz (asm)'in üzerine Kevser suyundan döktü. Böylece Peygamberimiz kendine geldi. Tekbir alıp Kunut dualarını okudu. Kunut duasında cehennemden ve vehennem ehlinden Allah'a sığındı.

Vitir namazının vakti ve fazileti hakkında da Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmaktadır:

"Allah size bir namazı ziyâde kıldı ki, o namaz sizin hakkınızda kırmızı tüylü develerden daha hayırlıdır. İşte o namaz vitir namazıdır. O namazı yatsı ile şafağın atışı arasında verdi."4

Bilindiği üzere, Arapların yanında o zamanlar en kıymetli dünya malı kırmızı tüylü develerdi. Hadiste, vitir namazının en kıymetli dünya malından daha hayırlı olduğu bildirilmektedir.

Bütün bu rivayetler ve hikmetleri ile birlikte, ibâdetlerle ilgili meselelerde aranan esas husus, Peygamberimiz (asm) nasıl kılmış ve tatbik etmişse, onu taklit edip yapmaktır. Zaten hikmet ve maslahatların sadece bir teşvik tarafı bulunmaktadır.

Dipnotlar:

1. et-Tahtâvî, s. 305; Nimet-i islâm, s. 308.
2. Secde, 32/23.
3. Ruhu'l-Beyan, IV/413-414.
4. Ebû Dâvud, Salât, 336.

(Mehmed PAKSU, Sorulu-Cevaplı İbadet Hayatımız)

82 Kişi evde eşi ile cemaatle namaz kılabilir mi? Cemaatle namaz nasıl kılınır? İmam olan erkek Fatiha ve bir sureyi içinden mi dışından mı okumalıdır? Erkek içinden ya da dışından okurken, cemaatteki kişi ya da kişiler de içinden okumalı mıdır?

Beş vakit namazı cemaatle kılmak mü’min erkekler için vacibe yakın müekked sünnettir. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bütün namazlarını cemaatle kıldığı gibi, birçok hadislerinde de namazı cemaatle kılmanın faziletini dile getirmiş, cemaat sevabından mahrum kalınmamasını tavsiye etmiştir.

Namazın cemaatle kılınması kadınlar için müekked sünnet olmamakla beraber, onlar da imkân nisbetinde bu sevaptan nasiplerini alabilirler.

İmamlıkta aranan bir şart da imamın erkek olmasıdır. Bunun için kadın erkeğe imam olamaz. Kadının kadına imamlığı ve namaz sahihse de mekruhtur. Şayet kadınlar kendi aralarında cemaatle namaz kılacak olurlarsa, imamlığa geçecek kadın ortada, aralarında durur, önlerine geçmez. İmam olan kadının biraz önde durması mekruhtur. En iyisi ve efdal olanı, kadınların cemaat yapmayıp namazlarını tek başlarına kılmalarıdır.

Evde ailece cemaatle namaz kılınabilir. Aile fertleri şu düzene göre dururlar:

Baba imam olur, erkek çocuklar onun arkasına, anne bir saf gerisine, kız çocukları da onun bir saf gerisine dururlar. Fakat yer müsait değilse, bunlar birer ayak boyu geri dururlar. Hep beraber cemaatle namazlarını eda ederler.

Evde sadece karı-koca varsa, bu durumda erkek imam olur, kadın da cemaat olur. Kadın imamdan bir saf boyu geride durur. Fakat yer müsait değilse, kadın imamın topuk hızasını geçmeyecek şekilde yanında durabilir. Tam hizasında durursa namaz bozulur. Namazı bu şekilde cemaatle kılmak sünnettir, kılanlar cemaat sevabını alırlar. Bu namazın, cemaatle kılınan diğer namazlardan farkı sadece yukarıda sözünü ettiğimiz hususlardır.

Kadın erkeklerin olduğu yerde müezzinlik yapamaz. Ancak eşi ve çocuklarının yanında müezzinlik yapmasının bir sakıncası yoktur.

Bu arada şu durumu da hatırlatalım: Karı-koca aynı namazın farzını cemaatle değil de, ayrı olarak kılacak olsalar bir hizada durmalarında mahzur yoktur. Evde kılınan cemaatle namaza, erkeğin kendisine nikâhı düşen veya düşmeyen kadın akrabaları da katılabilirler. Erkek yakınları varsa, yukarıda tarif ettiğimiz saf tertibine göre cemaat olurlar.

Namazın evde cemaatle kılınması, evde mânevî bir havanın teşekkülüne sebep olması açısından önemlidir. Böylece namaz kılma çağına gelmemiş olan çocuklar bile cemaate iştirak etme sevinciyle ruhlarında namazın zevkini yaşarlar. Bu vesileyle ayrıca evde namazın vaktinde kılınması gerçekleştirilmiş olur.

Cemaatle kılınan namazlarda imam sabah, akşam ve yatsı namazını sesli, öğle ve ikindi namazlarını ise sessiz okur. Cemaat ise Fatiha ve zammı süre okumaz ve susar.

İmama uyan bir kimse, yani muktedî, imam tekbir aldıktan sonra, o da tekbir alarak namaza durur. Yalnız Sübhâneke`yi okuyup sükût eder. Fâtiha ve başka âyet okumaz. İmam rükû`a gittiği zaman, o da tekbir getirerek rükû`a gider. Rükûdaki tesbihleri söyler. İmam rükûdan "Semiallahü limen hamideh" diyerek doğrulur, doğrulduğunda ise, "Rabbenâ lekel-hamd." der. Secdeye gittiklerinde de secde tesbihlerini okur. Üç veya dört rek`atlı namazların ilk oturuşunda sadece Tehıyyât okunur. Son oturuşta ise, Tehıyyât ile beraber salâvat ve dualar okunarak imamla birlikte selâm verilir.

İmama uyan kimsenin, onun arkasında Fâtiha ve zamm-ı sûre okuması tahrîmen mekruhtur. Çünkü imam cemaata riyaseten okumaktadır. İmamın okuması cemaatın okuması yerine de geçer. Nitekim hadîs-i şerîfte de bu husus sarahaten belirtilmiştir. Ancak İmam-ı Muhammed, imamın kırâeti âşikâre yaptığı namazlarda cemaatın okumasını mekruh görmüşse de, imamın gizli okuduğu yerlerde cemaatın da okumasını câiz görmüştür.

83 Namazda, secde esnasında ayağı kaldırmak namazı bozar mı?

Secde etmek farzdır. Bu nedenle secdenin yapılmaması namazın sıhhatine engeldir.

Secdenin en mükemmel şekli iki eli, iki dizi, iki ayağı ve alın ile birlikte burun kemiğini bir bütün halinde yere koymaktır. Bununla beraber ayakların sadece bir parmağının yere değmesiyle farz gerçekleşir.

Eğer bir kimse iki ayağınıdan hiçbirini yere koymazsa secde sahih olmaz. Kadın ve erkek için durum aynıdır. Ayaklardan biri alınla beraber “sübhanallah” diyecek kadar yere değse, daha sonra kaldırsa bile secde tamam olacağı için namaz bozulmaz.

Şayet alın secdede iken, ayaklar hemen zeminden yukarı kalkmış hâlde boşlukta ise secde tamam olmamaktadır. Bu namazın sahih olduğunu söylemek de mümkün değildir. En azından, bir defa fazla (sübhane rabbiyel ala) denecek kadar ayak parmaklarının uçları, alın secdede iken zeminde dikili durması gerekmektedir ki, yapılan secde tamam sayılsın.

Secde süresince ayakların her ikisinin de yerden kesilmesi namazı bozar. Ancak bir rükün yerine getirilinceye kadar ayakların ikisi veya biri yerde olursa namaz geçerlidir. Buna göre az da olsa ayaklardan ikisi ya da biri secde anında yere değmişse namaz olur. Fakat secde boyunca ayaklardan biri bile yere hiç değmediyse namaz olmaz.

Secde tesbihini bir defa söyledikten sonra ayaklar yukarı kaldırılmışsa, bu secdenin yine sahih olacağı söylenmiştir.

Secdede dikkat edilecek diğer bir konu da alnın secde yerine temasını önleyen baş giysileri. Başa konulan takke, terlik, sarık gibi örtüler bazen alnın üzerine kadar iniyor, alnın secdede yere temasını önlüyor. Böylece zeminle alın arasında bir perde oluşturuyor. Bu durumda alın (hakiki) olarak değil de (hükmen) zemine temas etmiş sayılıyor, secde kerahetten kurtulamıyor...

Öyle ise baştaki örtü, secdede alnın zemine temasını önlememeli, alın hep açık olarak zemine temas etmelidir. Çünkü alnın zemine teması farz, burnun teması vaciptir.

Yeri gelmişken secdedeki tesbih sayılarına da bir işarette bulunayım.

İmam olan zat, rüku ve secde tesbihlerinde üçü geçmemeli, cemaatin zorlanmasına sebep olmamalıdır. Ancak tek başına kılanlar bu tesbih dualarını üç, beş, yedi kere de söyleyebilirler.

Peygamber Efendimiz (asm), namaz kılanın en değerli vaktinin secde anı olduğunu bildirdiği hadisinde şöyle hatırlatmada bulunmaktadır:

"Kulun Rabb'ine en yakın olduğu an, secde anıdır. O değerli anda duayı çokça ve uyanık gönülle yapın..."(Ebu Davud, II/33; Müslim, Salat 215)

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Namazda secdede iken kadınların ayaklarının durumu nasıldır?..

- Secdede ayak topuklarını birbirine değdirmeli midir?..

84 Beş vakit namazı vaktin hangi kısmında kılmak daha faziletlidir? Vaktin evvelinde namazı kılmayıp, vakit çıkmadan ölen kimse mesul olur mu? Vaktin çıkmasına yeterli süre varsa ve o kişinin kalbinde vakit çıkmadan kılmak gibi bir niyet varsa,..

Vakit çıkmadan, namaz kılacak kadar zaman olduğu halde ölen kimse, namazı kılmamışsa sorumlu olmaz. Namazı, vakit girer girmez hemen kılmak farz değildir.

Beş vakit namazı vaktin hangi kısmında kılmak daha faziletlidir?

Sabah Namazının Faziletli Vakti:

Sabah namazını ortalık ağarıncaya kadar geciktirmek müstehabdır. Bunun ölçüsü: Kılınan namazın iadesi gerektiğinde bunu edâ edecek kadar bir zamanın kalmasıdır. (Et-Tebyyin - Nasburraye / Zeylai : 1/225.) Bu ölçü, hac menasikini yapanların Müzdelife'de Bayramın birinci günü sabah namazı müstesna, yılın her mevsiminde muteberdir. Ancak Müzdelife'de bulunan mü'minler sabah namazını fecir doğunca kılar ve öylece Mina'ya hareket ederler. (El-Muhit / Radiyüddin Sarahsî.)

Resûlullah (A.S.) Efendimizden bu konuda şu hadis rivayet edilmiş ve sahih kabul edilmiştir:

"Sabah namazını ortalık ağarıncaya kadar geciktirin! Çünkü bunun sevabı daha büyüktür." (Ebû Dâvud - Tirmizî - îbn Mace, Nesâi : Rafi' b, Hudayc'den.)

Ayrıca Davud bin Yezîd El-Evdî'nin babasından yaptığı rivayete göre, El-Evdî'nin babası diyor ki:

"Hazret-i Ali (R.A.) bize sabah namazım kıldırıyordu, namaz bitmeden güneşin doğacağını endişe ediyorduk."

Abdurrahman bin Yezîd ise şöyle nakletmiştir:

«Biz, ortalık ağarınca sabah namazını İbn Mes'ud ile birlikte kılardık.» (Tahavi: Mevakit-i Salât - Nasburraye / Zeylai.)

Öğle Namazının Faziletli Vakti:

Öğle namazı vakit girince, diğer namazlar gibi kılınabilir. Ancak yazın sıcak aylarında onu biraz geciktirmek, kışın kısa ve soğuk günlerinde vakit olunca kılmak müstehabdır. (Mecmau'l-Enhür - Bedayi' - El-Kâfi.)

Öğle namazının yazın çok sıcak aylarında geciktirilmesinin müstehab oluşu, sıkıntıya düşmeden havanın serinlemesini bekleyerek öylece rahat kılınmasına matuftur. Bu ve benzeri nedenleri dışında namazı vaktinde kılmak ve fazla geciktirmemek daha iyidir. Nitekim Resûlullah (A.S.) Efendimize soruldu:

"Ya Resûlullah! Amellerin hangisi daha iyidir?"

"Namazı ilk vaktinde kılmak." diye cevap vermişlerdir. (Tirmizi – Dare - Kutnî : Abdullah bin Ömer (R.A.)'dan.)

Yazın sıcak günlerinde ise ortalığın biraz serinlemeye başlamasına kadar geciktirilmesi hususu şu hadise dayandırılmaktadır:

«Ebû Zerr-i Gıffarî (R.A.) diyor ki: Resûlullah (A.S.) Efendimizle birlikte bir seferde bulunuyorduk. Müezzin vakit girince ezan okumak istediğinde, Resûlullah (A.S.) ona:

«Havanın biraz serinlemesine kadar bekle!» buyurdu. Bir süre sonra o yine ezan okumak istediyse de Resûlullah (A.S.) yine aynı şekilde onu uyardı. Bu ya iki ya da üç defa tekrarlandı; o kadar ki çevremizdeki tepeciklerin gölgesini görmeye başladık. Sonra Resûlullah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurdu:

«Doğrusu sıcaklığın şiddetli, cehennemin kaynayıp hararetinin yükselmesindendir. Sıcaklık, şiddetlenince, öğle namazını havanın serinlemesine kadar geciktirin.» (Buharî - Müslim : Ebû Zer (R.A.)'den.

Burada, şiddetli sıcak, cehennemin kaynayıp yükselen hararetine benzetilerek, oradaki ateşin şiddeti hatırlatılmak istenilmiştir. Allah (C.C.) daha iyisini bilir.)

Öğle namazını sözü edilen mevsimde yalnız başına kılan da, cemaatle edâ eden de aynı müstehab vakte geciktirebilirler. (Şer-i Mecma' / îbn Melek.)

İkindi Namazının Müstehab Vakti:

İkindi namazını, güneşin parlaklığının değişmediği vakte kadar geciktirmek müstehabdır. Bu da daha çok, her şeyin gölgesi -fey-i zeval hariç- iki mislini bulup aştığı vakte rastlar. Buradaki değişiklikten maksat, çoğu fakihlere göre, ışınların parlaklığı değil, güneş cirminin gözle rahatlıkla bakılmayacak kadar parlak bulunmasıdır. (El-Hidâye - Fetavâ-yi Hindiyye.)

Bu konuda Rafi’ bin Hadîs veya Hudaye (R.A.)'den şu rivayet yapılmıştır:

"Biz, Resûlullah (A.S.) Efendimizle birlikte ikindi namazını kıldıktan sonra deve boğazlayıp onu kısımlara ayırır ve henüz güneş batmadan pişirilen etinden yenilirdi." (Buharî - Müslim : Rafi' bin Hadic'den.)

Bu konuda Rafi' bin Hadîs veya Hudaye (R.A.)'den şu rivayet, nitekim müctehid imamların yukarıda naklettiğimiz görüş ve tespitleri de bu ölçüdedir.

Güneşin cirmi henüz parlaklığını sürdürürken namaza başlanır da namazın bitmesine doğru bu parlaklığını kaybederse, namaz kerahetle kılınmış sayılmaz.

Akşam Namazının Müstehab Vakti:

Genellikle akşam namazını vaktin evvelinde kılmak müstehab sayılmıştır. Çünkü bu konudaki tavsiye anlamındaki hadisler çeşitli rivayet yollarıyla nakledilmiş ve çoğu sahih kabul edilmiştir.

«Ümmetim, akşam namazını (vakit girdiğinde) acele ettiği, yatsı namazını da geciktirdiği sürece hayır üzere olacaktır.» (Ebû Dâvud - Nasburraye / Zeylaî: Hadisün garibün.)

«Ümmetim, akşam namazını, yıldızlar belirgin duruma gelinceye kadar geciktirmediği sürece fıtrat üzere olacaktır.» (İbn Mâce : Abbas bin Abdilmüttalib'den.)

Yatsı Namazının Müstehab Vakti:

Yatsı namazını -yorgun ve uykusuz olmayanların- gecenin üçte birine geciktirmeleri müstehabdır.

Bu konuda yapılan sahih rivayette şöyle buyurulmuştur.

«Ümmetime meşakkat vermemiş olsaydım, her namazda misvak kullanmalarını emreder ve yatsı namazını da gecenin üçte birine geciktirirdim.» (Tirmizi / Taharet bahsinde, Nesâi / Oruç teatisinde.)

Vitir namazını da -uyanacağına güveni olan kimse için- gecenin sonuna geciktirmek müstehabdır. Kendine güveni olmayanın uyumadan önce kılması müstehabdır. (Et-Tebyin - Fetavâ-yi Hindiyye - İbn Abidin.)

Hava Kapalı (Bulutlu) Olduğu Günlerde:

Sabah namazını fecrin iyice aydınlanmasıyla kılma, öğle namazını biraz geciktirerek eda etmek, ikindi namazını vakit girince hemen kılmak ve akşam namazını da biraz geciktirerek kılmak; daha uygun olur. Ne var ki, bu yanlarında dakik saatleri olmayanlar için böyledir.

Vakitleri güneşe göre ayarlayanlar için yukarıda belirttiğimiz husus müstehab sayılmıştır. Çünkü öğleyi zevalden önce, ikindiyi kerahet vaktinde, akşamı güneş batmadan kılma ihtimali olabilir. Günümüzde ise her gün verilen saat ayarı ile vakitleri takvimlere göre belirlemek mümkündür.

Yağmurlu ve karlı havalarda ise, yatsı namazını vakit girince hemen kılmak müstehabdır. Çünkü bu durumda cemaate gitmek -geciktiği takdirde- biraz zorlaşır. (El-Muhit / Radiyüddin Sarahsi.)

(Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/190-193)

85 Namazı vaktin sonunda kılmanın bir günahı var mıdır? Ezan okunduğunda hemen namaz kılınabilir mi?

Hz. Peygamber aleyhissalatü vesselam, en faziletli amelin hangisi olduğunu soran sahabiye: "Vaktinde veya vaktinin başlangıcında kılınan namazdır." buyurmuştur. (Buhari, Mevâkît 162)

"Namazların ilk vaktinde Allah'ın rızası, son vaktinde ise Allah'ın affı vardır." (Tirmizi, Mevâkît 13)

Aslında genel olarak yukarıdaki hadislerden de anlaşılacağı üzere, namazları ilk vaktinde kılmanın müstehap olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, Resülüllah (asm)'ın sünnetinde, bazı namazların mevsim, iklim, v.s. gibi bazı değişik durumlar nazara alınarak, vaktin evvelinden geciktirilerek kılınması daha faziletli sayılmıştır. Bununla ilgili olarak örneğin yatsı namazının vaktiyle ilgili gelen rivayetlerden bazıları şu şekildedir:

"Şüphesiz ki, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ateme (gecenin ilk üçte biri geçtiği vakit) diye söyledikleri vakte kadar yatsı namazını geciktirirdi ve yatsıdan önce uyumayı, ondan sonra konuşmayı (oturup sohbet etmeyi) hoş karşılamaz mekruh sayardı." (Buhari, Mevakit 13-20;  Müslim, Mesacid 218-225; Nesâi, Mevakıyt 20)

"Bir gece, yatsıyı gece yarısına kadar (şatru'l-leyl) tehir etti. Sonra yüzü bize dönmüş olarak yanımıza geldi -sanki şu anda yüzüğünün parıltısını görüyor gibiyim- ve şöyle dedi:

"İnsanlar namazlarını kıldılar ve yattılar. Siz ise, namazı beklediğiniz müddetçe namaz kılma (sevabını alma)ktasınız." (Buhârî, Mevâkît 25, 40; Müslim, Mesâcid 223)

"Eğer ümmetime sıkıntı vermeseydim, yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmelerini emrederdim." (Tirmizi, Mevâkît 10)

Buna göre Hanefiler, yatsı namazını gecenin ilk üçte birine kadar geciktirmeyi müstehap, yarısına kadar geciktirmeyi mubah, gecenin yarısından sonra kılınacak yatsı namazı için ise, mekruh demişlerdir. Hanefi ulemasından bazısı buna tahrimen mekruh derken, diğer bazıları bunu tenzihen mekruh olarak görmüşlerdir. Fakat şunu ifade etmek gerekir ki, bu müstehaplık kış mevsimindedir. Yaza gelince zaten bu mevsimde geceler kısa olduğundan, yatsı namazının önce kılınması müstehaptır.

Soruda geçen diğer konuya gelince:

Bir vakit girdikten sonra önceki vakitlerin namazı kazaya kalmış olur. Kılınan namaz da kaza namazı olarak kılınır. Yani vakit çıkınca namaz vakti de çıkmış olur.

Namazın farzlarından biri de vaktin girmiş olmasıdır. Mesela öğle namazı vakti girmeden öğle namazını kılamayız. Namazların kılınma vakitleri ise vaktin girmesiyle başlar, öbür vaktin girmesiyle biter. Bu iki vakit arası namazlarımızı kılabiliriz.

Diyelim ki öğle namazınızı geciktirdiniz. İkindi yakın. Hemen namaza durdunuz. Daha birinci rekatta iken ikindi vakti girdi. Ne yapacağız? Hemen devam edip namazı tamamlayacağız, namazımız olur. Çünkü bir hadiste “Namazın bir rekatına yetişen hepsine yetişmiş gibidir.” buyurulur.

Hanefi ve Hanbeli mezhebine göre, kendisine tahsis edilen vakit içinde bir namazın iftitah tekbirine yetişmekle bu namazın tamamı eda olur. (Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, I/400)

Yalnız sabah namazı ile ikindi namazı biraz dikkatli kılınması lazımdır. Sabah güneş doğarken ve akşam güneş batarken namaz kılmak güneşe tapanlara benzememek için caiz değildir. Bu sebeple sabah namazı güneş doğmadan bir iki dakika önce, ikindi namazını da güneş batmadan önce bitirmek gerekiyor.

İşte ikindi namazını akşam güneş batımına sarkıtmamak için dikkatli olmak lazımdır. Güneşin batmasına yakın kılmak bu sebeple mekruhtur. Hoş olmasa bile yine namazımız caizdir, kabul edilir.

Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Ancak hanefilere göre güneşin doğmasına yakın, şafilere göre ise imsaktan biraz sonra kılmak faziletlidir.

Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa Hanifilere göre namaz bozulur. Kerahet vakti çıktıktan sonra yeniden kılmak gerekir.

Vaktin son on dakikasında namaz kılıp, arkasından öbür namaz vakti girerse onu kılmak meselesi, öğle namazı ile akşam namazı için olabilir. Zor durumlarda böyle bir çareye başvursak namazımız olur. Peygamberimiz (asm) bir yolculukta öğle namazını geç kılmış, hemen arkasından ikindi girmiş ve ikindiyi kılmıştır.

Fakat namazların vaktin başında kılınması daha faziletlidir. Vaktin sonu da olsa kazaya bırakmadan kılmak gerekir.

86 Namaz nasıl kılınır? Namazların kılınışı hakkında bilgi ve namazda okunan sure ve duaları gönderir misiniz?

Namaz hocası gibi küçük kitaplarda bu gibi malumatlar güzel bir şekilde izah edimiştir. Böyle bir ilmihal kitabı alarak namaz konusunda neleri öğrenmeniz gerektiğine bakabilirisniz.

Sabah Namazının Kılınışı:

Sabah namazı iki rek'at sünnet, iki rek'at da farz olmak üzere dört rek'attan ibarettir. Önce sünnet kılınır. 

Şöyle ki: Namazın şartlarının hepsi yerine getirildikten sonra, kıbleye dönülüp sabah namazının sünnetini kılmaya kalben niyet edilir. Dil ile de yavaşçacık: "Niyet ettim Allah rızası için sabah namazının sünnetini kılmaya" denilir. Bundan sonra, eller kulakların hizasına kadar kaldırılıp, başparmaklar kulak yumuşağına değdirilir. Ve avuç içleri Kâbe'ye dönük şekilde parmak araları açılır ve "Allahü Ekber" denilerek iftitah tekbiri alınır. Tekbir alındıktan sonra sağ el ile sol elin bileği tutularak, eller göbeğin altına konur. (Kadınlar ise tekbir alırken ellerini omuz hizasına kaldırıp göğüsleri üzerine bağlarlar. Sağ eli sol elin üzerine koyarlar. 

Eller de bu şekilde bağlandıktan sonra, önce Sübhâneke okunur. Sonra Eûzü-Besmele çekilerek Fâtiha-i Şerîfe sonuna kadar okunup "amin" denilir. Fâtiha'dan sonra zamm-ı sûre okunur. Böylece namazın kıyam ve kırâet rükünleri tamamlanmış olur. Kırâet bitince eller yanlara salıverilir ve Allahü Ekber denilerek rükû'a gidilir. Rükû'da parmak araları açık olarak ellerle dizkapakları tutulur. Sırt ve bel yere paralel olarak düz hâle getirilir. Ayaklar da bükülmeden dik tutulur. Rükûda iken üç kere "Sübhâne rabbiye'l-azîm" denir. (Rükû' hâlinde kadınlar parmak aralarını açmazlar ve dizlerini tutmazlar, sadece ellerini dizler üzerine koyarlar. Ayrıca dizlerini de dik değil bükük bulundururlar. Yere paralel olacak şekilde eğilmelerine de lüzum yoktur.)

Sonra "Semiallahü limen hamideh" diyerek rükû'dan kalkılır. Ayakta iken "Rabbenâ leke'l-hamd" denir. Sonra "Allahü Ekber" denilerek secdeye kapanılır. Secdeye inerken önce dizler, sonra eller konur. Baş da eller arasına konarak alın ve burun yere yapıştırılır. Secdede el ve ayak parmakları kıbleye dönük tutulur. (Kadınlar secdede kollarını yanlarına ve uyluklarını karınlarına yapıştırır ve yere doğru alçalır ve yapışırlar.) Secdede üç defa "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" denir. Sonra "Allahü Ekber" diyerek secdeden kalkılıp bir kere "Sübhânallah" diyecek kadar oturulur. Sonra tekrar "Allahü Ekber" denilerek aynı şekilde ikinci bir secde yapılır. İkinci secdenin tesbihleri söylendikten sonra "Allahü Ekber" denilerek tekrar ayağa kalkılır.

Böylece birinci rek'at bitmiş ikinci rek'ata kalkılmış olur. İkinci rek'atta sadece Besmele çekilerek Fâtiha ve zamm-ı sûre okunur. Yukarda tarif ettiğimiz şekilde rükûa ve secdeye gidilir. İkinci secdeden sonra sol ayak yere yayılıp üstüne oturulur. Sağ ayak ise parmakları kıbleye dönük şekilde içeri kıvrılır. Eller uyluklar üzerine konur. İki secde arasındaki oturuşlar da aynen böyledir. (Kadınlar ayaklarını sağ tarafa yatırarak otururlar). Bu oturuşta önce "Tehıyyât" okunur. Arkasından "salâvatlar ve dualar" okunur. Duaların okunuşu bitince önce sağ tarafa dönülerek: "Es-selâmü aleyküm ve rahmetullah" diye selâm verilir. Sonra da sol tarafa aynı şekilde selâm verilir.

Böylece iki rek'atlı sabah namazının sünneti bitmiş olur. Sabah namazının sünnetinin bütün kırâet, tesbih ve tekbirleri gizli olarak yapılır. Sabahın farzı da aynen sünneti gibi kılınır. Sadece başta niyet ederken "Bugünkü sabah namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir. Bir de niyetten önce kâmet getirilir. (Kadınlar kâmet getirmezler). Sabah namazının farzının kırâetleri cehren de okunabilir.

Öğle Namazının Kılınışı: 

Öğle namazı dört rek'at sünnet, dört rek'at farz ve iki rek'at da son sünnet olmak üzere on rek'attır. Önce sünneti kılınır. Sünneti kılmak için evvelâ şu şekilde niyet edilir: "Niyet ettim ya Rabbi bugünkü öğle namazının sünnetini kılmaya..." Sonra aynen sabah namazının sünneti gibi iki rek'at kılınır. İkinci rek'atta oturulduğunda sadece "Tehıyyât" okunur. Salâvat ve dualar okunmadan "Allahü Ekber" diyerek üçüncü rek'ata kalkılır. Üçüncü ve dördüncü rek'atlar da aynen birinci ve ikinci rek'atlar gibi kılındıktan sonra, ikinci kere oturulur. Bu oturuşta Tehıyyât ile beraber salâvat ve dualar da okunarak selâm verilir. Böylece öğlenin sünneti tamamlanmış olur. Üçüncü rek'ata kalkıldığında Fatiha'dan önce sadece Besmele çekilir. "Sübhâneke ve eûzü" okunmaz.

Öğlenin farzı da sünneti gibidir. Yalnız niyet ederken öğlenin farzını kılmaya niyet edilir. Bir de üçüncü ve dördüncü rek'atlarda sadece Fâtiha okunur, zamm-ı sûre okunmaz. Bu, sadece öğlenin farzında değil, bütün farz namazlarda böyledir. İlk iki rek'atta zamm-ı sûre okunur. Üç ve dördüncü rek'atlarda okunmaz.

Öğlenin son sünneti de tıpkı sabahın sünneti gibi kılınır. Sadece niyet ederken "öğlenin son sünnetine" diye niyet edilir. Öğlenin sünnet ve farzında kırâet gizli yapılır.

İkindi Namazının Kılınışı:

İkindi namazı, dördü sünnet, dördü de farz olmak üzere sekiz rek'attır. Önce sünneti kılınır. Evvelâ: "Bugünkü ikindinin sünnetini kılmaya" diye niyet edilir. Sonra aynen öğlenin sünneti gibi kılınır. Yalnız ikinci rek'atın sonundaki ilk oturuşta, öğlenin sünnetinde sadece "Tehıyyât" okunurken, ikindinin sünnetinde salâvatlar da okunur. Dualar okunmadan, "Allahü Ekber" denilerek üçüncü rek'ata kalkılır. Üçüncü rek'atta da namaza yeniden başlanır gibi, "Sübhâneke" okunarak "Eûzü-Besmele" çekilir ve Fâtiha ile zamm-ı sûre okunur. Dördüncü rek'at ise öğleninki gibi normal şekilde kılınır.

İkindinin farzı, öğlenin farzı gibidir. Sadece niyetler farklıdır. İkindi de öğle gibi gizli okuyuşla kılınır.

Akşam Namazının Kılınışı:

Akşam namazı üçü farz, ikisi sünnet olmak üzere beş rek'attır. Önce farz kılınır. Önce akşamın farzına niyet edilerek namaza durulur. İlk iki rek'at diğer namazların farzları gibi kılındıktan sonra oturulur. Sadece "Tehıyyât" okunarak üçüncü rek'ata kalkılır. Üçüncü rek'atta sadece Fâtiha okunarak rükû'a ve secdeye gidilir. Secdeler bitince ikinci kere oturulur. Tehıyyât, salâvat ve dualar okunarak selâm verilir. 

Farzdan sonra sünnete niyet edilerek tıpkı sabahın sünneti gibi iki rek'at sünnet kılınır. Akşam namazının farzı da, sabahın farzı gibi cehren yani sesli bir okuyuşla kılınabilir. 

Yatsı Namazının Kılınışı:  

Yatsı namazı, dördü sünnet, dördü farz, ikisi son sünnet ve üçü de vitir olmak üzere onüç rek'attır. Yatsının sünneti önce niyet edilerek tıpkı, ikindinin sünneti gibi kılınır. Yani ilk oturuşta, Tehıyyâttan sonra salâvatlar da okunur. 

Yatsının farzının kılınışı ise, niyet hariç öğle ve ikindinin farzının aynısıdır. Son sünnet de, akşamın sünnetiyle aynı şekilde kılınır. Fark sadece niyetlerdedir.

Vitir Namazının Kılınışı: 

Vitir namazı ise üç rek'attır. Kılınışı şöyledir: Önce niyet edilerek namaza durulur. Birinci ve ikinci rek'atlar aynen sabahın sünnetinde tarif ettiğimiz şekilde kılınır. İkinci rek'atın sonunda oturulur, Tehıyyât okunarak üçüncü rek'ata kalkılır. Üçüncü rek'atta Besmele çekilip Fâtiha ve zamm-ı sûre okunur. Bundan sonra rükû'a eğilmeyerek eller kulaklara kaldırılıp tekbir alınır. Ve tekrar eller bağlanıp, kunut duaları okunur. Kunut duaları bittikten sonra rükû' ve secdeye gidilir. Secdeden sonra oturularak Tehıyyât, salâvat ve dualar okunarak selâm verilir. 

Kunut duasını bilmeyen kimse, "Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr" âyetini okuyabilir. Üç kere "Allahümme'ğfirlî" de diyebilir. Üç kere "Yâ Rab" demesi de câizdir.

* Vitir namazı sadece Ramazanda cemaatle kılınır. İmam olan zât namazı cehrî kıldırır; kunut ise gizli okunur. Ramazan dışında vitri cemaatle kılmak mekruhtur.

KUNACAK SURE VE DUALARI

Kunut Duaları:
Allahümme innâ neste'înüke ve nestağfirüke ve nestehdîke ve nü'minü bike ve netûbü ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleyke'l-hayra küllehü neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahle'u ve netrükü men yefcürük.

Allahümme iyyâke na'büdü ve leke nusallî ve nescüdü ve ileyke nes'â ve nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffâri mülhık. 

Sübhaneke Duası
Sübhânekellâhümme ve bi hamdik ve tebârakesmük ve teâlâ ceddük (ve celle senâük) ve lâ ilâhe gayrük. ("ve celle senâük" sadece cenâze namazında okunur, diğer zamanlarda okunmaz.)

Fatiha Suresi:
Elhamdü lillâhi rabbil’âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmiddîn. İyyâke na’büdü ve iyyâke neste’în. İhdinas-sırâtal müstekîm. Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayrilmagdûbi aleyhim ve leddâllîn. (amin)

Fil Suresi:
Elem tera keyfe fe’ale rabbüke bieshâbilfîl. Elem yec’al keydehüm fî tadlîl. Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl. Termîhim bihicâratin min siccîl. Fece’alehüm ke’asfin me’kûl.

Kureyş Sûresi:
Liîlâfi Kureyşin. Îlâfihim rihleteşşitâi vessayf. Felya’büdû Rabbe hâzelbeyt. Ellezî et’amehüm min cû’in ve âmenehüm min havf. 

Maun Suresi:
Era eytellezî yükezzibü biddîn. Fezâlikellezî, yedu’ulyetîm ve lâ yehuddu alâ ta’âmilmiskîn. Feveylün lilmusallîn. Ellezîne hüm an salâtihim sâhûn. El-lezîne hüm yürâûne. Ve yemne’ûnelmâûn.

Kevser Suresi:
İnnâ e’taynâkelkevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şânieke hüvel’ebter.

Kafirun Suresi:
Kul yâ eyyühelkâfirûn. Lâ a’büdü mâ ta’büdûn. Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd. Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm. Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd. Leküm dînüküm veliye dîn.

Nasr Suresi:
İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestagfirh, İnnehü kâne tevvâbâ.

Tebbet Suresi:
Tebbet yedâ ebî Lehebin ve tebbe. Mâ agnâ anhü mâlühû ve mâ keseb. Seyaslâ nâren zâte leheb. Vemraetühû hammâletelhatab. Fî cîdihâ hablün min mesed.

İhlas Suresi:
Kul hüvallâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.

Felak Suresi:
Kul e’ûzü birabbilfelak. Min şerri mâ halak. Ve min şerri gâsikyn izâ vekab. Ve min şerrinneffâsâti fil’ukad. Ve min şerri hâsidin izâ hased.

Nas Suresi:
Kul e’ûzü birabbinnâsi. Melikinnâsi. İlâhinnâs. Min şerrilvesvâsilhannâs. Ellezî yüvesvisü fî sudûrinnâsi. Minelcinneti vennâs.

Ettahıyyatü duası:
Ettehıyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayyibât. Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh, Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-Sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh.

Allahümme salli duası:
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhime ve alâ âli İbrâhim. İnneke hamîdün mecîd.

Allahümme barik duası:
Allahümme barik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhime ve alâ âli İbrâhim. İnneke hamîdün mecîd.

Rabbenâ duası:
Rabbenâ âtinâ fid’dünyâ haseneten ve fil’âhıreti haseneten ve kınâ azâbennâr.

87 Namaz kılarken ellerin bağlanması hakkında bilgi verir misiniz? Peygamberimiz namazı elleri açık mı kılardı? Maliki mezhebine göre eller açık mı kılınıyor?

Namazda ellerin bağlanması sünnettir. Bu bakımdan eller yana salınarak kılınan namaz geçerlidir.

Ehl-i sünnet mezheplerinden Hanefi, Şafii ve Hanbeli mezhebine göre namazda ellerin bağlanması sünnettir. Maliki mezhebine göre ise ellerin yana salınması sünnettir. Caferilere göre de eller yana salınarak namaz kılınır.

Malikîler dışındaki cumhura göre; tekbirden sonra, namaz kılan kişinin sağ elini sol eli ve bileği üzerine koyması sünnettir. Çünkü Vail b. Hucr'dan rivayet edildiğine göre, kendisi Hz. Peygamber (asm)'in, namaza girince ellerini kaldırdığını ve tekbir aldığını, sonra elbisesine bürünerek sağ elini sol eli, bileği ve pazusu üzerine koyduğunu gördüğünü nakletmiştir. (1)

Kabisa b. Hulb'ün babasından rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

"Resulüllah (asm) bize imam olurdu, namazda sol elini sağ eliyle tutardı." (2)

Sehl b. Saad (r.a.) şöyle rivayet etmiştir:

"İnsanlar sağ ellerini namaz kılarken sol kolları üzerine koymakla emrolunurlardı." (3)

İbni Mes'ud'dan da şöyle rivayet edilmiştir:

"Hz. Peygamber (asm) birine uğramış, o da sol elini sağ eli üzerine koymuş olarak namaz kılıyordu. Adamın sağ elini alıp sol eli üzerine koydu." (4)

Hanbelîler ile Şâfiilere göre, elleri bağlamanın şekli şöyledir: Sağ el sol elin bileği üzerine, yahut ona yakın bir yere konur. Bunun dayandığı delil daha önce de geçmiş bulunan İbni Hacer'in hadisidir. Biliyoruz ki bilek, kolun başparmağı takib eden eklem tarafıdır. Fakat Hanefi'lere göre, sağ elin iç kısmı, sol elin üst kısmı üzerine konur. Bu durumda baş parmak ile küçük parmak bilek üzerinde halka yapılır. Kadınlara gelince iki elini göğsü üzerine halka yapmaksızın koyarlar. Çünkü bu durum kadınların tesettürleri ile ahenk teşkil eder.

Hanefîler ile Hanbelîlere göre ise, namaz kılan kişi iki elini göbeğin altına koyar. Çünkü Hz. Ali (r.a.)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

"Sağ elin sol el üzerine göbeğin altına konması sünnettendir." (5)

Bundan kastedilen Hz. Peygamber (asm)'in sünnetidir.

Şâfıîlerde müstehap olan, iki elin sola meyilli olarak, kadınlarda göğüs üzerine ve erkeklerde göbeğin üstüne konmasıdır. Çünkü insanın kalbi soldadır. Dolayısıyla eller en şerefli uzuv üzerine konulmuş olur. Bunun bir dayanağı da Vail b. Hucr'un hadisidir: "Resulullah (asm)'ın namaz kılarken iki ellerinden birini diğeri üzerine koyduğunu gördüm." Bunu Ibni Huzeyme'den rivayet edilen başka bir hadis de kuvvetlendirmektedir.

Malikîlere göre, namazda iki elin vakarlı bir biçimde salıverilmesi menduptur. Kuvvetle bırakılması değil. Eller ön taraftan bırakılmaz. Çünkü bu durum huzurlu olmaya aykırıdır. Nafile namazlarda ellerin göğüs üzerinde bağlanması ve tutulması caizdir. Çünkü bu namazlarda zaruretsiz olarak bir yere dayanmak caizdir. Fakat farz namazlarda tutunmak mekruhtur. Çünkü bu durum bir yere dayanmak gibidir. Bunu bir yere dayanmak için değil de sünnet olduğu için yaparsa mekruh değildir. Bunun gibi her hangi bir şeyi kastetmeksizin yaparsa yine mekruh değildir.

Bana göre doğru olan görüş cumhurun görüşüdür. Bu da sağ elin sol el üzerine konulmasıdır. Sünnet olmayan işlerle savaşmak için Malikî mezhebinin tespit etmiş olduğu gerçekle de birleşmektedir. Bu da bir yere dayanmaktır. Yahut fasit ve bozuk bir inançla savaşmak için tespit ettiği hususa aykırıdır. Bu da halktan birilerinin bu durumun vacip olduğunu zannetmesidir.

Dipnotlar:

1. Bu hadisi Ahmed, Müslim, Ebu Dâvud ve Neseî rivayet etmişlerdir, Lafız Neseî'nindir.
2. Bu hadisi Tirmizi rivayet etmiş olup hasendir, demiştir.
3. Bu hadisi Buhari rivayet etmiştir.
4. Bu hadisi Ebu Dâvud rivayet etmiştir.
5. Bu hadisi Ahmed ile Ebu Dâvud rivayet etmişlerdir.

(bk. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı)

88 Namazda okunan duaları baştan sona kadar sıralar mısınız?

Namazda Okunan Dualar

Sübhâneke Duası

"Sübhânekellâhümme ve bi hamdik ve tebârakesmük ve teâlâ ceddük (ve celle senâük) ve lâ ilâhe gayrük."

Anlamı:

"Allah'ım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka tanrı yoktur."

Namazlarda ayakta iken okunur.

Okunduğu yerler:

1) Her namazın ilk rek'atinde iftitah tekbirinden sonra,

2) İkindi namazının sünnetinde üçüncü rek'ate kalkınca Fatiha'dan önce,

3) Yatsı namazının ilk sünnetinde üçüncü rek'ate kalkınca Fatiha'dan önce,

4) Teravih namazı dört rek'atte bir selâm verilerek kılınıyorsa üçüncü rek'ate kalkıldığı zaman Fatiha'dan önce.

5) Cenaze namazında birinci tekbirden sonra.

NOT: Parantez içindeki "Ve celle senâük" cümlesi cenaze namazında okunur.

Ettehiyyâtü Duası

"Ettehiyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayibât. Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâtüh, Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-Sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh."

Okunduğu Yerler:

Namazların her oturuşunda okunur.

Anlamı:

"Dil ile, beden ve mal ile yapılan bütün ibadetler Allah'a dır. Ey Peygamber! Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun. Selâm bizim üzerimize ve Allah'ın bütün iyi kulları üzerine olsun. Şahitlik ederim ki, Allah'tan başka tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki, Muhammed, O'nun kulu ve Peygamberidir."

Allâhümme Salli ve Allâhümme Barik Duaları

"Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim. İnneke hamidün mecîd."

"Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim. İnneke hamidün mecîd."

Anlamı:

"Allah'ım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine rahmet eyle; şerefini yücelt. İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine rahmet ettiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin."

"Allah'ım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine hayır ve bereket ver. İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine verdiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.

Okunduğu Yerler:

1) Bütün namazların son oturuşlarında Ettehiyyatü'den sonra,

2) İkindi namazının sünneti ile Yatsının ilk sünnetinin birinci oturuşunda Ettehiyyatü'den sonra,

3) Dört rekatta bir selâm verilerek kılınan Teravih namazının ikinci rek'atının sonundaki oturuşta "Ettehiyyatü"den sonra,

4) Cenaze namazında ikinci tekbirden sonra.

Rabbenâ âtina ve Rabbenâğfirli Duaları

"Rabbenâ âtina fid'dünyâ haseneten ve fil'âhireti haseneten ve kınâ azâbennâr. Birahmetike yâ Erhamerrahimîn."

"Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-Mü'minîne yevme yekumü'l hisâb."

Anlamı:

"Allah'ım! Bize dünyada iyilik ve güzellik, ahirette de iyilik, güzellik ver. Bizi ateş azabından koru."

"Ey bizim Rabbimiz! Beni, anamı ve babamı ve bütün mü'minleri hesap gününde (herkesin sorguya çekileceği günde) bağışla."

Okundukları Yerler:

1) Namazlardaki oturuşlarda Allahümme salli ve Allahümme barikten sonra,

2) Kunut duasını bilmeyen vitir namazında onun yerine "Rabbenâ âtina" ayetini okuyabilir.

3) Cenaze namazında üçüncü tekbirden sonra okunacak duaları bilmeyen bunların yerine yine "Rabbenâ âtina" ayetini dua niyetiyle okuyabilir.

Kunut Duaları

"Allâhümme innâ nesteînüke ve nestağfirüke ve nestehdîk. Ve nü'minü bike ve netûbü ileyk. Ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleykel-hayra küllehû neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahleu ve netrükü men yefcürük."

"Allâhümme iyyâke na'büdü ve leke nüsallî ve nescüdü ve ileyke nes'â ve nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffâri mülhık."

Anlamı:

"Allah'ım! Senden yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz, razı olduğun şeylere hidayet etmeni isteriz. Sana inanırız, sana tevbe ederiz. Sana güveniriz. Bize verdiğin bütün nimetleri bilerek seni hayır ile öğeriz. Sana şükrederiz. Hiçbir nimetini inkâr etmez ve onları başkasından bilmeyiz. Nimetlerini inkâr eden ve sana karşı geleni bırakırız."

"Allah'ım! Biz yalnız sana kulluk ederiz. Namazı yalnız senin için kılarız, ancak sana secde ederiz. Yalnız sana koşar ve sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız. İbadetlerini sevinçle yaparız. Rahmetinin devamını ve çoğalmasını dileriz. Azabından korkarız, şüphesiz senin azabın kâfirlere ve inançsızlara ulaşır."

Bu duâlar vitir namazının son rek'atında âyetten sonra okunur.

89 Sabah namazının sünneti farzıdan sonra kılınır mı?

Sabah namazının sünneti farzdan önce kılınmadığı takdirde artık kılınmaz. Farz kılınırken yetişme imkanı varsa önce sünnet kılınır ve daha sonra farza durulur. Ancak sünnet kılındığı takdirde cemaate yetişmeme ihtimali varsa, sünnet terkedilip imama uyulur.

Sabah namazının sünneti kılınmadıysa, farzdından sonra kaza edilmez.

Ancak zamanında kılınamayan bazı vakit sünnetleri daha sonra kılınarak kaza edilir. Meselâ, cemaate yetişmek için öğle namazının ilk sünneti kılınamadığı takdirde, farzı kılıp iki rekât sünnetten sonra ayrıca kılınır.

Cuma namazının ilk sünneti hutbeden önce kılınamadığı zaman, yine cumanın iki rekât farzından sonra kaza edilerek kılınır. İki rekât kılınarak yarıda bırakılan öğlenin ve cumanın ilk sünnetleri de aynen bu şekilde dört rekât olarak kaza edilir.

90 Kaza namazı, bilerek kılınmayan farz ve vacip namazlar kaza edilir mi?

Namaz, dinimizin ifâsını emrettiği ibadetlerin en önemlisidir. Kelime-i şehâdetten sonra, İslâm binasının üzerine kurulduğu beş esastan birincisidir. Akıllı ve erginlik çağına ulaşan her Müslümana, istisnasız farzdır. Farziyeti Kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Terkedilmesi ve -geciktirmeyi câiz kılan meşru bir mazeret bulunmaksızın- vaktinde edâ edilmeyip, kazaya bırakılması, en büyük günahlardan biridir. Bu itibarla, her Müslümanın beş vakit namazını vakti içinde edâ etmesi; geciktirmeyi caiz kılan meşru bir mazeret olmadıkça, hiçbir vaktin namazını kazaya bırakmaması gerekir.

Bilindiği üzere, beş vakit namaz ve Ramazan orucu gibi, edâsı belirli vakitlere bağlanmış olan ibadetlerde, hem ibadetin ifası, hem de emrin belirlenen zaman içinde yerine getirilmesi olmak üzere iki ayrı mükellefiyet söz konusudur. Bu tür ibadetleri, dinimizin tayin ettiği vakti içinde eda edenler, her iki mükellefiyeti birden yerine getirmiş olurlar. Vaktinde edâ etmeyip, daha sonra kaza edenler ise, bu iki sorumluluktan sadece birini yerine getirmiş olurlar.

İslâmî hükümlere göre, hiç kimse gücünün yetmediği bir şeyi ifâ ile mükellef olmaz ve bundan dolayı sorumlu tutulmaz. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de (Bakara Sûresi, âyet : 286): "Allah kişiyi ancak gücünün yettiğinden sorumlu tutar..." buyrulmuştur. Bu itibarla, bir ibadeti meşru bir mazeret sebebiyle vakti içinde edâ edemeyip, daha sonra kaza eden kişi dinen sorumlu olmaz. Fakat meşru bir mazeret olmadığı halde namazlarını vaktinde edâ etmeyenler, daha sonra bunları kaza etmekle emri, vakti içinde yerine getirmeme sorumluluğundan kurtulmuş olmazlar. Bu gibilerin ayrıca tevbe ve istiğfarda (günahlannın affı için niyazda) bulunmaları ve bu sorumluluğu telâfi edecek iyi işler ve nâfile ibadetler yapmaları gerekir.(1) Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur:

 "İyilikler kötülükleri (günahları) giderir." (Hûd, 11/114)

Namazın terki için, dinimizde hiçbir mazeret yoktur. Geciktirilmesi (kazaya bırakılabilmesi) için dinin meşru saydığı mazeret ise, unutma ve uyku gibi şuur dışı haller ile, o anda (vakti içinde) edâ edebilme imkanının bulunmayışından ibarettir. Söz gelimi, Ramazan'da seferde veya savaşta olan bir kimse, -oruç tutma imkanı olsa bile- orucunu kazaya bırakabilir; bundan dolayı günahkâr olmaz. Fakat edâ imkânı varsa fiilî savaş hali bile, namazı kazaya bırakmayı meşru kılan bir mazeret değildir. Çünkü namaz, kişiye daima ilahî mürakabe altında bulunduğunu hatırlatarak, onu her türlü kötü davranıştan koruduğu gibi; her durumda kolayca edâ edilebilen bir ibadettir. Abdest alamayanın teyemmümle, ayakta duramayan veya oturamayanın yattığı yerde, sadece başı ile ima ederek namazını edâ etmesi müınkündür. O halde, aklı başında ve edâ imkanı olan bir Müslümana namazı kazaya bırakmak için meşru bir mazeret, söz konusu değildir. Bu itibarla, bir namazı kaza etmekle borç ödenmiş olursa da, mazeretsiz vaktinde edâ etmemenin sorumluluğu kalkmış olmaz.

Şimdi, konu ile ilgili bu girişten sonra, soruda belirtilen hususların açıklanmasına geçebiliriz.

1. Bir Müslüman namazını, ya uyku, unutma, dalgınlık... gibi dinen meşru sayılan bir mazeretle; veya mazeretsiz olarak geçirmiş olabilir. İster mazeret sebebiyle, ister mazeretsiz olarak, her ne şekilde olursa olsun, namazını vaktinde edâ etmemiş olan bir kimsenin, onu kaza ederek, borcunu ödemesi gerekir. Ancak, meşru bir mazeretle vaktinde kılınmamış bir namaz, ilk fırsatta kaza edildiği takdirde, her hangi bir sorumluluk söz konusu olmaz. Nitekim Rasûlüllah (asm) şöyle buyurmuştur:

"Her kim bir namazı unutur veya ondan gaflet edip uyuyakalırsa, onu hatırladığında hemen kılsın. Onun bundan başka keffâreti yoktur..."(2)

Şüphesiz mazeret sayılan uyku, namaza kalkmamak üzere yatıp uyumak değildir. Namazı geçirmeme azmi ile gerekli tedbir alındğı halde uyanamamak veya uyuyup kalmaktır. Nitekim Rasûlüllah (asm) Efendimiz, bir gece seferinde son derece yorulmuş olan ashabına, ancak içlerinden birini kendilerini namaza uyandırmak üzere görevlendirdikten sonra istirahat için izin vermiş, fakat herkes uykuya dalınca, görevli de uyuyuvermiştir. Konu ile ilgili rivayetlerden, bir kaç defa tekerürü muhtemel bulunan bu olayda, Rasûlullah (asm) sabah namazını güneş doğup yükseldikten sonra, yine cemaatle kıldırmıştır.(3)

Hendek savaşında da zor bir gün Rasûlüllah (asm) ve ashabı, öğle, ikindi ve akşam namazlarını vaktinde kılma imkanı bulamamışlar; bu üç vakti, yatsı namazından önce tertip üzere, cemaatle kaza etmişlerdir.(4)

Görüldüğü üzere, meşru mazeretlerle vaktinde edâ edilemeyen namazlann daha sonra kaza edilmesi Rasûlüllah (asm)'in kavlî ve fiilî sünnetiyle sabittir. Mazeretsiz terkedilmiş namazların kaza edilip edilemeyeceğine gelince:

2. Kasden namazı terketme günahının, kaza ile telâfisinin mümkün olmayacağı, esâsen Rasûlüllah (asm)'in bu konudaki söz ve uygulamalarının hep mazeret sebebiyle vakti geçirilmiş namazlarla ilgili olduğu düşüncesinden hareketle, sahabeden Hz. Ömer, oğlu Abdullah, Sa'd b. Ebî Vakkas, İbn Mes'ud, Selman Fârisî ve tâbiundan el-Kasım b. Muhammed, Muhammed b. Sîrin, Mütarraf b. Abdillah, Ömer b. Abdilaziz, Büdeyl b. Meysere ve Sâlim b. Ebi'l-Ca'd ile Dâvud ez-Zâhîri, İbn Hazm ve İbn Rüşd gibi Zâhiri mezhebi müctehit ve fakihleri, kasden terkedilmiş olan namazların kaza edilemeyeceği görüşünde iseler de(5) başta dört mezheb müctehid ve fakihleri olmak üzere İslâm âlimlerinin cumhuruna (çoğunluğuna) göre, edâsı farz olan namazların, mazeretsiz (kasden) terkedilmiş de olsa, kazası da farzdır.(6)

Cumhur bu hükme mesnet olmak üzere:

      a. Hadis-i şeriflerde unutma, uyku gaflet... gibi, şuur dışı haller sebebiyle vakti geçirilen namazların kazası emredildiğine göre, mazeretsiz terkedilen namazların kazasının evleviyetle gerekeceği (7)

      b. Hadis-i şeriflerde yer alan "nisyan" (unutma) kavramının, kasden terketmeyi de ifade ettiği; çünkü bu kelimenin, ister zuhûlen, ister kasden olsun, (Tevbe Sûresi, âyet: 67 ve Haşr Sûresi, âyet: 19 da olduğu gibi) mutlak "terk" anlamında da kullanıldığı (8)

     c. Yine unutma veya uyku gibi şuur dışı haller sebebiyle geçirilen namazlann kazası ile ilgili hadis-i şeriflerde yer alan "Onun bundan başka keffareti yoktur." ifadesinin, mazeretsiz olarak namaz vaktini geçirenlere de delâlet ettiği; çünkü mazeretle vakti geçirmiş olanlar için günah olmadığından, keffaretin de söz konusu olamayacağı;(9)

     d. Namazı kasden terkedenlerin de, Cenab-ı Hakk'ın emrine muhatap olmaları dolayısıyla, onlar üzerine de namazın borç olduğu; borcun ise ancak ödenmekle zimmetten düşeceği;(10) nitekim Rasûlüllah (asm)'in de: "Allah'a olan borç, ödenmeye en lâyık olandır."(11) buyurduğu;

      e. Namazın edâsı ile ilgili emrin, edâ edilmediği takdirde kaza için de emir sayılacağı, çünkü emirle vacip olan şey, edâ edilmedikçe emrin hükmünün devam ettiği...(12) gibi delillere dayanmışlardır.

Görüldüğü üzere, meşru mazeretlerle terkedilen namazlar gibi, mazeretsiz olarak vaktinde edâ edilmemiş olan farz ve vacip namazların da kaza edilmesi gerektiği görüşü, delil yönünden daha kuvvetlidir. Ancak İslâm müctehid ve fakihlerinin, ittifaka yakın derecede büyük çoğunluğuna göre, hangi sebeple olursa olsun vaktinde edâ edilmemiş olan farz ve vacip namazların kazası fevridir; geciktirilmemesi gerekir. Bu sebeple günlük iş ve ibadet saatleri ile yemek, uyku, dinlenme... gibi hayatî ihtiyaçların karşılanması için geçen zamanlar dışında kalan bütün boş vakitlerde devamlı olarak kaza namazı kılınarak, borcun bir an önce bitirilmesi gerekir.(13)

3. Kaza namazlarının gecikmesi açısından, kaza namazı borcu olan kimselerin nâfıle ve sünnet namazlara vakit ayırıp ayıramayacağı konusu, mezhepler arasında ihtilaflıdır.

      a. Şâfiî mezhebinde, kaza borcu olan kimselerin günlük farz namazlar dışında, ister beş vaktin farzı ile birlikte kılınan sünnetler, ister terâvih, teheccüd... gibi diğer sünnet ve mutlak nâfileler olsun, kaza borcunu tamamlamadıkça, sünnet ve nafile kılarak kaza namazlarını geciktirmeleri haramdır. Ancak bu hükmün anlamı, diğer boş zamanları değerlendirmeyip, sadece sünnet yerine kaza kılarak borçların tamamlanması değil; kaza borcu olan kimselerin, sünnet kılacak kadar zaman bile kaza borçlarını geciktirmelerinin câiz olmadığıdır.

      b. Mâlikîlere göre de, günlük farz namazlar ile sabah namazının sünneti, vitir, bayram ve tahiyyetü'l-mescid dışında sünnet veya nafile ile meşgul olarak kaza namazını geciktirenler, günah işlemiş olurlar.

     c. Hanbelilere göre ise, bu durumda olan kimselerin, gerek beş vakitte farzla beraber kılınan sünnetleri, gerek bunlar dışındaki diğer sünnetleri kılmaları câiz ise de, borcu çok olanların, sabah namazının sünneti müstesna; bunların yerine de kaza namazı kılmaları efdaldir. Sünnet olmayan mutlak nafile ile meşgul olmaları ise haramdır.(14)

      d. Hanefilere gelince: Üzerinde ister az, ister çok, kaza borcu olan kimselerin, gerek farz namazlarla birlikte kılınan revâtib sünnetlerini, gerek Peygamber (asm) Efendimizin kılınmasını tavsiye buyurduğu terâvih, teheccüd, tesbih, duhâ, tahiyyetü'l-mescid, evvâbîn... gibi diğer sünnetleri kılmaları, -bu yüzden kaza borçlarının ödenmesi gecikmiş olsa bile-, efdal görülmektedir. Sünnet olmayan mutlak nâfile namaz kılmak da haram veya mekruh olmayıp; câiz ise de bunların yerine kaza kılmak efdaldir.(15)

Hanefî mezhebinde muteber kaynak niteliği taşıyan ve bir kısmı isim, cilt ve sahife numaraları 15'inci dipnotta gösterilen fıkıh kitaplarında bu husus bu şekilde beyan olunmaktadır. Bu itibarla, kaza borcu olan kimselerin sünnet kılmalarının ahmaklık olduğu; bunların Allah katında makbul olmayıp boşa gideceği... gibi sözler, Hanefî fukahasının kaynak olarak kabul ettiği muteber eserlerde yer almayan mesnetsiz iddialardan ibarettir. Esasen, -yukarıda görüldüğü üzere- Şafiîler dışında diğer üç mezhebe göre de, kaza borcu olan kimselerin sünnet kılmaları câiz; Hanefîlere göre ise efdaldir.

4. Üzerinde "fâite" yani meşru bir mazeret sebebiyle vaktinde edâ edemediği namaz borcu olan kimselerin sünnetleri kılabileceği; üzerinde meşru mazeret olmadan terkedilen namaz borcu olanların ise, sünnet ve nafile kılamayacağı, çünkü fâite ile mazeretsiz terkedilmiş namazların kazasının aynı olmadığı... hususuna gelince:

Sözlük anlamında "fevt", bir şeyi yapamadan vakti geçmek; "terk" ise, bir şeyi bırakmak, bir işten vazgeçip, onu kasden yapmamak demektir. Ancak, sözlük anlamları farklı olan bu iki kelime fıkıhta, namazla ilgili terim olarak, arada fark gözetilmeksizin, aynı anlamda, birbiri yerine kullanılmaktadır. Hemen bütün fıkıh kitaplarında "fâite" kelimesi, ister mazeret sebebiyle, ister mazeretsiz olsun, "vaktinde edâ edilmemiş olan namaz" anlamında kullanıldığı gibi, mesela Alaüddin es Semerkandî'nin "Tuhfetü'l-fukaha" adlı eserinde; (kaza namazlarında tertibin sukutu ile ilgili olarak)

"Kim bir namazı terkeder, sonra bu fâiteyi hatırlar olduğu halde beş vakit kılarsa..." ve "Kim bir vakit namazı terkeder, sonra bu fâite hatırında olarak bir ay namaz kılarsa..." (16)

gibi ifadelerinde, bu iki kelime arasında hiçbir mana ve hüküm ayrılığı gözetilmemiş; terkedilen namaza "fâite" denilmiştir. Bâbertî'nin "el-İnâye" adlı "Hidâye" şerhinde "... men fâtethü salâtün ev fevvetehâ amden..." (kim bir namazı kaçırır veya kasden geçirirse...)(17) ibaresinde de, fevt kelimesi hem mazeret sebebiyle, hem de kasden vakti geçen namaz için kullanılmıştır.

Esasen, vaktinde edâ edilmemiş olan namazlara "metrûke" (terkedilmiş) yerine "fâite" (vakti geçmiş) denilmesinin, -başka bir maksatla değil, sadece; Müslümanın namazını ancak bir özürle geçirmiş olabileceğine dair hüsnüzan sebebiyle olduğu, fıkıh kitaplarında beyan edilmektedir.(18)

5. Hem bir kaza namazına, hem de vaktin sünnetine olmak üzere bir namazın iki ayrı niyyetle kılınması ise, kaynak niteliği taşımayan (Necâtü'l-mü'minin ve benzeri) bazı ilmihal tipi kitaplar ile, bu kitaplardan nakiller yapan kişiler dışında, Hanefî müctehid ve fakihlerince câiz görülmemektedir.

Bilindiği üzere, sünnet ve nafile namazların sıhhati için, mutlak namaz niyyeti yeterli ise de, farz ve vacip namazların sıhhati için, (söz gelimi, "bu günkü öğle namazının farzı..." veya "dünkü ikindinin kazası..." gibi) niyyette kılınacak namazın hem aslını, hem isim ve vasfını tayin şarttır. (19) Bu itibarla, sünnet veya nafile bir namazda, söz gelimi hem tahiyyetü'l-mescid, hem duha (kuşluk) gibi, iki ayrı niyyet câiz görülmekte ise de, -ister edâ, ister kaza olsun- bir farz namazda iki ayrı niyyet câiz değildir. Bu takdirde niyyet, bunlardan kuvvetli olana masruf olur.

Mesela; aynı namaz için:

a. Biri farz-ı ayn, diğeri farz-ı kifâye iki ayrı farz namaza niyyet, farz-ı ayn olan namaz için;
b. Biri vakti girmiş, diğeri henüz vakti girmemiş iki ayrı namaza niyyet, vakti girmiş olan namaz için;
c. Biri edâ, diğeri kaza iki ayrı farz namaza niyyet, -vakit müsait ise; kaza için; vakit dar ise, vaktin farzının edâsı için;
d. İki ayrı vaktin kazasına niyyet, -kişi sahib-i tertib ise; ilk kazaya kalan için; (aksi halde bu niyyetin hükmü yoktur.)
e. Hem bir nafileye, hem cenaze namazına niyyet, -nafile rükû ve secdeli kâmil namaz olması itibariyle; nafile için;
f. Hem farz (mesela bir kaza namazı), hem de sünnet veya nafile bir namaza niyet, -İmam Ebû Yusufa göre; sadece farz namaz için geçerli olur.
İmam Muhammed'e göre ise, sonuncusunda her ikisi içinde geçerli olmaz.(20)

Görüldüğü üzere bir kısmı dipnotta gösterilen en muteber kaynakların beyanına göre, "hem geçmiş bir namazın kazası, hem de vaktin sünneti" niyyetiyle kılınan bir namaz, İmam Muhammed'e göre, ne farz, ne sünnet, ne de nafile olarak sahih olur. İmam Ebû Yusuf a göre ise sadece farz olarak câiz olur; aynca sünnet veya nafile sevabı söz konusu olmaz. İki tane müctehidin bu konudaki ictihatları, böyle olunca, fakih bile sayılmayan "filan kişinin kitabında şöyle buyruldu" demenin, hiç bir anlamı yoktur.

Şüphesiz, sünnet yerine kaza namazına niyyet ederek, sünnet namazlan terkeden Müslümanlar, günahkar olmazlar. Kıldıklan namazlar kaza olarak sahihtir. Ancak, sünnetlerin sevabından mahrum kalacakları gibi, -müekked sünnetlerin mazeretsiz terkinden dolayı- isâet (ihmal ile zarar vermek) etmiş olurlar. Ayrıca Hz. Peygamber (asm) in itâb (azarlama, darılma) ve tekdirine maruz kalırlar.(21)

6. Soruda söz konusu edilen hadis-i şerif, kısmen değişik senet ve lafızlarla, Buhari ve Müslim dışında bütün Kütüb-i Sitte' de, ayrıca Ahmed b. Hanbel'in Müsned'i, Dârimî'nin Sünen'i ve Hâkim'in Müstedrek'inde rivâyet edilmektedir ki anlamı şöyledir:

"Kıyamet günü, Müslüman kulun ilk hesaba çekileceği şey, farz namazdır. Eğer bunu tam kılmışsa, mesele yok. Aksi takdirde meleklere, 'Bakınız onun nafile namazları var mı?' denilir. Eğer nafilesi varsa, farz namazları nafilelerinden ikmal edilir. Sonra diğer farz ameller için de bunun gibi yapılır."(22)

Görüldüğü üzere hadis-i şerifte, farz namazlardaki eksikliklerin, nafilelerden ikmal edileceği beyan olunmaktadır. Hadis şarihleri, ikmal keyfiyetinin hadis-i şerifin zahiri manasına da uygun olarak, "kılınmamış farz namazların nafilelerle tamamlanacağı" şeklinde olmasını da "edâ edilmiş olan farz namazlardaki âdâb, sünnet, huşu, dua ve zikirlerle ilgili noksanlarının ikmâli" şeklinde olmasını da ihtimal olarak zikrediyorlar. Ebû Bekr İbnü'l-Arabî, "Arîzatü'l-ahvezî" adlı Tirmizi şerhinde, "Bana göre, edâ edilmeyen farzların nafilelerle tamamlanması ihtimali, daha açıktır; çünkü hadisin devamında diğer farz ameller için de, bunun gibi yapılır, ifadesi bunu göstermektedir..." demektedir.(23)

7. İddialara mesnet gösterilen kitapların kaynak niteliğinde olup olmadığı ve bunlardan yapılan nakillerin ne derece doğru olduğu hususuna gelince; bu yazıdan, sanırım bu konuda bir kanaate varmak mümkündür. Bir örnek vermek gerekirse, Kudüs Kadısı Sakızlı Muhammed Sadık Efendi'nin "en-Nevadiru'l-fıkhıyye fi mezhebi'l-eimmeti'l-Hanefiyye" adlı gayr-ı matbu eserinden, İbn Nüceym'in: "Üzerinde kaza namazı olan bir kimsenin; sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsının sünnetlerini, bu namazların kazalarına niyyet ederek kılarsa, sünnetleri terketmiş olur mu?” şeklindeki bir soruya cevaben "Hayır olmaz; çünkü sünnet kılmaktan maksat, şeytanın burnu sürtülmesi için, vakit içinde farzdan başka bir namaz daha kılmaktır..." dediği nakledilmektedir.

Oysa, yukarıda (ve 20 numaralı dipnotta cilt ve sahife numaralan ile) gösterildiği üzere İbn Nüceym, "el-Eşbâh ve'n Nazâir" ve "el-Bahrü'r-râik" adlı kendisine ait kıymetli eserlerin her ikisinde de, en-Nevâdiru'l-fıkhiyye'de kendisine isnat edilen sözlerin tam aksini nakletmekte; bu anlamda hiçbir ifadeye yer vermemektedir. O halde bu sözler, yeterli araştırma yapmadan, mezkür kitaba dercedilmiş, asılsız bir isnattan başka bir şey değildir.

Kaldı ki, ibn Nüceym büyük ve muhakkık bir fakih olmakla birlikte -fukaha arasındaki derecesi itibariyle- "tahric ve tercih ashabı"ndan bile sayılmamaktadır. Hükmü beyan edilmiş olan bir konuda, tahric ve tercih ehlinden olan fakihlerin bile müctehide muhalefeti söz konusu olamayacağına göre,(24) farz-ı muhal, isnat edilen bu sözlerin kendisine ait olduğu sabit bile olsa, -yukarıda İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed gibi müctehidlerden nakledilmiş olan hükümler karşısında- ictihad yetkisini haiz olmayan bir fakihin sözlerine itibar edilemeyeceği aşikardır.

Kaynaklar:

(1) Ahmed b. Muhammed et-Tahtâvi, Hâşiye ala Merâlcı'1-felah, sh. 358. İst., 1985; Alaüddin el-Haskefi; ed-Dürrii'1-münteka, 1/144, İst., 1328; a. mlf., ed-Dürrü 1 muhtâr, 1/485 (Reddü'1-muhtar kenarında). Bulak, 1272; İbn Abidin, Reddü 1-Muhtar, 1/485, Bulak, 1272; H. Zihni Efendi, Nimet-i İslâm (Kitabü s-salat), sh. 453, İst., 1326; Haseneyn M. Mahlûf, Fetavayı Şer'iyye, 1/242-243, Kahire, 1391/1971.
(2) Buhari, es-Sahih, 1/148 (Mevâkit; 37) İst., 1315; Şevkânî, Neylü'l-evtâr, 2/26-27, Kahire, 1380/1961; Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü'l-câmi, 1/147, Kahire, 1381/1961; Tecrid Tercemesi, 2/537 (Hadis No: 354), Ankara, 1975.
(3) Buhari, a.g.e., 1/148 (Mevakıt, 35); Şevkânî, a.g.e., 2/29; M. Ali Nâsıf, a.g.e., 1/147, Tecrid Tercemesi, 2/252-260 (Hadis No: 226) ve 2/532 (Hadis No: 352).
(4) Buhari, a.g.e. 1/148 (Mevâkıt, 38) ve 3/233 (Cihâd, 98) ve 5/48 (Meğâzî, 29); İbn Hümam, Fethu'l-Kadir, 1/349, Bulak 1315; Zeyleî, Nasbü'r-râye, 2/164, Beyrut, 1393/1973.
(5) Aynî, Umdetü'l-kari, 2/602, İst., 1308; ibn Hazm, el-Muhallâ, 1/238, Beyrut, 1352; Şevkânî, es-Seylü'l-cerrâr, 1/289, Beyrut, 1405/1985; Tecrid Tercemesi, 2/538-539.
(6 ) Aynî a.g.e., 2/206; Abdurrahman el-Cezîrî, el-Mezâhibu'l-erbea, 1/488, Kahire ts., Tecrid Tercemesi, 2/538-539.
(7) Şevkânî, Neylü'l-evtâr, 2/27; Mansur Ali Nâsıf, a.g.e., 1/147; Tecrid Tercemesi, 2/539.
(8) Aynî, a.g.e., 2/608; Şevkânî, Neylü'l-evtâr, 2/27.
(9) Şevkânî, Neylü'l-evtâr, 2/27.
(10) Şevkânî, Neylü'l-evtâr, 2/27-28; es-Seylül-cerrâr, 1/289.
(11) Buhari, a.g.e., 2/240 (sıyam, 42); Müslim, es-Sahih, 2/804 (Sıyâm, 154-155 No: 1147) Kahire, 1374/1955.
(12) Aynî, a.g.e., 2/608; Şeyhzâde Abdurrahman b. Muhammed, Mecmeu'l-enhur, 1/144, İst., 1328; Ahmed b. Muhammed et-Tahtâvî, Haşiye ala Merâki'l-felâh, sh. 357-358.
(13) Aynî, a.g.e., 2/602; Şevkânî, Neylü'l-evtâr, 2/28; Abdurrahman el Cezîri, a.g.e., 1/491.
(14) Abdurrahman el Cezîrî, a.g.e., 1/491-492.
(15) Ahmıed b. Muhammed et-Tahtâvî, a.g.e., sh. 363; ibn Abidin, Reddu'l-Muhtar, 1/493, Bulak, 1272; el-Fetâvâl-hindiye, 1/125, Bulak, 1310; Abdurrahman el-Cezîrî, a.g.e., 1/491-492; Osmanlica Tahtâvî Tercemesi, 2/143; İst. 1285; Zühdü Paşa, el-Mecmûatü'z-Zühdiye, 1/131-132, İst., 1311; Hacı Zihni Efendi a.g.e., sh. 467; Hacı Muhammed Nehif Ef., İlaveli Enisü'l-abidin, sh. 67, İst., 1327; Ahmed Davudoğlu, İbn-i Abidin Tercemesi, 3/152, Ist., 1982; Ö.N. Bilmen, Büyük İslâm İImihali, sh. 183, İst., ts.
(16) Alaüddin es-Semerkandi, Tuhfetü'l-fukaha, 2/231-232, Beyrut, 1405/ 1984.
(17) Bâbertî, el-İnâye, 1/346 (Fethu'l-kadir kenarında), Bulak, 1315.
(18) Alaüddin Haskefı, ed-Dürrii-1-münteka, 1/144 (Mecmeu'l-enhur kenarında) İst., 1328; ed-Dürrü'l-Muhtar 1/475 (Reddü'l-Muhtar kenarında); Ahmed b. Muhammed et-Tahtâvî, a.g.e., 1/485; Hacı Zihni Ef., a.g.e., sh. 452.
(19) İbn Hümam, a.g.e., 1/186-187; Ahmed Tahtâvî, a.g.e., sh. 179; Haskefi, ed-Dürrü’l-Muhtâr, 1/279-280; İbn Abidin, a.g.e., 1/279-280; Hacı Zihni Ef., a.g.e., sh. 84.
(20) İbn Hümam, ' a.g.e., 1/187; İbrahim el-Halebî, Günyetü'l-mütemelli (Halebî Kebir), sh. 249-251, İst., 1325; Halebî Sağîr, sh. 121-122, Ist., 1309; İbn Nüceym, el-Eşbâh ve'n-nezâir, sh. 39-43, Dımaşk, 1403/ 1983; el-Bahru'r-râik, 1/296-297, Beyrut, ts.; el-Fetâva'l-Hindiye, 1/65; Ahmet et-Tahtâvî, a.g.e., sh. 174; İbn Abidin, a.g.e., 295-296; Zihni Efendi, a.g.e., 84-86; Ö.N. Bilmen, a.g.e., sh. 118-119.
(21) Bâbertî a.g.e., 1/13; Ebû Gudde, Takdimetu Fethi bâbi'l-inâye bi şerhi kitabi'n-Nükaye, 1/14-15, Haleb, 1387/1967.
(22) Ebû Davud, es-Sünen, 1/200 (Salat, 145, No: 8(i4), Kahire, 1371/1952; Tirmizi el-Camiu's-sahih, 2/270 (Salat, 188, No: 413), Kahire, 1356/ 1937; Nesâî, es-Sünen, 1/232 (Salat, 9) Kahire 1312; İbn Mâce, es- Sünen, 1/458 (İkame, 202, No: 1425), Kahire, 1372/1952; Darimî, es- Sünen, 1/313, (Salat, 91) Mısır, 1349; Hâkim, el-Müstedrek, 1/394 (No:966), Beyrut, 1411/1990.
(23) 2/207, Kahire (Matbaatü’1-Mısrıyye), 1350/1951; Azimabâdî, Avnü'l-mâbûd, 2/116, Delhi, 1322; Seharenfûri, Bezlül-mechûd, 5/136; Mahmud Muhammed es-Sübkî, el-Menhelü'l-azbi'l-mevrûd, 5/311, Mısır, 1394; Süyûtî, Zehru'r-ruba ale'l-Mücteba, 1/233 (Sünen-i Nesâî ile birlikte); Haşiyetü's-Sindi ala Şerhi'n-Nesâî Lis's-Suyûtû, 1/232-233 (Sûnen-i Nesaî ile birlikte); Beğavî, Şerhu's-Sünne, 4/159, Dimaşk 1390-1400/1970-1980; Haydar Hatiboğlu, Sünen-i İbn Mâce Tercemesi ve Şerhi, 4/248. İst., 1983.
(24) İbn Abidin, Reddü'l-muhtar, 1/52-53; Ukûdu resmi'l-müftî (Mecmûatti'r-resâil içinde), sh. 11-12, İstanbul, 1325; M. Ebû Zehra Ebû Hanife, sh. 442-447, Kahire, İkinci baskı, ts.; Aynı eser, çeviren: Osman Keskioğlu, sh. 388-393, Ankara, 1962; Seyyid Bey, Usûl-ı Fıkh (Medhal), sh. 243-249; İstanbul, 1333; Ö. Nasuhi Bilmen, Istılahat-ı Fıkhıye Kamusu, 1/324-325, İstanbul, 1949; Hayreddin Karaman, İslâm’ ın Işığında Günün Meseleleri, 2/505-506, Istanbul, 1988.

(İrfan YÜCEL, Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi, Güncel Dini Konular, s 37-51, DİB Yayınları, Ankara-1999)

91 Üç kez cuma namazını terk etmenin hükmü nedir; kaynak göstererek açıklar mısınız?

Cuma namazını kılmak farzdır; bunu kılmayanlar günahkâr olur. Ancak günah işleyenler kâfir olmazlar. Bu nedenle cuma namazını kılmayanlara kâfir diyemeyiz.

Hadislerde cuma namazının önemi anlatılmış, bilerek ve hiç bir mazereti olmadan cumaya gitmeyenlerin münafık özelliği taşıyacağı ifade edilmiştir. Bunlar cumanın önemini anlatmak içindir.

Her sıfat ve özellik insanı münafık yapmaz. Örneğin yalan söylemek Müslümanın özelliği olmamalıdır. Bir münafığın veya kâfirin özelliğidir. Ancak bir mümin de yalan söylemekle münafık özelliği taşısa bile, münafık olmaz ve münafık diyemeyiz. Bunun gibi cuma namazını hiçbir mazereti yokken kılmamak münafıkların özelliğidir. Bir Müslüman camiye gelmemekle münafık olmaz. Ancak mescide gelmeyen münafığın özelliğini taşımış olacağından Peygamberimiz (asm) bu konuyu hatırlatmak istemiştir.

- Daire amiri, memurların cuma namazına gitmelerine izin vermezse ne yapmaları gerekir?

Cuma namazı akıl baliğ olan sağlıklı erkeklere farzdır. Bu nedenle cuma namazını bilerek kılmayanlar haram işlemiş olurlar.

Daire amiri, memurların cuma namazına gitmelerine izin vermezse, önce amiri, makbul bir yolla takındığı menfi tavırdan vazgeçirmeye çalışırlar. İmkân olmadığı takdirde memur ya kendi naklini başka yere yaptıracak, yahut da maddi durumu müsait olduğu takdirde istifa edecektir. Durumu müsait olmazsa görevine devam edip cuma namazına gitmeden öğle namazını kılar, vebal de amire ait olur, işçinin de durumu böyledir.

İbn Kasım ve Şebramilisi şöyle diyorlar:

"Cuma namazına izin vermeyen bir işverenin yanında bir işçinin çalışabilmesi için, muhtaç olması gerekir. Muhtaç olmadığı takdirde cuma namazını kılmayarak yanında çalışması haramdır."(1)

Hanefî ulemâsından el-İmam Abu Hafs gibi zevat; "İş verenin izni olmadan, işçinin cuma namazına gitmesi caiz değildir." demişler ise de işçi ve memurun cuma namazına gitmelerine mani olmak büyük bir vebaldir(2.)

- Büyük günahları işleyen kâfir olur mu?

Bu soruyu cevaplarken, işlediği günahlarla övünen ve bunlardan pişmanlık duymayanların konumuz dışında olduğunu hemen belirtelim. Asıl mevzumuz, inandığı hâlde bu tür günahlara düşen ve onlardan pişmanlık duyanlardır.

Ehl-i sünnetin dışında kalan mutezile mezhebi ve haricilerin bir kısmı, “büyük günah işleyenlerin kâfir olacağını veya imanla küfür ortasında kalacağını” söyler ve bunu şöyle izah etmeye çalışırlar:

“Büyük günahlardan birini işleyen bir mü'minin imanı gider. Çünkü Cenab-ı Hakk'a inanan ve cehennemi tasdik eden birinin büyük günah işlemesi mümkün değildir. Dünyada hapse düşme korkusuyla kendini kanun dışı yollardan koruyan birinin, ebedi bir cehennem azabını ve Cenab-ı Hakk'ın gadabını düşünmeyerek büyük günahları işlemesi, elbette onun imansızlığına delalet eder.”

İlk bakışta doğru gibi görünen bu hüküm, insanın yaradılışını bilmeyen sakat bir düşüncenin mahsulüdür. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bu sorunun cevabını Lem'alar adlı eserinde şu şekilde vermektedir:

“... İnsanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı (el altında bulunan hazır bir lezzeti), ileride gayet büyük bir mükafata tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azab-ı müecceleden (sonradan gelecek, tehir edilmiş bir azaptan) ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor. Belki, inkar ediyorlar. Nefs dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlup oluyorlar.

"Şu halde; kebairi (büyük günahları) işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle, akıl ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir.”

Evet, Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği gibi, insanın yaradılışında cennetin akıl almaz lezzetlerini çok ötelerde görmesi ve bu yüzden onları ikinci plana atıp, hemen eli altındaki günah lezzetlerine meyletmesi gibi bir özellik vardır. Çok acıktığı için kendisini en yakın lokantaya atan bir adamın, ısmarladığı iki porsiyonluk döner 10-15 dakika gecikeceği için hemen eli altında bulunan kuru ekmeği kemirmeye başlaması ve midesinin yarısını onunla doldurması, bu sırdandır.

Yine Bediüzzaman'ın dediği gibi, insan bir ay sonra gireceği bir hücre hapsinden çok, hemen yemek üzere olduğu bir tokattan korkar. Yani bu hissiyata göre cehennem azabı, onun için çok uzaktır ve Allah da zaten affedicidir.

İşte insan, bu mülahazalarla 'imanlı olmasına rağmen, günahlara meyleder ve nefsinin de desteklemesiyle içine düşebilir. Evet, büyük günahları işlemek, imansızlıktan gelmez. Fakat o günahlar, tövbe ile hemen imha edilmezse, insanı imansızlığa götürebilir. Bu konuda yine Bediüzzaman'ı dinleyelim:

“Günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra, ta nur-u imanı (iman nurunu) çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre (Allah'ı inkâra) gidecek bir yol var. O günah, istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor...”

Dipnotlar: 

1. Şebramilisi: II/134.

2. el-Fetava'l Hindiye: I/144.

92 Ezan okunurken namaz kılınabilir mi?

Ezanı dinleyip, ezan bittikten sonra namaza başlamak en güzelidir. Ancak ezan bitmeden namaza başlayanın namazı geçerlidir.

Önemli olan vaktin girmesidir. Vakit girdikten sonra ezan okunmadan ya da ezan okunurken kılınan namaz geçerlidir.

93 Namazlarda farzlardan önce kılınması gerken sünnetler farzdan sonra kılınır mı? Örneğin, cemmaate yetişmek için sabah namazında önce farz, sonra sünnet kılınması gibi...

Zamanında kılınamayan bazı vakit sünnetleri daha sonra kılınarak kaza edilir. Meselâ, cemaate yetişmek için öğle namazının ilk sünneti kılınamadığı takdirde, farzı kılıp iki rekât sünnetten sonra ayrıca kılınır. Cuma namazının ilk sünneti hutbeden önce kılınamadığı zaman, yine cumanın iki rekât farzından sonra kaza edilerek kılınır. İki rekât kılınarak yarıda bırakılan öğlenin ve cumanın ilk sünnetleri aynen bu şekilde dört rekât olarak kaza edilir.

Bu sünnetlerin dışındaki diğer vakit namazlarının sünnetleri kılınmadıkları zamanlar kaza edilmezler. Meselâ ikindi ve yatsı namazının sünnetleri farzdan önce kılınmadıkları zaman daha sonra kılınmazlar. Sabah namazının sünneti de farzdan sonra kılınmaz.

Ayrıca cemaat farz namaza başlamışsa kişi sünneti kılmadan hemen farza başlaması gerekir.

94 Kaza namazlarının hükmü nedir, ne zaman ve nasıl kılınır, nasıl niyet edilir?

Kaza namazları, ne şekilde kazaya kalmış ise aynı şekilde kılınacaktır. Sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç, yatsı dört ve vitir üç rekât olarak kaza edilir.

Her namaz için belirli bir zaman veya mekân tayin edilmez. Yani "ikindi namazının kazası ikindi vaktinde kılınır" diye bir sınır yoktur. İstediğiniz zamanda kılınabilir. Fakat kerahet dediğimiz zamanlarda kılınmamasına dikkat edilir. Bu vakitler de güneş doğduktan 45 dk sonraya, Güneş batmadan 45 dk. önceye kadar ve Güneş tam tepede olduğu zaman (öğleye 30 dk. kala) namaz kılınması hoş görülmemiştir.

Geçmiş Namazların Kazası:

Farz bir namazı vaktinde kılmaya eda, vakti geçtikten sonra kılmaya kaza, bozulan bir namazı tekrar kılmaya da iade denir.

Bir namaz ya bile bile kasden kılınmayıp kazaya bırakılır veya bir özürden dolayı kazaya kalır. Bir vakit namazı kasdî olarak kılmayıp kazaya bırakmak büyük bir günahtır. Böyle bir hareketten uzak durmalıdır. Bu çeşit bir hatanın işlenmesi durumunda bir an önce kaza edilmeli, borçtan kurtulmalıdır. Çünkü ölümün ne zaman gelip çatacağı belli olmaz. Ölüm gelip de hazırlıksız yakalarsa âhirete borçlu olarak gidilmiş olur.

Bu şekilde kılınmayan bir namaz her ne kadar kaza edilmekle borçtan kurtulunmuş olunsa da, işlenen günah için ayrıca tövbe istiğfar edip, Allah'tan af dikmek lâzımdır. Bunun için hem kaza, hem de tövbe edilmelidir.

Unutmak, uyku veya meşru bir mazeretten dolayı vaktinde kılınamayan namazlar da hatırlandığı veya meşru özür geçtikten sonra fazla vakit geçirmeden kaza edilmelidir.

Bazı özürler vardır ki, bu hallerde kılınmayan namazlar daha sonra kaza edilmezler. Kadınların âdet ve lohusalık hali, beş vakit devam eden sara veya cinnet hali bu çeşit özürlerdendir. Zaten âdet gören ve lohusa olan kadının namaz kılması caiz olmayıp haramdır.

Vakti içinde kılınmayan beş vakit namazın kazası farz, vitir namazının kazası vacip, sünnetin kazası da sünnettir. Kazası farz olan sünnet yalnız sabah namazının sünnetidir. Günün sabah namazı kazaya kalmış ise öğleye kadar kılınınca farzıyla birlikte sünneti de kaza edilir. Öğleden sonraya kalınca sünnet kılınmaz, sadece farz kaza edilir.

Zamanında kılınamayan bazı vakit sünnetleri de daha sonra kılınarak kaza edilir. Meselâ, cemaate yetişmek için öğle namazının ilk sünneti kılınamadığı takdirde, farzı kılıp iki rekât sünnetten sonra ayrıca kılınır. Cuma namazının ilk sünneti hutbeden önce kılınamadığı zaman, yine Cumanın iki rekât farzından sonra kaza edilerek kılınır, îki rekât kılınarak yarıda bırakılan öğlenin ve cumanın ilk sünnetleri aynen bu şekilde dört rekât olarak kaza edilir. Bu sünnetlerin dışındaki diğer vakit namazlarının sünnetleri kılınmadıkları zamanlar kaza edilmezler. Meselâ ikindi ve yatsı namazının sünnetleri farzdan önce kılınmadıkları zaman daha sonra kılınmazlar.

Kaza Namazları Nasıl Kılınır?

Vaktinde kılamayıp kazaya kalan namazları altı vakti bulan veya daha çok olan bir kimse kaza namazları arasında bir sıra gözetmediği gibi, kaza namazları ile vakit namazları arasında da bir sıra takibi yapmaz. Namaz kılmanın mekruh olduğu üç kerahet vaktinin dışında istediği ve müsait olduğu her zaman kılabilir. Çünkü kaza namazları için belli bir vakit yoktur. Meselâ, vaktinde kılınamamış olan bir ikindi namazı yatsıdan sonra, bir yatsı namazı da öğleden sonra kılınabilir.

Kaza namazlarını kılarken vakti belirlemeye gerek yoktur. Bu çok zor olacağından kolay olanı yapmak daha uygundur.

Bir kaza namazı şöyle niyet edilerek kılınır:

Meselâ: "Vaktine yetişip de kılamadığım ilk öğle namazını" yahut "son öğle namazım Allah rızası için kılmaya niyet ettim." Böylece kazaya kalmış olan namazlar, ya ilk kazaya kalmış olanından başlanmış olur veya en son kazaya kalmış olanından başlanmış olur ki, her iki halde de belli bir düzene göre geçmiş namazlar kılınarak azalmış olur.

Daha kolay olması bakımından "Üzerimde olan bir öğle veya ikindi namazını kaza ediyorum" şeklinde niyet etmek de yeterlidir.

Bir vaktin namazı kaza edileceği zaman önce bir ezan okunur, sonra ikamet getirilerek kılınır. Birden fazla kaza namazı kılınacağı zaman da hepsi için bir ezan kâfi gelirken, her farz namazı için ayrı ayrı ikamet getirmek sünnettir.

Kazaya kalmış olan namazların kaç vakit olduğunu kesin olarak bilemeyen kimse, galip tahminine göre hareket eder. Sayı bakımından tam bir tahmin yapamıyorsa, üzerinde kaza namazı kalmadığı kanaatine varıncaya kadar kılar.

Aynı namazları kazaya kalmış olanlar, bu namazı cemaatle kılabilirler. Fakat farklı farklı namazları kılmaya kalkanlar tek bir cemaat olamazlar; ayrı ayrı kılmaları gerekir.

Kaza namazlarını, mümkünse evde kılmayı tercih etmelidir. Şayet bu namazlar mazeretsiz olarak kazaya bırakılmışsa, bir günah sayılacağından bunu teşhir etmek uygun olmaz.

Kazâ Namazlarını Kılarken Nasıl Niyet Edilir?

Üzerinde çok kazâ namazı olup hangi namazı kazâ edeceğini bilemeyen kimse şöyle niyet eder: "Vaktine yetişip de kılamadığım ilk (öğle) namazını yahut son (öğle) namazını Allah rızâsı için kazâ etmeye niyet ettim." Bu şekilde niyet edilirse, her kılışta ilk yahut son kalan namaz kazâ edilmiş olacağından, vakit tâyini de yapılmış olur.

(bk. Mehmed PAKSU, Açıklamalı İslam İlmihali, Nesil Yayınları, 2002, s. 342 ve 344)