Tevessül, ayet ve hadislere göre caiz midir?

TEVESSÜL HAKKINDAKİ KUR’AN’DAN DELİLLER

TEVESSÜL HAKKINDAKİ HADİS-İ ŞERİFLER

SAHABELERİN UYGULAMASI

İCMANIN BEYANI

SORU VE CEVAPLAR

 

 

Tevessül, vesile kılmak demektir. Yani Allah’ın affına, yardımına veya başka bir isteğe nail olabilmek için, kişinin kendi ile Allah arasına salih bir kulu koymasıdır. Yine, hürmetine istemek ve falan kulunun hürmetine demek de bir tevessüldür… 

Tevessül, Ehl-i sünnet itikadında caizdir; vacip değildir. Yani kişi dilerse tevessül eder, dilerse tevessül etmeksizin doğrudan Allah’tan ister… Tevessül, Ehl-i sünnet itikadında caiz iken, bir kısım Ehl-i sünnet muhalifleri tevessülü inkâr etmekte ve tevessül edeni şirke düşmekle itham etmektedirler. Yani onlara göre, bütün Ehl-i sünnet mensupları, avamından müçtehitlerine kadar hepsi şirke düşmüştür, yani müşriktir.

 Şimdi ilk önce, tevessülü şirk kabul eden ve Ehl-i sünnetin dairesinden çıkan bu kişilerin tevessül hakkındaki sözlerine bakalım:

- Allah’a tövbe için kulu araya sokmak tam da Hristiyanlaşmadır. 

- İnsanın Allah ile arasına aracılar koymamasıdır ihlas. Hiç kimseyi, Peygamberi bile? Peygamberi de!..

- “Falancanın yüzü suyu hürmetine,..” diyene sormak lazım: Onun garib olduğu hakkında şüphen mi var?..

* * *

- İnsanları, Allah’la kendi arana koymak şirk ve en büyük günahtır.

* * *

- Vesile, birini aracı koymak efendim. Allah’la kendi arasına aracı koyuyor efendim. Vesilenin yol olduğunu bilmiyor. 

- Halka öyle anlatıyorlar. Hocalarla ben münakaşa ettim bunu. Vesiledir, aracı koyacaksın diyor. Sen Muhittin-i Arabi’yi aracı yapacaksın, Gavs-ı Azamı aracı yapacaksın, diyor.

* * *

- Şimdi Müslümanlar kendileriyle Allah arasına Peygamberi koyuyorlar. Yani, aracılığı kaldırsın diye görevlendirilmiş bir Peygamber araç ediniliyor, aracı ediniliyor. Bu, korkunç bir çürümüşlüğün ifadesidir... 

* * *

İşte böyle diyorlar ve bu kişiler tevessülü şirk kabul etmektedirler. Bizler bu derste, tevessülün caiz olduğunu, hiçbir kör nokta kalmaksızın kati bir şekilde ispat edeceğiz. Amacımız, Ehl-i sünnet itikadını bozmaya çalışan bu kişilerin şerlerinden Ümmet-i Muhammed’i muhafaza etmektir. Başka hiçbir gayemiz yoktur... 

Şu noktaya da dikkat çekelim: Bizlerin, hiç kimsenin şahsıyla bir mücadelesi yoktur. Bizim mücadelemiz, fikirlerledir. Ancak fikir sahiplerini de ifşa ediyoruz ki, şu anlasın: Kur’an bir vadide, bunlar ise başka bir vadidedir. Bunların, Kur’an’ı anlamada hiçbir nasipleri yoktur… Bu anlaşılırsa, onların peşinden koşanlar da belki Ehl-i sünnet çizgisine gelir ve büyük bir zarardan kurtulurlar. 

Sözü daha fazla uzatmayalım ve hemen tevessülün caiz olduğuna dair Kurandan delillerimize geçelim. İnayet ve tevfik Allah’tandır. 

TEVESSÜL HAKKINDAKİ KURANDAN DELİLLER

BİRİNCİ DELİL

Birinci Kuran delilimiz, Yusuf suresinin 97. ayet-i kerimesinde, Yakup (as)’ın evlatları şöyle der: 

 يَا أَبَانَا  Ey babacığımız اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا bizim günahlarımız için af dile إِنَّا كُنَّا خَاطِئِينَ    şüphesiz biz günah işlemiştik…” 

Onların bu isteğine karşı Yakup (as) da şöyle der:

  سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي Ben sizler için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz Rabbim, gafurdur ve rahimdir…” 

Şimdi, bu ayet-i kerimeler üzerinde biraz tahlil yapalım ve tevessülü inkâr edenlere bazı sorular soralım... 

Birinci sorumuz şu: Yakup (as)’ın evlatları babalarına gelerek: Ey babacığımız, bizim günahlarımız için af dile. demiştir. Bu bir tevessül değil midir?.. Bu, bal gibi tevessüldür… Zira tevessül, kişinin, Allah’ın affına ya da farklı bir arzusuna ulaşabilmesi için, kendi ile Allah’ın arasına, salih bir kulu koymasıdır. Yakup (as)’ın evlatları da Allah’ın affına mazhar olabilmek için babalarına tevessül etmişler ve Allah ile aralarına Hz. Yakub’u koymuşlardır. Bu apaçık bir tevessüldür… 

Şimdi tevessülü inkâr edenlere şu soruyu soruyoruz: 

- Siz tevessüle şirk diyorsunuz, acaba Yakup (as)’ın evlatları, şirk ile tevhidin arasını ayırt edemeyecek kadar cahil miydiler? Yani bir ömür boyu Yakup (as)’ın rahlesinde tevhid dersini almalarına rağmen, tevessülün caiz olmadığını öğrenememişler miydi? Onlar bilmiyor da siz mi biliyorsunuz?.. 

Şunu da hemen hatırlatalım: İtikat esasları bütün peygamberler için aynıdır. Farklılık, sadece amele bakan yöndedir. Yani itikaden onlara caiz olan bir şey, bize de caizdir. Madem onlar babalarına tevessül etmişler, o halde tevessülün caiz olması gerekir. Tevessül onlara caizse, bize de caizdir…

İkinci sorumuz şu: Haydi diyelim ki, Yakup (as)’ın evlatları tevessülün caiz olmadığını bilmiyorlardı ve babalarına tevessül ettiler. Peki ama, bu durumda Yakup (as)’ın onları men etmesi ve Evlatlarım, tevessül şirktir, Allah ile aranıza beni sokmayın, direkt Allahtan kendiniz isteyin. demesi gerekmez miydi? Öyle ya eğer tevessül caiz olmasaydı, Yakup (as)’ın onları uyarması gerekirdi. Ama ayette uyarmamış. Bırakın uyarmayı, Sizin için Rabbimden af dileyeceğim. diyerek, evlatlarının tevessülünü kabul etmiştir.

 Acaba Yakup (as) gibi bir peygamber, sizler kadar tevhidi anlayamadı mı? Tevessül şirk idi de Yakup (as) bunu bilmiyor muydu? Bir peygamberin neyin şirk, neyin iman olduğunu bilmemesi mümkün müdür?.. 

Şimdi önünüzde iki yol var, dilediğinizi seçin… 

Birinci yolunuz, tevessülün şirk olduğunda ısrar etmektir. Eğer bu yola süluk ederseniz, Yakup (as)’ın ve evlatlarının müşrik olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız. Çünkü evlatları Yakup (as)’a tevessül etmiş ve Yakup (as) da bu tevessülü kabul etmiştir. Bunda zerre miskal şüphe yoktur. Eğer tevessül şirk ise; Allah’ın peygamberi, evlatlarıyla beraber şirke düşmüştür... Bu ihtimali mi kabul edeceksiniz. İmandan azıcık nasibi olan, bu ihtimali kabul edebilir mi?.. 

Eğer bu ihtimali kabul edemiyorsanız -ki insansanız kabul edemezsiniz- o halde İkinci yola süluk etmelisiniz ki, o da, tevessülün caiz olduğudur... 

İşte size iki yol. Bizler Ehl-i sünnet mensupları olarak ikinci yoldan gidiyoruz; tevessülü caiz biliyor ve Allah’ın peygamberini ve evlatlarını şirkten tenzih ediyoruz. Artık siz ne isterseniz onu yapın, yeter ki bu ümmetin evlatlarının itikadını bozmayın... 

Daha söyleyecek çok sözümüz ve gösterecek çok delilimiz var. Birinci delilimizi burada sonlandıralım ve şimdi Kur’an’dan İkinci delilimize geçelim…

İKİNCİ DELİL

Tevessülün caiz olduğuna dair göstereceğimiz İkinci Kur'an delili, Nisa suresinin 64. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulur: 

 وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ  Onlar nefislerine zulmettiklerinde, yani günah işlediklerinde  جَآؤُوكَ sana gelselerdi, Yani Peygamber Efendimiz (asm)'e gelselerdi فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ    ve Allah'tan dileselerdi…” وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ  Resul (asm) da onlar için af dileseydi"  لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا رَحِيمًا  Allah'ı Tevvab -yani tövbeleri çokça kabul eden- ve Rahim, yani çok merhametli bulurlardı...” 

Manaya bir daha dikkat kesilelim: 

"Onlar nefislerine zulmedip günah işlediklerinde sana gelselerdi ve Allah'tan af dileselerdi, Resul (asm) da onlar için Allah'tan af dileseydi, Allah'ı Tevvab ve Rahim bulurlardı."

 Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım ve tevessülü inkâr edenlere bazı sorular soralım... 

Ayet-i kerimenin başında, "Onlar nefislerine zulmettiklerinde, yani günah işlediklerinde sana gelselerdi" buyrulmuş. Bunun manası "sana tevessül etselerdi" değil midir? Tevessül neydi? Tevessül, kişinin, kendi ile Allah arasına, arzusuna ulaşabilmesi için salih bir kulu koymasıydı. Peki, ayette zikredilen kişilerin arzusu ne? Arzuları, Allah'ın kendilerini af etmesi... Bu affa mazhar olabilmeleri için Cenab-ı Hak kaç şart ileri sürüyor? Üç şart ileri sürüyor. 

Birinci Şart: Peygamber Efendimize gelmeleri yani O'na tevessül etmeleri... 

İkinci Şart: Allah'tan af dilemeleri... 

Üçüncü Şart: Peygamberimizin onlar için af dilemesi, yani onların tevessülünü kabul etmesi... 

Bakın, bu ayet-i kerime, sadece tevessülün caiz olduğunu beyan etmiyor; bir de tevessülü teşvik ediyor. 

Şimdi, tevessülü inkar edenlere sormak istiyorum: 

Birinci sorumuz: Siz hiç Nisa suresinin 64. ayet-i kerimesini okumuyor musunuz? "Onlar nefislerine zulmettiklerinde sana gelselerdi." ayetinin manası, "sana tevessül etselerdi" değil midir? Eğer değilse, ne diye Peygamberimize geliyorlar? Kur'an onları Peygamberimize gitmeye ne diye teşvik ediyor? 

Tevessül caiz olmasaydı, onların kendi başlarına tövbe etmeleri; af dilemek için Peygamberimize gelmemeleri, ve eğer gelmişlerse, Kur'an'ın onları kınaması gerekmez miydi? Ama Kur'an, onların Peygamberimize gelmelerini değil, gelmemelerini, yani tevessül etmemelerini kınıyor. Bu da tevessülün caiz olduğuna apaçık bir delil değil midir?..

İkinci sorumuz: Ayette geçen "onlar kendilerine zulmettiklerinde sana gelselerdi ve sen de onlar için af dileseydin" ifadesiyle, Peygamber Efendimizin onların tevessülünü kabul etmesi şart koşulmuş. Eğer tevessül caiz olmasaydı, Allah Teala, Peygamberimizin onların tevessülünü kabul etmesini ve onlar için af dilemesini şart koşar mıydı? Yani -hâşâ- Allah Teala, Peygamberimize şirk olan bir amele rıza göstermesini mi emretmiş? 

Eğer "Tevessül caiz değildir." derseniz, Allah'ın, Peygamberimize şirke rıza göstermesini, hatta ona ortak olmasını emrettiğini kabul etmek zorunda kalırsınız. Eğer bunu kabul edebiliyorsanız, biz sizinle daha ne konuşalım, insan olmayanla ne konuşulur ki!..

Üçüncü sorumuz da şu: Siz "Tevessül şirktir." diyorsunuz. Şirkin ise cezası, cehennemde ebedi kalmaktır. Halbuki tahlilini yaptığımız ayet-i kerimede, Peygamberimize tevessül etmeleri emredilenler hakkında: "Eğer sana gelselerdi, sen de onlar için af dileseydi, Allah'ı Tevvab, yani tövbeleri çokça kabul eden ve Rahim bulurlardı." buyrulmuş.

 Tevessül şirkse, onlar Cenab-ı Hakk'ı nasıl Tevvab ve Rahim buluyorlar?.. Onların, Allah'ı Tevvab ve Rahim bulmaları, Allah'ın onları affedeceği manasındadır. Tevessül şirkse, bu şirki işleyenlere Allah niye Tevvab ve Rahim sıfatlarıyla tecelli ediyor? Diğer şirkleri affetmezken, bu şirke niye teşvik ediyor?.. 

Yahu aklınız bu kadarda mı çalışmıyor? Sizin Kur'an'dan hiç mi nasibiniz yok ki, apaçık bir şekilde tevessülü teşvik eden bu ayeti görmüyor ve tevessülü inkar ediyorsunuz? 

Sizlerin halinize şaşılır... 

Burada şu soru akla gelebilir: Kişinin, tevessül etmeksizin tek başına tövbe etmesi caiz iken, niçin bu ayet-i kerimede Peygamber Efendimize tevessül etmeleri şart koşulmuştur?.. 

Bunun cevabı şudur: Her ne kadar kişinin tek başına af dilemesi tövbe için yeterli olsa da kişi hakkıyla tövbe edemeyeceği için, Peygamberimizin onlar için af dilemesi onların tövbesine katıldığında, tövbeleri kabule daha şayan olacaktır. Bu sebeple onlar, Peygamberimize tevessülle emrolunmuşlardır... 

Şimdi ey tevessülü inkar edenler, önünüzde iki yol var, dilediğinizi seçin… 

Birinci yolunuz, tevessülün şirk olduğunda hâlâ ısrar edebilirsiniz. Ama bu durumda, Peygamberimize tevessülü emreden bu ayeti Mushaflarınızdan çıkarmanız gerekir. Eğer çıkartmazsanız; ayetin emrine uyarak affedilmeleri için Peygamberimize gelen kimseleri, yani Peygamberimize tevessül edenleri şirke düşmekle itham etmeniz gerekir. Yani Allah'ın emrine uyanlara müşrik demeniz gerekir. Sadece bu da değil. Peygamberimiz de Allah'ın emriyle onların tevessülünü kabul edip Allah'tan onlar için af dilemiştir. Bu durumda -hâşâ, yüz bin defa hâşâ- Peygamberimizi de tevessülü kabul ettiği için şirke ortak olmakla itham etmeniz gerekiyor. O halde size göre, hem sahabeler hem de Peygamberimiz şirk olan bir ameli işliyorlardı ve bu ameli -hâşâ, yüz milyon kere hâşâ- Allah yanlış olarak emretmiştir. Siz hem Allah'ın hem Peygamberin hem de sahabelerin hatasını düzeltiyorsunuz. Ve sizden başka tevhid ehli kimse de yoktur. Eğer bunu kabul edebiliyorsanız, bu yoldan gidin...

İkinci yolunuz ise, tevessülün caiz olduğunu kabul etmektir. Bu yol hem doğru, hem de Kur'an'ın teşvik ettiği bir yoldur. Bizler Ehl-i sünnet itikadının mensupları olarak, elhamdülillah bu yolun yolcusuyuz. Rabbim bizi bu yoldan da ayırmasın; çünkü bu yol, Kur'an'ın yoludur... 

Tevessülün caiz olduğuna dair İkinci Kur'an delilimizi de burada tamamlayalım ve şimdi Üçüncü delilimize geçelim...

ÜÇÜNCÜ DELİL

Tevessülün caiz olduğuna dair Üçüncü Kur'an delilinde, Hz. Musa (as)'ın kavminin Hz. Musa'ya yaptıkları birçok tevessülü göstereceğiz. Birazdan da göreceğiniz gibi, kavmi, Hz. Musa'ya birçok hususta tevessül etmiş ve Hz. Musa da bu tevessüllerin tamamını kabul etmiştir. Mesela: Bakara suresinin 61. ayet-i kerimesinin beyanıyla; kavmi, Hz. Musa'ya gelerek,

يَا مُوسَى  Ey Musa." لَنْ نَصْبِرَ عَلَى طَعَامٍ وَاحِدٍ  Biz tek bir taama sabredemeyiz."  فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ  Rabbine bizim için dua et"  يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الأَرْضُ  Bizim için yeryüzünün bitirdiklerinden çıkarsın." demişlerdir. 

Gördüğünüz gibi, kavmi, Hz. Musa'ya:  فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ  Rabbine bizim için dua et." diyerek tevessül etmiştir. Bu bir tevessüldür. Ayette geçen "tek bir taama sabredemeyiz" ifadesiyle de daha önce yaptıkları başka bir tevessüle işaret edilmiştir. Şöyle ki: 

Kavmi, Hz. Musa'ya gelerek: "Rabbine dua et, Rabbin bizi rızıklandırsın." dediklerinde, Hz. Musa bu tevessülü kabul ederek kavmi için dua etmiş ve Bakara suresinin 57. ayet-i kerimesindeki  وَأَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى  "Biz size bıldırcın ve kudret helvasını indirmiştik." beyanıyla, onlara gökten bu iki yiyecek indirilmişti. Daha sonra kavmi etten ve tatlıdan bıkınca, tekrar Hz. Musa'ya tevessül ederek: "Rabbine bizim için dua et, bizim için yeryüzünün bitirdiklerinden çıkarsın. Biz tek bir taama, yani bıldırcına ve tatlıya sabredemeyiz." demişlerdi... 

Kavminin, Hz. Musa'ya yaptıkları başka bir tevessül de su için Allah'a dua etmesini istemeleridir. Hz. Musa bu tevessülü de kabul etmiştir. Bakara suresinin 60. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulur:

  وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ"Bir vakit Musa kavmi için su istemişti."  فَقُلْنَا اضْرِب بِعَصَاكَ الْحَجَرَ "Biz de demiştik ki, asan ile taşa vur."  فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناً "Ondan on iki göz pınar fışkırmıştı." 

Gördüğünüz gibi, ayetin beyanıyla, Hz. Musa, kavminin su için yaptığı tevessülü kabul ederek Allah'tan su istemiş, Allah Teala da onun duasının bereketiyle suyu onlara ihsan etmiştir... 

Kavminin, Hz. Musa'ya yaptıkları başka bir tevessül de güneşten korunmak için Allah'a dua etmesini istemeleridir. Hz. Musa bu tevessülü de kabul etmiş ve duasının bereketiyle, gölge yapacak beyaz bir bulut kavmine gönderilmiştir. Bu, Bakara suresinin 57. ayet-i kerimesinde:  وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ "Biz beyaz bir bulutu sizin üzerinize gölge yaptık." ayetiyle beyan buyrulmuştur... 

Kavminin, Hz. Musa'ya yaptıkları başka başka bir tevessül de Bakara suresinin 67. ayet-i kerimesiyle başlayan kıssada zikredilir. Bir cinayet olayında katilinin bulunması için Hz. Musa'ya tevessül ederler ve birçok hususta Hz. Musa'ya gelerek:  ادْعُ لَنَا رَبَّكَ "Bizim için Rabbine dua et..." diyerek Hz. Musa'ya birçok kere tevessül ederler. Hz. Musa da her bir tevessülü kabul ederek kavminin isteğini yerine getirir... 

Kavminin, Hz. Musa'ya yaptığı başka tevessüller de vardır. Biz bu kadarıyla yetinelim. Meselemiz, Hz. Musa'nın kavminin, Hz. Musa'ya tevessül etmesidir. Verdiğimiz örnekler meselemizin ispatı için kafidir. Ayrıca dileyenler, kısaca zikrettiğimiz hadiselerin detayı için tefsir kitaplarına müracaat edebilirler... 

Şimdi, tevessüle dair beyan ettiğimiz bu ayet-i kerimeler üzerinde biraz tahlil yapalım ve tevessülü inkâr edenlere bazı sorular soralım... 

Tevessülü inkar edenlere soracağımız soru şu: Bakara suresinin 61. ayet-i kerimesinde beyan edilen; kavminin, Hz. Musa'ya gelerek: 

“Ey Musa, biz tek bir taama sabredemeyiz. Bu sebeple Rabbine bizim için dua et."  demeleri bir tevessül değil midir? Bu, güneş gibi apaçık bir tevessüldür. Zira tevessül, kişinin, isteğine ulaşabilmesi için, kendi ile Allah arasına salih bir kulu koymasıdır. Hz. Musa'nın kavmi de bunu yapmış ve kendileriyle Allah arasına Hz. Musa'yı koymuşlardır. Bu, tevessül değil de nedir?..

 Hem biz burada, Beni İsrail'in Hz. Musa'ya tevessül etmesini tevessüle delil yapmıyoruz. Çünkü onlar birçok işte haddi aşmıştır. Onların hali, meselemize delil olamaz. Biz, Hz. Musa'nın onların tevessülünü kabul ederek, Allah'a dua etmesini meselemize delil yapıyoruz. Eğer tevessül caiz olmasaydı, Hz. Musa onlara şöyle derdi: "Bana tevessül etmeyin, Allah ile aranıza beni sokmayın. Bu şirktir..." Evet, tevessül haram olsaydı Hz. Musa böyle derdi. Ancak dememiş ve onların tevessülünü kabul etmiştir. 

Şimdi size soruyorum ey tevessül inkarcıları! Hz. Musa gibi ülülazim bir peygamber, neyin şirk, neyin iman olduğunu bilmiyor muydu? İmanla şirkin arasını ayırt edemeyecek kadar -hâşâ- cahil miydi? Tevessül şirk olsaydı, Hz. Musa onların tevessülünü kabul eder miydi? Haydi, faraza hata etti, kabul etti, diyelim; bu durumda Allah'ın onu uyarması gerekmez miydi?.. 

Ama bırakın Allah'ın uyarmasını, Allah Teala Hz. Musa'nın, kavmi için yaptığı her bir duayı kabul etmiş ve kavminin tevessül ederek istediği her şeyi, Hz. Musa hürmetine onlara ihsan etmiştir. 

- Kavmi, Hz. Musa'ya su için tevessül etmiş, Hz. Musa bu tevessülü kabul ederek Rabbinden su istemiş, Cenab-ı Hak da onun duası hürmetine taştan on iki göz pınar fışkırtmıştır...

- Kavmi, yine Hz. Musa'ya yiyecek için tevessül etmiş, Hz. Musa bu tevessülü kabul ederek Rabbinden yiyecek istemiş, Cenab-ı Hak da onun duası hürmetine gökten bıldırcın ve kudret helvası indirmiş, yeryüzünden de farklı nebatatı bitirmiştir... 

- Kavmi, yine Hz. Musa'ya gölge için tevessül etmiş, Hz. Musa bu tevessülü kabul ederek Rabbinden gölge istemiş, Cenab-ı Hak da onun duası hürmetine beyaz bir bulutu onlara gölge yapmıştır... 

Ve kavmi, Hz. Musa'ya daha birçok kere tevessül etmiş ve Hz. Musa bu tevessüllerin tamamını kabul ederek Rabbine dua etmiş ve Allah Teala da onun duası hürmetine kavminin isteğini yerine getirmiştir. Yahu, siz hiç Kur'an okumuyor musunuz?  Bu kadar tevessülü gördükten sonra nasıl oluyor da "Tevessül şirktir." diyorsunuz. Hadi ilminiz yok, iyi de aklınızda mı yok? Zira biraz aklı olan, bu kadar ayetten tevessülün caiz olduğu hükmünü çıkarabilir. Ya da sizin başka bir derdiniz mi var? Başka bir cereyan hesabına mı çalışıyorsunuz? Bile bile mi bunları yapıyorsunuz... 

Her ne ise, sizin hesabınız Allah'a kalmıştır. Allah'ın huzurunda, bu ümmetin imanını bozmanın hesabını elbette vereceksiniz. Şimdi bakın, tevessülü inkar ettiğinizde neyi kabul etmek zorunda kalıyorsunuz...

Eğer "Tevessül şirktir." derseniz, Hz. Musa'yı şirke ortak olmakla itham etmeniz gerekecektir. Zira günaha rıza günah, şirke rıza ise şirktir. Eğer tevessül şirkse, Hz. Musa, kavminin tevessülüne razı olduğu için -haşa, yüz bin defa haşa- O da şirke düşmüştür. Siz, Hz. Musa'nın şirke düştüğünü kabul ediyor musunuz?.. "Yok, edemem." derseniz, o zaman tevessülü nasıl şirk kabul ediyorsunuz? Nasıl bir açmaz da olduğunuzun farkına vardınız mı? 

Hem mesele, sadece Hz. Musa'nın, kavminin tevessülünü kabul etmesi de değildir. Ayrıca Allah Teala da Hz. Musa'nın tevessülü kabul ederek kendisine dua etmesinden razı olmuş ve Hz. Musa'nın duasına icabet etmiştir. 

Tevessül şirk olsaydı, Allah'ın Hz. Musa’yı uyarması gerekmez miydi? Yoksa Allah da mı şirke rıza göstermiş? Yani -haşa, milyon kere haşa- Hz. Musa tevessülün şirk olduğunu anlayamadı, Allah bilemedi de tevessülün şirk olduğunu siz mi bildiniz? 

Ben bu sözleri söylerken titriyorum, ancak itikadınızın nasıl bir neticeyi verdiğini göstermek için bu sözleri korka korka söylüyor ve Rabbimden af diliyorum. Peki siz, itikadınız sizi ulaştırdığı bu neticeden dolayı korkmuyor musunuz? Ve hala tövbe etmeyecek misiniz? Kalbiniz bu kadar mı ölmüş ve insafınız bu kadar mı kurumuş... 

Sizleri Allah'a havale ediyor ve tevessülün caiz olduğuna dair Üçüncü Kur'an delilimizi de burada tamamlıyoruz. Şimdi Dördüncü delilimize geçelim...

DÖRDÜNCÜ DELİL

Tevessülün caiz olduğuna dair yaptığımız bu sohbette, şimdiye kadar Kur'an'dan üç delili tahlil ettik. Birinci delilde, Hz. Yakup (as)'ın evlatlarının, Hz. Yakub'a tevessüllerini; İkinci delilde, sahabelerin, Peygamber Efendimiz (as)'a tevessüllerini ve Üçüncü delilde de Hz. Musa (as)'ın kavminin, Hz. Musa'ya tevessüllerini inceledik. 

Şimdi Dördüncü delilimizde, Hz. İsa'nın sahabelerinin, Hz. İsa'ya yaptıkları tevessülü meselemize delil yapacağız... Maide suresinin 112. ayet-i kerimesinin ifadesiyle; havariler, Hz. İsa'ya tevessül ederek gökten bir sofra indirmesini isterler ve derler ki:

 نُرِيدُ أَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا  Biz o sofradan yemek istiyoruz..." Onların bu tevessülüne karşılık Hz. İsa da:  اللَّهُمَّ رَبَّنَا Ey Rabbimiz olan Allah'ımız."  أَنْزِلْ عَلَيْنَا مَائِدَةً مِنَ السَّمَاءِ  Bize gökyüzünden bir sofra indir..." 

diyerek Cenab-ı Hakka dua eder. Bu duasının bereketiyle de onlara gökyüzünden bir sofra indirilir. Kıssanın detayını öğrenmek isteyenler tefsir kitaplarına müracaat edebilirler. Bizler şimdi, kıssanın tevessüle bakan cihetini tahlil edelim ve tevessülü inkâr edenlere bazı sorular soralım... 

Tevessülü inkar edenlere soracağımız Birinci soru şu: 

Havarilerin Hz. İsa'ya gelerek, kendisinden yemek için gökten bir sofra indirmesini istemeleri tevessül değil midir? 

Bu, güneş gibi apaçık bir tevessüldür. Zira tevessül, kişinin, kendi ile Allah arasında, makbul bildiği bir kulu koyması; onun hürmetine istemesi veya ondan, kendi için istemesini talep etmesidir. Tevessül budur. Havariler de bunu yapmış ve kendileri için Allah'ın sofra indirmesini Hz. İsa'dan istemişlerdir. Yani kendileriyle Allah arasına Hz. İsa'yı koymuşlardır. 

Bu tevessül değil de nedir? Yoksa siz tevessül deyince, bir kulun başka bir kulun önünde secde etmesini ve onu ilah kabul etmesini mi anlıyorsunuz? 

Tevessül sizin anladığınız gibi değildir. Sizler daha tevessülün manasını anlayamamışsınız, bir de tevessül hakkında konuşmaya kalkıyorsunuz... 

İkinci sorumuz şu: Ayet-i kerimenin apaçık ifadesiyle; havariler Hz. İsa'ya tevessül etmişler ve gökyüzünden bir sofra indirmesini istemişlerdir. Tevessül şirk ise, bu durumda havarilerin şirke düşmeleri gerekir. 

Acaba size göre, Hz. İsa'nın havarileri müşrik miydi?.. 

Üçüncü soru şu: Haydi faraza, havariler tevessülün şirk olduğunu bilmiyorlardı ve bilmeden Hz. İsa'ya tevessül ettiler. Ama bu durumda, Hz. İsa'nın onları uyarması ve onlara: "Bana tevessül etmeyin, tevessül şirktir, hem rızık Allah'tandır, bu sofrayı direkt Allah'tan isteyin, beni araya koymayın." demesi gerekmez miydi?.. Ancak Hz. İsa böyle dememiş; bilakis: "Ey Rabbimiz olan Allah'ımız, bize gökten bir sofra indir." Diyerek, onların tevessülünü kabul etmiştir. Eğer tevessül şirk olsaydı, Hz. İsa tevessüle rıza gösterdiği için Onun da şirke düşmüş olması gerekirdi. Zira günaha rıza günah, şirke rıza ise şirktir.

 Siz, Hz. İsa'nın şirke düştüğünü kabul edebiliyor musunuz? Hz. İsa da mı neyin şirk, neyin tevhid olduğunu bilmiyordu? 

Herhalde siz tevhidi Hz. İsa'dan daha iyi biliyorsunuz... 

Dördüncü soru da şu: Haydi -hâşâ, binler defa hâşâ- Hz. İsa tevessülün şirk olduğunu sizin kadar bilmiyordu, ama bu durumda Allah'ın onu uyarması ve: "Ey İsa kulum, onların tevessülünü kabul etme, tevessül şirktir, kullarım ile arama girme, onlar direkt benden istesinler." gibi bir sözü söylemesi gerekmez miydi? Ancak Allah Teala böyle bir uyarıda bulunmamış; bırakın uyarmayı, Hz. İsa'nın yaptığı duayı kabul etmiş ve havarilerin tevessülüne, Hz. İsa'ya sofrayı indirmekle icabet etmiştir. 

Tevessül şirk olsaydı, Allah Teala bu duaya icabet eder miydi?.. Ey tevessülü inkar eden cahiller, sizler bu ayetleri hiç mi görmüyor ve hiç mi okumuyorsunuz? 

Bakın, batıl itikadınız sizleri hangi neticelere sürüklüyor: Allah'ın Peygamberini ve o peygamberin havarilerini şirk ile itham ediyorsunuz. Hatta daha da ileri gidip, Allah'ın da şirke rıza gösterdiğini kabul etmek zorunda kalıyorsunuz... 

Bırakın bu batıl itikadınızı! Sizleri hidayete davet ediyoruz! Gelin, Ehl-i sünnet itikadına muhalefet etmekten ve bu milletin imanını bozmaktan vazgeçin. Yoksa ahirette öyle pişman olursunuz ki, hayal tasavvurundan aciz kalır... 

Tevessülün caiz olduğuna dair Dördüncü Kur'an delilimizi de burada tamamlayalım ve şimdi Beşinci delilimize geçelim...

BEŞİNCİ DELİL

Tevessülün caiz olduğuna dair Beşinci Kur'an delilinde, Bakara suresinin 89. ayet-i kerimesini tahlil edeceğiz. Bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hak, Yahudilerin, Peygamber Efendimizi tanıdıklarını ve onu beklediklerini beyan buyurmuş ve şöyle demiştir:

 وَكَانُوا مِن قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُواْ "Halbuki onlar -yani Yahudiler- daha önce kafirlere karşı fetih talep ederlerdi." فَلَمَّا جَاءهُم مَا عَرَفُوا   "Ne zaman ki bildikleri -yani kendisiyle fetih talep ettikleri zat- kendilerine geldi"  كَفَرُوا بِهِ "Onu inkar ettiler..."

 Ayet-i kerimede geçen, "Yahudilerin daha önce kafirlere karşı Peygamberimizle fetih talep etmeleri" hakkında, tabiinin büyük müfessiri İmam Süddi Hazretleri şöyle der: 

“Yahudilerin müşriklere karşı fetih talep etmesi şu şekilde olmuştur: Yahudiler müşriklerle savaşırken savaşın kızıştığı anda Tevrat'ı çıkarıp, ellerini, Peygamber Efendimizin isim ve sıfatlarının geçtiği yere koyar ve şöyle derlerdi:Ey Allah'ımız! Ahir zamanda göndereceğini vaat ettiğin nebinin hürmetine, senden, düşmanlarımıza karşı bugün bize yardım etmeni istiyoruz...’”

 Evet, onlar Peygamberimize böyle tevessül ederek Allah'a dua ederler ve bu tevessülleri hürmetine onlara yardım edilirdi... Yine "Yahudilerin daha önce kafirlere karşı Peygamberimizle fetih talep etmeleri" hakkında Kurtubi, Taberi, Begavi, Alusi ve diğer birçok mutemet tefsir kitabında İbni Abbas Hazretlerinin şöyle buyurduğu nakledilmiştir: 

“Hayber Yahudileri, müşriklerden Gaftan kabilesiyle muharebe içindeydiler. Yahudiler bozguna uğramak üzereyken:Ey Allah'ımız, ahir zamanda göndereceğini vaat ettiğin ümmi nebinin hakkı için onlara karşı bize yardım et. dediler. Bunun üzerine Gaftan kabilesi bozguna uğradı. Yahudiler onlarla ne zaman karşılaşsalar bu duayı yaparak galip olmuşlardır..." 

Bu beyanı, sahabenin en büyük altı müfessirinden biri olan; "Kuran'ın sırlarını bana sorun. Devemin yularını kaybetsem, Kur'an'da bulurum." diyen İbni Abbas Hazretleri yapmıştır. Yani bu izahı fakir yapmıyor; müfessirlerin güneşi olan İbni Abbas Hazretleri yapıyor ve bütün sahihi tefsir kitapları onun bu beyanını naklediyor... 

Demek Yahudiler, Peygamber Efendimizi, kendisine tevessül edecek kadar iyi tanıyorlardı ve düşmana karşı galip gelmek için ona tevessül ediyorlardı. Şimdi, tevessüle dair beyan ettiğimiz bu ayet-i kerime üzerinde biraz daha derinlemesine tahlil yapalım ve meseleyi biraz daha açalım.

Tefsirini yaptığımız ayet-i kerimenin apaçık beyanıyla, Yahudiler, Peygamber Efendimize tevessül ederek fetih talep ediyorlardı. Demek tevessül, sadece İslam dininde değil, diğer semavi dinlerde de olan bir ameldir. Bu da tevessülün caiz olduğunu ispat eder... 

Burada şöyle bir soru sorulabilir: 

"Tamam, ayet-i kerime, Yahudilerin, Peygamberimize tevessül ederek kafirlere karşı fetih talep ettiklerini beyan buyurmuş. Ancak onların bu tevessülü, bize niçin delil olsun ki? Belki onlar da kendi dinlerinde caiz olmadığı halde tevessül ediyorlardı. Bu mümkün değil mi?.." 

Bu soruya vereceğimiz cevap şudur: 

Bizler, tevessülün caiz olduğuna, onların Peygamberimize tevessül etmelerini delil yapmıyoruz. Peki, neyi delil yapıyoruz? Delilimiz, Allah Teala'nın onların tevessülünü kınamamasıdır. Zira eğer tevessül caiz olmasaydı, Allah'ın, doğruyu öğretmek için onların bu amelini kınaması gerekirdi. Halbuki ayette, onların tevessül etmeleri değil; kendisine tevessül edecek kadar iyi tanıdıklar Peygamberimizi inkar etmeleri kınanmıştır. Demek tevessül, zatında kınanacak bir amel değildir... 

Ayrıca bu ayet, gaibe tevessül edilebileceğine de bir delildir. Tevessülü inkar eden bazı zatlar, gösterdiğimiz deliller karşısında tutacak bir dal bulamayarak sözlerini değiştirmeye başladılar. Şimdi diyorlar ki: "Biz, hazır olana tevessülü caiz kabul ediyor; sadece gaibe yapılan tevessülü inkar ediyoruz..." Şimdi onlara soruyoruz: 

Yahudilerin tevessülü, gaibe tevessül değil mi? Peygamber Efendimiz o anda onların içinde mi ki hazıra tevessül olsun? Bu, apaçık bir şekilde, gaibe, yani huzurda olmayana yapılan bir tevessüldür ve gaibin hürmetine istemektir. 

Şimdilik, gaibe tevessülün caiz olduğu meselesinin kapısını açmayacağız. Bu meseleyi ilerde özel bir başlıkta detaylı bir şekilde işleyeceğiz. Sadece bu makamda şu kadar deriz ki: Bakara suresinin 89. ayet-i kerimesi, Yahudilerin, Peygamber Efendimize tevessül ederek kafirlere karşı fetih talep ettiğini bildirmiştir. Cenab-ı Hakk’ın, onların bu amelini kınaması, tevessülün, hem de gaibe yapılan tevessülün caiz olduğuna bir delildir. Hem bundan yine anlıyoruz ki, tevessül, sadece İslam dininde caiz olmayıp diğer semavi dinlerde de caizdir ve vakidir... 

Tevessülün caiz olduğuna dair Beşinci Kur'an delilimizi burada sonlandıralım ve şimdi Altıncı delilimize geçelim... 

ALTINCI DELİL

Tevessülün caiz olduğuna dair Altıncı Kur'an delilinde, bir peygamberin, Hz. Yusuf (as)'ın yaptığı tevessülü göstereceğiz. Hz. Yusuf (as) gibi bir peygamberin tevessül etmesi, herhalde tevessülün caiz olduğu hususunda kâfi bir delildir. Hz. Yusuf'un tevessülü şu şekilde olmuştur: 

Yusuf suresinin 36. ve devamındaki ayetlerin beyanıyla, Yusuf (as) zindanda iken, iki kişi rüyalarının tabirini ona sorarlar. Yusuf (as) ilk önce onlara bir tevhid dersi yapar ve daha sonra rüyalarını tevil eder. Birisinin rüyası hakkında, surenin 41. ayeti kerimesinde şöyle der: 

  أَمَّا أَحَدُكُمَا  sizden birisi"  فَيَسْقِي رَبَّهُ خَمْرًا  Efendisine şarap sunacak" وَأَمَّا الآخَرُ  diğeri ise"  فَيُصْلَبُ  "asılacak..." 

Hz. Yusuf, iki kişinin rüyasını bu şekilde tabir ettikten sonra, kurtulacağını zannettiği kişiye şöyle der:

  اذْكُرْنِي عِندَ رَبِّكَ Efendinin yanında benden bahset..." 

Hz. Yusuf bu ifadesiyle, zindandan çıkacak kişiden, kralın yanında kendisinden bahsetmesini istemiş ve hapisten çıkmak için, hem arkadaşına hem de krala tevessül etmiştir.  

Şimdi, tevessüle dair beyan ettiğimiz bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım ve tevessülü inkâr edenlere bazı sorular soralım... 

Tevessülü inkar edenlere soracağımız Birinci sorumuz şu: 

Hz. Yusuf'un, zindandaki kişiye: "Beni efendinin yanında an." demesi bir tevessül değil midir? Bu, apaçık bir tevessüldür. Zira tevessül, kişinin, Allah'ın yardımına mazhar olabilmesi için, araya bir kişiyi koymasıdır. Yani Allah'ın rahmetine ulaşmak için onu vesile yapmasıdır. Hz. Yusuf da bunu yapmış ve zindandan çıkmak için arkadaşına tevessül etmiştir. Hem sadece arkadaşına tevessülle de yetinmemiş, arkadaşının vasıtasıyla krala da tevessül etmek istemiştir... 

Ey "Tevessül şirktir." diyenler! Hz. Yusuf, bu tevessülüyle şirke mi düşmüştür? Böyle büyük bir peygamber, şirkin ve tevhidin ne olduğunu sizin kadar bilmiyor muydu? Yoksa siz: "Hz. Yusuf'un, arkadaşına ve krala yaptığı bir tevessül değildir." mi diyorsunuz? O zaman size sorarım: Bu tevessül değilse nedir? Nasıl ki biz, bir Allah dostuna tevessül ediyor ve ondan yardım diliyorsak; Hz. Yusuf da krala tevessül etmiş ve ondan yardım dilemiştir. Arada hiçbir fark yoktur... Sizin itikadınıza göre, Hz. Yusuf krala tevessül etmemeliydi ve zindandan çıkmak için direkt Allah'a yalvarmalıydı. Şimdi, dini siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa, arkadaşı Cebrail (as) olan ve Allah'ın vahyine mazhar olan Hz. Yusuf mu? Hanginizin sözü ve ameli doğru?.. 

Size soracağımız İkinci soru da şu: Hz. Yusuf, zindandaki kişiye: "Kralın yanında benden bahset." diyerek, arkadaşının da krala tevessül etmesini istemiştir. Eğer "Tevessül şirktir." derseniz, Hz. Yusuf'un bu kişiye şirki emrettiğini kabul etmek zorunda kalırsınız. Bir peygamberin şirki emretmesi mümkün müdür? Şimdi önünüzde iki seçenek var, dilediğinizi seçin.

Birinci seçenek, tevessülün caiz olduğunu kabul etmektir. Bu seçenek hem doğrudur, hem de Ehlisünnet mezhebinin yoludur... 

İkinci seçenek ise, hâlâ "Tevessül şirktir." sözünde ısrar etmenizdir. Ancak bunu yaparsanız, Hz. Yusuf'u şirke düşmekle itham etmeniz gerekecektir. Zira onun zindandaki kişiye ve krala yaptığı, bir tevessüldür. Tevessül şirk ise, Hz. Yusuf'un -haşa- şirke düşmüş olması gerekir. Bu ihtimali kabul edebiliyor musunuz?.. 

Ayrıca, Hz. Yusuf'a, şirki emretme ithamında da bulunmanız gerekir. Çünkü zindandaki kişiye, krala tevessül etmesini bizzat kendisi emretmiştir. Bir peygamberin şirki emretmesi mümkün müdür? Bu yoldan mı gideceksiniz, bunları mı kabul edeceksiniz? Kalbiniz bu kadar ölmüş ve vicdanınız bu kadar çürümüş mü?.. 

Bizler sizi vicdanınızla baş başa bırakıyor ve sözü daha fazla uzatmayarak şimdi Yedinci  Kur'an deliline geçiyoruz...

YEDİNCİ DELİL

Tevessülün caiz olduğuna dair göstereceğimiz Yedinci Kur'an delili, Yusuf suresinin 93. ayet-i kerimesinde anlatılan hadisedir. Kıssanın özeti şu şekildedir: 

Yakup (as), evladı olan Hz. Yusuf'tan ayrı kalmanın üzüntüsüyle görme yetisini kaybeder. Mısır'a aziz olan Hz. Yusuf, yıllar sonra kardeşlerini bulur ve babasının durumunu onlardan öğrenir. Bunun üzerine Hz. Yusuf, kardeşlerine şöyle der:

  اذْهَبُوا بِقَمِيصِي هَـذَا  Bu gömleğimi götürün فَأَلْقُوهُ عَلَى وَجْهِ أَبِي  Babamın yüzü üzerine koyun يَأْتِ بَصِيرًا    Görüşü gelir...” 

Hz. Yusuf'un kardeşleri gömleği alarak babalarına dönerler. Kur'an bu sahneyi şöyle anlatır: 

فَلَمَّا أَن جَاء الْبَشِيرُ Ne zaman ki müjdeci geldi أَلْقَاهُ عَلَى وَجْهِهِ  gömleği babasının yüzü üzerine koydu فَارْتَدَّ بَصِيرًا Görüşü birden geri geldi...” 

Ayette gördüğünüz gibi, Hz. Yakup (as) şifa bulma niyetiyle Hz. Yusuf'un gömleğine tevessül etmiş ve şifa bulmuştur. 

Şimdi, bu ayet-i kerimeler üzerinde biraz daha derinlemesine tahlil yapalım ve tevessülü inkâr edenlerin kör gözlerine bazı noktaları sokalım...

Hz. Yusuf, babasının âmâ olduğunu öğrenince ona gömleğini gönderir ve gömleği yüzüne sürmesini ister. Başka bir ifadeyle: Hz. Yusuf, babasından, şifa niyetiyle gömleğine tevessül etmesini ister. Gömleğini göndermesinin manası budur. Zira tevessül, kişinin, kendi ile Allah arasına bir vesile koymasıdır. Hz. Yakup da bunu yapmış ve şifasına vesile olması için, Allah ile kendi arasına Hz. Yusuf'un gömleğini koymuştur; yani ona tevessül etmiştir... 

Şimdi, tevessülü inkar edenlere şu soruyu soruyoruz: Gömlek ile gözlerin açılması arasında fiziki bir bağ var mıdır?.. Hiçbir fiziki bağ yoktur! Yani gömlek, göze görme yetisini verebilecek bir kabiliyeti zatında taşımamaktadır. O halde Hz. Yusuf niçin bu gömleği göndermiştir? Gömleği göndereceğine, sadece ellerini açıp babası için dua etseydi ya! Niçin gömleği vesile yapıyor? Niçin babasından gömleğine tevessül etmesini istiyor? Tevessül şirk ise, Hz. Yusuf, babasını -hâşâ- şirke mi davet ediyor?..

 Peki ya Hz. Yakup (as)... O da gömleği alıp yüzüne sürüyor. Yani şifa için gömleğe tevessül ediyor. Tevessül caiz olmasaydı, Hz. Yakup şöyle demez miydi: "Ben şifa için başka bir şeye tevessül etmem. Bu şirktir. Sadece dua ederim, şifa için vesile aramam..." Bunun gibi şeyler demesi lazım gelmez miydi? Ama dememiş ve gömleğe tevessül etmiş. Demek tevessül caizdir. Zaten tevessül, neticeyi Cenab-ı Hak'tan bilerek bir sebebe yapışmaktır. Nasıl ki insan, bir doktora gider; onun doktora gitmesi, Allah'ın şifa vermesi için fiili bir duadır. Yine doktorun verdiği ilacı şifa niyetiyle içer; bu içiş, yine fiili bir duadır. Yani kişi ilacı içerken şöyle düşünür: 

"Ya Rab! Şifa ancak senden gelir ve Şâfi ancak sensin. Doktora gitmem ve bu ilacı içmem, senin bana sebeplere yapışmamı emretmenden dolayıdır. Ben doktora gitmekle ve bu ilacı içmekle ancak senin emrine uydum. Yoksa ne tabip ve ne de ilaç bana şifa verebilirler. Şifa ancak senin hazinenden çıkar..." 

İşte nasıl ki bir ilacı içen böyle itikat ederse ve böyle itikat etmeliyse, Hz. Yakup da böyle itikad ederek tevessül etmiş ve şöyle düşünmüştür: 

"Ya Rab, gözümü kapatan sensin, onu açacak olan da ancak sensin. Dünyanın bütün tabipleri toplansa, senin iznin ve inayetin olmadan gözümü açamaz. Ben, katında makbul olan Hz. Yusuf'un gömleğine tevessül ediyor ve bu tevessülümle senden gözüme şifa vermeni istiyorum..."

 İşte Hz. Yakub'un niyeti de budur... Zira tevessül eden, yardımı, tevessül ettiği eşyadan ya da zattan bilmez. O eşya ve zatı, ancak Allah'ın yardımına bir perde ve bir vesile bilir. Zaten tevessülü inkar edenlerin anlayamadığı şey de budur. Yani mesela birisi: "Yetiş Ya Hz. Hamza." dese, bununla şu manayı kasteder: 

"Ey Rabbim, senden yardım istiyorum. Sen yardımını, sebepler dünyasında olduğumuzdan dolayı bir vasıta ile yaparsın. Bazen bir meleğini gönderir; bazen salih bir kulunu gönderir, bazen de ordularından başka birisini gönderirsin. Benim yardımıma, kullarından, hem şehid, hem de yiğit olan Hamza kulunu gönder. Onun eliyle bana yardım et..." 

İşte "Yetiş Ya Hamza." diyen bu manayı kastederek böyle der. Sözü fazla uzatmaz; çünkü Rabbinin, niyetini bildiğini bilir... Yok eğer, birisi Hz. Hamza'ya tevessül edip ondan yardım istediğinde; Hz. Hamza'nın kendi başına, Allah'ın izni ve haberi olmadan yardımına koştuğuna inanıyorsa, bu yanlıştır, hem de çok yanlıştır. Ancak buradaki çözüm, tevessülü inkar etmek değil; bu kişiye doğru tevessülü öğretmektir. Hem bu kişinin tek problemi yanlış tevessül etmek de değildir. Bu kişinin asıl problemi, tevhidi anlayamamaktır. Bunun çözümü de ona tevhid dersini vermektir. Yoksa tevessülü ona yasak ederek onun itikadını düzeltemezsiniz... 

Velhasıl kelam, bu delilde, Hz. Yakup (as)'ın, Hz. Yusuf'un gömleğine şifa niyetiyle tevessül etmesini tahlil ettik. Herhalde Hz. Yakup (as) gibi bir peygamber, neyin şirk, neyin tevhid olduğunu bizden çok daha iyi bilir. Madem O tevessül etmiştir, o halde tevessül caizdir. Bunun başka hiçbir izahı yoktur. 

Tevessülün caiz olduğuna dair Yedinci Kur'an delilimizi burada sonlandıralım ve şimdi Sekizinci delilimize geçelim...

SEKİZİNCİ DELİL

Tevessülün caiz olduğuna dair göstereceğimiz Sekizinci Kur'an delili, Bakara suresinin 248. ayet-i kerimesinde anlatılan hadisedir. Kıssanın özeti şu şekildedir: 

Beniisrail, kendi peygamberlerine gelerek bir hükümdar göndermesini isterler ve bu hükümdar ile Allah yolunda savaşacaklarına söz verirler. Allah Teala onlara, Talut ismindeki bir zatı hükümdar olarak gönderir. Ancak Talut fakirdir; bu yüzden Beniisrail onu hükümdar olarak kabul etmek istemez. Kendilerinin hükümdarlığa daha layık olduklarını iddia ederler. Bunun üzerine peygamberleri onlara şöyle der: 

 إِنَّ آيَةَ مُلْكِهِ Onun hükümdarlığının delili, أَن يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ  Size sandığın gelmesidir. فِيهِ سَكِينَةٌ مِن رَبِّكُمْ O sandıkta, Rabbinizden bir sekine vardır...” 

Sekîne: Maddi ve manevi bereketler ve feyizler demektir. İşte o sandıkta böyle bir sekine vardı. Beniisrail bu sandıkla, Allah'ın rahmet ve bereketine mazhar olurlardı. 

Fahrurrazi, Ebussuud, Hazin, Kurtubi ve Alusi tefsirlerinin beyanlarına göre; Beniisrail Hz. Musa'nın vefatından sonra bozulup isyan edince Cenab-ı Hak onlara Amalika kavmini musallat etti. Bu kavim sandığı onlardan aldı. Daha sonra Mevla Teala, Talut'un hükümdarlığına bir alamet olarak melekleri vasıtasıyla o sandığı tekrar Beniisraile gönderdi. Ayette geçen: تَحْمِلُهُ الْمَلآئِكَةُ o sandığı melekler taşır ifadesi, sandığın melekler tarafından taşınarak onlara getirildiğini bildirmektedir.

 Kıssanın detayını tefsir kitaplarına havale edelim. Burada bilmemiz gereken şey şudur: Beniisrailin, kendisiyle bereketlendiği bir sandık vardır. Bu sandığa tevessül ederek, sekineye, yani feyze ve berekete mazhar olurlar. Sonra günahları sebebiyle bu sandık onlardan alınır; ve daha sonra Talut'un hükümdarlığına bir alamet olması için melekler tarafından taşınarak tekrar Beniisraile iade edilir... 

Şimdi, berekete medar bu sandık üzerinde biraz daha derinlemesine tahlil yapalım...

Bir sandık, bir tahta parçası, izni İlahi ile maddi ve manevi bereketlere ve feyizlere sebep olabiliyor. Ona tevessül edenler, onun bereket ve feyzinden istifade edebiliyor. Ve ona tevessül edilmesini ve saygı gösterilmesini de Allah istiyor. 

Herhalde tevessülü inkar edenler o asırda yaşasaydı, sandığa tevessül edenlere müşrik der ve ilk fırsatta sandığı ateşte yakarlardı. Çünkü onların aklı bu kadar çalışır. Şunu bir türlü anlamazlar: Bereket ve feyiz, sandığın zatî malı değildir. Ona Allah tarafından konulmuştur. Her bereket, her nimet ve her ihsan, ancak Allah'ın hazinesinden çıkar. Ondan gayrı, ihsana sahip olabilecek hiç kimse yoktur.

 Lakin Allah Teala, şu hikmet dünyasında sebeplerle görür. Meyveyi, ağacın dalına takar. Sütü, ineğin memesiyle içirir. Suyu, bulut ile akıtır. Sebzeleri, toprağın eliyle bize sunar. Ve hakeza... Her nimet bizlere bir sebep ile gelir. 

Hakiki iman ise, sebebi inkar etmek değil; o sebep üzerinde, Allah'ın rahmet elini görmektir. Sebebi inkar eden, rahmetten mahrum kalır. Mesela: Güneş size elinizdeki bir ayna vasıtasıyla ulaşıyor olsun. Şimdi soruyoruz: Aynadaki ışık, aynanın mıdır?.. Hayır değil... O halde madem aynanın değildir, kır at aynayı... Eğer bunu yaparsan, güneşin ışığından mahrum kalırsın; çünkü Güneş sana ayna vasıtasıyla ulaşıyor... O halde ne yapmalı? Şunu yapmalı: Aynayı muhafaza etmeli ve aynaya şöyle demeli: 

“Ey ayna, ben seni muhafaza ediyorum, lakin bundan sakın zannetme ki, ışığı senden biliyorum. Yok, hayır, ışık senin zati malın değildir. Sendeki ışık, gökteki Güneş'in malıdır. Lakin Güneş, ışığını bana senin vasıtanla ulaştırıyor. Seni kırmak, Onun ışığından mahrum kalmaktır. Işığı senden bilmek ise, Güneşi gücendirmek ve onun malını sana vermektir. Orta yol olan sırat-ı müstakim ise şudur: Işığı Güneşten bilmek; seni ise, o ışığa ulaşmak için bir vasıta yapmaktır. Sana minnete bedel, sadece teşekkür etmek; ışığı ise güneşten bilmektir...”

 Aynen bunun gibi, tefsirini yaptığımız ayet-i kerimede bahsi geçen sandık da sadece bir vasıtadır. Ondaki sekine, onun malı değildir; mal sahibi, ancak ve ancak Allah Teala’dır. Lakin Allah Teala o sandığı, bereketine bir sebep, feyzine bir vasıta yapmıştır. O halde burada yapılması gereken şey, tevhid namına sandığı yakmak değil; o sandığa Allah hesabına saygı göstermek ve ondan gelen sekineyi Allah’tan bilmektir. Bu, hem tevhid, hem de akıldır... 

Tevessülü inkar eden aklı kıt kimseler, bizleri sakal-i şerif ziyaretinde gördüklerinde, şirke düşmekle itham ediyorlar. Şimdi onlara şu soruyu soruyorum: 

Allah Teala bir sandığa, bir odun parçasına, feyiz ve bereket koyabiliyor, onu rahmetine vesile yapabiliyor. O halde niçin, en sevgili kulunun vücudundan kopmuş sakalına bir feyiz ve bereket koymasın, onu rahmetine bir vesile yapmasın?

 Bizler, sakal-ı şerif ziyaretinde, sakalı, misalimizdeki ayna gibi kabul ediyoruz. Feyzin ve bereketin hakiki sahibi değildir. Her feyiz ve bereket, ancak Allah'ın hazinesinden çıkar. Lakin Allah, bazen bir sandıkla bunu kullarına ulaştırır, bazen bir sakalla, bazen de şu maddi alemde olduğu gibi , ağaçla, koyunla, bulutla ve hakeza... 

Tevhid, sebepleri inkar etmek değildir. Tevhid, sebepler üzerinde, müsebbibul esbab olan, yani sebepleri yaratan Allah'ı görmektir. Hakiki tevhid budur... 

Şimdi meseleyi bir daha özetleyelim: Bakara suresinin 248. ayetinin beyanıyla, Allah Teala bir sandığa sekine koymuştu. Beniisrail, o sekineye mazhar olabilmek için o sandığa saygı gösteriyorlar ve tevessül ediyorlardı. Bu tevessül, Allah'ın onlara emriydi. Eğer tevessül haram olsaydı, Allah Teala o sandığa sekineyi koymaz; onlara tevessül ettirmez ve sandığı kaybetmelerinden sonra, Talut'un hükümdarlığına alamet olsun diye bu sandığı onlara iade etmezdi... 

Madem neticeyi Allah'tan bilmek kaydıyla bir sandığa dahi tevessül edilebiliyor; o halde Allah katında, sandıktan bin derece daha fazla kıymeti olan peygamberlere veya evliyaya, -neticeyi Allah'tan bilmek şartıyla- niçin tevessül edilmesin? 

Tevessülü inkar edenlerin kör gözlerine, sandığa yapılan bu tevessülü sokuyor ve bu delili burada tamamlıyoruz. Şimdi Dokuzuncu delilimize geçelim...

DOKUZUNCU DELİL

Tevessülün caiz olduğuna dair göstereceğimiz Dokuzuncu Kur'an delili, Maide suresinin 35. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: 

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا Ey iman edenler اتَّقُوا اللّهَ  Allah'tan korkun وَابْتَغُوا إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ Ve O'na vesile arayın, yani tevessül yapın...” 

Bu ayet-i kerime apaçık bir şekilde tevessülü emretmektedir. Şimdi diyeceksiniz ki: Ayet-i kerime bu kadar açık bir şekilde tevessülü emrederken, tevessülü inkar edenler bu ayeti görmüyorlar mı? Onlar bu ayete nasıl mana veriyorlar?.. Dilerseniz, bu sorunun cevabı için ayet-i kerimeyi biraz daha derinlemesine tahlil edelim ve tevessül hakkındaki bilgimizi biraz daha derinleştirelim.

Maide suresi 35. ayet-i kerimede, وَابْتَغُوا إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ O'na vesile arayın" buyrularak, tevessül etmemiz emredilmiştir. Peki, neyle tevessül edeceğiz. İşte bu kısım açıklanmamış ve mutlak bırakılmıştır. 

Tevessül üç şeyle yapılabilir. Birincisi: Allah'ın isim ve sıfatlarıyla yapılır. Yani: "Ey Rabbimiz, senden Rahman ve Rahim isimlerinin hürmetine istiyorum." demek gibi, Allah'ın isim ve sıfatları hürmetine istenir ve bu isimlerle tevessül edilir. Araf suresi 180. Ayet-i kerimede bu tevessül çeşidine şöyle işaret edilir:

  وَلِلّهِ الأَسْمَاء الْحُسْنَى Bütün güzel isimler Allah'ındır."  فَادْعُوهُ بِهَا O güzel isimlerle Allah'a dua edin..." 

İşte bu ayet-i kerime, Allah'ın isim ve sıfatlarıyla tevessül etmemizi emretmektedir... 

Tevessülün İkinci çeşidi, amel ile tevessüldür. Yani kişinin: "Ya Rabbi! Şu kıldığım namaz hürmetine, tuttuğum oruç hürmetine, yaptığım hac hürmetine,.." gibi sözlerle, yapmış olduğu ibadetleri vesile yapması, yani onlarla tevessül etmesidir. Bakara suresi 45. Ayet-i kerimede bu tevessül çeşidine şöyle işaret edilir: 

 وَاسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ  Sabır ve namazla yardım dileyin..."

 İşte bu ayet-i kerime, ibadetle tevessülü emretmektedir. Bu konuda daha başka ayet-i kerimeler de vardır... 

Tevessülün Üçüncü çeşidi ise, zat ile tevessül etmektir. Tevessülü inkar edenler, tefsirini yaptığımız, وَابْتَغُوا إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ O'na vesile arayın" ayetindeki vesileyi, Birinci ve İkinci çeşit tevessülle izah ederler ve derler ki: Burada aranması emredilen vesile, zat ile değil; Allah'ın isimleriyle ve ibadetlerle yapılan vesiledir. Yani onlara göre, zat ile yapılan vesile, ayetin kapsamı dışındadır... 

Şimdi, onlara çok basit bir soru sormak istiyoruz: Zat ile yapılan vesilenin, ayetin kapsamı dışında olduğuna deliliniz nedir?.. Dilerseniz soruyu biraz daha açıyım: Bir ayetin hükmü ya mutlak olur ya da mukayyed yani kayıtlı... Mutlak olan bir hüküm, ancak başka bir ayetin beyanıyla kayıtlanabilir. Bu meseleyi bir örnek ile anlatıyım:

 Maide suresinin 3. ayet-i kerimesinde: "Kan size haram kılınmıştır." buyrulur. Bu ifade, mutlak bir ifadedir. Yani haram kılınan kanın çeşidi belirtilmemiş ve hükme bir kayıt konulmamıştır... Peki, bütün kanlar haram mıdır? Mesela, koyunun dalağı veya ciğeri gibi organları üzerinde bulunan kan da haram mıdır? Eğer Kur'an'ın başka bir ayetinde, mutlak olan bu hükmü kayıtlayacak bir ayet olmasaydı, bütün kanların haram olduğu hükmüne varılırdı. Ancak En'am suresinin 145. Ayet-i kerimesinde, دَمًا مَسْفُوحًا buyrularak, haram kılınan kanın "akıcı kan" olduğu bildirilmiştir. İşte, Maide suresinin 3. ayet-i kerimesindeki "Kan size haram kılınmıştır." ayeti, En'am suresinin 145. ayet-i kerimesi ile kayıtlanmış ve bütün kanların değil, sadece akıcı kanın haram olduğu bildirilmiştir...

 Demek Kur'an'da, mutlak bırakılan bir hüküm varsa, ona kayıt koymak, bir ayetin ya da mütevatir bir hadisin işidir; yoksa bizim vehmimizin, nefsimizin haddi değildir... 

Bütün bu açıklamalardan sonra; O'na vesile arayın, yani ona tevessül edin." ayetini, "Sadece Allah'ın isimleriyle ve ibadetle tevessül edilebilir." diye izah eden kişilere şimdi sormak istiyoruz: 

Kur'an'ın mutlak bıraktığı bu hükme, hangi ayetin beyanıyla kayıt koyuyor ve "Zat ile tevessül olmaz." diyorsunuz?.. 

Halbuki yazımızın başından ta bu buraya kadar, yaklaşık yirmi sayfadır, Kur'an'da geçen tevessülleri anlatıyoruz. Kimi zaman peygamberlere tevessül edilmiş, kimi zaman da peygamberler bizatihi tevessül etmiş. Siz bütün bu tevessülleri nasıl görmezden geliyorsunuz? Ve vehminizin hükmüyle, ayetin mutlak olan emrine nasıl kayıt koyuyorsunuz?.. Çok değil, sadece Kur'an'dan "zat ile tevessül edilmeyeceğine" dair tek bir ayet getirin, ben sizin sözünü kabul edecek ve haklı olduğunuzu söyleyeceğim. Tek yapmanız gereken, bize bir ayet göstermek. Ama sakın, putlara tevessülü yasaklayan ayetleri göstermeye kalkmayın. Biz -haşa- "Allah'a putlar ile tevessül edilir." demiyoruz ki, bizim davamızı, putlara tevessülü reddeden ayetlerle çürütebilin. Biz sizden, peygamberlerle ve salih kullarla tevessül edilmeyeceğine dair tek bir ayet istiyoruz... 

Eğer: "Ha put ile tevessül ha peygamber ile tevessül, ikisi de tevessül değil mi, biri yasaksa diğeri de yasaktır." derseniz, biz de deriz ki, hiç de öyle değil. Nasıl ki elma ile kuş kıyas edilmez; çünkü aynı cins değildir; öyle de peygamberlerle tevessül de putlarla tevessüle benzetilmez, çünkü bunlar aynı şey değildir. Aralarında çok farklar vardır. Birkaç farkı beyan edelim. 

Birinci Fark: Cenab-ı Hak putlara buğzediyor. Öyle buğzediyor ki, onları ateşin yakıtı olarak cehenneme atacağını bildiriyor. Hiç Allah'ın cehenneme atacağına yapılan tevessülle, peygamberlere tevessül bir olur mu?.. 

İkinci Fark: Putlara tevessül edenler, putları ilah kabul ediyor. Halbuki bizler, peygamberleri ve evliyayı, sadece Allah'ın salih kulları ve Onun makbul hizmetçileri biliyoruz...

 Üçüncü Fark: Putlara tevessül edenler, putları, malik-i hakiki ve icraat sahibi kabul ediyorlar. Bizler ise, malik-i hakiki olarak Allah'tan başka kimseyi kabul etmiyoruz. Kainattaki bütün fiillerin faili olarak yalnız Allah'ı biliyoruz. Peygamberler ve evliyalar ise, sadece Allah'ın nimetine kavuşmaya birer vesile ve birer sebeptir. Hakiki ihsan sahibi, ancak Allah'tır. 

Daha birçok farklar var. Hangisini izah edelim? Bu kadar fark varken, sizler nasıl olur da puta yapılan tevessülle, Allah'ın salih kullarına yapılan tevessülü bir tutuyorsunuz? Eğer bir olsaydı, Kur’an'da salih kullara tevessülü haram kılan bir ayet olmaz mıydı? Ama böyle bir ayet yok. Kur'an'ın hangi köşesine baksanız, böyle bir ayet bulamazsınız... 

Sizler ey tevessülü inkar eden bedbahtlar, Allah’ın ayetlerini kafanıza göre nasıl tefsir ediyorsunuz? Mutlak ayetlere, vehminizle nasıl kayıt koyuyorsunuz? Bunu yaparken Allah'tan hiç korkmuyor musunuz? Sizi hidayete ve Ehl-i sünnet itikadına davet ediyoruz. En azından, bu milletin itikadını bozmamaya davet ediyoruz... 

Tevessüle ait Dokuzuncu Kur'an delilimizi burada tamamladık. Şimdi Onuncu Delilimize geçelim.

ONUNCU DELİL

Tevessülün caiz olduğuna dair göstereceğimiz Onuncu Delil, Munafikun suresinin 5. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

 وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ "Onlara denildiğinde",  تَعَالَوْا "gelin" يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ  Allah'ın resulü sizin için af dilesin... Onlara, gelin, Allah'ın resulü sizin için af dilesin, denildiğinde;  لَوَّوْا رُؤُوسَهُمْ "başlarını çevirirler"  وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُم مُسْتَكْبِرُونَ "ve onları, büyüklük taslayarak yüz çevirmiş bir halde görürsün..." 

Manaya bir daha dikkat kesilelim: Onlara, "Gelin, Allah'ın Resulü sizin için af dilesin." denildiğinde başlarını çevirirler ve onları, büyüklük taslayarak yüz çevirmiş bir halde görürsün... Şimdi bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım...

Ayet-i kerimede onlara ne deniliyor? Deniliyor ki, "Gelin, Allah'ın Resulü sizin için af dilesin..." 

Şimdi sorumuz şu: Onların Peygamber Efendimize gelmeleri ve peygamberimizin onlar için af dilemesi tevessül değil midir?.. 

Bu, apaçık bir tevessüldür... Zira tevessül neydi? Tevessül, kişinin Allah'ın affına ya da başka bir arzusuna nail olabilmesi için, Allah ile kendi arasına salih bir kulu koymasıydı... Ayet-i kerimenin açık beyanıyla; onlardan Allah'ın resulüne gelmeleri isteniyor, yani Allah ile aralarına Peygamberimizi koymaları emrediliyor, ve deniliyor ki: "Gelin, Allah'ın Resulü sizin için af dilesin..." İşte bu, inkarı mümkün olmayan bir tevessüldür... Tevessül caiz değilse ne diye Peygamberimizin onlar için af dileyecek olmasından bahsediliyor?.. Araya peygamberi koymak caiz olmasaydı, onlara: "Gelin, Allah'ın Resulü sizin için af dilesin." denilir miydi?.. 

"Gelin, Allah'ın Resulü sizin için af dilesin." sözü, Allah'ın Resulüne tevessül edin; Allah ile aranıza onu koyun; o da sizin için af dilesin, manasındadır. Bu da tevessülün ta kendisidir... 

Peki ayet nasıl devam ediyor?.. Rabbimiz diyor ki: Onlara böyle denildiğinde, başlarını çevirirler ve kibirlenirler...İşte siz, bu zümreye dahilsiniz... Biz size: gelin, Peygamberimizin hürmetine isteyin, dediğimizde; bize: "Araya peygamber giremez, biz onun hürmetine falan istemeyiz." diyorsunuz. Bu, ayetin ifade ettiği, yüz çevirmek ve kibirlenmek değil midir?..  

Bak, şu sözüme dikkat et! Eğer tevessül caiz olmasaydı ve şirk olsaydı, onlardan Peygamberimize gelmeleri istenmez ve Peygamberimizin onlar için af dileyeceğinden bahsedilmezdi... 

Onuncu Delilimizi de burada noktalayalım. 

Bu delille birlikte, artık Kur'an'ın kapısını kapatıyor ve hadis-i şeriflerin kapısını açıyoruz. Dersimizin bundan sonraki bölümünde, tevessülü, hadis-i şeriflerle ve sahabe efendilerimizin uygulamalarıyla ispat edeceğiz. Tevessülü inkar edenler: "Eğer tevessül caiz olsaydı, sahabe tevessül ederdi, halbuki onlar tevessül etmemişler." diyorlar. İşte eserin bundan sonraki bölümünde, sahabeler tevessül etmiş mi etmemiş mi bunu göstereceğiz. Her zaman dediğimiz gibi inayet ve tevfik Allah'tandır. 

TEVESSÜL HAKKINDAKİ HADİS-İ ŞERİFLER 

BİRİNCİ HADİS

Sohbetimizin bu bölümüne kadar tevessülü, Kur'an'ın ayetleriyle ispat ettik. Yaklaşık  yirmi sayfa Kur'an ayetleri üzerinde tahliller yaptık. Şimdi ise tevessülü, hadis-i şeriflerle ispat edecek ve hadis-i şerifleri kaynaklarıyla inceleyeceğiz. Göstereceğimiz ilk hadis, Hz. Ömer'in naklettiği şu hadis-i şeriftir:

  لَمَّا اقْتَرَفَ آدَمُ الْخَطِيئَةَ  Âdem (as) hatayı işlediğinde, يَا رَبِّ  قَالَ dedi ki, Ey Rabbim! أَسْأَلُكَ بِحَقِّ مُحَمَّدٍ لَمَا غَفَرْتَ لِى  Muhammed'in hakkı için senden beni affetmeni istiyorum.  فَقَالَ اللَّهُ  Bunun üzerine Allah Teala dedi ki,  يَا آدَمُ  Ey Âdem,  وَكَيْفَ عَرَفْتَ مُحَمَّداً وَلَمْ أَخْلُقْهُ  Ben daha onu yaratmamışken sen Muhammed'i nasıl bildin,  يَا رَبِّ  قَالَ  Hz. Âdem dedi ki,  Ey Rabbim!   لِأَنَّكَ لَمَّا خَلَقْتَنِي بِيَدِكَ وَنَفَخْتَ فِيَّ مِنْ رُوحِكَ  Şüphesiz sen beni -kudret- elinle yaratıp bana ruhundan üflediğinde,  رَفَعْتُ رَأْسِي  başımı kaldırdım,  فَرَأَيْتُ عَلَى قَوَائِمِ الْعَرْشِ مَكْتُوبًا  ve arşın direkleri üzerinde şöyle yazılı gördüm,  لا إله إلا الله ، محمد رسول الله Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın resulüdür,  فَعَلِمْتُ bunun üzerine bildim ki,  أَنَّكَ لَمْ تُضِفْ إِلَى اِسْمِكَ إِلاَّ أَحَبَّ الْخَلْقِ إِلَيْكَ  Şüphesiz sen, kendi isminin yanına ancak kullarından en çok sevdiğinin ismini katarsın.   فَقَالَ اللَّهُ   Allah-u Teala da dedi ki:  صَدَقْتَ يَا آدَمُ  doğru söyledin ey Âdem, إِنَّهُ لَأَحَبُّ الْخَلْقِ إِليَّ  şüphesiz O, kullarımın bana en sevgilisidir.  اُدْعُنِي بِحَقِّهِ  onun hakkıyla -yani onun hürmetine- dua et,  فَقَدْ غَفَرْتُ لَكَ  şüphesiz ben de seni affettim,  وَلَوْلاَ مُحَمَّدٌ مَا خَلَقْتُكَ  eğer Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım... 

Gördüğünüz gibi, Hz. Âdem, Peygamberimiz ile tevessül ediyor ve Onun hürmetine af diliyor.  Allah Teala da  اُدْعُنِي بِحَقِّهِ  "Onun hakkıyla dua et." diyerek, peygamberimizle tevessül etmesini emrediyor... 

Bu hadis-i şerifi; Hakim "Müstedrek"te sahih olarak nakletmiştir... Yine İmam Suyuti, "Hasâis-i Nebeviye" isimli eserinde sahih olarak rivayet etmiştir... İmam Beyhaki ki, “Delail-i Nübüvve” isimli eserinin başında, mevzu hadisleri rivayet etmediğini belirtmiş ve bu eserinde mezkur hadisi rivayet etmiştir... Kastalâni ve Zürkâni bu hadisi, "Mevahib-i Leduniyye" de nakletmiştir... İmam Subki, "Şifaü-s Sikam" da; İmam Taberani, "Evsat" ta; "Şeyhülislam Belkini "Fetavâ"sında; İbnül-Cevzi "Vefa" isimli eserinde; İbni Kesir "Bidaye" isimli eserinde bu hadisi nakletmişlerdir... 

Bu hadis-i şeriften dolayı, Ebu Cafer Hazretleri, Resulullahın huzurunda dua ederken Peygamberimizin kabrine yönelmenin hükmünü İmam Malik'ten sorduğunda, İmam Malik ona şöyle cevap vermiştir:

"Resulullah, senin ve baban Âdem'in kıyamet günü vesilesi iken, niçin yüzünü ondan dönüyorsun..." 

Senedi bu kadar kuvvetli olan bu hadis-i şerif, aynı zamanda, gaibe tevessül edilebileceğine de delildir. Çünkü Hz. Âdem (as), Peygamberimizin ismiyle tevessül ettiğinde, daha Peygamberimiz yaratılmamıştı. Demek hayatta olmayan kimseyle tevessül caizdir ve bunu ilk yapan Hz. Âdem’dir... 

Sözü daha fazla uzatmadan, tevessülün cevazına dair Birinci hadisimizin tahlilini burada tamamlayalım ve şimdi İkinci hadis-i şerife geçelim...

İKİNCİ HADİS

Tevessülü inkar edenler, "Sahabeler tevessül yapmamıştır." diyorlar. Nakledeceğimiz bu İkinci hadis-i şerif, sahabelerin tevessül yaptığını göstermekte ve "Sahabeler tevessül yapmamıştır." sözünün ne kadar yalan olduğunu ortaya koymaktadır. Hadis-i şerifi, Osman İbni Huneyf Hazretleri nakletmiştir. O şöyle diyor:

  اَنَّ رَجُلاً ضَرِيرَ الْبَصَرِ أَتَى النَّبِيَّ  Kör bir adam Nebi (asm)'a geldi,  فَقَالَ ve dedi ki,  اُدْعُ اللَّهَ أَنْ يُعَافِيَنِي  Allah'ın beni iyileştirmesi için dua et... Bunun üzerine Efendimiz (asm) dedi ki:  إِنْ شِئْتَ دَعَوْتُ  eğer istersen dua ederim, وَإِنْ شِئْتَ صَبَرْتَ eğer istersen sabret,  فَهُوَ خَيْرٌ لَكَ  bu -yani sabretmen- senin için daha hayırlıdır... Bunun üzerine adam:  فَادْعُهْ  "Dua et." dedi...  Peygamber Efendimiz (asm) ona güzelce abdest almasını ve iki rekat namaz kıldıktan sonra şu duayı yapmasını emretti: 

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ  Ey Allah'ım, şüphesiz ben senden, rahmet nebisi olan Peygamberin Muhammed ile istiyor ve onunla sana yöneliyorum.  يَا مُحَمَّد  Ey Muhammed,  إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى  bu ihtiyacımın yerine getirilmesi için seninle Rabbime yöneldim,  اللَّهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ  Ey Allah'ım, onu benim hakkımda şefaatçi kıl...” 

Bir daha dikkat edin, Peygamber Efendimiz, ona nasıl dua etmesini emrediyor: 

"Ey Allah'ım, şüphesiz ben senden rahmet nebisi olan Peygamberin Muhammed ile istiyor ve onunla sana yöneliyorum. Ey Muhammed, bu ihtiyacımın yerine getirilmesi için seninle Rabbime yöneldim. Ey Allah'ım, Onu benim hakkımda şefaatçi kıl..."

 Bakın, âmâ sahabeye, kendisiyle tevessül etmesini bizzat Peygamber Efendimiz emrediyor. Hadis-i şerifin ravisi İbni Huneyf diyor ki: 

“Bu zat gitti, biz daha Resulullahın huzurundan ayrılmamıştık ki tekrar geldi, baktık ki gözleri iyi olmuş...”

 İmam Tırmizi Hazretleri bu hadis hakkında şöyle der: Bu, hasen, sahih bir hadistir. Biz onu Ebu Cafer Hatmi tarikinden bilmekteyiz... Ebu İshak, bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir... Yine Hakim, hadisin sahih olduğunu söylemekte ve Zehebi ona muvafakat etmektedir... Buhari "Târihu’l-Kebir" eserinde bu hadisi nakleder... İbni  Mace bu rivayeti sahih bulur... İmam Nesei, İbni Hibban, Ebu Nuaym, İmam Beyhaki ve Münzirî gibi birçok hadis hafızı bu rivayetin sahih olduğunu söyler. Yani bu kadar muhaddis, bu hadisin sıhhatinde ittifak etmişlerdir... 

Bu hadis-i şerifteki mühim nokta, âmâ sahabeye öğretilen, "Peygamberin ile sana yöneliyorum." duasıdır. Burada, Hz. Peygamberin olmadığı bir mekandan seslenme vardır... Ayrıca hadisin açık beyanıyla, Peygamberimizin duasıyla tevessül edilmemiş, bizzat peygamberimizin zatıyla tevessül edilmiştir. Bunu delili, "Ey Muhammed, ben senin ile Rabbime yöneldim." denmiş; "Peygamberin duasıyla yöneldim" denmemiştir... 

Demek bu hadiste, tevessülün iki çeşidine işaret vardır. Şöyle ki: Âmâ zat, Peygamber Efendimizin Allah katındaki değerini biliyordu. Bu sebeple ona gidip kendisi için dua etmesini isteyerek tevessülün çeşitlerinden birini yaptı. Peygamberimiz de ona öğrettiği duayla, caiz olan tevessüllerden diğerini tatbik ettirdi. Yani ona eve gidip, Peygamberimizin olmadığı o mekanda onun adını anarak dua etmesini söyledi. Bu sahabe de evinde, Resulullahın olmadığı o yerde, ona tevessül ederek dua etti ve neticede matlubuna nail oldu. Demek bu hadis, sadece tevessülün caiz olduğuna değil; aynı zamanda, gaibde olana tevessül edilebileceğine de delildir... 

Ayrıca hadisin bir rivayetinde şu ziyadelik vardır:

 وَ اِنْ كَانَتْ حَاجَةً فَافْعَلْ مِثْلَ ذَلِكَ   "Eğer bir ihtiyaç olursa, bunun gibi yap."... 

Bu ziyadeyi, İbni Ebi Heysem sahih bir senetle rivayet etmiştir. Bu ziyadeliğe göre, bu dua sadece o an için geçerli olmayıp, bütün ihtiyaçlar için, her vakit yapılabilecek bir duadır... Bu sebeple, hadisin ravisi olan Osman İbni Huneyf, Peygamberimizin vefatından sonra insanlara bu duayı öğretmiş ve ihtiyacı olanların bu duayla Peygamberimize tevessül etmesini nasihat etmiştir. İmam Taberani, Hz . Osman'ın halifeliği zamanında, İbni Huneyf'ten bu duayı öğrenen kişinin, bu duayla matlubuna nasıl nail olduğunu "Mu'cemu’l-Kebir" isimli eserinde uzunca zikreder... 

Bu hadis-i şerif hakkında söylenecek daha çok söz var. Biz daha fazla uzatmamak için hadisin tahlilini burada kesiyor ve son olarak diyoruz ki: Peygamberimiz (asm), âmâ olan sahabeye kendisiyle tevessül etmesini emretmiş; bu sahabe de evine giderek Peygamberimizin zatıyla tevessül etmiştir. Hadisin sıhhati hakkında hadis alimlerinin sözlerini işittiniz, daha fazla söze hacet yoktur. 

Şimdi bu delili tamamlıyor ve Üçüncü hadis-i şerife geçiyoruz.  

ÜÇÜNCÜ HADİS

Tevessülün caiz olduğuna dair nakledeceğimiz bu Üçüncü hadis-i şerifte, bizzat Peygamber Efendimiz (asm)'ın, diğer peygamberle tevessül ettiğini göstereceğiz. Enes bin Malik Hazretlerinin rivayet ettiği bu hadis-i şerifi İmam Taberani "Mu'cemu’l-Kebir" ve "Evsat" da; Heysemi, "Mecmau-z Zevad" da; Ebu Nuaym da "Hilyetü’l-Enbiya"da zikretmişlerdir. Hadis-i şerif şöyledir: 

Haşim oğlu Esed kızı Fatıma (ra) vefat edince, Peygamberimiz (asm) Üsame İbni Zeyd'i, Eyyüb el-Ensari'yi, Hz. Ömer'i ve bir köleyi kabrini kazdırmak için çağırttı. Onlar kabrini kazarlarken kabrin lahid denilen kısmına gelince, Peygamberimiz eliyle onun lahdini kazdı, toprağını eliyle çıkardı ve kazma işi bitince kabrin içine girerek şöyle dedi:

 اَللَّهُ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ  O Allah ki, diriltir ve öldürür, وَهُوَ حَيٌّ لاَ يَمُوتُ  O, ölümsüz olan diridir,  اِغْفِرْ لِأُمِّي فَاطِمَةَ بِنْتِ أَسَدٍ  Esed'in kızı Fatıma annemi affet, وَلَقِّنْهَا حُجَّتَهَا  Ona hüccetini telkin et, yani vereceği cevabı öğret , وَوَسِّعْ عَلَيْهَا مُدْخَلَهَا  gireceği yeri ona genişlet... Hadisin bu bölümüne dikkat! بِحَقِّ نَبِيِّكَ وَالْأَنْبِيَاءِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِي فِإِنَّكَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِين    Nebinin ve benden önceki nebilerin hakkı için bunu yap.  Şüphesiz sen, Merhamet edenlerin en merhamet edenisin... 

Gördünüz mü Peygamber Efendimiz (asm) duasında ne diyor? Diyor ki: "Nebinin ve benden önceki nebilerin hakkı için..." Yani Peygamberimiz (asm), kendinden önceki peygamberlere tevessül ediyor. Hani tevessül caiz değildi... 

Ayrıca bu hadis-i şerif, gaibte olana tevessül edilebileceğine de delildir. Zira Peygamberimizin, kendileriyle tevessül ettiği peygamberler vefat etmişlerdir. O halde vefat edenlerle de tevessül edilebilmektedir. Onların ölmüş olması, kendileriyle tevessül edilmesine mani değildir...

 İbni Hibban ve Hakim Hazretleri, hadis-i şerifin Ravisi olan Ravh İbni Salah'ı hadiste güvenilir görür. O halde hadis, İbni Hibban ve Hakim'in görüşlerine göre sahihtir. O Hakim Hazretleri ki, hadiste zamanının insanlarının imamıydı; cerh, tadil, ilel ve hadis ilimlerinin hepsinde tam bir marifet sahibiydi. İşte bu Hakim, "Bu hadis sahihtir." diyor. Onun bu sözü yanında, zamanımızın hadis inkarcılarının sözü kaç para eder... 

Ayrıca bu hadisi, İbni Abdilberr, İbni Abbas'tan; İbni Ebi Şeybe de Hz. Cabir'den nakletmişler; Deylemi ve Ebu Nuaym da ayrı ayrı rivayette bulunmuşlardır... 

Tevessülü inkar edenler bu hadis karşısında söyleyecek bir söz bulamadıklarından "Hadis zayıftır." sözünü uydurmuşlardır. Biz de onlara deriz ki: Zikrettiğimiz görüşleri hadi bir kenara bırakalım ve sizin dediğiniz gibi hadis zayıf olsun, ancak Ahmed bin Hanbel ve Ebu Davud es-Sicistani'ye göre, başka hadis bulunmadığı taktirde ahkama ait meselelerde zayıf hadisle amel edilir. Kaldı ki, zikrettiğimiz hadis hafızları bu hadisin sahih olduğunu belirtmişler ve eserlerinde nakletmişlerdir... 

Şimdi soruyoruz: Peygamberimiz (asm) Allah'tan isterken bazen tevessül ediyor. Ölmüş peygamberleri aracı kılıp, onların faydasını umuyor. Onun yaptığını biz niye yapmayalım ve ona caiz olan bize niye caiz olmasın?.. 

Konu münasebetiyle şu noktayı da izah etmek istiyoruz: Kabirlere giderek, "Bana çocuk ver, eş ve iş ver." şeklinde istekte bulunmak, kabirlere çaput bağlamak, bizzat kabrin kendisine kurban kesmek, kabre karşı secde etmek gibi işler elbette sakıncalıdır ve yanlıştır. Böyle hareketler kişiyi şirke düşürür. Kişi ilk önce, tevessül ettiği kişinin, Allah'ın dilemesi olmadan hiçbir şeyi yapmaya gücü olmadığını bilmelidir... 

Kabirlere tevessül iki şekilde caiz olur. Birincisi: Orada yatanın hürmetine istemektir. Yani kişinin: "Ya Rabbi, şu kabirde yatan kulunun hürmetine beni affet." demesi gibi... 

İkinci çeşit tevessül ise, kabirdeki salih zattan kendisi için dua etmesini isteyerek yardım dilemektir. Yani Kişinin, bir Allah dostunun kabri başında şöyle demesi gibi: "Ey Allah'ın velisi, benim için Allah'a dua et, Allah senin duan hürmetine matlubumu bana ihsan etsin..." Kabirdekilerin dua edebileceğine Peygamber Efendimizin şu hadis-i şerifi delildir: 

"Benim hayatım sizler için hayırlıdır, siz bize anlatırsınız biz de size anlatırız. Öldüğüm zaman, ölümüm de sizler için hayırlıdır. Amelleriniz bana arz olunur. Hayrı görürsem hamd ederim, şerri görürsem sizler için Allahtan mağfiret dilerim..." 

Bu hadis-i şerifteki,   وَاِنْ رَأَيْتُ شَرًّا اِسْتَغْفَرْتُ اللهَ لَكُمْ  "eğer şerri görürsem, sizler için Allahtan mağfiret dilerim" ifadesi, peygamberlerin ölü de olsalar dua ettiklerine delildir. 

Peygamberler öldükten sonra dua edebiliyorsalar, elbette peygamberlerin varisleri olan evliya ve alimler de derecelerine göre kendisinden dua isteyenlere dua edebilmektedir. Bunda garipsenecek hiçbir şey yoktur. Ölüm bizler için bir son, bir yokluk değildir ki, bunu inkar edelim. Ölüm, kabir kapısıyla başka bir aleme geçmek için bir terhistir. Dolayısıyla, Allah dostu kulların, izni ilahi ile kabirlerinde dua etmesi son derece makuldür ve hadsiz vukuatla vakidir. 

Sözü daha fazla uzatmaya gerek de yoktur. Üçüncü hadis-i şerifimizi burada noktalayalım ve şimdi Dördüncü hadise geçelim.. 

DÖRDÜNCÜ HADİS

Tevessülün caiz olduğunu beyan eden hadis-i şerifleri nakletmeye devam ediyoruz. Bu Dördüncü bölümde, mana cihetiyle birbirine benzeyen üç hadis-i şerifi nakledeceğiz. Birinci  hadis-i şerifimizi İbni Abbas Hazretleri rivayet etmiştir. Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

 إِنَّ لِلَّهِ مَلائِكَةً فِي الأَرْضِ سِوَى الْحَفَظَةِ  Şüphesiz  Allah'ın, Hafaza meleklerinin dışında yeryüzünde melekleri vardır,  يَكْتُبُونَ مَا يَسْقُطُ مِنْ وَرَقِ الشَّجَرِ  Bu melekler ağaçlardan düşen yaprakları yazarlar,  فَإِذَا أَصَابَ أَحَدَكُمْ عَرْجَةٌ بِأَرْضِ فَلاَةٍ   eğer sizden birine çöl arazisinde bir aksaklık isabet ederse, فَلْيُنَادِ  şöyle seslensin,  يَا عِبَادَ اللَّهِ أَغِيثُوا  ey Allah'ın kulları, yardım edin... 

Peygamber Efendimiz (asm) ıssız bir yerde sıkıntıya düştüğümüzde nasıl seslenmemizi emrediyor:  يَا عِبَادَ اللَّهِ أَغِيثُوا  ey Allah'ın kulları, yardım edin... Böyle dua etmek, tevessül değil midir?.. 

Naklettiğimiz bu hadis-i şerif hakkında İbni Hacer Hazretleri: "Bu hadisin isnadı sahihtir." der. es-Sehavi, hasen olduğunu söyler. el-Heysemi: "Ravileri güvenilirdir." der. Hadis alimlerinden hiçbiri bu hadise itiraz etmemişlerdir. 

Ahmed İbni Hanbel'in oğlu Abdullah şöyle der: Babamdan işittim, şöyle dedi: 

"Yaya olarak yaptığım haclardan birinde yolumu kaybettim. ‘Ey Allah'ın kulları, bana yardım edin.’ demeye başladım. Ben böyle demeye devam ederken birden yolumu buluverdim... 

Bu hadiseyi İmam Beyhaki ve İbni Asakir sahih bir isnatla nakletmişlerdir. İmam Taberani: "Bu denenmiştir." der. İmam Nevevi de bunu tecrübe ettiğini beyan eder ve şöyle der: "Benim de aralarında bulunduğum bir cemaatte hayvan kaçmaya başladı. Yardım isteme lafzını söyledim, benim bu sözümden sonra hayvanlar durdular..."

 Şimdi tevessüle şirk diyenlere soruyoruz: 

Ahmed ibni Hanbel ve İmam Nevevi Hazretleri yardım isteyince şirke mi düştü, müşrik mi oldu? Onları şirkle itham edebilir misiniz?.. 

Bakın, sizin tevessülü inkarda imamınız olan İbni Teymiye bile, sünnete uygun duaları yazdığı "el-Kelimu't-Tayyib" adlı eserinde bu hadisi zikretmiştir. İbni Teymiye, bu hadiste gösterildiği gibi dua etmenin sünnet olduğunu söylemektedir. Demek, İmamınız olan İbni Teymiye dahi bu hadisi inkar edememiş. Bu hadisi inkar edememek, tevessülü kabul etmektir... 

Yoksa siz şimdi şöyle mi diyorsunuz: "Hadiste geçen: ‘Ey Allah'ın kulları, yardım edin.’ ifadesiyle, kendisinden yardım istememiz emredilenler meleklerdir. Meleklere tevessül caizdir; ama diğer kullara tevessül caiz değildir..." 

Eğer böyle diyorsanız, bizde diyoruz ki: Hadi diyelim ki, kendisinden yardım istenilmesi emredilenler meleklerdir... İyi de meleklere tevessül caiz oluyor da diğer salih kullara tevessül niçin caiz olmuyor? Arada ne fark var?.. Melekler de Allah'ın kulu; peygamberler ve evliyalar da Allah'ın kulu... Meleklere tevessül edilebilirken, niçin salih kullara tevessül edilmesin?.. Yardımı Allah'tan bildikten sonra, meleklerden de yardım istenir, Allah'ın salih kullarından da... Yeter ki, onları yardıma gönderenin Allah Teala olduğunu bilelim... 

Şimdi bu konudaki İkinci hadis-i şerifimizi nakledelim: Bu hadis-i şerifin ravisi Utbe b. Gazvan Hazretleri. Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurdu:

 اِذَا أَضَلَّ أَحَدُكُمْ  شَيْئًا    sizden birisi bir şey kaybederse, أَوْ أَرَادَ أَحَدُكُمْ  عَوْنًا وَ هُوَ بِأَرْضٍ لَيْسَ بِهَا أَنِيسٌ   veya yanında arkadaşı olmayan bir yerde yardım dilerse ,  فَلْيَقُلْ şöyle desin,   يَا عِبَادَ اللهِ أَغِيثُونِي يَا عِبَادَ اللهِ أَغِيثُونِي Ey Allah'ın kulları bana yardım edin, Ey Allah'ın kulları bana yardım edin,  فَإِنَّ لِلَّهَ عِبَادًا لاَ نَرَاهُمْ  Çünkü Allah'ın bazı kulları vardır ki, biz onları göremeyiz... 

Peygamber Efendimiz (asm) bu hadiste bizlere neyi emrediyor? Bir şeyi kaybettiğimizde veya arkadaşımızın olmadığı bir yerde yardım dilediğimizde, "Ey Allah'ın kulları bana yardım edin." dememizi emrediyor... Tevessülü inkar edenler, bu hadisi görmüyorlar mı?

 İmam Taberani bu hadisi rivayet eder ve ravilerini güvenilir kabul eder. Allame Muhammed İbni Allan: "Bu hadis-i şerifte geçen Allah'ın kullarından maksat, ya melekler ya Müslüman cinler ya da Ebdal diye isimlendirilen seçkin velilerdir." der... 

Tevessülü inkar edenlerin imamı olan Elbani dahi bu hadis-i reddedemiyor ve diyor ki: Hadiste geçen Allah'ın kulları melekler olabilir...

 Hadi diyelim melekler... İyi de meleklerden istemek ve onlara tevessül etmek caiz oluyor da diğer salih kullara tevessül etmek niçin caiz olmuyor? Arada ne fark var? Meleğin eliyle gelen yardım da bizzat Cenab-ı Hakk’ın izni ve iradesiyle değil mi? Melekleri yardıma gönderen Rabbimiz, salih kulların ruhunu niye yardıma göndermesin?.. 

Artık size ne diyelim, imamlarınızın dahi inkar edemediği bu hadisler karşısında hâlâ inat mı edeceksiniz?.. 

Şimdi de Üçüncü hadis-i şerife kulak verin, bakın Peygamber Efendimiz (asm) ne diyor. Hadisin ravisi İbni Mesud Hazretleridir. Efendimiz şöyle buyurdu:

  إِذَا انْفَلَتَتْ دَابَّةُ أَحَدِكُمْ بِأَرْضِ فَلاةٍ  sizden birinizin sahrada hayvanı kaçarsa, فَلْيُنَادِ  şöyle desin,  يَا عِبَادَ اللَّهِ  اِحْبِسُوا ، يَا عِبَادَ اللَّهِ اِحْبِسُوا  Ey Allah'ın kulları onu yakalayın,  Ey Allah'ın kulları onu yakalayın,  فَإِنَّ لِلَّهِ حَاضِرًا  فِي الأَرْضِ سَيَحْبِسُهُ  Şüphesiz Allah'ın yeryüzünde hazır bulunan kulları vardır ki, onu yakalarlar... 

Bu hadis-i şerifi Ebu Yâlâ "Müsned”inde; İbni Hacer "Metalibu’l-Aliye"de; İmam Taberani "Mu'cemu’l-Kebir"de zikretmiştir... 

Merak ediyorum: Tevessülü inkar edenler, gösterdiğimiz bu kadar ayete ve hadise gözlerini mi kapayacaklar? Hâlâ anlamayacaklar mı ki, yapılması gereken, caiz olan tevessüle haram demek değildir. Yapılması gereken, tevessülün şartlarını öğreterek yanlış tevessülün önüne geçmektir. Biz tevessül caizdir derken, her tevessül eden şeriat dairesinde tevessül ediyor, demiyoruz. Yardımı, Allah'tan değil de tevessül ettiği şahıstan bilenler ya da tevessül ettiği şahsın, bizzat malik-i hakiki olduğunu zannedenler elbette vardır. Lakin bunun önüne geçmenin yolu, tevessüle haram demek değildir. Çünkü tevessüle haram derseniz, bu hadis-i şerifleri izah edemezsiniz. Yapılması gereken, tevessül edecek olana doğru tevessülü öğretmektir. Bunun başka bir yolu yoktur... 

Sözü dilerseniz daha fazla uzatmayalım ve şimdi Beşinci hadis-i şerifimize geçelim...

BEŞİNCİ HADİS

Tevessülün caiz olduğuna dair nakledeceğimiz bu 5. hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (asm) bizlere, tevessül ederek dua etmemizi öğretmektedir. Ebu Saide-l Hudri Hazretlerinin rivayet ettiği bu hadis-i şerifi, İbni Mace "Mesacid”de; Ahmed İbni hanbel "Müsned"de; İbnu Huzeyme "Et-Tevhid"de; İbnu-s Sünni "Amelü’l-Yevm ve’l-leyl"de; İmam Begavi "Müsned”inde"; İmam Beyhaki "ed-Deavetü’l-Kebir"de zikretmiştir. Bu hadisi hadis hafızlarından bir topluluk hasen kabul etmiştir. Sözü uzatmamak için bu hadis hafızlarını saymıyoruz. Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur: 

"Her kim evinden namaza çıkarken şöyle dese:Ey Allah'ım, senden isteyenlerin senin üzerindeki hakları hürmetine ve bu yürüyüşümün hakkı için senden isterim. Çünkü ben kibir, iftihar, riya ve gösteriş için çıkmadım. Senin gazabından sığınmak ve senin rızanı ummak için çıktım. O halde senden beni ateşten korumanı ve benim günahlarımı bağışlamanı isterim. Çünkü günahları ancak sen affedersin.Kim böyle derse, Allah Teala ona cemaliyle yönelir ve yetmiş bin melek onun için istiğfar ederler..."

 Bizim bu hadis-i şerifte üzerinde duracağımız bölüm şurası:

 اللهم اِنِّى اَسْأَلُكَ بِحَقِّ السَّائِلِينَ عَلَيْكَ وَ اَسْأَلُكَ بِحَقِّ مَشْيَايَ  "Ey Allah'ım, senden isteyenlerin senin üzerindeki hakları hürmetine ve bu yürüyüşümün hakkı için senden istiyorum..." 

Elbette hiçbir varlığın Allah'ın üzerinde bir hakkı olamaz, ancak Allah'ın bizim üzerimizde hakları olabilir. Hadis-i şerifte geçen haktan murad, hürmettir. Yani: "sana dua edenlerin hürmetine ve bu yürüyüşüm hürmetine senden istiyorum " demektir...

 Şimdi soralım: "Dua edenlerin hürmetine istemek" tevessül değil midir?.. Elbette tevessüldür... Bu duada iki çeşit tevessül vardır: "Yürüyüşümün hürmetine isterim" denilerek, namaza giderken atılan adımlarla, yani kişinin kendi ameliyle tevessül edilmiştir. "Dua edenlerin hürmetine" denilerek de dua edenlerle tevessül edilmiş, onların halisane duaları ve samimane yönelişleri, duanın kabulüne vesile kılınmıştır. 

Demek tevessülü bize bizzat Peygamber Efendimiz öğretmektedir... Herhalde tevessül caiz midir, değil midir meselesini, Peygamberimiz bizden çok daha iyi bilmektedir. Tevessül caiz olmasaydı, Peygamberimiz bizlere bu duayı öğretmezdi. Madem öğretmiş, o halde tevessül caizdir... 

Tevessülün cevazına dair Beşinci hadisimizi de bu şekilde noktalayalım ve şimdi Altıncı hadis-i şerife geçelim...

ALTINCI HADİS

Tevessülün caiz olduğuna dair nakledeceğimiz bu Altıncı hadis-i şerifi, Hz. Meymun'e validemiz rivayet etmiştir. Peygamber Efendimiz (asm) Hz. Meymun'e validemizin yanında geceledi. Efendimiz (asm) sonra kalkıp namaz için abdest aldı. Hz. Meymun'e validemiz diyor ki: 

O'nu abdest aldığı yerde üç defa "Lebbeyk, lebbeyk, lebbeyk" ve üç defa da "Sana yardım edildi, sana yardım edildi, sana yardım edildi." derken işittim. O'na:

 "Ey Allah'ın Resulü, babam sana feda olsun. Seni üç defa ‘Lebbeyk.’; üç defa da ‘Sana yardım edildi.’ derken işittim. Sanki bir insanla konuşuyordun, yanında biri mi vardı?" diye sordum. O dedi ki: 

Bu, Beni Ka'b kabilesinin şiir okuyanı... Bana seslenip yardım istedi ve Kureyş'in onlara karşı Beni Bekir kabilesine yardım ettiğini iddia etti...

 Bu hadis-i şerifi, İmam Taberani ve Ebu Nuaym Hazretleri eserlerinde rivayet etmişlerdir. Heysemi Hazretleri ve bazı hadis alimleri bu hadisi zayıf bulmuşlardır... 

Şimdi burada çok önemli bir noktadan bahsetmek istiyoruz. Bu nokta, çok önemli bir noktadır. Şöyle ki: 

Bir hadisin zayıf veya sahih kabul edilmesi, hadisin senediyle ilgilidir. Bazı hadis alimleri, hadisin senedindeki bir ravinin hafızasını zayıf görür; ona güvenmez veya başka bir sebepten dolayı hadisi zayıf addeder. Başka bir hadis alimi ise, raviye güvenir; hafızasını kuvvetli bulur ve diğer şartlarla hadisi sahih kabul eder. Dolayısıyla bir hadisi zayıf kabul etmek, hadisin senediyle ilgili bir durumdur... 

Bazı alimlerin, naklettiğimiz hadis-i şerifi zayıf kabul etmesi, bizim meselemizi zayıflatmaz. Çünkü zayıflık emaresi varsa, hadisin senediyle ilgilidir, manasıyla değil!.. 

Şimdi şunu bir düşünün: Eğer tevessül şirk olsaydı, bu hadisi İmam Taberani ve Ebu Nuaym Hazretleri nakleder ve kitaplarına alırlar mıydı? Ve hadis alimleri, hadisin üzerinde cerh ve tadil yaparlar mıydı? Eğer tevessül şirk olsaydı, hadise zayıf denmez; uydurma denirdi ve hadis kitaplarında nakledilmezdi... Ne yani, hadis hafızları, şirki tavsiye eden bir hadis üzerinde, sahihtir, zayıftır tartışması mı yapacak?..

 Eğer hadisin manası, İslam'ın ruhuna uygun olmasaydı, hadisin senedine bakılmaksızın hadis reddedilirdi. Ama zayıf diyen dahi hadisi reddetmiyor, sadece senedindeki bazı ravileri zayıf buluyor. Eğer tevessül şirk olsaydı; zayıf diyenler, hadise zayıf demezler; "Bu hadisteki haber şirktir; bu hadis, hadis olamaz." derlerdi. Ama kimse böyle dememiş. Hatta bir kısım hadis alimleri, hadisi sahih kabul etmiş ve bu hadisi eserlerinde nakletmiş. 

Bütün bunlar, tevessülün caiz olduğuna delildir. Dolayısıyla, tevessülü inkar edenler, gösterdiğimiz hadis-i şeriflere "zayıftır" diyerek, davamızı iptal edemezler. Faraza, naklettiğimiz bütün hadis-i şeriflerin zayıflığını ispat dahi edecek olsalar, yine de davamızı çürütemezler. Çünkü bir hadisin senedi üzerinde tartışma yapılması, o hadisin manasının İslam'ın ruhuna uygun olduğunu ispat eder. Eğer tevessül caiz olmasaydı, hadis alimleri bu hadislerin senetleri üzerinde tahlil yapmaz ve topyekün hadisi reddederlerdi. Zira şirki emreden bir hadise, zayıf demekle yetinilmez... 

Şimdi, tevessüle şirk diyenlere soruyoruz: İmam Taberani gibi bir hadis hafızı, bu hadisi "el-Kebir" isimli eserinde rivayet etmiş. Acaba İmam Taberani, manasında şirk olan bir sözü, hadis diye nakleder mi? O koca imam, tevessülün şirk olup olmadığını sizin kadar bilmiyor mu? Eğer tevessül şirk olsaydı, İmam Taberani bu hadisi eserine alır mıydı? Ebu Nuaym kitabında nakleder miydi? Onların bu hadisi eserlerine alması, tevessülün caiz olduğuna dair kati bir delil değil midir? Daha ne arıyorsunuz?.. 

Sevgili kardeşlerim, tevessüle dair yazımızda yaklaşık otuz sayfadır konuyu inceliyoruz. Önce tevessülün caiz olduğuna dair Kur'an ayetlerini naklettik. Sonra da tevessülü hadis-i şeriflerle ispat ettik. Daha nakledebileceğimiz çokça hadis-i şerif de var. Hepsini nakletmeye kalksak saatler sürer. Bu sebeple hadis-i şerifler bölümünü burada tamamlamak istiyoruz. 

Şimdi sorulacak soru şu: Eğer tevessül caiz olsaydı, sahabeler bunu uygulardı. Acaba sahabe efendilerimiz tevessül etmiş midir?.. İşte sohbetimizin bundan sonraki konusu bu: Sahabelerin tevessülü... 

Bir sonraki bölümde, sahabelerin tevessülüne dair örnekler vereceğiz

SAHABELERİN UYGULAMASI 

BİRİNCİ ÖRNEK

“Tevessül caiz midir, değil midir?” sorumuzu ilk önce Kur'an'a sorduk. Kur'an, ayetleriyle bize "Caizdir." cevabını verdi... Daha sonra aynı soruyu Peygamber Efendimiz (asm)'a sorduk. Efendimiz de hadis-i şerifleriyle aynı cevabı verdi ve "Caizdir." dedi. 

Yaklaşık otuz sayfadır Kur'an'ın ve Peygamber Efendimizin cevabını yazıyoruz. Şimdi aynı soruyu sahabe efendilerimize soracağız. Zira tevessül caizse, sahabelerin bunu uygulamış olması gerekir. Onların uygulaması da bizler için bir hüccettir. Bazıları: "Eğer tevessül caiz olsaydı, sahabeler bunu uygulardı. Halbuki sahabeler tevessül etmemiştir." diyerek delilsiz, mesnetsiz konuşmaktadırlar. İşte bu bölüm, delilsiz konuşan bu kimselere de tam bir cevap olacaktır. 

Sahabelerin tevessül ettiğine dair ilk örneğimizi Enes b. Malik Hazretleri rivayet ediyor. Onun beyanına göre, Hz. Ömer döneminde kuraklık yüzünden Müslümanlar kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Hz. Ömer, Peygamberimizin amcası olan Hz. Abbas'a tevessül ederek şöyle dedi:

 اللهم  "Ey Allah'ımız", اِنَّا كُنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَبْكَ بِنَبِيِّنَا  "Şüphesiz biz sana daha önce Peygamberimiz ile tevessül eder, yani Peygamberimizi vesile kılarak senden isterdik",   فَتَسْقِينَا "sen de bize yağmur yağdırırdın", وَ اِنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَبْكَ بِعَمِّ بِنَبِيِّنَا  "Şimdi ise Peygamberimizin amcasıyla sana tevessül ediyor, yani senden Peygamberimizin amcasını vesile kılarak istiyoruz",    فَاسْقِنَا "O halde bize yağmur yağdır..." 

Ravi Hz. Enes der ki:  يُسْقَوْنَ  "Onlara yağmur yağdırıldı..." 

Hz. Ömer'in duasına bir daha dikkat kesilin: 

"Ey Allah'ımız! Şüphesiz biz sana daha önce Peygamberimiz ile tevessül eder, onu vesile kılarak senden isterdik. Şimdi ise Peygamberimizin amcasıyla sana tevessül ediyor ve onu vesile kılarak istiyoruz..." 

Hani sahabeler tevessül etmemişti, bundan daha açık tevessül olur mu?.. 

Bu hadisenin vukuu hakkında hiçbir ihtilaf yoktur. Hatta tevessülü inkar edenler dahi bu hadiseyi kabul ederler. 

Şimdi merak ediyor ve diyorsunuz ki: Onlar bu hadiseyi kabul ediyorsa tevessülü nasıl inkar ediyorlar?.. 

Sorunuzun cevabı şu: Onlar diyorlar ki, hadiste geçen, اِنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَبْكَ بِعَمِّ بِنَبِيِّنَا   "Biz sana Peygamberimizin amcasıyla tevessül ediyoruz" sözü, بِدُعَاءِ عَمِّ نَبِيِّنَا "Peygamberimizin amcasının duasıyla tevessül ediyoruz" manasındadır. Yani onlara göre burada gizli bir "dua" kelimesi vardır... 

Şimdi onlara soruyoruz: Bu ilaveyi nerden çıkarıyorsunuz? Metinde "dua" kelimesi yok. Metinde olmayan kelimeyi, metne nasıl ilave ediyor ve "Bu mana kastedilmiştir." diyorsunuz. Halbuki bu mana kastedilemez. Niçin kastedilemeyeceğinin sebeplerini isterseniz maddeleyelim. 

Birincisi şu: İbni Hacer Hazretleri diyor ki: Zübeyr İbni Bekkar, "el-Ensab" isimli eserinde, Hz. Ömer'in tevessülünden sonra, Hz. Abbas'ın dua ediş şeklini şöyle nakleder: 

"Ey Allah'ım! Her bela mutlaka bir günah sebebiyle inmiştir ve ancak tövbeyle kaldırılır. Bu topluluk, benim, senin peygamberine yakınlığımdan dolayı benimle sana yönelmişlerdir. İşte bu günahkar ellerimiz ve perçemlerimiz tövbe ile sana uzanmıştır. Bize yağmur gönder..." 

Şimdi duanın şu kısmına bir daha dikkat edin: "Bu topluluk, benim, senin peygamberine yakınlığımdan dolayı benimle sana yönelmişlerdir..." Demek olay, Hz. Abbas'tan dua istemek değil, onun zatıyla ve Peygamberimize yakınlığıyla Allah'a tevessül etmektir... 

Hadisenin dua istemek değil, Hz. Abbas'a tevessül etmek olduğuna dair İkinci delilimiz İmam Kevseri'nin şu beyanıdır. O der ki: 

"Metinde Peygamberimizin amcasıyla sana tevessül ediyoruz. denilirken, buna gereksiz olarak bir muzaf ekleyip ‘Peygamberimizin amcasının duasıyla istiyoruz.’ manasına çevirmek, herhangi bir delile dayanmadan konuşmak ve hakikati örtbas etmektir.Peygamberimizin amcasıyla tarzındaki tevessül, Hz. Abbas'ın, Peygamberimize olan yakınlığı ve onun yanındaki konumuyla tevessül manasına gelir.”

 İmam Kevseri'nin izahı bu şekildedir... 

Bu konudaki Üçüncü Delilimiz İmam Şekvani'nin şu sözüdür. O der ki: 

"Peygamber Efendimiz (asm) hayatta iken ona tevessül olmuştur. Vefatından sonra, ondan başkasıyla, sahabenin sükutî icmaı ile tevessül sabit olmuştur. Çünkü sahabenin hiçbiri Hz. Ömer'in Hz. Abbas'a tevessülünü yadırgamamıştır..." 

İmam Şekvani ne diyor, diyor ki: "Peygamberimizin vefatından sonra, ondan başkasıyla tevessül yapılacağına sahabenin icmaı vardır. Çünkü Hz. Ömer'in Hz. Abbas'a tevessülünü hiçbir sahabe yadırgamamıştır..." Demek olay, Hz. Abbas'tan dua istemek değil, onunla Allah'a tevessül etmektir... 

Dördüncü Delilimiz Hz. Ömer'in Hazreti Abbas hakkında: "Başınıza gelen bu kuraklık musibeti için Hz. Abbas'a tevessül ediniz." demesidir. İbni Hacer ve İbni Ruşeyd, "Hz. Abbas'a tevessül ediniz." ifadesinin "ondan dua isteyin" manasına gelemeyeceğini beyan eder ve derler ki: "Çünkü Hazreti Ömer bu cümleyi, Hz. Abbas'tan dua etmesini istedikten sonra söylemiştir..." O halde "ona tevessül edin" emri, "ondan dua isteyiniz" manasında olamaz... 

Bütün bu izahlardan sonra şimdi, Hz. Enes'in rivayetindeki "Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz." sözünü "amcasının duasıyla tevessül ediyoruz" şeklinde yorumlayanlara şu soruları soruyoruz: 

1. Metinde "dua" kelimesi yoktur. Bunu nereden çıkarıyorsunuz? 

2. İmam Kevseri: "Böyle bir ilave, bir delile dayanmadan konuşmak ve hakikati örtbas etmektir." diyor. Yani İmam Kevseri sizi, delilsiz konuşmakla ve hakikati örtbas etmekle vasfediyor, buna ne dersiniz? 

3. İmam Şevkani: "Tevessülde sahabenin sükutî icmaı vardır." diyor ve Hz. Ömer'in Hz. Abbas'a tevessül etmesine sahabenin itiraz etmemesini buna delil yapıyor. Sahabenin sükutu sizin için bir delil değil midir? 

4. Bizzat Hz. Ömer, sahabelere: "Hz. Abbas'la tevessül ediniz." diye emrediyor. Eğer tevessül şirk olsaydı, Hz. Ömer bunu emreder miydi? Hadi -hâşâ- emretti, buna karşı sahabeler hiç sükut eder miydi?.. Bütün bunlardan sonra, hâlâ tevessülü inkar edecek ve rivayetin metninde olmayan bir kelimeyi, metne ilave mi  edeceksiniz?.. 

Bu sorularımızın cevaplarını sizden istiyor ve şimdi, meselenin başka bir cihetine geçiyoruz... 

Tevessülü inkar edenlerin bir kısmı, tevessülü ispat eden deliller karşısında söyleyecek bir söz ve dayanacak bir delil bulamadıklarından, tevessülü kabul etmeye mecbur oldular; ancak bu sefer de şöyle demeye başladılar: 

"Canlıya tevessül caizdir; ölüye tevessül caiz değildir. Hz. Ömer'in Hz. Abbas'a tevessül etmesi, sadece diriye tevessül edilebileceğine ve ölüye tevessül edilemeyeceğine delildir. Çünkü ölüye tevessül caiz olsaydı, Hz. Ömer Hz. Abbas'a değil, Peygamber Efendimize tevessül ederdi..." 

Onlar böyle diyorlar... Bu da bir şey... Bu sözleriyle hiç değilse, hayatta olana tevessülü caiz görmeye kadar gelmişler. Şimdi bize kulak verirlerse, ölüye tevessülün de caiz olduğuna inanırlar...

 İbni Abdilberr, Hz. Ömer'in Hz. Abbas'a tevessülünü şöyle açıklar:

 Yeryüzü Hz. Ömer'in devrinde, hicretin 17. senesinde şiddetli bir kuraklığa maruz kalmış ve kıtlık olmuştu. Bunun üzerine Hz. Ka'b şöyle dedi:

 "Ey müminlerin emiri! İsrailoğullarının başına böyle bir musibet geldiğinde peygamberlerinin yakını ile yağmur isterlerdi..." Bu söz üzerine Hz. Ömer:

 "İşte Resulullahın amcası, babasının benzeri, yani kardeşi ve Haşimoğullarının seyyidi." diyerek Hz. Abbas'a gitti ve onu vesile edindi... 

Gördüğünüz gibi olayın gelişimi budur. Hz. Ka'b'ın sözü üzerine Hz. Ömer Hz. Abbas'a gitmiştir... 

Ayrıca bu hadiseden İmam Kevseri Hazretleri şu hükmü çıkarır: "Hz. Ömer'in Resulullahın zatı ile tevessülü terk edip, Hz. Abbas'ın zatı ile tevessül etmesi, daha faziletli biri olduğu halde, ondan daha az faziletli biriyle tevessül etmenin caiz olduğunu göstermektedir...” 

Demek hadise, ölüye tevessülün caiz olmadığını göstermez, bilakis daha az faziletli olanla da tevessülün caiz olduğunu gösterir. Zaten bundan sonraki misalimizde, sahabelerin Peygamber Efendimize, ölümünden sonra tevessül ettiğinin örneğini vereceğiz... 

Buraya kadar konuştuklarımızı kısaca toparlayacak olursak: Hz. Enes'in rivayetiyle, Hz. Ömer, Peygamberimizin amcasına yağmur için tevessül etmiş ve sahabe efendilerimizden hiçbiri buna itiraz etmemiştir. Bu, sahabe efendilerimizin tevessülü kabul ettiğine dair sükutî bir icmadır... 

Bu delili de bu şekilde tamamladık. Bir sonraki delile geçiyoruz... 

İKİNCİ ÖRNEK

Sahabe Efendilerimizin tevessül ettiğine dair vereceğimiz İkinci örnek, Malik ed-Dar tarafından nakledilmiştir. O şöyle anlatıyor: 

Hz. Ömer devrinde halk şiddetli bir kuraklığa maruz kalmıştı. Derken bir adam Peygamber Efendimiz (asm)'ın kabrine gelerek:

 "Ya Resulallah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste. Zira onlar helak oldular." dedi. Bunun üzerine rüyasında o adama şöyle denildi: 

"Ömer'e git, ona selam götür, halkın suya kavuşacağını haber ver ve ona şöyle de: Senin vazifen, iyi muamelede bulunmak, adil olmak ve güzel hareket etmektir... 

Adam derhal giderek durumu Hz. Ömer'e bildirdi. Bunun üzerine Hz. Ömer ağladı ve sonra şöyle dedi: 

"Rabbim, üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarf etmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum."

Şimdi, bu rivayeti nakleden hadis imamlarına bakalım. Bu haberi bu şekliyle nakleden hadis imamları şunlarıdır:

 1. İmam Buhari,
2. İmam Beyhaki,
3. İmam Subki,
4. İbni Ebu Heysemi,
5. İbni Ebi Şeybe,
6. İbni Asakir,
7. İbni Hacer
8. Büyük müfessir İbni Kesir...

 Bütün bu hadis imamları, haberin senedinin sahih olduğunda ittifak etmişler ve eserlerinde bu hadiseyi nakletmişlerdir. Hadisin senedi; İbnü Ebi Şeybe, Ebu Muaviye, A'meş, Ebu Salih Zekvan ve Malik ed-Dar yoluyla gelmiştir. Senedi sahihtir. İbni Hacer Hazretleri, yağmur isteyen kişinin Bilal İbni Haris olduğunu nakletmiştir.

Bu hadisede, Hz. Ömer'in tavrına da dikkat çekmek istiyoruz: 

Peygamberimize yağmur için tevessül eden Bilal İbni Haris, olayı Hz. Ömer'e anlattığında, Hz. Ömer onun tevessül etmesine karşı çıkmamış; aksine ağlayarak Cenab-ı Hakka dua etmiştir. Hz. Ömer ve diğer sahabelerin, şirk olan bir hususta sessiz kalmaları düşünülemez. Eğer tevessül şirk olsaydı, Hz. Ömer, tevessül eden Bilal İbni Haris'e şiddetli bir şekilde kızar ve onu bu amelinden men ederdi. Ancak gördüğünüz gibi men etmemiştir. Bu da Hz. Ömer'in tevessüle sükutî olarak cevaz vermesidir. 

Şimdi, “Tevessül şirktir.” diyenlere şunu soruyorum: 

Hz. Ömer ve Bilal İbni Haris, tevessülün şirk olduğunu anlayamadılar ve şirke girdiler; ama siz sivri zekanızla bunun şirk olduğunu hemen anladınız, öyle mi?.. Yine İmam Buhari, İbni Hacer, İmam Beyhaki ve diğer allameler, şirk olan bir ameli, halis tevhid zannetti; ama siz bunun şirk olduğunu hemen anlayıverdiniz; eee, tabi siz onlardan daha üstünsünüz, daha zekisiniz, öyle mi?.. Yani ezberlerinde yüz binlerce hadis-i şerif olan hadis hafızları tevessülün şirk olduğunu fark edemiyor, ama sizler gibi ezberinden yüz hadis bile olmayanlar, bunun farkına hemen varabiliyor...

 Aklınızı başınıza alın; siz tevessüle şirk" dediğinizde, bütün bu hadis alimlerini müşrik olmakla, şirkle tevhidin arasını ayırt edemeyecek kadar cahil olmakla itham ediyorsunuz... Bu cinayeti işleyen kişiye ne denilir ve ben ne diyeyim... Ancak sizleri Allah'a havale ederim... 

Ayrıca size şunu da sormak istiyorum: Hep diyorsunuz ki: "Sahabeler tevessül etmemiştir, bize ulaşan bir haber yoktur..." İşte haber, işte sahabe, işte bu haberi nakleden hadis imamları... Hani yoktu... Hadis ilmi okumazsanız, tabi size yok olur.

 Bakın, imamınız İbni Teymiye bile, zikrettiğimiz bu hadiseyi inkar edememekte ve "İktizâu-s sırati-l müstakim" isimli eserinde şöyle demektedir:

 "Kuraklık olduğu zaman birisi Peygamberimizin kabrine geldi ve kuraklık hakkında şikayet etti. Daha sonra Peygamberimizi rüyasında gördü. Peygamberimiz ona: ‘Ömer'e git ve yağmur namazı kılmasını söyle.’ buyurdu.”

“Buna benzeyen birçok sahih rivayet mevcuttur. Bazı kimseler Resulullah'tan veya ümmetine mensub salih bir şahsiyetten dilemişler ve bu dilekleri yerine gelmiştir. Bu da çok görülen bir olaydır. Şunu bilmek gerekir ki, Resulullah'tan ve onun ümmetinden olan salih bir şahsiyetten bu dileklerin karşılanmış olması, söz konusu dileklerde bulunmanın müstehab olduğunu göstermez. Böyle bir dileğin yerine gelmesi, başında dua edilen mezardaki ölünün kerameti olarak sayılabilir..." 

Gördüğünüz gibi, İmamınız olan İbni Teymiye bile bu hadiseyi inkar edemiyor, hatta Peygamber Efendimize ve salih kişilere yapılan tevessül neticesinden, istenilen şeye ulaşmanın çok görülen bir şey olduğunu ve bunun kabirde yatan zatın bir kerameti olduğunu kabul ediyor. Ancak daha sonra yanılarak, böyle çokça tevessül edilmesi, bu işin müstehab olduğunu göstermez, diyerek yanlış bir hükme varıyor. Yani Hz. Ömer'e ve sahabelere "Yaptığınız yanlıştır!.." diyecek kadar ileri gidiyor... 

Demek, naklettiğimiz olayın vukuunda hiçbir şüphe yoktur. İbni Teymiye dahi bunu kabul etmek zorunda kalmıştır. 

Şimdi, bu yazımızı okuyanların karar vermesi gereken bir mesele var. O mesele şudur: 

Bir yerde hem Peygamberimize tevessül eden, hem de tevessül edeni kınamayan sahabeler var.  O sahabeler ki, şirk olan bir amel karşısında aslan kesilirler... Diğer yanda ise, sahabeyi şirke düşmekle itham eden ve tevessüle şirk diyen sizler var... 

Okuyucularımız artık bir seçim yapsın, siz mi doğrusunuz, yoksa sahabe efendilerimiz mi? Biz sahabeler diyor ve onların yolundan gidiyoruz...

 Ey “Tevessül yoktur, şirktir.” diyenlere tabi olanlar, siz kimlerin yolunu terk ettiğinizin ve kimlerin peşinden gittiğinizin farkında mısınız? Artık seçim size ait; bizden sadece uyarmak var. Yarın mahşer günü, “Kimse bizi uyarmadı.” demeyesiniz, bizim yakamıza yapışmayasınız...

Sahabenin uygulamasına dair İkinci örneğimizi de bu şekilde tamamladık. Şimdi Üçüncü örneği nakledeceğiz...

ÜÇÜNCÜ ÖRNEK

Sahabe efendilerimizin tevessül ettiğine dair vereceğimiz Üçüncü örneği İmam Darimi Hazretleri Sünen'inde şöyle nakletmektedir: 

Ebu Numan, Said İbni Zeyd'den; O, Amr İbni Malik en-Nekri'den; O da, Ebu'l Cevza Evs b. Abdullah'tan şöyle rivayet etmiştir: 

“Bir ara Medine'ye çok şiddetli bir kıtlık isabet etmişti. Herkes bu durumdan Hz. Aişe'ye şikayetçi olmuşlardı. Bunun üzerine Hz. Aişe şöyle dedi: 

Peygamberimiz (asm)'in kabrine gidin ve gökyüzü ile arasında bir engel kalmayacak şekilde çatısına bir pencere açın...’ 

Bizler gidip aynen dediğini yaptık. Akabinde otlar yetişip, hayvanlar semizleşinceye kadar yağmur yağmıştı."

Bu hadiseyi İmam Darimi Sünen'inde naklettiği gibi; İbnü'l-Cevzi, İmam Suyuti, İmam Zürkani, İbni Esir ve daha birçok hadis alimi eserlerinde nakletmişlerdir. Hadisin ravilerinden olan Said İbni Zeyd, İbni Hacer'in beyanına göre güvenilir bir hadisçidir. Yine İmam Buhari, İmam İcli, Ebu Cafer ed- Darimi, Ahmed İbni Hanbel, Ebu Züra, İbni Sa'd ve İbni Main de Said İbni Zeyd'i güvenilir, hafız ve sadûk görmüşlerdir. İmam Nesei dışındaki Kütüb-ü Sittenin bütün imamları ondan hadis nakletmişlerdir... Hadisin senedindeki diğer ravi olan Ebu'l Cevza da Buhari ve Müslim'in güvenilir ravilerindendir... Bir diğer ravi olan Ebu Numan ise İmam Buhari'nin hocalarındandır. İmam Darakutni onun hakkında: "Buhari ondan yüzden fazla hadis rivayet etmiştir." der. Ahmed İbni Hanbel ve Abd b. Humeyd gibi birçok zatlar da ondan hadis rivayet etmişlerdir. İşte hadisin ravileri bu kadar güvenilirdir. 

Şimdi bu hadise üzerinde biraz tefekkür yapalım: 

Hz. Aişe gibi, sahabe kadınlarının en alimi ve en fakihi; ömrünü, Peygamber Efendimiz (asm) ile birlikte geçirmiş ve tevhidi bizzat Peygamberimizden öğrenmiş bir zat, kıtlıktan dolayı kendisine fikir soranlara, Peygamber Efendimizin kabrine tevessül etmelerini nasihat ediyor. Ve o sahabeler de Hz. Aişe'nin sözünü dinleyerek bu tevessülü yapıyor. 

Acaba, Hz. Aişe'yle birlikte, bütün o sahabelerin hatada ittifak etmesi ve şirk olan bir ameli irtikap etmesi mümkün müdür? 

Eğer tevessüle şirk derseniz, Hz. Aişe'yi, onun sözünü dinleyerek Peygamberimizin kabrine tevessül eden sahabeleri ve bu hadiseyi kitaplarında nakleden hadis imamlarını şirke düşmekle, yani müşrik olmakla itham etmeniz gerekecektir. 

Hz. Aişe, kendisine müracaat eden sahabeleri, Peygamber Efendimiz (asm)'ın kabrine yollarken şu hakikati bilmekteydi: Hem Peygamberimiz hem de yanında yatan iki arkadaşı, yanlarına gelenlerin kim olduğunu bilmekte ve seslerini işitmekteydiler. Bu sırdan dolayı Hz. Aişe şöyle demiştir:

 "Ben, Allah'ın Resulünün ve babamın -yani Hz. Ebu Bekir'in- meftun olduğu evime ne zaman girecek olsam örtümü rahatça çıkarırdım. Çünkü biri benim eşim, diğeri de babamdı. Ama Hz. Ömer oraya defnedilince Allah'a yemin olsun ki, ondan utancımdan evime girince örtümü açmaz oldum." 

İşte Hz. Aişe, kabirde yatanların kendisini duyduğunu ve gördüğünü iman ile bilmiş, bu sebeple, Hz. Ömer defnedildikten sonra evinde bir daha cilbabını açmamıştır. Kıtlıktan dolayı kendisine gelen sahabelere de Peygamberimizin kabrine tevessül etmelerini nasihat etmiştir... 

Şu noktaya da dikkat çekmek istiyoruz: Hz. Aişe içtihadında yanılıyor olsaydı, yani tevessül şirk olmasına rağmen onlara tevessülü nasihat etseydi, ona müracaat eden sahabeler ona karşı çıkar ve kabre tevessül etmezlerdi. Lakin hiçbiri karşı çıkmamış ve kabre tevessül etmişlerdir. Bu tevessülün neticesinde de yağmura mazhar olmuşlardır... 

Siz, ey tevessülü inkar edenler! Sahabeler tevessül etmemiştir, diyorsunuz... Naklettiğimiz bu hadiseyi hiç mi okumadınız, hiç mi duymadınız? Hem bakın, bir sahabe de değil, onlarca sahabe tevessül ediyor... 

Hem bu nasihati, küçük bir sahabe değil, Hz. Aişe gibi fakih ve muhaddis bir sahabe veriyor. Onların bu tevessülüne karşı ne diyeceksiniz... Hem hadisin ravilerindeki kuvveti işittiniz, bu hadise nasıl karşı koyacaksınız?.. 

Önünüzde iki yol var. Bu iki yoldan birini tercih etmek zorundasın. Ya, hem Hz. Aişe hem de diğer sahabeler yanlış yaptı, hepsi birden şirke düştü; bu hadiseyi kitaplarında naklederek kabul eden hadis imamları da müşriktir, diyeceksiniz ya da tevessülü kabul edeceksiniz. Başka bir yolunuz yok... 

Bizler tevessülü caiz kabul ediyor ve başta sahabeler olarak bu ümmetin alimlerini şirkten tenzih ediyoruz. Artık siz ne isterseniz onu yapın... Kırk sayfaya yakın size delil gösteriyoruz. Önce Kur’an'ın ayetlerini gösterdik, sonra Peygamber Efendimizin hadislerini naklettik. Şimdi de sahabe uygulamalarından Üçüncü örneği verdik. Daha başak örnekler de verecek ve sonra da icmayı göstereceğiz. Artık bu kadar delilden sonra birisi hâlâ tevessülün şirk olduğunda ısrar ederse, biz de ona şu ayeti okuruz: من يضلل الله " Allah kimi saptırırsa", فلا هادي له "artık ona hidayete edecek yoktur."

Sahabenin uygulamasına dair Üçüncü örneğimizi de bu şekilde tamamladık. Bir sonraki Dördüncü örneği nakledeceğiz

DÖRDÜNCÜ ÖRNEK

Sahabe Efendilerimizin tevessül ettiğine dair Dördünvü örneği İmam Taberani Hazretleri “Mu'cemu-l Sagir”de şöyle zikretmiştir: 

Bir adam, halifeliği döneminde Hz. Osman'a bir ihtiyacı için gidip geliyordu. Hz. Osman ise ona iltifat etmiyor, hacetine bakmıyordu. Adam, İbnu Huneyf ile karşılaştı ve Hz. Osman'ı ona şikayet etti. İbnu Huneyf ona şöyle dedi: 

"Abdest yerine git, abdest al, sonra mescide gidip hemen iki rekat namaz kıl, sonra da şöyle dua et:

 'Ey Allah'ım, ben rahmet nebisi olan Nebin Muhammed ile sana yöneldim ve senden istiyorum. Ey Muhammed! Ben ihtiyacımın görülmesi için seninle Rabbime yöneliyorum...'  

Böyle dedikten sonra da hacetini söyle..."

 Adam gitti ve hemen dediğini yaptı. Sonra da Hz. Osman'ın kapısına geldi. Kapıcı geldi, onun elinden tuttu ve Hz. Osman'ın yanına soktu. Hz. Osman onu yaygı üzerine oturttu ve "Hacetin nedir?" dedi. O da hacetini söyledi. Hz. Osman da hacetini yerine getirdi ve: "Hacetini şimdiye kadar neden anlatmadın, hangi ihtiyacın olursa bize gel." dedi. Sonra adam onun yanından çıktı ve İbnu Huneyf ile karşılaştı. Ona: "Allah hayırlı mükafat versin. Ne ihtiyacımı görüyor ne de bana iltifat ediyordu. Nihayet sen onunla benim hakkımda konuştun." dedi. Bunun üzerine İbnu Huneyf şöyle dedi: 

Vallahi ben onunla konuşmadım. Fakat bir vakit Resulullah'ın yanına varmıştım, ona kör bir adam gelip körlüğünden şikayet etmişti. Bunun üzerine Resulullah (asm) ona: "Sabreder misin?" buyurdu. Âmâ: "Ya Resulallah, Benim çekip götürecek adamım yok. Körlük bana meşakkat verdi." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asm): "Abdesthaneye gidip abdest al, sonra iki rekat namaz kıl, sonra da bu duaları oku." dedi. İbnu Huneyf şöyle davam etti: "Vallahi ayrılmamıştık ve sözümüz uzamamıştı ki, adam yanımıza geldi. Onda sanki hiçbir zarar ve keder yoktu..." 

Bu hadisi, Ravh İbnu'l-Kasım'dan Şebib İbnu Said el-Mekki rivayet etmiştir ki, O, hadiste sika, yani güvenilir bir ravidir... Yine bu hadisi, Hz. Şu'be de Ebu Cafer el-Hatmi'den rivayet etmiştir. O da hadis ilminde güvenilir kabul edilmiştir. Yine bu hadisi, Hâkim ve Heysemi gibi hadis hafızları da sahih kabul etmişlerdir. İmam Beyhaki "Delailü-n Nübuvve”de; İmam Taberani "el-Kebir”de bu hadisi rivayet etmişlerdir. İmam Taberani'nin, bu hadisi sahih bulmasından sonra artık söylenecek bir söz yoktur. 

Bu hadisten çıkan netice şudur: Sahabe Efendilerimiz açıkça tevessül etmiş ve tevessülü şirk görmemiştir. Sahabelerin şirk görmediği bir şey, şirk değildir. Tevhidin ve şirkin ne olduğunu onlardan daha iyi kimse bilemez, zira onlar tevhidi, bizzat Peygamber Efendimiz (asm)'dan öğrenmişler ve Efendimizin rahle-i tedrisinde yetişmişlerdir. Tevessülü şirk kabul etmek, Sahabeleri şirke düşmekle itham etmektir. Resulullah'ın o güzide sahabelerine şirki isnad eden, ne bu dünyada ne de ahirette felah bular... 

Sahabenin tevessül ettiğine dair Dördüncü örneğimizi burada tamamlayalım. Bir sonra Beşinci  örneği nakledeceğiz...

BEŞİNCİ ÖRNEK

Sahabe Efendilerimizin tevessül ettiğine dair Beşinci örneği, İbni Teymiye'nin bir talebesi olan büyük müfessir İbni Kesir'den dinleyeceğiz.  Hafız İbni Kesir'in naklettiğine göre;

 Yemame savaşında Müslümanların şiarı, يَا مُحَمَّدَاهُ   sözü idi. Bu söz, "Ey Muhammed, imdadımıza yetiş" manasındadır. Halid İbni Velid de bu sözü söyleyenlerdendir. Bu söz, hem tevessüldür, hem de istigase, yani "doğrudan yardım istemek"tir... 

Tevessülü inkar edenler, "Sahabeler tevessül etmemiştir." diyorlar. Alın size sahabe tevessülü... Hem de bir kişi değil, bir ordu tevessül ediyor... Bu ordunun içinde Halid b. Velid de var... Hem sadece tevessül de değil, aynı anda istigase, yani doğrudan yardım isteme... Bu haberi nakleden zat da sizin en çok kabul ettiğiniz alimlerden İbni Kesir. İmamınız olan İbni Teymiye'nin talebesi Hafız İbni Kesir...

Biraz Arapça bilenler için, Yemame savaşında Müslümanların söylediği يَا مُحَمَّدَاهُ   sözünü tahlil etmek istiyorum: يَا مُحَمَّدَاهُ   sözündeki  يَا  nida olup, "ey" demektir. "Muhammed" kelimesi münadadır. Yani kendisine seslenilen kişidir. Münadadan sonra gelen elif, elif-i istigase, yani yardım isteme elifidir. Buna göre, يَا مُحَمَّدَاهُ  sözünden çıkan mana "Ey Muhammed imdadımıza yetiş, bize yardım et." şeklinde olur.

Sizleri biraz tebessüm ettirecek bir şey nakledeyim:

 Tevessülü inkar edenler, Yemame savaşına katılan Müslümanların, "İmdadımıza yetiş ey Muhammed." manasındaki  يَا مُحَمَّدَاهُ   sözleri karşısında söyleyecek bir şey bulamayınca saçmalamaya başladılar ve dediler ki: يَا مُحَمَّدَاهُ   sözünü sahabeler parola olarak kullanıyorlardı, yoksa Resulullah'tan yardım istemiyorlardı... 

Şimdi onların bu komik sözlerine cevap olarak deriz ki: Size göre şirk olan bir kelimeyi, sahabeler parola olarak mı kullanıyordu? Sahabe, şirk olan bir kelimeyi nasıl parola olarak kullanır... Hem bunun parolayla ne ilgisi var. Parola karşılıklıdır. Mesela, birisi "güneş" der, diğeri "ay"... İnsanlar parolayı, birbirlerini tanımak için kullanırlar... "Yetiş Ey Muhammed" manasındaki يَا مُحَمَّدَاهُ   sözünü nasıl parola kabul edersiniz?.. 

Yahu sizin hadi hiç ilminiz yok, iyi de aklınızda mı yok... Sahabelerin birbirlerini tanımak için, şirk olan bir sözü kullanabileceğine nasıl ihtimal veriyorsunuz?.. O halde size göre, yine parola olarak "Yetiş ya Uzza, yetiş ye Menat" gibi sözler de söylenebilir ve putlardan medet istenebilir. Bunu kabul ediyor musunuz?.. Aklınızı başınıza alın, "Yetiş Ey Muhammed" manasındaki يَا مُحَمَّدَاهُ   sözü, bir parola değil, bir tevessül ve istigasedir. Ve bu sözü bütün bir ordu söylemiştir... 

Şimdi, tevessülü inkar edenlere soruyorum: Halid b. Velid dahil, Yemame savaşına katılan bütün müslümanlar şirke mi düştü, müşrik mi oldu?.. Onlar nasıl olur da bütün ömürlerini Peygamber Efendimiz (asm) ile geçirmelerine rağmen tevessülün şirk olduğunu öğrenememişler?.. Halid b. Velid gibi bir İslam kahramanı nasıl müşrik olur?.. Onlar mı müşrik oldu, yoksa siz mi yanılıyorsunuz?.. 

Gelin, sahabeye müşrik demekten vazgeçin! Bizden uyarması, hidayet ve tevfik Allah'tandır.

Sevgili kardeşlerim, eserimizin bu bölümüne kadar kırk sayfadan fazla yazıyoruz. Tevessülün caiz olduğunu, önce Kur'an ayetleriyle, sonra hadis-i şeriflerle, daha sonra da sahabelerin uygulamasıyla ispat ettik. Daha gösterebileceğimiz başka sahabe uygulamaları da var. Ancak bu bölümü daha fazla uzatmaya gerek duymuyoruz. Bir sonraki bölümde, başta dört mezhep imamları olarak alimlerin bu konudaki icmaını göstereceğiz...

İCMANIN BEYANI

Eserimizin bu bölümüne kadar, tevessülün caiz olduğunu önce Kur'an ayetleriyle, sonra Peygamber Efendimiz (asm)'ın hadis-i şerifleriyle ve daha sonra da sahabe efendilerimizin uygulamalarıyla ispat ettik. Şimdi ise bu konudaki icmaı, yani İslam alimlerinin ittifakını beyan edeceğiz. Zira sabit bir kaidedir ki, bir meselede ihtilaf edilse, söz hakkı, o fennin alimlerine aittir. Büyük bir hastalığın tedavisinde, küçük bir doktorun sözü, büyük bir mimarın sözüne tercih edilir...

 Madem meselemiz tevessüldür ve tevessül dinin bir meselesidir, o halde bu konuda söz hakkı, müçtehitlerin, allamelerin ve hadis hafızlarınındır. Onların sözü yanında bir başkasının sözü, gök gürültüsü yanında sivrisineğin vızıltısı gibi sönük kalır... 

Şimdi İslam alimlerinin tevessül hakkındaki sözlerine kulak verelim:

Hanefi Mezhebinin kurucusu olan İmam-ı Azam Hazretleri tevessülü caiz kabul eder. İmam-ı Azam Hazretlerinin görüşünü bir sonraki bölümde detaylı bir şekilde tahlil edeceğimizden dolayı; burada görüşünün detayına girmiyor ve sadece caiz kabul ettiğini beyanla yetiniyoruz.

Şafi Mezhebinin kurucusu olan İmam Şafi Hazretleri bizzat kendi yaptığı tevessüllerden bahsederek şöyle der: 

Ehl-i Beyt, yani Peygamberimizin ailesi, benim aracım ve onunla aramdaki vesilemdir. Onların vesilesiyle yarın amel defterimin sağ elimden verileceğini umuyorum. (İmam Şafi, Divan, Beyrut: Daru'l-fikir, 2005)

Yine İmam Şafi Hazretleri şöyle der: “

“Bir ihtiyacım olduğunda iki rekat namaz kılar ve İmam-ı Azam'ın mezarına gidip orada dua ederdim. Onun bereketiyle ihtiyacım hemen karşılanırdı.” (El-Heysemi, el-Hayratü’l-Hisan, s. 94)

Yine İmam Şafi Hazretleri şöyle der: 

Ben, İmam-ı Azam'ın kabrini ziyarette çok bereket buldum. Her gün onun kabrini ziyaret etmek itikadındaydım. Kendime bir ihtiyaç arız olunca hemen menzilimde iki rekat namaz kılıp onun kabrine giderdim. Onun kabri yanında hacetimi Allah Teala'dan dilerdim. Aradan çok zaman geçmeden hacetim kaza olurdu. (Sahih-i Buhari Mustasarı Tecrid-i sarih tercümesi, IV, 197)

İmam Şafi'nin talebelerinden Rebi b. Süleyman şöyle anlatır: 

“Bir gün İmam Şafi bana; Rebi, bu mektubu al, Ahmed b. Hanbel'e götür. dedi. Ben mektubu Ahmed b. Hanbel'e götürdüm. Ahmed b. Hanbel mektubu okuduktan sonra çok sevindi. Üzerindeki gömleği çıkarıp bana hediye etti. Mektubun cevabını İmam Şafi'ye getirdim. İmam Şafi bana: Sana hediye edilen gömleği alıp seni üzmek istemeyiz. Ancak hiç olmazsa onu bir suya batır ve o suyu bize ver ki, biz de o gömleğin bereketine böylece ortak olalım. dedi." (İbnu’l-Cevzi, Menakibu’l-İmam Hanbel, s. 609) 

Dikkat edilecek bir husus, bu kıssayı eserine alıp bize nakleden İbnu'l-Cevzi, tevessülü kabul etmeyenlerin en çok itibar ettiği alimlerdendir. 

Şimdi de Maliki mezhebinin kurucusu İmam Malik Hazretlerinin tevessüle bakışını nakledelim:

 İbni Humeyd'in bildirdiğine göre, Abbasi Halifesi Ebu Cafer hac ziyaretinde Medine'ye gittiği zaman Hz. Peygamberin kabrine vardığında orada bulunan İmam Malik'e: "Ya Eba Abdillah, yönümü kıbleye mi dönüp dua edeyim?" dediğinde, İmam Malik: 

"Niçin yönünü Peygamberimizden çevireceksin? Halbuki O, senin baban Âdem (as)'ın vesilesidir. Bilakis Resulullah'a dön. Onun şefaatini iste." demiştir. 

Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed İbni Hanbel Hazretleri de tevessül hakkında şöyle der: 

“Yağmur kesilince dua edene, Peygamber Efendimiz’le tevessülde bulunması müstehaptır.” (İmam Mirdavi,el-insaf marifeti'r racih mine-l hilaf)

Ahmed İbni Hanbel'in oğlu Abdullah, babasının Peygamber Efendimizin saçıyla tevessülde bulunduğunu, onu öptüğünü ve suyun içine daldırdığını, kaptaki suyu şifa niyetiyle içtiğini söylemiştir. (ez-Zehebi, Siyeru'l alemi'n-nübela, XI / 212)

Ebubekir el-Marvazi der ki: Ahmed İbni Hanbel her ibadet ettiğinde Peygamber Efendimize tevessül ederek şu sözleri söylerdi: Ey Allah'ım, ben sana senin peygamberinle, rahmet Peygamberin Muhammed (asm)'la dönüyorum.” (Mensek)

Gördüğünüz gibi, Ahmed İbni Hanbel Hazretleri, hayatta olmayan Peygamberimize tevessül ediyor. 

İbni Teymiye, tevessülü inkar edenlerin imamıdır ve tevessülü inkar onunla başlamıştır. İşte bu İbni Teymiye'nin çokça övdüğü büyük alim İmam Subki, tevessülün müstehab olduğuna dair dört mezhebin naslarını "Şifaü-s sikam fî ziyaret-i hayri-l enam" adlı kitabında geniş olarak açıklayıp kendisi de tevessülü caiz görmüştür. İmam Subki Hazretleri bu makamda şöyle der: 

“Şunu bil ki, Peygamber Efendimiz (asm) ile tevessül etmek, ondan istigasede bulunmak ve Onu Allah'a karşı aracı koymak hem caizdir, hem güzeldir. Ve bunun caiz olması her dindar kimse için bilinen hususlardandır. Tüm dinler arasından da hiç kimse bunu inkar etmemiştir. Bunu inkar İbni Teymiye ile başlamıştır.” 

Gördüğünüz gibi, İmam Subki'nin beyanına göre, İbni Teymiye'ye kadar hiçbir alim tevessülü inkar etmemiştir. İbni Teymiye Hicri 661'de doğmuştur. Demek Peygamber Efendimizin asrı dahil, yaklaşık 700 sene, tevessülü inkar eden tek bir zat olmamıştır.

 Yani şimdi bu din, 700 sene -hem de en iyi anlaşıldığı, en mümtaz allamelerin yaşadığı 700 sene- yanlış mı yaşanmış? 700 sene boyunca haram olan bir amel, helal mi kabul edilmiş? Şirk olan bir iş, iman mı zannedilmiş? Ve başta sahabeler, dört mezhep imamı ve diğer müçtehitler bunun farkına varamamışlar mı? Bu ihtimali kim kabul edebilir... 

Buraya kadar yaptığımız izahtan, dört mezhebin kurucu alimlerinin tevessülü kabul ettiği ve bizzat kendilerinin uyguladığı anlaşılmış oldu. Şimdi başka alimlerin sözlerinden nakiller yapalım:

İbni Hacer el-Heytemi şöyle diyor: İbni Teymiye'nin kötü eyleminden önce bu dünyada hiç kimse Resulullah'la tevessül ve istigaseye karşı gelmemiştir. (Cevher el münezzem fi ziyaretul kavril mükerrem, s. 171)

Yine İbni Hacer el-Heytemi "el-Cevheru’l-munazzam" isimli eserinde, ölülerden yardım istemekten bahsediyor ve bunun caiz olduğunu söylüyor ve şöyle diyor: Peygamber Efendimizden hayatında olduğu gibi vefatından sonra da ihtiyaçların giderilmesi için dua istenebilir. Bu, hakkında icma olan mütevatir haberlerin bulunduğu bir husustur. 

İbni Abidin Hazretleri şöyle diyor: Ben Allah Teala'ya; Peygamber Efendimiz (asm) ile itaat ehlinden her muazzam makam sahibiyle ve İmamımız İmam-ı Azam ile tevessül ederek, lütuf ve kereminden bu işi bana kolay eylemesini, doğru ilham buyurmasını, kusurlarımı bağışlamasını, hatalarımı af etmesini niyaz eylerim. (Reddül Muhtar, V/540)

Vehhabilere Vehhabi denilmesi, görüşlerinin kaynaklarından birinin de Muhammed b. Abdulvahhab olmasından dolayıdır. Muhammed b. Abdulvahhab, Vehhabilerin itikatta imamlarından biridir. İşte bu zat, "Mecmûatü’l-Müellefat" isimli eserinde şöyle diyor: 

“Birisi dua ederken, Allah'ım, ben senden peygamberlerin ya da salih kullarının vesilesi ile şunu şunu istiyorum. diye dua ederse, sadece Allah'a dua ettikten sonra, herhangi bir kabrin yanında dua ediyor olsa bile, bu bizim reddettiğimiz bir şey değildir..." 

Muhammed b. Abdulvahhab'ın bu sözleri, tevessülün ona göre de caiz olduğunu göstermektedir. (Mecmûatü’l-Müellefat, III. Kısım, s. 68)

İmam Kudame Hazretleri, Peygamberi ziyaret adabında şöyle diyor: Kabrin yanına giderek şöyle söylenir: Günahlarımdan tövbe ederek sana geldim ve seni Allah katında vesile ve şefaatçi kıldım. (el-Muğni, Maa-iş Şerh, 3/258)

Tevessülü kabul etmeyenlerin de itibar ettikleri büyük alimlerden Ferec b. El-Cevzi ki, İbnül-Cevzi ismiyle meşhur olmuştur. -Bu zat, İbni Teymiye'nin talebesi olan “İbnu'l-Kayyim el-Cevziyye”den bir asır önce yaşamıştır, bu zat ile karıştırılmasın- Ferec b. el-Cevzi der ki: Nefsimi terbiye edemedim. Bazı salih kişilerin kabrine gidip onları aracı yapıp düzelmem için dua ettim. (Ebu'l Ferec el-Cevzi, Saydu’l-Hatır) 

İmam Şekvani şöyle diyor: Allah Teala'ya fazilet ve ilim sahibi zatlarla tevessül etmek, hakikatte onların salih amelleri, faziletleri ve meziyetleriyle tevessül etmektir. Zira fâzıl zat, ancak yaptığı amellerle faziletli olur. (ed-Dürrü'n-Nedide, s. 5-6) 

Vehhabilerin en büyük İmamlarından İbnu'l-Kayyum, "Kitabu'r-Ruh” isimli eserinde, "Artık gözü Allah ile görür, kulağı Allah ile işitir." hadisini izah ederken şöyle diyor: 

“Yüce Allah, bu kudsi hadiste, kendisine yaklaşan kuluna olan sevgisinin faydalı olacağını belirtmiştir. Allah, kulunu sevince; kulağına, gözüne, eline ve ayağına yaklaşır. Artık gözü Allah ile görür. Kulağı Allah ile duyar. Onunla tutar, onunla yürür. Kalbi, eşyaların gerçeklerinin belirtildiği saf ayna gibi olur. Ferasetinde oldukça az yanılır. Çünkü kul Allah ile varlığa bakınca, onu olduğu gibi görür. Allah ile işitince, onu olduğu gibi işitir.”

“İşte kamil bir veli, darda kalıp kendisinden yardım isteyen bir mümine, ilahi izinden sonra, mesafe ne olursa olsun, Allah'ın izni ve dilemesiyle, dünyanın en uzak mesafesindeki bir insanı görebilir. Uzaktakinin sesini işitip Allah izin ve güç verirse yardım da edebilir. Bu, Allah'ın dilediği kullar için kolay ve mümkündür...”

 İbnu'l-Kayyum yine aynı eserinde ölülerin bir takım tasarruflarda bulanabileceklerini ve dirilere yardım edebileceklerini söylemektedir... Bunu söyleyen, tevessülü inkar edenlerin imamı olan İbnu'l-Kayyum... İmamınız böyle diyor, siz imamınıza bile muhalefet ediyorsunuz. Daha size ne söylenir...

Bu dersimizde, başta dört mezhep imamı olarak alimlerin bir kısım sözlerini işittiniz. Bir kısım alimlerin sözlerini de hadislerin izahında nakletmiştik. Daha fazla nakil yapmaya herhalde gerek yok. Zaten hicri ilk 700 senede tevessülü hiçbir alimin reddetmediğini ve tevessülü inkarın İbni Teymiye ile başladığına da belirttik. 

Şimdi bizim yazımızı okuyanların önünde iki yol var;

 Birinci Yol şudur: Tevessülü inkar edenlerin sözlerini kabul ederek, tevessülü şirk kabul etmeye devam edecekler. Ancak bilsinler ki, bunu yaptıklarında, başta dört mezhep imamı olarak, sahabeler de dahil, ilk yedi asırda yaşamış bütün alimlerin müşrik olduğunu kabul etmek zorunda kalacaklar. Zira İbni Teymiye'ye kadar 700 sene tevessülü bütün alimler caiz kabul etmiştir. Sadece ilk yedi asırda değil, o asırdan sonra bu zamana kadar da bütün Ehl-i sünnet alimleri tevessülü caiz görmüştür. 

Şimdi tek bir İbni Teymiye'nin sözünü, bu kadar allame ve müçtehide tercih edebiliyorsanız ve onların tamamını şirke düşmekle itham edebiliyorsanız, tevessülün şirk olduğu görüşünüze devam edebilirsiniz. Bunu yapabilene bizim daha söyleyecek bir sözümüz yoktur... 

İkinci Yolunuz ise şudur: Bütün İslam alimlerinin isabet ettiğini ve İbni Teymiye'nin yanıldığını kabul etmektir. Bizler bu seçeneği kabul ediyor ve Ehl-i sünnet alimlerinin peşinden gidiyoruz. Ve inanıyoruz ki, onların peşinden giden zarar etmez... 

Sözü daha fazla uzatmayalım ve eserimizin icma bölümünü burada tamamlayalım. Bundan sonraki kısımda, tevessülü inkar edenlerin sözde delillerine cevap vereceğiz...

BİRİNCİ SORU VE CEVABI

Yazımızın bu bölümüne kadar, tevessülü hem ayet-i kerimelerle, hem hadis-i şeriflerle hem sahabe uygulamalarıyla hem de alimlerinin bu konudaki ittifakını beyanla ispat ettik. Yazımızın bundan sonraki kısmında, tevessülü inkar edenlerin sözde delillerine cevap vereceğiz. 

Cevabını vereceğimiz Birinci delilleri şu: Onlar diyorlar ki:

“İmam Azam Hazretleri tevessülü mekruh görmüştür. Yine İmam Alusi Hazretleri de tevessülü caiz görmemiştir. Bu iki büyük İmamın tevessülü caiz görmemesi, tevessülün caiz olmaması için kâfi bir delildir...”

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre hem İmam-ı Azam Hazretleri hem de İmam Alusi Hazretleri tevessülü çirkin görmüş. Onların bu sözlerine cevap verdiğimizde, onların hakikatleri gizledikleri ve delil göstermedeki acizlikleri ayan beyan ortaya çıkacaktır. Çünkü mesele, hiç de onların dediği gibi değildir. Dilerseniz önce meseleyi izah edelim, sonra konuyu nasıl çarpıttıkları üzerinde konuşalım.

Önce İmamı Azam Hazretlerinin böyle bir sözü var mıdır, ona bakalım. Evet, İmam-ı Azam Hazretleri şöyle der: "Dua eden kimsenin, 'filanın hakkı için veya nebilerin ve resullerin hakkı için veya Beytü’l-Haram'ın ve Meş'ari’l-Haram'ın hakkı için senden istiyorum.' demesi mekruhtur..."

 Demek İmamı Azam Hazretleri, "hakkı için" denilerek yapılan duaya mekruh görmüştür. İyi ama bunun sebebi nedir? Niçin "hakkı için" denilerek yapılan duayı mekruh kabul etmiştir?..

Bunun sebebi, İmam Azam Hazretlerinin Mutezileyi reddetme niyetidir. Zira Mutezileye göre, bir kişinin yaptığı hayırlı bir işten dolayı, Allah'ın o kişiyi sevap vermesi vaciptir. Mutezile, mükafat vermeyi Allah'a vacip görür. İşte İmam Azam Hazretleri, Mutezilenin bu görüşüne reddiye olarak, "hakkı için" denilmesini mekruh görmüştür. Zira hiçbir mahlukun Allah üzerinde bir hakkı yoktur... 

Ama İmamı Azam Hazretlerine göre, "hürmetine veya hatırına" denilerek istemek caizdir. Yine "hakkı için" derken, "hürmetine" manası kastediliyorsa, bu da caizdir. 

Demek İmamı Azam Hazretleri tevessülü reddetmiyor, sadece Mutezilenin, "İyiliğe karşı Allah'ın mükafat vermesi vaciptir." sözüne reddiye olarak, Allah'a hiçbir şey vacip değildir, hiçir varlığın Allah üzerinde bir hakkı olamaz diyor. Ve Mutezilenin bu yanlış görüşünü vehmettirebilir zannıyla, tevessülde "hakkı için" demeyin, "hürmetine" deyin diyor. Ve yine diyor ki, ameller niyete göredir, eğer "hakkı için" derken, "hürmetine" manasını kastediyorsanız, bu da caizdir...  

Yaptığımız bu izahın aynısını Hanefi alimlerinden Aliyyül-Kari Hazretleri yapar ve "Fethu'l babi'l inaye" isimli eserinde şöyle der: 

"İmam-ı Azam'ın 'hakkı için' sözüne mekruh demesi,hak sözüne vaciplik ve mecburiyet manası yüklendiği takdirdedir. Zira vaciplik ve mecburiyet manasında, hiç kimsenin Allah üzerinde bir hakkı yoktur. Eğerhakkı için sözü, hürmet manasında olursa, bunu kullanmak caizdir." (Fethu'l babi'l inaye, II/30) 

Aliyyül-Kari Hazretleri böyle derken, aynı izahı İbni Abidin Hazretleri de yapmıştır. Hanefi uleması, İmam-ı Azam'ın sözünü bu şekilde izah etmişlerdir. Bir Hanefi'ye düşen, mezhep imamının sözünü, Hanefi mezhebin alimlerinin izah ettiği şekilde anlamaktır, yoksa mezhepsizlerin izah ettiği gibi anlamak değildir... 

Sözün özü, İmam-ı Azam Hazretleri tevessülü değil; mecburiyet manasına atfedilen "hakkı için" özünü kerih görmüştür. "Hatırı ve hürmeti" kastıyla yapılan duayı ya da "hakkı için" derken, “hürmetin” kastedildiği duayı caiz görmüştür... 

Şimdi gördünüz mü, bu mezhepsizler sözleri nasıl çarpıtıyor, alimlere nasıl iftira ediyor ve hakikatlerin üzerini nasıl örtüyor... Eğer yaptığımız bu izahı bilmiyorsanız, onların iftira olan sözlerini doğru kabul eder ve: "Vay be İmam-ı Azam da tevessüle caiz değil demiş." dersiniz. Halbuki gördüğünüz gibi, İmam-ı Azam Hazretleri başka bir şeyden bahsediyor ve Mutezileye reddiye yapıyor... 

Bu izahla iki şey öğrenmiş oluyoruz: 

1. İmam-ı Azam Hazretlerinin tevessülü caiz gördüğünü,
2. Bu mezhepsizlerin, sözlerini ispatlayabilmek için her türlü yalanı söyleyebileceğini... 

Bu iki maddeyi de iyi kavrayalım ki, onların her sözüne itimat etmeyelim.

Şimdi de İmam Alusi Hazretlerinin tevessülü kabul etmediği sözlerine geçelim. İmam Alusi Hazretleri, “Ruhu'l-Meani” isimle eserinde, Peygamber Efendimizin zatı ve makamı ile tevessül edilebileceğini beyan ediyor. (Alusi, Ruhu’l- Meani, VI/128) Yine aynı eserde, Allah katında üstün bir yeri olduğu kesin bilinen kimse ile de tevessül edilebileceğini söylüyor. Yani İmam Alusi'ye göre, "dostlarının hatırına" denilebilir, ancak "dostun Ahmed Efendi hatırına" denilemez. Çünkü Ahmed Efendinin Allah katında rütbesi var mı yok mu  bilinmiyor. Bu yüzden onunla tevessül Allah'a karşı bir cürettir...

 İmam Alusi böyle diyor. İmam Alusi'ye şöyle cevap verilebilir: "Burada hüsnüzan asıldır. Müminin cenaze namazında mümine şahitlik etmesi de bu hüsnüzanna binaendir. En fazla, olsa olsa kişi yanılmış olur, yanılmış olsa da bir zarar yoktur ve endişe yersizdir..." 

Gördüğünüz gibi, İmam Alusi Hazretleri tevessülü inkar etmiyor, Allah katında makamı belli olmayan kişiyle tevessülü reddediyor. Bunun da cevabını verdik... 

Yine İmam Alusi Hazretleri, “Ruhu'l- Meani” isimle eserinde şöyle demektedir: 

"Allah-u Teala bazen dostlarından dilediklerine, ölmeden önce olduğu gibi öldükten sonra da dilediği kerameti verir. Allah-u Teala hastayı iyileştirir, boğulmakta olanı kurtarır, düşmana karşı yardım eder, yağmuru yağdırır ve bunu o kula keramet olarak verir." (Ruhu'l-Meani, VI/128)

İşte İmam Alusi Hazretleri böyle diyor. Hani İmam Alusi tevessülü inkar ediyordu?.. Bu yaptığımız nakiller, Hazretin kendi eserinden yapıldı. Ne dediği ayan beyan bellidir... Eğer İmam Alusi Hazretlerinin tevessülü reddettiğine dair bir sözü varsa, muhtemelen bunun manası; “Allah hatıra getirilmeksizin ve yapılan yardımın Allah'tan değil de kuldan bilindiği tevessüldür.” Zaten böyle bir tevessül, diğer alimlere göre de caiz değildir. Bu bahsi, bir sonraki bölümde detaylı bir şekilde işleyeceğiz. Bu yüzden bu bahsi burada açmıyoruz.

Sözün özü, ne İmam-ı Azam, ne İmam Alusi ve ne de İbni Teymiye'ye kadar, yedi asır boyunca hiçbir alim tevessülü reddetmemiş ve caizliği konusunda en ufak bir tereddüt oluşmamıştır. Selefin hiçbir kitabında, tevessülün caiz olmadığına dair bir beyan bulamazsınız...

 Dilerseniz, Birinci sorunun cevabına burada noktayı koyalım ve şimdi tevessülü reddedenlerin İkinci deliline geçelim.   

İKİNCİ SORU VE CEVABI

Tevessülü inkar edenlerin en çok dillendirdikleri söz, Allah'tan başkasından yardım istenmez. sözüdür. Delillerini şöyle sunarlar ve derler ki: 

Fatiha suresinde "Ancak senden yardım dileriz." buyrulmuştur. Tevessül ise, Allah'tan başkasından yardım dilemektir... Yine Âl-i İmran suresinde, yardımın ancak Allah katından olduğu beyan buyrulmuştur. Tevessül ise, yardımı Allah'tan başkasının katında aramaktır... Yine hadis-i şerifte, "İstediğin zaman Allah'tan iste, yardım dileyeceğin zaman da Allah'tan yardım dile." buyrulmuştur. Tevessül ise, Allah'ın gayrından istemek ve Allah'ın gayrından yardım dilemektir... 

İşte bu misaller gibi, tevessülü inkar edenler, Kur'an ve hadislerde geçen,yardımın sadece Allah'tan isteneceği ve ancak onun tarafından edilebileceğini beyan eden nasları delil getirirler ve tevessülün bu naslara zıt olduğunu beyanla, tevessülün caiz olmadığını söylerler...

Bizler bu derste, tevessülün, mezkur ayet ve hadislere zıt olmadığını kati bir şekilde ispat edeceğiz. Cevabımıza, "Yardım sadece Allah'tan istenir, başkasından istemek şirktir." diyenlere birkaç soru sorarak başlamak istiyoruz: 

Birinci sorumuz şu: Siz hasta olup doktora gittiğinizde, "Yardım et doktor, çok hastayım." demiyor musunuz?.. Hatta acı içinde hastaneye yetiştirilseniz, hastaneye girer girmez, "Yetiş doktor, yardım et doktor." diye bağırmaz mısınız?.. Şimdi siz, Allah'tan başkasından yardım istediğiniz için müşrik mi oldunuz?.. 

Ya da şöyle düşünelim: Siz: "Yardım et doktor." dediğinizde, doktor size: "Yardım ancak Allah'tandır, benden değil, Allah'tan yardım iste, benden yardım istemekle şirke giriyorsun." dese, ne dersiniz?..

 Ya da mesela: Doktor size bir ilaç yazsa, doktora: "İlaç kullanmak, şifayı Allah'tan başkasında istemek demektir. Şifa ancak Allah'tan gelir, ben ilaç içmem." mi diyeceksiniz?.. 

Ya da mesela arabanız bozuldu ve yolda kaldınız. Oradan geçenlere: "Arkadaşlar, şu arabayı itmemde bana yardım eder misiniz?" dediğinizde, Allah'tan başkasından yardım istediğiniz için müşrik mi oldunuz?... Ya da siz böyle dediğinizde, oradan birisi: "Yardım sadece Allah'tan istenir, Allah'tan yardım iste, bizden değil." dese, ne diyeceksiniz?.. Ya da mesela denizde boğulmak üzeresiniz. Bu durumda, "İmdat imdat!.. Kurtarın beni, yardım edin!.." diyerek sahildekilerden yardım istemeyecek misiniz? Ve yardım istediğinizde, Allah'tan başkasından yardım istediğiniz için şirke mi düşeceksiniz?.. Ya da yardım istediğinizde, oradan birisi: "Çok ayıp, Allah'la arana bizi sokma, direkt Allah'tan yardım dile, Allah'tan başkasından yardım dilemek şirktir." dese, ona ne diyeceksiniz?.. 

Misalleri çoğaltmak mümkündür. Eğer davanıza delil olarak gösterdiğiniz, "Yardım sadece Allah'tan istenir." mealindeki ayetleri mutlak kabul ederseniz; doktora gitmek, ilaç kullanmak ya da darda kaldığınızda birisinden yardım istemek şirk olacaktır. Bu mantıkla yola çıkıldığınında da dünyada şirke düşmeyen kimse kalmayacaktır... Çünkü insan, hayatının her safhasında, neredeyse her gün başkalarından yardım istemektedir ve buna mecburdur. Bir insandan yardım istemek şirk ise, dünyada tek bir tevhid ehli yoktur. Siz Kur'an'ı böyle mi anlıyorsunuz?

Şimdi de meseleye başka bir pencereden bakalım... 

Acaba, yardımın Allah katından olması hakikati, sebeplere yapışmaya engel midir?.. 

Mesela, sütü veren Allah'tır, öyleyse ineğe ne ihtiyaç var, keselim gitsin... Meyveyi yaratan yine Allah'tır, o halde ağaca ne ihtiyaç var, keselim ağacı gitsin... Yumurtayı veren de Allah'tır, öyleyse tavuğa ne ihtiyaç var, keselim tavuğu gitsin... Peki, sebepleri yok sayarak ineği, ağacı ve tavuğu kestiğimizde, sütümüz, meyvemiz ve yumurtamız olacak mıdır?.. Elbette olmayacaktır... Evet, sütü de meyveyi de yumurtayı da yaratan Allah'tır; ancak Allah sebepler ile iş görmektedir, hikmeti böyle iktiza etmektedir. Tevhid namına sebepleri inkar etmek, neticeden mahrum kalmanın sebebidir... Tevessül de sadece sebebe yapışmaktır. Yoksa neticeyi sebepten istemek değildir. 

Tevessül eden, hakikatte yardımı Allah'tan ister; tevessül ettiği zatı ise, o yardıma ulaşmak için bir vesile ve sebep kabul eder. Tevessülün, bundan başka hiçbir manası yoktur. Sebeplere yapışmak caiz ise, tevessül de caiz olmalıdır. 

Şimdi meseleye daha farklı bir pencereden bakalım: 

Eğer Kur'an ve hadislerdeki "Sadece Allah'tan yardım dileyiniz." hükmünü mutlak kabul ederseniz, benim şu sorularıma nasıl cevap vereceksiniz:

Âl-i İmran suresi 52. ayet-i kerimede, Hz. İsa, havarilerine, من انصاري الى الله   

 "Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?" diyerek, onlardan yardım istemiştir. Şimdi Hz. İsa başkasından yardım istedi diye müşrik mi oldu?.. Ya da bu durumda havariler şöyle mi demeliydi: "Ya İsa! Yardım ancak Allah'tan istenir, bizden yardım isteyerek müşrik olma..." Böyle mi demeliydiler?.. 

 Ya da Neml suresinin 38. ayet-i kerimesinde Hz. Süleyman,

 يَا أَيُّهَا المَلَأُ  "Ey ileri gelenler!" أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا  "sizden hanginiz onun tahtını bana getirir?" diyerek, Belkıs'ın tahtını uzak mesafeden getirmeleri için adamlarından yardım istemiştir. Şimdi Hz. Süleyman, Allah'tan başkasından yardım istedi diye müşrik mi oldu?.. Ya da adamları şöyle mi cevap vermeliydi: "Ey Süleyman, bir şey isteyeceğin zaman sadece Allah'tan iste, bizden istersen şirke düşersin..." Ama böyle dememişler. Kur'an'ın ifadesiyle "Yanında kitabın ilmi olan zat: Gözünü açıp kapatıncaya kadar onu getiririm." demiş ve o anda tahtı getirivermiş...

Misalleri çoğaltmamız mümkün, Kur'an bunun onlarca misaliyle dolu...

İşin özü şu: Peygamberler dahil, bütün insanlar başkasından yardım istemiştir ve bu, hayatın tabi akışıdır. Bunun zıddını düşünmek, yani kimseden yardım istenilmeyeceğini iddia etmek, önce akla muhalefettir. Mesele, başkasından yardım istememek değildir; mesele, yardım eden zatın başı üzerinde Allah'ın rahmetinin elini görmektir. Bu sırdandır ki, Hz. Süleyman: "Belkıs'ın tahtını kim getirebilir?" dediğinde, Kitabın ilmini bilen zat, onu bir anda getirmiş; bunu gören Hz. Süleyman da: هَذَا مِن فَضْلِ رَبِّي "Bu, Rabbimin fazlındandır." demiştir. Yani tahtı getiren zata minnet etmemiş, onun başı üzerinde rahmet-i İlahiyyenin elini görmüştür... Demek mesele, başkasından yardım istememek değildir; mesele, gelen her yardımın üzerinde Allah'ın izini görmektir. Yardımı ondan bilip, sadece ona minnet etmektir. Sebebe ve vesileye minnettar olmayıp, onlara sadece dua etmektir. Bunu yaptığınızda, kimden isterseniz isteyin, hakikatte Allah'tan istemiş ve yardımı ondan bilmişsinizdir. Bu caiz değildir de nedir?

Şimdi konuya daha farklı bir pencereden bakacağız. Şöyle ki: 

Dua iki kısımdır. Birisi kavli, diğeri fiili... Kavli dua, dil ile yapılan duadır. Fiili dua ise, kişinin sebeplere yapışarak lisan-ı hali ile yaptığı duadır. Mesela, bir çiftçinin tarlayı kazması fiili bir duadır ve lisanıhâl ile Allah'tan mahsul istemektir... 

Bir öğrencinin ders çalışması fiili bir duadır. Öğrenci, ders çalışmanın lisanıhâliyle Allah'tan muvaffakiyet ister... 

Yine doktora gitmek, ilaç içmek birer fiili duadır ve lisanıhâl ile Allah'tan şifa istemektir... 

Bunlar gibi, bütün sebeplere yapışmak, fiili bir duadır ve neticeyi yaratmasını Allah'tan talep etmektir...

 İşte tevessül de böyle fiili bir duadır ve neticeyi Allah'tan istemektir. Nasıl ki sebeplere yapışmak kişiyi şirke düşürmüyorsa, tevessül de kişiyi şirke düşürmeyecektir. Çünkü tevessül eden, hakikatte matlubunu tevessül ettiği kişiden istemez. Ve eğer istediği verilirse, bunu ondan bilmez. Tevessül ettiği zatı sadece bir sebep, tevessülü de fiili bir dua bilir... 

Biraz daha açacak olursak, mesela bir kişi darda kalsa ve "Yetiş Ya Hamza!.." dese, bu sözüyle şunu kasteder: 

"Ya Rabbi, kulun dardadır ki bunu en iyi bilen sensin. Kuluna yardım et. Ya Rab, senin âdetin, bu imtihan dünyasında sebepler ile iş görmektir. Bazen meleklerini, bazen ruhanilerini, bazen de ordularından başka birisini yardım etmesi için gönderirsin. Ya Rab, benim yardımıma Hz. Hamza'yı gönder. Bu sesimi ona işittir, halimi ona bildir, havlin ve kuvvetinle onu bana yardımcı gönder." demektir. 

Demek, "Yetiş Ya Hamza!.." diyen, sesini Hz. Hamza'ya duyuracak olanın Allah olduğunu bilir... Perdeyi kaldırıp halini ona gösterecek olanın Allah olduğunu bilir... Onun, ancak Allah'ın izin vermesiyle gelebileceğini de bilir. Demek o, "Yetiş Ya Hamza!.." sözüyle; yardımı yine Allah'tan ister; ve bu yardımı, Hz. Hamza kuluyla, yani onun eliyle kendisine ulaştırmasını talep eder... Yoksa "Yetiş Ya Hamza." dediğinde, Hz. Hamza'nın kendi kabiliyetiyle duyduğunu, Allah göstermeksizin gördüğünü, Allah'ın haberi olmadan bizatihi yardıma koştuğuna itikat etmez. Eğer böyle itikat ederse, bu şirktir, bunda şüphe de yoktur. 

Lakin Allah'ı tanıyan kim böyle tevessül eder?.. İlla, vardır derseniz, biz de: "O kimse şirke düşmüştür." deriz. Ancak o kişinin tevessül ve istigaseyi yanlış yapması, bunların haram olmasını gerektirmez. Burada yapılması gereken, o kişiye işin doğrusunu öğretmektir...

Şimdi konuya daha farklı, başka bir pencereden bakacağız. Bu pencere, Büyük Allame İmam Subki'nin tevessüle bakış penceresidir. 

İmam Subki tevessül ve istigaseyi, belagat ilmindeki mecaz-i akliye benzetmektedir. Mecazi akli: Fiilin, hakiki faile ve müessirine değil de o fiilin, mekan, zaman ve sebep gibi alakası olduğu şeye isnat edilmesidir. 

Bir daha tekrar edelim: Mecazi akli; fiilin, hakiki faile ve müessirine değil de o fiilin, mekan, zaman ve sebep gibi alakası olduğu şeye isnat edilmesidir. Mesela: 

Zilzal suresindeki,  وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقَالَهَا  "Yeryüzü ağırlıklarını çıkardığı zaman" ayetinde, ağırlıkları çıkaran Allah olduğu halde, fiil hakiki failine değil, fiilin mekanına isnat edilmiş ve ağırlıkları çıkarma fiili yeryüzüne nispet edilmiştir. Ancak herkes bilir ki, yeryüzünün bunu yapacak ne ilmi ne de kudreti vardır. Bu fiilin hakiki faili Allah'tır. Fiilin yeryüzüne isnadı ise, mecazi aklidir. Mecazi akli, belagatta bir sanattır. 

İşte istigase, yani Allah'tan başkasından yardım dilemek de böyledir. İstigase eden kişi, yardıma çağırdığı zatın hakiki fail olmadığını ve hakiki failin Allah olduğunu bilir. Yardımı Allah'a değil de şahsa isnadı, mecazi akli nevindendir... 

Hz. İsa'nın "Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?"; Hz. Süleyman'ın: "Bana onun tahtını kim getirebilir?" sözleri de bu manadadır.

 Demek, hakiki tevhid, başkasından yardım istememe değildir. Mecazi akli yoluyla başkasından yardım istenebilir. Hakiki tevhid, yardım ve inayeti, yardım istediği zattan ve tevessül ettiği kişiden değil, Allah'tan bilmektir. Tevessülü, sadece fiili bir dua görmektir. Sesini, yardıma çağırdığı zata duyuranın Allah olduğunu bilmektir. Halini ona gösterenin Allah olduğunu bilmektir. Onu yardıma gönderenin Allah olduğunu bilmektir. Allah izin vermezse, hiçbir kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanmaktır. 

Burada bir öz eleştiri de yapmak istiyorum: Maalesef bazı kardeşlerimiz tevessül ve istigaseyi, şeriatın müsaade ettiği sınırlar içinde yapmamakta ve tevessül ettiği zatı bizatihi mutasarrıf zannetmektedir. Bu büyük bir hatadır. 

Evet, tevessül ve istigase caizdir, ancak bazı şartlar dahilinde caizdir. Belki de bu Vehhabi zihniyeti, Ehl-i sünnete musallat eden ve kadere bu hususta fetva verdiren, bazı sofi meşreb kardeşlerimizin, tevessülü yanlış uygulamalarıdır. Burada bir daha açıkça ifade ediyoruz ki: Allah'ın izni ve iradesi olmadan bir yaprak dahi kıpırdayamaz. Bütün fiillerin faili, bütün yardımların Nâsırı, bütün işlerin müdebbiri yalnız ve yalnız Allah'tır. Tevessül edilen zat, sadece Allah'ın kulu ve sevgilisidir.

Tevessül eden, tevessül ettiği zat hürmetine istemeli; onu yardıma gönderecek olanın ancak ve ancak Allah olduğunu bilmeli ve matlubuna nail olmuşsa, bunu da Allah'tan bilmelidir. 

Bu şuna benzer: Elinizde bir aynanın olduğunu farz edin... Gökteki Güneş, o ayna vasıtasıyla sizde tecelli ediyor olsun. Yani Güneşin ışığı ve sıcaklığı, o ayna vasıtasıyla size ulaşıyor olsun... Bu durumda size sorsak: Aynada gözüken ışık ve sıcaklık, aynanın malı mıdır?.. Hayır, değildir... "O halde kır aynayı at." desem... Bu da olmaz... Evet, ışık ve sıcaklık aynanın malı değildir, ancak Güneş, bu ayna ile bende tecelli ediyor. Aynayı kırsam, Güneşten mahrum kalırım... O halde ne yapmalı?.. 

Yapılacak şu: 

1. Işık ve sıcaklık Güneşten bilinmeli,
2. Ayna muhafaza edilmeli,
3. Güneşe ait vasıflar, asla aynaya verilmemeli... 

İşte bu misalde olduğu gibi, Şems-i Ezel ve Ebed olan Rabbimiz de bazen lütuflarını ayna hükmündeki sebeplerle bize ulaştırır. Meyvenin, ağaçla; sütün koyunla, şifanın ilaçla ulaşması gibi... Ayna hükmündeki sebepleri muhafaza edeceğiz, ancak neticeyi asla onlara vermeyeceğiz. Eğer verirsek, aynada Güneşin aksini görüp, aynayı Güneş zanneden kişiye benzeriz. Hayır, ayna güneş değildir, sadece güneşin aksini yansıtan bir sebeptir... 

Şu alemdeki bütün ihsanlar, Allah'a aittir. O ihsanın bize ulaşmasına vesile olan maddi ve manevi sebepler ise birer aynadır. Aynayı muhafaza edelim, yani sebebe yapışalım, ancak ihsanı asla sebepten bilmeyelim; her sebep üzerinde, müsebbibu-l esbab olan, yani sebepleri yaratan Rabbimizin rahmet elini görelim. Tevessül ederken de bu kaideyi unutmayalım...

Sözü biraz uzattık. Dağılan sözü bir daha toparlayacak olursak:

 "Ancak senden yardım dileriz."
"Yardım ancak Allah katındandır."

 ayetleri ve emsali naslar, başkasından yardım dilemeyi değil, yardımı onlardan bilmeyi yasaklamaktadır. Tevessül eden, sadece Allah'tan yardım ister; tevessül ettiği zatı, o yardıma ulaşmak için bir sebep yapar... "Yetiş Ya Hazret!.." diyen de yine Allah'tan ister. Allah'tan, o zatı yardımına göndermesini talep eder. Tevessül ve istigasenin manası işte budur... 

Bu yazıyı birkaç defa okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü bu yazıda hem bir iman dersi yapılmış hem de tevessül ve istigasenin nasıl yapılması gerektiği anlatılmıştır. Bu ders, bu işin bel kemiğidir. Bu dersi anlayan, tevessülün şirk olmayacağını kolayca kavrar. Bu dersi bilmeyen, tevessülü şirke benzetir. Halbuki aralarında yerle gök arası kadar mesafe vardır... Her ne ise...

 Biz İkinci sorunun cevabını burada tamamlayalım ve şimdi Üçüncü sorunun cevabına geçelim...

ÜÇÜNCÜ SORU VE CEVABI

Tevessülü inkar edenlerin en çok başvurdukları yol, putlara ibadet eden müşrikler hakkındaki ayetleri gösterip; tevessül edeni, puta ibadet eden müşrike benzetmeleridir. Mesela şöyle derler: 

Zümer suresi 3. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

 "Allah'tan başka dostlar tutanlar şöyle derler: Biz onlara, bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz..." 

Bu ayetin beyanıyla, müşrikler Allah'a yaklaşmak için putlara ibadet ediyorlardı. Tevessül eden de Allah'a yaklaşmak için bir kula dua eder. Dolayısıyla tevessülün, puta tapmaktan bir farkı yoktur ve caiz değildir... 

İşte tevessülü inkar edenler, bu ayet gibi ayetler gösterip, bu söz gibi sözler söylerler. Gösterdikleri bütün ayetleri saymaya ihtiyaç yoktur. İşin özü, gösterdikleri bütün ayetlerin puta tapan müşrikler hakkında olduğudur. Onlara göre, puta tapan müşrikle, tevessül eden aynıdır.

Bizler bu derste, puta tapmakla, tevessül arasında hiçbir benzerliğin olmadığını kati bir şekilde ispat edeceğiz. Gerçi, benzerliğin olmadığını onlar da biliyorlar. Zaten kimin zerre miskal insafı varsa, ikisinin aynı olmadığına hükmeder. Lakin onların amacı, hakkı ortaya çıkarmak değil; Ehl-i sünnet itikadını bozmak olduğundan, alakasız her şeyi delil diye gösterebiliyorlar. 

Puta tapmakla, tevessül etmek tamamen birbirine zıt iki eylemdir. Aralarındaki farklardan bazıları şunlardır:

1. Putlar, Allah'ın düşmanıdırlar. Bu sebeple, Allah Teala putları cehenneme atacağını beyan etmiştir. Salih kullar ise, Allah'ın dostlarıdır ve Allah cenneti bahusus onlar için hazırlamıştır.

2. Puta tapan, putu ilah bilir. Tevessül eden ise, tevessül ettiği zatı, sadece Allah'ın salih bir kulu bilir.

3. Puta tapan, putu tasarruf sahibi bilir. Yani o putu; yaratma, besleme, öldürme gibi sıfatlarla mevsuf kılar. Halbuki tevessül eden, tasarruf sahibi olarak sadece Allah'ı bilir. Yaratan da öldüren de besleyen de Allah'tır. Tevessül ettiği zat ise, sadece Allah'ın rahmetine ulaşmak için bir vesiledir.

4. Puta tapan, putuna secde eder, onun önünde eğilir ve ona tazim gösterir. Tevessül eden ise, Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmez, kimseye secde etmez, kimseye tazim göstermez... 

Yahu biraz insaf, hiç putun önünde secde edenle, salih bir kula tevessül eden aynı mıdır?

5. Puta tapan, puttan ister. Tevessül eden ise Allah'tan ister. Tevessül ettiği zata, mecaz-i akli nevinden tevessül eder. Mecazi aklinin ne olduğunu bir önceki sorunun cevabında izah etmiştik...

6. Puta tapan, Allah'ı hatırına getirmez, onun ilahı ve sevgilisi o puttur. Tevessül eden ise, Allah'ı hatırına getirir ve Onu düşünür, onun ilahı ve sevgilisi Allah'tır. 

7. Puta tapan, putunu nihayet derecede kudretli her şeyi bilen, her şeyi duyan ve her şeyi gören kabul eder. Tevessül eden ise, tevessül ettiği zatı, nihayet derecede aciz bilir. Onun bilmesi, duyması ve görmesinin, ancak Allah'ın bildirmesiyle, duyurmasıyla ve gördürmesiyle olacağına itikat eder. 

8. Puta tapan, putun bizatihi kendi başına yardımına koşacağına inanır. Tevessül eden ise, tevessül ettiği zatın kendi başına yardım edemeyeceğini bilir; onu yardımına gönderecek olanın Allah olduğuna inanır. Ve şuna inanır ki, bütün yardımlar, ancak Allah'ın izni ve iradesiyle olur. Allah Teala bazen sebepsiz ve vesilesiz yardım eder, bazen de bir sebep ve vesile ile yardım eder. Tevessül eden, Allah'tan o sebebin, tevessül ettiği zat olmasını istemektedir. Yoksa, yardımı asla tevessül ettiği zatın kendi malı bilmez.

9. Puta tapan, putu Allah'ın şeriki ve ortağı kabul eder. Tevessül eden ise, tevessül ettiği zatı Allah'a ortak koşmaz. Allah'ın bir kulu ve abdi olduğuna inanır.

10. Puta tapanın putuna olan sevgisi mana-yı ismiyledir. Tevessül edenin, tevessül ettiği zata olan sevgisi ise mana-yı harfiyledir. Mana-yı ismi ve mana-yı harfinin ne olduğunu sizlerin bildiğini farz ediyor ve izahını yapmıyoruz. Bilmeyenler bu iki kavramı internetten araştırabilirler. Bu da onlar için bir ilim çalışması olur.

On tane fark saydık ve inanın bu farkları sayarken saatlerce düşünüp kurmadık. Bunlar bir çırpıda aklımıza gelen farklar... Derinlemesine tefekkür etsek, daha onlarcasını buluruz... 

Şimdi, tevessülü inkar edenlere sormak istiyorum: 

Yahu sizin hiç mi insafınız yok? Puta tapmak ile tevessül arasında zerre miskal benzerlik yokken; aralarındaki fark yerle gök arası kadarken, nasıl olur da tevessülü puta tapmaya benzetirsiniz?.. Nasıl olur da puta tapmayı reddeden ayetleri gösterip, tevessülün şirk olduğunu iddia edersiniz?.. 

Siz, tevessülü inkar edenler; Kur'an'ı böyle hevanızla tefsir ederken hiç Allah’tan korkmuyor musunuz? Kalbiniz ölmüş, fikriniz çürümüş; beyazı siyah, gündüzü gece zannediyorsunuz. Alakası olmayan ayetleri gösterip, Kur'an ilmini bilmeyenleri aldatıyorsunuz. Sizi gören, Kur'an'ı anlıyor zannediyor... Bütün ömrünü Kur'an'ı incelemeye vermiş bu fakir yemin ediyor ki, sizin Kur'an ilminden hiç nasibiniz yok. Ayetlerin zahirini bile anlamıyorsunuz. Allah Teala sizlerin şerrinden Ümmet-i Muhammedi muhafaza etsin...

Kardeşlerim, bu dersimize burada noktayı koyalım.  Bu derste, puta tapmakla tevessülün farklarını ortaya koyduk. Gerçi biraz insaf sahibi için bu farkı ortaya koymaya gerek de yoktur. Bir sonraki dersimizde,Ölüye ve gaibde olana tevessül edilir mi? bahsini işleyeceğiz...

DÖRDÜNCÜ SORU VE CEVABI

Tevessülü inkar edenlerin dillerine doladıkları bir söz de uzakta olanın veya ölünün, sesi nasıl işiteceğimeselesidir. Onlar derler ki:

 "Yetiş falanca!.." denilerek yardım dilenen şahıs orada hazır değildir. Ya dünyanın başka bir ucundadır ya da ölmüş ve ahiret alemine gitmiştir. Dolayısıyla bu kişinin, kendisini yardıma çağıran kişinin sesini duyması mümkün değildir. Onun sesini duyabileceğini kabul etmek, ona ilahlık sıfatlarını vermekle olur ki, bu daha kötü bir şirktir... 

İşte onlar böyle sözler söylerler. Bizler ilk önce, yanımızda olmayan kişiden yardım istemeyi, sonra da ölüye yapılan istigaseyi tahlil edeceğiz...

Tevessülü inkar edenler diyorlar ki: "Dünyanın ta öbür ucunda olan birisi senin sesini nasıl duyacak?.." Biz de bu işi zor, hatta imkansız gören kişiye soruyoruz: 

"Uzakta olanın sesi işitmesi imkansız." diyorsun; peki yanında olan kişinin sesi işitmesi normal mi?.. 

Yani şunu bir düşün: Önce bu dil, sadece bir et parçasıdır. Ondan kelimelerin çıkması bir mucize değil midir?.. Kulak da dil gibi bir et parçasıdır. Ya bu kulağın sesleri işitip, hiçbir sesi başka bir sesle karıştırmaması sıradan bir şey midir?.. Yani konuşmak ve işitmek, insana ait ve insanın yarattığı fiillerden midir?.. Bu fiilleri yaratmak çok kolay olduğu için bunları insan mı yapmaktadır?..

 Hayır, uzaktakine duyurmak ne kadar zorsa; yakındakine duyurmak da o kadar zordur. Bu zor işin kolayca yapılması, Allah'ın kudretine kolay geldiği içindir. Eğer Allah'ın kudreti olmasaydı, ne dil konuşurdu ne göz görürdü ne de kulak işitirdi. Bütün bu fiillerin faili Allah'tır. Bu fiilleri yaratmak için sonsuz bir kudrete ve nihayetsiz bir kuvvete ihtiyaç vardır. Bu sırdandır ki, Allah Teala Kur'an'ı hakiminde bu fiilleri zikreder ve bu fiiller ile kendi kudretini izhar eder... 

Demek yakındaki kişiye seslenmemiz ve o kişinin bizi duyması, bunların kolay olduğundan değil;  Allah'ın kudretinin sonsuz olduğundandır... O halde şimdi soralım: 

Sesimizi yakınımızdakine işittiren Allah Teala, uzaktakine işittiremez mi?.. Hatta işittirmiyor mu?.. 

Cep telefonuyla, Dünyanın öbür ucundaki kişiyle konuşabiliyoruz. Sesimiz o kısa zaman diliminde dünyanın öbür ucuna ulaşabiliyor... Hatta NASA, uzaya gönderdiği astronotlarla konuşabiliyor. Birinin yerde, diğerinin uzayda olması, konuşmalarına ve birbirlerini duymalarına mani olmuyor... Bunları gördükten sonra, tevessül eden kişiye, "Sesini uzaktaki kişi nasıl duyabilir?" denilir mi?.. Onun sesini duyuracak olan Allah'tır... 

Herhalde, "uzaktaki insan sesini nasıl duyabilir" diyen kimse, olaya kendi kuvveti cihetinden bakıyor. Bu cihetten bakıldığında doğrudur; kişi kendi kuvvetiyle sesini uzak mesafedeki bir kişiye duyuramaz. Ama işe kendi kuvveti cihetiyle bakıldığında, kişi sesini yakınında olana da duyuramaz, hatta kendisi de konuşamaz ve göremez. 

Kişi, zatındaki kuvvetle bir hiç hükmündedir, elini kıpırdatmaktan acizdir... Biz, "Tevessül eden zatın sesini uzaktaki kişi duyar." derken, bu sesi tevessül eden zatın kendisinin duyurduğunu iddia etmiyoruz ki... 

Bizim iddiamız şudur: Allah Teala dilerse, tevessül eden kişinin sesini, tevessül ettiği zata duyurur ve hikmeti müsaade ederse onu yardımına gönderebilir. Bizim iddiamız bu... 

Yoksa siz, “Allah bu işi yapamaz.” mı diyorsunuz?.. Bu işi akıldan uzak görmenizin sebebi nedir?.. Bir de önümüzde örnekleri var. Telefonla bir anda sesimizi Dünyanın öbür ucuna ulaştırabiliyoruz. Hatta bir kamerası varsa, görüntümüzü dahi gösterebiliyoruz. NASA'daysanız, siz yerdeyken uzaydaki kişiyle aynı anda konuşup birbirinizi görebiliyorsunuz... 

Belki teknolojinin bu kadar gelişmediği ve örneklerinin göz önünde olmadığı bir asırda yaşasaydık, Hz. Ömer'in şu hadisesini örnek olarak naklederdik: 

Hz. Ömer Medine'de hutbe verirken, birden yüzlerce kilometre uzaklıkta, İran'ın Nihavent bölgesinde düşmanla savaşan İslam askerlerini ve askerlerin komutanı olan Sâriya'yı görmüş; düşmanın arkadan çevirdiğini bildirmek için "Sâriya, dağa dağa." diye seslenmiştir. Hz. Sâriya o sesi 2.000 km. uzaktan işitmiştir. Bu hadiseyi, İmam Beyhaki, İbni Hacer, İbni Merde ve İbni Kesir Hazretleri eserlerinde nakletmişlerdir... Bu hadiseyi, sesleri uzaktan işitmek mümkündür sadedince nakletmeye gerek var mıdır?.. 

Şimdi soruyoruz: Televizyonların naklen yayınla görüntüyle birlikte sesi naklettiği, telefonların aynı işi yaptığı; hatta bilim adamlarının eşyanın fiziki olarak nakline çalıştığı bir asırda; birisi kalkıp: "İyi de yardım isteyeni, dünyanın öbür ucundan nasıl o zat duyacak?" dese, bu kişiye gülünmez mi? Kaldı ki duyurma işi, insana değil, Allah'a ait bir fiildir...

Biraz da ölüye yapılan istigaseden bahsedelim. 

NASA çalışanları, dünyanın dışına çıkan bilim adamlarıyla konuşabiliyor, görüşebiliyor; seslerini onlara işittirebiliyor. Peki bizler, gayb alemine giden ölmüşlerimize sesimizi neden işittiremeyelim?.. Kaldı ki bu sesi işittirecek olan da Allah'tır. Allah'ın kudretine bu zor mudur?.. Hem ölü dediğinizde; yok olmuş, ademe gitmiş, hiç olmuş birini mi anlıyorsunuz?.. 

Ölü, yok olan değil; başka bir aleme göçen kişidir... Ölü, yokluğa giden değil; varlık aleminde vücut bulan kişidir... Ölü, hiçlikte kaybolan değil; berzah aleminde yaşayan kişidir. Onların kendilerine göre bir hayatları vardır. Allah'ın duyurmasıyla bizi duyarlar; eğer Allah halimizi gösterirse, bizi görürler; eğer Allah yardımımıza gönderirse, bize yardım ederler... 

Bedir savaşında Allah Teala Müslümanlara 5.000 melek ile yardım etmişti. Melekler nerden geldi, dünyadan mı? Hayır, gayb alemlerinden... 

Gayb alemlerinden melekleri bu dünyaya, yardımımıza gönderen Rabbimiz, niçin o alemde hayy ve diri olan salih kulların ruhlarını bize yardıma göndermesin ve gönderemesin? Mantığınızın almadığı yer neresi?.. Bunda hangi gariplik var?.. Bunu Allah'ın kudretine zor mu görüyorsunuz? Allah'ın hikmetine muhalif mi görüyorsunuz? Bunu inkarınızdaki sebebiniz ne? 

Sizler Müslümansınız, öldükten sonra bir hayata inanıyorsunuz, ruhların gayb alemlerinden bir alem olan berzah aleminde beklediğine imanınız var. Bedenin ölüp, ruhun baki kaldığını ve ölmediğini kabul ediyorsunuz. Bütün bunları kabul ettikten sonra, Allah'ın izni ve iradesiyle o ruhların temessül ederek yardım edebileceğini niçin inkar ediyorsunuz?.. Meleklerle yardım oluyor da salih kulların temessül eden ruhlarıyla niçin yardım olmasın?.. Yine insanların yardımına melekleri göndermek ve meleklerle onlara yardım etmek şirk olmuyor da salih kulların ruhlarını yardıma göndermek ve temessül eden o ruhlarla yardım etmek neden şirk oluyor... Biraz insafla düşünseniz, bunun gayet normal ve vaki olduğunu kabul edersiniz...

Sevgili kardeşlerim, yaklaşık altmış sayfadır tevessül bahsini anlatıyoruz. Tevessülü önce Kuran'ın ayetleriyle, sonra hadis-i şeriflerle, sonra sahabe efendilerimizin uygulamalarıyla ve sonra da alimlerin ittifakı olan icmanın beyanıyla ispat ettik. Daha sonra da tevessülü kabul etmeyenlerin sözlerine cevap verdik. Bütün bu izahlarla da tevessülün caiz olduğunu kati bir şekilde ispat ettik.

 Ancak şunu da biliyoruz ki, hidayet ve tevfik, bizim elimizde değil; ancak Allah'ın elindedir. Bizler kimseye hidayet veremez ve kimseye sözümüzü kabul ettiremeyiz. Hidayet vermek sadece Allah'a mahsustur. Sözümüzün tesirini gönüllerde yaratmak da ancak ona hastır. Allah dilediği kul için, sözümüzün tesirini gönlünde halk eder ve sözümüzü ona kabul ettirir. Hidayetten nasibi olmayan ise, ya kaşımıza bakar ya gözümüze, bir kusur bulur ve eski haliyle devam eder... 

Lakin deriz ki, kaşımıza, gözümüze ve bizdeki kusurlara bakmayın, anlatılan hakikatlerin kuvvetine bakın. Yoksa biz de biliyoruz ki, bu işin ehli değiliz. Lakin hakiki ehiller hizmetten geri durunca, iş bir avuç fakire kaldı. Ahirette yakamıza yapışılmasın diyerek de haddimiz olmadığı halde yola çıktık.

Başta da demiştik, tek gayemiz Rabbimizin rızasıdır, başka hiçbir gayemiz yoktur. Ne kimseyi kırmak için ne de üzmek için yola çıkmadık. Bu yola, hakkı duyurmak için çıktık. Bu fakirin son sözleri şudur: 

Rabbim bu eseri, günahlarıma ve bu işte emeği geçenlerin günahlarına bir kefaret yapsın... Bu eseri ahirette yüzümüzün akı eylesin... Başka bir iman dersinde tekrar buluşuncaya kadar hepiniz Allah'a emanet olunuz.

 

2410 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun