Müslümanların güçlenmesiyle Kuran’ın üslubu niye değişiyor?

Soru Detayı

- İslamın ilk yıllarında inen ayetler çok mütevazidir. Savaştan öldürmeden bahsetmiyor. Ne zaman Müslümanlar güçlendi orduları oldu cihattan savaştan öldürmeden bahsetmeye başladı Kuran.
- Yani iktidarı ele geçirince ilk baştaki masumluk mütevazilik kaybolup iktidar diliyle mi konuşmaya başladı Kuran?
- Bunun sebebi hikmeti nedir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu konuyu bir kaç madde halinde açıklamaya çalışacağız:

a) Kur’an-ı Kerim, insanların dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayan prensiplere sahiptir. Bu prensiplerin büyük çoğunluğu iman-ibadet ve ahlakla ilgilidir. İşin başında iman esaslarının geldiği bilinmektedir.

Bu sebepledir ki, Kur’an’ın ilk indiği Mekke devrinde başta Tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet olmak üzere iman esasları oldukça fazla yer almıştır. İman esaslarının ispatı akli deliller yanında, Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğu gerçeği de önemle vurgulanmış ve bu konuda -onun bir tek suresinin bir benzerini getiremeyeceklerine dair- herkese meydan okunmuştur.

Bu meydan okuma karşısında aciz kalan Kureyş müşrikleri, işi zorbalığa sürmüşler ve Müslümanlara olmadık eziyetler vermişlerdir.

b) Kur’an’ın Mekke döneminde yumuşak, Medine döneminde sert ifadeler kullandığı doğru değildir.

Mekke’de manevi cihad söz konusu idi. Kur’an’ın asıl maksatları olan iman esasları ve ahlaki değerlerin ön plana çıktığı bu dönemde maddi savaşın argümanlarının kullanılmaması işin tabiatının gereğidir.

Medine döneminde müşriklerin fiilen Müslümanları toptan yok etmeye yönelik saldırıları karşısında bir savunma stratejisi çerçevesinde maddi savaşa izin verilmesi hikmetin gereğidir.

c) Mekke döneminde, ayetlerin üslubunu “Müslüman tarafın acizliğini gösteren bir yumuşaklıkta olduğu” düşüncesi yerden göğe haksızdır. Çünkü, bu dönemdeki ayetlerde de muarızlarına karşı izzetli ve şiddetli uyarıların yapıldığı bilinmektedir.

İkinci sırada indiği bilinen Kalem suresindeki şu ayetlerde Kur’an’ın bu izzetli üslubunu görmekteyiz:

“Şüphesiz Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir.  O halde (Kur’ân’ı ve peygamberliği) yalanlayanlara itaat etme! Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da, onlar da sana yumuşak davransınlar. (Resulüm!) Şunların hiç birine itaat etme; yemin edip duran aşağılık kimselere; daima kusur arayıp kınayanlara; durmadan laf götürüp getirenlere;  hayra engel olan, saldırgan, o çok günahkâr kimselere (asla itaat etme!)” (Kalem, 68/7-12)

d)  Mekke’de inene “O halde inkârcılara boyun eğme, onlara karşı Kur'an ile büyük bir cihad yap!” (Furkan, 25/52) mealindeki ayette de Hz. Peygamberin bütün Mekke müşriklerine karşı geri adım atmayıp Kur’an’a dayanarak manevi bir cihad ile meydan okumaya davet edilmiştir ve o da aynen öyle yapmıştır.

e) Medine’de “Ne zaman Müslümanlar güçlendi orduları oldu cihattan savaştan öldürmeden bahsetmeye başladı Kuran.” tespiti isabetli değildir. Çünkü, Medine’de inen ve savaş ortamı olduğu için savaştan söz eden ayetlerin sayısı -farklı pasajlar itibariyle- iki elin parmağını geçmez. Üstelik, İslam  ülkesine karşı saldırıda bulunan düşmanlara karşı, Müslümanları -kendilerini savunmak üzere- savaşmaya teşvik etmek, onları cesaretlendirmek her yönden gerekli ve hikmetli bir tavırdır.

Bununla beraber, Kur’an’ın ilk defa savaştan bahseden ayetinin üslubu -sorudakinin tam aksine- oldukça hayranlık uyandıran bir inceliktedir. Şöyle ki: Müslümanlara ilk defa savaş izni verilen ayetin yumuşak ifadesi, savaşın İslam’da esas olmadığını göstermektedir: İlgili ayetin meali şöyledir:

“Kendilerine savaş açılan müminlere, savaşmaları için izin verildi. Çünkü onlar zulme maruz kaldılar. Allah onlara zafer vermeye elbette kadirdir.” (Hac, 22/39)

- Dikkat edilirse, ilk defa Müslümanların savaşmaları emri verilirken, çok sert teşvik edici bir üslubun kullanılması beklenirdi. Halbuki bu ayette, “savaşın!” emri yerine çok yumuşak bir ifade olan “izin verildi” denilmiştir. Bir şeye izin vermek ile bir şeye teşvik etmek arasındaki farkı herkes kavrayabilir.

- Sonra, “Allah izin verdi” ifadesi yerine öznesi bilinmeyen meçhul bir şekilde “izin verildi” ifadesi konuyu bir kat daha yumuşatmaktadır.

- Bu savaş izninin gerekçesi olarak gösterilen “Onlara savaşın açıldığı” ve “zulme maruz bırakıldığı” mealindeki ifadeler, çok masum ve pek nazik ifadelerdir.

Bu gerçekler, sorudaki “Medine’deki ayetlerin üslubunu adeta savaş kışkırtıcılığını yapan bir üslup olduğu” imajının hiç de doğru olmadığının göstergesidir.

f) İslam dininin adı olan “İslam” SİLM kökünden gelir ve barış demektir.

- Mekke döneminde 13 yıllık süreçte dinsizlerin bütün zulümlerine rağmen Müslümanların sabırla hatta yuvalarını terk etmekle mukabele etmeleri İslam’ın barış dini olduğunun ayrı bir delilidir.

- Medine döneminde cereyan eden bütün savaşların Medine bölgesinde cereyan etmesi ve dinsizlerin Medine’ye kadar gelip Müslümanlara hücum etmesi sonucu meydana geldiği bilinen gerçeklerdendir. Bu ise, İslam’ın savaşı esas almadığının göstergesidir.

g) Şu da bir hakikattir ki, mecbur da kalınsa savaşmak için güçlü olmak gerekir. Bu sebeple, Mekke’de manevi cihadın -yukarıda ifade edilen hususlardan başka- Müslümanların az ve zayıf bir durumda olmalarının da maddi savaşın emredilmemesinin çok hikmetli bir sebebidir. İstememelerine rağmen, yapılan saldırılara karşı koyacak güce kavuştukları bir ortamda bu savaşa izin verilmesi de o kadar hikmetlidir.

h) Mekki ve Medeni olan ayetleri üslubunun farkı savaş değildir. Daha harika hikmetlerdir. Bu konuyu Bediüzzaman Hazretlerinden dinleyelim:

“Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın Mekkiye sureleriyle Medeniye sureleri belâgat noktasında ve i'caz cihetinde ve tafsil ve icmal vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Mekke'de birinci safta muhatab ve muarızları, Kureyş müşrikleri ve ümmileri olduğundan belâgatça kuvvetli bir üslûb-u âlî ve îcazlı, mukni', kanaat verici bir icmal ve tesbit için tekrar lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkî sureleri erkân-ı imaniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i'cazlı bir îcaz ile ifade ve tekrar ederek mebde' ve meadi, Allah'ı ve âhireti, değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede; belki bazan bir harfte ve takdim - te'hir, tarif - tenkir ve hazf - zikir gibi heyetlerde öyle kuvvetli isbat eder ki, ilm-i belâgatın dâhî imamları hayretle karşılamışlar."

"Amma Medine sure ve âyetlerinin birinci safta muhatab ve muarızları ise, Allah'ı tasdik eden Yahudi ve Nasara gibi ehl-i kitab olduğundan mukteza-yı belâgat ve irşad ve mutabık-ı makam ve halin lüzumundan, sade ve vazıh ve tafsilli bir üslûbla ehl-i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve imanın rükünlerini değil, belki medar-ı ihtilaf olan şeriatın ve ahkâmın ve teferruatın ve küllî kanunların menşe'leri ve sebebleri olan cüz'iyatın beyanı lâzım geldiğinden, o sure ve âyetlerde ekseriyetçe tafsil ve izah ve sade üslûbla beyanat içinde Kur'ana mahsus emsalsiz bir tarz-ı beyanla, birden o cüz'î teferruat hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz'î hâdise-i şer'iyeyi küllîleştiren ve imtisalini iman-ı billah ile temin eden bir cümle-i tevhidiye ve esmaiye ve uhreviyeyi zikreder. O makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllîleştirir.” (bk. Sözler, s. 455)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun