Allah’a inanan, peygamberleri kabul etmeyeni nasıl ikna edebilirim?

Allah’a inanan, peygamberleri kabul etmeyeni nasıl ikna edebilirim?
Soru Detayı

- Kendilerine deist diyen bazı kimseler, "Biz yaratıcıyı kabul ediyoruz, ama peygamberlere gerek yok." diyorlar. Bunları ikna etmek imkansız gibi; kendilerine göre gerekçeleri var...

Cevap

Değerli kardeşimiz,

“İnsanın en kıymetli malı nedir?” diye sorsak, ne cevap verirdiniz?

Eş, evlat, mal, mesken, makam ve daha birçok şey sayılabilir. Evet, bunların hepsi kıymetlidir; ancak en kıymetli değil…

En kıymetlisi imandır. O iman ki, kabir onun ile aydınlanır. Mizan onun ile ağır gelir. Sırat’tan onun sayesinde geçilir. Cennet’in kapısı o anahtar ile açılır. Allah kulundan onun sebebiyle razı olur. O olmazsa, kişi bu dünyanın sultanı da olsa boştur ve ehemmiyetsizdir. Zira o olmazsa, her şey kabir kapısına kadardır.

İman bu kadar ehemmiyetli iken, maalesef günümüzün Müslümanı imanın kıymetini hakkıyla idrak edememekte, bu sebeple de imanın muhafazası hususunda gereken gayreti göstermemektedir. Hatta bırakın gayreti, bu uğurdaki çalışmayı bile boş görmektedir.

İnsanın en büyük gayesi, imanı muhafaza etmek ve iman ile kabre girmek olması gerekirken, imana müteallik işler birçok kişi için son sıradadır. Öyle son sıradadır ki, bir filmi saatlerce seyreder, ama imana ait bir videoya beş-on dakika sabredemez. Her gün hiçbir kıymeti olmayan onlarca sayfayı okur, ama iş üç beş sayfalık imani bir meseleye gelince bu ona yük gelir. Bunları söylüyoruz, amacımız asla kırmak ve incitmek değildir. Amacımız sadece sizlerin ebedi hayatına hizmet etmektir.

Bu cevaba böyle bir giriş yaptık, zira burada çok kıymetli bir iman hakikatinin delillerini işleyeceğiz. İstiyoruz ki, imana ait olan bu cevabın kıymeti bilinsin ve lâyık olduğu ciddiyet gösterilsin.

Efendimiz (sav)’in peygamberliği, Allah’ın izniyle iki kere iki dört eder katiyetinde ispat edilecektir. Burada amacımız; Müslümanların imanını kuvvetlendirmek, onları şüphelerden korumak, akıllarındaki sorulara cevap vermek ve iman nimetinden mahrum olanların imanına vesile olmaktır. Başka hiçbir gayemiz ve amacımız yoktur. Tek gayemiz, bu eserle imana hizmet ederek Rabbimizin rızasını tahsil etmektir.

Bu cevabı hazırlanırken, Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerinin Risale-i Nur Külliyatı kaynak olarak kullanılmıştır.

Şimdi iki hayali arkadaşa misafir olacak ve onların aralarındaki konuşmaları takip edeceksiniz. Bu arkadaşlardan birisi, Peygamberimiz (sav)'e inanmayan münkir  (A), diğeri de Müslüman bir âlimdir (B). Sözü daha fazla uzatmadan şimdi onlara misafir oluyor ve aralarındaki konuşmaları takip ediyoruz.

A — Sen “Hz. Muhammed Allah’ın peygamberidir.” diyorsun. Ancak ben sadece Allah’a inanıyorum ve hiçbir peygambere inanmıyorum.

B — Merak etme, hak her zaman galiptir ve üstündür. İnşallah seni ikna edecek ve Allah’ın izniyle hidayetine vesile olacağım. Ama senden bir isteğim var. Madem uzun süre arkadaşlık yapacağız, o zaman aramızda bir altın kuralımız olsun. Bu altın kural da şudur: Akıl ve vicdan aramızda hakem olsun. Birbirimizle inatla değil, hakkı ortaya çıkarmak için konuşalım. Aklımızın ve mantığımızın kabul ettiği bir şeyde inatla birbirimize muhalefet etmeyelim.

A — Bu kuralı beğendim. Tamam, akıl ve vicdan aramızda hakem olsun. O zaman şimdi söyle bakalım: Ben hiçbir peygambere inanmıyorum, sadece Allah’a inanıyorum. Evet, Allah var. Bu âlemin bir yaratıcı olmadan bu şekli alması imkânsızdır. Ancak bir peygambere neden gerek olsun ki?

B — Allah’a inandığını söyledin, bu sebeple delilimi buna göre kurgulayacağım. Eğer Allah’a inanmadığını söyleseydin, sana “Yaratılış Delilleri” isimli eserimizi tavsiye edecektim. Bizi dinleyenler arasında eğer Allah’a inanmayan varsa, bu eseri ona ısrarla tavsiye ediyorum. İddia ediyorum, insafla seyretsin, eser bittiğinde inşallah Allah’a inanacaktır.

A — Ben Allah’a inanıyorum. Delilini buna göre sunabilirsin.

B — Tamam, o halde başlayalım... Sana bir soru sormak istiyorum:

- Allah Teâlâ seni ve bu âlemi niçin yarattı? Yaratılışın gayesi nedir?

A — Bilmem, bunu hiç düşünmedim.

B — Yani sen, niçin yaratılmış olabileceğini hiç düşünmedin mi? Hiç aklına;

  • Allah bu kâinatı niçin yarattı?
  • Ben niçin varım?
  • Akıl, göz, dil gibi bu kadar kıymetli cihazlar ve duygular bana niçin takılmış?
  • Lezzetleri ve şekilleri farklı bu kadar nimetler bana niçin sunuluyor?
  • Her varlık niçin bir sanat harikası olarak yaratılıyor? Onlara verilen bu kadar ehemmiyetin sebebi nedir?
  • Onlardan kelebekler gibi bir kısmı, sadece birkaç hafta yaşıyor, bir kısmı birkaç gün… Buna rağmen her birine ne kadar masraf yapılmış ve ne kadar ehemmiyet verilmiş. Rengârenk boyanmış, en kıymetli cihazlar takılmış… Bunun sebebi nedir? Bu süsleme ve böyle sanatla yaratma niçindir?
  • Bal arısından, ipek böceğine; süt fabrikaları olan inek, koyun ve keçiden; bulutlara, güneşlere ve aylara kadar her şey niçin bana hizmet ediyor? Niçin hepsi benim için çalıştırılıyor?

Sen bu soruları hiç düşünmedin mi? Hiç aklına bu ve benzeri sorular gelmedi mi?

A — Valla ne yalan söyleyeyim, aklıma geldi; ama baktım cevaplarını bulamıyorum düşünmekten vazgeçtim.

B — Demek bunları hiç düşünmedin... Şimdi sana başka bir soru soracağım: “Allah’a inanıyorum.” dedin. İnandığın Allah hikmet sahibi midir? Yani her işinde birçok gayeler ve faydalar mı vardır? Yoksa eğlence ve oyun olsun diye öylesine mi yapar?

A — Ona Allah dediğimize göre, elbette her işinde bir hikmet, her fiilinde bir gaye ve her yaratmasında birçok faydalar vardır.

B — Güzel, buraya kadar iki şeyde anlaştık. 1. Allah var. Ve 2. Allah son derece hikmet sahibidir. Peki, son derece hikmet sahibi olan Allah, seni ve bu kâinatı niçin yaratmış olabilir?

A — Dedim ya bu soruyu daha önceleri düşünmüş ve cevabını bulamamıştım. Sonradan da düşünmeyi bıraktım.

B — Şimdi ben sana, senin ve bu âlemin niçin yaratıldığını anlatayım: Allah Teâlâ nihayetsiz bir güzelliğin ve kemalin sahibidir. Bu âlemde gördüğün bütün güzellikler ve kemaller; O’nun zatının, isim ve sıfatlarının zayıf yansımaları ve tecellileridir.

Her güzellik ve kemal sahibi, kendi güzelliğini görmek ve göstermek ister. İşte bu sırla, Allah Teâlâ da kendi güzelliğini ve kemalini görmek ve göstermek istedi ve bu kâinatı yarattı. Seyretme vazifesini de sana yani insana verdi. İşte senin vazifen, şu varlıklarda tecelli eden ilahi isim ve sıfatları keşfetmek ve o isim ve sıfatlarla Allah’ı tanımaktır. Yaratılış gayen budur.

Şimdi sana bazı sorular soracağım. Bakalım, ne cevaplar vereceksin.

1. Hiç mümkün müdür ki, Allah Teâlâ bu âlemi bilinmek için yaratsın; daha sonra peygamberler göndermeyerek kendini bildirmesin ve tanıttırmasın?

2. Yine hiç mümkün müdür ki, Allah Teâlâ bu âlemi bu kadar sanat eserleriyle donatsın; daha sonra bu sanat eserlerine dikkati çekecek ve bu eserlerde tecelli eden isim ve sıfatları insanlara ders verecek peygamberleri göndermesin?

3. Yine hiç mümkün müdür ki, Allah Teâlâ bu âlemdeki her mevcut üzerine, varlığının ve birliğinin delillerini koysun; daha sonra varlıkların üzerindeki bu delilleri insanlara ders verecek peygamberleri göndermesin?

4. Yine hiç mümkün müdür ki, Allah Teâlâ yeryüzünü âdeta bir sofra hükmünde yaratsın; baharı bu sofraya bir gül destesi yapsın; insanların bütün iştahlarını ve zevklerini tatmin edecek nimetleri bu sofraya koysun; daha sonra bu nimetlere karşı kullarından şükür istemesin ve bu nimetlere nasıl şükredileceğini bir peygamberi vasıtasıyla bildirmesin?

5. Yine hiç mümkün müdür ki, Allah Teâlâ bu kadar nimetiyle kendine kullarını sevdirmek istesin; daha sonra kullarına, sevgisine ulaşma yollarını bir elçisi ile bildirmesin?

6. Yine hiç mümkün müdür ki, Allah Teâlâ insanı yaratsın, her şeyi onun hizmetine versin, onu bu kadar duygu ve cihazlarla donatsın; daha sonra onu başıboş bıraksın? Niçin yaratıldığını, vazifelerini ve onlardan ne arzu ettiğini peygamberleriyle bildirmesin?

Soruları çoğaltabilirim, ama daha fazla uzatmıyor ve sana soruyorum, bunlar hiç mümkün müdür?

A — Ne hiç mümkün müdür, neyi sorduğunu anlamadım. Bir daha sor.

B — O halde teker teker sorayım: Sen Allah’ın varlığına inanıyorsun. O Allah ki, bu âlemi kendini bildirmek ve tanıttırmak için yaratmıştır. Zira her güzellik ve kemal sahibi, kendini göstermek ister. Nihayetsiz güzelliğin ve kemalin sahibi olan Allah da kendini göstermek ve bildirmek için bu âlemi yaratmıştır. Bu âlemi, bu gaye için yaratan Allah’ın peygamberler göndermemesi ve kullarına kendini bizzat elçileri vasıtasıyla tanıtmaması hiç mümkün müdür?

Bilinmek için şu âlemi yaratan zat, nasıl olur da bilinmenin en kolay yolu olan, bir elçi vasıtasıyla kendini bildirmez. Eğer bilinmek istemeseydi, bu âlemi yaratmazdı. Madem yaratmış, o halde bilinmek istiyor. Ve madem bilinmek istiyor, o halde peygamberler göndererek kendini bildirmeli ve tanıtmalı. Böyle değil mi?

A — Peygamber göndermeden kendini tanıtamaz mı? Peygamber olmadan da O’nu bulmak mümkün...

B — Peygamber olmadan O’nu tanımak mümkün değildir. Bunun delili de vahye mazhar bir peygambere ulaşamayan veya ulaştığı halde onu inkar eden insanların ateşe, Güneş’e, puta, hatta ineğe ve diğer varlıklara tapmasıdır. Onlar bir yaratıcının varlığını keşfetmişler, ancak Allah’ı bulamayarak Güneş ve ateş gibi varlıklara tapmışlar. Demek, bir insanın tek başına Allah’ı bulması öyle kolay bir şey değil. Bir yaratıcıya inanabilir, ama yaratıcının kim olduğu hususunda hataya düşer. İşte Allah Teâlâ, kullarının yüzünü o vehmi yaratıcılardan kendine çevirmek için peygamberler göndermiştir ve göndermelidir.

A — Evet, mantıklı. Devam et bakalım…

B — Hem yine Allah Teâlâ, şu kıymetli ve lezzetli nimetleri yaratmakla insandan şükretmesini istiyor. Bu sebeple bu kadar nimetleri yaratmış ve onun sofrasına koymuştur. Peki, eğer Allah bir peygamberi ile insanlara nasıl şükredeceklerini öğretmezse, insanlar şükrün eda şeklini nasıl öğrenecekler. Mesela, sen Allah’a nasıl şükredersin?

A — Allah’ım sana hamd olsun, derim.

B — Bak, “Allah’ım sana hamd olsun.” sözü bile peygamberlerin sözüdür ve bu şükrü insanlara onlar öğretmiştir. Hatta sen “Yaratıcı” demeyip “Allah” diyorsun. Allah ismini kimden öğrendin? Yaratıcının isminin Allah olduğunu kendin mi buldun? Hayır, sen bulmadın. Bak, O’nun ismini öğrenmek için bile peygamberlere muhtacız. Ona "Allah" diyoruz, çünkü bu ismini bize peygamberiyle bildirdi. Acaba peygamberler O’nun Allah ismiyle müsemma olduğunu bildirmeseydi, bunu kendimiz keşfedebilir miydik? Ya da peygamberler hangi sözlerle şükredilir ve şükür nasıl yapılır, bunu bize öğretmeseydi, nasıl şükredeceğimizi kendimiz bulabilir miydik?

A — Belki bulamazdık, ama varsın bulamayalım, çok mu gerekli ki?

B — Bak, sen başta demiştin ki, Allah Teâlâ hikmet sahibidir. Bunu kabul etmiştin. Eğer hikmet sahibi ise ve bu kadar nimetlerle bizden şükür bekliyorsa; o halde sadece nimeti yaratmakla kalmayacak, şükretmeyi de insana öğretecektir. Yoksa bu kadar nimetin yaratılmasının hikmeti kaybolmaz mı? Bu durumda nimetlerin yaratılışı hikmetsizliğe dönmez mi?

A — Belki… Ama yine de seni tam anlayamıyorum. Biraz daha aç.

B — Bak, şimdi sana bir tablo yapacağım. Şu âlemdeki fiillere bakarak, insandan beklenen vazifeler tablosu…

1. Bu âlem bu kadar sanat eserleriyle donatılmış. Buna karşı insanın vazifesi, o sanat eserlerinde tecelli eden isim ve sıfatları keşfetmek ve Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımaktır.

2. Bu âlem bu kadar nimetlerle donatılmıştır. Buna karşı insanın vazifesi, bu nimetlere karşı şükretmek ve nimet sahibine ibadet etmektir.

3. Bu âlemdeki her şey insanın hizmetine verilmiş ve insan bütün mahlûklara üstün kılınmıştır. Buna karşı insanın vazifesi, kendisine bu iyiliği yapan zatı sevmek ve kendini O’na sevdirmektir.

4. İnsan çok kıymetli duygular ve cihazlar ile donatılmıştır. Akıl, göz, dil, kalp gibi dünyadan daha kıymetli cihazlar ona verilmiştir. Buna karşı insanın vazifesi, o duygu ve cihazları, lâyık olduğu yerlerde ve O’na ibadette kullanmaktır.

Bunlar gibi daha elli vazife sayabilirim. Ancak konuşmamızın odak noktası insanın vazifelerinin tamamını öğrenmek olmadığından kısa kesiyorum. Şimdi sorum şu: İnsanı böyle vazifelerle bu dünyaya gönderen zat, hiç mümkün müdür ki, bir elçisi vasıtasıyla bu vazifeleri insana bildirmesin ve bu vazifelerin eda ediliş şekillerini insana öğretmesin?

Eğer öğretmezse, insan bu vazifeleri nereden bilecek ve nasıl eda edecek? Mesela, sen bu vazifeleri şu ana kadar biliyor muydun?

A — Yoo, hiç aklıma gelmemişti.

B — İyi ya bu durumun, peygamberlerin varlığını zaruri kılmıyor mu?

A — Ben bütün bu anlattıklarını inkâr ediyorum?

B — Senin halin şuna benziyor: Ben sana Güneş’in varlığını ispat ediyorum ve sen de gözünle Güneş’i görüyorsun. Sonra gözünü kapayarak “Güneş’i inkâr ediyorum.” diyorsun. O zaman aramızda bir münazara kalmaz ki. Sen, inkâr ettiğin noktayı bana göstermelisin. Şimdi sana teker teker sorayım. Sen de itiraz edeceğin yerde et, ben de cevabını vereyim.

A — Tamam, sor.

B — Allah var mı?
A — Var.

B — Peki, hikmet sahibi midir?
A — Evet, hikmet sahibidir.

B — Peki, madem hikmet sahibi, şu âlemi ve seni yaratmasında da hikmetler olmalı mı?
A — Elbette olmalı.

B — Peki, bu hikmetler; insanın Allah’ı tanıması, sevmesi, isim ve sıfatlarıyla bilmesi, ona şükretmesi ve ona ibadet etmesi gibi işler midir?
A — Olabilir…

B — Peki, bir peygamber olmaz ve insana vazifesini bildirmezse, insan bu vazifeleri nasıl icra edecek? Mesela sen, peygamberlere inanmayan birisi olarak, seni yaratan Allah’a ibadet edecek olsan, nasıl ibadet edersin? Namaz kılamazsın, oruç tutamazsın, bunlar gibi başka şeyleri de yapamazsın; çünkü bunlar ancak bir peygamberin öğretmesiyle yapılabilir. O halde nasıl ibadet edeceksin?

Ya da Allah’ı tanımak istiyorsun, O’nun isim ve sıfatlarını nasıl keşfedeceksin. Bak, Allah ismini bile peygamberlerden öğrendin. Diğer isim ve sıfatlar için ne yapacaksın?

A — Bilmiyorum…

B — İşte bu bilmediğini sana bildirecek peygamberler lazım. Bak, sana bir sıralama yapacağım:

  • Madem Allah var ve bu kâinatı yaratmış,
  • Ve madem hikmet sahibidir,
  • Ve madem hikmeti sebebiyle, bu kâinatı oyun olsun ya da eğlence için değil; gayet yüksek hikmetler ve gayeler için yaratmıştır,
  • Ve madem bu gayeler; insanın Allah’ı bilmesi, tanıması, sevmesi, O’na şükretmesi, O’na ibadet etmesi gibi işlerdir,
  • O halde insana bu vazifelerini öğretecek peygamberlere ihtiyaç vardır ve onların varlığı zaruridir.

Bu sıralamayı tersten okuduğumuzda, bak, peygamberleri inkâr edebilmek için neyi kabul etmek zorunda kalacaksın:

  1. Peygamberlerin olmaması için, insana tevdi edilmiş vazifelerin olmaması gerekir. Yani insana; Allah’ı bilmesi, tanıması, sevmesi, O’na şükretmesi ve O’na ibadet etmesi gibi işler emredilmemiş olmalıdır.
  2. Bu vazifelerin ve emirlerin olmaması için de bu kâinatın oyun ve eğlence için yaratılmış olması gerekir. Yani -hâşâ- Allah oyun oynamak ve eğlence için bu kâinatı yarattı ve yaratırken hiçbir maksat ve gaye takip etmedi. Bunu kabul etmemiz gerekir.
  3. Bu kabul için, yani kâinatın oyun ve eğlence olarak yaratıldığını kabul etmek için de Allah’ın hikmet sahibi olmadığını kabul etmek gerekir. Zira ancak hikmetsiz bir zat, oyun ve eğlence için bu kadar masraf yapar ve bu kâinatı yaratır. Hikmeti olanın bunu yapması mümkün değildir.

Gördün mü, senin “Peygamberler yoktur.” sözün, Allah’ın hikmet sahibi olmaması neticesini verdi. Şimdi tercihini yap:

  1. Ya “Allah hikmet sahibidir.” de. Bu durumda hikmetinin tahakkuku için peygamberler göndermesi gerektiğini de kabul etmek zorunda kalacaksın.
  2. Ya da “Allah hikmet sahibi değildir. Oyun ve eğlence için bu âlemi yarattı.” de. Bu durumda peygamberlik mesleğine inanmak zorunda değilsin. Dilediğin gibi inkâr edebilirsin. Ama bu durumda, inandığını söylediğin Allah'ın, hikmet sahibi olmadığını kabul etmen gerekir.
  3. Bir seçeneğin daha var, o da şu: Biz âlemin yaratılış gayeleri olarak bazı maddeler saydık ve “Bu maddelerin tahakkuku için peygamberlere ihtiyaç vardır.” dedik. Sen bize peygamberlere ihtiyaç olmayacak başka hikmetler ve gayeler göster. Ve daha sonra: “Allah bu gayeler için bu âlemi yaratmıştır. Bu gayelerin tahakkuku da peygamberlerin varlığına bağlı değildir.” de. Bu sayede, Allah’ın hikmetini kabul etmiş, ama farklı hikmetler göstererek peygamberlerin gerekli olmadığını ispat etmiş olursun.

İşte sana üç yol… Ama inan, aklını çıkarıp atmadan ikinci ve üçüncü yoldan gitmen mümkün değildir.

Şunları bir düşün:

  • Hikmet sahibi bir zat, milyonlar harcayarak bir okul yapsın ve bu okulu öğrencilerle doldursun; daha sonra bu okulda ders verecek öğretmenleri göndermeyip öğrencileri başıboş bıraksın ve hikmetini inkâr ettirsin. Bu hiç mümkün müdür?
  • Yine hikmet sahibi bir zat, her harfinde onlarca mana olan bir kitap yazsın, bu kitabın her sayfasına bir kitap kadar mana yüklesin; daha sonra bu kitabı ders verecek muallimleri göndermeyip bu kitabı anlaşılmaz bıraksın. Bu hiç mümkün müdür? Hikmet sahibi bir zat, böyle bir hikmetsizlik yapar mı?
  • Yine hikmet sahibi bir sanatkâr, nihayet derecede manalı tablolar yapsın, bu tabloları bir müzede teşhir etsin ve bu müzeye insanları davet etsin; daha sonra bu tablolardaki manaları seyircilere ders verecek vazifelileri göndermesin ve bu manaları seyircilere inkâr ettirsin? Bunlar hiç mümkün müdür?

A — Elbette mümkün değildir. Hikmet sahibi olan kişi, saydığın hikmetsizlikleri yapmaz.

B — İşte bu Dünya da misaldeki okul gibi bir okuldur. Bu okul nihayetsiz masrafla yapılmış ve insanlık, ders görmek için bu okula gönderilmiştir. Bu okulun öğretmenleri peygamberlerdir. Sen nasıl oluyor da bu okulun öğretmenleri olan peygamberleri inkâr ediyorsun? Öğretmenler olmasaydı, hiç okul açılır ve biz öğrenciler bu okula davet edilir miydik?

Yine sinekten tut, ta yıldızlara kadar her bir varlık bir kitap hükmündedir. O kitapta Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatları yazılmıştır. Yine her bir varlık üzerine, O’nun birliğinin ve varlığının delilleri konulmuştur. Sen nasıl oluyor da bu kitaplardaki isim ve sıfatları insanlara ders verecek, üzerlerindeki işaretleri izah edecek peygamberleri inkâr ediyorsun? Peygamberler olmasaydı, bu varlıklar üzerinde yazılan isim ve sıfatları ve onların üzerindeki tevhid delillerini okuyabilir miydik?

Yine her bir varlık son derece sanatla yapılmış bir tablo hükmündedir. Bu tablolar Dünya müzesinde teşhir ediliyor. Seyirci olarak da bizler davet edilmişiz. Sen nasıl oluyor da bu tablolar üzerindeki manaları bizlere ders verecek peygamberleri inkâr ediyorsun.

Bu konuda sana söyleyebileceğim o kadar çok söz var ki…

A — Hadi, peygamberin varlığını kabul ettik diyelim…

B — Diyelim mi… Yoksa kabul ettim mi?

A — Tamam itiraf ediyorum, kabul ettim. İzahlarına karşı söyleyecek bir söz bulamıyor ve kabul ediyorum. Peygamberlerin gönderilmesinin zaruri olduğunu anladım. Zira bu âlemin yaratılış gayesi ancak peygamberlerle tahakkuk ediyor ve Allah’ın hikmeti bunu gerektiriyor. Peygamberler olmazsa hem bizim hem de âlemin yaratılışı manasız oluyor. Sonsuz hikmetin sahibi olan Allah, böyle bir manasızlığı yapmaktan münezzehtir. Bunları öğrendim ve kabul ediyorum. Çünkü hepsi son derece mantıklı…

Ama bizim meselemiz peygamberlerin gönderilip gönderilmediği değil ki… Bizim meselemiz, Muhammed denilen zatın Allah’ın resulü olup olmadığıdır. Şu anda ben peygamberlerin gönderildiğine inanıyorum, ama Muhammed denilen zatın Allah’ın peygamberi olduğuna inanmıyorum. Peygamberlerin gönderilmesi ile bu zatın peygamberliği arasında ne alaka var ki, sen bana bu zatın peygamberliğini ispat edeceğine; durmuş, peygamberlik mesleğinin varlığını ispat ediyorsun?

B — Çok alaka var. Zira Hz. Muhammed (sav) yaratılışın hikmet ve gayelerine tam hizmet etmiş ve bu hikmet ve gayeleri insanlara ders vermiştir. Mesela:

  1. Allah Teâlâ insanlardan, kendisine iman etmesini istemektedir. Buna mukabil Hz. Muhammed (sav) hem O’na iman etmiş, hem de O’na iman etmelerini insanlara emretmiştir.
  2. Allah Teâlâ, her varlığı âdeta bir kitap hükmünde yaratarak isim ve sıfatlarını o kitapta yazmış ve insanların, kendisini bu isim ve sıfatlarıyla tanımasını istemiş; buna mukabil Hz. Muhammed (sav) hem O’nu isim ve sıfatlarıyla tanımış, hem de bu isim ve sıfatları insanlara ders vermiştir.
  3. Allah Teâlâ, insanlara ihsan ettiği nimetlere karşı, insanların, kendisine ibadet etmesini, şükretmesini ve emirlerine itaat etmesini istemiş; buna mukabil Hz. Muhammed (sav) O’na hakkıyla ibadet etmiş, nimetlerine şükretmiş, azami mertebede emirlerine itaat etmiş ve bunları insanlara emretmiştir.
  4. Allah Teâlâ, yaratmış olduğu sanat eserleriyle, insanların, kendi sanatını takdir etmesini istemiş; buna mukabil Hz. Muhammed (sav) hem O’nun sanatını takdir etmiş, hem de insanlara takdir ve tahsin etmeleri gerektiğini tebliğ etmiştir.
  5. Allah Teâlâ, insanı yaratmış ve bütün mahlûkatı insanın emrine vererek ondan kendisini sevmesini istemiş; buna mukabil Hz. Muhammed (sav) hem O’nu şanına en yakışır şekilde" sevmiş, hem de insanlara O’nu sevmenin ve O’nun tarafından sevilmenin yollarını öğretmiş.

Daha sayabileceğim çok madde var. Ancak konuşmamızın odak noktası, insanların Allah’a karşı vazifeleri ve yaratılışlarının hikmeti olmadığından sözü kısa kesiyor ve şunu demek istiyorum:

  1. Peygamberlerin gönderilmesinde hangi hikmetler varsa, bu hikmetlerin tamamı Hz. Muhammed (sav)’de gözükmüştür.
  2. Peygamberler hangi vazifeyi icra ettiyse, Hz. Muhammed (sav) de aynı vazifeyi icra etmiştir.
  3. Peygamberler insanlara hangi dersleri vermişse, Hz. Muhammed (sav) de insanlara aynı dersleri vermiştir.
  4. Peygamberlerde bulunan iman, Allah bilgisi, Allah sevgisi, takva, zühd, ibadet ve şükür gibi bütün sıfatlar ve haller, Hz. Muhammed (sav)’de -hem de- zirve mertebede bulunmaktadır.

Dolayısıyla, şu âlemde peygamberlik denilen bir hakikat varsa, Hz. Muhammed (sav) de peygamber olmalıdır. O’nun peygamberliği kabul edilmezse, peygamberlik mesleği hakkında konuşulabilecek hiçbir şey yoktur. Kim peygamberlik müessesini kabul ediyorsa, bu zatın peygamberliğini de kabul etmek zorundadır. Zira peygamberlere peygamber dedirten bütün haller ve sıfatlar bu zatta mevcuttur.

A — Hıı… Şimdi anladım aradaki alakayı.

B — Şimdi, bu delile karşı söyleyecek bir sözün var mı?

A — Şey… ya… Neyse, şimdilik bir şey söylemeyip susma hakkımı kullanacağım. Ama beni hemen bir delille ikna edeceğini sanıyorsan yanılıyorsun. Daha çok delil göstermelisin.

B — Merak etme, sana daha çok deliller göstereceğim. Ve her delilin sonunda da böyle "Ik, mık!.." edip duracaksın. Şimdi ikinci delile geçiyorum:

İKİNCİ DELİL

Sizin gibiler, Müslüman âlimlerin sözlerini küçümser. Ama söz batılı bir filozofa ait ise, o sözü Allah’ın sözü gibi bilir ve ona sımsıkı yapışır. Bu sebeple, ben bu İkinci delilde Batılı filozofların Hz. Muhammed hakkındaki sözlerini nakletmek istiyorum. Bak, neredeyse kendilerine âşık olduğun ve özelliklerini saymakla bitiremediğin batılı filozoflar bu zat hakkında ne diyor?

“Tarihteki Yüz Büyük İnsan” adlı kitabıyla bütün dünyada yankılar uyandıran Amerikalı bilim adamı Prof. Michael Hart, kitabının ilk yayınlandığı tarihten on yıl sonra Kahire’de katıldığı bir ödül töreninde sorulan:

“Kitabınızın yayınlanmasının üzerinden neredeyse on yıl geçti. 'Tarihteki Yüz Ünlü Adam' kitabınızda birinci yeri Hz. Muhammed’e ayırmıştınız. Hâlâ bu görüşünüzde ısrarlı mısınız?” şeklindeki soruya şu cevabı vermiştir:

“Bu, ünlülerin ilk listesi. Bu sayı 200-300’e bile çıkarılsa Hz. Muhammed’in listenin başındaki yeri sabittir. Ben ünlüleri incelerken bazı sabit kriterler ortaya koydum. Bunlardan biri de ünlülerin insanlık tarihinde bıraktıkları geniş ve derinlemesine izlerdir. Benim, ünlülerin en ünlüsü olarak Hz. Muhammed’i tercihim ise, O’nun hem peygamberliği hem de dini ve dünyevî seviyede fevkalade başarılı olmasıdır. İnsanlık; ahlâki, felsefi ve hukuki olarak İslâm’dan daha mükemmel bir din görmemiştir. İnanıyorum ki, Hz. Muhammed gibi her yönüyle mükemmel bir insan bir daha gelmez.”

Prof. Bosworth Smith şöyle demiştir:

"Şöyle bir göz atmakla Hz. Muhammed’in bütün vasıflarını ve kahramanlıklarını görmek mümkündür. Bunlardan bazıları peygamberliğinin ilk günlerinde ve bazıları da peygamberliğinden sonra olmuştur. Eşsiz mucizelerini gördüğüm zaman, O’nu rütbe bakımından insanların en büyüğü ve en yücesi olarak mütalaa ediyorum. Hatta insanlık O’nun bir benzerini görmemiş ve görmeyecektir de…” (Mohammedand Mohammadanism, London 1874)

Prens Bismarc şöyle diyor:

"Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için Allah tarafından geldiği iddia olunan bütün indirilmiş semavî kitapları tam ve etrafıyla tetkik ettimse de tahrif olundukları için hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cemiyet, bir hane halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin Kur’an’ı bu kayıttan azadedir. Ben Kur’an’ı her cihetten tetkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin düşmanları, bu kitabın Muhammed’in zatının eseri olduğunu iddia ediyorlarsa da en mükemmel bir dimağdan böyle bir harikanın meydana gelebileceğini iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak manasını ifade eder ki, bu da ilim ve hikmetle izah edilemez."

"Ben şunu iddia ediyorum ki: Muhammed mümtaz bir kuvvettir. İlahi kudretin böyle ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır. Seninle aynı asırda yaşayamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed! Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, heybetli huzurunda kemal-i hürmetle eğilirim.”

Annie Besant şöyle diyor:

"Arabistan’ın bu büyük Peygamberinin hayatını ve şahsiyetini inceleyen; nasıl öğrettiğini ve nasıl yaşadığını bilen herkesin, bu güçlü Peygamber için ürpertici bir saygıyla dolmaması mümkün değildir. Kitabımda söyleyeceklerimin pek çoğu çoklarının bildiği şeyler olsa da ben onları ne zaman yeni baştan okusam, bu Arabistanlı muallim için hep yeni bir hayranlık ve yeni bir saygı duyuyorum." (The Life and Teachings of Muhammad, Madras, 1932)

İrlandalı dramatist, sosyalist düşünür ve XX.yüzyılın önde gelen tiyatro yazarlarından George Bernard Shaw şöyle diyor:

"İnsanlığın sorunlarının üst üste yığılarak neredeyse çözülmez hal aldığı günümüzde, Hz. Muhammed’e her zamankinden daha fazla muhtacız. Eğer O aramızda olsaydı, bütün bunları oturup bir fincan kahve içme rahatlığı ile çözerdi."

Meşhur İngiliz düşünür Thomas Carlyle şöyle diyor:

"Kral ve vezirler gibi azamet ve debdebe perdeleriyle gizlenmiş değildi. Kendi hırkasını kendi yamalar, kendi ayakkabısını kendi tamir ederdi. Harbe gider, ashabı ile istişare eder, emirlerini onlarla beraber verirdi. Nasıl bir insan olduğunu her yönü ile kavminin bilmesi için böyle yaptı. Ona artık, siz ne isterseniz öyle deyiniz. Dünyada taç ve ihtişam sahibi hiçbir imparatora, yamalı bir hırka içindeki bu insan kadar hürmet ve itaat edilmemiştir. Yirmi üç yıllık dünya imtihanı, gerçek bir kahraman için lüzumlu bütün unsurları taşımaktadır. İnsanlar her şeyden daha fazla Muhammed’e kulak vermelidir. Diğer bütün sözler, onun karşısında boş sözlerdir."

1927 Hukuk Kongresi Başkanı Shebol şöyle diyor:

"Hz. Muhammed’in insan olması itibariyle bütün insanlık muhakkak iftihar eder. Çünkü O zat, okuma-yazma bilmemesiyle beraber, on üç asır evvel öyle kanunlar ve esaslar getirmiş ki, biz Avrupalılar 2.000 sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek en mesut ve en saadetli nesiller oluruz."

Fransız Tarihçisi Alphonse Marie Louis de Lamartine şöyle diyor:

"Şayet gayenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklüğü ve neticenin azameti insan dehasının üç ölçüsü ise, modern tarihin en büyük şahsiyetlerini bile Hz. Muhammed’le kıyaslamaya kim cesaret edebilir! O şahsiyetlerin en meşhurları ancak maddi kuvvetler kurdular. Hâlbuki Hz. Muhammed maddi kuvveti olmaksızın; orduları, hukuk sistemlerini, imparatorlukları, kavimleri, hanedanları ve dünyanın üçte biri üzerindeki milyonlarca insanı harekete geçirdi."

Alman Şair ve Yazar Johann Wolfgang von Goethe şöyle diyor:

"Hiç kimse Hz. Muhammed’in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa’ya nasip olan bütün başarılara rağmen, bizim bütün kanunlarımız İslâm medeniyetine bakarak çok eksiktir. Biz Avrupa milletleri, büyük medenî imkânlarımıza rağmen, Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız."

Dr. Gustav Weil şöyle diyor:

"Muhammed, halkının parlak bir örneğiydi. Karakteri tertemiz ve saftı. Evi, yemeği, elbisesi nadir bulunan bir sadeliğin sembolüydü. Yani ne arkadaşlarından gördüğü özel bir saygı şekli vardı, ne de kölelerinin kendisi için yapabileceği bir hizmeti kabul etme iddiasındaydı. Her an herkes için ulaşılabilir bir insandı. Hastaları ziyaret ederdi ve herkese acırdı. Yardımseverliği, cömertliği ve toplumun refahı için çalışma isteği sınırsızdı. (History of the Islamic Peoples)

Mahatma Gandhi şöyle diyor:

"Milyonlarca insanın kalbine tartışmasız hâkim olmuş birinin hayatını öğrenmek istiyordum. Okuyunca kesin olarak inandım ki, o yıllarda İslam’ın bir yer kazanmasında kılıcın bir rolü yoktu. Peygamberin tam olarak kendini geri planda bırakması, sözüne sadakati, vicdanlılığı, onu takip edenlere ve dostlarına özverisi, yiğitliği, korkusuzluğu, üstlendiği görevde Allah’a tam güvenmesi kesin ve yalındı. Bu özelliklerle bir zorluğun üstesinden gelmek için ille de kılıç taşımak gerekmiyordu… Peygamberin hayatını anlatan kitabın ikinci cildini bitirdiğimde, bu muazzam hayata dair daha fazla okunacak bir şey olmayışından dolayı son derece üzgündüm.” (Young India, 1924)

Sana nakledebileceğim daha yüzlerce beyanat var. Ama sözü uzatmamak için bu kadar nakille yetiniyorum. Şimdi bu bilim adamlarının sözlerine karşı ne diyeceksin?

A — Tamam, bazı bilim adamları ve filozoflar böyle güzel sözler söylemiş olabilir. Ama bu sözlerin tam tersini söyleyen yüzlerce bilim adamı da var. Sen bu bilim adamlarının sözlerine karşı ne diyeceksin?

B — Evet, Hz. Muhammed’i inkâr eden bilim adamları da var; ancak arada şöyle bir fark var: O’nu öven ve O’nu kabul edenler, O’nun hayatını araştırarak bu neticeye varıyorlar. O’nu inkâr edenler ise hiçbir araştırma yapmaksızın sadece zanlarıyla ve vehimleriyle konuşuyorlar. Yani bir grubun sözü ilimden ve araştırmaktan geliyor; diğer grubun sözü ise, gözlerini kapamaktan ve cehaletten ileri geliyor. Bu iki gruptan sözü kabul edilecek olanlar, araştırma neticesinde konuşanlardır. Zanlarıyla hükmedenlerin sözü, hakikatte itibarsızdır.

Her ne ise, sen bu delili al ve cebine koy. Diğer bütün delilleri dinledikten sonra bu delile bir daha döner ve ölçümünü o zaman yaparsın. Ben şimdi üçüncü delilime geçiyorum:

ÜÇÜNCÜ DELİL

Küçük bir topluluk düşün… Bu topluluk son derece inatçı ve âdetlerine son derece bağlı bulunsun ve bu âdetler onların damarlarına kadar karışıp benliklerine işlemiş olsun. Sen de -faraza- böyle bir toplulukta büyük bir hâkimsin. Acaba büyük bir hâkim olmakla birlikte, çok çalışıp gayret göstererek bu küçük ve inatçı kavimdeki kaç âdeti değiştirip yerlerine güzel ahlâkı tesis edebilirsin?

Bu soruya cevap vermeden önce şunları da bir düşün:

- Bir baba, öz evladındaki kötü bir ahlâkı onlarca nasihatine rağmen bazen değiştiremiyor.

- Bir öğretmen, o kadar çabasına rağmen bazen bir öğrencinin kötü ahlâkını yok edemiyor.

- Bunca kanun koyucu, şiddetli cezalara rağmen hırsızlık gibi bir suçu önleyemiyor.

- Bir doktor, sigara gibi küçük bir alışkanlığı bir tiryakiye bıraktıramıyor. Hayati tehlikesi olduğunu söylemesine rağmen sigaradan onu vazgeçiremiyor.

- Hatta nice padişahlar gelmişler, o kadar kuvvet ve ihtişamlarıyla, ufak tefek adetleri kaldıramamışlar. Ne kadar yasaklasalar ve ceza verseler de o işin önüne geçememişler.

Şimdi, acaba sen büyük bir hâkim olsaydın, inatçı ve âdetlerine son derece bağlı bir topluluktan kaç âdeti, ne kadar zamanda kaldırabilirdin?

A — Valla ne yalan söyleyeyim, benim sözüm daha evladıma geçmiyor. Ona bile birçok şeyi yaptıramıyorum. Başkalarına ne yaptırabilirim ki? Hem de damarlarına kadar işleyen adetlerini kaldıracağım. Herhalde bu hayal olur…

B — İnsafla konuştun ve doğru söyledin. Büyük bir hâkim, inanç ve adetlerine bağlı küçük bir topluluktan, küçük bir âdeti ve zayıf bir hasleti kolaylıkla kaldıramaz. Peki, sana bir şey daha soracağım:

Sen bir zatı görsen: Hâkim falan değil. Maddi hiçbir imkânı ve zorlayıcı hiçbir kuvveti yok. Hem öyle bir kavim ki, bu kavim hem gayet kalabalık, hem de inanç ve adetlerine son derece bağlı. Hatta bu inanç ve adetler onların ikinci fıtratı olmuş.

Şimdi, hâkim olmayan ve zorlayıcı hiçbir kuvveti bulunmayan bu zat, bu kavmin inançlarını tamamen değiştirse; onların kötü ahlâklarını yok edip, yerlerine en güzel ahlâkı tesis etse ve bunu çok kısa bir zamanda yapsa, bu zatın harikulade bir zat olduğundan şüphe eder misin?  

A — Etmem herhalde. Eğer dediklerini yapmışsa, onun harikulade olduğunu kabul ederim. Ama bunu yapabilecek biri var mıdır?

B — Hz. Muhammed (sav) bunu yapmıştır. O, küçük bir kuvvet ve küçük bir himmetle, birçok büyük âdetleri, hem de inatçı ve âdetlerine aşırı derecede bağlı bir kavimden, az bir zamanda kaldırmış ve yerlerine öyle yüksek bir ahlâkı yerleştirmiştir ki, bunun tarihte emsali yoktur.

Sana öyle bir asırdan bahsediyorum ki, sadece şunu bilsen tüylerin ürperecek: Kızlarını diri diri toprağa gömüyorlar…

Bu gömme işlemindeki metotlardan birinde bu işi bizzat anne yapıyor. Şöyle ki:

Nikâh sırasında verilen karara göre, anne doğumunu, çölde açılan bir çukurun yanında gerçekleştiriyor. Çocuk eğer erkek ise kundaklayıp alıyor, fakat kız doğduğu takdirde hemen çukura atıp üzerine toprak dolduruyor ve kabilenin diğer kadınları da bu olaya tanıklık ediyorlar.

En yaygın uygulama ise, kız çocuğunun yedi yaşına geldiğinde öldürülmesi… Baba, anneye ölüm şifresini, “Kızı hazırla da dayısına götüreyim.” şeklinde veriyor. Hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı kız çocuğu, en güzel elbisesini giyip süslendikten sonra babasının elinden tutarak çöle doğru yol alıyor. Bir akraba ziyaretinin sevinci ve neşesiyle…

Daha önceden hazırlanmış ölüm kuyusunun başına geldiklerinde, baba bir şey arıyormuş gibi kuyuya eğiliyor, onunla beraber yedi yaşındaki masum kız da… Sonra kendi babası tarafından bir çöl kuyusuna savrulan kız çocuğunun feryatları… Ve babanın, çocuğunun üzerini toprakla doldurması… Tarihler Asım oğlu Kays isminde bir bedevinin bu vahşeti tam on iki kez tekrarladığını anlatıyor.

Bir kısım ana-babalar ise, kız çocuğunun utancıyla yaşamayı seçiyor ve nesiller bu şekilde devam ediyor.

Şimdi bir düşün, bir anne, bir baba, kızını diri diri toprağa gömebiliyor. Böyle bir vahşet ve böyle bir merhametsizliğin hâkim olduğu zamanda, Hz. Muhammed (sav) peygamber olarak gönderiliyor. Ve çok kısa bir zaman sonra bu kavim, bir karıncayı incitemeyecek derecede merhamete sahip oluyor. âdeta her biri bir şefkat kahramanı kesiliyor.

Bu emsalsiz icraatın sahibi olan zatın peygamberliğini nasıl kabul etmezsin? Ve bunu etmediğinde, O’nun icraatını neyle izah edersin?

İslam öncesi Arap toplumunun vahşet düzeyi için söyleyeceğimiz her söz eksik ve her örnek yavan kalır. Ama bu vahşeti biraz daha iyi anlayabilmen için devam edelim:

Savaş ve baskınlarda esir alınan insanlar ya satılıyor ya da zevk için diri diri yakılıyor.

Suçun kişiselliği diye bir kavram bilinmiyor. Suçlu yakalanamamışsa, ceza ele geçen yakınlarına veriliyor.

Boğarak öldürme gibi suçlarda hem suçlu hem de onun yakınlarından üç kişi daha öldürülüyor. Bu gibi uygulamalar da doğal olarak kan davalarını başlatıyor. Kan davaları her yeri kuşatmış…

Ölmek üzere olan biri, eğer elli kişiyi kendi yerine öldürmeyi adamışsa, bu adak onun yakınları için mutlaka yerine getirilmesi gereken bir şart oluyor. Ve bir kişiye karşılık elli kişi öldürülüyor.

Hayvanlar canlı canlı kesiliyor ve etleri bu şekilde yeniliyor. Kanları akıtılarak olduğu gibi içiliyor. Bazen de kan önce kaynatılıp, bazı tatlandırıcı bitkiler de üzerine eklenerek içiliyor. İçecekleri kan olan bir kavimden bahsediyorum…

Çıplaklık yaygın ve ayıp kabul edilmeyen bir olay… Yol ortasında ihtiyaç gidermek, herkesin gözü önünde yıkanmak, mahrem yerlerinin açılmasına aldırmamak normal kabul ediliyor. İbadetler bile bu sapkınlıktan nasibini almış. “İçinde günah işlediğimiz elbiselerle Tanrımıza ibadet edemeyiz.” anlayışıyla Kâbe’de anadan doğma tavaf ediliyor.

İçki alışkanlığı o boyutlara varmış ki, lisanlarında hepsi de içkiyi ifade etmek üzere kullanılan kelimelerin sayısı yüzün üzerinde.

Kumara gelince, böyle bir toplumsal çürüme içerisinde kumarın da müstesna bir yeri olacağı belli. Bazıları her şeyini kaybettikten sonra son olarak kendini oyuna koyuyor ve o kez de kaybettiği takdirde kazanan tarafın kölesi haline geliyor. Yani köle olma kabullenilerek kumar oynanıyor…

Putperestlik son derece hâkim... Mekke dışına çıkması gereken biri, şehrine ve Kâbe’ye duyduğu bağlılığın eseri olarak yanında Kâbe duvarından alınmış bir taş götürüyor. Sonraları dışarıdan başka taşlar da Mekke’ye getirilmeye başlanıyor, Kâbe bunlarla dolu…

Araplar şeklini beğendikleri her taşa “Bu bizim Tanrımızdır.” diyerek tapınıyor. Daha güzelini bulduklarında ise eskisini bırakıp onu Tanrı yapıyorlar. Kazara çölde putsuz kaldıkları zaman, koyun sütüyle çöl kumunu harç yaparak güneşte kurutuyor ve ona tapınmaya başlıyorlar. Ya da uzun yolculuklara çıkacakları zaman küçük heykelcikler şeklinde un helvası yapıp, yol boyunca onlara tapınıyor ve yiyecekleri tükendiğinde ise oturup o helvadan Tanrıları yiyorlar.

Yanlarında taşıdıkları oyulmuş Tanrıları -kazara- deveden düşürdükleri zaman da inip almaya üşeniyor ve birbirlerine “Tanrınız düştü, kendinize yeni bir tanrı bulun.” diyorlar.

Mola verdikleri yerde ilk iş olarak dört tane iri taş buluyorlar. Bu taşlardan üçünü ocak yakmakta kullanıp, en güzel olanını da başköşeye oturtuyor ve Tanrı olarak etrafında tavaf ediyorlar.

Her evin putu başka başka… Aile üyeleri evden çıkarken son olarak putlarını selamlıyor ve geri döndüklerinde de ilk iş olarak yine puta saygılarını sunuyorlar. Bir de kabilelerin ortak putları var ki, bunlar genellikle Mekke’de Kâbe civarında; sayıları üç yüz altmıştan fazla.

İnanç biçimleri bütünüyle saçma... Ölünün mezarına bir deve bağlayıp hayvan açlıktan ölünceye kadar orada tutuyorlar. Sözde, kıyamet günü ölü mezardan kalkınca o deveye binecek!

Kuraklık zamanlarında ise, bir ineğin kuyruğuna bir demet çalı bağlayıp tutuşturarak ineği dağlara salıyorlar ve böylece yağmurun yağacağına inanıyorlar.

Münazaramızın odak noktası, o asırda Arapların durumu olmadığından örnekleri çoğaltamıyorum. Keşke vaktimiz olsaydı da o asrı sana detaylı bir şekilde anlatabilseydim. Ama herhalde verdiğim örnekler bir nebze de olsa o asrın durumunu anlamana yetmiştir.

Şimdi sana soruyorum: Evlatlarını diri diri toprağa gömebilecek kadar merhametsiz, her türlü kötü ahlâkı icra edebilecek kadar vahşi ve hadsiz batıl âdetlerde mutaassıp olan o asrın insanları, Hz. Muhammed (sav)’in dersiyle ve terbiyesiyle, kısa bir zamanda öyle bir değişime uğradılar ki, âleme rehber ve muallim; insanlara mürşid ve imam oldular. Acaba böyle harikulade icraatı yapabilen bir zatın, Allah’ın peygamberi olmamasına hiç imkân ve ihtimal var mıdır?

A — Bu değişiklikleri yaptığını nereden biliyoruz?

B — Biliyoruz, çünkü tarih ve siyer kitapları bizlere böyle naklediyor. Bütün tarihi ve siyeri araştırsan, sana çizdiğim resimden başkasını göremezsin. Bütün tarihi ve siyeri yalanlayacak değilsin ya…

A — Hadi anlattıkların doğru diyelim. Bu, o zatın peygamber olduğuna delil midir? Tarihte kimse bunun benzerini yapamamış mı?

B — Bu, tek başına, O zatın peygamberliğine delildir ve tarihte böyle bir inkılâbı kimse yapamamıştır. Batılı bilim adamları da bu noktada ittifak etmiştir. Onların sözlerden bir kısmını İkinci delilde nakletmiştim. Şimdi sana soruyorum: Kimsenin yapamadığını yapan bu zat, eğer peygamber değilse nedir?

Bak, sen, sözüm çocuğuma bile geçmiyor, diyorsun. Hâlbuki bu zat, düşmanlarına bile sözünü geçirmiş ve onları kendine itaat ettirmiş. Kalplerinin sevgilisi ve akıllarının muallimi olmuş.  Güzel ahlakın her neviyle onları donatmıştır...

Sana şunu teklif ediyorum: Haydi yüzlerce filozofu yanına alarak o asra git ve tam yüz sene çalış.  Acaba O zatın, bir senede yaptığı icraatın yüzde birini yüz senede yapabilecek misin?

Bu delili, aklının ve vicdanının terazisine bırakıyorum ve dördüncü delile geçiyorum.

DÖRDÜNCÜ DELİL

Bu delilde, Hz. Muhammed (sav)’in sahip olduğu vasıfları ve zatının kemalini tahlil edeceğiz. Yani bu delilde, Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğine, güzel ahlakını ve zatının kemalini delil yapacağız. Öyle ya, Güneş’in varlığını ispat etmek için, Güneş’in kendisi yeter. Başka şeylere müracaat edip yorulmaya gerek yoktur. Kim başını kaldırıp semaya baksa, âleme nurunu saçan Güneş’i çıplak gözüyle görebilir.

Aynen bunun gibi, kim de Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğini görmek isterse, O’nun zatına bakması yeterlidir. Zira sahip olduğu sıfatlara ancak bir peygamber sahip olabilir.

Sunacağım delilin özü şudur: Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğine; Allah’a olan sarsılmaz imanı, takvası, dünyaya karşı zühdü, cesareti, ibadeti, tevazusu, cömertliği, affı, merhameti, güvenilirliği, metaneti ve güzel ahlakın diğer bütün hasletleri delildir. Bütün bu güzel hasletler bu zatta zirve seviyede bulunuyordu. Güzel ahlakın böyle her nevine zirve seviyede sahip olmak ve bu hasletleri zıtlarına inkılâp ettirmemek, ancak bir peygambere nasip olabilir.

  • Yani hem çok cömert olacak, hem de asla israf yapmayacak.
  • Hem çok cesur olacak, hem de asla zulmetmeyecek.
  • Hem çok tevazu sahibi olacak, hem de asla zillete düşmeyecek.
  • Hem çok affedici olacak, hem de Allah’ın hakkını asla çiğnetmeyecek…

Bunlar gibi, bir kimsenin bir sıfata zirve seviyesinde sahip olup, o zirveye yakın duran kötü bir haslete düşmemesi çok zordur. Kişi tek bir sıfat da bile bunu zor yakalar. Mesela, çok cömerttir, ama israf da yapar. Çok cesurdur, ama cesareti sebebiyle zulüm de işler. Çok ibadet eder, ama ibadetini beğenerek riyaya veya ucba düşer. Hâlbuki Hz. Muhammed (sav) böyle değildi. O hem güzel ahlakın her hasletinin zirvesindeydi, hem de asla o zirveye yakın kötü bir haslete düşmezdi.

Bu delilin hakkını vermek çok uzun zaman ister. Bu sözüme binlerce siyer ve tarih kitapları şahittir. Zira Peygamberimizin güzel ahlakını anlatan ciltler dolu kitap yazılmıştır. Meselenin detayını bu kitaplara havale ederek sadece bu zatın Allah’a imanındaki kuvvetine bakalım:

Nasıl bir iman ki bu, diğer semavi din mensupları O’na karşı; kendi kavim ve kabilesi, hatta amcaları O’na karşı; bütün devletler ve dünya O’na karşı; ama bu durum zerre miktar O’nu davasından vazgeçiremiyor. Zerre miktar telaşa ve tereddüde düşüremiyor.

“Dünyayı önüne serelim, sen bu davadan vazgeç.” diyorlar, O: “Bir elime Güneş’i, diğer elime Ay’ı verseniz ben bu davadan vazgeçmem.” diyor. Bütün sıkıntılara sabrediyor. Kimse O’nu, imanından zerre miktar çeviremiyor.

Bırak sahip olduğu diğer sıfatları, sadece imanını anlatmak için bile saatlerce konuşmak lazım.

Sana şunu soruyorum: Bütün güzel sıfatları zatında toplayan bu zat, “Ben Allah’ın peygamberiyim.” diyor ve peygamberliğini yüzlerce mucize ile teyit ediyor; sen bu zatın sözüne nasıl inanmaz ve O’nu yalancılıkla nasıl itham edersin?

A — Bütün güzel sıfatlara sahip olduğunu nereden biliyoruz ki? Belki de bunları sen uyduruyorsun?

B — Biliyoruz, çünkü tarih ve siyer bunları bize naklediyor. Tarih ve siyer kitapları ortada, sen de araştır, eğer O zatın kemaline dair farklı bir şey bulursan, gel göster. Ama bütün tarihi didik didik etsen, böyle bir şey bulamazsın.

A — Ya bunları kim yazmış? O zatın, dediğin gibi olduğu hangi kitaplarda yazıyor?

B — Peygamber Efendimizin hâl ve hareketleri İslam’ın kaynağıdır. Bu sebeple sahabeler Peygamberimizin her hareketini ve hâlini kaydetmişlerdir. Daha sonra bu kayıtlar senetleriyle birlikte bizlere kadar ulaşmıştır.

Bu hakikate İngiliz bilim adamı olan John Davenport şöyle diyerek dikkat çekiyor:

“Meşhur peygamberler ve fatihler arasında, tarih-i hayatı, Hz. Muhammed’in tarihi gibi, en ince teferruatına kadar, en sağlam şekilde kayıt ve zapt olunan bir kimse gösterilemez.”

Bak, bırak İslam âlimlerini, John Davenport bile Peygamberimizin hayatının titiz bir şekilde kaydolduğunu ve tarihte hiç kimsenin hayatının böyle en ince teferruatına kadar kaydedilmemiş olduğunu söylüyor. Yani tarih, Peygamberimizin aldığı nefesleri bile kaydetmiş.

A — Hadi öyle diyelim. Ama sadece güzel ahlaka sahip diye birisine peygamber diyemeyiz ki? Güzel ahlaka sahip olan bunca insan var, hepsi peygamber mi?

B — Ama Peygamberimizin onlardan farkları var. İlk önce, Peygamberimiz güzel sıfatların tamamına, hem de zirve seviyede sahip. Diğer güzel insanlar ise sadece bir iki sıfata sahip olabiliyor. Ayrıca bu zat, “Ben Allah’ın peygamberiyim.” diyor, diğerlerinin ise böyle bir iddiası yok. Yine bu zat, iddiasını yüzlerce mucize ile teyit etmiş, diğerlerinde ise bu mucizeler yok.

Yani biz sadece, “Güzel ahlâkı var, o halde peygamberdir.” demiyoruz. O zat “Ben peygamberim.” dediği için, sözünün doğruluğu, hayatıyla mukayese ediyoruz. Acaba yalan söyler mi? Acaba dünyaya düşkün mü? Acaba zulmeder mi? diye sıfatlarına bakıyoruz. Sonra görüyoruz ki, kötü ahlakın zerresi O’nda yok, güzel ahlakın her hasleti ise O’nda zirve seviyede bulunuyor. Sonra bütün diğer delilleri de üst üste koyuyor ve bu zatın peygamberliğine öyle hükmediyoruz. Yoksa hükmümüz, sadece bu zatın güzel ahlakına dayanmamaktadır.

Şimdi sana bazı genel kaideler sunacağım, üzerlerinde mütalaa yaparız:

Birinci genel kaide şudur: “Doğuştan sürmeli göz, sonradan sürmeli göz gibi değildir.” Yani fıtri olanla olmayan hemen ayrılır. Suni ve yapmacık olan bir şey, ne kadar mükemmel de olsa tabiinin yerini tutamaz. Ondaki sunilik ve yapmacıklık hali, ehli dikkatin nazarından asla gizlenemez.

Şimdi bu kaideyi, Hz. Muhammed (sav) hakkında düşünelim: Eğer O’nun imanı, ibadeti, takvası, cesareti gibi sıfatları fıtri olmasaydı ve O bu sıfatları suni bir şekilde takınmış olsaydı, yani hareketlerinde yapmacıklık olsaydı, her halini izleyen sahabelerin dikkatinden bu asla kaçmazdı. Hemen suni ve yapmacık hareketleri hisseder ve yüzlerini O zattan çevirirlerdi. Ama bu kadar dikkatli incelemelerine rağmen, suni hiçbir hareketini görememişler ve her hareketindeki fıtriliğe parmak basmışlar. Bu da O zatın bu sıfatlarda yapmacık olmadığına işaretle peygamberliğine delalet eder. Buna karşı diyecek bir sözün var mı?

A — Yani… şey… Yani sen diyorsun ki, fıtri olan ile suni olan bir olmaz. Suni olandaki yapmacık haller eninde sonunda onu ele verir.

B — Evet, aynen böyle diyorum. Hem şunu da unutma, yakın olanlar birbirini taklit edebilir, uzak olanlar ise birbirlerini taklit edemezler. Mesela, bir albay bir generali taklit edebilir ve insanları aldatabilir. Ancak bir çoban bir generalin tavrını takınarak insanları aldatamaz. Sathi nazarları kısa bir süre aldatabilse de yapmacık tavırları ehli dikkatin nazarından kaçmayacak ve general olmadığı kısa bir süre sonra anlaşılacaktır.

Yine bir ağustos böceği Güneş’i; bir sinek kartalı taklit edemez. Çünkü birbirlerinden gayet uzaktırlar.

Aynen bunlar gibi, peygamber olmayan zat da bir peygamberi taklit edemez. Zira aralarında uzaklık vardır. Eğer taklit etse, kısa bir zaman insanları aldatabilir. Ancak yapmacık tavırları dikkat ehlinin nazarından kaçamayacak ve eninde sonunda foyası ortaya çıkacaktır.

Peygamber olmayan birisi, ancak bir peygamberde bulunabilen; imandaki nihayetsiz kuvvet, takva, dünyaya karşı zühd, cesaret, cömertlik ve zirve mertebede bulunan diğer sıfatları nasıl taklit edebilir? Bu sıfatlara sahip olmayan birisinin, kendisini bu sıfatlara sahipmiş gibi göstermesi ne kadar devam edebilir?

Eğer Hz. Muhammed (sav) peygamber olmasaydı, çok kısa bir zaman sonra peygamber olmadığı anlaşılırdı. Hâlbuki o kadar dikkatli nazarlar altında hiçbir yapmacıklığı hissedilmemiş. Tarih ve siyer O’nun güzel ahlakını ve sıfatlarını anlatmakla bitiremiyor. Bu da ispat eder ki, o zat yapmacık tavırlar takınmıyor, her hâli fıtridir. Bu durum da ancak O zatın Allah’ın peygamberi olmasıyla izah edilebilir.

Birinci kaide için, yaptığımız bu izah yeterlidir. Eğer itirazın varsa söyle, yoksa 2. kaideye geçeceğim.

A — Şimdilik diyecek bir şey bulamıyorum. Burada susma hakkımı kullanacağım. Sen İkinci kaideyi anlat bakalım:

B — İkinci genel kaide şudur: Güzel ahlakın hakikat zeminiyle olan bağı doğruluktur. Doğruluk, âdeta kalbin vücuda kanı pompalaması gibi, güzel ahlakın her hasletine kan pompalar. Bütün güzel hasletler, ancak sıdk ve doğruluk ile hayat bulabilirler. Bir kişide doğruluk yoksa, güzel ahlak o kişide yerleşmez ve bütün güzel hasletler ölür gider.

Güzel ahlakı bir ağaca benzetsek ve her güzel haslet bu ağacın bir meyvesi olsa; sıdk ve doğruluk bu ağacın suyu ya da kökü olurdu. Nasıl ki ağaca su verilmezse ya da kökü kesilirse ağaç kuru gider ve meyveleri çürür; aynen bunun gibi, güzel ahlak ağacının suyu ve kökü olan sıdk ve doğruluk olmazsa, diğer bütün hasletler yok olup gider. Bütün güzel hasletlere hayat veren, kuvvet veren, onların devamını sağlayan yalnız sıdk ve doğruluktur.

Sen yalan söyleyen ve insanları aldatan birisinde; takva, zühd, samimiyet, cesaret gibi sıfatları bulabilir misin? Bulamazsın, nerde kaldı, bütün güzel hasletler, hem de zirve seviyede onda olacak…

Bu genel kaideyle, şimdi Hz. Muhammed (sav)’e bak, O, güzel ahlakın bütün hasletleriyle donatılmıştı. Bu da O’nun sıdkına ve doğruluğuna işaret eder. Zira doğru olmasaydı, o güzel hasletler onda asla gözükmeyecekti. Zira doğruluk  gittiği zaman, güzel ahlak kurur ve meyveleri çürür gider. O zaman:

  • Madem O zat, güzel ahlakın her hasletiyle donatılmıştır o halde mutlaka sıdk ve doğruluk sahibidir. Zira öğrendiğimiz İkinci kaideye binaen, doğru olmasaydı, ahlakı bu derece güzel olamazdı.
  • Ve madem sıdk ve doğruluk sahibidir, o halde her dediği doğrudur ve yalanı olamaz.
  • Ve madem her dediği doğrudur, o halde bu zat Allah’ın peygamberi olmalıdır. Zira bu zat, “Ben Allah’ın peygamberiyim.” diyor. Her halinde son derece sadık ve doğru olan birinin böyle bir meselede yalan söylemesi mümkün değildir.

Şu noktaya da dikkat et: Eğer bu zat doğru söylemiyorsa, o zaman -hâşâ yüz bin defa hâşâ- Allah’a iftira ediyor ve yalan söylüyordur. Öyle ya, bu ikisinin ortası yoktur. O, ya doğruların en doğrusudur. Ya da -hâşâ yüz bin defa hâşâ- Allah’a iftira edebilecek kadar haddi aşmış, yalancıların en yalancısıdır. Bu ikisinin ortası yoktur.

Şimdi sen, güzel ahlakın her neviyle donatılan bu zatın, yalancıların en yalancısı olmasına ihtimal verebiliyor musun? Buna, Şeytan bile ihtimal verdiremez.

A — Şey… yani… Evet, dediklerin mantıklı… Sıdk ve doğruluk, bütün güzel hasletlerin başıdır. Baş olmazsa gövde yaşayamaz. Onlar da olmadan güzel ahlakın varlığı ve devamı söz konusu değildir.

Yaptığın yaklaşım da güzel… O zatta bütün güzel hasletler var, o halde sadık ve doğru olmalıdır. Doğru olmasaydı, O’nda gördüğümüz güzel ahlakı göremezdik ve bu güzel ahlak zıddına inkılâp ederdi.

Dediklerini anlıyorum, mantıklı geliyor ve kabul de ediyorum, bunları alıp cebime de koyuyorum, ama O’na iman etmek zor geliyor. İnsan bir anda kendini değiştiremiyor. Biraz daha seni dinlemeyi tercih ediyorum.

B — Tamam öyleyse, şimdi sana Üçüncü kaideyi söyleyeyim. Üçüncü kaide şu: Birbirine uygun işlerde birbirlerine karşı bir meyil ve yakınlaşma vardır. Birbirine zıt işlerde ise, birbirinden kaçış ve uzaklaşma vardır. Mesela: Gece ve gündüz birbirine zıttır. Bu sebeple ikisi aynı anda var olmaz. Gece gelirse, gündüz gider; gündüz gelirse, gece gider.

Yine açlık ve tokluk birbirine zıttır. Tokluk gelirse açlık gider; açlık gelirse tokluk gider.

Yine yaz ve kış birbirine zıttır. Yaz geldiğinde kış gider; kış geldiğinde de yaz gider. İkisi yan yana bulunamaz.

Yine bu kaideye binaen, şeytanlar meleklere karışamaz ve onlarla dost ve arkadaş olamaz.

Maddiyatta cereyan eden bu kural, maneviyatta da geçerlidir. Şimdi bu kaideyle Hz. Muhammed (sav) bak:

  • Madem zıtlar bir arada toplanamıyor; o halde güzel ahlak ile kötü ahlak da bir insanda bir arada bulunmayacaktır.
  • Ve madem tarih ve siyerin şehadetiyle, Hz. Muhammed (sav) güzel ahlaka ve doğruluğa zirve seviyede sahiptir, o halde asla yalana tenezzül etmeyecek ve yalan onda bulunmayacaktır.
  • Ve madem yalan onda bulunmayacaktır, o halde söylediği her söz hak ve her işi doğru olacaktır.
  • Ve madem söylediği her söz doğru olacaktır, o halde o zat Allah’ın peygamberi olmalıdır. Zira yirmi üç sene boyunca ısrarla “Ben Allah’ın peygamberiyim.” demiş ve bütün davasını bu söz üzerine bina etmiştir.

Şimdi, bu Üçüncü kaideye ve ulaştığımız neticeye karşı diyecek bir sözün var mı?

A — Bu da mantıklı… Zıtlar bir arada cem olamıyor. Yani bir insan hem sadık hem yalancı, hem takva sahibi hem günahkâr, hem cömert hem cimri, hem merhametli hem merhametsiz, hem imanı var hem imanı yok, hem zühd sahibi hem dünyaya düşkün olamıyor. Yani iki farklı sıfata aynı anda sahip olunamıyor. Gece geldiğinde gündüzün gitmesi gibi, kötü bir haslet geldiğinde güzel haslet gidiyor, güzel haslet geldiğinde de kötü haslet gidiyor.

Bundan da şu anlaşılıyor: Ya bu zat dünyanın en doğru insanıdır ya da en yalancı insanı… Doğru insanı dediğimizde, peygamberliğini de kabul etmek zorunda kalıyoruz. Yalancı insanı dediğimizde de karşımıza tarih ve siyerin naklettikleri güzel ahlakı çıkıyor. Tarih ve siyer bizi yalanlıyor.

B — Maşallah, güzel anlamışsın, dediğimi güzelce özetledin. Bu durumda sen neyi kabul ediyorsun?

A — Ben şu an diyecek bir şey bulamıyorum. Bunları daha önce hiç düşünmemiştim.

B — Zaten inkâr edenlerin ortak özelliği düşünmemiş olmalıdır. Eğer düşünselerdi inkârın mümkün olmadığına karar verirlerdi. Sen biraz daha düşün öyleyse… Ben şimdi sana Dördüncü kaideyi söyleyeyim. Dördüncü kaide şu: Toplamda bir kuvvet bulunur ki, fertte bu kuvvet bulunmaz.

Mesela, kalınca bir halatı, çekmekle koparamazsın. Ama halatı oluşturan ince ipleri kolayca koparabilirsin.

Şimdi bu kaideyle Hz. Muhammed (sav) bakalım: Bu zatın peygamberliğine dair yüzlerce delil vardır. Bu deliller bir araya gelerek kopmaz bir urgan oluyor. Bu zatın peygamberliğini inkâr edebilmek için, bu urganı koparman lazımdır. Benim her maddede sana bahsettiğim deliller, bu kopmaz urganın ince ipleridir. Her bir delili ince bir ip kabul ettiğimizde, yüzlerce delil bir araya gelerek kopmaz bir urganı meydana getiriyorlar.

Eğer sen bu zatın peygamberliğini inkâr etmek istiyorsan, ince iplerden birkaçını değil, urganın kendisini koparmalısın. Yani peygamberliğine ait bütün delilleri çürütmelisin. Yoksa benim sana anlattığım bir delili zayıf bulup tenkit ederek O zatın peygamberliğini inkâr edemezsin. Ama şunu da unutma, zayıf bir delil, arkadaşları olan kuvvetli delillere yaslanarak kuvvet bulur. Artık o da kopmaz bir hale gelir. Şimdi bu 4. kural hakkında ne diyorsun?

A — Bunu da iyi anladım. İnce iplerin birleşerek kopmaz kalın bir urganı oluşturması gibi, deliller de birleşerek çürütülemez bir kuvvete sahip oluyorlar. Sadece bir delili çürütmekle dava yok edilemiyor. Tamamını çürütmek zorundayız. Hatta çok zayıf olarak gördüğümüz bir delil bile, kuvvetli arkadaşlarına sırtına dayayarak onlardan kuvvet buluyor.

B — Yine maşallah diyorum. Ben sana muallim idim, galiba sen bana muallim olacaksın.

A — Yok, yok… Öyle bir iddiam yok. Ancak konuşmaya başladığımız andaki inadım kırıldı. Şimdi seni inatla değil, hakkı öğrenmek için dinliyorum. Aklımın ve mantığımın kabul ettiği bir şeyde inat etmiyorum. Dediklerini aklım ve mantığım kabul ediyor. Ama daha yol almalıyım. İnkâr benim fıtratım olmuş. Aklım ve mantığım kabul etse de fıtratı değiştirmek öyle hemen kolayca olmuyor.

B — Sen insafla ve vicdanla dinle. İnsafın inşallah hidayetine vesile olacaktır. Şimdi Beşinci kaideye geçelim. Beşinci kaide şu: Küçük bir kavimde ve küçük bir meselede, insanların adet ve inançlarına muhalefet etmek, bilhassa onların hadsiz inadına karşı tam bir metanet ile sebat göstermek çok nadir bir şeydir ve ancak müstesna insanlarda gözükebilir.

Bu kaideyi biraz açalım: Mesela, sen bir üniversitede okuyorsun… Üniversitenin kuralları ve bütün öğrencilerin görüşleri de sana muhalif… Sen bu durumda, inandığın şeyleri orada ne kadar haykırabilir ve gelecek baskılara ne kadar dayanabilirsin?

Ya da sen bir mahallede yaşıyorsun… Bu mahallenin sakinleriyle birbirine tamamen zıt fikirleriniz ve hayat görüşleriniz var. Mahallenin her sakini sana karşı ve sana hakaret ediyor. Bu durumda sen görüşlerini ne kadar savunabilir ve onları ne kadar yaşayabilirsin?

Ben sadece bir okul ve bir mahalleden örnek verdim. Şimdi gel, Hz. Muhammed (sav)’e bakalım, o ne yapmış?

  • Bir okul ya da bir mahalle değil; Arap yarımadası ve bütün dünya kendisine düşman…
  • Öyle küçük bir dava değil; onların damarlarına dokunan ve kabullenmeleri son derece zor olan büyük bir dava ile ortaya çıkmış.
  • Sadece birkaç âdete muhalefet etmiyor; inançlarında ve damarlarına kadar işlemiş adetlerinde onlara muhalefet ediyor.
  • İnançlarının batıl olduğunu ve adetlerinin sapıklık olduğunu onlara haykırıyor.
  • Ve bunu yaparken zerre miktar tereddüt, telaş, korku eseri göstermeyip, tam bir metanet ve kalp huzuruyla bu davayı neşrediyor.
  • Ve tek başına onları mağlup edip, büyük devletleri ve imparatorlukları kendisine itaat ettiriyor.
  • Acaba, böyle bir zatın müstesna bir zat olduğundan ve “Ben Allah’ın peygamberiyim.” diyorsa, O’nun Allah’ın peygamberi olduğundan şüphe edilir mi?

Şimdi bu Beşinci kaide hakkında ne diyorsun?

A — Bunu da anladım. İnsanlar küçücük meselelerde ve küçücük topluluklarda insanlara muhalefet edip fikirlerini açıkça söyleyemiyorlar. Söylediğinde de, ufacık bir muhalefet görse, hemen geri çekilip davasından vazgeçiyor. Ben bunu kendi hayatımda onlarca defa yaşadım. En yakınlarıma, “Sigarayı bırak, zararlıdır.” gibi onların da yararına olan bir sözü söylemiyorum. Onlardan gelecek tepkiden çekinerek söylemekten vazgeçiyorum.

Bir de düşün: Dinini değiştir, dinin sapıklıktır. Adetlerini bırak, bu adetler insan olanda bulunmaz, gibi sözler edeceksin. Ve onların her eziyetine karşı dayanıp zerre miktar tereddüt göstermeyecek ve sözünden dönmeyeceksin. Bunu her insanın yapması mümkün değildir.

B — İşte zor olan bu işi, Hz. Muhammed (sav) kolayca yapmış. Kimse O’nu davasından vazgeçirememiş. Düşmanlarının arasında yaşamış, ama bildiğini haykırmış. Ve haykırmakla da kalmayıp, söylediği her şeyi bizzat kendisi yaşamış. Bu zatın peygamber olduğuna inanmayacaksın da kimin peygamberliğine inanacaksın?

Bu Beşinci kaideyi de cebine koy. Şimdi Altıncı kaideye geçiyorum. Altıncı kaidemiz şu: Okuma-yazma bilmeyen bir zat, bir ilmin ve fennin âlimleri arasında olsa ve o ilim ve fende fikir beyan etse; onların ittifak noktalarında onlara muvafık olsa, ihtilaf ettikleri noktalarda ise onlara muhalefet edip, onların hatalarını düzeltse ve yanlışlarını gösterse; bu onun ilminin çalışarak tahsil edilmediğine, aksine Allah’ın ona bir ihsanı ve vehbi bir ilim olduğuna delildir.

Yani birisini düşün… Okuma-yazma bile bilmiyor ve bu haliyle fiziğe damgasını vurmuş bilim adamlarının arasında bulunuyor. Bilim adamlarının ittifak ettiği noktalarda, onlara: “Siz doğrusunuz.” diyerek katılıyor. İhtilaf ettikleri noktalarda ise onların karşısına çıkıp: “Doğrusu budur.” diyerek onların hatalarını düzeltiyor ve doğruyu onlara gösteriyor. Herhalde bu işi yapan kişinin ilmi ve bilgisi, okumak ve çalışmakla kazanılmamış olup, ilahi bir hediyedir. Bunda şüphe edilmez.

Şimdi bu kaideyi Hz. Muhammed (sav) hakkında düşünelim:

  • Okuma-yazma bilmiyor, yani ümmi…
  • Din hususunda ilim tahsil etmiş olan Yahudi ve Hristiyan âlimlerin arasındA.Bir de Allah inancı olmasına rağmen Allah’a yaklaşmak için putları aracı yapan putperestler var…
  • Bu zat, onların ittifak ettiği; Allah vardır, Cennet ve Cehennem vardır, Melekler vardır, Allah peygamberler göndermiştir gibi hususlarda onları tasdik ediyor ve onlarla muvafakat içinde. Aralarında ihtilaf olan konularda ise; Hz. İsa peygamber midir? Hz. Meryem masum mudur? Allah’ın isim ve sıfatları nelerdir gibi konularda, onlara doğrusunu göstererek onları irşad ve ıslah ediyor.
  • Acaba okuma-yazma bilmeyen bir zatın kendi başına bunu yapması mümkün müdür? Onun bu hâli, O’na verilen ilmin ilahi bir ihsan olduğunu göstermez mi? İlahi bir ihsan olan bu ilmi de O’nun peygamberliğini ispat etmez mi?

A — Evet, bu da çok mantıklı… Ümmi olan ve okuma-yazma bilmeyen birisi bunu yapamaz. Eğer yapmışsa, ona verilen ilim vehbi bir ilimdir. Bu ilmi de, bu ilmi ona veren zatın yanındaki kıymetini gösterir.

B — Aynen dediğin gibi… Bu Altıncı kaideyi de al ve cebine koy. Bu Dördüncü delili biraz uzattık. Aslında bu konuda söylenecek daha çok söz var. Ama daha başka deliller göstereceğim için burada kesmek zorundayım. Bu delilde, Hz. Muhammed (sav)’in sahip olduğu güzel ahlakı, O’nun peygamberliğine delil yaptık ve bu delili altı kaideyle takviye ettik. Hz. Muhammed (sav)’in sahip olduğu güzel ahlakı burada anlatmaya benim gücüm yetmez. Bu sebeple, meselenin bu kısmını tarih ve siyer kitaplarına havale ediyor ve Beşinci delile geçiyorum.

BEŞİNCİ DELİL

Bu delilde, bu zatın getirmiş olduğu, adına şeriat denilen İslam'ın dinî, ahlâkî ve hukukî sistemini inceleyeceğiz. Bu delile bir soruyla giriş yapmak istiyorum:

Okuma-yazma bilmeyen birisi, örneğin bir hukuk kitabı yazabilir mi?

A — Yazamaz tabi ki… Daha hukukun ne olduğunu bilmeyen, kitabını nasıl yazacak!

B — Peki, sen okuma-yazma bilmeyen bir kişinin, -bir hukuk kitabı yazdığını değil- bir hukuk sistemini ortaya koyduğunu görsen, ne dersin? Bir de ortaya koyduğu bu sistemde tamamen orijinal hükümler bulunsun ve hiçbir sistemi taklit etmemiş olsun, buna ne dersin?

A — Ne diyeyim ki, sadece hayret ederim…

B — Peki, bir de şunu görsen: Okuma-yazma bilmeyen bu kişinin ortaya koymuş olduğu hukuk sistemi sadece teorik bir sistem değil; toplumların ve ülkelerin uyguladığı ve uyguladıklarında adaleti tam manasıyla sağladıkları bir sistem… Öyle bir sistem ki, en vahşi toplumlar bu sistemi kendilerine rehber yaptıklarında, birden en medeni toplumlara yetişiyor, hatta onları geçiyorlar. Bu sistemle yönetilen toplumlarda en küçük bir kargaşa ve en ufak bir hak kaybı olmuyor. İnsanların can ve mal güvenliği tam manasıyla sağlanıyor. Yani bu sistemin işlediği toplumlarda kediyle kuş arkadaş oluyor ve boynuzsuz koyun boynuzlu koyundan hakkını alabiliyor.

Okuma-yazma bilmeyen bir kişiden böyle bir sistemin çıkması mümkün müdür?

A — Asla mümkün değildir. Bırak okuma-yazma bilmeyen birini, bin tane hukuk profesörünü bir araya getirsen bunu yine da yapamazlar. Zaten yaptıkları da ortada; kargaşadan başka bir şeye sebep olmuyor.

B — Peki, bu hukuk sistemine bir özellik daha ekleyelim: Bu öyle bir sistem ki, zamanın ihtiyarlamasıyla ihtiyarlamıyor. Yaşam tarzları farklı bütün asırların ihtiyacını görüyor. Yani okuma-yazma bilmeyen o kişi, bugün bir hukuk sistemi ortaya koyuyor, bin sene sonra yaşayan insanlar bile o hukuk sistemini uygulayarak saadete ulaşıyor. Malumdur ki, kanunların tabii bir ömrü vardır. İnsan gibi, o da vakti geldiğinde ölür. Ancak bu zatın ortaya koyduğu sistem ölmüyor; her asrın ihtiyacını karşılıyor.

A — Masal gibi bir şey anlattın bana… Gerçi bu dediğin masallarda bile olmaz.

B — Ben sana masal değil, Hz. Muhammed (sav)’in icraatını anlatıyorum. Bak şimdi dikkatle dinle: Hz. Muhammed (sav) okuma-yazma bilmiyordu. Kur’an’ın beyanıyla, ne tek bir harf yazmış ne de tek bir kelime okumuştu. Ama bu haliyle adına şeriat denilen öyle bir hukuk sitemini ortay koydu ki, on dört asrı ve her asırda insanların dörtte birini adaletle ve hakkaniyet üzere idare etmiş ve ediyor. Bunun yeryüzünde tek bir emsali yoktur. Göz ile görüyoruz ki, yıllarca hukuk eğitimi alan onlarca hukukçunun bir araya gelmesiyle yapılan kanunlar üç-beş sene bile yaşayamıyor ve eskiyor. Adaletle idare edememesi ise cabası…

Acaba ümmi olan yani okuma-yazma bilmeyen bu zatın, tek başına bu kanunları yapması ve bu kanunların hiçbir değişikliğe uğramadan tam on dört asrı ve her asırda insanların en az dörtte birini adaletle ve hakkaniyet üzere idare etmesi mümkün müdür? Buna kim imkân verebilir?

Şimdi, O zattan sudur eden bu hukuk sistemini, Allah’ın O’na vahyetmesiyle ve bu zatın vahye mahzar olmasıyla izah etmezsek ne ile izah edeceğiz?

Yol ikidir:

  • Ya diyeceksin ki: Bu hukuk sistemini bizzat o zatın kendisi yapmıştır. Bunu kabul ettiğinde, bu işin nasıllığını da izah etmek zorundasın. Yani okuma-yazma bilmeyen birisi bunu nasıl yapabilir, bunu açıklamalısın.
  • Ya da diyeceksin ki: Bu zat vahye mazhardır, Allah’ın elçisidir, bu sistemi O’na Allah öğretmiş ve vahiyle bildirmiştir. Bu zat, bu sistemin sahibi değil, sadece tebliğ edicisidir.

Bu şıklardan hangisini seçiyor ve kabul ediyorsun?

A — Önce sen benim soruma cevap ver: Biz, şeriat denilen bu hukuk sisteminin mükemmel olduğunu nereden biliyoruz? Bu kanıya nasıl vardın?

B — Şimdi ben sana yüzlerce İslam âliminin bu konudaki sözlerini naklederim, ama sen bu sözleri kabul etmez ve “Bunlar taraftır.” dersin. Bu sebeple ben bu konuda senin çok değer verdiğin ve öve öve bitiremediğin batılı bilim adamlarının sözlerini nakledeceğim. Hem “Kemal odur ki, dost değil; düşman onu takdir etsin.” İşte bak, bu konuda onlar ne demişler:

1927 Hukuk Kongresi Başkanı Shebol şöyle diyor:

"Hz. Muhammed’in insan olması itibariyle bütün insanlık muhakkak iftihar eder. Çünkü O zat, okuma-yazma bilmemesiyle beraber, 13 asır evvel öyle kanunlar ve esaslar getirmiş ki, biz Avrupalılar 2.000 sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek en mesut ve en saadetli nesiller oluruz."

Prens Bismarc şöyle diyor:

"Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için Allah tarafından geldiği iddia olunan bütün indirilmiş semavî kitapları tam ve etrafıyla tetkik ettimse de tahrif olundukları için hiçbirisinde aradığım hikmeti ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cemiyet, bir hane halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin Kur’an’ı bu kayıttan azadedir. Ben Kur’an’ı her cihetten tetkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm."

Alman Şair ve Yazar Johann Wolfgang von Goethe şöyle diyor:

"Hiç kimse Hz. Muhammed’in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa’ya nasip olan bütün başarılara rağmen, bizim bütün kanunlarımız İslâm medeniyetine bakarak çok eksiktir. Biz Avrupa milletleri, büyük medenî imkânlarımıza rağmen, Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız."

Harvard Üniversitesi’nde hukuk profesörü olan Noah Feldman şöyle diyor:

"İslam hukuku, tarihinin büyük bölümünde, aslında dünya üzerinde var olan en liberal ve hümanistik hukuk ilkelerini sunmuştur... Şeriat; mahkemelerde kayırmayı yasaklamış, fakir ve zengine eşit muamele yapılmasını emretmiş, hatta bugün bazı Orta Doğu ülkelerinde yaşanan namus cinayetlerini lanetlemiştir... Zaten Osmanlı’da sarayı protesto ederken kullanılan “Şeriat isteriz!..” sözünün manası, adalet isterizdir.

İslam’ın hukuk sisteminin mükemmelliği hakkında daha bunlar gibi yüzlerce beyanat var. Hepsini nakletmeğe kalksak saatlerce bu konuyu konuşuruz. Bu sebeple, uzunu kısa kesiyorum.

Hem İslam’ın hukuk sisteminin doğruluğunu şuradan da anla ki, Müslümanlar şeriata yapışma nispetinde yükselmiş ve ondan uzaklaşma nispetinde alçalmıştır.

Ayrıca şu noktayı da kaçırmamanı istiyorum: İki asır evvel harika sayılan bir keşif, bu zamanda sıradan işlerden sayılıyor. Yani iki asır evvel insanları hayrete düşüren ve sahibini tarihe not düşürten bir keşif, o gün yapılmayıp gizli kalsaydı, bugün bir çocuk dahi onu keşfedebilirdi.

Mesela, Galileo’yu tarihe geçiren Dünya’nın yuvarlaklığı keşfi, o gün yapılmayıp bugüne kadar gizli kalsaydı, bugün bu keşfi küçük bir çocuk bile yapabilirdi. Hatta astronomiye biraz merakı olan bir çocuk, tarihte seyahat edebilse ve Galileo’ya uğrasaydı, O’na bilmediği çok şeyleri öğretebilirdi.

Bu kaideyi şundan söylüyorum: Hz. Muhammed (sav)’in ortaya koyduğu hukuk sisteminin, bir beşerin ne derece gücünün fevkinde olduğunu görmek için, bu asırdan o asra bakma! On üç asır geriye git. Bu zamanın sana verdiği bilgi ve beceriden kendini soyutla. Ve insanların kız evlatlarını diri diri gömdüğü Arap yarımadasında otur. Sonra bu zatın yaptığı icraatı temaşa et. Görürsün ki, okuma-yazma bilmeyen, tecrübesi olmayan, zaman ve zemin kendisine yardım etmemiş, tek bir adam; öyle bir nizam ve adaleti tesis ediyor ki, onunla iki âlemin saadeti temin ediliyor.

Bunu gördükten sonra, eğer biraz insafın varsa diyeceksin ki: Böyle bir nizamı ve adaleti, bir beşer kendi başına, kendi zekâ ve yeteneği ile tesis edemez. Böyle bir icraatı; değil o asırda, bu asırda dahi hiçbir beşer tek başına yapamaz. Bu durum da ispat eder ki: Adaleti ve nizamı sağlayan bu hükümler, O’na ait değildir. O ancak bu hükümlerin tebliğ edicisi ve insanlara ders verenidir. Bu hükümler doğrudan doğruya Allah’tan gelir ve O’nun emir ve yasaklarıdır. Bu zat da Allah’ın elçisi ve peygamberidir.

Bu delile karşı söyleyecek bir sözün var mı?

A — Ne diyeyim… “Bu hükümleri o kendisi bulmuştur.” desem; bana bunun olamayacağını ispat ettin. Yok, “Bu hükümler, Allah’ın vahiy ile O’na bildirdiği hükümlerdir.” desem; bu sefer de bu zatın peygamberliğini kabul etmem gerekecek. Yani ne diyeceğimi bilmiyorum. Ne İslam’ın hukuk sistemindeki mükemmelliği inkâr edebiliyorum ne de inadımdan dolayı bu zatın peygamberliğini…

B — O zaman sen bu delili de aklının ve vicdanının cebine koy. Sonra döner, insafla bir daha düşünürsün. Ben şimdi Altıncı delile geçiyorum:

ALTINCI DELİL

Bu delilin odak noktası Kur’an…

Nasıl ki ateş, dumanın varlığına; duman da ateşin varlığına delildir. Yani ateş varsa, duman da olacaktır. Ve duman varsa, muhakkak ateş de vardır. Dolayısıyla, ateşin varlığı ispat edildiğinde, dumanın varlığı da ispat edilmiş olur. Ya da tam tersi, dumanın varlığı ispat edildiğinde, ateşin varlığı da ispat edilmiş olur. Zira ateş dumansız, duman da ateşsiz olamaz.

Bunu iyi anlayabilmen için biraz daha uzatacağım. Çünkü delilimi bu kaideye bina edeceğiz:

Mesela, bir tepenin arkasından yukarı doğru yükselen bir duman görsek, “Bu tepenin arkasında bir ateş vardır.” deriz. Bize, “Ateşi görmedin ki, neyle varlığına hükmettin?” dense, deriz ki: “Duman ancak bir ateşten gelebilir. Ateş olmaksızın dumanın varlığı mümkün değildir. Madem gözümüzle görüyoruz ki bir duman var, o halde ateş de olacaktır.”

Aynen bunun gibi, Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğini ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’in de Allah’ın kitabı olduğunu ispat eder. Şöyle ki:

  • Madem bu zat Allah’ın peygamberidir; o halde yalan söylemez ve yalana tenezzül etmez.
  • Ve madem yalana tenezzül etmez; elbette Allah’a iftira etmez ve buna cüret edemez.
  • Ve madem Allah’a iftira etmez; o halde “Allah’ın kelamıdır.” dediği ferman, elbette Allah’ın kelamı olacaktır.
  • Dolayısıyla bu zatın peygamberliğini ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu da ispat eder.

Aynen bunun gibi, Kur’an-ı Kerim de bütün mucizeleriyle ve Allah’ın kelamı olduğunu ispat eden bütün delilleriyle, Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğini ispat eder. Zira Allah’ın kitabını, ancak Allah’ın peygamberi tebliğ eder. Kur’an Allah’ın kelamıysa, bu kitabı tebliğ eden zat da Allah’ın peygamberi olmalıdır. Başka bir şey olamaz.

O hâlde şöyle bir söz söylesek: “Kur’an Allah’ın kelamıdır, zira Hz. Muhammed (sav) birçok mucizeler göstermiştir.” Yani Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğuna, Peygamberimizin mucizelerini delil yapsak, bu son derece doğrudur. Zira:

  • Madem mucize göstermiştir, o hâlde Allah’ın peygamberi olmalıdır.
  • Ve madem peygamberdir, elbette yalan söylemez ve yalana tenezzül etmez.
  • Ve madem yalan söylemez, o halde elindeki kitap Allah’ın kitabı olmalıdır. Zira bu zat, “Bu kitap Allah’ın kitabıdır.” demektedir.

Gördüğün gibi, bu zatın peygamberliğine iman etmek, Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu kabullenmekle neticeleniyor.

Aynen bunun gibi, şöyle bir söz daha söylesek: “Hz. Muhammed (sav) Allah’ın peygamberidir. Zira:

  • Kur’an gibi bir kitap getirilememiştir.
  • Kur’an’ın geçmişten ve gelecekten verdiği haberler doğru çıkmış, tarih ve arkeoloji bu haberlerin doğruluğunu tasdik etmiştir.
  • Kur’an bundan 1.400 sene önce birçok bilimsel gerçeği haber vermiş, bu haberlerin doğruluğu bu asırda bizzat bilim adamları tarafından tasdik edilmiştir.
  • En inatçı düşmanları dahi Kur’an’ın ifadesine hayran olmuş, düşmanları dahi onun güzelliğini kabul etmiştir.
  • Kur’an; hem şahsi, hem siyasi, hem de sosyal alanda birçok inkılâplar yapmış ve bu inkılâplar sosyologları hayrette bırakmıştır.
  • Kur’an’ın koymuş olduğu hükümlerin hakkaniyeti hukukçular tarafından da tasdik edilmiştir…”

Yani bizler, Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu ispat eden delilleri, Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğine delil yapsak, bu söz son derece doğrudur. Zira:

  • Madem Kur’an, saydığımız ve sayamadığımız delillerin tasdikiyle Allah’ın kelamıdır.
  • Elbette onu tebliğ eden zat da Allah’ın resulü olmalıdır.
  • Zira Allah’ın kitabının, O’nun resulünden başkasına inmesi mümkün değildir.
  • Kur’an Allah’ın kitabı iken, onu tebliğ eden zatın Allah’ın resulü olmaması mümkün değildir.

Şimdi biz, Kur’an’ın hak kelam olduğunu ispat eden yüzlerce delile dayanarak deriz ki: Hz. Muhammed (sav) Allah’ın peygamberidir. Zira elindeki Kur’an, binler delilin tasdikiyle Allah’ın sözüdür.

O hâlde Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğini inkâr edebilmek için, ilk önce elindeki fermanın yani Kur’an’ın Allah’ın kelamı olmadığını ve onun bir beşer sözü olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise mümkün değildir. Hatta şeytan bile şeytanlıkta yüz derece ileri gitse buna imkân verdiremez. Bozulmamış hiçbir aklı kandıramaz.

A — Tamam güzel söyledin, sana katılıyorum. Eğer Kur’an Allah’ın kitabı ise, Muhammed ismindeki zat da Allah’ın peygamberidir. Zira Kur’an bu zata inmiştir. Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu kabul edip, bu zatın peygamber olduğunu kabul etmemek mümkün değildir. Bunu anladım…

Ama ben Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğuna inanmıyorum ki… Senin bu delilin, bu inancı taşıyanlar için geçerli olur. Önce senin bana, Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu ispat etmen lazım. Bunu yapabilirsen bütün dediklerini kabul ederim.

B — Bizler Feyyaz internet hizmetleri olarak, Kur’an’ın Allah’ın sözü ve kitabı olduğuna dair tam altı saatlik bir video eser hazırladık. Bu esere www.seyrangah.tv sitemizden ulaşabilirsin. İddia ediyorum, bu eseri insafla seyret, bittiğinde Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğuna iman edeceksin. Ben burada sana altı saatlik eserin tamamını gösteremem. Bu sebeple, Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu meselesini ilgili eserimize havale ediyorum. Sen bu eseri seyret, daha sonra dön bu delili bir daha mütalaa et. Ben şimdi Yedinci delile geçiyorum:

YEDİNCİ DELİL

Bu delile yine bir soruyla başlamak istiyorum: Bir ağacın, hayatının olup olmadığına ne ile hükmedersin? Yani iki kişi bir ağacın hayatı hususunda tartışsa… Biri:Bu ağacın hayatı vardır.” derken; diğeri: “Bu ağaç ölüdür.” dese, hangisinin haklı olduğuna nasıl karar verirsin?

A — Hemen ağacın dallarına bakarım. Dallarında yaprak, çiçek ya da meyve varsa, ağacın hayat sahibi olduğuna hükmederim. Bu durumda kökü incelemeye hiç gerek yoktur. Çünkü daldaki bu hayat, kökten gelir. Ölü olan bir ağacın dallarında meyve ve çiçek olmaz. Eğer dallarında yaprak, çiçek ve meyve gibi bir şey yoksa..

B — Dur bi saniye, gerisine benim ihtiyacım yok. Sen şunu kabul ettin değil mi: Ağacın hayatı hakkında tartışıldığında; daldaki meyve, çiçek ve yapraklar, ağacın hayatını gösteren delillerdir. Ve bunlar, ağacın hayat sahibi olduğunu savunan kişiyi tasdik ederler. Yani bunlar hâl lisanıyla derler ki: “Ey ağacımızı ölü zanneden kişi! Bizim hayatımızı görmüyor musun? Eğer senin dediğin gibi ağacımızın hayatı olmasaydı, biz nasıl var olurduk? Bizim varlığımız ve hayatımız, ağacımızın hayatına delildir!..”

Böyle derler, bunu kabul ediyorsun değil mi?

A — Evet, aynen kabul ediyorum.

B — O zaman şimdi beni dikkatle dinle: Hz. Muhammed (sav) -temsilde hata olmasın- nurani bir ağaçtır. Biz bu nurani ağaç hakkında tartışıyoruz. Ben bu ağacın hayat sahibi olduğunu iddia ederken, sen ölü olduğunu iddia ediyorsun. Hangimizin doğru olduğunu bulmanın bir yolu da bu nurani ağacın dallarına bakmaktır. Eğer dallarında meyveler ve çiçekler varsa, bu, ağacın hayat sahibi olduğuna delildir. Dallarında meyveler ve çiçekler olmasına rağmen sen bu nurani ağacın hayatını inkâr edersen, o zaman dallardaki bütün meyve ve çiçekler, hayatlarıyla seni yalanlar ve parmaklarını gözüne sokar.

İşte bak, bu nurani ağacın bir dalında, bu zatın terbiye ve talimiyle hakka ulaşan, keşif ve keramet sahibi olan milyonlarca evliya var. Abdulkadir-i Geylani, Şah-ı Nakşibendî, Hâlid-i Bağdadi gibi, her biri asırlarını aydınlatmış milyonlarca evliya bu ağacın dalında asılı duruyor. Şimdi sen, bu meyveleri nasıl inkâr edip bunları yok kabul edeceksin? Bu zatların tamamı, sahip oldukları kemal ve makama, Hz. Muhammed (sav)’in dersiyle ve yol göstermesiyle ulaşmıştır. Demek, şecere-i Muhammediyye denilen, Peygamberimizin nurani ağacının bu dalında milyonlarca evliya var. Bu daldaki bütün meyveler; kemalleriyle, keşifleriyle, kerametleriyle, üstatları olan bu zatın hakkaniyetine şehadet ediyorlar.

Şimdi bu nurani ağacın ikinci dalına bakalım: Bak bu dalda İmam-ı Azam, İmam-ı Şafi, İmam-ı Malik, Ahmed İbni Hanbel, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi, âlim ve asfiya denilen yüz binlerce meyve var. Bu allamelerin tamamı, senin inkâr ettiğin zattan ders almış; ilim ve fikirlerinde kuvvetle asırlarının yıldızları olmuştur. Hatta nurları sadece asırlarını değil, kendilerinden sonraki asırları da aydınlatmış; insanlar onların nurlarıyla yollarını bulmuştur. Bu zatlardan sadece birisinin hayatını okusan, ondaki ilim ve fikir kuvvetini görür ve ona hayran olurdun. Şimdi bu zatlardan birini bile inkâr edemezken, nasıl olur da bu dalın tamamındaki yüz binlerce meyveyi inkâr edip, onları yok sayacaksın? İlim ve irfanlarıyla tarihe not düşen bu zatları nasıl görmezden geleceksin?

Şimdi de bu nurani ağacın üçüncü dalına bak: Bu dalda İslam’ın hak ilimleri duruyor. Fıkıh, akaid, tefsir, hadis, kelam gibi İslam’ın bütün hak ilimleri, bu zatın talim ve öğretmesiyle vücut bulmuştur. Bu ilimlerden birinde bile mütehassıs olmak için bir ömür çalışmak lazım. Çoğu zaman bir ömür yeterli bile olmaz. Eğer Hz. Muhammed (sav) -hâşâ- Allah’ın peygamberi değilse, bu daldaki meyveler hükmünde olan İslamî ilimler nasıl var olmuş. Hak olmayan bir zattan, böyle hakikatli ilimler çıkar mı? Bu derya gibi ilimleri, bir kişinin kendi başına bulması ve bütün bu ilimlerde kaynak olması mümkün müdür?

Ben bu nurani ağacın sadece üç dalını gösterdim. Bu ağacın daha çok dalı ve her dalında milyonlarca meyvesi var. Bir dalı, bu hayatın saadetini temin eden kurallar dalıdır. Her bir hüküm, bir çiçek gibi bu dala asılmış. Bu dalda, bu kurallara uyarak saadete ulaşan yüz milyonlarca mümin meyvesi var.  

Bu ağacın başka bir dalı, uhrevi saadet dalıdır. Bu dalda ahiretin saadetini temin eden hükümler var. Temiz fıtratlar ve salim vicdanlar, bu hükümlerin doğruluğunu tasdik ediyorlar.

Ve daha birçok dal ve her dalda milyonlarca meyve ve çiçekler var. Eğer sen bu zatın peygamberliğini inkâr etmek istiyorsan, bu dallardaki bütün meyve ve çiçekleri koparmalısın.

Heyhat! Daha tek bir meyveye elin yetişmezken, nerede kaldı, milyarlarca meyveyi koparmak ve dalları kırmak…

Bu delilde ağaç misalinden yola çıktık. Delili tamamlamadan, anlattıklarımı bir de çekirdek misaliyle kısaca tekrar etmek istiyorum. Konu uzayınca bazen fikir dağılabiliyor. Ayrıca unutma, bunlar sadece basit birer misal değil, hakikati yaklaştıracak dürbünlerdir.

Bir çekirdeğin, elma ağacının çekirdeği mi yoksa zakkum ağacının çekirdeği mi olduğu hususundaki ihtilaf, çekirdeğin eseri görülmediği müddetçe devam edebilir. Yani o çekirdek toprağa atılmaz ve öylece bırakılırsa, kimin haklı olduğuna karar verilemeyebilir.

Eğer o çekirdek toprağa atılıp sümbüllense; dal, budak, meyve ve çiçek verse, artık onun hakkında ihtilaf edilmez ve hangi ağacın çekirdeği olduğu husussunda tartışılmaz.

Aynen bunun gibi, Hz. Muhammed (sav) de bir çekirdektir. Bu çekirdekten İslam ağacı çıkmıştır. Her bir asrı bir dala benzetsek, bu ağacın on dört büyük dalı vardır ki, her dalda milyonlarca meyve ve çiçek vardır. Evet, her bir sahabe, evliya, asfiya, sıddıkîn, muhakkikîn ve dâhi allameler bu ağacın birer meyvesidir.

Hz. Muhammed (sav.)’in düsturlarıyla ve terbiyesiyle ve ona tabi olup arkasından gitmeleriyle hakka, hakikate, kemalâta, keramete, keşfiyyata ve müşahedeye yetişen binlerce evliya ve makbul zatlar, bu ağacın birer meyvesidir.

İslami bütün ilimler bu ağacın birer meyvesidir.

Dünya hayatının ve ahiretin saadetini temin eden bütün kurallar bu ağacın çiçekleri, bu kurallara uyarak saadete ulaşan müminler de bu ağacın birer meyvesidir.

Bu ağaçta daha birçok dal ve milyonlarca çiçek ve meyve vardır.

Eğer Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliği inkâr edilecek ise, ilk önce bu çekirdekten çıkan İslam dini ve bu çekirdeğin meyveleri inkâr edilmelidir.

Kim, bu nurani ağacın çekirdeği hükmündeki Hz. Muhammed (sav)’e ilişmek istese, bu ağacın meyvelerinin her biri kendine mahsus bir lisan ile şöyle diyecek:

“Ey kendini bilmez! Çekirdeğimize hangi hak ile saldırıyorsun. Bizlere bak! Eğer çekirdeğimiz -hâşâ- çürük olsa idi, biz böyle hayat sahibi olabilir miydik? Bizim hayatımız, ondan geliyor. Bize üflenen hayatın sebebi olan çekirdeğimizi inkâr etmek istiyorsan, ilk önce gücün bize yetmeli, bizim sesimizi kısmalı ve kemalimize gölge düşürmelisin. Bunu yapmak ise ne senin ne de başkasının haddi değildir!”

A — Ya delili anlatırken araya bir türlü giremedim, çünkü girebileceğim bir yer bulamadım. Öyle kuvvetli anlattın ki, sesim kısıldı. Sanki gökte durup, yerdeki insanlara konuşuyordun.

B — Kemal bende değil, delilin kuvvetinde… Sesimdeki kuvvet, delilin kuvvetinden geliyor. Yoksa anlatacak bir şeyim olmasaydı, ben de senin gibi sus pus olur kalırdım. Hem ben senin Hz. Muhammed (sav)’e inanmanla ve hidayetinle ilgilenmiyorum. Evet, kabul etmen ve hidayet bulman beni çok mutlu eder. Seni bana kardeş yapar. Ancak sana hidayet etmek benim vazifem değildir, buna gücüm de yetmez. Bu, Allah’ın vazifesidir ve O’na aittir. Ben sadece vazifemi yapıyorum ki, o da dilimin döndüğü kadar sana hakkı tebliğ etmektir. Gerisi Rabbimin işidir. Biraz da bu durumun rahatlığını yaşıyorum. Yani illa ki seni İslam’a sokacağım diye bir derdim yok, İslam’a girmek büyük bir nimettir ve ancak Allah’ın hazinesinden çıkar. Eğer bu nimete layık olursan, O sana hidayet edecektir. Ben sadece hidayetin yollarını sana kolaylaştırıyor ve sadece tebliğ vazifemi yapıyorum.

Şimdi sen bu Yedinci delili de aklının ve vicdanının cebine koy. Ben Sekizinci delile geçiyorum:

SEKİZİNCİ DELİL

Sekizinci delilimizin odak noktası mucizeler…

Hz. Muhammed (sav.) binden fazla mucize göstermiştir. Bir parmağının işaretiyle ayın ikiye yarılması; düşman askerlerine bir avucuyla toz atıp, tozun düşmanların gözüne kaçması; parmaklarından suların akması; hayvanların Onunla konuşması; gelecekte olacak hadiseleri haber vermesi ve haber verdiği gibi aynen vukua gelmesi; ağaçların O’nun emriyle konuşması ve O’nun peygamberliğini tasdik etmeleri gibi yüzlerce mucize O’nunla gösterilmiştir.

Ben mucizelerin detayına girmeyeceğim. Bu mucizeleri öğrenmek istersen Bediüzzaman Hazretleri üç yüz tanesini senetleriyle birlikte "On Dokuzuncu Mektup" isimli eserinde nakletmiştir. Yine bu mucizeleri diğer siyer kitaplarında bulabilir ve merakını giderebilirsin.

Bu mucizelerin hepsi bize tevatür ile nakledilmiştir. Tevatür kelimesini bu delilde çok kullanacağız, belki manasını bilmezsin diye anlamını izah edeyim:

Tevatür: Yalan söylemesi mümkün olmayan kalabalık bir cemaat tarafından, elden ele ve senetleriyle nakledilmiş doğru ve gerçek haberdir. Hz. Muhammed (sav)’in mucizeleri tevatür ile nakledilmiş haberlerdir. Bu zatın binden fazla mucizesi, senetleriyle birlikte siyer ve hadis kitaplarında nakil edilmiştir.

Bizler bu mucizelere dayanarak deriz ki: Bu kadar güzel ahlak ve kemalat ile beraber, bu kadar apaçık mucizeleri bulunan bir zat, elbette Allah’ın peygamberi olmalıdır.

A — Burada araya gireceğim. Ben hiçbir mucizeyi gözümle görmedim. Sen gözümle görmediğim bir şeye inanmamı istiyorsun. Ya söylediğin her şey uydurmaysa?..

B — Ben mucizelerin meydana geldiğini sana ispat edebilirim.

A — Nasıl ispat edeceksin ki… O zamana yolculuk mu yaptıracaksın?

B — Zamanda yolculuğa gerek yok. Bak şimdi nasıl ispat edeceğim ve sen de kabul etmek zorunda kalacaksın… Sen tarih ilmine inanıyor musun?

A — Nasıl yani?

B — Hani okulda okudun ya… İstersen önce tanımını yapayım: Tanımı şu: Tarih, geçmişteki olayları, yer-zaman ve faillerini göstererek, kaynaklara dayalı bir biçimde inceleyen bilim dalıdır.

Sen okulda Selçuklu tarihi, Osmanlı tarihi gibi konular okumadın mı? Hatta taş devri, maden devri gibi devirleri sana anlatmadılar mı?

A — Okudum okumasına da bunların mucizelerle ne alakası var?

B — Çok yakın alakası var. Şöyle ki:

Eğer sen tarih ilmine inanıyorsan, bir şeyi kabul etmek için ille de görmek gerekmediğini kabul etmişsindir. Öyle ya, sen ne taş devrini gördün ne de Roma’nın kuruluşunu; ama bunlar hakkında anlatılan şeyleri kabul ediyorsun.

Hâlbuki kabul ettiğin bu haberlerin hiçbiri tevatür kuvvetinde değildir. Hatta birçoğu bulgulara dayanır ve kazılar sonunda ele geçen tahmini bilgilerdir. Sen bu bilgileri hiç sorgulamadan gözünle görmüş gibi kabul edebiliyorsun. Tarih okurken, mucizeler hakkında söylediğin “Gözümle gördüm mü ki inanayım.” sözünü hiç kullanmıyorsun. Demek, bir şeye inanmak için, ille de gözle görme şartını aramıyorsun.

Madem gözle görme şartını aramıyorsun, o halde mucizelerin varlığını da kabul etmek zorundasın. Çünkü mucizelerin meydana geldiği bilgisi, tevatür kuvvetiyle bize ulaşmıştır, tarihi bilgilerde ise bu kuvvet yoktur.

Yani senin için yol ikidir:

  • Ya tarih ilmini kabul ettiğin gibi mucizelerin varlığını da kabul edeceksin.
  • Ya da tarih ilmini inkâr edip, bugüne kadar kitaplardan öğrendiğin her şeyi yok sayacaksın. Bunu yaparsan mucizeleri de inkâr edebilirsin.
  • Yoksa birine inanıp diğerini inkâr etmek olmaz. Bu, kişinin kendisiyle çekişmesidir.

Sen şimdi tarih ilmini kabul ediyor musun?

A — Ediyorum tabi… Etmiyorum deyip de kendime mi güldüreyim?

B — O zaman gözünle görmediğin şeylere de inanabiliyorsun. Yeter ki, ehli o konuda ittifak etmiş olsun. Hatta sadece kazı neticelerinde ulaşılan bilgilere bile itimat ediyorsun ve bunları hiç sorgulamıyorsun. Peki, durum böyle iken, mucizeler hakkında niye itiraz ediyorsun?

A — Belki de mucizeler daha sonra insanların uydurduğu haberlerdir. Olamaz mı?

B — Bak, İngiliz bilim adamı olan John Davenport ne diyor? O diyor ki:

“Meşhur peygamberler, fatihler arasında tarih-i hayatı; Hz. Muhammed’in tarihi gibi, en ince teferruatına kadar, en sağlam şekilde kayıt ve zapt olunan başka bir kimse gösterilemez.”

Bak, bir İngiliz bilim adamı bile Hz. Muhammed’in hayatının son derece sağlam bir şekilde kaydedildiğini ve tarihte hiçbir kimsenin hayatının bu şekilde kaydedilmediğini söylüyor. Bunun sebebi şu: Peygamberimizin hal ve hareketleri, İslamî hükümlerde kaynaktır. Bu sebeple sahabeler Peygamberimizin her halini, neredeyse aldığı nefesi kaydetmişlerdir. Bu kadar dikkatli gözler altında, eğer bu zat mucize göstermeseydi, uydurma haberlerle bu mucizeler O’nun siyerine girebilir miydi?

Hem “Mucizeler tevatür kuvvetindedir.” dedik. Tevatür de bir olaya şahit olan büyük bir topluluk vardır. Her biri bu olayı gördüğü şekliyle anlatır ve onlardan dinleyenler de bir başkasına; bir başkası bir başkasına derken, kim kimden dinlemişse, isimleri kaydedilerek ta bize kadar ulaşır. Haklarında yalan söyleme ihtimali olmayan bu zatların haberlerine inanmayacaksın da Taş Devri'ni, Maden Devri'ni anlatan tarihçilerin sözüne mi inanacaksın?

Şunu iyi anlamanı istiyorum: Mucizeleri inkâr edebilmenin tek yolu, tarih ilmini inkâr etmektir. Eğer, “Tarih ilmini inkâr ediyorum.” dersen, sana söyleyecek sözüm olmaz. Ama bu durumda da sana akıllı denilir mi, bu tartışılır.

Sen diğer semavi dinlere inanmadığın için mucizelerin vukuunu sana bu şekilde ispat ediyorum. Eğer mucizeye inanan bir Yahudi veya Hristiyan olsaydın, seninle farklı şekilde konuşurdum. Mesela bir Hristiyan olsaydın şöyle derdim:

Sen Hz. İsa’nın Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu nereden biliyorsun? Yani nereden biliyorsun ki, o zat -hâşâ- yalancı ve hilekâr değildir?

Bu soruya karşı sen şu cevabı verirdin: Onun Allah tarafından gönderildiğini biliyorum; çünkü o zat mucizeler göstermiştir. Mesela: Duasıyla ölüleri diriltmiş, hastaları iyileştirmiş, çamurdan yaptığı kuş heykeline üflemiş ve kuş canlanarak uçmuştur. Ve bunlar gibi daha birçok mucizeler göstermiştir.

Ben de senin bu cevabına karşı şöyle derdim: O hâlde sen tevatüre, yani içinde yalan ihtimali olmayan ve kuvvetli bir cemaat tarafından nakledilen habere inanıyorsun. Zira biraz önce saydığın, Hz. İsa’dan zahir olan mucizeleri sen görmedin ve o mucizelere bizzat şahit olmadın, ama bu mucizelere inanıyorsun. Demek sen tevatür kuvvetindeki haberleri kabul ediyorsun.

Öyleyse Hz. Muhammed’in peygamberliğine de inanmak zorundasın. Zira Hz. Muhammed’in elinde gözüken mucizeler de bize tevatür yolu ile gelmiştir. Madem tevatüre inanıyorsun, o hâlde bu haberlere de inanmak zorundasın. Yok, eğer “Ben tevatüre inanmam.” dersen, o hâlde iman ettiğin Hz. İsa’nın mucizeleri hakkında söyleyecek hiçbir sözün olamaz. Çünkü sen onun hiçbir mucizesini gözünle görmedin ve mucizeleri esnasında Hz. İsa’nın yanında değildin.

O hâlde senin için yol ikidir:

  • Ya tevatürü inkâr eder ve “Gözümle görmediğime inanmam, bu haberler uydurmadır.” dersin. Bu durumda Hz. İsa’yı da inkâr etmen gerekir.
  • Ya da tevatürü delil kabul eder ve bu kabulün neticesi olarak Hz. İsa’nın mucizelerine inandığın gibi, Hz. Muhammed’in mucizelerini de inanırsın.
  • Üçüncü bir yol olan; tevatürü Hz. İsa hakkında kabul etmek, Hz. Muhammed hakkında ise kabul etmemek, ancak kişinin kendisiyle çelişmesidir ki, bunu yapana akıllı denilemeyeceği için, ben de akılsızlarla konuşmam.

İşte sen bir ehli kitap olsaydın, Peygamberimizin mucizelerini sana böyle ispat ederdim.

Bu delili kısaca bir daha özetleyeyim: Senin gibi hiçbir semavi dine inanmayana tarihi gösterir ve onunla şöyle konuşurum:

  • Tarih ilmine inanman ispat eder ki, gözle görmeden de bir şeyin vukuunu kabul edebiliyorsun.
  • Madem bunu kabul ediyorsun, o zaman Peygamberimizin mucizelerini de kabul etmek zorundasın; çünkü bu mucizeleri tarih ve siyer bizlere naklediyor.
  • Hem de bize gelen haberler tevatür kuvvetindedir ve senetleri son derece sağlamdır. Arada hiçbir kopukluk yoktur. Hâlbuki tarihin naklettiği hiçbir hadisede bu kuvvet yoktur.
  • Ayrıca, mucizeleri nakleden cemaatin yalan bir haberde ittifak etmeleri mümkün değildir. Yaşadıkları hayat tarih kitaplarında mevcuttur. O haberleri nakleden kişilerin hayatlarını okusan, hepsinin yalandan, akrepten kaçar gibi kaçtığını göreceksin.
  • Netice olarak: Tarih ilmine olan inancın ve tarih ilmini kabul etmen, Hz. Muhammed’in mucizelerini de kabul etmen neticesini vermektedir. Ama sen gözünü kapar ve “Ben tarihin Taş Devriyle ilgili bilgilerini kabul ederim, ama tevatür kuvvetindeki mucizeleri kabul etmem.” dersen, ben sana ne diyeyim, aklını çıkarıp atana ne denilir ki…

Eğer mucize hakkında konuştuğum kişi bir Ehl-i kitap ise onunla da şöyle konuşurum:

  • Sen kendi peygamberine iman ediyor ve gösterdiği mucizeleri onun peygamberliğine delil getiriyorsun. Demek sen mucizeye inanıyorsun.
  • Madem mucizeye inanıyorsun, o halde tevatür haberi de kabul ediyorsundur. Çünkü peygamberinin mucizeleri sana tevatürle ulaşmıştır.
  • Madem tevatürü kabul ediyorsun, o halde Hz. Muhammed’in peygamberliğini de kabul etmek zorundasın. Zira O da mucizeler göstermiş ve bu mucizeler bize tevatür kuvvetiyle gelmiştir.
  • Yok, inanmam dersen, o zaman tevatürü inkâr etmiş olursun. Bu durumda kendi peygamberinin mucizeleri için de söyleyecek bir sözün olmaz. Yani kendi peygamberinin peygamberliğini de ispat edemezsin.

İş bu kadar basit… Söyle bakalım, şimdi bu delile karşı ne diyeceksin?

A — Ne diyeyim, şaşırdım…

  • “Mucizeye inanmıyorum.” desem, bana: “O zaman tarih ilmini de inkâr et.” diyorsun.
  • Tarih ilmini inkâr etsem, bu sefer de kendime güldüreceğim.
  • Yok, tarih ilmini inkâr etmesem, bu sefer de karşıma çıkıp: “O zaman mucizeleri de kabul etmek zorundasın. Çünkü bunu da tarih naklediyor. Hem de tevatürle…” diyorsun. Beni iyice köşeye sıkıştırdın.

Ehl-i kitapla olan konuşman ise daha da zorlayıcı… Onun durumu benden de kötü, onu benden daha fena yaptın. Şöyle ki:

  • O kendi peygamberinin mucizelerine inanıyor.
  • Ona da diyorsun ki: “Mucizeye inandığına göre, tevatür haberi delil kabul ediyorsun.” demektir.
  • Madem tevatür haberi delil kabul ediyorsun, o zaman Hz. Muhammed’in mucizelerini de kabul etmek zorundasın, çünkü bu mucizeler de bize tevatürle gelmiştir.
  • Şimdi o da iki arada bir derede… “Yok, tevatürü kabul etmiyorum.” dese, kendi peygamberinin mucizelerini de inkâr etmiş olacak.
  • Eğer tevatürü delil kabul etse, bu sefer, Hz. Muhammed’in mucizelerini de kabul etmek zorunda kalacak. O da ne yapacağını şaşırdı.

B — Sen de şaşırma, o da şaşırmasın, gelin ikinizde Hz. Muhammed (sav)’e iman edin ve bu çıkmazdan kurtulun. Bu kadar direnmeye ne gerek var. Zaten direnebilecek bir deliliniz de yok.

Ben mucize delilini burada tamamlıyorum. Peygamberimizin binden fazla mucizesini öğrenmek isteyenleri ilgili tarih ve siyer kitaplarına havale ediyor, bilhassa Bediüzzaman Hazretlerinin 19. Mektup isimli eserini tavsiye ediyorum. Sen bu mucizeler delilini al ve yine aklının ve vicdanının cebine koy. Ben şimdi Dokuzuncu delile geçiyorum.

DOKUZUNCU DELİL

Dokuzuncu delilin odak noktası, bu Zat (sav)'ın kurmuş olduğu devlet

Şimdi sana iki genel kural söyleyeceğim, bakalım bu kuralları kabul edecek misin?

  1. Bir devletin teşekkülü ve büyümesi son derece yavaştır. âdeta insanın doğup büyümesine benzer. Çok uzun zaman emekler, sonra ayağa kalkar durur, sonra yavaş yavaş yürür, sonra adımları hızlanır, sonra da koşar gider.
  2. Yeni teşekkül eden bir devletin büyük devletlere galip gelmesi için büyüyüp güçlenmesi gerekir, bu da çok zaman gerektirir.

Bu kuralları kabul ediyor musun?

A — Evet ediyorum. Bir devlet yavaş yavaş büyür ve büyük devletlere çok uzun zaman sonra ancak galip gelebilir.

B — Peki, sen bir zat görsen, bu kuralları ayaklarının altına almış çiğniyor… Bir devlet kurmuş ve kurduğu bu devlet kısa bir zamanda büyüyerek bütün dünyaya meydan okumuş, büyük devletleri kendisine itaat ettirmiş… Böyle bir zatı görseydin ne derdin?

A — Ne diyeyim, herhalde tevazu ile önünde eğilir ve onun harikulade bir zat olduğunu söylerdim. Çünkü ancak çok özel bir insan bu dediğini yapabilir. Herkese nasip olmaz…

B — Madem bu genel kurallarda uzlaştık, o zaman şimdi bak, sana Hz. Muhammed (sav)’in on yılda oluşturduğu devletten bahsedeceğim. Bu zat peygamberliğinin on üç yılını Mekke’de, insanları Allah’a imana davet etmekle geçirdi. Daha sonra Mekke’deki baskılar çoğalınca Medine’ye hicret etti ve on yılını da Medine’de geçirdi. Şimdi sana bu on senenin yıl yıl çetelesini sunacağım. Dikkatle dinle:

  • Hicretin 1. yılında Medine’de “Medine Şehir Devleti”ni kurdu. Bu devletle, Medine ile Kızıldeniz arasındaki bölgede yaşayan kabilelerle dostluk alanı oluşturdu. Özellikle Cuheyne kabilesiyle…
  • Hicretin 2. yılında Benu Damralılarla yapılan savunma anlaşmaları sonucunda bu ilişkiler Medine’nin güney ve güneybatı bölgelerine doğru pekiştirilerek yayıldı. Aynı yıl Medine’nin doğusunda Suleym ve Gatafanlıların arazisi üzerindeki Karkaratu’l-Küdr üzerine kendi komutasında bir sefer düzenledi.
  • Hicretin 3. yılında Medine’nin doğusundaki Necd bölgesinde, Zatu’r-Rika’ya, Karade’ye ve çevresine birçok askeri seferler düzenledi.
  • Hicretin 4. yılında daha da doğuda, Necd’dekiFeyd bölgesine kadar birçok sefer düzenlendi.
  • Hicretin 5. yılında Arabistan’ın en kuzey taraflarındaki Dûmetu’l-Cendel bölgesine ve güneyde, Mekke’ye fazla uzak sayılmayan Mureysi bölgesindeki Benu Müstalikler üzerine birer sefer düzenledi. Bu kabilelerin de Müslüman olmasıyla İslam ülkesi Mekke sınırlarına kadar genişlemiş oldu.
  • Hicretin 6. yılında Medine’nin doğusundaki Necd bölgesine birçok sefer düzenlendi. Ayrıca, Mekke’nin hemen yakınlarındaki Usfan’a ve Kura’l-Gamim’e de birer sefer düzenlendi.
  • Hicretin 7. yılında Medine’nin kuzeyinde uzanan Hayber, Vadi’l-Kurâ ve Fedek düzlükleri de İslam topraklarına ilhak edildi. Necd üzerine daha birçok askerî sefer düzenlendi. Yarımadanın doğu ve güneydoğusunda uzanan Bahreyn ve Umman bölgeleri de İslam Devletine bağlandı.
  • Hicretin 8. yılında Mekke ve daha güneyde, Kızıldeniz kıyıları üzerinde bulunan Tihame fethedilerek, aralarında Mute ve Zat Atlah gibi şehirlerin de bulunduğu Filistin topraklarına birçok askerî seferler düzenlendi.
  • Hicretin 9. yılında Yarımadanın güney bölgelerinde bulunan Yemen ile kuzeyde Dûmetu’l-Cendel’den Filistin’e kadar uzanan topraklardaki Makna, Eyle, Cerba, Ezruh vb. şehirler ülke sınırlarına katıldı. Bu yıl, “Âmu’l-vüfûd” (Elçiler Yılı) adıyla ün kazandı. Hz. Muhammed (s.a.v) o yıl Arabistan’ın her yöresinden gelen heyetleri ayrı ayrı huzuruna kabul etti. Irak’ın güneyi ile Filistin’deki bazı bölgelerin fethedilerek itaat altına alınmasıyla, Yarımada’nın fetih ve itaat altına alınma işlemi tamamlanmış oldu.
  • Hicretin 10. yılında Yemen’den Aden’e kadar uzanan bazı dağlık bölgeler tamamen ve kesin bir biçimde itaat altına alındı. Hz. Muhammed (sav), Mekke’ye yaptığı Veda Haccı sırasında, Arabistan’ın çeşitli bölgelerinden gelmiş 120.000’i aşkın Müslümana hitap etti. Hicretin 11. yılının üçüncü ayında Hz. Muhammed (sav) bu fani dünyadan göç ederek Refîk-i A’lâ’ya kavuştu.

Şimdi şu noktaya dikkat et: Arabistan Yarımadası 3 milyon km2lik bir yüzölçümüne sahiptir. Hz. Muhammed’in gerçekleştirdiği fetih hareketinin 10 yıllık bir süre içinde tamamlandığı nazara alındığında, günde ortalama 845 km2lik bir toprağı fethettiği anlaşılmaktadır. Evet, bu zat günde 845 km2lik bir toprağı fethetmiş ve bu toprakları İslam Devleti’nin sınırlarına dâhil etmiştir.

Acaba, şu âlemde böyle bir başarıya imza atan başka birisi var mıdır? Kim bu kadar kısa bir zamanda böyle büyük fetihler yapmış ve günde 845 km2lik bir toprağı ülkesinin sınırlarına dâhil etmiştir? Tarihte bunu yapabilen, Hz. Muhammed (sav)’den başka bir zat gösterebilir misin?

A — Günde 845 km2lik bir toprağı fethetmek… Çok ilginç… Bu anlattığını hiç bilmiyordum.

B — Zaten O’nu inkâr edenlerin ortak noktası, bilmemeleridir. O’nun hakkında biraz araştırma yapsalar ve bu zatı biraz tanısalardı, O’nun hakkındaki zanlarından hemen vazgeçeceklerdi. Bak, O’nu biraz araştırmış bilim adamları, O’nun bu özelliğine nasıl dikkat çekiyorlar:

Fransız yazar ve şair Lamartine, Hz. Muhammed (sav) hakkında şöyle diyor:

"Düşünür, hatip, arkadaş, kanun koyucu, mücadeleci, fikirleri fetheden, rasyonel inançları onaran, resimlere ve putlara tapmaya son veren, yirmi tane dünyevi devletin kurucusu olan ve bir tane manevi devlet kuran, işte bu Muhammed’dir. Bir insanın büyüklüğünü tespit edebilmek için kullanılan bütün kıstaslara göre, Muhammed’den daha büyük birisinin olabileceğini hiç düşünebilir miyiz?"

Yine İskoç asıllı büyük tarihçi W. Thomas Carlyle şöyle diyor:

"Bir insan, tek başına, yirmi seneden az bir zaman içinde, nasıl olur da birbirleri ile savaşan kabileleri ve Yörük olarak gezen bedevileri, kuvvetli ve çağdaş bir topluluğa kenetleyebilir?"

Bak, bunlar biraz araştırmışlar ve Hz. Muhammed’in kısa zamanda teşekkül ettirdiği devletin büyüklüğü karşısında hayrete düşmüşler. Ve bunun tarihte emsalinin olmadığını beyan etmişler.

Şimdi sen, bu zat hakkında sadece “zeki” deyip geçecek misin? O Allah’ın peygamberi olmasaydı, tek başına bu büyük icraatı yapabilir ve günde 845 km2lik bir toprağı fethedebilir miydi?

Unutma, başta iki kuralı kabul etmiştin: 1. Bir devletin teşekkülü ve büyümesi son derece yavaştır. 2. Yeni teşekkül eden bir devletin büyük devletlere galip gelmesi aşama aşamadır, çok zaman gerektirir.

Bak, Hz. Muhammed (sav) bu kuralları ezmiş geçmiş. Yaşadığı her bir gün 845 km2lik bir toprağı fethetmiş.

Sen başta, bu kuralları ezebilen kişi hakkında demiştin ki:  “Herhalde bu zatın önünde tevazu ile eğilir ve onun harikulade bir zat olduğunu söylerdim. Çünkü ancak çok özel bir insan bunu yapabilir. Herkese nasip olmaz…”

Şimdi Hz. Muhammed’in önünde eğilecek misin? Yoksa sözünden mi döneceksin?

A — Bilmiyorum… Eğilsem bi dert, eğilmesem bi dert… Ne yapacağımı şaşırdım! Ne diyeceğimi bilmiyorum!

B — Diyeceğin şey çok basit, şöyle de: “Bu zat Allah’ın peygamberidir, Allah O’na yardım etmiş ve bu fetihleri O’na nasip etmiştir.” Bu kadar kolay…

Bu delilde Hz. Muhammed (sav)’in yaptığı maddi fetihlerden bahsettik. Sen bu delili al ve yine aklının ve vicdanının cebine koy. Ben şimdi Onuncu delile geçiyorum.

ONUNCU DELİL

Onuncu delilde, bu zatın kalplerde ve ruhlarda yaptığı fetihlerden bahsedeceğiz. O’nun kalplerde ve ruhlarda yaptığı fetihler, maddi fetihlerinden çok daha harikadır.

Şunu unutma ki: Maddi kuvvetle ve zorlamayla sadece bedenlere hâkim olunabilir; kalplere, ruhlara ve fikirlere hâkim olunamaz. Yani bir zorbanın büyük bir kuvveti varsa, bu kuvvetle insanları korkutarak sözüne itaat ettirebilir. Dilediği her şeyi onlara yaptırabilir. Ama kalpleri, ruhları ve fikirleri ele geçirmek; yani kalplerin sultanı, ruhların sevgilisi ve fikirlerin mürşidi olmak ve hâkimiyetini vicdanlar üzerinde kurmak, baskı ve zorlamayla ile mümkün değildir.

Bu kaideyi öğrendikten sonra, şimdi bu zatın yaptığı manevi fetihlere bak! Bak, nasıl kalpleri, ruhları, fikirleri ve vicdanları ele geçirmiş. Kalplerin sevgilisi, ruhların sultanı olmuş. Fikirlerin mürşidi ve vicdanların hâkimi olmuş.

Şimdi sana, bu zatın arkadaşları olan sahabelerin bu zatı nasıl sevdiğine dair örnekler vereceğim. Bu örnekler sayesinde, en azından bu zatın kalplerin nasıl sevgilisi olduğunu anlar ve diğer manevi fetihlerini buna kıyas edersin.

Hz. Ali’ye (r.a.): “Siz Resulullah’ı ne kadar seviyordunuz?” diye sorulduğunda, O şu cevabı vermiştir:

“Resulullah bize, malımız mülkümüz, çoluk çocuğumuz, anamız ve babamızdan daha sevgili idi. Ona, susadığımızda soğuk suya duyduğumuz arzudan daha çok arzu duyar, daha çok severdik.”

Bedir Muharebesi öncesi Sa’d bin Muâz Hazretleri şöyle diyordu:

“Ya Resulullah! Biz sana iman ettik ve seni tasdik ettik. Getirdiklerinin hak olduğuna şehadet ettik. Dinlemek ve itaat etmek için de sana kesin söz verdik. Ya Resulullah! Nasıl isterseniz öyle yapınız. Seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, bize denizi gösterip de dalsan, hiçbirimiz geri kalmaksızın seninle birlikte dalarız!”

Hz. Ebu Bekir’in babası Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olmuştu. Hz. Ebu Bekir babasının kolundan tutarak onu Hz. Muhammed’in yanına götürdü. Babası orada kelime-i şehadet getirdi. Hz. Ebu Bekir birden ağlamaya başladı. Peygamberimiz ona:

“Neden ağlıyorsun? Hâlbuki baban iman etti. Bu gün senin en mutlu günün olması gerekmez mi?" dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir şöyle dedi:

"Ya Resulullah, keşke şu an iman eden benim babam değil de senin amcan Ebu Talib olsaydı. Şu an benim gönlüm hoşnut olacağına senin gönlün hoşnut olurdu."

Şimdi bir düşün! Hz. Ebu Bekir, Peygamberimizin, amcası Ebu Talib’e olan düşkünlüğünü ve Ebu Talib iman etmeden öldüğü için ona olan üzüntüsünü biliyor ve diyor ki: “Keşke benim babam yerine senin amcan Ebu Talib imana gelseydi de, benim yerime sen mutlu olsaydın…”

Herhalde bir insan ancak bu kadar sevilebilir. Sahabeler, O’nun mutluluğunu bile kendi mutluluklarına tercih etmişler.

Şimdi de Abdullah b. Zeyd Hazretlerinin Peygamber sevgisine bakalım: Bu zat, Peygamber Efendimiz vefat edince ellerini semaya kaldırır ve şöyle dua eder:

“Ya Rabbi! Artık benim gözlerimi kör et! Kör et ki, artık ben O’nun olmadığı bu dünyada hiçbir şey görmeyeyim?”

Bu zatın duası anında kabul edilir ve oracıkta kör olur. Bu nasıl bir sevgidir ki, O’nun olmadığı bir dünyaya görmek istemiyor ve kör olmayı istiyor. Onsuz bir dünyaya bakmaktansa, O’nun olmadığı bir dünyada körlüğü tercih ediyor. Dünyada kimse böyle sevilmiş midir?

Şimdi de Hubeyb b. Adiyy Hazretlerinin Peygamber sevgisine bakalım: Peygamber Efendimiz (sav) bir kabileye küçük bir birlik göndermiş ve bu kabilenin lideri öldürülmüştü. Bu kabile, liderlerinin intikamını almak için hain bir plan kurarlar. Resulullah’a gidip iman ettiklerini söylerler ve kendileriyle birlikte dini öğretecek kişilerin gönderilmesini isterler.

Resulullah (sav) İslam’ı öğretmek amacıyla onlarla birlikte sahabenin önde gelenlerinden yedisini gönderir. Bu kabile, etrafındaki bazı kabilelerle anlaşarak onları Ric’i suyu kenarında pusuya düşürürler. Pusuda dört sahabe şehit edilir, üçü ise esir alınır.

Esir alınanlardan biri de Hz. Hubeyb’dir. Kabile mensupları belli bir süre onu esir ettikten sonra idamına karar verirler. İdam edilmeden önce de şu teklifte bulunurlar:

“Ey Hubeyb! Gel sana son bir şans verelim. Sen burada sıkıntı çekerken Muhammed Medine’de keyif çatıyor. Şu kadar insanın huzurunda, ‘Yerimde Muhammed olsun.’ de, seni serbest bırakalım.”

Onların bu teklifine karşı Hz. Hubeyb’in sözleri şöyledir:

“Vallahi! Değil burada Muhammed’in olması, O’nun ayağına bir tek dikenin batmasına dahi gönlüm razı olmaz.”

Bu nasıl bir sevgidir! Kendi ölümüne razı oluyor, ama Peygamberinin ayağına diken batmasına razı olmuyor!

Şimdi de Sevban Hazretlerinin Peygamber sevgisine bakalım:  Sevban Hazretleri bir gün mahzun ve boynu bükük bir şekilde, yüzünün rengi atmış, beti-benzi sararmış bir vaziyette Resulullah’ın huzuruna girer. Onun bu halini gören iki cihanın güneşi:

“Ey Sevban! Ne oldu sana?” diye sorar. Sevban Hazretleri der ki:

“Ey Allah’ın Resulü! Sizi o kadar çok seviyorum ki, bir an görmesem dayanamıyor, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. O zaman evde duramıyor, koşup sizi görmeye geliyorum.”

Hz. Sevban bu sözün akabinde ağlamaya başlar. Peygamber Efendimiz ona niçin ağladığını sorunca, Sevban Hazretleri şöyle der:

“Ya Resulallah! Birden ahiret aklıma geldi de onun için ağlıyorum. Dünyada istediğim zaman senin nur-u cemalini görüp hasretimi dindirebiliyorum. Lakin ahirette, siz Cennet’in en yüksek makamlarında olacaksınız. Oysa ben Cennet’e girsem bile aşağı makamlarda olacağım. Hâl böyle olunca, sizi görmek arzu ettiğim zaman eğer göremezsem, hasretinize nasıl dayanacağım? İşte bu aklıma geliyor da, onun için ağlıyorum.”

Bu olay üzerine Peygamberimiz (sav) şöyle der: “Kişi, sevdiği ile beraberdir.” Hz. Sevban’ı ancak bu söz teskin eder.

Şimdi de Hz. Sümeyra’nın Peygamber sevgisine bakalım: Hz. Sümeyra Uhud günü eşi ve üç çocuğunu Uhud meydanına gönderirken onlara şöyle der:

“Siz gidin, Uhud’un meydanında canınızı verin; ama Resulullah’a bir şey olmasın. Eğer siz sağ olarak gelir de O’na bir şey olursa vallahi sizi eve almam. Siz, Resulullah’ı koruma uğruna kendi canlarınızı O’na feda edin.”

Hz. Sümeyra kendisi de Uhud’a gidip, Müslümanların yaralılarına yardımcı olmaya ve su dağıtma işini yapmaya karar verir. Bir ara ortalıkta şu acı haber yayılmaya başlar: "Muhammed öldürüldü, Muhammed öldürüldü..."

İşte bu haber Hz. Sümeyra’yı derinden etkiler. Bunun üzerine savaş meydanına gidip bu haberin doğruluğunu araştırmaya başlar. Onu tanıyan biri: ”Bak, şurada yatan babandır.” deyince; “Allah babamın şehadetini kabul etsin. Siz bana Allah’ın Resulünden haber verin! O nasıl? O’na bir şey oldu mu?” der.

Savaş meydanında Resulullah’ı aramaya devam ederken, onu tanıyan biri: “Sümeyra! Oğlun Muaz ve Muavviz şehid oldu.” deyince; “Evlatlarım! Size de bu yakışırdı. Size Allah yolunda ölmek yakışırdı. Size verdiğim süt helal olsun. Size hakkımı helal ediyorum.” der.

En son Resulullah’ı görünce şu veciz sözü söyler: “Ya Resulullah! Sen hayattasın ya senden sonra bütün musibetler bana çok hafif gelir.”

İşte sahabeler Hz. Muhammed (sav)’i böyle seviyorlardı. O’nun sevgisi; canlarına olan sevgiden, eşlerine, ana-babalarına ve evlatlarına olan sevgiden daha büyüktü. Bu konuda sana nakletmek istediğim o kadar çok hadise var ki, ama hangisini anlatayım! İnan, bu meseleyi günlerce konuşsak bitiremeyiz. Çünkü sahabelerin hepsi O’na âşıktı. O’nu canlarından daha çok severlerdi.

Şimdi sana şunları sormak istiyorum:

  • Tarihte hiç kimse, bu zat kadar sevilmiş midir?
  • Sahabelerin bu zatı, bu kadar çok, canlarını feda edecek seviyede sevmelerinin sebebi nedir?
  • Hz. Muhammed (sav) nasıl bir insandı ki, onların kalplerinin sevgilisi, ruhlarının maşuku, akıllarının mürşidi ve vicdanlarının hâkimi oldu?
  • Peygamber olmayan birisi bunları yapabilir mi?
  • Bu zatın peygamberliğini inkâr etmekle, bak nasıl bir hurafeyi kabul ediyorsun: Eğer bu zat peygamber değilse, -hâşâ yüz bin defa hâşâ- dünyanın en yalancı insanıdır. Bunun ortası yoktur. Acaba dünyanın en yalancı insanının bu kadar sevilmesi mümkün müdür?
  • Bütün sahabelerin ve ondan sonra gelen nesillerin, bu zata karşı olan, canlarını feda edecek seviyedeki sevgisini, O’nun peygamberliğinden başka ne ile izah edebilirsin?

Delilimizin başında şu kaideyi beyan etmiştik: Maddi kuvvetle ve zorlamayla sadece bedenlere hâkim olunabilir; kalplere, ruhlara ve fikirlere hâkim olunamaz. Yani bir zorbanın büyük bir kuvveti varsa, bu kuvvetle insanları korkutarak sözüne itaat ettirebilir. Dilediği her şeyi onlara yaptırabilir. Ama kalpleri, ruhları ve fikirleri ele geçirmek; yani kalplerin sultanı, ruhların sevgilisi ve fikirlerin mürşidi olmak ve hâkimiyetini vicdanlar üzerinde kurmak, baskı ve zorlamayla mümkün değildir.

Şimdi bu kaideyi göz önüne alarak, Hz. Muhammed’in kalplerde, ruhlarda, akıl ve vicdanlarda yaptığı bu muhteşem fethi ne ile izah edeceksin?

A — Bu sevgiden çok etkilendim. Ne ben babamı böyle sevebildim, ne de evladım beni böyle sevebilir. Böyle sevilmek herhalde kimseye nasip olmamıştır.

B — Doğru, olmamıştır. Bu sevginin sebebi, bu zatın kemali ve güzelliğidir. Kemalin ve güzelliğin ölçüsü nispetinde sevgi büyür. Bu zatta kemal ve güzellik zirve seviyede bulunduğundan, ona karşı olan sevgi de zirve seviyeye yükselmiştir.

Sen bu delili al ve yine aklının ve vicdanının cebine koy. Ben şimdi On Birinci delile geçiyorum.

ON BİRİNCİ DELİL

On Birininci delilde, bu zatın, tebliğ ettiği dinin bütün emir ve yasaklarına uymasından bahsedeceğiz.

Tarihte birçok liderler gelmiş ve bu liderler birçok kural ve kanunlar ortaya koymuşlardır. Ancak bu liderlerin çoğunluğu koydukları kanunlara kendileri tabi olmamış ve yaşantılarıyla söylemleri arasında tam bir tezat sergilemişlerdir.

Demek maharet, kurallar ve kanunlar koymak değildir. Asıl maharet, o kural ve kanunların her birine harfiyen tabi olmaktır. Tarihteki birçok lider, bu konuda kötü birer örnek olmuş ve yaşantılarıyla söylemlerini âdeta tekzip etmişlerdir.

Hâlbuki Hz. Muhammed (sav) getirdiği dinin bütün hükümlerine herkesten ziyade itaat etmiştir. Dinin her bir emrine itaat eder, yasaklarından herkesten ziyade kaçınırdı. Şimdi sana bunun bazı örneklerini vereyim:

Hz. Aişe (ra) anlatıyor:

"Peygamberimiz (sav) geceleri mübarek ayakları şişinceye kadar ibadet ederdi. Ben kendisine:

'Ey Allah'ın Resulü, geçmişte işlenmiş ve gelecekte işlenmesi muhtemel bulunan günahlarını Allah Teâlâ bağışladığı halde niçin bu kadar yoruluyorsunuz?' dedim. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav):

'Ya Aişe, Allah'a şükreden bir kul olmayayım mı?' buyurdu."

İbni Mesud (ra) diyor ki:

“Bir gün Allah’ın Resulüyle beraber gece namazı kılmaya azmettim. Geceyi onunla geçirecek ve O'nun yaptığı ibadeti ben de yapacaktım. Namaza durdu, ben de durdum. Fakat bir türlü rükûa gitmiyordu. Bakara suresini bitirdi, 'Şimdi rükûa gider.' dedim; fakat O devam etti. Sonra Âl-i İmran'ı, sonra da Nisa suresini okudu ve ardından rükûa vardı. Namaz esnasında o kadar yoruldum ki, bir ara aklıma kötü düşünceler geldi.”

Onu dinleyenler arasından biri sordu: “Ne düşünmüştün?” İbni Mesud (ra): "Namazı bozup, O'nu namazıyla baş başa bırakmayı düşünmüştüm.” dedi.

Hz. Muhammed (sav) haftanın bir iki gününü mutlaka oruçlu geçirir; hatta bazen de o kadar uzun süre oruç tutardı ki, sanki hiç iftar etmiyor zannedilirdi. Bazen de savm-ı visal yapardı. Yani hiç iftar etmeden iki gün üst üste oruç tutardı. Sahabe O'nun orucuna özenir ve O'nu taklit etmek isterlerdi, ama bu çok zordu.

Hz. Peygamber (sav), Kur’an-ı Kerim’de kendisine hitaben emredilen tüm emirleri yerine getirmede ve bütün nehiylerden kaçınmada son derece titiz davranırdı. Hz. Ebu Bekir (ra) Allah’ın Resulüne bir gün şöyle sorar:

“Ya Resulallah! Saçınızda ak görüyorum. Birdenbire ihtiyarladınız; bir derdiniz mi var?” Peygamberimiz (sav) bu soruya şöyle cevap verir:

“Beni Hûd, Vâkıa ve Mürselât sureleri ihtiyarlattı.”

Mahzumoğulları kabilesine mensup soylu bir kadın hırsızlık yapmış ve suçu sabit olarak elinin kesilmesine karar verilmişti. Kadının kabilesinden olan bazı kişiler, kadının elinin kesilmemesi için Peygamberimize müracaat etmeye karar verirler. Ancak doğrudan ona bir şey söylemeye cesaret edemedikleri için, Peygamberimizin çok sevdiği, oğlu gibi gördüğü Zeyd b. Sabit’in oğlu Üsame’yi araya koyarlar. Sevgilinin sevgilisi unvanına sahip olan Hz. Üsame, durumu peygamberimize arz eder. Bu istek karşısında Peygamberimizin cevabı çok sert ve nettir:

“Sen kötülükleri önlemek üzere Allah'ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın affı hakkında mı benimle konuşuyorsun! Sizden önceki insanları helak eden, ancak, onların içlerinden şerefli ve soylu birisi hırsızlık ettiği zaman onu cezasız bırakmaları, içlerinden fakir ve zayıf biri hırsızlık edince de onun hakkında ceza uygulamaları idi. Vallahi, hırsızlığı sabit olan Mahzum kabilesinden Fatıma değil, kızım Fatıma bile olsa, ayırım yapmaz ve cezasını verirdim!”

Hz. Muhammed’in dinin hükümlerine bağlılığı hususunda ben sana ne kadar anlatsam azdır. Bu konuda özel bir kitap yazılabilir. Ben bu işin detayını siyer kitaplarına havale ediyor ve sana şunu soruyorum:

Bu zatın, getirdiği dinin bütün emir ve yasaklarına son derece titiz bir şekilde tabi olması ve zerre miktar haddi aşmaması, O’nun peygamberliğinden başka ne ile izah edilebilir?

Müşrikler, O’na davasından vazgeçmesi için her türlü imkânları sundular.

“Gel, bize reis ol. İstediğin kadınlar senin olsun. Ne kadar mal mülk istiyorsan verelim. Yeter ki dininden vazgeç.” dediler. Ama O bu tekliflere karşı:

“Bir elime Güneş’i, diğer elime Ay’ı verseniz, ben bu davadan yine de vazgeçmem.” dedi.

Şimdi şunu bir düşün: Eğer bu zat Allah’ın peygamberi olmasaydı ve amacı dünyayı ele geçirmek olsaydı bu teklifi kabul etmez miydi?

Ama kabul etmedi ve ömrünün tamamını, getirdiği dinin hükümlerini yaşamakla ve zahmetle geçirdi. Şimdi, bu anlattıklarıma karşı ne diyeceksin?

A — Dinin bütün emirlerine son derece bağlı olduğunu nereden biliyoruz? İlk önce bunu soruyorum.

B — Biliyoruz, çünkü tarih ve siyer bize bu şekilde naklediyor. Eğer senin elinde bu konuda başka bir bilgi varsa, kaynağı ile birlikte bizimle paylaş, üzerinde konuşalım. Ama böyle bir şeyi paylaşamazsın, çünkü düşmanları bile bu zatın kemalini kabul edip doğruluğunu tasdik ediyorlardı. Tarihi bütün kaynaklar, bu zatın, getirdiği dinin bütün emirlerine herkesten ziyade itaatkâr olduğunu bizlere nakletmektedir.

A — Tamam, bu zatın dinin bütün emirlerine uyduğunu kabul edelim. İyi de, bu emirleri kendisinin uydurup, sonra da onlara tabi olması mümkün değil midir?

B — Hayır, mümkün değildir. Zira dinin bu emirlerinde nefse ağır gelen birçok hükümler var. Her gün beş vakit namaz kılacaksın. Yılda bir ay oruç tutacaksın. Malının belli bir bölümünden zekât vereceksin… Böyle emirler yanında, ayrıca nefsin hoşuna giden içki yasak, zina yasak, kumar yasak ve daha birçok şey yasak…

Bir insan, nefsi için ortaya çıkmışsa, niçin nefsin istediği her şeyi kendine haram edip, nefsin hoşlanmadığı her şeyi kendine farz telakki etsin. Yani hayatını niçin devamlı bir mücadele ile geçirsin?

Eğer bu zat -hâşâ- nefsi için ortaya çıkmış olsaydı, bu durumda getirmiş olduğu dinin bütün hükümleri nefsin arzuladığı şeyler ile dolu olurdu. Ama vakıa bunun tam tersi… İşte bu durum da ispat eder ki, bu zat kendi başına ve kendi nefsi için ortaya çıkmamıştır. O, Allah’ın peygamberidir ve O’nun emir ve yasaklarına tabi olmaktadır.

Bu On Birinci delilde, Hz. Muhammed (sav)’in, dinin hükümlerine herkesten ziyade itaatinden bahsettik ve bunu o zatın peygamberliğine delil yaptık. Sen bu On Birinci delili de aklının ve vicdanının cebine koy. Şimdi ben On İkinci delile geçiyorum:

ON İKİNCİ DELİL

Şu sabit bir kaidedir: Hakikati olmayan şeylerle korkutma ve müjdeleme neticesinde ancak az bir tesir elde edilebilir ve akıllar ancak kısa bir süre kandırılabilir. Bu tür korkutma ve müjdelemelerin hükmü devam etmez ve ruha nüfuz edemez.

O zaman elimizde bir mihenk taşımız var: Yapılan korkutmanın ve müjdelemenin hakiki olup olmadığını anlamak için tesirine bakacağız. Akıllarda, kalplerde, ruhlarda ve vicdanlarda tesirini ne kadar devam ettirebiliyor, bunu inceleyeceğiz. Eğer tesiri kısa bir zaman sonra yok oluyorsa, bu korkutma ve müjdeleme hakikatsizdir ve bir hiledir. Yok, eğer bu korkutmanın ve müjdelemenin tesiri devam ediyorsa, asırlara meydan okuyup her akıl ve vicdan sahibini etkisi altına alıyorsa, bu durumda bu korkutma ve müjdeleme hakikattir. Bunda hile yoktur.

Bu genel kuralı öğrendikten sonra, şimdi bu zatın yaptığı korkutma ve müjdelemenin tesirine bakalım. Eğer tesiri yüzeysel ise, bu durumda yaptığı irşad hakikatsizdir. Yok, etkisi kalplerde ve akıllarda devam ediyorsa, irşadı hakikatin ta kendisidir.

Sen batılı filozoflara çok değer verdiğinden bu konuda batılı bir filozof olan Lamartine’nin sözünü nakletmek istiyorum. O şöyle diyor:

“Hazreti Muhammed bir yalancı peygamber miydi? Onun eserlerini ve tarihini inceledikten sonra bunu düşünemeyiz; çünkü yalancı peygamberlik iki yüzlülüktür. İki yüzlülükte inandırma kuvveti yoktur. Yalanda doğruluğun kuvveti bulunmaz. Nasıl ki fizikte bir cisim atıldığı zaman onun varabileceği yer, fırlatma gücüyle orantılıdır. Bir manevi ilhamın gücü de onun meydana getirdiği eserle orantılıdır. Bu kadar çok şey taşıyan, bu kadar uzaklara kadar yayılan ve bu kadar uzun zaman aynı kudrette devam eden İslamiyet yalan olamaz.”

Bak, gördün mü Lamartine ne diyor? Diyor ki: İki yüzlülükte inandırma kuvveti yoktur. Yalanda doğruluğun kuvveti bulunmaz. Bir manevi ilhamın gücü, onun meydana getirdiği eserle orantılıdır. Bu kadar çok şey taşıyan, bu kadar uzaklara kadar yayılan ve bu kadar uzun zaman aynı kudrette devam eden İslamiyet yalan olamaz.

Bak, o bile sana anlatmaya çalıştığım hakikati anlamış.

A — Evet, ilginç. Mekanikten verdiği örnek de iyi tutmuş. Bir cismi fırlattığımızda, onun varacağı nokta, fırlatma gücüyle orantılıdır. Fırlatma gücü zayıfsa cisim uzağa gidemez. Eğer fırlatma gücü kuvvetliyse, uzaklara ulaşabilir. Lamartine irşadı da buna benzetmiş. Eğer söz doğru ise çok uzaklara ulaşabilir. Yok, yalan ise, hemen söner gider.

B — Madem bunu anladın, o zaman Hz. Muhammed (sav)’in irşadına bak. Bu zat 1.400 sene önce konuşmuş, ama sözünün etkisi hala devam ediyor. Her asır 1,5 milyar insan onun sözlerine iman edip ona tabi oluyor. Ona tabi olmayanlar da sözlerinin doğruluğunu tasdik ediyor. Eğer bu zat -hâşâ- yalan söyleseydi, böyle bir etkinin gözükmesi mümkün olur muydu?

A — Evet, söylediklerinde doğruluk payı var. Bu zat on dört asır önce konuşmuş, ama sözünün tesiri hâlâ akıllarda, kalplerde, ruhlarda ve vicdanlarda hükmünü icra ediyor. Demek sözünde büyük bir hakikat var ki, asırlar geçmesine rağmen tesiri kesilmiyor, devam ediyor. Böyle bir tesir de ancak ve ancak dediklerinin hak ve hakikat olmasıyla izah edilir. Eğer korkutmaları yalan ve müjdelemeleri hakikatsiz olsaydı, sözünün tesiri olmaz; hem kendisi hem de sözleri unutulur giderdi.

B — Delili anlamışsın… Seninle saatlerdir  konuşuyoruz. Ve sana Hz. Muhammed (sav)’in peygamberlik delillerini anlatıyor ve sorduğun sorulara cevap veriyorum. Şimdi söyle bakalım: Bu zatın peygamberliği hakkında ne düşünüyorsun? Başladığımız yerde miyiz? Yoksa baştaki fikrin değişti mi?

A — Elhamdülillah başladığım yerde değilim. Şu an bu zatın peygamberliğini kabul ediyor ve getirdiği dinin bütün hükümlerine iman ediyorum. Aslında daha Birinci delilde iman edecektim, ama inadım beni buraya kadar sürükledi. Yine de hamd ediyorum, zararın neresinden dönülse kârdır. Ben geç de olsa bu zata iman ile şereflendim. Allah senden de razı olsun. Sen de imanıma vesile oldun.

B — O zaman ben sana daha fazla delil göstermeye gerek duymuyorum. Allah imanını ve yapacağın amelleri şimdiden kabul etsin. Şimdi sana bazı tavsiyelerim olacak. Bunlara da dikkat kesil!

  • Evvela sakın zannetme ki, Hz. Muhammed (sav)’in peygamberlik delilleri sadece bu kadardır. Daha onlarca delil var. Diğer delilleri incelemek istersen Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerinin On Dokuzuncu Mektup isimli eserine müracaat edebilirsin. Bu eser ekleriyle birlikte yüz elli sayfadır ve her sayfasında bu zatın peygamberlik delilleri işlenmiştir. Hatta bazen bir paragrafta yedi-sekiz delile birden yer verilmiştir. Bu eseri okumanı ısrarla tavsiye ediyorum.
  • Peygamberimiz hakkında İkinci eserimiz olan “Gizlenen Gerçekler” eserini de mutlaka seyretmeni tavsiye ediyorum. Bu eserde, semavi kitaplar olan Tevrat, Zebur ve İncil’in Peygamber Efendimiz'den haber verdiğini ispat ediyor ve bu semavi kitapları Peygamberimizin nübüvvetine delil yapıyoruz. Bu eseri mutlaka izle ve imanının ziyadeleşmesine çalış.
  • Bu eserlerimize www.seyrangah.tv sitemizden ulaşabilirsin.
  • Senden son olarak bir şey daha istiyorum: Nasıl ben seni buldum ve hidayetine vesile oldum, sen de bir başkasını bul ve onun hidayetine vesile ol. Senin hidayetine vesile olan bu eseri ona seyrettir, gücün yettiği kadar yayılmasına çalış. Hayatının en büyük gayesi, imana ve Kur’an’a hizmet olsun.

Şimdi gel, ayrılmadan önce Rabbimize bir dua edelim:

Ya Rab! Bizleri iman ve Kur’an hizmetinden ayırma. Bu eseri bizlerden kabul et ve günahlarımıza kefaret yap. Bu eserde emeği geçen kardeşlerimizden ve bu eserin yayılması için çalışanlardan razı ol. Sevabını hepsinin amel defterlerine eksiksiz yaz. Hepimizi yarın mahşer günü Havz-ı Kevser’in başında, Efendimizin etrafında cem et. Ve bu eseri Efendimizin şefaatine ve yüzümüzün aklığına vesile eyle. Âmin!..

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
10.108 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun