Tevrat ve İncil tahrif olmasına rağmen neden hala insanlar inanıyor?

Soru Detayı

- Kur'anı kelâm-ı beşer farzetmek; lâzım gelir ki: Âlem-i İslâm'ın semasında bilmüşahede pek parlak ve daima envâr-ı hakaikı neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemalât telakki edilen "Kitab-ı Mübin"in mahiyeti; hâşâ bir yıldız böceği hükmünde tasannu'cu bir beşerin hurafatlı bir düzmesi olsun ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın ve onu daima âlî ve menba-ı hakaik bir yıldız bilsin. (Sözler – 186)
- Üstadın Şeytanla olan konuşmasında, Üstad Kuran’ın beşer kelamı olmadığını yukarıdaki örnekleri delil olarak sunuyor.
- Eğer Kuran beşer kelamı olsaydı bu kadar sene bu kadar insanın incelemesi sonucu Kuran’ın gerçek mahiyeti ortaya çıkardı. Düzmece, uydurma olsaydı ona yakından bakan bu kadar insan hemen bunu anlardı..
- Peki aynı şeyi İncil Tevrat için neden söyleyemiyoruz.. İnanıyoruz ki İncil ve Tevrat tahrif edilmiş.. İnsanlar, Allah’ı kendi adlarına konuşturmuşlar bu kitaplarda.. Binlerce senedir milyonlarca insan bu kitaplara inanıyor yakından bakıp inceliyor.. Peki bu kadar tahrif edilmiş ve Allah’ın kelamı olmayan birçok sözü barındıran İncil ve Tevrat’ı bu kadar insan bu kadar sene nasıl olarak Allah’ın kelamı olarak görüyor, değiştirildiğini anlamıyor..?
- Madem Tevrat ve İncil mevcut durumuyla Allah’ın kelamı değil ama onlara inanan 2.5 milyar bunu fark etmiyor, peki Kuran neden böyle olmasın.. Yani İncil ve Tevrat, Üstadın Kuran’ın beşer kelamı olmadığını savunurken kullandığı argümanları çürütmüyor mu?
- Yani bir kitap beşer kelamı olsa da Allah namına iftira olsa da demek ki insanlar inanabiliyor.. Peki Kuran neden böyle olmasın?
- Kısaca Bediüzzaman diyor ki: Bir insan kafasına göre bir kitap yazıp "Bu Allahın Kelamıdır" deyip insanlara yutturması mümkün değildir. Tavuk yıllarca tavus kuşu olarak kendini gösteremez. Ya da yıldız böceği bin sene rasat ehline yıldız gibi görünemez. Ama İncil ve Tevrat bunun tersini söylüyor. Bu çelişkiyi nasıl ortadan kaldırabiliriz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

- Sorudaki argüman, oradaki ondan fazla argümandan bir tanesidir. Bu argümanı tek başına alıp değerlendirmek, herkes için kuvvetli bir delil olmayabilir, fakat diğer argümanlarla beraber, kullanıldığı zaman pek parlak bir delil olarak ortaya çıkar.

- Tevrat ve İncil’in mahiyeti Kur’an’dan farklıdır. Kur’an baştan aşağı Allah’ın sözü olduğu iddiasındadır ve bunu herkese meydan okuyarak sürdürmüştür.

İşte bu kadar iddialı bir kitabın mahiyeti, ilahi kimliğinin çok parlak olması gerekir ve öyledir. Kur’an, lafızlarından, gaybi haberlerinden, dünya ve ahiret mutluluğunu netice veren evrensel prensiplerden ta fertlerin günlük yaşantılarına kadar, topyekun bir insanlık hayatının gereklerini yansıtmaktadır.

İşte bin yıl boyunca Kur’an’ı temaşa edenler/büyük İslam alimleri, bizzat bu gerçekleri görmüşlerdir.

Oysa, Tevrat ve İncil’de ne bir mucizelik iddiası, ne de Kur’an’ın muhtevası gibi geniş bir muhteva iddiası vardır. Onlara bağlananlar, daha çok teslimiyet duygusuyla bağlanmışlardır. Özellikle İncil’e bağlananların büyük çoğunluğu Hz. İsa’nın harika şahsından ve şahsiyetinden güç alarak bağlanmışlardır.

- Bununla beraber, Tevrat’a bağlanan Yahudilerin sayısı bir kaç milyonu geçmez. Yahudiler daha önce Hz. İsa’ya da İncil’e de inanmıyorlardı. Daha sonra Yahudilerden bazı kurnazların maharetiyle dünyaya yayılan K. Mukaddes (Tevrat-Zebur ve İncil), Kur’an-ı Kerim gibi Allah'ın sözleri değil, insanların yazdığı kitapların bir araya toplanmış halidir.

Bunu bizzat Hıristiyan ve Yahudi kaynakları da itiraf eder:

Pr. Dr. Richard Friedman'a göre, Tevrat'ı Peygamber Yermiah ve havarisi Baruh ben-neriya yazmıştır. (Yahudi yayın organı Şalom Gazetesi: 13 Mayıs 1987)

Ayrıca, Hz. Musa'nın, yine Tevrat'ta: "Rabbin sözüne göre; Rabbin kulu Musa orada, Moab diyarında öldü ve Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki derede onu gömdü." (Tesniye: 34/6) şeklinde, onun öldüğü ve gömüldüğü yerlerden bahsedilmesi, Tevrat'ın daha sonra yazıldığının kanıtlarındandır:

Günümüzde İncil; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış, insan yazmalarından oluşan, Hz. İsa'nın hayatını anlatan tarihi bir eser görünümündedir:

"İncil'i Allah indirmemiş, hatta onu değişik peygamberlere tek tek yazdırılmamıştır." (bk.  Kur'an ve Kutsal Kitap, John Gılchrıst)

Hz. İsa'nın tebliğ ettiği İncil, günümüzde, elimizde bulunan İncil değildir. Bunun en büyük delili yine İncil'de bulunmaktadır:

".... İsa, Tanrının İncil'ini tebliğ ederek Galile'ye gelir..." (Markos: 1/14)

H.z İsa hangi İncil'i tebliğ ediyor, anlatıyordu? Matta 'yı mı, Luka'yı mı yoksa 300 sene sonra yasaklanacak İznik konsülünün reddettiği İncil'leri mi?

Günümüzdeki İncil şu an Hz. İsa'nın hayat öyküsünü içerir. Nitekim, Matta, Hz İsa ile gezerken gördüklerini, Luka Hz. İsa ile başından geçen olayları, Yuhanna, Markos... yine Hz. İsa ile olan anılarını, aynı olayı, birbirine zıt olarak İncil'de anlatırlar.

Hz. İsa halka neyi anlatıyordu, kendi hayat hikayesini mi, doğumunu mu anlatıyordu?

- Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, Yahudi ve Hristiyan alimleri, Tevrat ve İncil’in -Kur’an gibi- A’dan Z’ye Allah’ın kelamı olduğu iddiasında değillerdir.

Bu sebeple onların bu kitaplara bakmaları da ona göredir. Yani ehl-i kitabın din adamları da Kitab-ı mukaddesin her tarafında “Allah’ın kelamı olma özelliği olan yıldız gibi parlak bir mahiyeti” aramıyorlar.

Halbuki, İslam alimleri, Kur’anı “mahiyeti yıldız gibi parlak” bir ilahi kitap olarak bakıyorlar. Ve bin dört yüz seneden beri bu mahiyetin böyle olduğunda asla şüphe etmemişlerdir.

- Risaledeki “Kur’an beşer kelamı farz edildiği vakit: Nasıl bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakiki bir yıldız olarak rasathane ehline görünsün… Hem bir sinek bir sene tamamen tavus suretini tasannu’suz temaşa ehline göstersin..” (Sözler,186) şeklindeki ifade de yer alan “rasathane ehli” ve “temaşa ehli”inden maksat, muhakkik, müdekkik büyük İslam alimleridir.

Bu açıdan bakıldığı zaman: Bin dört yüz yıldır büyük İslam alimlerinden hiç biri Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğuna dair bir şüpheye girmemesi, İslam dinin terk etmemesi, Hristiyan veya Yahudi dinine geçmemesi de ayrı bir farkı ortaya koymaktadır. Çünkü, bu bin dört yüz yıllık süreçte onlarca Yahudi ve Hristiyan din adamı ve ilim adamı kendi dinini bırakıp Kur’an’a iman etmiştir. Bunların bir kısmının isimleri ve hayatları kaynaklarda yer almaktadır.

Örneğin, 20. asırdaki bazı ehl-i kitap alimlerinin Kur’an’ı nasıl övdükleri, özellikle de Prens Bismark gibi bazılarının Tevrat ve İncil’i nasıl eleştirdikleri de bilinmektedir. Onun “Ben bütün Kütüb-ü Semaviyeyi tedkik ettim. Tahrif olmalarına binaen beşerin saadeti için aradığım hakikî hikmeti bulamadım. Fakat Muhammed'in (Aleyhissalâtü Vesselâm) Kur'anını umum kütüblerin fevkinde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gibi beşerin saadetine hizmet edecek bir eser yoktur.” şeklindeki sözleri konumuza ışık tutmaktadır. (bk. Nursi, Hutbe-i Şamiye, 31; Eşref Edip, Kur'ân-Garp Mütefekkirlerine Göre Kur'ân'ın Azamet ve İhtişamı Hakkında Dünya Mütefekkirlerinin Şehadetleri, İstanbul, 1957) 

- Konumuza ayrı bir ışık tutan da Bediüzzaman hazretlerinin şu tespitleridir:

“Hem zaman-ı saadetten şimdiye kadar hiç bir tarih bize bildirmiyor ki; bir Müslüman muhakeme-i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyet'e tercih etmiş olsun ve delil ile başka bir dine dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mesele.. taklid ise, ehemmiyetsizdir. Halbuki edyan-ı saire müntesibleri mutlaka fevc fevc, muhakeme-i akliye ile ve bürhan-ı kat'î ile daire-i İslâmiyet'e dâhil olmuşlar ve olmaktadırlar.” (bk. Münazarat, s. 45, 46)

- Kur’an ile Tevrat ve incil’e karşı insanların tavrının bir diğer önemli farkı, aklın devrede olup olmamasıyla alakalıdır. Bütün meselelerini akla kabul ettiren Kur’an’nın müntesipleri olan İslam alimleri, Kur’an’ı tetkik ederken daima akıllarını kullanırlar ve bu yolla Kur’an’ın mahiyeti “bir yıldız” olduğunu kabul ederler.

Oysa ehl-i kitabın tetkikleri daha çok taklit yoluyla gelen, körü körüne yapılan bir teslimiyetten ibarettir. Teslis akidesi gibi akılla izahı mümkün olmayan bir konuyu kabul etmeleri bunun göstergesidir.

“Kur'an'ın üslûb-u hakîmanesine yemin ederim ki: Nasara'yı ve emsalini havalandırarak dalalet derelerine atan, yalnız aklı azl ve bürhanı tard ve ruhbanı taklid etmektir. Hem de İslâmiyeti daima tecelli ve inbisat-ı efkâr nisbetinde hakaiki inkişaf ettiren, yalnız İslâmiyetin hakikat üzerinde olan teessüs ve bürhan ile takallüdü ve akıl ile meşvereti ve taht-ı hakikat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desatirine mutabakat ve muhakâtıdır.” (bk. Muhakemat, s. 39)

- Son olarak Üstadın şu müjdesini beşaretini de hatırlayalım:

“Biz Kur'an şakirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek.” (bk. Hutbe-i Şamiye, s. 27)

- Bu açıklamalar bize Kur’an ile diğer semavi kitaplar arasında büyük farklar olduğunu açıkça gösterdiği gibi, onların müntesiplerinin “bağlılık gerekçeleri” arasında da yerden göğe farklar bulunduğunu bildiriyor. “Eyne’s-Serâ mines-Süreyya!- Aralarında atomdan galaksilere kadar fark olduğu açık!”

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an'ın, Allah'ın Kelamı olduğunu söyleyen Batılı Filozoflar var mdıır?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR