Allah varlığını bize %100 bildirmemişse neden inanmamızı istesin?

Tarih: 06.12.2015 - 02:01 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Şöyle diyen birine ne cevap vermek gerekir?
"Allah varlığını bize %100 bildirmemişse neden inanmamızı istesin?
- Bu şuna benzer: Birisi çıksa ve Ben Allah’ım dese bana inanın dese istediğimi yapabiliyorum ama yapmıyorum dese. Bana inanın dese. Bu adamın ilahlığı bilinmediği için inanmamızı istemesi anlamsızdır. Allah’ın da bana inanın demesi anlamsızdır. Çünkü varlığını %100 bildirmemiştir."
- Bu iddiaya ne dersiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

- “Allah’ın varlığını % 100 bildirmediği” iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. İmanın en büyük şartı %100 nispetinde inanmaktır. Çünkü, iman aynı zamanda ilimdir, bilgidir, bilmektir. Bir şeyi kesin olarak bilemiyorsanız, ona nasıl inanacaksınız!

En büyük isimlerinden biri “Adl” olan Allah’ın âdil olmayan bir tarzda hüküm vermesi mümkün mü? Madem imanın makbul olması için % 100 kesin kanaat getirmek şartı vardır. O halde Allah, başta Zat-ı celili olmak üzere iman edilmesini istediği bütün iman esaslarını % 100 kanaat verecek  bir şekilde ortaya koymuştur. Çünkü bu adaletin gereğidir. Mesela:

Geniş manasıyla Allah’ı bize tanıtan üç büyük külli tarif edici vardır. Bu tarif edicilerin tanımlaması, kesin bilgi ifade etmektedir. Bunları şöyle sırlamak mümkündür:

a) Kâinat kitabı:

Evren:
- Harika nizam ve intizamıyla;
- Özellikle canlı varlıklar ve insanlar için çok faydalı olacak şekildeki düzeniyle;
- Birbirinden çok uzak parçaları arasında mükemmel bir diyalog bulunmasının şahadetiyle;
- Yer, gök, atmosfer arasında müthiş bir dayanışma, uzlaşma, yardımlaşmanın lisanıyla;
- Binlerce gaye ve amacı tahakkuk ettirmek için şimdi mevcut şekilde teşekkül etmesinin şahadetiyle;
sonsuz ilim, kudret, hikmet ve irade sahibi bir yaratıcının sanatı olduğunu göstermektedir.

“Bir tek harf yazarsız, bir tek iğne ustasız olmadığına göre”, şu harikalar harikası kâinatın ve içindekilerin tesadüf eseri olduğunu düşünmek imkânsızdır.

- Her muhtacın ihtiyacının giderilmesini amaçlayan ontolojik düzenlemeler, aklı başında olanlara işin araka planında her şeyi hakkıyla bilen bir yaratıcının var olduğunu gösterir.

Örneğin:
- Gözün görmesi için güneşin;
- Kulakların duyması için havanın;
- Akciğerlerin nefes alması için oksijenin;
- Kanın bedende dolaşması için kalp pompasının;  
- Beslenmek için gereken gıda, besin maddelerinin;
- Bu gıdaları yutmak ve hazmetmek için ağzın, dişlerin, yemek borusunun, midenin ve bütün sindirim sisteminin;
- Atıkları dışarı atmak için gaita ve idrar yollarının var edilmesi,.. 
gibi hayati öneme haiz ihtiyaçları gidermeye yönelik her türlü hazırlıkların yapılması, aklı olanlara, kesin bir dille Allah’ı tanıtmaktadır.

b) Vahiy Kitabı/Kur’an:

Kur’an;
- Gaybi haberleriyle,
- Kırk yönden mucizevi donanımıyla,
- En kısa bir surenin bile benzerini getirmenin mümkün olmadığı dava etmesiyle,
- Bu konuda bütün insanlara ve cinlere meydan okumasıyla,
- Belagat ve fesahatiyle o günün en meşhur hatip, edip ve şairlere boyun eğdirmesiyle,
- Bu meşhur şair ve hatiplerin eski dinlerini bırakıp, onun büyüleyici ifadelerinin cazibesine kapılarak iman etmelerini sağlamasıyla,
- Dünya ve ahiret mutluluğunu veren prensipler vaz etmesiyle,
- Okuma-yazması olmayan ümmi bir zatın elinde ortaya çıkmasıyla vs. ile 
Allah’ın sözü olduğunu tereddüde mahal bırakmayacak şekilde kesin olarak ispat etmiştir.

c) Hz. Muhammed’in şahsiyeti:

Düşmanlarının dahi şehadetiyle;
- İnsanların en emini, en dürüstü, en akıllısı, en zekisi, en cesuru, en şereflisi, en şefkatlisi;
- Elindeki eşsiz Kur’an’ın dışında,
- Binden fazla mucize göstermesi,
- Herkesten daha çok Allah’tan korkması,
- Herkesten daha fazla Kur’an’a bağlı olması,
- Herkesten daha çok ibadet ve kulluk etmesi,
- Çocukluğundan beri, en güvenilir bir kimlik ile temayüz etmesi
gibi daha onlarca sağlam karakterini gösteren erdemleriyle hak peygamber olduğunu ispat ettiği gibi, Allah’ın varlığı ve birliğini de ispat etmiştir.

Peki ya buna rağmen inanmayanlar!.. İnanmayanların durumları farklı farklıdır. Şöyle ki:

1) İnsanların bir kısmı, gönül gözünü kaybettiği için Allah’ı göremiyor.

2) Bir kısmı, nefsin süfli arzu ve isteklerini tedarik etmekten, aklın, kalbin ve ruhun ulvi arzuları olan iman esaslarını tefekkür etmeye vakit bulamıyor.

3) Bir kısmı, bile bile dünyayı dine tercih ediyor...

4) Bir kısmı, ibadetlerin sorumluluğunu çok ağır bulduğu için, inançsızlığı tercih etmekle bu yükümlülüklerden kurtulacağını tevehhüm ediyor.

5) Bir kısmı, dünyanın hazır lezzetlerini, veresiye olan cennetin lezzetlerine tercih ediyor. Dünyanın hazır sıkıntılarından kurtulmayı, veresiye olan ahiret sıkıntılarına tercih ediyor. Hani deve kuşu misali... “Uçamam çünkü deveyim... Yük taşıyamam, çünkü kuşum.” demiş.

Bu gibi insanlar da dünyanın lezzetleri ve sıkıntılarını ahiretin lezzet ve sıkıntılarından daha fazla önemsedikleri için, din-iman meselelerini göz ardı edebiliyorlar.

6) Bir kısmı, malına fazla güvendiği ve kendisini aşırı beğendiği için, ahiretin olması durumunda da kendisine büyük ikramların yapılacağından emindir. Onun için iman etme konusu üzerinde fazla durmanın bir anlamı yoktur.

“Bu adam gururu yüzünden kendi öz canına zulmeder vaziyette bağına girdi ve: ‘Zannetmem ki bu bağ bozulup yok olsun; kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Bununla beraber şayet Rabbimin huzuruna götürülecek olursam o zaman elbette bundan daha iyi bir âkıbet bulurum.’ dedi.” (Kehf, 18/36)

mealindeki ayette bu tipolojinin tasviri yapılmıştır.

- Bu konuda daha çok şey söylenebilir. Fakat şunu unutmamak gerekir ki, 124 bin peygamber, 104 kitap, Kur’an’da anlatılan iman hakikatlerini insanlara bildirmek için gönderilmiştir.

Hepsi de mucizelerle elçiliklerini ispat etmiş 124 bin peygamberin tasdik ettiği bu kadar kuvvetli bir hakikate karşı duyarsız kalmaktan doğan zararın faturasını Allah’a kesmek, başını örse vurmak anlamına gelir...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun