Tanrının sevilmeye, görülmeye, bilinmeye ihtiyacı mı var ki varlıkları yarattı?

Soru Detayı

- Tanrı bu çeşitliliği neden yaratmıştır da bazıları cehenneme gitmektedir?
- Kiminin ruhunu kusurlu, kötü yaratması eşitsizlik değil midir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Allah’ın hiçbir sıfatı, insanın sıfatına benzemez. Allah da görür, işitir, insan da görür, işitir, fakat bu filler arasında bir benzerlik yoktur. Çünkü, Allah madde değildir, mekândan, zamandan münezzehtir. Bunun gibi, Allah’ın kendini tanıtmak, sevdirmek istemesi, insanın kendini tanıtmak, sevdirmek istemesi gibi değildir. İnsanın bu arzusu bir ihtiyaçtan kaynaklanabilir, fakat Allah’ın bu iradesi bir ihtiyaçtan kaynaklanmıyor.

Bununla beraber, insanlarda bile -tanıtma, sevdirme duygusu- her zaman bir ihtiyacın varlığını göstermez. Bu ayrı bir lezzet, ayrı bir zevktir. Çok âciz, her şeye muhtaç olan insanda bile ihtiyacın dışında bazı arzular söz konusu iken, en büyük isimlerinden biri SAMED (hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şey kendisine muhtaç olan) Allah için her hangi bir konuda ihtiyaç duyduğunu düşünmek, hem mantıkla hem Allah’a -olan sağlam-imanla çelişir.

Konuyu akla daha yaklaştırmak için, güneşin durumunu değerlendirebiliriz. Güneşin her sabah doğması, (farazî olarak kabul ettiğimiz şuuruyla) kendini varlıklara bildirmesi, tanıtması, sevdirmesi onun varlıklara ihtiyaç duymasından kaynaklandığını söyleyebilir miyiz? Elbette hayır! Çünkü insan, canlı ve diğer varlıkların hiçbirisinin güneşin ışığına, ısısına, kütlesine/vücuduna hiçbir katkı sağlamaları söz konusu değil ve olamaz. Güneş gibi sonradan var olan yaratılan bir varlık böyle ihtiyaçsız iken, varlığı ebedi ve ezeli olan ve güneşi yaratan Allah’ın muhtaç olduğunu düşünmek gerçekten akla ziyandır.

Bediüzzaman Hazretlerinin değerlendirmeleri doğrultusunda konuyu özetlersek;

“Allah’ın hiçbir ihtiyaçtan kaynaklanmayan, onun zatına layık ve kutsal olan sıfatları arasında, sonsuz bir  şefkati ve hadsiz bir muhabbeti var. Ve  o sonsuz  şefkat  ve  hadsiz muhabbetten gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes var. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes var. Ve o sürur-u mukaddesten gelen -tabir caiz ise- hadsiz bir lezzet-i mukaddese var. Hem o lezzet-i mukaddeseden gelen hadsiz terahhumdan, mahlukatın faaliyet-i kudret içinde ve istidadları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen ve Zât-ı Rahman-ı Rahîm'e ait -tabir caiz ise- hadsiz memnuniyet-i  mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki, hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor."

"İşte şu hikmet-i dakikayı felsefe ve fen ve hikmet bilmediği içindir ki, şuursuz tabiatı ve kör tesadüfü ve camid esbabı; şu gayet derecede alîmane, hakîmane, basîrane faaliyete karıştırmışlar, dalalet zulümatına düşüp nur-u hakikati bulamamışlar.”(bk. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, On Sekizinci Mektup, Üçüncü Mesele).

Keza, bu gün dünyanın her tarafında yüz binlerce insanın, muhtaç, depremzede, müsibetzede, fakir insanların yardımına koştukları bilinen bir gerçektir. Bu insanların muhtaçların yardımına koşmalarının altında ne gibi bir ihtiyaçları, bir beklentileri var? Bilakis, bunlar hiçbir karşılık beklemeden yardım yapmaktan aldıkları bir lezzet bir memnuniyetten başka hiçbir ihtiyaçları yoktur. Bu yardımlaşma duygusu -Müslüman olsun olmasın- genel olarak insanların yaratılışında var olan mükemmel bir duygudur.

İnsanlarda “hiçbir karşılık beklemeden iyilik etme” duygusunu yaratan ve bu duygudan bir lezzet ve memnuniyet duygusunu var eden Allah, bununla “kendisinin yaptığı ve yarattığı işlerin arkasında -büyüğün küçüğe, zenginin fakire yaptığı iyilikten ötürü- aldığı bir kutsal lezzet ve bir kutsi memnuniyetten başka hiçbir ihtiyacının olmadığını anlamalarını istemiştir. Yani, insanların karşılıksız yardım duygusu, Allah’ın -kâinatın her tarafında parlayan- lütuf ve kereminin varlığına bir kıyas, bir birim ölçüsüdür.

Cevap 2:

Mülkün sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf etme hakkına sahiptir; bağ-bahçesinde, dilerse domates, dilerse patates eker; hiç kimsenin buna itiraz hakkı yoktur. Evrenin tek yaratıcısı, tek sultanı, yegâne ezelî padişahı olan Allah, elbette dilediği gibi tasarruf eder. Kimini fare, kimini taş, kimini fil, kimini maymun, kimini melek, kimini insan olarak yaratır ve yaratmıştır. Kim buna  itiraz edebilir ki!..

Varlık mutlak güzelliktir, bir iyiliktir, bir ikramdır, bir lütuftur. Bu sebeple, yoktan var edilen her varlık -şekli, konumu ne olursa olsun- yaratanına karşı şükran borçludur.

Aslında bu gibi tereddütlerin, vesveselerin çözümü, Allah’ı bütün kutsal sıfatlarıyla doğru olarak tanımaktadır. Allah’ın hikmet sahibi, HAKÎM olduğuna iman eden kimse, onun abes, boş, lüzumsuz işler yapmayacağına da iman etmek zorundadır. Allah’ın her işini adaletle yapan ÂDÎL olduğuna inana kimse, onun asla haksızlık etmeyeceğini de kabul etmek durumundadır.

Bu pencereden bakan kimse, Allah’ın imtihana tabi tuttuğu insanlara asla haksızlık etmeyeceğini çok iyi bilir. Nitekim, Allah -ibret dersi gibi bir hikmete binaen- zeka özürlü olarak yarattığı insanları imtihandan muaf tutmakta ve onları imtihansız olarak cennete koyacaktır.

Keza, gönderdiği ilahî mesajından habersiz olanları da imtihandan muaf tutmuş ve onları da cennetine koyacaktır.

Ayrıca, imtihana tabi tuttuğu insanlardan hiçbirinin ruhunu sırf kötülük yapacak veya sırf iyilik yapmaya meyyal olacak bir şekilde yaratmamıştır. Bilakis, bütün ruhları -imtihanın asgari- şartlarını yerine getirebilecek bir konumda yaratmıştır. Bu sebeple, imtihana tabi tutulmuş her insanı iyi ile kötüyü, kâr ile zararı fark edecek bir akılla donatmıştır. Yol haritasını özgürce çizebilecek bir özgür iradeye sahip kılmıştır.

“Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 18/29)

mealindeki ayetiyle bu özgürce tercihin varlığı Kur’an’da açıkça ilan edilmiştir.

Peygamberler dahil, en iyi insanların bile bazen yanlış yapmaları, en kötü insanların bile bazen iyi davranış sergilemeleri, bütün ruhların iyi ve kötüye yönelebilecek bir kabiliyette olduğunu göstergesidir. Âdil bir imtihanın asgari şartlarını yerine getirilmesi için gereken akli, kalbi, ruhi donanımlara sahip olduktan sonra, bazılarına fazladan akıl, zekâ ve üstün bir ruh cevherinin verilmesi bir haksızlık değildir. Bu sebeple, hiç kimse "Neden benim ruhum da Hz. Muhammed’in ruhu gibi yaratılmadı, ben de neden peygamber olmadım?” diyemez. Bir fare kalkıp da “Neden ben de Sokrat gibi bir filozof olmadım?” diye hak dava edemez...

Cevap 3:

Daha önceki açıklamalar bu 3. madde için de geçerlidir. Bununla beraber şunu da ilave olarak diyoruz ki; Allah’ın hiç kimseye ihtiyacı olmadığına göre, hiç kimseye özel bir garazı da olmaz. İsteseydi, hiçbir insan yaratmazdı. İsteseydi, bütün insanları -imtihan etmeden- cehenneme koyardı. İsteseydi, cenneti yaratmayıp sadece cehennemi yaratıp herkesi oraya tıkardı.

Kur’an’ın surelerinin başında kendini Rahman ve Rahîm olarak bize takdim edip tanıtan sonsuz merhamet sahibi bir yaratıcıya karşı kötü zanda bulunmak; onun haksızlık yaptığını, âdil davranmadığını, bazı insanlara komplo kurduğunu düşünmek, müeyyidesi çok ağır olan bir saygısızlıktır. Dünyada kendisini inkâr eden ateistlerin bile rızkını vermekle sonsuz merhametini gösteren yüce Yaratıcının -iyi insanlarla kötü insanları, çalışkanlarla tembel olanları, itaatkâr olanlarla isyankâr olanları birbirinden ayırmak ve ödül hakkedenlerle cezayı hakkedenlerin müstahak oldukları karşılığı vermekten başka- insanlarla alıp veremediği ne var ki, onlara tuzak kursun...  İsteseydi zaten onları yaratmazdı.

Son olarak, imtihanın gerekçesini ortaya koyan aşağıdaki birkaç ayetin meallerini vermekte fayda vardır:

“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ortaya çıkarmadan, kolayca cennete girivereceğinizi mi zannettiniz?"(Âl-i İmran, 3/142)

“Müminler sadece 'İman ettik.' demeleri sebebiyle kendi hâllerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler? Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah elbette şimdiki müminleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir."(Ankebut, 29/2-3)

“Biz hiç, iman edip makbul ve güzel iş yapanlara, ülkede fesat çıkararak nizamı bozanlarla aynı muameleleri yapar mıyız? Yahut Allah’ı sayıp kötülüklerden sakınanları, yoldan çıkanlarla bir tutar mıyız?(Sad, 38/28)

“Biz hiç, Allah’a itaat ve teslimiyet gösterenleri suçlu kâfirlerle bir tutar mıyız? Nasıl olur da böyle bir şey iddia edebilirsiniz? Ne biçim hüküm veriyorsunuz öyle?”(Kalem, 68/35-36)

İlave bilgiler için tıklayınız:

Kafirlerin ebedi cehennemde kalması nasıl adalet olur?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun