Ölüm ve Sonrası konusunda en çok merak edilenler

1 Ölen kimsenin ruhu dünyayla irtibat kurabilir mi; mezarına gelenleri görebilir mi? Berzah (kabir) hayatı hakkında bilgi verir misiniz?

Bedenler genellikle çürüyüp toprak olduğu ve ruhlar baki kaldığı için "ruhlar âlemi" de denilen ölümden sonraki hayat, gaybi konulardandır. Hayatta olan insan ile berzah âlemine göçmüş olan kişi ayrı ayrı âlemlerdedir.

Berzah âlemindekilerin de kendilerine göre bir hayatı vardır, lezzetleri, elemleri, ferah ve sevinçleri hisseder. Fakat henüz madde âleminde bulunanlar, ruhun bedenden sonraki hayatını ve orada kişinin neler hissettiğini, nelerle karşılaşacağını normal duyularıyla hissedip bilemez. Bu hususu, ancak ilahi gerçeklere vakıf olan Peygambermizden öğreniriz.

Mümin ruhların berzah âleminde birbirleriyle görüştüklerini Peygamberimizin hadislerinden anlamaktayız. Ayrıca ölülerin hayattakilerden haber aldıkları ve kabirlerinin başına giden kimseleri gördükleri yine rivayetlerde vardır. Onlar için yapılan dua ve manevi hediyelerin kimlerden geldiğini bilebilirler. Mümin ruhlar nimet içinde oldukları için ve ruhları serbest oldukları için serbest dolaşabilirler. Ancak kâfirlerin ruhları ve günahları fazla olan müminlerin ruhları azabla meşguldurlar.

Ölülere Kur'an okunduğu zaman eve gelmeleri mümkün olabilir. Ancak bu her ölü için söylemek zordur.
Ölülerin Berzah Âleminde Birbirleriyle Görüşmeleri

Berzah âlemindeki ruhlar iki kısımdır: Nimet içinde olanlar ve azapta olanlar. İbnü'l-Kayyim'in açıklamasına göre azapta olan ruhlar birbirleriyle görüşmeye fırsat bulamazlar. Onlar bir nevi tutuklu gibidirler. Ama tutuklu olmayıp serbest olan, yani nimet içindeki ruhlar birbirleriyle buluşup görüşürler, birbirlerini ziyaret ederler. Dünyadaki olmuş ve olacak şeyleri müzakere ederler. Her ruh, amelde kendi dengi ve kendi derecesinde olan arkadaşlarıyla beraber olur. Hz. Peygamber (asm)'in ruhu ise Refiku'l-A'lâ (en yüksek mertebe) dadır.

Nisa sûresi'nde:

"Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar."(1)

buyurulmuştur ki, bu beraberlik dünyada, berzahta ve âhirette olmak üzere üç yerdedir. Bu üç âlemin hepsinde de kişi sevdiği ile beraberdir.(2)

Bu âyet-i kerimede ruhların berzah âleminde birbirlerine kavuşacakları haber verilmektedir. Çünkü bu âyetin iniş sebebi olarak şöyle bir olay anlatılmaktadır:

Ashaptan biri, öldükten sonra Hz. Peygamber (asm)'in makamının kendilerinden çok yüce olacağını ve Hz. Peygamber (asm)'den ayrı kalacaklarını düşünerek üzülmüş ve ağlamış. Üzüntüsünün sebebini soran Hz. Muhammed (asm)'e: "Biz dünyada senden ayrılmaya hiç tahammül edemiyoruz va Rasulullah. Öldükten sonra senin merteben bizden yüce olacağı için seni göremeyeceğiz. Senin ayrılığına nasıl tahammül edebilirim?" diye derdini açar. Bu olay üzerine yukarıdaki âyet nâzil olmuş(3) ve Allah'ı ve Rasulullah'ı sevenlerin berzah âleminde ve âhirette de, dünyadaki gibi, Hz. Rasûl ile birlikte olacakları bildirilmiştir.

Allah Tealâ Âl-u îmrân Suresi'nde şehitlerin diri ve Rabbleri indinde rızıklanmakta olduklarını, arkalarında bulunanlara da korku ve üzüntü olmadığının müjdelenmesini istediklerini, Allah'ın nimet ve keremiyle sevinç duyduklarını haber vermiştir.(4) Bu âyet-i kerime de berzah âlemindeki ruhların birbirleriyle buluşup konuştuklarına delâlet eder. Çünkü âyette geçen "yestebşirûn" kelimesi, "müjde verilmesini isterler" anlamına geldiği gibi, "sevinirler ve birbirlerini müjdelerler" manasına da gelir. (5) Birbirlerine müjde verdiklerine göre demek ki birbirleriyle görüşüp konuşmaktadırlar.

Ebu Hureyre, Rasulullah (asm)'in: "Muhakkak cennet ehli orada (cennette) birbirlerini ziyaret ederler." buyurduğunu söylemiştir.(6) Mü'min ruhlarının berzah âleminde Cennet'te olacakları bildirilmiştir. Buna göre bu hadis-i şerifteki Cennet ehliyle, berzah âleminde Cennet'te olanlar kastedilmiş olabilir. Hadisin bu şekilde anlaşılmasını, Ebû Tâlib'in kızı Ümmü Hâni'den (40/ 660) rivayet edilen şu hadis de doğrulamaktadır:

Ümmü Hâni' bir gün Hz. Peygamber (asm)'e şöyle soruyor:

"Ölünce de birbirimizi görür ve ziyaretleşir miyiz?"

Rasulullah (asm)'in cevabı şudur:

"Ruh, cennet meyvelerinden yiyen bir kuş olur. Kıyamet günü olunca da her ruh kendi cesedine girer."(7)

Bu cevaptan da anlaşılan, mü'minlerin ruhlarının cennette birbirleriyle görüştükleridir.

İbn Ebi'd-Dünyâ'nın naklettiği bir haberde de Rasulullah (asm)'e:

"Ölüler birbirini bilir mi?" diye sorulunca Rasulullah (asm)'in cevabı:

"Evet, nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki onlar, kuşların ağaçların tepelerinde birbirlerini bildiği (tanıdıkları gibi) birbirlerini bilirler."

şeklinde olmuştur.(8) Bu soruyu ashaptan Bişr b. Berâ' b. Ma'rûr'un annesi sormuş ve ölülerin birbirleriyle tanışıp biliştiklerini öğrenince hemen Beni Seleme'den ölmek üzere olan birinin yanına varıp, oğlu Bişr'e onunla selâm göndermiştir.(9) Hadisin bir diğer rivayetinde Cennet'te kuşlar gibi birbirleriyle buluşup tanışacak olan ruhların "iyi ruhlar " oldukları zikredilmiştir.

Ashaptan Bilâl b. Rebâh (v. 20/641) vefat edeceği zaman hanımı ah, vah etmeye başlar. Hz. Bilâl ise: "Ne büyük neşe ne büyük sevinç. Yani sevgililere, Muhammed'e ve onun gurubuna kavuşacağım." demeye başlar,(10) Burada Bilâl berzahta Rasulullah (asm)'e ve ashabına kavuşacağını ve tıpkı dünyadaki gibi, orada da onunla bir arada olacaklarını müjdelemektedir.(11) ve hanımının ah, vah edip üzülmemesi gerektiğini, aslında sevinmesi gerektiğini hatırlatmaktadır bu sözüyle.

Beyhakî'nin hasen bir senetle İbn Abbas'dan tahric ettiği kabir suâliyle ilgli bir hadis-i şerifte, kabirdeki sorgulama sırasında iyi cevap veren mü'minin ruhunun diğer mü'minlerle beraber olacağı haber verilmiştir.(12)

Yine Beyhakî'nin "Şu'abu'l-İman" da Ali b. Ebi Tâlib'den tahric ettiği haberde Hz. Ali şöyle demiştir:

"İki mü'min ve iki kâfir dost vardı. Bunlardan mü'min olanların biri öldü. Cennetle müjdelenince arkadaşını hatırlar ve:

"Allah'ım, benim falan arkadaşım bana her zaman sana ve Rasulûne itaati emreder, hayırla tavsiye eder, kötülükten nehyederdi..." diyerek onun kendisinden sonra sapıtmaması ve kendisine verilen nimetlerin ona da verilmesi için dua eder. Sonra öbür arkadaşı da ölünce ruhları bir araya gelir ve birbirlerine:

"Ne güzel kardeş, ne güzel arkadaş ve ne güzel dost" derler.

Kâfir olan iki arkadaştan birisi ölüp de azapla müjdelenince diğer arkadaşını hatırlayıp şöyle der:

"Allahım, arkadaşım bana hep sana ve senin Rasulûne isyanı emrediyor, kötülüğü yapıp iyiliği yapmamamı söylüyordu. Allahım, onu benden sonra hidayete erdirme ki, benim gördüğüm azabı o da görsün ve bana kızdığın gibi ona da kızasın." Sonra diğeri de ölür, ruhları bir araya gelince birbirlerine:

"Ne kötü kardeş ve ne kötü arkadaş." derler."(13)

Bundan da iyi ve kötülerin ruhlarının berzahta birbirleriyle buluştukları anlaşılmaktadır.

Ebû Katâde ve Câbir'den tahric edilen, ölülerin kefenlerinin güzel yapılması ile ilgili hadis-i şerifin Suyûtî ve Beyhakî tarafından rivayet edilen şeklinde: "Muhakkak ki onlar kabirlerinde birbirlerini ziyaret ederler." cümlesi de yer almaktadır.(14)

Beyhakî "Şu'abu'l-Iman" da Ebu Katâde'den (54/673) hadisi naklettikten sonra, bu hadisin şehitler hakkındaki onların rızıklandırıldıklannı haber vererir Âl-u îmrân, 3/169-170 âyetiyle mutabakat arzettiğini söylemiştir.(15)

Rasulullah (asm)'in Miraç gecesinde semâda Hz. Âdem (as) ile karşılaştığında Hz. Âdem'in sağ ve solunda bir takım karartılar görmesi ve bunların kimler olduğunu sorunca, cennetlik ve cehennemlik olanların ruhları olduklarının bildirilmesi de,(16) berzahta iyi ve kötülerin -Hz. Ali'nin de, dediği gibi- bir arada olacaklarına delildir.

Ruhların berzah âleminde birbirleriyle görüştükleri ve konuştuklarının bir delili de, ölümü müteakip semâya yükseltilen mü'min ruhunun rahmet ehli tarafından karşılanıp, dünyadan ve dünyadakilerden haber soracaklarını bildiren hadis-i şeriftir. Ebu Eyyûb el-Ensârî'den rivayet edilen hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

"Mü'minin ruhu kabz olunca onu Allah katında rahmet ehli karşılarlar."(17)

Müminlerin ruhları, gelen müminin ruhuna birinizin uzaktaki sevdiği birine kavuşmasından daha çok sevinirler ve o şekilde karşılarlar ve falan filan nasıldır, diye sorarlar.

Bu esnada yeni ölmüş olanın ruhunu getiren melekler) derler ki:

- Onu bırakın, fırsat verin de bir dinlensin. Çünkü o büyük bir sıkıntı içinde idi. Ona:

- O benden önce ölmüştü, derse;

- İnnâ Lillâh ve İnnâ İleyhi Râci'ûn (biz Allah'a aidiz ve yine ona döneceğiz), ebedi kalış yeri olan Hâviye'ye (kızgın ateşli Cehennem'e) gitmiş. O ne kötü yer ve ne kötü terbiyecidir, derler.(18)

Bu hususta Abdullah b. Mübârek'in de şöyle dediği rivayet edilir:

"Kabir ehli haberleri beklerler. Bir ölü oraya gittiği zaman ona falan ne yaptı, filan ne yaptı diye sorarlar. Birisi için:

"O öldü, size gelmedi mi?" deyince:

"İnnâ lillâh ve İnnâ İleyhi Râciûn" derler ve: "Bizim yolumuzdan başka yola gitti o." diye ilave ederler."(19)

Tabiinden Sa'id b. el-Müseyyeb (v. 94/712) de: "Bir adam öldüğü zaman (daha önce ölmüş olan) çocuğu onu, seferden dönen gaibin karşılandığı gibi karşılar." demiştir.(20)

Ölülerin berzahta birbirleriyle görüştüklerini ve yeni ölüp de aralarına katılanlardan haber aldıklarını bildiren bu hadis ve haberleri, evlât, torun ve yakın akrabaların amellerinin kabirdeki baba ve yakınlarına arz olunacağım, onların da amelleri kendilerine arz edilen akrabalarının iyiliklerinden ötürü sevineceklerini, kötülükleri sebebiyle de üzüleceklerini bildiren haberler de desteklemektedir.

Kabir ehli, geride bıraktıkları akraba ve arkadaşlarının yaptıkları işlerden haberdar olup, iyi amellerinden ötürü sevinir, kötülüklerine de üzülürler.(21) Mücâhid'in bu hususta şöyle dediği sahih rivayetle gelmiştir: "Kişi kabrinde kendinden sonra çocuğunun iyilikleri (salahı) ile müjdelenir."(22)

Sa'id b. Cübeyr'in (v. 95/714) de şöyle dediği rivayet edilir:

"Muhakkak ki ölülere dirilerin haberleri gelir. Daha önce bir yakını ölmüş, olan hiç bir kimse yoktur ki ona geride kalan akrabalarının haberleri gelmesin. Eğer gelen haber iyi ise sevinir ve ferahlar; kötü ise o zaman da üzülür."(23)

Ashaptan Ebu'd-Derdâ (v. 32/652) da şöyle dua ederdi: "Allah'ım, ölülerimin rezil olacağı bir iş yapmaktan sana sığınırım.''(24)

Abdullah b. Mübarek de ashaptan Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin şöyle dediğini rivayet eder:

"Dirilerin amelleri ölülere arz olunur. Eğer bir iyilik görürlerse sevinir, birbirlerine müjdelerler; bir kötülük görünce de Allah’ım onu ondan geri çevir, derler."(25)

Yukarıdaki yeni gelen ölüden haber sormalarından da anlaşılacağı üzere, ölülerin dirilerden bizzat haberdar olduklarını -Allah'ın diledikleri müstesna- söyleyemeyiz. Bu sebeple buradaki haberdar oluşlarını, yeni gelen ve aralarına katılanlardan öğrenirler şeklinde anlıyoruz. Yeni gelenlerden haber alışları da, ruhların berzahta birbirleriyle görüşüp konuştuklarına delâlet eder.

- Ölmüş olanların ruhları, berzah âleminde birbirleriyle görüşüp konuşuyorlar. Acaba henüz ölmemiş ve dünyada yaşamakta olanların da berzahtakilerle görüşüp konuşmaları mümkün müdür? Ve ölülerin dirilerle bir takım münâsebetleri var mıdır? 

Hayattakilerin Berzahtakilerle Görüşmeleri:

Henüz hayatta olanların berzahtakilerle görüşmeleri uyanık ve uyku halinde olmak üzere iki şekildedir.

Uyanıkken görüşmenin en büyük misâli ve olabilirliğinin delili, Rasulullah (asm)'in Miraç'ta bazı peygamberlerin ruhlarıyla karşılaştığını haber veren ve kabir ziyaretini öğreten hadislerdir.

Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Muhammed (asm)'e hitaben:

"Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerden sor ki; biz, Rahman'dan başka ibadet olunacak ilâhlar yapmış mıyız?"(26)

buyurmaktadır. Müfessirlerden bir kısmı buradaki sorma fiilinin sadece İsrâ ve Miraç gecesine has olduğunu söylerken,(27) bazıları da her istediği zaman Allah Tealâ'nın Rasulullah (asm)'e önceki peygamberlerle konuşma imkânı verdiği şeklinde tefsir etmişlerdir. Bu ikinci görüşte olanlara göre âyetteki mutlak lafzı (sözü), İsrâ ve Miraç gecesi ile takyid etmek (kayıtlamak) hatalı bir te'vil olur. Ve âyetin olduğu gibi anlaşılıp, her istediği zaman Rasulullah (asm)'e bu imkânın verileceğini söylemek daha isâbetlidir.(28)

Hz. Peygamber (asm)'in önceki peygamberlerle daha kendisi hayatta iken görüşmesi, vukuu mümkün olan işlerdendir. Ve Allah'ın kudretine göre bunda hiç bir zorluk yoktur. Allah Tealâ görüştürünce de bu olay gerçekleşmiştir ki, Hz. Peygamber (asm) Miraç gecesinde, uyanık halde iken diğer peygamberlerin ruhlarıyla Beytü'l-Makdis'de (Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'da) bir araya gelmiştir. Daha sonra semâvât (gökler) âleminde de onlardan bazıları ile bir araya gelip konuştuğuna sahih haberler delâlet etmektedir,(29)

Yine Hz. Ömer'den rivayet edilen bir hadisinde Rasulullah (asm), Hz. Musa (as) in Allah Tealâ'ya dua edip, Hz. Adem (as) ile görüşmeyi dilediğini ve Yüce Allah'ın, henüz hayatta iken ve uyanıkken, Âdem (as) ı Hz. Musa'ya gösterip ve birbirleriyle konuşmuş olduklarını haber vermiştir, (30)

Peygamberlerden başkasının hayattayken ve uyanıkken berzahtakilerle görüşmeleri ise, ancak Allah'ın ikram ettiği kimselere nasip olmuştur ki, bu hususta Allah'ın veli kullarının, Hz. Peygamber (asm) ve bazı büyük zevatla görüştüklerine dair pek çok olay anlatılmaktadır. (31)

Kabir ziyaretinde ziyaret edene "zâir", ziyaret edilene "mezür" denilmesi de, ziyaret edilenin ziyaret esnasında ziyaretçisini duyup bildiğine delildir. Çünkü ziyaret edilen, ziyaretçisini bilmezse buna "mezûr = ziyaret edilen" denmez. Kaldı ki, Peygamberimiz (asm) ziyaret adabını öğretirken, kabristana varınca ölülere selâm verilmesini öğretmişlerdir ki, bu da onların dirilerle olan münâsebetleri cümlesindendir.(32)

Hayattakilerin berzahtakilerle rüyada görüşmeleri ise, İbnu'l-Kayyim'in belirttiğine göre, nübüvvetin bir parçası olan sâlih rüyalardandır ve İlim ifade eder.(33) Erzurumlu İbrahim Hakkı da: "Ölüleri rüyada hayırla veya şerle görmek, onların halini aynen bilmektir. Bu, ölünün halini bildirmek veya uyanık olmayı sağlamak içindir..."(34) diyerek ölüleri rüyada görmenin, sâdık rüyalardan olduğuna işaret etmiştir.

Rüya ya da keramet yoluyla -peygamberlerden gayri için- olan bu görüşmeler ve görülenler, kelâm âlimlerine göre umum için değil, ancak sahibi için (gören kişinin kendisi için) delil olabilir. Ancak bizim burada onlardan bahsedişimiz, sadece imkânını belirtmek içindir.

Hayattakilerle berzahtakilerin rüyada görüşmeleri, ikisinden birinin arzusu ve bazı gayeler için bu görüşmeyi Allah Tealâ'dan istemesiyle, Allah'ın bir lütfu olarak meydana gelmektedir. Hayattakilerin görüşmeyi istemesine -hepimizin en büyük arzusu olan ve pek çok mü'mine nasib olan- Hz. Peygamber (asm)'i rüyada görmek istemeyi ya da çok sevdiğimiz yakınlarımızdan âhirete göçmüş olanları, rüyada olsun görmek isteyişimizi misâl verebiliriz.

İbnü'l-Kayyim diyor ki:

"Rüyada ölülerle buluşmak ve onlarla bazı haber alışverişinde bulunmak; falan yerde hazine var, filan yerde şu var, falan iş şöyle olacak, filan zamanda bize geleceksin...gibi haberler vermeleri ve bunların da aynen çıkması, bu buluşmanın gerçekliğini ifade eder."(35)

Rivayete göre Ashab-ı kiramdan Sa'b b. Cessâme ile Avf b. Mâlik (v. 73/692) kardeş olmuşlar ve öldükten sonra da birbirimizden haberdar olalım diye sözleşmişler. Aradan bir müddet geçtikten sonra Sa'b ölüyor. Avf bir gece rüyasında, aynen hayattaymış gibi Sa'b'ın kendisine geldiğini görüyor ve Sa'b'a hesap ve suâlin nasıl geçtiğini soruyor. O da şimdilik iyi olduğunu söyleyip Allah'a hamdediyor. Bu arada Avf, Sa'b'ın göğsünde gördüğü bir kara lekenin sebebini soruyor. O da bir Yahudiden on dirhem ödünç aldığını ve paraların asılı olduğu yeri söyleyerek, o paranın sahabine verilmesini istiyor. Yine evdeki kedisinin öldüğünü, kızının da yakında öleceğini haber veriyor ve bütün bunlar aynen çıkıyor. Sabah olup da Avf, arkadaşının evine gidince, paranın aynen haber verilen yerde olduğunu görüyor ve alıp Yahudiye götürüyor. Yahudiye, ölmüş olan arkadaşının kendisinden ödünç para alıp almadığını sorunca, Yahudi aldığını ve miktarını söylüyor. Bunun üzerine rüyada gördüklerinin gerçek olduğunu anlayan Avf, elindeki paralan, arkadaşının rüyadaki vasiyetine uyarak Yahudiye veriyor.(36)

Dipnotlar: 

1. Nisa, 4/69.
2. Îbnu'l-Kayyim, er-Ruh, s. 17; Suyûti, Büşra'l-Keîb, v. 147 b; Hasan el-'İdvî, Meşarıku'l-Envâr s. 74; Rodosîzâde, Ahval-i âlem-i Berzah, elyazma, İst. Süleymaniye Küt. v. 19 a.
3. İbnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 17; Ibn Kesir, Tefsir, c. I, s. 522; Rodosîzâde, a.g.e. v. 19 b.
4. bk. Al-u Imran, 3/169-170.
5. Mu'cemu'l-Vasit, c. I, s. 57; Atay Kardeşler. Arapça Türkçe Büyük Lügat, c. I. s. 128; İbnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 18.
6. A. b. Hanbel, Müsned. c. II, s. 335.
7. A. b. Hanbel. Müsned. c. VI, s. 425; A Siracuddin, el-İman bi 'Avâlimi'l-Ahire, s. 106-107.
8. Suyûtî, B. el-Keib, v. 144 b.
9. A. Siracuddin, a.g.e. s. 107;İtbnu'l-Kayyim, e.g.e, s. 19.
10. Suyûtî, B. el-Keib, v. 148 b.
11. Abdullah Siracuddin, a.g.e. s. 107.
12. bk.. Suyûtî, Şerhu's-Sudûr. v. 53 a.
13. Suyûtî, Şerhu's-Sudûr, v. 38 b; v. 173 b.
14. Suyûtî, Büşra'l-Keib, v. 147 b; Suyûtî, Şerhu Süneni'n-Nesâî, c. IV, s. 34; Hasan el-'Idvî, s. 73.
15. Suyûti Ş.Sünen'n-Nesâî, c. W, s. 34; H. el-'Idvî, a.g.e, s.73.
16. Miraç hadisi için bk.. Buhârî. Sahih, Salât, l, c. I. s. 91-92; Müslim, Sahih, imân, 74. c. I, s. 148; A. b. Hanbel. Müsned, c. V. s. 143; İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihaye, c. I, s. 97, Beyrut, 1977.
17. Hadis-i Şerifin, ibn Hıbbân'ın Sahih'inde Ebu Hureyre'den rivayet edilen şeklinde: "Mü'minlerin ruhlarının yanına getirilir ve ğaib olan birini bulanların sevinci gibi sevinirler." denilmektedir, bk.. Abdullah Siracuddin, a.g.e, s. 106.
18. bk. Nesâi, Cenâiz, 9, c. IV, s. 8-9; Suyûti, Ş. Sudur, v. 37 a; B. el-Keîb, v. 144 b; İbnu'l-Kayyim, a.g. e, s. 20; Rodosîzâde, a.g.e, v, 26a; A Siracuddin, a.g.e. s. 106.
19. İbnu'l-Kayyim, a.g.e. s. 19: Birgivî, Risale fi Ahval-i Etfalİ'l-Müslimin, s. 85; Birgivî bu konuyu işledikten sonra, vasiyyet etmeden ölenlerin berzahta konuşamayacaklarım ve berzah ehlinin sorularına cevap veremeyeceklerini ilave eder. (bk.. a.g.e, s. 85.)
20. İbnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 19; Rodosîzâde, a.g.e. v. 25 a.
21. Rodosîzâde, a.g.e. v. 7 b.
22. Ibnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 12.
23. Hasan el-'Idvî, a.g.e, s. 16, Mısır, 1316.
24. Aynı eser, a. yer.
25. Ibnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 7; Rodosîzâde, a.g.e, v, 8 b.
26. Zuhruf, 43/45. '
27. bk.. Ibn Kesir, Tefsir, c. IV, s. 129.
28. bk.. Abdullah Siracuddin, a.g.e, s. 109-110.
29. Bu husustaki hadisler için bk.. Buhârî, Sahih, Salât, l, c. I, s. 91-92; Enbiyâ, 5, c. IV, s. 106-107; Müslim.Sahih.lman, 74, c.I,s.l48; Fezâil,42,c.IV,s.l845; Nesâî, Sünen, Kıyâmu'1-Leyl, 15.
30. Ebu Davud, Sünen, Sünne, 17.
31. bk.. Abdullah Siracuddin, a.g.e, s. 110-113.
32. Ibnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 8; Rodosîzâde, a.g.e, v. 8 b; Vücûdî, Muhammed b. Abdulaziz, Ahvâl-i âlem-i Berzah, v. 9 a, elyazma, ist. Süleymaniye.Küt. Halef Ef. Böl. Nr. 237.
33. Ibnu'l-Kayyim, a.g.e, s. 29; Rodosîzade, a.g.e, v. 39 b.
34. Erzurumlu ibrahim Hakkı, Mârifetname, c. I, s. 60.
35. Rodosizade, a.g.e
36. Rodosizade, a.g.e.

(bk. Prof. Dr. Süleyman TOPRAK, Kabir Hayatı, s. 247-258)

2 Ölümden sonra ruhun durumu hakkında detaylı bilgi verir misiniz? Kişi öldüğünü ne zaman ve nasıl anlar; cenazesini kimin taşıdığını, kimin kabre kadar geldiğini görür mü?

Ölünün kabri toprakla örtülüp düzlendiği ve insanlar dağılmağa başladıkları zaman, kabrin yanında durup şöyle demeyi sahabiler müstehap görürlerdi:

"Ey falan, La ilahe illallah de." Bunu üç kere tekrar eder. Sonra yine ölüye hitaben: "Ey falan, Rabbim Allah, dinim islam, Peygamberim Muhammed (asm)'dir de." diye telkinde bulunurlar.

Definden sonra telkin vermek meşrudur. Ama yapılması kesinlikle emredilmiş bir iş değildir. Peygamberimiz (asm)'in telkin verdiğine dair bir habere rastlanmamıştır. Ancak ashaptan ve tabiinden yukarıdaki rivayetler gelmiştir.

Ölü, ruhun cesedinden ayrılmasından sonra öldüğünü anlamaktadır. Nitekim hadislerden de anlaşıldığı gibi, ruhun cesedden ayrılması ile nimet ve azap başlamaktadır. Ayrıca ölünün sadece baş tarafı değil bütün vucudunun üstüne tahta, kerpiç veya kamıştan şeylerle örtmek müstehaptır.

Ölüm mutlak yokluk değil, bir halden bir hale geçiş ve bir evden diğer bir eve göçüştür şüphesiz. Bu göçün başlangıcı, dünyada birbirine en sıkı bağlarla bağlı olan, bedenle ruhun birbirinden ayrılmalarıdır. Bu nedenle ruhun bedenden ayrılışı, çıkışı ve bundan sonra ebedi istirahatgâhı olan cennet ya da cehenneme varıncaya kadar olan yolculuğu ve bu yolculuk esnasında geçecek olan hadiseler önemlidir.

Ruh bedenden ayrılınca, yani insan ölünce artık biz onun bulunduğu âlemde sürdürdüğü hayatı müşahede edemiyoruz. Ama şer'î naslarda haber verilmiş olan her şeye kesin olarak inanıyoruz. Gözlem ve deney sahasından uzak olan, dünyadaki kesif cisimlerin idraki için verilmiş olan duyularımızla idrak edemediğimiz bu fizik ötesi âlemde, meydana gelen olayları ve ölümden itibaren insanların başına gelecek şeyleri ancak nakli delillerden öğrenebiliriz. İnsanların bu ebediyet yolculuğu esnasındaki halleri, âyet ve hadislerde yeter derecede izah edilmiştir.

Öyleyse ebediyet yolcularının ilk yola çıkışları olan ruhun bedenden çıkışı ve ölünün cesedi kabre konuluncaya dek başına gelecek hallerden işe başlayarak bu husustaki haberlere bir göz atalım.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:

"Sizden birinize ölüm geldiği vakit, elçilerimiz (meleklerimiz) onun ruhunu alırlar."1

"Allah, nefislerin ölümü zamanında canlarını alır."

"(Ey Rasûlum, onlara) de ki; sizin canınızı almaya vekil kılınan ölüm meleği (Azrail) canınızı alacak..."3

Buna göre, ölüm meleği, Allah Teâlâ ve Allah'ın ruhları almakla görevlendirdiği melekler ruh'u almaktadırlar. Bu âyetler arasında var gibi görünen zıtlığı ortadan kaldırmak için âlimler, hadis-i şeriflere müracaat ederek şöyle bir açıklama getirmişlerdir:

Ölümün gerçek faili Allah Teâlâ'dır. O, hikmeti icabı, ruhları almakla ölüm meleğini (Azrail'i) görevlendirmiştir ve ölüm meleğinin yardımcıları durumunda bir kısım melekler daha bu işte görevlidirler. Buna göre, ölümün başlangıcı olan, ruhun ayaklardan itibaren boğaza kadar çıkarılması işini yukarıdaki birinci âyette işaret olunan ölüm meleğinin yardımcıları yapmakta: gırtlağa gelmiş olan ruhu ise, âyet-i kerimede "Ölüm Meleği" adı verilen "Azrail" almaktadır. Ölümün hakiki faili ve yaratıcısı ise Allah Teâlâ'dır. Böylece yukarıdaki üç âyet, birbirini desteklemekte ve ölüm fiilinin meydana gelişinde rolü olanları beyan etmektedirler. Aralarında hiçbir te'âruz yoktur.4

Ölüm meleğinin ruhları alışı, Allah'ın izniyledir. Allah'ın izni olmaksızın bir sivrisineğin canını almaya bile güç yetiremez.5 zira meleklerin hür iradeleri olmadığı gibi, emrolunan işleri yapmak için gereken kudreti de kendilerine Allah Teâlâ verir. O'nun emri ve izni olmadan hiçbir şeye güç yetiremezler.

Ölüm meleğinin yardımcıları, rahmet ve azap meleklerindendir. Bir insan vefat edeceği zaman ölüm meleği ile birlikte rahmet ve azap melekleri de hazır olur. Bunların sayılarının dört ya da üç rahmet, üç de azap olmak üzere altı olduğunu bildiren rivayetler vardır.6

Bu melekler eceli gelmiş olan mü'mine güzel surette görünüp rıfk ile yumuşaklıkla muamele ederler. Ve mü'minin ruhuna:

"Çık, ey güzel cesette bulunan doygun ruh. Hamdedici ve Allah'ın rahmetiyle, güzelliklerle müjdelenmiş olarak çık ve Rabbine kavuş."7

diye hitap ederler. Mü'mine verilen bu müjde ve meleklerin güzel görünüşü, kılıçların vuruşundan daha şiddetli olan ölüm acılarını unutturur ve onu sevince garkeder. Bir hadis-i şerifte ölüm acıları, yünün içinden çekilen dikene teşbih edilerek, dikenin yünden bir şeyler kopardığı gibi, ölümün de mutlaka acılarının olacağına işaret edilmiştir.8 Şeddâd b. Evs de (v. 41/661) şöyle demiştir:

"Ölüm mü'mine dünya ve âhiret musibetlerinin en korkuncudur... Eğer ölülerden biri kalkıp da dünyadakilere ölümü haber verseydi, dünyadan faydalanamaz ve hiç bir şeyden lezzet alamazlardı."9

Ölümün şiddetini şöyle bir kıyasla daha iyi anlatmak mümkündür: Bizim bir yerimize bir diken batınca, yahut bir uzvumuz kesilince duyduğumuz acı, o anda oradan canın çekilmesi sebebiyledir. Bunu, bütün uzuvlardan canın çekilmesi anındaki duruma kıyaslarsak ölüm acısının ne kadar şiddetli olacağı daha iyi anlaşılır. Ruh vücudumuzu tedricî olarak terk eder; önce ayaklardan yukarı doğru çekilir, ayaklar soğumağa başlar. Daha sonra ise bacaklar ve daha yukarı kısımlardan çekilir ve gırtlağa gelince artık insanın dünya ile ilgisi kesilir. Dünyayı göremez ve öteki âleme yönelmiş olur.10

Ölüm anında insanın yanına gelen melekler, kâfire son derece korkunç bir surette görünerek şöyle hitap ederler:

"Çık, ey habis cesette olan habis ruh. Alçaltılmış olarak ve cehennemle müjdelenmiş olarak çık."11

Bu hitap ruhun çıkışına dek sürer.

Lafızlarında bazı faklılıklar olsa da manâ yönünden aynı olan rivayetlerde mü'minin ruhunun ölüm meleği tarafından alınır alınmaz hemen yanında bekleyen rahmet meleklerine verileceği ve onlar tarafından yükseltileceği; kâfir ve kötü kimselerin ruhlarının ise bekleyen azap meleklerine teslim edileceği ve kendisine gök kapılarının açılmayacağı haber verilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de işaret olunduğu gibi,12 ölüm meleğinin ruhu alışı esnasında hazır bulunan rahmet ve azap melekleri birbirlerine "Bunun ruhunu kim yükseltecek?" diye sorarlar. Ta ki Allah Teâlâ bunlardan birine o kişinin ruhunu almalarını emredinceye dek.13 Bu esnada ruh müdrik olarak bakî kaldığından dünya hayatının sona erdiğini ve bedenden ayrıldığım bilir.14

Bera' İbn Âzib'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte ruhun cesetten çıkışı ve mezara konuluncaya kadar başından geçen olaylar şöyle anlatılıyor:

"Resûlullah (asm) ile birlikte ensardan bir adamın cenazesine gittik. Kabre vardığımızda mezar henüz kazılmamıştı. Peygamber (asm) oturdu, biz de yanı başına oturduk. Sessiz duruyorduk. Rasûlullah (asm) elindeki bir odun parçasıyla toprağı karıştırıyordu. Birden bire başını kaldırdı ve iki ya da üç kere:

"Kabir azabından Allah'a sığının!"

dedi. Ve sonra şöyle buyurdu:

"Mü'min kul dünyadan ayrılmak ve âhirete göçmek üzereyken ona semâdan yüzleri güneş gibi parlak melekler, cennetten getirdikleri kefen ve kokularla gelip baş ucuna oturur ve şöyle der: 'Ey iyi ruh, çık ve Allah’ın mağfiretine rızasına kavuş,'15 Kabın ağzından suyun aktığı gibi ruhu çıkar ve onu ölüm meleği alır. Hazır olan melekler, göz açıp kapayıncaya kadar bir zaman içerisinde mü'minin ruhunu ölüm meleğinin elinden alıp, getirdikleri kefen ve güzel kokular içine koyarlar ki, ondan çıkan miskten daha güzel bir koku yeryüzüne yayılır. O ruhu hemen yükseltirler. Rastladıkları her melaike topluluğu bu hoş kokunun ne olduğunu sorarlar. Mü'minin güzel kokulu ruhunu yükselten melekler de onun dünyadaki en güzel isimleriyle falan oğlu falan diye söylerler. Ta ki, dünya semâsına varınca gök kapılarının kendisine açılmasını isterler. Gök kapıları açılır ve yükselirken ta yedinci kat semaya kadar her semada bulunanlar onu daha sonraki en yakın semâya dek uğurlarlar. Böylece yedinci kat semâya gelince Allah Teâlâ:

'Kulumun kitabını (dünyada işlemiş olduğu iyi amelleri) İlliyyûn'a, yani Levh-i Mahfuz'un bir kıtasına yazın ve onu yeryüzüne iade edin. Ben Azîmuşşân onları topraktan yarattım. Yine toprağa çevireciğim ve ikinci defa ondan çıkaracağım.'

buyurur ve melekler ruhu yeryüzüne indirirler. Ceset kabre girdikten sonra da ruh cesede iade olunur...”16

Diğer bir rivayette ise mü'minin ruhunun çıkışı yağdan kıl çekmeye teşbih edilmiş ve çıkar çıkmaz hazır bulunan rahmet melekleri tarafından İlliyyûn'a götürüleceği haber verilmiştir.17

Şa'ranî'nin "Muhtasaru't-Tezkire" de naklettiğine göre, İmam Gazzalî'de "Keşfu Ulûmi'l-Âhire" adlı eserinde yukarıdaki Berâ' İbn Âzib hadisindekine yakın bir ifade ile ruhun yedi kat semâya yükseltilişini ve Allah Teâlâ'nın huzuruna çıkarılışını anlatmaktadır. Gazzâlî'nin anlatılışında her gök kapısının açılışında, mü'minin iyi amellerinden bir ya da bir kaçının melekler tarafından medh için zikredileceği de vardır.18

Dahhâk'tan (v. 105/723), "(Ölüm korkusundan) Ayaklar birbirine dolaştığında" âyeti19 için "İnsanlar bedenini teçhiz ederken melekler de ruhunu teçhiz ederler." dediği rivayet edilmiştir.20 Ebû Hureyre (v. 57/676) nin Rasûlullah (asm)'den rivayet ettiği isnadı hasen bir hadis-i şerifte, mü'minin ruhunun rahmet melekleri tarafından semâya yükseltileceği ve orada mü'minlerin ruhlarının yanına götürüleceği haber verilmektedir. Mü'minler, yeni gelen ruh sebebiyle çok sevinecekler ve ona hemen dünyadakileri "Falan ne yaptı? Filanın durumu nasıl?..." gibi sorularla sormaya başlayacaklar. O esnada onlara: "Arkadaşınızı bırakın istirahat etsin. Çünkü o şiddetli bir geçitte idi." denir. Sonra yine sorularına devam ederler. Sorulanlardan bazıları için: "O öldü. Size gelmedi mi?" deyince: "Ateşe götürüldü." derler.

Kâfir öldüğü zaman ruhundan çok kötü bir koku yayılır ve ruhu kâfirlerin ruhlarının yanma getirilir.21 Ebu Hureyre, kendisinden sahih bir senetle nakledilen sözünde de, mü'minin ruhunun semâya yükseltileceğini ve orada mü'minlerin ruhlarının gelip kendisine dünyadaki tanıdıklarını soracaklarını söylemiştir.22

İstanbul surları dibinde medfun olan Ebû Eyyûb el-Ensarî (v. 51/671) de mü'minin ruhunun yükseltilişini anlatırken, rahmet ehlinin kendisini karşılayarak dünyadakileri soracaklarını haber vermektedir.23

Meşhur hadis ravisi Vehb b. Münebbih (v. 110/728), mü'minlerin ruhlarının gelen mü'mini karşıladıkları ve dünyadan haber sordukları, bu makamın yedinci kat semâda Allah tarafından mü'minlerin ruhları için yaratılmış parlak bir yer olduğunu belirtmiştir.24

Yine hadis-i şeriflerde ifade edildiğine göre, kâfir ve günahkâr olanların ölümü anında melekler kendilerine korkunç bir surette görünecek, kendisini azapla müjdeleyecek ve ıslak yünden dikenli demirin çıkarıldığı gibi, zorla ve azap ederek ruhlarım alacak.25

Bu esnada imansızlar çok şiddetli azap ve korku içinde olacak. Ölüm meleği çıkardığı ruhu, yanında cehennemden getirdikleri bir ateş parçasıyla bekleyen azap meleklerine teslim edecek. O esnada kâfirin ruhundan çıkan pis koku her tarafa yayılacak. Azap melekleri bu ruhu, dünya semâsına götürüp kapıların açılmasını istedikleri zaman gök kapılan açılmayacak ve ruhu Siccin'e, emsali ruhların yanına götürülüp yaptığı kötülükler oraya yazıldıktan sonra ruh, kabre konan cesedine iade olunur.26

Kur'an-ı Kerim'de bunların hali şu şekilde dile getirilmiştir:

"Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara iman etmeyi kibirlerine yediremeyenler (var ya), onlara gök kapıları açılmaz (ruhları göğe yükselmez) ve deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar (yani hiç bir zaman) cennete giremezler. İşte biz, günahkârlara (müşriklere) böyle ceza veririz."27

Bu konuda mü'min ve kâfirin hallerini anlatan haberler pek çoktur. Burada Ebu Hureyre'den Müslim'in (v. 261/874) rivayet ettiği hadis-i şerifi de zikrederek konuyu noktalayalım. Ebu Hureyre (ra), Rasûlullah (asm) in şöyle buyurduğunu söylemiştir:

"Mü'minin ruhu çıktığı zaman, onu iki melek karşılayıp alırlar ve yükseklere götürürler."

Râvi Hammâd (v. 167/783), müteakiben güzel kokusunu ve miski zikretti, demiştir. Daha sonra Peygamberimiz (asm):

"Ve semâ halkı: 'Arz (yeryüzü) tarafından hoş ve güzel bir ruh geldi. Allah sana ve (dünyada iken) imar edegeldiğin cesedine salât eylesin.' derler. Müteakiben Aziz ve Celil olan Rabbine götürülür. Sonra: 'Bunu ecelin sonuna (yani Sidretü'l-Müntehâ'ya) götürün' buyurulur. Kâfire gelince; onun ruhu çıktığı zaman sema ehli, yeryüzü tarafından pis kokulu habise bir ruh geldi, derler. Onu ecelin sonuna (yani Siccîn'e götürün, denilir.”

Ebu Hureyre: "Rasûlullah (asm), hemen üzerinde bulunan ince örtüyü burnuna götürdü de şöylece kapattı." dedi. 28

Mü'minin ruhunun burada anlatılan hallerle karşılaşmasının, yıkanıp kefenleninceye kadar sürdüğü ve cesedi kefenlenirken, ruhun da birlikte kefene gireceği bildirilmiştir.29 Diğer bir rivayette ise, yıkanması esnasında cesedi seyrettiği haber verilmektedir.30 Bazı rivayetlerde ise kabre konuluncaya ve üzerine toprak atılıncaya dek bir meleğin elinde cesede yapılan muameleyi seyredeceği ve daha sonra kabre konan cesedine döneceği haber verilmiştir ki, 31 bunların hepsi de mümkün şeylerdir. Çünkü zaman izafidir ve bize göre çok kısa bir zaman hududu içerisinde, Allah'ın mü'minin ruhuna bir çok olayı yaşatması mümkündür.

Kâfir ve günahkâr olanlar ise, cesetlerine yapılan muameleyi içinde bulundukları azap durumu ve hasretleri sebebiyle bilemezler. Onlar, kendi başlarına gelecek olanla meşguldurlar.32

Dipnotlar:

1) En'am, 6/61.
2) Zümer, 39/42.
23) Secde, 32/11.
4) Hasan el-İdvi, el-Hamzavi, Meşariku’l-envar, s. 23. M. Kesteliyye, 1277 h. ve Mısır, 1316.
5) age., s. 25-26.
6) bk. age.
7) Şa'râni, Tezkiretü’l-imam Ebi Abdillah el-Kutubi,  s. 17, Kahire, 1310.
8) Ahmet Faiz, el-Yevmü'l-âhir, s. 83; Gazzâli, Muhammed b. Muhammed, lhya-u Ulûmi'd-Din, IV/447, Mısır, 1939.
9) Gazzâli, a.g.e. IV/447; Ahmed Faiz, a.g.e. s. 83.
10) Gazzâli, a.g.e. IV/445-446; Ahmed Faiz, a.g.e. s. 82.
11) Şa'rani, ag.e. s. 17.
12) bk. Kıyâme, 75/27.
13) Abdullah Sirâcuddin., el-İman bi Avalimi'l-Ahire, s. 47, Halep, 1977.
14) Gazzâli, Dürretü'l-Fâhire. v. 311 b; Kıyâme, 75/28 âyeti de bu durumu bildirir.
15) Fecr, 89/27-28 âyetlerinde bu hitap dile getirilmiştir.
16) Ahmed b. Hanbel, Mûsned, IV/287-288; IV/295-29; Rodosizâde, Ahvâl-i Âlem-I Berzah, v. 51 a-51 b; Hasan el Idvi, a.g.e. s. 36-37; M. Kesteliyye, 1277 h; Abdullah Sirâcuddin. a.g.e. s. 48-49; Sübki, Şifaü's-Sikam, s. 166-167, Bulak. 1318 h.
17) Şa'râni a.g.e. s. 18; Hasan el-Idvi, a.g.e. s. 9, Mısır, 1316.
18) Şa'rânî a.g.e. s. 19;Hasan el-Idvi, a.g.e. s.l7, Mısır, 1316 h.
19) Kıyâme. 75/29.
20} Suyûtî, Şerhüs-Sudûr. v. 26 b; v. 1.66 b.
21) Nesâi, Sünen, Cenâiz, 9, IV/8-9; Suyuti Büşra'1-Keib Bi Likâi’l-Habib, v. 144 b; Suyûtî, Şerhüs-Sudûr, v. 37 a.
22) Suyûtî,Büşra'l-Keib, v. 144 b.
23) Şa'rani, a.g.e. s. 18.
24) Aynı eser, aynı yer.
25) Abdullah Sirâcuddin, a.g.e. s. 50.
26) İbn Mâce, Sünen, Zühd, 31, II/1423-1424; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/364-365; VI/140; İskilipli Atıf Hoca, Mir'âtü'l-lslâm, s. 180-181; İst. Tarihsiz, (Frenk Mukallitliği ve İslam Adlı eserin sonunda); Abdullah Sirâcuddin, a.g.e. s. 50.
27) Araf, 7/40.
28) Müslim, Sahih, Cennet, 17, IV/2202.
29) Hasan el-Idvî, a.g.e. s. 34, M. Kesteliyye, 1277 h.
30) age., s. 37.
31) age., s. 38.
32) Şa'rani, a.g.e. s. 20.

(Süleyman TOPRAK, Ölüm ve Ötesi)

3 Ölünün arkasından hayır, dua ve iyilik olarak neler yapılabilir? Yasin suresi ve başka hangi dualar ölünün kabir azabını hafifletmek için okunmalıdır?

Hayatta iken yaptıklarının, vefatından sonra kişinin kendisine ulaşacağını ifade ve hayatta iken hayır yapmaya teşvik eden pek çok hadis-i şerif vardır.(1) Peygamber Efendimiz (s.a.v)

"İnsan ölünce (salih) ameli kesilir. Ancak üç amel (in sevabı) kesilmez: Sadaka-i câriye (kamuya yararlı sadaka), faydalanılan bir ilim ve arkasında kendisine dua edecek hayırlı bir çocuk bırakmak."(2)

buyurarak buna işaret etmiştir. Ebû Hureyre'den rivâyet edilen hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v) amellerin sayısını (sadaka-i cariyeyi tafsil etmek suretiyle) çoğaltarak:

"Mü'min'e ölümünden sonra amel ve hasenatından ulaşacak şey: Öğretip yaydığı ilim, bıraktığı salih evlat, miras bıraktığı Mushaf, yaptığı mescit, yolcu için yaptığı ev, akıttığı ırmak ve sağlığında malından verdiği sadakadır."(3)

buyurmuşlardır. Başka bir hadisin ifadesiyle;

"Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri bâki kalır. Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır."(4)

Bu ve benzeri(5) hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere insan, dünyada iken kendisinin yaptığı veya başkalarının yapmasına vesile olduğu amellerden istifade edecektir. Zaten bunda alimler de ittifak etmişlerdir.(6) Fakat kişinin ölümünden sonra başkalarının kendisi için yapacakları iyi işlerin sevabının veya bunlardan hangisinin ulaşıp ulaşmayacağı konusunda ihtilaf edilmiştir.

Mu'tezile mezhebi, ölüye dirilerin yaptıkları hiç bir şeyin fayda vermeyeceğini iddia eder.(7) Onlar iddialarına delil olarak da

"İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur."(8)

"Siz, ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz."(9) ve

"Herkesin kazandığı hayrın sevabı kendine, yaptığı fenalığının zararı da yine kendinedir."(10)

gibi ayetleri gösterirler. Halbuki Ehl-i Sünnet alimlerinin hepsi, hangi amelin fayda verip, hangisinin fayda vermeyeceği meselesinde ihtilaf etmişler ise de, ölüye başkalarının yapacağı amellerin fayda vereceği hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü bu konuda, bazı amel ve iyiliklerin fayda vereceğine dair, apaçık ayet ve hadisler vardır. Mesela, dua ve istiğfarın faydalı olacağına

"Onlardan, sonra gelenler şöyle derler: Ey Rabbimiz, bizi ve bizden önce imanla geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma."(11)

ayet-i kerimesi delalet etmektedir. Bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hak, daha önce iman edip de göçmüş olan kardeşleri için istiğfar eden mü'minleri övmüştür. Eğer istiğfarın ölülere bir faydası olmasaydı, Allah Teâlâ onları övmezdi.(12)

Peygamber Efendimiz de

"Ölüye namaz kıldığınız zaman ona gönülden dua edin."(13)

buyurmuş ve kendisi de kıldığı cenaze namazlarında ölü için dua etmiştir. Şayet bu namaz ve duanın ölüye bir faydası olmasaydı, Rasulullah (s.a.v) bunu ne kendi yapardı ne de başkalarına emrederdi.(14) Halbûki O, kendisi de birinin cenaze namazını kıldırırken

"Allah'ım, filan oğlu filan senin güvencende, senin koruman altındadır. Onu kabir fitnesinden ve cehennem azabından koru. Sen vefa ve övgü sahibisin. Allah'ım onu bağışla, ona acı! Muhakkak ki sen çok bağışlayan, çok acıyansın."(15)

diye dua etmiştir. Kaldı ki Cenâze namazının kendisi de ölü için bir duadır. Allah için namaza, meyyit/meyyite için duaya... diye niyet edilir. Eğer ölünün ruhuna yararı yoksa bunun bir anlamı kalmaz.

Kendisi zaman zaman Bakî kabristanını ziyaret ederek kabirdekilere selam vererek dua ederdi.(16) Eğer selamı onlara ulaşmasa ve duası fayda etmeseydi, bunu yapması abesle iştigâl olurdu ki O, bundan münezzehtir.

Geride kalanların, ölüleri için yaptığı ibadet ve hayırların faydasını iki bakımdan ele almak gerekir:

Birincisi: Müteveffânın borçtan kurtulup kurtulmaması. Bir kimse üzerinde namaz, oruç, hac, zekat, adak, kul borcu gibi borçlar bulunarak ahirete intikal etmiş ise geride kalanların -ölünün vasiyeti olsun veya olmasın- bunları eda etmeleriyle borçtan kurtulur mu?

İkincisi: Başkasının yaptığı ibadetin sevabının ölüye ulaşıp ulaşmaması. Fukahâ ibadetleri üçe ayırmışlardır:

a) Namaz ve oruç gibi bedenî ibadetler: Başkalarının yapmalarıyla bu borçlar düşmez, sorumluluk devam eder.

b) Zekat, nezir ve mâlî keffaret gibi mâlî ibadet ve borçlar: Bunlar, başkalarının ödemesiyle ödenmiş olur, borç kalkar.

c) Hac gibi hem mâlî, hem de bedenî ibadetler: Birisi ölü namına bunu yaparsa o borçtan kurtulmuş olur. Fakat mirasçılar bunu yapmaya mecbur değildir. Ancak İmam Şafiî'ye göre vasiyet etmiş ise mecbur olurlar.

Ahmed b. Hanbel, Evzaî, Ebû Sevr, Nevevî gibi müçtehidler ile muhaddislerin çoğuna göre, ölünün yakınlarının, onun borçlu olduğu oruç, hac gibi ibadetleri de kaza etmesi caiz ve sahihtir.

İslam ulemasının ekseriyeti, sevabını ölüye bağışlamak niyetiyle yapılan ibadetlerin sahih olduğuna ve dünyadan göçmüş olanların bundan istifade edeceklerine kani olmuş ve bu hükmü benimsemişlerdir.(17)

Konumuzun daha iyi anlaşılabilmesi için başkalarının ölünün yararına yapabilecekleri işleri maddeler halinde açıklamaya çalışalım:

1. Ölünün Borcunun Ödenmesi:

Bir kişi öldüğünde başkalarının onun hakkında yapabilecekleri, hatta yapmaları gereken en önemli işlerden birisi, varsa o kişinin borçlarını ödemek ve böylece onun üzerinden kul haklarının kalkmasını temin etmektir. Çünkü hadisteki ifadesiyle

"Mü'minin ruhu, borcu ödeninceye kadar ona bağlı kalır."(18)

Bundan dolayı, borçlu olarak ölen kişi, şayet miras olarak bir şeyler bırakmışsa ondan borçları ödenir.(19) Böylelikle ölünün borcunun ödenmesi kendine fayda verip, borçtan kurtulmasına sebep olur. Burada mâlî borçlarının ödenmesinde borcu ödeyen kişinin, ölünün bir yakını olması şart değildir. Kim öderse ödesin, ölen kişi kurtulmuş olur.(20)

2. Dua ve İstiğfar:

Ölmüş birisi için yapılabilecek en büyük iyiliklerden birisi onun için dua etmek ve istiğfarda bulunmaktadır. Nitekim;

"Ey Allah'ın Resulü, anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkanı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?" diye soran Ebû Ubeyd Mâlik İbn Rabîa es-Sâidî (r.a)'ye Peygamber Efendimiz (s.a.v):

"Evet vardır. Onlara dua, onlar için Allah'tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) talep etmek, onlardan sonra -vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babasının akrabalarına karşı da sıla-i rahmi ifa etmek, anne ve babasının dostlarına ikramda bulunmak."(21) cevabını vermiştir.

Yine,

"Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla..."(22)

gibi ayetler, cenaze namazı, dua ve istiğfarın ölülere fayda vereceğini ispat etmektedir.(23)

Bu mevzudaki ayet ve hadis-i şerifleri(24) göz önünde bulunduran ilim adamları, ölü için yapılan dua ve istiğfarın ölüye fayda vereceğinde. Ancak kendisi için dua edilen kimsenin mü'min olması şarttır.(25) Zira imanı olmayanlara hiçbir şey fayda vermez. Zaten onlar için dua etmek de meşru değildir.(26) İmam Eş'ari'ye göre, "Hadisçiler ile Ehl-i Sünnet'in çoğunluğu, dua ile sadakanın, Müslümanlar için ölümlerinden sonra fayda vereceğini kabul ederler.(27) Öyleyse dua meşru ve faydalıdır.(28)

Bu mevzuda bilinen en meşhur hadis-i şeriflerden biri olarak Müslim'de Ebu Hüreyre (r.a)'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte:

"İnsan ölünce bütün amelleri kesilir. Ancak üç şey (bunları yapan üç kişi) müstesna: Sadaka-i cariye (bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine dua edecek salih evlat (bırakan)."(29) buyurulmaktadır.

Bu hadis-i şeriften anladığımıza göre:

     a. Sadaka-i cariye denilen, insanların istifade edebileceği yol, köprü, cami, çeşme, mescit ve vakıf müesseseleri ile bunları en verimli ve hayırlı şekilde kullanacak nesillerin yetişmesi içinde okul ve öğrencilerin barınabilecekleri yurt gibi müesseseler yapmak gibi salih amellerde bulunmaktır ki, arkada bırakılan bu türden bir müessese hayatta kaldığı müddetçe, -Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) beyanları çerçevesinde- iyi bir çığıra vesile olunduğu için kıyamete kadar orada yetişenlerin kazandıkları sevapların bir misli de bu müesseseleri kuranların amel defterlerine kaydedilecektir.

    b. İlim erbabının bıraktığı eserler de sadaka-i câriyedendir. Alim, kapasitesine göre bunlardan mükafatını alır. Ayrıca ilim erbabına sahip çıkma ve onların kitap, defter, yiyecek ve giyeceğini temin etme şeklinde yapılan çalışmalar da, hayır cihetinde kapanmaz birer sadaka-i cariye sayılmaktadır.

     c. Ölen kişi giden ruh, ardından hayırlarda bulunacak ve hayırlı nesiller yetiştirecek hayırlı bir evlat ister. Ancak bıraktıkları böyle bir nesildir ki, ahiret hesabına onlara yararlı olacaktır. Yoksa ölü ne helva, lokma yemek; ne yedinci, kırkıncı ve elli ikinci gece, ne mevlit, ne paralı hatim, ne telkin, ne devir, ne de duvara asılacak eski bir resim bekler.

3. Sadaka Vermek:

Sadakanın da ölen kişiye faydası olduğu mevzuunda Ehl-i Sünnet âlimleri ittifak etmişlerdir. Peygamber (s.a.v)'in buna delalet eden hadisleri(30) vardır.(31)

İbn Abbas (r.a)'ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurulmaktadır:

"Bir adam gelerek:

"Ey Allah'ın Resulü! Annem vefat etti. Ben onun için tasaddukta bulunsam ona faydası olur mu?" diye sordu. Peygamberimiz:

"Evet." deyince, adam;

"Benim bir meyveliğim var. Sizi şâhid kılıyorum, onu annem için tasadduk ediyorum." dedi.(32)

Verilen sadaka ister kişinin evladı gibi birinci derecede bir yakını isterse başkaları tarafından verilsin, sadakanın sevabının ölüye ulaşacağında ittifak olduğu bildirilmektedir.(33)

Sa'd İbn Ubâde hadisinde ise, ölünün arkasından yapılacak sadakanın hangisinin daha efdal olduğu beyan edilmektedir. Sa'd (r.a) şöyle anlatır:

"Ey Allah'ın Resulü dedim, annem vefat etti, (onun adına) yapacağım sadakanın hangisi efdaldir?" Peygamber Efendimiz (s.a.v),

"Su!.." buyurdular. Bu cevap üzerine Sa'd bir kuyu kazdı ve:

"Bu kuyu Sa'd'ın annesi için dedi."(34)

Bu hadis-i şerif de, ölü adına hayır yapılabileceğini gösteren delillerdendir. Nesâî'nin rivayetinde Sa'd, önce vefat eden annesi adına sadaka verip veremeyeceğini sorar. Cevap müspet olunca hangi sadakanın efdal olduğunu sorar. Bunun üzerine, "su" cevabını alır.(35)

Nafile olarak sadaka vermek isteyenlerin bütün inananlara (mü'min ve mü'minelere) niyet etmesi en faziletlisidir. Çünkü bunun sevabı onlara ulaşır, kendisinin sevabından da herhangi bir şey eksilmez.(36)

4. Ölenin Borcu Olan Oruçlarının Geride Kalan Akrabaları Tarafından Tutulması:

Üzerinde Ramazana ait kaza orucu bulunduğu halde ölen kimse ile ilgili iki durum söz konusudur:

     a. Vakit darlığı, hastalık, sefer ve oruç tutmaktan âciz olmak gibi özürler sebebiyle oruç tutma imkanını elde edemeden ölmüş olmak: Alimlerin ekserisine göre, bunların her hangi bir kusuru olmadığı için hiçbir şey gerekmez, günahkâr olmaları da söz konusu değildir. Çünkü bu oruç, ölünceye kadar, tutma imkanını elde edemediği bir farzdır. Dolayısıyla hacda olduğu gibi, hükmü bedelsiz olarak düşmüştür. Bunun için, kişi hasta yahut yolcu olduğu bir durumda ölmüş ise tutamadığı orucun kazası gerekmez.

     b. Oruç borcu olan kişi oruçlarının kazasını yapma imkanını elde ettikten sonra ölmüşse velisi onun için oruç tutamaz. Yani fakihlerin ekserisine göre, ölünün kazası olan oruçları tutmak vacip değildir. Şafiîlere göre, velisi oruç tutacak olsa, sahih olmaz. Çünkü oruç, halis bir beden ibadetidir. Şeriatın aslı ile farz kılınmıştır. Gerek hayatta, gerekse öldükten sonra bunda vekalet ve niyabet caiz değildir. Bu yönüyle o namaz gibidir. Bir hadis-i şerifte bununla ilgili olarak:

"Hiçbir kimse başka bir kimse adına namaz kılamaz, oruç tutamaz. Fakat onun adına her güne karşılık bir müd (ülkelere göre değişen bir ölçek. Iraklılara göre iki rıtıl sığan ölçek, yani yaklaşık on sekiz litrelik ölçek) yiyecek fakirlere yedirir."(37)

buyurulmuştur. Hanbelilere göre ise, velinin ölü adına oruç tutması mubahtır. Çünkü bu durum, ölünün kurtuluşunu sağlamak bakımından daha ihtiyatlı bir harekettir.(38)

Bu konuda rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Aişe (r.anhâ) validemiz, Resulullah (s.a.v)'in:

"Kim, üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse, onun orucunu velisi tutar."(39)

buyurduğunu haber vermiştir. Yine Hz. Câbir İbn Abdullah (r.a) da rivayet ettiği bir hadis-i şerifte; bir kadın, Resulullah Efendimize (s.a.v) gelerek, annesinin üzerinde oruç nezri olduğunu ve onu yerine getiremeden öldüğünü haber verir. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v): "Velisi ona bedel oruç tutsun." buyurur.(40)

Buharî ve Müslim'de zikredilen diğer bir hadis-i şerifte ise, bir kadının üzerinde bir aylık (nezir) oruç borcu olduğu halde vefat ettiği ve çocuğunun Peygamber (s.a.v.)'e gelerek "Ben onun yerine oruç tutsam olur mu?" diye sorduğu Resulullah'ın (s.a.v) da ona: "Annenin üzerinde borç olsaydı onu öder miydin?" diye sorduğu Onun: "Evet!.." diye cevap vermesi üzerine de: "Allah'ın borcu, ödenmeğe daha layıktır." buyurduğu haber verilmektedir.(41)

Oruç tutmak, bedenî ibadetlerdendir. Burada oruç ibadeti zikredildiği ve başkalarının tutacağı orucun sevabının ölüye ulaşacağı haber verildiğinden, diğer bedenî ibadetlerde de aynı durumun söz konusu olup olmadığında ihtilaf edilmiştir. Oruç konusunda rivayet edilen hadislerden bazı alimler, farz olan Ramazan orucundan üzerinde borcu olarak ahirete göçmüş olanların oruçlarının bile geride kalanlar tarafından tutulabileceği hükmünü çıkarırlarken, bazıları da sadece nezir orucunu tutabileceğine kail olmuşlardır.(42)

Ölenin yerine oruç tutma meselesinde Ahmed İbn Hanbel, ölü üzerinde Ramazan, nezir veya keffaret orucu borçları bulunduğu takdirde, velisinin ona bedel tutabileceğini söylemiştir. İmam Mâlik, Şafiî ve Ebu Hanife'ye göre, ölünün velisi, her bir oruç için bir sa' (bin dirhemlik bir hububat ölçeği) arpa veya yarım sa' buğday tasadduk etmelidir. Keza her bir namaz (veya bir günlük namaz) için de aynı miktar mal tasadduk etmelidir. Fakat çoğunluk, (ölünün) bedenî ibadetlerinin niyabeten başkası tarafından ifa edilemeyeceğini söylemiştir.(43)

Ancak, böyle bir kapı açmanın, insanları sağlıklarında kendilerinin yapmaları gereken ibadetleri ihmal etmeye sevk edeceği endîşesiyle bazı alimler, "hiçbir orucu tutamayacağını ancak keffaretini verebileceğini" söylemişlerdir.(44)

5. Ölen Kişi Yerine Yapılacak Hac:

Bir kimse, ölmüş birisinin yerine hac yapıp sevabını ölüye bağışlayabilir. Nitekim Ebu Davud'da Büreyde (r.a)'den rivayet edilen hadis-i şerifte, hayatında iken hiç hac yapmayan annesinin yerine hac yapıp yapamayacağını soran bir kadına, Rasulullah Efendimiz (s.a.v): "Evet, ona bedel haccet." buyurarak ölmüş annesinin yerine haccetmesine izin vermiştir.(45)

Her ne kadar cumhur, bedenî ibadetlerin niyabeten başkası tarafından ifa edilemeyeceğini söylemişse de, acz şartıyla, sadece hac farizasının bir başkası tarafından ifasını caiz görmüştür. Acz'den murat, kişinin ölmüş olması ve iyileşme ümidinin kesilmesidir, kötürüm bir kimse âcizdir. Bazı alimler, ölü adına nafile hac yapılabileceğini de söylemişlerdir.(46)

Bir başka hadis-i şerifte ise, ölenin yerine yapılan ibadetlerle onun borcunun ödenmiş olacağı ve bunun ölünün semadaki ruhuna müjdeleneceği şöyle anlatılır: Zeyd ibn Erkam (r.a) anlatıyor:

"Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki:

"Kim ebeveyninden birine bedel haccederse, bu hacla onun borcunu ödemiş olur. Bu durum, semadaki ruhuna müjdelenir. Kişi, anne ve babasına karşı isyankâr bile olsa (bu iyiliği sebebiyle) Allah'ın nezdinde (iyi kullar meyanında) yazılır."

Diğer bir rivayette ise:

"Babası için bir hac, kendisi için yedi hac yazılır." buyurulmuştur.(47)

Tabii ki, bu rivayetlerde zikredilen mana, sadece bir ibadetin yapılıp, sevabının ölüye bağışlanmasının cevazına delalet eder. Cenab-ı Hakk'ın o engin rahmetinden ümit edilir ki, o sevap nedeniyle, huzuruna ibadet borcuyla gelen kullarını affeder, yoksa sağlığında fırsat elde iken bu ibadeti terk eden ve bu halleri üzere ölenlerin elbette hesapları görülecek ve cezaları verilecektir.

İbn-i Kudâme'nin de ifade ettiği gibi ölü, başkaları tarafından yapılan ve sevabı kendisine bağışlanan ibadetlerden istifade edebilir. Çünkü oruç, dua, istiğfar, hac gibi ibadetler, bedenî ibadetlerdir. Allah Teâlâ, bunların ve bunlar gibi diğer ibadetlerin sevaplarını da ölüye ulaştırır.(48)

Yalnız bu gibi ibadet borçlarının üzerinde kalması için kişinin, mesela, oruç için borçlandıktan sonra, hastalanıp ölünceye dek borcunu tutacak kadar sıhhate kavuşamaması gibi meşru bir mazereti olmalıdır. Ancak böyle bir özre binaen yapamamış olanlar için, geride kalanların, Allah'a karşı olan borcunu onun adına ödemeleri sebebiyle Allah Teâlâ affeder, kasıtlı olarak terk edenleri değil.(49)

6. Ölü Adına Kurban Kesmek:

Ölü adına kurban kesilerek tasadduk edilip sevabı ölüye bağışlanabilir. Zikredeceğimiz şu vak'a ölünün gıyabında kurban kesilip sevabının ölüye bağışlanabileceğini göstermektedir: Hâneş (r.a) anlatıyor:

"Hz. Ali (r.a)'yi gördüm, iki koç kesmişti." Dedi ki,

"Biri kendim için, diğeri Resulullah (s.a.v) için." Ve ilave etti:

"Resulullah (s.a.v) böyle vasiyet etti. Ben (hayatta olduğum müddetçe) ebediyen (bunu yapmayı) terk etmeyeceğim."(50)

Hz. Ali (r.a)'nin kestiği bu kurban Resulullah (s.a.v)'ın vefatından sonrası için söz konusudur. Ebu Davud, hadisi "Ölü adına kurban" adını taşıyan bir bapta kaydeder. Tirmizî ise, ölü adına kurban kesmeye, bir kısım alimlerin cevaz verirken bir kısım alimlerin caiz bulmadığını kaydeder.

Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v)'in ümmetinden Allah'ın birliğine ve kendisinin peygamberliğine şehadet edenler adına da kurban kestiği de muhtelif rivayetlerde gelmiştir.(51)

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ölülerin arkasından kurban kesip sevabını onlara bağışladığına göre, ölüler, kendileri için yapılan hayır-hasenâtın hepsinden haberdar olmakta ve onların sevaplarından faydalanmaktadırlar kanaati hasıl olmaktadır. Ancak, avamdan bir çok insan, ölülerin arkasından onları memnun etmek ve böylece isteklerine kavuşmak için kabir başlarında kurban keserler veya bunu ölüye adarlar ki bu, tamamen yanlış bir inanç ve bid'at bir harekettir. Bundan dolayıdır ki Peygamber Efendimiz (s.a.v);

"Kabirde sığır, deve, koyun kesmek İslam'da yoktur."(52)

buyurarak bunu yasaklamıştır. Çünkü, kurban bir ibadettir ve ibadetler sadece ve sadece Allah için yapılır. Bu sebeple bir kabir ya da yatır için kesilen bir kurban, bırakınız sevaba vesile olmasını, kesenin imanını alıp götürebilecek ve şirk olabilecek bir davranıştır. Ve kesinlikle sakınmak gerekir.(53) Bu, cahiliyye döneminden kalma bir âdettir. Çünkü o dönemdeki Araplar, belirli zamanlarda veya ölü defnedilir edilmez hemen sığır, deve veya koyun cinsinden bir hayvan getirip mezar başında kurban ederler ve etini dağıtırlardı. Halbuki Allah Resulü (s.a.v),

"Dine muhalefetten sakının. Dine sonradan sokulan her şey bid'at ve her bid'at da dalalet (sebebi)tir."(54)

diyerek bid'atlara karşı bizi uyarmış ve "Size sıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum: Allah'ın kitabı ve peygamberlerin sünneti..."(55) buyurarak da bid'at ve sapıklıklara düşmemek için Kur'an'a ve sünnetine sarılmayı tavsiye buyurmuştur.(56)

7. Kur'an Okuyup Sevabını Ölüye Bağışlamak:

Alimler, namaz kılmak ve Kur'an okumak gibi ibadetlerin sevabının, yapandan başkasına ulaşıp ulaşmayacağı konusunda ihtilaf edip iki görüş ileri sürmüşlerdir:

Hanefî ile Hanbelî alimlerine ve Şafiî ve Malikîlerin sonradan gelen alimlerine göre, ölü yanında okunan Kur'an'ın sevabı ile Kur'an okumanın peşinden yapılan dua, orada bulunmasa da ölüye ulaşır. Kur'an okumanın akabinde dua etmek ise daha çok kabule şayandır ve kabul edilmesi daha çok umulur.

Malikîlerin önceki fakihleriyle ilk Şafiîlerin meşhur olan görüşleri, ibadetlerin sevabının yapandan başkasına ulaşmayacağı yolundadır.

Hanefîlere göre, insan yaptığı amelin sevabını başkasına bağışlayabilir. İster namaz olsun, ister oruç olsun, ister sadaka ve benzeri şeyler olsun fark etmez. Bunların sevabını ölüye bağışlamak, kendi sevabından bir şey eksiltmez.

Hanbelîlere göre, kabrin yanında Kur'an okumakta bir sakınca yoktur.

Mâlikîlere göre, öldükten sonra kişi yahut kabri üzerine Kur'an okumak mekruhtur. Çünkü selef böyle bir şey yapmamıştır. Fakat sonradan gelen Mâlikîlere göre, Kur'an okuyup zikir yapmakta ve bunların sevabını ölüye bağışlamakta bir sakınca yoktur. Ölü için de Allah'ın izniyle sevap hasıl olur.

Şafiilerde meşhur olan görüşe göre, ölüye kendi amelinden başkası fayda vermez. Ancak Şafiîlerin sonradan gelen fakihleri, Kur'an okumanın sevabının ölüye ulaşacağı yolunda açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu şekilde Şafiîlerin sonraki fakihlerinin görüşü de diğer üç mezhebin görüşlerine uygunluk arz etmektedir.

Kur'an okumak, belli bir maksat için diriye fayda verince, ölüye fayda vermesi daha evladır. İbn Salâh'a göre, Kur'an okuma sonunda: "Allah'ım, okuduğumuz Kur'an'ın sevabını filancaya ulaştır." demesi ve okunan Kur'an'ı dua kılması da uygun olur. Bu hususta uzak, yakın aynıdır değişmez. Bunun fayda vereceğine kesin olarak inanmak lazımdır.(57) Nitekim Peygamber (s.a.v) de, zaman zaman kabirlere uğrar ve oradakilere dua ederlerdi. Bu konuda İbn Ebî Şeybe'den rivayet edilen hadis şöyledir:

"Hz. Peygamber (s.a.v) her yılın başında Uhud'daki şehitlerin kabirlerine gelir ve şöyle derdi:

"Sabrettiğiniz şeylere mukabil sizlere selâm ve selâmet! Dünyanın en güzel neticesi budur!"

Allah Resulü (s.a.v), Bazen de Bakî' mezarlığına çıkar ve şöyle derdi:

"Ey mü'minler yurdunun sâkinleri! Selâm size! Bizler de inşallah sizlere kavuşacağız. Allah Teâlâ'dan bizim ve sizin için âfiyet, ahiretle ilgili korku ve sıkıntılardan selâmet ve siyanet dilerim."(58)

Görüldüğü üzere Peygamber (s.a.v), dünyamızdan ayrılan insanlar için dua edip onlar hakkında âfiyet ve selamet dilemektedir. Şayet ölülerin arkasından yapılan duaların faydası olmayacak olsa idi Allah Resulü (s.a.v) böyle bir davranışta bulunmazdı. Aksi bir durum, Allah Resulü'nün abesle iştigali demektir ki, O, bundan fersah fersah uzaktır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle Efendimiz (s.a.v) asla hevâdan konuşmaz. O ne konuşmuşsa vahiy kaynaklıdır.(59)

Okunan Kur'an'ın sevabının önce Hz. Peygamber (s.a.v)'e hediye edilmesi müstehaptır. Çünkü bizleri sapıklıktan O kurtarmıştır. Bunda bir nevi Ona teşekkür ve güzel bir mukabele vardır. Ölülerin arkasından okunan Fatiha, Yâsin ve Kur'an hatmi gibi virtlerden her biri, bir anda sayısız kişilerin ruhlarına yetişebilir ve onların hepsi de bu hediyeden nasiplerini alabilirler. Çünkü bu Allah'ın kudretine ağır ve zor değildir.

Bazı alimler, okunan kıraatin sevabının ölüye ulaşmasının yanında, sevabı ölüye bağışlanmak şartıyla her güzel amelin sevabı da ulaşır demişlerdir.(60) Yalnız bunların sevap kazanılacak şekilde yani sırf Allah rızası için yapılması şarttır. Yoksa çoklarının yaptığı gibi parayla Kur'an okutup da ölüye bağışlatılmaz. Çünkü Kur'an okumak bir ibadettir. İbadet ise parayla değil de Allah rızası için yapılınca sevabı olur ve bu sevap onların ruhlarına bağışlanır. Aksi halde sevap olmaz ki bağışlansın.

Malikî ve Şafiî mezhebinde meşhur olan görüşe göre, kendi ameli ve kesb'i olmadığı için, Kur'an okumak da dahil, bedenî ibadetlerin hiçbirinin sevabı ölüye ulaşmazken kabrin yanında okunduğunda, ölü, okunan Kur'an'ı dinlediği için, dinleyici sevabı alır.(61)

Diğer bazı müçtehitler de ancak evladın veya yakın akrabanın oruç, namaz ve haccının vasıl olacağını ileri sürmüşlerdir. Fakat en isabetlisi, borç ve mesuliyetlerin düşmesi bahis mevzuu olmadan, bağışlanan sevaptan Müslüman ölülerin istifade edecekleri hükmü olsa gerektir.(62)

Fakat şurası bir gerçektir ki, ölü, kendi yapmadığı ve ihmal ettiği ibadetlerden mutlaka sorguya çekilecektir. Bazı cahil kimselerin zannettikleri gibi, ıskatını vermekle, yahut fidye ve keffaretini vermekle ölü, yüzde yüz mesuliyetten kurtulmuş olmaz. Eğer usulüne uygun şekilde yapılmışsa, yapılan bu gibi iyi amellerin sevabı bağışlanmakla sadece affı umulur.(63)

Kaynaklar:

1. Ebû Davud, Vesâyâ, 3; Tirmizî, Vesâyâ, 7.
2. Müslim, Vasiyyet, 14; Ebu Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36; Nesâî, Vesâyâ, 8; Dârimî, Mukaddime, 4; Ahmed İbn Hanbel, 2/372.
3. İbn Mace, Mukaddime, 20.
4. Buhari, Sahih, Rikak,42; Müslim, Sahih, Zühd, 5.
5. Buhari, Enbiya, 1; Müslim, Vasiyyet, 3, İlim, 6; Ebu Davud, Sünen, Vesaya,14, Cihat,15; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/372 (Meymeniyye-Kahire 1313); İbn Mace, Sünen, Mukaddime, 20, 1975.
6. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453, 2. Baskı, Sebat Ofset, Konya, 1989.
7. İbn Kayyım el-Cevziyye, er-Ruh, 117; Beyrut, 1975.
8. Necm,53/39.
9. Yasin, 36/54.
10. Bakara, 2/286.
11. Haşr, 59/10.
12. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.
13. Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 59.
14. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.
15. Ebu Davud, Cenâiz, 56.
16. Müslim, Cenâiz, 103; İbn Mâce, Cenâiz, 36; Nesâî, Cenâiz, 103.
17. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 105-107, Marifet Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 1984.
18. Tirmizi, Sünen, Cenaiz, 76; İbn Mace, Sünen, Sadakat, 12.
19. Abdülkadir Mutlaku'r-Rahbavi, Ahiret Günü, 33; Terc. Ahmet Serdaroğlu-Lütfi Şentürk, Nur yay., 5. Baskı.
20. Buhari, Sahih, Havalat, 3; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.
21. Ebu Davud, Sünen, Edeb, 12; İbn Mace, Sünen, Edeb, 2.
22. Haşr, 59/10.
23. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 107.
24. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/509,6/252, (Meymeniyye-Kahire 1313); Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 72; İbn Mace, Sünen, Edeb, 1.
25. Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/568, Beyrut, ts.
26. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.
27. Eş'ari, Makalatu'l-İslamiyyin, 282.
28. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.
29. Müslim, Sahih, Vasiyyet, 3; Ebu Davud, Sünen, Vesaya, 14.
30. Buhari, Sahih, Cenaiz, 94; Müslim, Sahih, Zekat,15; Ahmed İbn Hanbel, 2/371.
31. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.
32. Buhari, Sahih, Vesaya, 15, 20, 26.
33. Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/568.
34. Ebu Davud, Sünen, Zekat, 42; Nesei, Sünen, Vesaya, 9.
35. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, 10/54, Akçağ yayınları, Ankara, 1990.
36. Vehbe Zühayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, (Terc. Heyet) 3/9; Risale yayınları, İstanbul, 1990.
37. Cemalüddin Ebî Muhammed Abdillah İbn Yusuf el-Hanefî ez-Zeyleî, Nasbu'r-Râye li ehâdîsi'l-Hidâye, 2/463; Dâru'l-Hadîs, Kahire, ts.
38. Vehbe Zühayli, a.g.e, 3/207-208.
39. Buhari, Sahîh, Savm, 42; Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27.
40. Nasıruddin el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi'd-Daîfe ve'l-Mevzûa, 1/169-170; Dımaşk, 1964.
41. Buhari, Sahîh, Savm, 42; Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27.
42. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 459.
43. İbrahim Canan, a.g.e, 2/488.
44. Nâsıruddîn el-Elbânî, Ahkâmu'l-Cenâiz, 170; Beyrut, 1969.
45. Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27.
46. İbrahim Canan, a.g.e, 2/488.
47. İbrahim Canan, a.g.e, 2/488.
48. Vehbe Zühaylî, a.g.e, 3/99.
49. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 460-61.
50. Tirmizi, Dâhâyâ, 2; Ebu Davud, Dâhâyâ, 2.
51. İbrahim Canan, a.g.e, 6/61.
52. Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 70.
53. . İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu'l-Meâd, 1/146; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/379; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/97; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 186.
54. Dârimî, Mukaddime, 16.
55. İmam Malik, Muvatta', Kader, 3.
56. İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, 64; Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 109; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 471; Recep Aktaş, İslam Dininin Yasak Ettiği Batıl İnanışlar, 43; Bahar yayınları, İstanbul, 1973.
57. Vehbe Zühaylî, a.g.e, 3/98-100.
58. Müslim, Sahih, Cenaiz, 102; Farklı rivayetler için bkz.: Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 79; Neseî, Sünen, Taharet, 109, Cenaiz, 103; İbn Mace, Sünen, Cenaiz, 36, Zühd, 36.
59. Necm, 53/3.
60. Seyyid Sabık, a.g.e, 1/383.
61. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 462.
62. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 108.
63. Azîmâbâdî, Avnu'l-Ma'bûd, 3/160, Hindistan Baskısı, Aynî, Umdetü'l-Kari, 5/283, İstanbul Baskısı, İbn Kudâme, İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/423-424; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/98-100, Mısır, 1952; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/567-569, Beyrut, 1969; Reşid Rıza, 8/255; Şeyh Ali Mahfûz, el-İbdâ fî Madarri'l-İbtidâ, 235 (4.Baskı); Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 460.

(Doç. Dr. Hüdaverdi ADAM, Köprü Dergisi, Güz 2001, Sayı: 76)

4 Kabir ziyaretinin faydaları nelerdir? Ölüler kabrine gelenleri görür mü?

Kabir Ziyaretinin Faydaları 

a) İnsana ölümü ve ahireti hatırlatır ve ahireti için ibret almayı sağlar (Müslim, Cenâiz, 108; Tirmizî, Cenâiz, 59; İbn Mâce, Cenâiz, 47-48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/145).

b) İnsanı zühd ve takvaya yöneltir. Aşırı dünya hırsını ve haram işlemeyi engeller. Kişiyi iyilik yapmaya yöneltir (İbn Mâce, Cenâiz, 47). 

c) Salih kişilerin kabirlerini, özellikle Hz. Peygamber (asm)'in kabrini ziyaret, ruhlara ferahlık sağlar ve yüce duyguların oluşmasına yardım eder. Hz. Peygamber'in ve Allah'ın veli kullarının kabirlerini ziyaret için yolculuğa çıkmak menduptur. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

"Kim, beni öldükten sonra ziyaret ederse, sanki hayatımda iken ziyaret etmiş gibi olur."(Mansur Ali Nasif, et- Tâc, el-Câmiu'l-Usûl, II/190).

d) Ziyaret; insanın geçmişi, dinî kültürü ve tarihi ile bağlarının güçlenmesine yardımcı olur.

Ziyaretin Ölüye Faydası

Özellikle anne, baba diğer akraba ve dostların kabirleri, ruhları için Allah'a dua ve istiğfar etmek amacıyla ziyaret edilir. Ölüler adına yapılan hayır ve hasenâtın sevabının onlara ulaşacağı sahih hadis ve icmâ delili ile sabittir. Ölüler ziyaret edilirken, onların ruhları için Allah'a dua edilir, Kur'an okunur, yapılan iyiliklerin sevabı bağışlanır.

Kabre ağaç dikmek sevabtır. Dikilen ağaç ve bitkinin ölünün ruhundan azabın hafifletilmesine sebep olacağına dair hadisler vardır. Hristiyanların yaptığı gibi kabre çelenk götürmek mekruhtur.

Dua ve istiğfarın ölülerin ruhları için faydalı olacağına şu ayet-i kerime de delâlet eder:

"Ey Rabbimiz, bizi ve iman ile bizden önce geçmiş olanları yarlığa. İman etmiş olanlar için kalbimizde bir kin bırakma" (Haşr, 59/10).

Bu konuda varid olan pek çok hadis vardır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/509; VI/252; İbn Mâce, Edeb)

Ölüler kendilerini ziyaret edenlerden haberdar olurlar mı?

Bedir savaşında harbin sonunda Kureyş'den ölenler bir kuyuya dolduruldu. Allah Resulü onlara hitap ederek:

"Ey filan oğlu filan ve falan oğlu falan! Allah ve Resulünün size vaad ettiklerini gerçek buldunuz mu? Ben Allah'ın bana vaad ettiğini gerçek buldum." dedi. Hz. Ömer:

"Ey Allah'ın Resulü! Ruhsuz cesetlere nasıl hitab ediyorsunuz?" diye sorunca Peygamberimiz:

"Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyamazsınız. Şu kadar var ki, onlar cevap veremezler." (Müslim, Cennet, 76, 77) buyurdu.

Peygamber Efendimiz (asm) bir kabrin yanından geçerken yanındakilere "Selam size ey müminler yurdunun sakinleri!" diyerek selam vermelerini emir buyurmuşlardır. (Müslim, Cenaiz, 102; Ebu Davud, Cenaiz, 79; Nesâî, Taharet, 109; İbn Mace, Cenaiz, 36, Zühd, 36; Muvatta', Taharet, 28)

Selam anlayana verileceğine göre, ölüler kendilerini ziyaret edenleri tanıyorlar demektir. Müdakkik alimlerden birisi olarak tanınan İbn Kayyım el-Cevziyye de ölülerin özellikle cuma ve cumartesi günleri ziyaret edip dua edenlerden ve çocuklarının güzel davranışlarından duydukları sevinci nakleder. (İbn Kayyım el-Cevziyye, Kitâbu'r-Ruh, 10)

Kişi kabrin başında kolayına gelen Kur'an ayetlerinden okur. Kabirde Kur'an okunması sünnettir. Çünkü Kur'an okumanın sevabı orada olanlara ulaşır. Ölü de hazır olan gibidir. Onun hakkında da Allah'ın rahmeti umulur. Kur'an okumanın peşinden kabulünü umarak ölüye dua edilir. Çünkü dua ölüye fayda verir. Kıraatin peşinden yapılan dua kabul olunmaya daha yakındır. (Vehbe Zühayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, III/91-92)

Kabri ziyaret eden kimsenin Yâsin suresini okuması müstehaptır. Çünkü Hz. Enes'ten rivayet edildiğine göre, Resulullah (asm) şöyle buyurmuştur:

"Her kim kabristana girer de Yâsin'i okur ve sevabını ölülere bağışlarsa, o gün Allah Teâlâ onların azabını hafifletir. Kendisinin de bu kabristandaki ölüler sayısınca sevabı olur."

Yine Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

"Ölülerinize Yâsin suresini okuyun." (İbn Mace, Sünen, Cenaiz, 24; Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 4)

Bir kısım Hanefîler, bu hadise dayanarak "Kişi amelinin sevabını bir başkasına bağışlayabilir, ameli -kıraat, namaz, oruç, sadaka veya hac- hangi çeşitten olursa olsun fark etmez." (İbrahim CANAN, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, Akçağ, 15/239) diye hükmetmişlerdir.

Kabir ziyareti yapılırken ölünün yüzüne doğru dönülerek selam verilmeli ve dua edilmelidir. Bu esnada kabri öpmekten, yüzünü gözünü sürmekten ve etrafında dönmek (tavaf) den sakınılmalıdır. Çünkü bu gibi davranışlar bid'attır ve dinde yeri yoktur. (Gazali, İhya, 1/473; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/422; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, IV/117-120; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 192; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/566; İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu'l-Meâd, 1/146.)

ÖLÜYE KUR’AN OKUNABİLİR Mİ?

Kur’an-ı Kerim’in sadece bir ciheti yoktur. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle,

“İnsana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacatı maneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, cami bir kitab-ı mukaddestir." (Sözler, s.340)

Yani Kur’an-ı Mübin hayatımızı tanzim eder. Allah’a olan mesuliyetlerimizi gösterir, dünyaya geliş gayemizi, neler yapmamızı, nasıl ibadet edeceğimizi öğretir ve her şeyin hikmet ve mahiyetini anlatır. Hülasa Kur’an-ı Kerim bir zikir, fikir, dua ve davet kitabıdır.

Kur'ân-ı Kerim'in tesir sahası sadece dünya ile sınırlı değildir. Onun mü'min ruhlara verdiği feyiz hayatta iken kalmaz, aynı şekilde kabir âleminde de devam eder, orada iken de ruhlarımızı şenlendirir, kabrimizde nur ve ışık olur.

Geçmişlerimizin ruhuna Kur'ân'dan nelerin okunması gerektiği hususunda Peygamberimiz (asm.) şu tavsiyelerde bulunur:

"Yasin, Kur'ân'ın kalbidir. Onu bir kimse okur ve Allah'tan âhiret saadeti dilerse, Allah onu mağfiret buyurur. Yâsin'i ölülerinizin üzerine okuyunuz." (Müsned, V/26)

Bunun ölü üzerine okunması tartışılmıştır. Ancak Şevkânî, birbirini takviye eden rivayetleri göz önünde bulundurarak bunun caiz ve faydalı olduğu kanaatindedir. (Azîmâbâdî, Avnu'l-Ma'bûd, III/160; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, IV/21; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, 1/626; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/502, Beyrut, 1969.)

Bu hadis-i şerif, Yasin Sûresinin hem ölüm döşeğinde olan hastaya okunmasına, hem de ölmüş mü'minlerin ruhuna bağışlanmak üzere okunabileceğine işaret etmektedir.

Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de meseleyi açıklığa kavuşturmaktadır:

"Kim babasının veya anasının veya bunlardan birisinin kabrini cuma günü ziyaret ederek orada Yasin Sûresini okursa, Allah kabir sahibini bağışlar." (Elmalılı, Hak Dini, Yasin Suresinin başı; Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: IV/273-274)

Bu rivayetin zayıf görüldüne de dikkat çekelim.

İslâm âlimleri, ölünün ruhuna Kur'ân okunduğu zaman peşinden bir dua ile ruhlarına bağışlanmasını tavsiye etmişler, Sahabiler de bu şekilde yapmışlardır. İmam-ı Beyhakî'nin bir rivayetinde, Abdullah bin Ömer'in ölülerin ruhuna Bakara Sûresinden okunabileceğini tavsiye ettiği anlatılmaktadır. (Beyhaki, IV56)

Bir Fâtiha'nın veya okunan bir Yâsin'in bütün ölülerin ruhuna aynı şekilde hiç eksilmeden nasıl ulaştığını da Bedüzzaman'dan bir nakille öğrenelim:

"Fâtır-ı Hakim nasıl ki, unsur-u havayı; kelimelerin, berk (şimşek) gibi intişarlarına ve tekessürlerine (yayılma ve çoğalmalarına) bir mezraa (tarla) ve bir vasıta yapmış ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedi (a.s.m.) umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştirmek gibi; öyle de okunan bir Fatiha dahi, meselâ, umum ehl-i imanın emvâtına (ölülerine) aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle manevî âlemde, mânevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtri telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor."

"Hem nasıl ki, bir lamba yansa, mukabilindeki binler aynaya, her birine tam bir lâmba olur. Aynen öyle de, Yâsin-i Şerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, her birine tam bir Yâsin-i Şerif düşer. (Şualar, s.576)

Zaten kabirdeki yakınlarımız devamlı surette bizden yardım beklemektedir. Bizden gelecek bir dua, bir Fatiha, bir İhlâsla nefes alabileceklerini bilmektedir. Çünkü kabir o kadar çetin şartlarla iç içedir ki, en küçük bir mânevî yardım dahi onun ruhunu serinletecektir. Bir hadiste Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyururlar:

"Ölen kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup da imdat isteyen kimse gibidir. Babasından yahut kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine ulaştığında, bu duanın sevabı ona dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha kıymetli olur. Muhakkak ki, hayatta olanların ölüler için hediyeleri dua ve istiğfardır." (Mişkatü’l- Mesabih, 1/723)

5 "Kişi sevdiği ile beraberdir." hadisini açıklar mısınız?

Buhari ve Müslim, Abdullah b. Mes’ud’dan rivayetle şu hadîsi naklediyorlar:

"Kişi sevdiği ile beraberdir." (Buhârî, Edeb, 96; Müslîm, Birr, 165)

Hadis-i şerifte ifade edilen sevgi, Allah için sevmek anlamındadır. Peygamberlerle, velilerle cennette beraber olabilmek içinş insanları teşvik amaçlıdır. Bir kimse cehenneme gitse de mümin ise tekrar çıkacak ve cennette sevdikleri ile birlikte olacaktır. İmansız kimseye beslenen sevgi ise, batıl bir sevgi olduğundan hadisin kapsamına girmez.

Hadis, müminleri hem Allah rızası doğrultusunda yaşamaya hem de Allah rızası dairesinde yaşayanları sevmeye davet etmektedir.

Kişi, burada da orada da hep sevdikleriyle beraberdir. Öyle ise, nebilerle, sıddîklerle, şehidlerle beraber olmak isteyen, evvela onları sevmelidir ki, orada onlarla beraber olabilsin. Veya başka bir ifadeyle, ahirette nebilerle, sıddîklerle, şehidlerle beraber olacak olanlar, burada iken onları sevip maiyetlerinde bulunanlardır. Kötülükleri temsil edenler için de yine aynı hadîsin hükmü ve mânâsı geçerlidir.

İşte tek cümlelik bir hadîs, böyle binlerce mânâ ve ifadeyi hem de bu derece veciz bir şekilde ifade etmektedir ki; böyle bir söz söylemek ancak vahye, ilhama açık bir Fetanetin (asm) kârı olabilir.

Nuayman, bazen içki içiyor ve Allah Resûlü de ona hadd-i şer'îyi tatbik ediyordu. Yaptığı bu şey bir günahtı. Dolayısıyla da sahabeden biri, ona kınayıcı bir söz sarfedince, Allah Resûlü, kaşlarını çattı ve:

"Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın. Allah'a yemin ederim o, Allah ve Resûlü'nü sever." (Buhârî, Hudûd, 4, 5) buyurdu.

Allah ve Resûlü (asm)'nü sevme, onlarla beraber olmayı netice vereceğinden, böyle bir insan, her ne kadar günah da işlese, kötü söze muhatap olmaya müstehak değildir; çünkü o Allah ve Resûlü'nü sevmektedir... Bu sevgi ise farzlarını yapan, büyük günahlardan kaçınan birisi için Resûlullah (asm) ile beraber bulunmaya yeter. Zira kişi sevdiğiyle beraberdir...

İlave bilgiler için tıklayınız:

Kişi Sevdiği ile Beraberdir...

Kişi sevdiği ile beraberdir, hadisini nasıl anlamalıyız?..

6 3.000 yıl önce ölen birinin kabir azabı ile kıyamete yakın ölen kimsenin kabir azabı bir olur mu?

Cevap 1:

1. Kabir azabı, Peygamberimiz (asm)'in bildirdiğine göre, günahkâr müminler ile kâfir olarak ölenler içindir.

2. İster mümin ister kâfir olsun, başına ne gelirse günahlarının affına sebep olacaktır. Bela, musibet, hastalık, sıkıntı gibi şeyler insanların günahlarının hafiflemesine sebep olmaktadır.

Bir mümin bu dünyada günahkâr olarak yaşar, fakat başına gelen musibetler onun günahlarının azalmasına sebep olacaktır. Kabir de çektiği azaplar da yine günahlarına kefaret olup onları siler.

Aynen bunun gibi, Allah adili mutlak olduğu için kâfir kullarının başına gelen musibetler de cehennemdeki azaplarının azalmasına sebep saymaktadır. Aynı günahı işleyen ve kâfir olan iki kişiden biri musibete uğrasa diğeri uğramasa, musibete uğrayanın azabı diğerine göre hafifleyecektir.

Kâfir cehennemde sonsuza dek kalacağı için cennete giremeyecek, ama ister bu dünyada isterse kabirde çektiği sıkıntı ve azaplardan dolayı, cehennemdeki azabının şiddeti hafifleyecektir.

Bu sebeple kabirde çok kalıp çok azap çeken, az kalıp az azap çekene göre daha kötü olmayacaktır. Belki de ahirette bu durumunu öğrenince çok memnun olacaktır.

3. İnsanların hayatı ve geçirdiği zaman birimleri aynı değildir. Mesela, birkaç dakikalık rüyada günler, aylar ve yıllar geçmiş gibi geliyor. Bazen de yeni yatıp kalkmış gibi bir gecenin nasıl geçtiğini fark edemiyoruz. Bunun gibi kabre erken giren bir insan, ahirette yeni kalkmış gibi olabilir. Bir diğeri ise birkaç sene kabir de kalır, ama binler sene kalmış gibi azap çekebilir.

İşte kabre erken veya geç gitmek kişiye, günahına ve durumuna göre değişebilir. Allah orada da uyku ve rüyada olduğu gibi bir durum yaratabilir.

4. Azabın şiddeti değişik olabilir. Bir volt ile milyon voltun derecesi bir olmadığı gibi, mum ateşiyle güneş ateşi de bir değildir. Kabirde de herkesin durumuna göre ayrı ve çeşitli azaplar olabilir. Kabire geç giden birisi çok kısa zamanda şiddetli azap ile, erken giden birisi kadar ceza çekebilir.

Cevap 2:

Kabir sualine ön sorgulama denilebilir. Bu sogulama, dünya hayatının sona erip kabir hayatına geçen bir kimsenin, kıyamet kopuncaya kadar kabir hayatının nasıl olacağının anlaşılmasını sağlayan ilk hesap verme işidir. Buna göre kabir hayatı şekillenecektir. Ancak esas ve çetin sorgulama işi haşir meydanında olacaktır.

Ölüm yokluk değildir. Daha güzel bir âlemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.

Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir âleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek de inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor; fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah ruha münasip, daha güzel bir elbise giydirerek, kabir âleminde yaşamını devam ettiriyor.

Bu sebeple Peygamberimiz (asm),

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî, Kıyamet, 26).

buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.

İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek, kendisine gelerek; "Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir?" diye sorarlar. İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara doğru cevap verirler. Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve cennet kendilerine gösterilir. Kâfir veya münafık olanlar ise, bu sorulara doğru cevap veremezler. Onlara da cehennem kapıları açılır, oradaki azap kendilerine gösterilir. Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu yaşarken, kâfir ve münâfıklar ise kabirde azap göreceklerdir (bk. ez-Zebîdî, Tecrîdi Sarih, terc. Kamil Miras, Ankara 1985, IV/496 vd.).

Kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım âyet ve hadisler vardır. Bir ayet-i kerimede;

"Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun." (Mümin, 40/46)

buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap vardır. Peygamber Efendimiz (asm);

"Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder." (İbrahim, 14/17)

âyetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır (Buhârî, Tefsîr, sure: 14).

Kabir azabı ile ilgili hadis kitaplarında pek çok hadis-i şerif zikredilmektedir. Bunlardan bir kaçı şöyledir: Hz.

Peygamber (asm) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (asm) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında:

"Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur." (Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26) buyurmuşlardır.

Hz. Peygamber (asm) diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar:

"Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki:

"Şu Muhammed (asm) denilen zat hakkında ne dersin?"  O da şöyle cevap verir. "O, Allah'ın kulu ve Resuludur. Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O'nun kulu ve elçisidir." Bunun üzerine melekler; "Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik.", derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye: " Yat ve uyu" derler. O da; "Aileme gidin de durumu haber verin." der. Melekler ona; "Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi, mahşer gününe kadar sen uyumana devam et." derler.

Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: "Şu Muhammed (asm) denilen zat hakkında ne dersin?" Münâfık da şöyle cevap verir: "Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum." Melekler ona; "Böyle diyeceğini zaten biliyorduk." derler. Daha sonra yere "Bu adamı alabildiğine sıkıştır." diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder." (Tirmizi Cenâiz 70).

Kur'an'da şehitlerin kabir hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur:

"Allah yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar." (Âl-i İmrân, 3/169),

"Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilâkis onlar dirildirler. Fakat siz farkında değilsiniz." (Bakara, 2/154).

Kabir azabının hem rûha, hem de bedene yapılacağı görüşü tercihe şayandır. Ancak bu azabın toprağa konulan bedene değil, bedenden ayırlan ruhun kabir âlemine uygun olarak yeni giydiği latif bedenine azap edilmektedir. Ehl-i sünnete mensup bir topluluk, gül suyunun güle sirâyet ettiği gibi, rûhun da bedene sirâyet eden bir cevher olduğunu söylemişlerdir (Aliyyu'l-Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, terc. Y. Vehbi Yavuz, İstanbul 1979, s. 259).

Âyette şöyle buyurulur:

"De ki ruh, Rabbimin bildiği bir iştir. Size bu konuda pek az bilgi verilmiştir." (İsrâ, 17/85).

7 Ahirette insanlar kaç yaşında olacaklar?

Cevap 1:

Bazı rivayetlerde insanın ahirette 33 yaşında olacağı bildirilmiştir. Ancak bu yaş ifadesi dünyanın yaşına göre değildir. Yani, nasıl bu dünyada insan en mükemmel yaş olarak bu dönemde bulunur. Onun gibi insan cennette, olması gereken en mükemmel durumda bulunacak demektir. Yoksa oraları buralarla değerlendirmek değildir.

İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse de öyle dirilir. Bu nedenle insanların dünyada işledikleri günahlara göre dirileceğini bildiren rivayetler vardır. Herkes kim olduğunu bilecek, ancak günahının durumuna göre farklı olacaktır.

Nasıl ki birbirine benzeyen tohumlar toprağa atıldığı zaman toprağın üzerinde şekli, tadı ve görüntüsü farklı olduğu gibi, haşirde insanların yeniden dirilmesi de bunun gibi olacaktır. Kimisi fevkalade mükemmel ve güzel iken kimisi de son derece kötü olacaktır.

Cevap 2:

Rasulullah (asm) Efendimiz:

“Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel yapın.” (Ebu Davud, Edeb 69)

buyurarak her insanın kendi ismiyle, resmiyle ve özellikleriyle dirileceğini bildiriyor. Bu nedenle cennete giden aile vaya dostlar her zaman beraber olacaklar ve asla ayrılık olmayacaktır. Peygamber Efendimiz bir diğer hadislerinde "Kişi sevdiğiyle beraber olacaktır." demiştir. Cehenneme gidenlerin bazıları hücre hapsinde olacağı için, arkadaşlarını göremeyebilir.

İnşallah bu dünyada arzu ettiğimiz her şeyin en mükemmelini cennete layık olacak şekilde orada bulacağız.

Bazılarının zannettiği gibi, "ruhların bir sandığa kilitlenmesi" diye bir durum söz konusu değildir. Bazı mübarek insanlar, ölmüş insan ruhlarıyla konuşabilirler. Ancak ruhlarla konuşuyoruz diyen bazı insanların cinlerle konuştuğu bilinmektedir. Bu nedenle ruhlarla konuşuyorum diyen herkese inanmayınız.

Ölüm yokluk değildir. Daha güzel bir alemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.

Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek te inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah Ruh’a münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.

Bu sebeple Peygamberimiz (asm),

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.”(Tirmizî, Kıyamet, 26)

buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.

İmanlı bir insan iyileşmeyen bir hastalıktan ölürse şehittir. Böyle şehitlere manevi şehit diyoruz. Şehitler ise kabir hayatında serbest dolaşırlar. Kendilerinin öldüğünü bilmezler. Sanki yaşadıklarını zannederler. Sadece daha mükemmel bir hayat yaşadıklarını bilirler. Nitekim Peygamberimiz (asm) şöyle buyurur: 

“Şehit ölüm acısını hissetmez.”(bk. Tirmizî, Cihâd, 6; Nesâî, Cihâd, 35; İbni Mâce, Cihâd, 16; Dârimî, Cihâd, 7)

Kur’an-ı Kerim de şehitlerin ölmediği bildirilir. Yani kendilerinin öldüğünün farkında değillerdir. Mesela iki adam düşünün. Rüyada çok güzel bir bahçede beraber bulunuyorlar. Biri rüya olduğunu bilir. Diğeri ise rüya olduğunun farkında değil. Hangisi daha mükemmel lezzet alır? Elbetteki rüya olduğunu bilmeyen. Rüya olduğunu bilen, şimdi uyanırsam şu lezzet kaçacak diye düşünür. Diğeri ise tam ve gerçek lezzet alır.

İşte normal ölüler, öldüklerinin farkında olduğu için lezzetleri eksiktir. Halbuki şehitler öldüklerini bilmediğinden aldıkları lezzet tamdır.

İmanlı ölen ve kabir azabı görmeyen insanların ruhları serbest dolaşır. Bu sebeple pek çok yere gidip gelebilirler. Bir anda çok yerde bulunabilirler. Aramızda dolaşmaları mümkündür. Hatta şehitlerin efendisi Hz. Hamza pek çok insana yardım bile etmiştir, ve halada yardım ettiği insanlar vardır.

Ruhlar aleminden anne karnına gelen insanlar, oradan dünyaya doğarlar. Burada buluşup görüşürler. Aynen bunun gibi bu dünyadaki insanlar da, ölüm ile öbür tarafa doğarlar ve orada dolaşırlar. Nasıl ki buradan öbür tarafa gideni uğurluyoruz. Kabir tarafından da buradan gidenleri karşılayanlar var. İnşallah bizleri de başta Peygamberimiz olmak üzere, bütün sevdiklerimiz orada karşılarlar. Yeter ki bizler Allah’a gerçek kul olalım.

Yeni doğan çocuğu burada karşıladığımız gibi, buradan öbür tarafa giden bizleri de inşallah dostlarımız karşılayacaktır. Bunun şartı Allah’a iman, O’na ve Peygamberine uymak ve iman ile ölmektir.

* * *

Dirilişi anlatan şu yazıyı da okumanızı tavsiye ederiz:

Ba’s, öldükten sonra tekrar diriliş, kabir âleminden mahşere çıkış demektir. Ba’s, bir başka doğumun adıdır. Kabir âlemindeki ruhların bir anda ceset giyerek ahiret âlemine doğuşları, haşir meydanına çıkışları.Bakara Sûresi’nde, insanoğluna, bir ilâhî sitem vardır:

“Siz Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz bir zamanlar ölüler idiniz de sizi o diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve en sonunda Ona döndürüleceksiniz.” (Bakara, 2/28)

Biz, hepimiz, bütün bir beşeriyet bir ölü devre yaşadık. Bu devre, âdem babamız için “balçık” devresiydi. Topraktan süzülen bir sülaleye, kim bilir belki de bir ilâhî programa veya bir genetik yapıya, Cenab-ı Hakk’ın ruh vermesiyle ortaya çıkan bir diriliş, meleklerin nazarına sunulmuştu. Cansız toprak canlanmıştı. Bu olay, daha sonraki insanlarda bir kademe perdeli olarak sergilendi. Bir sebzeyi yiyen insanda, bir süre sonra beyaz kan dediğimiz insan tohumu teşekkül ediyor, ölüler diriliyor. Anne karnında dört ay yarı canlı olarak büyüyen ve bir bakıma ölü hükmünde olan insan bedeni, Âdem babamıza ruh verilmesinin bir başka misaline sahne oluyor ve o rahim karanlığında ruha kavuşuyor, hayatla aydınlanıyor.

Ana rahminde ölülere hayat vermenin bir numunesini böylece sergileyen ilâhî kudret ve hikmet, nice cansızları cana kavuşturarak bitki yahut hayvan haline getiriyor ve o çocuğun annesine gıda yapıyordu. Böyle nice diriliş tecellileriyle beslenip büyüyen insanoğlu, belli bir yaşa gelince imtihan sırrı olarak, şeytanın hücumuna hedef oluyor ve kalbine diriliş hakkında şüpheler atılıyordu: “İnsan öldükten sonra nasıl dirilecekmiş”, diye...Bu ve benzeri bütün şüphelerin cevapları, Kur’an-ı Kerim’de insana öğretiliyor ve insan, Kur’an’a tâbi olmakla şeytana uymak arasında bir imtihan geçiriyordu.

Meryem sûresi 66-67. Âyetler:

“İnsan der ki: ben öldüğüm zaman mı tekrar diri olarak çıkarılacağım? İnsan hiç düşünmez mi ki, kendisi önceden hiçbir şey değilken biz yarattık onu.”

Etrafımızı saran varlıklar âleminden sadece üç varlığı, nutfeyi, çekirdeği ve yumurtayı şöyle bir düşünelim: Birincisinin kâinatla olan münasebetine rahim vasıta olmuş. Bu âlemin mahsûlleri annenin midesine akıyor, oradan da nutfenin imdadına koşuyor.

Yumurtada böyle bir alışveriş yok. O, âlemden alacağını âdetâ depo etmiş. Kuş olup uçmak için tek arzusu, belli bir süre ve belli seviyede ısı. Çekirdekte ise durum daha farklı. O, bu âlemin bir parçası olan toprağa, doğrudan bırakıyor kendini. Kâinatla alışverişini böylece yapıyor. İnsan, yaratılma denince sadece baba sulbünden ana rahmine geçmeyi ve orada dokuz ay olgunlaştıktan sonra dünya yüzüne çıkmayı anlıyor. Ve kendisine ahirette yeniden ve bir anda yaratılacağı haber verildiğinde, bu gerçeği dar zihnine sığdıramıyor. Halbuki, nutfe, yumurta, çekirdek üçlüsüne bir bakabilse, bu dünyada bu farklı kanunları koyanın, mahşerde bir dördüncü tip yaratmayı da sergileyebileceğini hiç de akıldan uzak görmez.

Resulûllah Efendimizin (asm.) insanoğlunun beş şeyini hayretle karşıladığını ifade buyurduğu meşhur bir hadis-i şerifleri var. Bu beş şeyden birisini de şöyle ifade buyuruyor:

“... Şuna da şaşılır ki, her gün, her gece ölüp dirilip dururken ba’si (yeniden dirilmeyi) inkâr eder...”(Razi, Mefatihu’l-Gayb, II/37)

Gerçekten uyku ölümün bir çeşidi. Ayaklarımız yatakta uzanıyor ama yürüyemiyor. Kulaklarımız açık ama bize bir şey duyuramıyor. Rüya âlemiyle başka âlemlerle alâka kuruyoruz. Bu uyku hâdisesini Allah yaratıyor. Beşerin buna takati yetmez. His âlemimizi bu âlemden çekip bizi başka diyarlarda o gezdiriyor.

Uyanma bir başka harika. Onun da yaratıcısı Allah. Bizi o gaybi âlemlerden çekip, yeniden bu dünyanın işlerine, onun seslerine, onun renklerine o döndürüyor.

İnsanoğlu her gün ölüp ertesi gün dirilmekle ömrünün günleri sayısınca, ölümün ve dirilişin numunelerini yaşıyor. İşte bu insanın, yeniden dirilmeyi, mahşere çıkmayı, hesap vermeyi inkâr etmesini, Resulûllah Efendimiz (asm.) hayretle karşılıyorlar. Şeytanın diriliş hakkındaki vesveselerinden uzak kalmak istiyorsak nefsimize şu mesajı sıkça tekrarlamalıyız:

“Uyumaya ve uyanmaya gücü yetmeyen sen, nasıl dirileceğini düşünüyor, buna güç yetiremeyeceğini ölçü alarak dirilişi inkâra kalkışıyorsun. Seni uyutan öldürecek ve uyandıran diriltecek. Seni dünya yüzünden ölüm kanunu ile sildiğinde, onun iradesine karşı koyamayacağın gibi, onun diriltmesine de karşı çıkamayacaksın?”

İnsanın her gün yaşadığı bu ölüp dirilme hâdisesini, üzerinde yaşadığımız arz küremiz de her yıl yaşıyor.

Bu büyük hâdiseyi Kur’an-ı Kerim şöylece nazarımıza veriyor:

“Ölüden diriyi, diriden ölüyü o çıkarıyor. Yeryüzünü ölümden sonra o canlandırıyor. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.” (Rum, 30/19)

Kışın ölen ve üzeri karlarla kaplanan yeryüzü, bahar mevsiminde, milyarlarca yaprak, çiçek ve meyvenin canlanmasına sahne oluyor. Bu bir mevsim meselesidir. Mevsimi gelmeden bir tek çiçeğe hayat verilmezken, bahar kanunuyla bütün çiçekler birden yaratılıyor, hayatlanıyor, haşir olunuyorlar...

Önümüzde bütün beşeriyetin ilk kez göreceği bir yeni mevsim, bir başka bahar var: ba’s ve haşir. O gün bütün insanlık âlemi mahşer meydanına birlikte çıkarılacaklar... Ya gül veya diken olarak... Cennet veya cehenneme gönderilmek üzere...

(Prof. Dr. Alaaddin BAŞAR)

8 Ölümü istemek, temenni etmek, ölmek için dua etmek caiz midir?

Bu hususta Allah Rasulu (asm)'nun ifadeleri aynen şöyledir:

"Sizden hiç kimse, maruz kaldığı bir zarar sebebiyle, ölümü temenni etmesin. Mutlaka onu yapmak mecburiyeti hissederse, bari şöyle söylesin: 'Rabbim! Hakkımda hayat hayırlı ise yaşat. Ölüm hayırlı ise canımı al.' " (Buhari, Merda, 19)

1. Hadiste Rasulullah (asm)’ın ilk muhatabı, ashab-ı kiram ise de kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlar aynı şekilde muhatap olmaktadırlar, yani yasak hükmü bütün Müslümanlar için her zaman geçerlidir.

2. Hadiste konu edilen “zarar” için, âlimlerin çoğu “dünyevi zarar” demiştir. Buna göre, kişi “dinde fitneye düşmek” gibi dini bir zarar söz konusu olacaksa, böyle bir durumda ölümü istmeke günah olmaz.

İbnu Hibbân'da gelen bir rivayette bu konu daha da açık  gözükmektedir:

"Sizden hiç kimse dünyada mâruz kaldığı musibet sebebiyle ölümü temenni etmesin..." Burada "dünyada" diye sebep açıkça belirtilmektedir. Sahabeden bazıları, dünyevî olmayan bazı düşüncelerle ölümü temenni etmiştir.

Nitekim Muvatta'da Hz. Ömer (ra)'in şöyle dua ettiği kaydedilir:

"Ey Rabbim, yaşım ilerledi, kuvvetim zayıfladı, raiyyetim her tarafa intişâr etti. Artık fazla zarara düşmeden, ölçümü kaçırmadan beni yanına al."

Yine Muvatta'da, Resûlullah (asm)'ın da şöyle dua ettiği nakledilmiştir:

"Ya Rabbi, senden bana hayırlı işleri yapmayı, kötü işlerin terk etmeyi, fakirlerin sevgisini nasip etmeni temenni ediyorum. İnsanlar arasında bir fitneye sebep olacaksam, beni yanına al, fitneye bulaşmamış olarak dünyadan ayrılayım."

Yine Ahmed İbnu Hanbel ve başka kaynaklarda kaydedildiğine göre, Âbis el Gıfârî şöyle dua etmiştir:

"Ey Tâun! Beni al götür!.." Kendisine:

"Niye böyle söylüyorsun, Resûlullah (asm): 'Ölümü temenni etmeyin!..' demedi mi!" denince, şu cevabı vermiştir:" 

"Ben Resûlullah'ın şöyle söylediğini işittim:

"(Kıyamet alâmetlerinden) şu altı durum ortaya çıkmadan önce ölüme koşun: Sefih (kıt akıllı) insanların hâkimiyeti, polislerin çoğalması, hükmün satılması (mahkemelerde rüşvetle hüküm verilmesi), insan kanının değerini kaybetmesi, sıla-i rahmin (akrabaları ziyaretlerin) kaybolması, Kur'ân'ı musiki yerine tutacak zamanelerin çıkması..."

Bu konuya temas eden âlimler, ölüm temennisiyle ilgili, Kur'ân'dan da iki âyet gösterirler:

1. Hz. Yusuf'un duası:

"... Benim canımı Müslüman olarak al ve beni sâlihlere dâhil eyle." (Yusuf, 12/101).

Hz. Yusuf bu duayı, dünyevî nimetlerin zirvesine ulaşınca yapmıştır.

2. Hz. Süleyman'ın duası:

"Rabbim!... Rahmetinle beni iyi kullarının arasına koy." (Neml, 27/19).

Buharî'de kaydedilen Resûlullah (asm)'ın bir duası da şöyledir:

"Allah'ım, beni affet, bana merhamet buyur ve beni Refik-i Ala'ya / Yüce Dost'a ulaştır."

Bu duaların ölüm geldiği ana mahsus olduğu belirtilir, yani bu dualarda ölümün âcilen gelmesi istenmiyor, "öleceğimiz vakit hayırlı bir sonla hayatımız kapansın, öbür dünyada salihlerle birlikte olalım" temennisinde, duasında bulunuluyor, denmiştir. Ayrıca, "Dualarda ölüme yer verilmesi, ölmeyi istemek değil, ölüm hâdisesini zihinde canlı tutmak, unutmamak içindir." şeklinde açıklama da yapılmıştır.

Hz. Peygamber (asm), hayatın mü'minler için ölümden hayırlı olduğunu söyler:

"Mümin kişinin ömrü, onu hayırca ziyadeleştirir.”

"Sizden kimse ölümü temenni etmesin. Muhsin (iyi amel üzere) ise hayır cihetiyle artacağı umulur. Kötü amel işliyorsa, kötülükten dönüp Allah'ın rızasını arayacağı ümid edilir."

Mamafih, iyilerin de bozulma ihtimali olsa da bunun istisna olduğu, aslolanın, Resûlullah (asm)'ın buyurduğu gibi, yaşamanın daha hayırlı olacağı belirtilmiştir. Şu halde ölüm, hayırlı amellerin, sevabın son bulmasıdır. Öyle ise ölüm temenni edilmemelidir.

- Ölümü istemek niçin yasaklanmıştır?

İslâm inancına göre, ecel kaderle bağlıdır, dua ve temenni ile değildir. Kişinin eceli gelince, istese de istemese de, ne uzar ne kısalır (Yunus, 10/49, Nahl, 16/61). Şu halde ölümü temenni etmek veya etmemek, ahlakî bir yöne sâhip, bir müminlik edebidir. Bu açıdan ölümü temennî etmede iki mühim ahlâkî sakınca görmek mümkündür:

1) Kadere karşı bir itiraz söz konusu olabilir.

2) Gayesi çeşitli hallerle imtihan olan hayat vazifesinden kaçmak olabilir. Bu ise meskenettir, kişiyi ruhen yıkmaktır. Kur'ân-ı Kerim, maldan, candan, meyvelerden eksiltmeler, musibetler ve korkularla imtihan edilmek üzere insanın yaratıldığını bildirmekte (Bakara, 2/155; Mülk,  67/2) bu imtihanı kazanmak için sabır tavsiye etmektedir. Resûlullah (asm) "yarın kıyametin kopacağını bilse bile bugün elindeki filizini dikmeyi" emretmektedir.

Böylesi bir hayat anlayışı getiren İslâm dininin diğer taraftan, dünyevî, maddî musibetler sebebiyle ölümü temenni etmeyi uygun görmesi mümkün değildir. Bu durumlarda ölümü temenni etmenin meşru olması, hayatın musibetleri karşısında mukavemet gücünü kırıcı olurdu.

Hatta, ölümü temenni etmeyi meşru kılan sebepler arasında zikredilen bazı durumların meydana geldiği zamanlarda bile hayattan kaçmanın esas alınmaması gerekir. Zira ölümü temenniyi meşru kıldığı belirtilen hallerle ilgili rivayetlerin asıl gayesi, sayılan o hallerin kötülüğünü bildirmek ve zihinlerde yer etmesini sağlamaktır. Söz gelimi son kaydettiğimiz hadiste sayılan altı halden meselâ "hükmün satılması" yani rüşvet yoluyla mahkemelerden hüküm satın alınması, böyle bir toplumda adaletin kalmadığının ifadesidir. Böyle bir toplum, sosyal yapının bozukluğun en ileri safhalarına varmış demektir. İnananlar, ölümü bile meşru kılacak böylesine kötü bir amelden sakındırılmış olmaktadır. Sayılan diğer ameller de böyledir.

Bu çeşit hadislerin asıl gayesi, sayılan ameller sebebiyle ölümün temennisini meşru kılmak olsaydı, her devirde ölümü temenni etmek meşru olmuş olurdu, zîra bu kötü ameller hiç bir zaman toplumlarda eksik olmamış, aksine hep işlene gelmiştir. Söylediğimiz bu konuya destek veren bir durum, Ahmed İbnu Hanbel'den kaydettiğimiz hadisin başka bir  veçhinde:

"Altı kötü iş ortaya çıkmadan önce hayır amel işlemekte acele edin..."

denmiş olmasıdır. Yani o fitneler hatırlatılarak, iyi amele teşvik edilmektedir.

Ölüm acıdır. Hayatta olmak ahirete daha iyi hazırlanma imkan ve fırsatını verir. Bunun için ölüm arzu edilmez. İşte bundan dolayı Peygamberimiz: "Ölümü temenni etmeyin" buyurmuştur.

Şiddetli ağrılar ve sancılar içinde kıvranan bir hasta, düşkün ve bakacak kimsesi olmayan bir kişi şöyle dua edebilir:

"Allah'ım! Bana yaşamak hayırlı ise hayat ver, ölüm hayırlı ise canımı al." (Müslim, Zikr, 10) 

Can çekişmek, ruh teslim etmek, ölüm sarhoşluğu (sekeratu'l-mevt) zordur. Mümin bunu Allah'tan bilir ve sabreder. Eğer bu elem ve ızdıraba sabrederse günahları silinir, derde sabretmek günahlara keffaret olur. (Ebu Davud, Cenaiz, 1, 3)

(bk. Prof. Dr. İbrahim CANAN, Kütüb-ü Site Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, V/9.)

9 Ölen kişi gideceği yeri görür mü; cehennemlik ise cesedinin insanların omuzlarında ağırlaşacağı doğru mu?

Ölen kişi ölmeden önce gideceği yeri gördüğüne dair rivayetler vardır. Ancak bundan dolayı cesedinin ağırlaşacağına dair bir bilgi bilmiyoruz.

İnsanlar ölürken yanında bulunanları güçlükle tanır ve bazen de hiç tanıyamaz. Bunun sebebi, ölüm anındaki insanın akli kuvvetinin zayıflaması olduğu sanılıyorsa da o değildir. Belki hayattakilerin katiyen anlayamadıkları ve anlayamayacakları bazı şeylerin o durumdaki insana açılması ve onun bütün mevcudiyetinin kendi benliğine çekilmesidir. Ölmek üzere olan hastada görülen ve yanındakiler tarafından anlaşılmayan yüz ifadeleri ve bazı sözler bu deruni hâl ile ilgilidir. Yani onun görüp yanındakilerin göremedikleri hâl ile ilgilidir.

İbn Ebid – Dünyanın tahric ettiğine göre, sahabeden sonra gelen neslin (tabiun) meşhur fakihlerinden olan Ebu Cafer Muhammed b. Ali ölümü anında insana iyi ve kötü amellerinin gösterileceği ve o esnada insanın, iyiliklere yönelip kötülüklerden göz yumacağını söylemiştir. Kıyame suresindeki,

“O gün insan işlediği ve işlemediği (önden gönderdiği ve tehir ettiği) amellerle uyarılır. (Bütün amelleri kendisine haber verilir.)"1

ayetinin tefsirinde Hasanı Basri’nin şöyle dediğini Suyuti haber vermiştir:

“Ölümü anında o kişinin hafaza melekleri iner ve ona hayır ve şer, bütün yaptıkları arz olunur. Bir iyilik görünce sevinerek bakar, ondan gözünü ayırmaz ve yüzü parlar. Bir kötülük görünce de gözünü indirir, bakmak istemez ve yüzünü ekşitir."2

Resulullah (sav) in, ensardan ölüm döşeğindeki bir hastanın yanına varıp, nasıl olduğunu, neler gördüğünü sorması ve adamın da bir beyaz, biri siyah iki şeyin kendisine hazırlandığını söylemesi üzerine Resulullah (sav) hangisinin kendisine yakın olduğunu sorar. Adamın siyahın kendisine daha yakın olduğunu söyleyip kendisine dua etmesini ister. Bu istek üzerine Peygamberimiz (sav) adama dua eder ve adam bu duadan sonra siyahın uzaklaştığını haber verir ki3 bu da son anda insana amellerinin gösterildiğine delildir. Çünkü adamın gördüğü siyah şey, kötü amelleri, beyaz da iyilikleridir.

Bera ibn Azib, Ahzab suresinin:

“Ona (Allaha) kavuşacakları gün onlara (müminlere) sağlık dileği, (her türlü kederden) selamettir."4

ayeti hakkında şöyle demektedir:

“Buradaki selam, ölüm meleğinin, müminin ruhunu kabzedeceği zaman ona verdiği selamdır ki, ölüm meleği ona selamla azabdan eman vermedikçe ruhunu kabzetmez."5

Ölüm meleği insanın ruhunu almaya gelince selam verir, sonra kendisine ahiretteki makamı gösterilir. İnsanlar kabir ve beka alemindeki durumlarını bu andan itibaren idrak ederler ki, Hz. Ali'nin: “Gideceği yeri bilmeden bir kimsenin bu dünyadan çıkması haramdır.” dediği rivayet edilmiştir.

Cabir b. Abdullah'tan rivayet edilen bir hadisinde Peygamberimiz (sav) çölde yaşayan Araplardan birisinin Yunus Suresindeki:

“Onlar için dünya hayatında da ahirette de müjdeler vardır.”6

ayetini sorması üzerine, ayetteki ahiret müjdesinden kastın, müminin ölümü anında müjdelenmesi olduğunu belirtmiştir.7

Hz. Ayşe validemizin rivayet ettiği hadisi şeriflerinde ise Peygamberimiz (sav), her kese ölüm zamanında makamının gösterileceğini, makamını görünce müminin Allah'a kavuşmayı sevip isteyeceğini; kâfirin ise bunu kerih göreceğini haber vermiştir. Peygamberimizin (sav):

“Kim Allaha kavuşmayı isterse (severse) Allah da ona kavuşmayı sever ve kim de Allah'a kavuşmayı çirkin görür (hoşlanmazsa) Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”

buyurunca Hz. Ayşe:

“Ya Resulallah hepimiz de ölümü sevmeyiz.” dedi. Buyurdu ki:

“O manada değil. Bu, kişinin ölüm zamanındandır ki, müminin can verme anında Allah'ın rahmeti, rızası ve cenneti ile müjdelendiği zaman Allaha kavuşmayı arzu eder ve Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Kâfir ise Allah'ın azabı ve gazabı ile müjdelendiği zaman, Allaha kavuşmaktan ve Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”8

Peygamberimiz (sav) yine Hz. Ayşe'nin rivayet ettiği diğer bir hadislerinde:

“Hiçbir peygamber ruhu cennetteki yerini görünceye kadar kabz olunmaz.”

buyurmuştur ki, kendisinin son sözünün “refikul ala” olması da 9 cennetteki makamının kendisine gösterildiğine delildir.

Kur'an-ı Kerim'de insanların ölüm anında karşılaşacakları lütuf, müjde ve cezaya açık işaretler vardır. Bu, dünya hayatında iken takdim ettikleri amellere göre ve yaptıkları hayır ve şerlere göre olacaktır.

“Ama ölüm, mukarrabundan (hayırda ileri geçeceklerinden) ise, artık onun için bir rahatlık, hoş rızık ve Naim Cenneti (nimetleri bitmez bir cennet) vardır.”10

ayetindeki rahatlığın ölüm anında olacağı bildirilmektedir.

“Ama ölü, inkâr eden sapıklardan (mükezzibinden) ise ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.”11

ayetindeki azab da ölüm anındandır ve ahirette de onu Cehennem azabı beklemektedir.12 Tabiin müfessirlerinden olan Mücahid, Fussilet Süresindeki:

“Gerçekten Rabbimiz Allah'tır, deyip de sonra sebat gösterenler (ve salih amel işleyenler var ya), onların üzerine (ölüm anında); Korkmayın, mahzun olmayın, va’d olunduğunuz Cennetle müjdelenin, diye melekler inecektir."13

ayetinde bildirilen durumun, ölüm anında olduğunu söylemiştir. 14 Buradaki müjdenin, ölüm anında, kabirde ve kıyamette (ba’ste) korkunca olmak üzere üç yerde olduğunu söyleyen müfessirler vardır. 15

İşte bütün bunlar, ölüm anında iyilerden ve kurtuluş ehlinden olan müminlerin melekler tarafından rahmet ve müjdeyle karşılanacaklarının delilidir.

Kâfirler ve vazifesini tam yapmamış olan müminlerin ise, melekler tarafından ölüm anında azapla müjdelenecekleri ve yerlerini görünce dünyaya dönüşü arzulayacakları Müminun Süresinde haber verilmektedir.16

Böylece ölümü anında kişinin makamını görüp haz veya elem duyması ile nimet ve azapla başlar.17 Artık o andan itibaren tövbe kapısı kapanır ve makamını gördükten sonra iman bile makbul olmaz.18 Çünkü imanın değeri, ğayba iman edilmesi sebebiyledir.19 Kur'an-ı Kerim müminleri överken “ğayba iman edenler” diye vasıflandırmaktadır. Ahiretteki azabı gördükten sonraki iman, ğayba iman olmadığı için makbul değildir. Nitekim Firavun da son anında, boğulurken iman etmek istemiş, ama bu, Allah tarafından kabul edilmemeiştir.20 Yunus Suresinde de azabı gördükten sonra iman ettik diyenlere imanlarının fayda vermeyeceği açıkça bildirilmektedir. 21

Can boğaza gelince yapılan tövbenin kabul edilmeyeceği ayeti kerimede şöyle ifade edilir:

“O kimseler ki, kötü işlerde ısrar ederken onlardan birine ölüm gelip de hayattan ümidini kesince: 'Ben şimdi tövbe ettim.' der, o kimseler için tövbe yok (tövbeleri makbul değildir). Kafir oldukları halde ölenlere de tövbe yok. İşte biz onlar için ahirette acıklı bir azab hazırlamışızdır.”22

Peygamberimiz de (sav) Abdullah b. Amr’dan rivayet edilen bir hadisinde şöyle  buyurmuşlardır:

“Allah azze ve celle, kulun tövbesini can hulkuma gelmedikçe kabul eder.”23

Son nefesindeki iman ya da küfrün makbul olup olmama hususu Maturidiyye ile Eşariyye arasında ihtilaftır. Ebu Mansur el-Maturidi ve ona tabi olanlar, son deminde kâfir olsa bile iman üzere olan, halde mümindir. Veya son deminde imana gelse bile, küfür üzere olan hâlde kâfirdir, deyip insanın son demindeki durumuna değil, hâli hayattaki durumuna göre hüküm verilir. Ebul Hasen el – Eşari ve ona tabi olanlar ise, hâli hayattaki durumun değil son demindeki durumun önemli olduğunu ve kişinin ona göre hüküm giyeceğini savunmaktadırlar. 24

DİPNOTLAR:

1. Kıyame, 75/13
2. Suyuti, Şerhus Sudur,
3. Aynı eser aynı yer
4. Ahzab, 33/44
5. Hasan el-Idvi
6. Suyuti
7. Yunus, 10/64
8. Suyuti
9. Buhari
10. Buhari
11. Vakıa 56/88-89
12. Vakıa 56/92-93
13. Suyuti
14. Fussilet, 41/30
15. Mucahid b. Cebr, Tefsirul Mucahid
16. Suyuti
17. Müminun 23/99-100
18. Nisa 4/97
19. er-Razi, Muhammed b. Ebi Bekr
20. Bakara 2/3
21. Yunus 10/90-92
22. Mümin 40/84-85
23. Nisa
24. İbn Mace.

(bk. Doç. Dr. Süleyman TOPRAK, Ölümden Sonraki Hayat) 

10 Öldükten sonra amel defterleri kapanmayan üç kimse kimlerdir?

Ebu Hureyre (ra)'den rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu:

"İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat."[1]

Ölüm, bu dünyada yaşanan geçici hayatın sona ermesi, varlığı kesin olan ebedî hayata geçişin başlangıcıdır. Ölümle hayat durduğu gibi, yapılan hayırlar da, günahlar da sona erer. Ancak ilâhi hikmetin bir sonucu olarak bazı işlerin sevabı, bazı işlerin günahı ölümden sonra da devam eder.

Hadisde sevabı ölümden sonra da devam eden üç amelden bahsedilmektedir. Bunlardan biri sadaka-i câriye, yani hayrı devam eden iyiliktir. Herkesin faydalandığı ve varlığı devam ettiği müddetçe sevabı da devam eden hayırlardır. Câmi ve mescidler, mektep ve medreseler, yollar ve köprüler, çeşmeler ve sebiller, hanlar ve hamamlar, her çeşit hayır vakıfları bunun örneğidir. Bunları yapanların, yapımına katkı sağlayanların amel defteri kapanmaz ve sevabı sürekli olur.

Sevabı devamlı olan ikinci sâlih amel, kendisinden insanların sürekli faydalandığı ilimdir. İnsanın öğrendiği ilmi, elde ettiği bilgiyi başkalarına öğretmesi en büyük hayırlardan biridir. Bunun çeşitli yolları ve şekilleri vardır. Talebe yetiştirmek, kendi ilmini ve bilgisini onlara öğretmek en önemlisidir. Bunun yanında kitap yazmak ve yayınlamak, günümüzün modern imkânlarından faydalanarak disketlere aktarmak, kasete ve filme almak, onların muhafaza edildiği ilmi araştırma merkezleri kurmak, konferanslar ve seminerler vermek, kısaca ilmini ve bilgisini kendisinden sonraki nesillere bir şekilde aktarmak, kişinin amel defterinin kapanmamasına ve sevabının devamlı olmasına vesile teşkil eder.

Tabiî ki bu ilim ve bilgilerin faydalı ve hayırlı olması önemli bir şarttır. Çünkü zararlı bilgiler zararlı insanlardan daha kalıcıdır. Zira insan ölür gider, fakat zararlı fikirler devam eder. Bunun da sahibi için sürekli bir vebal olacağı açıktır.

Kişinin ölümünden sonra sevabını devamlı kılacak olan üçüncü amel, arkasında kendisine dua edecek sâlih evlat bırakmaktır.

Sâlih evlatla kastedilen Müslüman evlattır. Anne babaya düşen en önemli görev, çocuklarını iyi bir Müslüman olarak yetiştirmektir. Böyle bir evlat, ölümlerinden sonra anne babasına kendisi dua ettiği gibi, başkalarının da dua etmesine vesile olan işler yapar.

HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ:

1. Ölüm dünya hayatının sonu, ebedî olan ahiret hayatının da başlangıcıdır. Ölüm, kişinin dünyadaki amellerini ve sevabını da sona erdirir.

2. Bazı ameller vardır ki, sevabı kesildikten sonra da devam eder. Bunlar sadaka-i câriye, faydalanılan ilim ve anne babasına dua eden Müslüman evlattır.

3. İlmi ve bilgiyi sadece öğrenmek değil, fakat aynı zamanda başkalarına öğretmek ve kendisinden sonraki nesillere en iyi yollarla aktarmak gerekir. [2]

Dipnotlar:

[1] Müslim, Vasiyyet 14. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâya 14; Tirmizi, Ahkâm 36; Nesâî, Vasâyâ 8.
[2] İmam Nevevi, Riyâzüs’s-Sâlihîn, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Tercüme ve Şerh: Prof.Dr. M. Yaşar KANDEMİR, Prof.Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN, Doç.Dr. Raşit KÜÇÜK, Erkam Yayınları, İstanbul 1997 (Gözden geçirilmiş yeni baskı), c.6., s.170-172.; Daha geniş bilgi için bk. a.g.e., c.5., s.8-9.

11 Ölünce nelerle karşılaşacağız? Kabir hayatı hakkında biraz bilgi verirmisiniz?

Uykuyla, hislerimiz bu dünya ile ilgilerini keser kesmez, rüya aleminde ayrı şeyler gördüğümüz, farklı konuşmalar dinlediğimiz,.. gibi, ölümle bedenden ayrılan ruhumuz, kabir alemi dediğimiz bir yeni alemle tanışır.

Ölüm anında Azrail aleyhisselamı gören insan, bu yeni alemde sorgu melekleriyle karşılaşılır. Müminin güzel amelleri, sevgili birer arkadaş gibi onunla bu yeni hayatta birlikte olurlar.

Kabir hayatı dünya hayatıyla ahiret arasında bir köprüdür. Bu yüzden bu hayata berzah hayatı da denilir. Bu alem her insan için farklı bir şekilde kendini gösterir. Şehitler bu hayatı "öldüklerini bilmez bir hâlde" geçirirken, ilim tahsili üzere ölenler bu alemde de ilme devam ederler. İnançsızlar için ise bu alem cehennem azabının ilk numunelerinin tattırıldığı bir azap ülkesidir.

Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Yaşadığımız âlemden kabir âlemine yolculuktur. Ruh, Azrail Aleyhisselam vasıtasıyla "berzah alemi"ne götürülür. Bu alemde göreceğimiz ilk melek Azraildir. O, en kıymetli cevherimiz olan ruhumuzu gönül rahatlığıyla teslim edebileceğimiz güvenilir bir emanetçidir. Ölüm anında, ruh, beden hapsinden kurtulur; fakat bütün bütün çıplak kalmaz. Çünkü, "misali bir cesetle" başka bir tabirle "latif bir gılaf" ile kuşatılmıştır.

Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalır. Bedendeyken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık bu aletlerin varlığına gerek duymadan görür, işitir, düşünür ve bilir. Rüyada olduğu gibi…

Berzah, "geçit" demektir ve berzah alemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir "bekleme salonu"dur. Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler. "Münker ve Nekir taifesinden" olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza ve ilk mükafat burada gerçekleşir.

Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, hadisin ifadesiyle, "ya cennet bahçelerinden bir bahçe" veya "cehennem çukurlarından bir çukurdur." Ancak, burada azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan ruhtur. Kabir hayatından sonra, "mahşer"de, yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o "büyük mahkeme"de hesap verir. Sonrası, ebedi cennet veya cehennemdir. Bu menzillerde lezzet de elem de, hem cisimle hem de ruhla tadılır; dünyada olduğu gibi.

Kabir hayatını yeniden diriliş takip edecektir. Ruh zaten ölmediğinden diriliş beden için söz konusudur. Ba’s (diriliş) ile ruhlar yeni bedenlerine kavuşurlar ve hesaba çekilmek üzere mahşer meydanına çıkarlar. Orada vakfe denilen bir süre kalındıktan sonra mizan safhasına geçilir. İman ile ölen ve bu mizanda sevapları günahlarından ağır gelenler, ebedi saadet menzili olan cennete sevk edilirler. Küfür üzere ölenler, Allah’ın azap diyarı olan cehenneme giderler. Günahları sevaplarından daha ağır gelen müminler de bu günahlarının temizlenmesi için o dehşetli cehennem azabını tadarlar. Daha sonra onlar da cennete ulaşırlar...

12 Bizler öldükten sonra, kabir hayatı nasıl olacak ve bizler kabirde nelerle karşılaşacağız?

Uykuyla hislerimiz bu dünya ile ilgilerini keser kesmez, rüya aleminde ayrı şeyler gördüğümüz, farklı konuşmalar dinlediğimiz ,.., gibi, ölümle bedenden ayrılan ruhumuz, kabir alemi dediğimiz bir yeni alemle tanışır. Ölüm anında Azrail aleyhisselamı gören insan, bu yeni alemde sorgu melekleriyle karşılaşılır. Müminin güzel amelleri sevgili birer arkadaş gibi onunla bu yeni hayatta birlikte olurlar.

Kabir hayatı, dünya hayatıyla ahiret arasında bir köprüdür. Bu yüzden bu hayata berzah hayatı da denilir. Bu alem her insan için farklı bir şekilde kendini gösterir. Şehitler bu hayatı öldüklerini bilmez bir halde geçirirken, ilim tahsili üzere ölenler bu alemde de ilme devam ederler. İnançsızlar için ise bu alem cehennem azabının ilk numunelerinin tattırıldığı bir azap ülkesidir.

Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır; yaşadığımız âlemden kabir âlemine yolculuktur. Ruh, Azrail Aleyhisselam vasıtasıyla "berzah alemi"ne götürülür. Bu alemde göreceğimiz ilk melek Azraildir. O, en kıymetli cevherimiz olan ruhumuzu gönül rahatlığıyla teslim edebileceğimiz güvenilir bir emanetçidir. Ölüm anında, ruh, beden hapsinden kurtulur; fakat bütün bütün çıplak kalmaz. Çünkü, "misali bir cesetle" başka bir tabirle "latif bir gılaf" ile kuşatılmıştır.

Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalır. Bedendeyken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık bu aletlerin varlığına gerek duymadan görür, işitir, düşünür ve bilir. Rüyada olduğu gibi…

Berzah, "geçit" demektir ve berzah alemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir "bekleme salonu"dur. Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler. "Münker ve nekir taifesinden" olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza ve ilk mükafat burada gerçekleşir.

Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, hadisin ifadesiyle, "Ya cennet bahçelerinden bir bahçe" veya "cehennem çukurlarından bir çukurdur." Ancak, burada azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan ruhtur. Kabir hayatından sonra, "mahşer"de, yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o "büyük mahkeme"de hesap verir. Sonrası, ebedi cennet veya cehennemdir. Bu menzillerde lezzet de elem de hem cisimle hem de ruhla tadılır; dünyada olduğu gibi.

Kabir hayatını yeniden diriliş takip edecektir. Ruh zaten ölmediğinden diriliş beden için söz konusudur. Ba’s (diriliş) ile ruhlar yeni bedenlerine kavuşurlar ve hesaba çekilmek üzere mahşer meydanına çıkarlar. Orada vakfe denilen bir süre kalındıktan sonra mizan safhasına geçilir. İman ile ölen ve bu mizanda sevapları günahlarından ağır gelenler ebedi saadet menzili olan cennete sevk edilirler. Küfür üzere ölenler Allah’ın azap diyarı alan cehenneme giderler. Günahları sevaplarından daha ağır gelen müminler de bu günahlarının temizlenmesi o dehşetli cehennem azabını tadarlar. Daha sonra onlar da cennete ulaşırlar.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ölen kimse dünyayla irtibat kurabilir mi? Mezarına gelenleri görebilir mi? Berzah (kabir) hayatı...

13 Ölüm Nedir?

Sonsuz ilâhî fiillerden birisi, İmate; yani, ölümü tattırma; ruhun bedendeki tasarrufuna son verme. Ruh, Allah’ın en mükemmel, en harika ve en bilinmez eseri. Muhyi (hayat verici) isminin tecellisiyle hayat nimetine kavuşmuş. Bu nimet ve şeref artık ondan ebediyen geri alınmayacak. Kabirde de, mahşerde de, cennet veya cehennemde de devam edecektir.

Ruhu yaratmak gibi, her ruha uygun bir beden inşa etmek de Allah’ın en hikmetli ve rahmetli bir icraatı. İşte ölüm kanunuyla o misafir ruh, bedenden soyuluyor, süzülüyor ve kendine mahsus bir başka âleme göç ediyor.

Nur Külliyatı'nda ölüm için getirilen birbirinden güzel tariflerden birisi:

“Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuttur...” (Mektûbat)

Ve yine ölüm hakkında ince bir tespit: 

Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir. Öyle de dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir.” (Mektûbat)

Bir asker adayı için hem kıtasına teslim olduğunda, hem de terhis edildiğinde birtakım kayıtlar tutulur, işlemler yapılır. Askere kayıt da bir fiil, askerden terhis de... İşte yukarıdaki ifadelerde bu incelik nazarımıza sunuluyor. Hayat, ihya fiiline dayandığı gibi, ölüm de imate fiiline dayanıyor. İkisi de ayrı birer ilâhî ismin tecellisine hizmet ediyorlar.

İhya fiiliyle cansız elementler hayata kavuşurken, imate fiiliyle de bu beraberliğe son veriliyor. Canlı hücreler, yerlerini kademeli olarak yeni elementlere bırakıyorlar.

Nur Külliyatı'nda, çekirdeklerin ölümleriyle sümbül hayatına geçtikleri, ölümün de hayat kadar bir nimet olduğu güzelce izah edilir. Biz de bu müjdeli haberi hayalimizde genişletiyor ve görüyoruz ki, her ölümü bir diriliş takip ediyor ve ikinci safhalar birincilerden daha mükemmel. “Nutfe” safhası biterken “alâka” yani kan pıhtısı devreye giriyor. “Alâka”nın işi bitince sıra “mudga”ya yani et parçası geliyor.

Kâinatın yaratılış safhalarında da bunu görüyoruz, bir sonraki safha öncekinden daha mükemmel.

Bütün bu rahmet ve hikmet tecellileri bize, kabir âleminin dünyadan, âhiretin de kabir âleminden daha güzel ve daha mükemmel olduğunu ders veriyorlar.

O halde ölüm, yeni bir mükemmele atılan adımın adı. Onu kabir âlemi takip edecek ve diriliş hadisesiyle, insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak.

Ölümü ve imateyi böylece değerlendiren insan, “Ölümü gülerek karşılar.”

14 Cehennemden çıkış var mıdır? Günah işleyen müminler cehennemde ebedi mi kalacak, yoksa cezaları bittikten sonra cennete girebilecekler mi?

Kalbinde iman bulunan ve bu imanla ölen herkesin cehenneme girse bile sonunda cennete gireceğini bildiren hadisler vardır. (Buhari, Tevhid 19, 31, 36, 37; Müslim, İman 322, 334; Muvatta, 1/212; ayrıca İbrahim Canan Bey'in Kütüb-i Sitte tercümesine de bakabilirsiniz.)

Cennete girmenin ilk şartı iman etmektir. İmanlı bir insan günahkâr olursa, cezasını çektikten sonra cennete gidecektir. İnsanın başına gelen her türlü sıkıntı, hastalık ve musibetler günahının azalmasına bir sebeptir. 

Âyetlerde ebedi cehennemde kalacağı belirtilenler kâfirlerdir. Ancak salih amel eksiği olanların da bunların cezasını çekeceği malumdur.

Bakara suresi 82. âyette, "iman edenler ve salih amel işleyenler hariç" diyerek, cehennemde ebedi kalacak olanların iman etmeyenler olduğu açıkça belirtilir.

"Hayır, durum hiç de öyle değil. Günah işleyip de günahın kendisini her taraftan kuşatıp kapladığı kimseler var ya, işte onlar cehennemliktir. Hem de orada ebedî kalacaklardır. İman edip makbul ve güzel işler yapanlar ise, işte onlar da cennetliktir. Hem de orada ebedî kalacaklardır." (Bakara, 2/81- 82)

Yunus sûresindeki âyet de aynı istikamettedir:

"Kötülük işleyenler ise, yaptıkları kötülük kadar ceza görürler. Kendilerini bir zillettir kaplayacak... Onları Allah’ın bu cezasından koruyup kurtaracak bir kimse yoktur. Yüzleri sanki kapkaranlık gece parçalarıyla kaplanmıştır. İşte onlar cehennemliktir. Hem de orada ebedî kalacaklardır."

"Gün gelir, onların hepsini bir araya toplayıp sonra Allah’a şirk koşanlara: 'Siz de, taptığınız şerikleriniz de yerlerinize!' deriz. Artık onları putlarından tamamen ayırmışızdır. Şerikleri: 'Siz dünyada bize tapmıyordunuz. Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Doğrusu, sizin bize taptığınızdan hiç mi hiç haberimiz yoktu.' derler." (Yunus, 10/27 - 29)

Müminun sûresindeki âyetin devamında bulunan açıklamalar bunların, Allah’ın âyetlerini inkâr eden ve Müslümanlarla alay edenler olduğu belirtilmektedir. Cehennemde ebedi kalacak olanların kâfirler olduğu net bir şekilde ortaya çıkıyor.

Bu nedenle Ehl-i sünnet anlayışında herhangi bir tezat yoktur. İman ile ölenler cehenenme girse bile, cezasını çektikten sonra cehennemde sonsuz olarak kalmayıp cennete girecektir.

- Büyük günahları işleyen kafir olur mu?

Ehl-i sünnetin dışında kalan Mutezile mezhebi ve Haricilerin bir kısmı, “büyük günah işleyenlerin kâfir olacağını veya imanla küfür ortasında kalacağını” söyler ve bunu şöyle izah etmeye çalışırlar:

“Büyük günahlardan birini işleyen bir mü'minin imanı gider. Çünkü Cenab-ı Hakk'a inanan ve cehennemi tasdik eden birinin büyük günah işlemesi mümkün değildir. Dünyada hapse düşme korkusuyla kendini kanun dışı yollardan koruyan birinin, ebedi bir cehennem azabını ve Cenab-ı Hakk'ın gadabını düşünmeyerek büyük günahları işlemesi, elbette onun imansızlığına delalet eder.”

İlk bakışta doğru gibi görünen bu hüküm, insanın yaradılışını bilmeyen sakat bir düşüncenin mahsulüdür. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bu sorunun cevabını Lem'alar adlı eserinde şu şekilde vermektedir:

“... İnsanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı (el altında bulunan hazır bir lezzeti), ileride gayet büyük bir mükafata tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azab-ı müecceleden (sonradan gelecek, tehir edilmiş bir azaptan) ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor. Belki, inkâr ediyorlar. Nefs dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlup oluyorlar."

"Şu halde; kebairi (büyük günahları) işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle, akıl ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir.”

Evet, Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği gibi, insanın yaradılışında cennetin akıl almaz lezzetlerini çok ötelerde görmesi ve bu yüzden onları ikinci plana atıp, hemen eli altındaki günah lezzetlerine meyletmesi gibi bir özellik vardır. Çok acıktığı için kendisini en yakın lokantaya atan bir adamın, ısmarladığı iki porsiyonluk döner on-on beş dakika gecikeceği için, hemen eli altında bulunan kuru ekmeği kemirmeye başlaması ve midesinin yarısını onunla doldurması, bu sırdandır.

Yine Bediüzzaman'ın dediği gibi, insan bir ay sonra gireceği bir hücre hapsinden çok, hemen yemek üzere olduğu bir tokattan korkar. Yani bu hissiyata göre cehennem azabı, onun için çok uzaktır ve Allah da zaten affedicidir.

İşte insan, bu mülahazalarla 'imanlı olmasına rağmen, günahlara meyleder ve nefsinin de desteklemesiyle içine düşebilir. Evet büyük günahları işlemek, imansızlıktan gelmez. Fakat o günahlar, tövbe ile hemen imha edilmezse, insanı imansızlığa götürebilir. Bu konuda yine bediüzzaman'ı dinleyelim:

“Günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra, ta nur-u imanı (iman nurunu) çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre (Allah'ı inkara) gidecek bir yol var. O günah, istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor...”

15 Ölüye (ölünün ardından) veya ölmek üzere olana Kur'an okunabilir mi? Bu okunan Kur'an'ın ona faydası olur mu?

Ölmek üzere olan kişinin yanında kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdet okunmasına telkin denilir.

Ölmek üzere olan kişinin, sağ tarafına çevrilerek yüzünü kıbleye gelecek şekilde yatırmak müstehaptır. Bu durumda olan kişinin yanında, hatırlatmak amacıyla kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdet okunur. Hz. Peygamber,

“Ölülerinize (ölüme yaklaşanlara) lâ ilâhe illallah demeyi telkin ediniz.”(Müslim, Cenâiz 1, 2; Tirmizî, Cenâiz 7)

buyurmuştur. Telkin yapılırken, “lâ ilâhe illallah” de, kelime-i şahedet, kelime-i tevhîd getir şeklinde bir yaklaşımda bulunulmamalı, yanında bunları söylemekle yetinilmelidir.

Ayrıca, ölmek üzere olan kişinin yanında Kur’an-ı Kerim, özellikle Yâ-sîn suresi okumak uygun olur.

Kur’an-ı Kerim’in sadece bir ciheti yoktur. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle,

“(Kur'an) İnsana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacatı maneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, cami bir kitab-ı mukaddestir." (Sözler. s.340)

Yani Kur’an-ı Mübin hayatımızı tanzim eder. Allah’a olan mesuliyetlerimizi gösterir, dünyaya geliş gayemizi, neler yapmamızı, nasıl ibadet edeceğimizi öğretir ve her şeyin hikmet ve mahiyetini anlatır. Hülasa Kur’an-ı Kerim bir zikir, fikir, dua ve davet kitabıdır.

Kur'ân-ı Kerim'in tesir sahası sadece dünya ile sınırlı değildir. Onun mü'min ruhlara verdiği feyiz hayatta iken kalmaz, aynı şekilde kabir âleminde de devam eder, orada iken de ruhlarımızı şenlendirir, kabrimizde nur ve ışık olur.

Geçmişlerimizin ruhuna Kur'ân'dan nelerin okunması gerektiği hususunda Peygamberimiz (a.s.m.) şu tavsiyelerde bulunur:

"Yasin, Kur'ân'ın kalbidir. Onu bir kimse okur ve Allah'tan âhiret saadeti dilerse, Allah onu mağfiret buyurur. Yâsin'i ölülerinizin üzerine okuyunuz." (Müsned, V/26)

Bu hadis-i şerif, Yasin Sûresinin hem ölüm döşeğinde olan hastaya okunmasına hem de ölmüş mü'minlerin ruhuna bağışlanmak üzere okunabileceğine işaret etmektedir.

Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de meseleyi açıklığa kavuşturmaktadır:

"Kim babasının veya anasının veya bunlardan birisinin kabrini cuma günü ziyaret ederek orada Yasin sûresini okursa, Allah kabir sahibini bağışlar." (İbni Mace Tercemesi, IV/274)

İslâm âlimleri, ölünün ruhuna Kur'ân okunduğu zaman peşinden bir dua ile ruhlarına bağışlanmasını tavsiye etmişler, Sahabiler de bu şekilde yapmışlardır. İmam-ı Beyhakî'nin bir rivayetinde, Abdullah bin Ömer'in ölülerin ruhuna Bakara Sûresinden okunabileceğini tavsiye ettiği anlatılmaktadır.(Beyhaki, IV/56)

Bir Fâtiha'nın veya okunan bir Yâsin'in bütün ölülerin ruhuna aynı şekilde hiç eksilmeden nasıl ulaştığını da Bedüzzaman'dan bir nakille öğrenelim:

"Fâtır-ı Hakim nasıl ki, unsur-u havayı; kelimelerin, berk (şimşek) gibi intişarlarına ve tekessürlerine (yayılma ve çoğalmalarına) bir mezraa (tarla) ve bir vasıta yapmış ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedi (a.s.m.) umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştirmek gibi; öyle de okunan bir Fatiha dahi, meselâ, umum ehl-i imanın emvâtına (ölülerine) aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle manevî âlemde, mânevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtri telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor."

"Hem nasıl ki, bir lamba yansa, mukabilindeki binler aynaya, her birine tam bir lâmba olur. Aynen öyle de, Yâsin-i Şerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, her birine tam bir Yâsin-i Şerif düşer. (Şualar, s.576)

Zaten kabirdeki yakınlarımız devamlı surette bizden yardım beklemektedir. Bizden gelecek bir dua, bir Fatiha, bir İhlâsla nefes alabileceklerini bilmektedir. Çünkü kabir o kadar çetin şartlarla iç içedir ki, en küçük bir mânevî yardım dahi onun ruhunu serinletecektir. Bir hadiste Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyururlar:

"Ölen kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup da imdat isteyen kimse gibidir. Babasından yahut kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine ulaştığında bu duanın sevabı ona dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha kıymetli olur. Muhakkak ki, hayatta olanların ölüler için hediyeleri dua ve istiğfardır." (Mişkatü’l- Mesabih, I/723)

- Hanefî mezhebine göre de, bir insan akrabasının veya yakın dostunun kabri başında Kur’an okusa güzel olur(V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 8/49).

Şu ifadeler de  Hanefî alimlerine aittir:

“Ehl-i Sünnet ve cemaate göre, bir insan namaz, oruç Kur’an’ın okumak, zikir, hac gibi işlediği güzel amellerinin sevabını başkasına hediye edebilir(bk. Fethu’l-kadîr, 6/132; el-Bahru’r-Raik,7/379- Şamile-; Reddu’l-Muhtar, II/263).

- Malikî mezhebinde ise –şartsız olarak- kişinin, kendi kabri üzerinde Kur’an okunmasını tavsiye etmesi caizdir(V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 8/51).

- Şafii ve Hanbelî mezhebine göre, kişinin kendi kabri üzerinde Kur’an okumayı vasiyet etmesi caizdir. Çünkü, şu üç durumda Kur’an okumanın sevabı ölüye ulaşır: Kabrin yanında okumak, okumadan sonra dua etmek, sevabını ölünün ruhuna niyete ederek okumak(bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 8/51).

İmam Nevevî’nin el-Memuunda da(15/521-522) şu bilgilere yer verilmiştir: Şafii mezhebinde daha çok şöhret bulmuş görüşe göre, Kur’an’ın sevabı ölüye ulaşmaz. Ancak, tercih edilen görüşe göre bu sevap –özellikle arkasından dua edildiği zaman- ölüye ulaşır.

- Bazı Şafii alimlerine göre, kabrin sahibi, -arkasından dua okunsun, okunmasın- kabri üzerinde okunan Kur’an sevabından faydalanır(Yusuf el-Erdebilî, el-Envar, 1/399).

"Bir mezarlıkta okunan ve oradaki bütün ölülerin ruhuna hediye edilen Kur’an’ın sevabı, bölünerek mi, yoksa bölünmeden mi onların ruhuna gider?” şeklindeki bir soruya karşılık, Şafii alimlerinden İbn Hacer; “Her ölüye okunan Kur’an’ın sevabı bölünmeden tam olarak ulaşır, bu Allah’ın geniş rahmetine en uygunudur.” diye cevap vermiştir(bk. Buğyetu’l-musterşidîn, s.97).

Hanefi mezhebine göre ölü yıkanmadan yanında Kur'an okumak mekruhtur. Başka bir odada veya uzak bir yerde okunmasında bir sakınca yoktur. Ayrıca ölü yıkandıktan sonra yanında Kur'an okunabilir.

Ayrıca defin esnasında cenazenin defin işi sürerken Kur'an okunmaz. Ama defin işi tamamlandıktan sonra kabrin başında bir müddet oturmak ve ölü için dua edip Kur'an okumak müstehaptır.(bk. Celal Yıldırım, İslam Fıkhı; Doç Dr. Süleyman Toprak, Kabir Hayatı) 

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Kabir ziyaretinin faydaları nelerdir? Ölüler, kabrine gelenleri görür mü?..

16 Kabir hayatı nasıldır? Hz. Adem zamanında ölen bir insanla kıyamete yakın bir zamanda ölen birisinin azabı bir mi? Bu Allah'ın adaletine nasıl sığıyor?

1. Kabir azabı; Peygamber Efendimizin (asm) bildirdiğine göre, günahkar müminler ile kafir olarak ölenler içindir.

2. İster mümin ister kafir olsun, başına ne gelirse günahlarının affına sebep olacaktır. Bela, musibet, hastalık, sıkıntı gibi şeyler insanların günahlarının hafiflemesine sebep olmaktadır.

Bir mümin, bu dünyada günahkar olarak yaşar, fakat; başına gelen musibetler onun günahlarının azalmasına sebep olacaktır. Kabirde çektiği azaplar da yine günahlarına keffaret olup onları siler.

Aynen bunun gibi, Allah; adil-i mutlak olduğu için, kafir kullarının başına gelen musibetleri de, cehennemdeki azaplarının azalmasına sebep saymaktadır. Aynı günahı işleyen ve kafir olan iki kişiden; biri musibete uğrasa, diğeri uğramasa, musibete uğrayanın azabı, diğerine göre hafifleyecektir.

Kafir cehennemde sonsuza dek kalacağı için; cennete giremeyecek ama; ister bu dünyada isterse kabirde çektiği sıkıntı ve azaplardan dolayı, cehennemdeki azabının şiddeti hafifleyecektir.

Bu sebeple kabirde çok kalıp, çok azap çeken; az kalıp, az azap çekene göre; daha kötü olmayacaktır. Belki de ahirette bu durumunu öğrenince, çok memnun olacaktır.

3. İnsanların hayatı ve geçirdiği zaman birimleri aynı değildir. Mesela; birkaç dakikalık rüyada; günler, aylar ve yıllar geçmiş gibi geliyor. Bazen de, yeni yatıp kalkmış gibi, bir gecenin nasıl geçtiğini fark edemiyoruz.

Bunun gibi kabre erken giren bir insan, ahirette yeni kalkmış gibi olabilir. Bir diğeri ise; birkaç sene kabirde kalır ama; binler sene kalmış gibi azap çekebilir. İşte kabre erken veya geç gitmek; kişiye, günahına ve durumuna göre değişebilir. Allah orada da, insanın uykuda ve rüyada olduğu gibi bir durum yaratabilir.

4. Azabın şiddeti değişik olabilir. Bir volt ile milyon voltun derecesi bir olmadığı gibi; mum ateşiyle, güneş ateşi de bir değildir. Kabirde de herkesin durumuna göre, ayrı ve çeşitli azaplar olabilir. Kabire geç giden birisi; çok kısa zamanda şiddetli azap ile, erken giden birisi kadar ceza çekebilir.

17 Cennette kadınlar dünyadaki eşiyle evlenmek zorunda mıdır? Sadece bir evlilik yaşamışsa, dünyadaki eşinin yerine başka bir erkek seçme hakkı var mıdır?

Konuyla ilgili şu özet bilgileri vermek mümkündür:

a) Asıl olan her karı-kocanın cennette de bu arkadaşlıklarının devam etmesidir.

“Biz onları(cennete giden erkekleri) iri gözlü hurilerle de evlendiririz.” (Duhan, 44/54) mealindeki ayette yer alan “Huri”lerden maksat dünya kadınları olduğunu söyleyen alimler de vardır. (bk. Alusi, ilgili ayetin tefsiri)

b) Dünyada hiç evlenmemiş olan erkekler hurilerle evlenebileceği kesin olmakla beraber, onun gibi bekâr kalmış biriyle de evlenebilir. Dünyada bekâr kızlar ise cennette arzu ettikleri biriyle evleneceklerdir.

c) İki veya daha fazla erkekle evlenmiş bir kadın orada -diğer kocalarıyla evlenmesi, ilk kocasından boşanmakla değil, onun ölümü üzerine gerçekleşmişse- ilk eşiyle -bir görüşe göre son eşiyle- evlenecektir. Bununla beraber, kocalarından daha çok beğendiği ile de evlenebilir. (krş. Alusî; Duhan, 44/54. ayetin tefsiri)

d) “Orada canların istediği, gözlerin hoşlandığı her şey vardır. Ve siz orada ebedî kalacaksınız.” (Zuhruf, 43/71) mealindeki ayetin ifadesine bakılırsa, Cennette herkese istediği verilecektir.

O halde dünyada iken evli olanların biri diğerini ister, diğeri onu istemezse (böyle bir şuur ve talep olacaksa) isteyene benzeri verilir, istemeyen serbest kalır ve istediğini alabilir.

e) Dünya kadınları hurilerden daha güzel olacaktır. (Taberani, Evsat, h. no:3141; Mecmau’z-Zevaid, h. no: 11396).

f) Dünyada iki/veya daha fazla evlilik yapmış olan kadınlar, hep birlikte cennete gitmişlerse, orada ahlakı en güzel olan / en çok sevdiği kocasını tercih ederler. (bk. Taberani, Evsat, h. no:3141; Mecmau’z-Zevaid, h. no: 11396)

- Şunu unutmamak lazımdır ki, cennette asla üzüntülü bir durum söz konusu değildir. Orada kim, kiminle evlenirse evlensin, onun için eşinden daha güzel, daha sevgili kimse olmayacaktır. Buradaki üzüntüler, özlemler, orada söz konusu değildir.

Diğer bir ifadeyle orada ya dünyadan kalma özlemler, hasretler, vuslatlarla giderilir veya onlardan eser kalmaz, yeter ki cennete girelim. Onun için cennete gitmenin ön şartı olan imanda ve takvada, yani Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmede yarışmak gerekir.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Cennette evlilik hadisesi nasıl olacaktır?

Kadınların cennette evliliği.

Bu dünyada eşini sevmeyen kişinin durumu.

Cennet nasıl olacaktır?

Cennette cinsel hayat olacak mı?

18 Mahşerde insanlar ne kadar bekleyecek? Mahşer azabı hakkında bilgi verir misiniz? Mahşer günü şartları sıcak soğuk vs. nasıl olacak? Herkes aynı şartlarda mı olacak? Normal bir mümin sıcakta bekleyecek mi?

İnsanların toplandığı yer anlamında "ha.şe.re" fiilinden ismi mekân. İkinci sûr'a üflendikten (nefha-i saniyeden) sonra insanların hepsinin diriltilerek kabirlerinden kalkıp muhakeme edilmeleri için toplandıkları yer anlamına gelir. Mahşere "mevkıf" (insanların muhakeme olunmak üzere toplanacağı yer) zamana da "Yevmü'l-haşr" denilir. Şöyleki: Birinci nefhada (sûr'a ilk defa üflendiğinde) Allah'ın kalmasını dilediği melekler müstesna, canlıların hepsi ölecek, yerin ve göklerin nizamı bozulacaktır. Sonra göklerin ve genişletilen yerin nizamı başka bir şekilde sağlandıktan sonra ikinci nefha esnasında (sûr'a ikinci defa üfürülünce) her insan ve cinnin ruhları, diriltilen bedenleri ile birleşir. Yani ruhları, diriltilen bedenlerine taallûk eder.

"Birinci defa sûr'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere, göklerde olanlarla yerde bulunan kimselerin hepsi düşüp ölecektir. Sonra ona bir daha üfürülecek. O anda görürsün ki ölüler diriltilip ayakta bakınıp duruyorlar." (Zümer, 39/68).

Herkes, diriltildikten sonra, "mahşer" denilen yere sevkedilir ve burada toplanır:

"...Artık sûra üfürülmüştür. Bu suretle hepsini mahşer'de toplamışızdır." (Kehf, 18/99).

"O gün (haşir günü) yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) döndürülecektir. İnsanlar (kabirlerinden kalkıp) bir ve kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanacaklardır." (İbrahim 14/48).

Diriltilen mahlukatın toplandıkları "mahşer" fevkalâde geniş, düz, binasız ve yapısız yepyeni bir yer olacaktır. Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet günü insanlar, halis undan yapılmış dümdüz ekmek gibi esmere yakın beyaz bir yer üzerinde toplanacaklardır." (Buhârî ve Müslim'den, Mansûr Ali Nâsıf, et-Tac, İstanbul 1962, V / 365).

Ebû Hureyrenin Peygamberimiz (s.a.s)'den rivayet ettiği bir hadisten öğrendiğimize göre; insanlar, mahşere yürüyerek, binek üzerinde ve ateş azabı içerisinde olmak üzere üç grub halinde sevk edileceklerdir (Buhârî ve Müslim den M.A.Nâsıf, et-Tac, 364). Tirmizi'nin başka bir rivayetine göre üçüncü grub, yüz üstü sürünerek mahşere çekilip götürüleceklerdir (et-Tâc, V / 365).

İnsanlar ve cinler, mahşerde toplandıktan sonra muhakeme olunmak için çeşitli korku ve sıkıntılar içinde uzun müddet bekletileceklerdir. Bu müddetin bin ila ellibin yıl arası olduğu söylenir. Mahşer yerine Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'in eline "Livâü'l-hamd" sancağı verilecektir. Başta Hz. Âdem (as) olmak üzere bütün peygamberler, Resulullah (s.a.s)'ın sancağı altında toplanacaklardır (Tirmizi, et-Tâc, V / 385).

Mahşerde, insanların muhakeme ve muhasebesinin bir an önce yapılması için, şefaatta bulunacak zat, büyük Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Onun bu şefaatine "şefaat-i uzma" denilir. Hayız olduğu bu mertebe ve makam da "Makam-ı Mahmud" denir. Şöyle ki mahşerde, mevkıfın güneşi insanların tepelerine yaklaşacaktır. İnsanlar, dayanamayacakları ve tahammül edemeyecekleri son derece sıkıntı ve zorluklara maruz kalacaklar, şiddetli korku ve dehşetler içinde çok fazla bekleyeceklerdir. Kendilerinin bu güç durumdan kurtulmaları için şefaat edecek birini arayacaklardır. Bazı kimseler, bir kısım insanlara Âdem (a.s)'a gidin diyeceklerdir. Hz. Âdem, yasak ağaçtan yemesini hatırlayacak, onları Nuh (a.s)'a gönderecek; Hz. Nuh da onları Hz. İbrahim (a.s)'e gönderecek, Hz. İbrahim Hz. Musa'ya yollayacak, Hz. Musa (a.s) da Hz. İsa'ya (a.s) gönderecektir. Hz. İsa da son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s)'e gönderecektir. Hz. Muhammed (s.a.s)'de secdeye kapanacak, kendisine ilham edilen en güzel hamd ve senalarla Allah Teâlâ'ya hamd ve senalarda bulunacaktır. Sonra Cenab-ı Allah ona "Ey Muhammed başını kaldır, işte, istediğin verilecek, şefaat et, şefaatın kabul olunacaktır." buyuracaktır. O da yüce Allah'a dua edecek, Allah Teâlâ da onun duasına icabet edecektir. Bundan sonra kullar arasında muhakeme ve muhasebe başlayacaktır. Büyük bir adalet mahkemesi kurularak herkese dünya da yaptığı her iş sorulacak, amel defterleri verilecek ve mizan konulacaktır. Herkes küfr ve dalâletteki veya iman ve hidayetteki rehberleriyle birlikte çağırılacaktır. Bu konuda Kur'an da şöyle buyuruluyor:

"O gün insan sınıflarından her birini rehberleriyle (izinden gittiği kimselerle birlikte) çağıracağız. Artık kimin kitabı (defteri), sağından verilirse, onlar kitablarını, en küçük haksızlığa uğratılmayarak okuyacaklardır." (İsrâ, 17/71).

Herkese "amel defterini oku" denilecek (İsrâ 17/14). Her insan da amel defterinde neler yazılı olduğunu anlayacaktır.

"Yüce Allah, kula bu gün şahid olarak nefsin ve şahidler olarak Kirâmen Kâtibin melekleri kâfidir, der ve sonra ağzı mühürlenir ve azaları da dünyada neler yaptıklarını anlatır." (Müslimden et-Tâc, V / 372).

"O gün onların ağızlarını mühürleriz. İşleyip kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şehâdet eder." (Yâsin, 36/65).

İnsan öldükten sonra, bedeni dağılarak, molekül ve maddeleri başka hayvan ve insanlara geçiyor. Allah, insanı ahirette diriltirken başka insanlara aslî cüz (DNA: Deoksiribonükleik asit) olmaktan koruduğu ve altın zerresi gibi kaybolmaktan muhafaza ettiği ve onun bedeninin planını tamamen içeren bir molekülden yaratacaktır. Ve onu bu molekülden aynen yaratırken de diğer maddelerini ilâve edecektir. Zaten insanın bedeni dünyada iken de ölen ve dökülen hücrelerinin yerine yenisi yaratılarak beş ile altı senede tamamen yenileniyor. O halde insanın mahşerdeki bedeni ve organları, dünyadaki azalarının aynısı değildir.

"Nasıl oluyor da eskisinin tam benzeri olsa da yeni maddelerden yaratılmış insanın azaları, eski organlarının işlediği suçlarına şahidlik yapacaktır?" diye sorulursa; bunun doğru cevabı şudur:

İnsan ruhuyla insandır. İnsanın ruhu değişmez ve ölmez. Bozulmadan aynen kalır. İnsanın dünyada şuurlu olarak işledikleri amellerinin hepsinin bilgisi onun ruhunda aynen mahfuz kalır. Allah Teâlâ mahşerde insanın ağzını mühürleyerek, ruhundaki işlediklerine ait bu bilgileri onun el ve ayak gibi organlarına harikulâde bir yolla söyletecektir.

Mahşerde Peygamberimiz (s.a.s)'e gayet büyük bir havuz ihsan buyrulacak ki, bunun büyüklüğü (boyu) Medine ile San'a arası kadar, veya Şam'ın bir kasabası olan Eyle ile San'a arası kadar bir mesafedir. Suyu sütten daha ak, kokusu miskten daha güzel ve baldan daha tatlıdır. Kupaları da gökteki yıldızlar kadardır. Ondan bir defa içen bir daha susamaz (Buhârî ve Müslim'den, et-Tâc, V / 380). Böylece müminler cennete girmeden önce bu havuzun suyundan içerek mahşerin dehşetinden ileri gelen hararetlerini gidereceklerdir. Gerçi Tirmizî'nin garib bir senetle rivayet ettiği hadiste şöyle buyuruluyor.

"Mahşerde her peygamberin bir havuzu olacak. Onlar içinde havuzlarına su içmeye gelenlerin en çok ben olacağını umuyorum." (Tirmizî'den, et-Tac, V / 378).

Yine Peygamberimiz (s.a.s), bir hadisinde,

"Havuzun başına gelenlerin bir kısmının döndürüldüğü anda Onlar, benim ümmetim, diyeceğim. Onların senden sonra ne işler yaptığını (dinlerinden döndüklerini) bilemezsin, denilecek. Ben de, bundan sonra dinlerini değiştirenler helâk olsun, diyeceğim." (Buhârî ve Müslim'den, et-Tâc, V / 379).

Mahşerde insanların muhakeme işleri bitirildikten sonra mahşerle cennet arasında cehennemin üzerine sırat köprüsü kurulacaktır. İnsanlar, bölük bölük cehenneme bir kısmı da cennete sevk olunacaktır (Sa'deddin Teftâzâni, Şerhu'l-Makasıd, II, 222-223, İstanbul 1305; Abdüsselâm b. İbrahim el-Lakkâni, Şerh-ü Cevhereti't-Tevhid, Mısır, 1955/1375, s. 231-234; Fahreddin er-Razi, Mefâtihu'l-Gayb, İstanbul, 1308)

İlave bilgi için tıklayınız:

İnsanlar öldükten sonra hangi safhalardan geçecektir? Mahşerde insanların çıplak ve yalın ayak olmasını açıklar mısınız?..

Mahşer azabını bütün insanlar çekecek mi?

19 Ölüye Kur'an okumak caiz mi ve faydası var mı? Çünkü Kur'an'da geçmiş olaylardan, Allah'ın birliğinden bahsediliyor. Olmuş olayları ölüye okumak manasız bir şey değil mi?

Öncelikle ifade edelim ki, vefat edenler de hayattadır. Onlar yok olmadılar, berzah denilen kabir hayatına geçtiler ve onlar da diridirler.

Allah, bizden öncekilere dua etmemizi ister ve bunu açıkça bildirir:

"Bunlardan sonra gelenler de şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden evvel iman eden kardeşlerimizi bağışla.." (Haşr, 59/10)

Buna göre, Allah bizden önce berzah alemine yani kabir hayatına gidenlere dua etmemizi övüyor.

Şu ayetler de dünyada veya kabir aleminde olan bütün müminlere dua edilebileceğini göstermektedir:

"Ey Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, anamı, babamı ve bütün müminleri bağışla!" (İbrahim, 14/41)

"Hem kendinin hem de erkek ve kadın müminlerin günahları için mağfiret dile." (Muhammed, 47/19)

"Biz her peygamberi sırf, Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı." (Nisa, 4/64)

Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’in sadece bir ciheti yoktur. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle Kur'an,

“İnsana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacatı maneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, cami bir kitab-ı mukaddestir." (Sözler, s.340)

Yani Kur’an-ı Mübin hayatımızı tanzim eder. Allah’a olan mesuliyetlerimizi gösterir, dünyaya geliş gayemizi, neler yapmamızı, nasıl ibadet edeceğimizi öğretir ve her şeyin hikmet ve mahiyetini anlatır. Hülasa Kur’an-ı Kerim bir zikir, fikir, dua ve davet kitabıdır.

Kur'ân-ı Kerim'in tesir sahası sadece dünya ile sınırlı değildir. Onun mü'min ruhlara verdiği feyiz hayatta iken kalmaz, aynı şekilde kabir âleminde de devam eder; orada iken de ruhlarımızı şenlendirir, kabrimizde nur ve ışık olur.

Geçmişlerimizin ruhuna Kur'ân'dan nelerin okunması gerektiği hususunda Peygamberimiz (a.s.m.) şu tavsiyelerde bulunur:

"Yasin, Kur'ân'ın kalbidir. Onu bir kimse okur ve Allah'tan âhiret saadeti dilerse, Allah onu mağfiret buyurur. Yâsin'i ölülerinizin üzerine okuyunuz." (Müsned, 5/26)

Bu hadis-i şerif, Yasin sûresinin hem ölüm döşeğinde olan hastaya okunmasına, hem de ölmüş mü'minlerin ruhuna bağışlanmak üzere okunabileceğine işaret etmektedir.

Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de meseleyi açıklığa kavuşturmaktadır:

"Kim babasının veya anasının veya bunlardan birisinin kabrini cuma günü ziyaret ederek orada Yasin sûresini okursa, Allah kabir sahibini bağışlar." (İbni Mace Tercemesi, 4:274)

İslâm âlimleri, ölünün ruhuna Kur'ân okunduğu zaman peşinden bir dua ile ruhlarına bağışlanmasını tavsiye etmişler; sahabiler de bu şekilde yapmışlardır. İmam-ı Beyhakî'nin bir rivayetinde, Abdullah bin Ömer'in ölülerin ruhuna Bakara sûresinden okunabileceğini tavsiye ettiği anlatılmaktadır.(Beyhaki, 4:56)

Bir Fâtiha'nın veya okunan bir Yâsin'in bütün ölülerin ruhuna aynı şekilde hiç eksilmeden nasıl ulaştığını da Bedüzzaman'dan bir nakille öğrenelim:

"Fâtır-ı Hakim nasıl ki, unsur-u havayı; kelimelerin, berk (şimşek) gibi intişarlarına ve tekessürlerine (yayılma ve çoğalmalarına) bir mezraa (tarla) ve bir vasıta yapmış ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedi (a.s.m.) umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştirmek gibi; öyle de okunan bir Fatiha dahi, meselâ, umum ehl-i imanın emvâtına (ölülerine) aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle manevî âlemde, mânevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtri telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor."

"Hem nasıl ki, bir lamba yansa, mukabilindeki binler aynaya, her birine tam bir lâmba olur. Aynen öyle de, Yâsin-i Şerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, her birine tam bir Yâsin-i Şerif düşer."
(Şualar, s.576)

Zaten kabirdeki yakınlarımız devamlı surette bizden yardım beklemektedir. Bizden gelecek bir dua, bir Fatiha, bir İhlâs ile nefes alabileceklerini bilmektedir. Çünkü kabir o kadar çetin şartlarla iç içedir ki, en küçük bir mânevî yardım dahi onun ruhunu serinletecektir. Bir hadiste Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyururlar:

"Ölen kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup da imdat isteyen kimse gibidir. Babasından yahut kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine ulaştığında bu duanın sevabı ona dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha kıymetli olur. Muhakkak ki, hayatta olanların ölüler için hediyeleri dua ve istiğfardır." (Mişkatü’l- Mesabih, 1:723)

- Hanefî mezhebine göre, bir insan akrabasının veya yakın dostunun kabri başında Kur’an okusa güzel olur.(V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 8/49). Şu ifadeler de  Hanefî alimlerine aittir.

“Ehl-i Sünnet ve cemaate göre, bir insan namaz, oruç Kur’an’ın okumak, zikir, hac gibi işlediği güzel amellerinin sevabını başkasına hediye edebilir."(bk. Fethu’l-kadîr, 6/132; el-Bahru’r-Raik,7/379- Şamile-; Reddu’l-Muhtar, 2/263).

- Malikî mezhebinde ise -şartsız olarak- kişinin, kendi kabri üzerinde Kur’an okunmasını tavsiye etmesi caizdir. (V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 8/51)

- Şafii ve Hanbelî mezhebine göre, kişinin kendi kabri üzerinde Kur’an okumayı vasiyet etmesi caizdir. Çünkü, şu üç durumda Kur’an okumanın sevabı ölüye ulaşır: Kabrin yanında okumak, okumadan sonra dua etmek, sevabını ölünün ruhuna niyet ederek okumak. (bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 8/51)

İmam Nevevî’nin el-Memu'unda da (15/521-522) şu bilgilere yer verilmiştir: Şafii mezhebinde daha çok şöhret bulmuş görüşe göre, Kur’an’ın sevabı ölüye ulaşmaz. Ancak, tercih edilen görüşe göre bu sevap -özellikle arkasından dua edildiği zaman- ölüye ulaşır.

- Bazı Şafii alimlerine göre, kabrin sahibi, -arkasından dua okunsun, okunmasın- kabri üzerinde okunan Kur’an sevabından faydalanır. (Yusuf el-Erdebilî, el-Envar, 1/399)

- “Bir mezarlıkta okunan ve oradaki bütün ölülerin ruhuna hediye edilen Kur’an’ın sevabı, bölünerek mi, yoksa bölünmeden mi onların ruhuna gider?” şeklindeki bir soruya karşılık, Şafii alimlerinden İbn Hacer; “Her ölüye okunan Kur’an’ın sevabı bölünmeden tam olarak ulaşır, bu Allah’ın geniş rahmetine en uygunudur.” diye cevap vermiştir(bk. Buğyetu’l-musterşidîn, s.97).

20 Ahirete giden gelen var mı?

Günlük hayatımızda, ahiretin varlığı hakkında derinliğine nüfuz edilmeyince, zorlandığımız sorularla karşılaşırız. Bunlar "Görmediğime inanmam!.." safsatasının arkasına sığınan materyalistlerin, bir iman vadisini daha inkâr için kullandıkları, devrini çoktan kapamış hezeyanlardır.

Evet, insan akıl ve mantığının bir hadiseyi hâlihazır için kabullenip de onu istikbal için inkâr etmesinden daha korkunç bir tezat düşünülemez. Aslında ahiretin varlığına delil olarak içinde yaşadığımız hayat kâfidir. İkinci bir hayatın varlığını inkâr edenler, içinde yaşadıkları hayatı inkâr edebilirler mi? Edemezler.

Çünkü; bir kumandanın hiç yoktan bir orduyu toplayıp emri altına alması mı daha kolaydır, yoksa vazifesini öğrenmiş, birbiriyle tanışmış ve istirahat için dağılmış bir orduyu teşkil eden askerleri, tekrar bir boru sesiyle bir araya getirmesi mi daha kolaydır? Hangisi? Elbette ikincisi. Bu misal gibi, Rabbimiz, bizi yokluk karanlıklarından çıkarıp, pırıl pırıl bir alemde hayat dediğimiz nimeti vermiş olduğuna göre, ölünce aynı işin bir kere daha tekrarlanması nasıl imkansız olabilir. Üstelik birincisine göre daha kolay değil midir?

Hem bir yerden veya bir şeyden haber vermek için, o yere gitmek veya o şeyi mutlaka gözümüzle görmek mi gerekir? Astronomi ilmi bize yıldızlardan, galaksilerden, bahsetmektedir. Uzayda hâlâ ışığı bize ulaşamayan nice yıldızlar vardır. Peki buralara kim gidip, kim gelmiştir?

Bu konu ile alakalı olarak Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:

"Perde-i gayb içindeki alem-i ahirete ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için, ya kâinatı küçültüp iki vilayet derecesine getirmeli, veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki, yerlerini görüp, tayin edelim. Ahiret alemine ait menziller bu dünyevi gözümüzle görülmez." 

Bu dünyanın ölçülerine göre çalışan insan aklı, her ne kadar mahiyet ve ölçüleri başka olan bir alemi hakkiyle idrakten aciz ise de varlığı hakkında hadsiz deliller olup ispat edildiği için, ahireti mümkün görmektedir. Aklen mümkün olan bir şeyin varlığı da haber yoluyla tahakkuk eder. Bütün peygamberler ve kitaplar ahiretin varlığını haber vermiş ve insanın öldükten sonra tekrar dirilerek, bu dünya hayatında yaptıklarından hesaba çekileceğini ihbar etmişlerdir. Mukaddes kitabımız Kur'an-ı Kerim'de de ahiret hayatı, dünya hayatından bazı misaller, bir takım teşbihler getirilerek en mükemmel bir tarzda anlatılmıştır. Bu anlatım da ahiretin, cennet ve cehennem menzillerinin dünyaya benzediğinden değil, başka türlü tam manasıyla bu hakikati anlamamız mümkün olmadığındandır.

Üstelik Efendimiz (s.a.v.) de, Miraç Gecesi'nde gidip görmüş ve gelip haber vermiştir. Şimdi varlığı hakkında bu kadar sağlam deliller sıraladıktan sonra, inkâr edenlere soruyoruz:

Siz nereye gidip baktınız da göremediğinizden dolayı yokluğuna hükmediyorsunuz? Deliliniz nedir? Madem inkâr ediyorsunuz, inkârınıza delil getirmek mecburiyetindesiniz. Yok, yok demek neyi halleder?

İzah ve ispat edenlerin, ciltler dolusu bilgiler verip şüpheleri defettikleri bir davanın, güneş gibi açık bir hakikatin karşısında inkâr ile gözlerini kapayanlar, ancak kendilerine gündüzü gece yaparlar... 

21 Öldükten sonra yine eşlerimizle, evlatlarımızla, anne-babalarımızla görüşebilecek miyiz; birbirlerimizi hatırlayacak mıyız?

Cennete gidenler, bu dünyadaki eşiyle orada da karı koca olarak yaşayacaklar. Bu nedenle ailecek cennete gitmek için çalışmak gerekir.

Rasulullah (asm) Efendimiz:

“Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel yapın.” (Ebu Davud, Edeb 69)

buyurarak her insanın kendi ismiyle, resmiyle ve özellikleriyle dirileceğini bildiriyor. Bu nedenle cennete giden aile vaya dostlar her zaman beraber olacaklar ve asla ayrılık olmayacaktır. Peygamber Efendimiz bir diğer hadislerinde "Kişi sevdiğiyle beraber olacaktır." demiştir. Cehenneme gidenlerin bazıları hücre hapsinde olacağı için, arkadaşlarını göremeyebilir.

İnşallah bu dünyada arzu ettiğimiz her şeyin en mükemmelini cennete layık olacak şekilde orada bulacağız.

Bazılarının zannettiği gibi, "ruhların bir sandığa kilitlenmesi" diye bir durum söz konusu değildir. Bazı mübarek insanlar, ölmüş insan ruhlarıyla konuşabilirler. Ancak ruhlarla konuşuyoruz diyen bazı insanların cinlerle konuştuğu bilinmektedir. Bu nedenle ruhlarla konuşuyorum diyen herkese inanmayınız.

Ölüm yokluk değildir. Daha güzel bir alemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.

Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek te inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah Ruh’a münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.

Bu sebeple Peygamberimiz (asm),

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.”(Tirmizî, Kıyamet, 26)

buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.

İmanlı bir insan iyileşmeyen bir hastalıktan ölürse şehittir. Böyle şehitlere manevi şehit diyoruz. Şehitler ise kabir hayatında serbest dolaşırlar. Kendilerinin öldüğünü bilmezler. Sanki yaşadıklarını zannederler. Sadece daha mükemmel bir hayat yaşadıklarını bilirler. Nitekim Peygamberimiz (asm) şöyle buyurur: 

“Şehit ölüm acısını hissetmez.”(bk. Tirmizî, Cihâd, 6; Nesâî, Cihâd, 35; İbni Mâce, Cihâd, 16; Dârimî, Cihâd, 7)

Kur’an-ı Kerim de şehitlerin ölmediği bildirilir. Yani kendilerinin öldüğünün farkında değillerdir. Mesela iki adam düşünün. Rüyada çok güzel bir bahçede beraber bulunuyorlar. Biri rüya olduğunu bilir. Diğeri ise rüya olduğunun farkında değil. Hangisi daha mükemmel lezzet alır? Elbetteki rüya olduğunu bilmeyen. Rüya olduğunu bilen, şimdi uyanırsam şu lezzet kaçacak diye düşünür. Diğeri ise tam ve gerçek lezzet alır.

İşte normal ölüler, öldüklerinin farkında olduğu için lezzetleri eksiktir. Halbuki şehitler öldüklerini bilmediğinden aldıkları lezzet tamdır.

İmanlı ölen ve kabir azabı görmeyen insanların ruhları serbest dolaşır. Bu sebeple pek çok yere gidip gelebilirler. Bir anda çok yerde bulunabilirler. Aramızda dolaşmaları mümkündür. Hatta şehitlerin efendisi Hz. Hamza pek çok insana yardım bile etmiştir, ve halada yardım ettiği insanlar vardır.

Ruhlar aleminden anne karnına gelen insanlar, oradan dünyaya doğarlar. Burada buluşup görüşürler. Aynen bunun gibi bu dünyadaki insanlar da, ölüm ile öbür tarafa doğarlar ve orada dolaşırlar. Nasıl ki buradan öbür tarafa gideni uğurluyoruz. Kabir tarafından da buradan gidenleri karşılayanlar var. İnşallah bizleri de başta Peygamberimiz olmak üzere, bütün sevdiklerimiz orada karşılarlar. Yeter ki bizler Allah’a gerçek kul olalım.

Yeni doğan çocuğu burada karşıladığımız gibi, buradan öbür tarafa giden bizleri de inşallah dostlarımız karşılayacaktır. Bunun şartı Allah’a iman, O’na ve Peygamberine uymak ve iman ile ölmektir

Ölülerin Berzah aleminde birbirleriyle ve dünyadakilerle görüşmeleri konusunda bilgi için tıklayınız:

- Vefat eden akrabalarımız veya tanıdıklarımız bizlere ziyarete gelirler mi? Biz ne zaman ölüleri (kabirleri) ziyarete gidebiliriz?

22 Cennet ve cehennemin katmanları, kapıları hakkında bilgi verir misiniz?

Kur'an-ı Kerîm'de Cehennem'in yedi kapısının olduğu belirtilmektedir.

"Cehennemin yedi kapısı olup, her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır."(Hicr, 15/44).

Bu ayet iki şekilde tefsîr edilmiştir:

a. Cehenneme girecekler çok olduğu için;

b. Cezalandırma, azgınlığın çeşit ve derecelerine göre olacağı için cehennemin yedi kapısı veya tabakası vardır. Bu kapı veya tabakalar şunlardır:

    1. Cehennem; yukarıda söz konusu edildiği şekilde Kur'an-ı Kerîm'in yetmiş yedi ayetinde geçmektedir.
    2. Lâzâ (alevli ateş): "Hayrı' (Allah onu azabdan kurtarmaz) Çünkü o Cehenneın alevli bir ateştir." (Meâric, 70/15).
    3. Saîr (pılgın ateş): "O şeytanlara (ahirette) çılgın ateş azabı hazırladık. " (Mülk, 67/5). Ayrıca on beş ayette daha bu isimle geçmektedir.
    4. Sakar (kırmızı ateş): "Hem ey Rasûlüm bilir misin, nedir o sakar (Cehennem). " (Müddessir, 14/27)
    5. Hâviye (uçurum): "O, kızgın bir ateştir " (Kâria, 101/9-11).
    6.Hutame (kalbleri saran ateşli kaygı): "Şüphesiz o, Hutame ye (ateşe) atılacaktır." (Hümeze, 104/4).
    7. Cahim (yanan kızgın ateş):

"Küfredenler ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar Cahim'in yarânıdırlar."(Mâide, 5/10).

Ayrıca Cehennem azabı sadece ateş değildir. Birçok azap çeşitleri vardır; birkaçı şöyledir:

1. Soğukla azap,
2. Yılan akrep gibi hayvanların sokması,
3. Başına topuzlarla vurmak,
4. Aç bırakmak,
5. Zakkum yedirerek bağırsakları parçalamak,
6. Vücutları büyültülerek azabın şiddetlendirilmesi,
7. İrinli su içirmek,
8. Gayya kuyusuna atmak,
9. Uçurumlardan yuvarlamak,
10. Zifiri karanlıkta azap,
11. Büyük azap veren pis kokulara maruz bırakmak,
12. Azapların her gün katlanarak çoğaltılması,
13. Sonsuza kadar azap edilmesi.

Kadızade Ahmed Emin Efendi buyuruyor ki:

"Cehennemde bir yere Zemherir denir, yani, soğuk Cehennemdir. Soğukluğu pek şiddetlidir. Bir an dayanılmaz. Kâfirlere, bir soğuk bir sıcak, sonra soğuk sonra sıcak Cehenneme atılarak, azap yapılacaktır."

Cehennemde çok soğuk Zemherir azapları bulunduğu, Kimya-i Saadet ve Dürret-ül-Fahire kitabında yazılıdır. Buhari, Müslim, İbni Mace ve diğer hadis kitaplarında, yazın sıcaklığı sıcak Cehennemin nefesinden, kışın soğukluğu da zemherir Cehennemin nefesinden olduğu bildiriliyor. (Örneğin: Buharî, Mevâkît: 9, Müslim, Mesâcid: 185-187; Tirmizî, Cehennem: 9.)

Reşahat kitabında deniyor ki: "Zemherir denilen soğuk Cehennemin azabı çok şiddetlidir."

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennetin tabakaları hakkında bilgi verir misiniz?

23 Ölümden sonra insan hangi safhalardan geçecek? Sorgu sual, kabir hayatı, mahşer meydanı, hesap günü hakkında bilgi verir misiniz?

Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Yaşadığımız âlemden kabir âlemine yolculuktur. Ruh, Azrail Aleyhisselam vasıtasıyla "Berzah Alemi"ne götürülür.

Berzah, "geçit" demektir ve berzah alemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir "bekleme salonu"dur. Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler. "Münker ve nekir taifesinden" olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza ve ilk mükafat burada gerçekleşir.

Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, hadisin ifadesiyle, "Ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur." Ancak, burada azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan ruhtur. Kabir hayatından sonra, "mahşer"de, yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o "büyük mahkeme"de hesap verir. Sonrası, ebedi cennet veya cehennemdir. Bu menzillerde lezzet de elem de hem cisimle hem de ruhla tadılır; dünyada olduğu gibi.

Kabir hayatını yeniden diriliş takip edecektir. Ruh zaten ölmediğinden diriliş beden için söz konusudur. Ba’s (diriliş) ile ruhlar yeni bedenlerine kavuşurlar ve hesaba çekilmek üzere mahşer meydanına çıkarlar. Orada vakfe denilen bir süre kalındıktan sonra mizan safhasına geçilir. İman ile ölen ve bu mizanda sevapları günahlarından ağır gelenler ebedi saadet menzili olan cennete sevk edilirler. Küfür üzere ölenler Allah’ın azap diyarı olan cehenneme giderler. Günahları sevaplarından daha ağır gelen müminler de bu günahlarının temizlenmesi için o dehşetli cehennem azabını tadarlar. Daha sonra onlar da cennete ulaşırlar.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ölümden sonra ruhun durumu hakkında detaylı bilgi verir misiniz? Kişi öldüğünü ne zaman anlar?..

Ölünce nelerle karşılaşacağız? Kabir hayatı hakkında biraz bilgi verir misiniz?

Kabirde sorgu sual nasıl olacak açıklar mısınız?

Ölen kimse dünyayla irtibat kurabilir mi? Mezarına gelenleri görebilir mi? Berzah (kabir) hayatı...

Kıyamet anını ölüler de yaşayacak mı?..

Ba’s ne demektir ? Öldükten sonra yeniden diriliş nasıl olacaktır? Yeniden dirilişi aklın kavraması, kalbin inanması için ne yapmalıyız?

Mahşerde insanlar ne kadar bekleyecek. Mahşer azabı hakkında bilgi verir misiniz?..

HESAP GÜNÜ...

24 Cennetteki hurileri kıskanmak ve dünyadan giden kadınların durumu hakkında bilgi verir misiniz?

Cennette kıskançlık gibi duygular olmayacağı için, böyle bir isteğiniz olmayacaktır. Hem dünya imtihanını kazanıp cennete girmeye layık olan takvalı bir kadın hurilerden üstün olacaktır. Bunlar bir nevi cariye veya hizmetçi gibi cennetlik olanlara hizmet edecektir. Gılmanlar da böyledir. Dünyadan giden kadınlar ise hizmetçi konumunda olmayacak, erkeğin eşi ve kendisine hizmet edilen konumunda olacaktır. Cennetteki ahvali oranın şartlarına göre değerlendirmelidir.

Peygamber Efendimiz (asm) de cennet ehlini şu şekilde tasvîr etmektedir:

"Cennet ehlinden her birinin iki kadını vardır ki, vücutlarının şeffaflığından baldır kemiklerinin ilikleri etinin üstünden görünür. Ehl-i cennet arasında ne ihtilaf vardır ne de düşmanlık; gönüller sanki bir gönül, sabah akşam Allah'ı tesbih ederler." (Buhârî, Bed'ül-Halk, 59, Sıfâtü'l-Cenne).

Şu kadar var ki, dünyada iken iman etmiş ve salih kullar sınıfına girmiş kadınlar "hûrîler"den de üstündürler. Çünkü onlar bir taraftan şeytanlarıyla, diğer taraftan nefisleriyle mücadele etmek zorundadırlar. Onlar, bu mücadelede galip gelerek, Hakk'ın rızasını kazanmış ve cennete girmeyi hakketmişlerdir. Hûrîler ise kendi amelleri dolayısıyla cennete girmiş değiller. Allah onları, diğer nimetler gibi cennet ehli için yaratmıştır. Peygamber Efendimizin (asm)'in aşağıdaki hadisi bunu teyid etmektedir.

Ümmü Seleme, Peygamber (asm)'e bir gün,

"Ya Rasûlüllah! Dünyadaki kadınları mı, yoksa cennetteki hûrîler mi daha iyidir?" diye sorar. Rasûlüllah (asm);

"Dünyadaki kadınların üstünlüğü, yüzün astara üstünlüğü gibidir." diye cevap verir. Ümmü Seleme;

"Niçin?.." deyince O, şöyle cevap verir;

"Dünyadaki kadınlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibadetlerde bulundukları için." (Tabarânî'den naklen; Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân Terc., VI/81).

25 Kıyamet günü Arş'ın gölgesinde gölgelenecek olan yedi grup kimlerdir? Hangi özellikler buna neden olmaktadır?

Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allah Teala, yedi insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır:

- Adil devlet başkanı,
- Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç,
- Kalbi mescitlere bağlı Müslüman,
- Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan,
- Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine "Ben Allah'tan korkarım" diye yaklaşmayan yiğit,
-Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse,
- Tenhada Allah'ı anıp göz yaşı döken kişi."
(Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudüd 19; Müslim, Zekat 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesaî, Kudat 2)

Yedi mutlu kişiyi ya da yedi güzel adamı tanıtan hadîs-i şerifte öncelikle üzerinde durulması gerekli bir iki ifade bulunmaktadır. Bunlardan birisi "zıllullah = Allah'ın gölgesi" ifadesidir. Allah Teala'nın gölgesi olamayacağına göre, bundan maksat, ya Kabe'ye "Beytu'llah = Allah'ın evi" denilmesi gibi bir şereflendirme veya arşının gölgesi yahut Allah Teala'nın sağlayacağı bir güvenliktir. Nitekim hadîs-i şerifin bazı rivayetlerinde açıkça "Allah, onları arşının gölgesinde barındıracaktır" buyurulmuştur. Bütün bu ifadelerle Allah Teala'nın o kullarını, ahiretteki sıkıntılardan rahmetiyle koruyacağı anlatılmaktadır.

Öte yandan Allah'ın gölgesinde barınacak insanlar sadece bu yedi sınıftan ibaret değildir. Zira başka hadislerde önemli niteliklere sahip bazı kişiler daha sayılmıştır: Mesela, “Kim darda kalan borçluya zaman tanırsa veya alacağının tamamını veya bir kısmını borçluya bağışlarsa Allah kıyamette hiçbir gölgenin olmadığı günde kendi arşının gölgesinde gölgelendirecektir.” hadisi bunlardan biridir. (bk. Müslim, Zühd 74, Tirmizî, Büyu' 67; İbn Mace, Sadakat 14)

Bu hadiste yedi kimsenin zikredilmiş olması, diğer rivayetlerde zikredilen bahtiyarları bu mutluluktan asla mahrum bırakmaz.

Bu yedi sınıf insanı ayrı ayrı tanıtmadan önce bir hususa daha işaret etmemiz uygun olacaktır. Ahirette, Allah'ın himayesine kavuşacakları bildirilen insanların vasıflarına şöyle bir göz atılınca, her birinin, büyük güçlükleri göğüslemiş, hemen hemen aynı seviyede "zor"u başarmış kimseler oldukları, hepsinin bir çok dahilî ve haricî manilere rağmen, soylu bir mücadele vermiş oldukları anlaşılmaktadır. Yani hepsinin ortak özelliği, kullukta sevgiye dayalı kahramanlıklarıdır. Ödülleri de ona göredir: Kıyametin o dehşetli ortamında  ilahî koruma altında olmak...

Şimdi hadisimizin haber verdiği yedi güzel insanı tek tek kısaca tanıyalım:

Adil devlet başkanı. Müslümanların yönetimini üstlenmiş kişi demektir. Müslümanlar dünyada onun himayesinde, bir başka ifadeyle gölgesinde bulunmuşlardır. Bu sebeple böyle bir yöneticinin ahirette göreceği karşılık da yaptığına uygun olarak ilahî koruma altında olmaktır. Adil devlet başkanı, diğerlerinden üstün olduğu için birinci sırada zikredilmiştir. Çünkü devlet başkanının himayesi onların hepsini içine alır.

Allah'a kulluk içinde serpilip büyüyen genç. Gençlik yıllarını namazlı-niyazlı dindar bir çizgide geçiren genç, nefsini Allah'ın emirlerine muhalefetten korumuş, heva ve heveslerin, şehevî duyguların, gemlenmesi güç arzuların etkisine karşı koyup kulluğa sarılmıştır. Bu, ondaki derin Allah saygısının delilidir. Zira Allah'ın emirlerine sarılıp günahlardan kaçınmak büyük bir fazilettir. Hele bu, gençlik yıllarında gerçekleştirilmişse, her türlü takdirin üstündedir.

Kalbi mescitlere sevgi ile bağlı Müslüman. Kalbi sanki mescide asılmış kandil gibi, sürekli mescitle ilgili olan, mescitlere devamda kusur etmeyen, Allah'ın evi demek olan mescitleri ve oralarda bulunmayı seven kişi, mescitlerle ilgilenmek suretiyle Rabbine olan sevgisinde devamlılığını göstermiş demektir. Bunun karşılığı olarak da ahirette arşın gölgesinde barındırılacaktır.

Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları ve ayrılmaları Allah için olan iki insan. Allah rızası için birbirlerini seven, başka hiçbir maksat taşımayan, bir araya gelmeleri Allah için, şayet ayrılacaklarsa ayrılıkları yine Allah için olan yani bir arada iken de ayrı iken de Allah için duydukları sevgiyi muhafaza eden iki insan, sanki bir anlamda yekdiğerini Allah'ın emirlerine muhalefetten korumaktadır. Zira mü'min mü'minin aynasıdır. Onların bu birbirlerini Allah için sevmeleri ve dostluklarım bu çizgide birbirlerine yardımcı olarak geçirmeleri, ahirette her ikisinin birden ilahî koruma altına alınmaları ile ödüllendirilecektir. O halde sevgimize ve sevdiklerimize bu açıdan iyice dikkat etmeliyiz.

Güzel ve mevki sahibi bir kadının gayr-i meşru davetine "Ben Allah'tan korkarım" diye yaklaşmayan yiğit. Böylesine bir davete içinden veya açıkça "Ben Allah'ın emrine muhalefet etmekten, veya O'nun azabından ve gazabından korkarım" diyerek yaklaşmayan, nefsini koruyan kişi gerçekten büyük bir yiğitlik göstermiştir. "Allah'tan korkan kurtulmuştur." müjdesi gereği onun da ödülü ahiretteki sıkıntılardan kurtulmaktır. Bu husus, her türlü gayr-i meşru kadın-erkek ilişkilerinin kitle iletişim ve haberleşme vasıtalarıyla   yaygınlaştırılmaya çalışıldığı günümüzde çok daha büyük önem arzetmektedir.

Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse. Allah için verdiği sadaka ve yaptığı iyilikleri mümkün olduğunca gizli yapan, gösteriş ve riyadan uzak kalmaya çalışan kimse, Allah'ın rızasını her şeyin üstünde tutmuş demektir. Bunun karşılığı da, ahirette ilahî korumaya mazhar kılınmak suretiyle o kişinin faziletinin açığa çıkarılmasıdır. Bu, gıpta edilecek bir durumdur.

Tenhada Allah'ı anıp göz yaşı döken kişi. İnsanlardan ve gözlerden uzak, kimsenin bulunmadığı ortamlarda Allah'ı anarak gözlerinden sevgi yaşları dökülen kimse, çoğu insanın başaramadığı bir kulluk çizgisini yakalamış demektir. Onun bu samimi ve gizli kulluğunun karşılığı da mahşer yerinde ilahî koruma altına alınmak suretiyle, herkesin gözü önünde ödüllendirilmesidir. Böyle bir ödüllendirmeyi kim istemez. (bk. Peygamberimizden (s.a.v) Hayat Ölçüleri, Riyazü's sâlihîn Tercümesi ve Şerhi, Heyet, Erkam Yayınları, hadis no: 450)

İşte, her biri insan iradesi açısından başlı başına birer önem arzeden yukarıdaki hususlar ki, bunların bazısı, îfası çok zor ve çetin işler, bazısı da ruha ciddî birer çelme sayılan ağlardır. İnsan bu ağların bazılarından kurtulsa da, her an diğerlerine takılma ihtimaliyle karşı karşıyadır. Ancak Allah’ın himaye ve inayetiyle aşılabilecek olan bu öldürücü tuzaklardan sıyrılabilme ve insan takatini zorlayan hatta bazen onu aşan bu çetin sorumlulukları başarıyla yerine getirebilme de, yine o inayet ve himayeyi celbin en güçlü, en makbul vesilesi sayılan, iradenin hakkını verme ve Allah’la sımsıkı irtibatta bulunma dinamikleri olması gerekir.

İşte, Peygamber (asv) sözü bize, her zaman iradesiyle var olabilmiş ve Allah’la irtibattaki gücü ortaya koymuş kudsîler cemaatinden böyle bir kesitle, ötedenberi ütopyalarda aranan, aranıp da bir türlü bulunamayan vicdan topluluğunu sunmakta ve onları yakalama mevzûunda içlerimizi arzu ile doldurup gönüllerimizi şahlandırmaktadır.

Evet, güneşin bulutların yerini alıp her yanı kavurduğu, beyinlerin kaynayıp terlerin gırtlağa ulaştığı ve sebeplerin bütün bütün iflas edip her şeyin insanın aleyhine döndüğü o gün, Hakk’ın himaye ve inâyetinden başka gölge olmayacak ve olamaz da. Bu gölgenin arş gölgesi veya başka bir şey olması önemli değil, önemli olan bildiğimiz düzenin değişmiş, kıstasların altüst olmuş, arz u semânın başkalaşmış olmasıdır.

Bu müthiş günde, kimsenin kimseye destek olamayacağı, himaye ve iltimasların hiçbir işe yaramayacağı muhakkak. Seslerin kesildiği, canların gelip gırtlaklara dayandığı, başların dönüp bakışların bulandığı o gün, kim kimi koruyabilir ki?

Evet, işte böyle bir günde tek sığınak vardır; o da Allah’ın himâyesinin gölgesidir ve bu gölgeden yararlanacak olanlar da:

- Dünyada sorumluluğunun şuurunda olan ve uhdesine aldığı emânetlere riâyetle hak, adalet ve istikâmeti temsil eden lider ve devlet reisi.

- Nefsânîliğin en azgın olduğu dönemlerde, bedenî ve cismanî arzularına rağmen, kendini Hakk’a kulluğa adamış delikanlı.

- Kulluk arzusu ve neşvesi, cismânî isteklerinin önünde ve kalbi sürekli mescitlerde atan ibâdet eri.

- Birbirlerini Allah için seven; bir araya geldiklerinde Allah için bir araya gelen, ayrılırken de Allah için ayrılan, Hak rızasını, Hak sevgisini mihrâb edinmiş muhabbet fedâileri.

- Hayatını hep “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” kuşağında sürdürebilen, iffet ve ismetini muhafazada fevkalâde hassas, şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı ve nefsin fena tekliflerini, “Ben Allah’tan korkarım” düşünce ve çığlıklarıyla savabilen babayiğit.

- Allah’a karşı sadâkat ve vefâsının remzi olarak, dişinden, tırnağından artırıp, Hak rızâsı için infak ettiği malını, kıskançlığa varan bir ruh hâletiyle, Allah’tan başka kimsenin bilmesini arzu etmeyen, hem öyle etmeyen ki, sağına infak ettiğini solundakinden saklamaya çalışan ihlâs ve civanmertlik kahramânı.

- Yalnızlık anlarını tefekkür ve murâkabe ile buudlaştıran, yer yer gönlünde bestelediği duygularını gözyaşlarıyla seslendiren, her zaman irâde gücünü Allah’tan alan ve bu bir dalgakıran mahiyetindeki o müthiş irâdesiyle günah ve isyan arzularını kırıp darmadağınık eden his ve gönül erleridir.

Evet, başka hadîslerde de ifade edildiği gibi, adâletle hükmeden hâkimin ötede nurdan minberler üzerine kurulup Hakk’ın ard arda gelen iltifatlarını yudumlaması; (Müslim, İmare, 18; Nesâi, Kudat, 1; Müsned, 2/159) gençliğinde, gençliğini aşmış delikanlının Hakk’ın hoşnutluğu ile mükâfatlandırılması; hayatını mescid-ev-iş yeri arasında bir dantela gibi örmeye muvaffak olmuş ibâdet erinin ilâhî himayeye alınması; kâinata "mehd-i uhuvvet” nazarıyla bakıp ömürlerini, Allah için severek, sevilerek geçirenlerin mahşerde İlâhî muhabbetle mükâfatlandırılmaları; dünya hayatını mehâbet ve mehâfet atkıları üzerinde örgüleyen gönül insanının ötede korktuğundan emin bulunması; sadakasını, sadâkat nişanesi ölçüsünde te’diye eden vefâ erinin, o en vefâlıdan tasavvurlar üstü mukâbeleye mazhar olması, nihayet, zâhiri mânâlı, bâtını derin, âlemin kendisini bildiği yanlarıyla onlara en mükemmel örnek, dostla halvetinde de gözyaşlarıyla O’na içini dökebilen o duygu ve gönül insanının, bütün bâdireleri aşıp umduklarına nâil olması gibi, uhrevî ödüllendirmeleri ifâde etmenin yanında aynı zamanda, ideal bir toplumun kesiti sayılan böyle bir tablo ile mükemmel bir millet olmanın çerçevesi verilmekte ve insanları ona taşıyacak esaslar gösterilmektedir.

Artık böyle ciltlerle anlatılabilecek derin bir muhtevânın birkaç satıra sıkıştırılarak, âdeta deryânın damla ile ifadelendirildiğini tekrar etmemize gerek olmadığını düşünüyoruz.

Buna göre:

1. Allah Teala, kullarının sadece kendi rızasına yönelik amellerinden hoşnut olur ve onları, kimseden yardım görme imkanının bulunmadığı yerde himayesine alır.

2. Hadîs-i şerifte sayılan yedi sınıf insanın vasıfları ve yaptıkları, örnek alınacak üstün nitelikli işlerdir.

3. Her güzel ve makbul işin temelinde, sevdiğini Allah için sevmek gibi bir üstün meziyet bulunmaktadır.

4. Gönülleri Allah sevgisi, Allah için sevme, Allah için buğzetme duygusuyla diri tutmak lazımdır.

26 Kabre, mezarlığa ağaç / çiçek dikilmeli mi, bunun ölülere bir faydası var mıdır?

Kabre ağaç dikmek sevaptır. Dikilen ağaç ve bitkinin ölünün ruhundan azabın hafifletilmesine sebep olacağına dair rivayetler vardır. Bu nedenle kabirlerin üzerine dikilen ağaçların yaptıkları zikirler, tasbihler ve ondan istifade eden canlılar, o kabirde yatanın defterine yazılır ve onu dikene sevap kazandırır. Dikilen bu ağacın nutlaka şu veya bu ağaç olması şart değildir. Ancak meyveli ya da uzun ömürlü olması iyi olur. Ayrıca kabrin üzerine dikmek en güzeli olmakla beraber yanına dikilmesinin de bir sakıncası yoktur. Hristiyanların yaptığı gibi kabre çelenk götürmek ise mekruhtur.

"Elinizde bir ağaç fidanı varsa, kıyamet kopmaya başlasa bile, eğer onu dikecek kadar vaktiniz varsa, mutlaka dikin." (el-Münavi, Feyzu’l-Kadir, III/30)

"Kim ağaç dikiminde bulunursa, onun için ağaçtan hasıl olan ürün miktarınca Allah sevap yazar." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V / 415)

"Her kim boş, kuru ve çorak bir yeri ihya edecek olursa, bu amelinden dolayı Allah tarafından mükâfatlandırılır. İnsan ve hayvan ondan faydalandıkça orayı ihya edene sadaka yazılır." (el-Münavi, Feyzu’l-Kadir, VI/39; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, IV/67-68)

"Bir kimse bir ağaç dikse, o ağaç meyve verdikçe sevabı ona yazılır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/480)

"Müslümanlardan bir kimse bir ağaç dikerse, o ağaçtan yenen mahsul mutlaka onun için sadaka olur. Yine o ağaçtan çalınan meyve de o Müslüman için sadaka olur. Kuşların yediği de sadakadır. Herkesin ondan yeyip eksilttiği mahsul da onu diken Müslümanlara ait bir sadakadır." (Buhari, Tecrid-i Sarih, VII/122; Müslim, Musakat 2, no: 7)

"Kişi kabirde bile olsa, yedi şeyden meydana gelen sevap devamlı olarak kendisine ulaşır:

Öğretilen ilim, halkın yararlanması için akıtılan su, açılan kuyu, dikilmiş ağaç, yapılan mescit, okunmak üzere bağışlanan Kur’an ve ölümünden sonra kendisine dua edecek evlat." (Münavi, IV/87)

Hz. Peygamber (s.a.s) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında:

"Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur." buyurmuşlardır.(Buhârî, Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26)

27 Cennet ve cehennemin ebedi olmadığı ve bir süre sonra -haşa- Allah'ın sıkılıp cenneti ve cehennemi yok edeceğini, iddia edenlere karşı nasıl cevap vermeliyiz?

Allah için sıkılmak söz konusu olamaz. İnsanların Allah'ı kendileri gibi düşünme cehaleti bu gibi yanlış fikirlere yol açabilmektedir. Allah yarattıklarına benzemez. Hiç bir sanatkar sanatı cinsinden olamaz. Misal bir mobilya ustası mobilya cinsinden değildir. Mobilyacıyı koltuk cinsinden düşünmek kadar büyük bir cehalet olamaz. Öyle de Allah'ı sanatı olan insan özelliklerinde düşünmek ve Allah'a sıkılmayı atfetmek o kadar büyük bir cehalet örneğidir.

Rotası olmayan bir düşüncenin ortaya koyduğu fikir de öylesine çürük bir fikirdir ki, varlıkta sıkılmanın çaresini, yoklukta arıyor.

Cennet ve cehennemin ebediliği konusuna gelince:

Evvela şunu söylemeliyiz ki, cennetin ebediliği konusunda, âlimler arasında herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. Yalnız cehennemle ilgili bazı marjinal düşünceler vardır.

Evet, cennet ve cehennem ebedîdir. Ancak bu ebedilik Allah'ın ebediyen onları var etmesiye olacaktır. Bu nedenle Allah'ın ebediliğine aykırı bir durum yoktur.

Bu konuyu ayet, hadis ve Ehl-i sünnet âlimlerinin görüşleri doğrultusunda, maddeler halinde özetlemeye çalışacağız:

İlgili ayetler:

“HULD” kelimesi

“İman edip makbul ve güzel işler yapanları müjdele; onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır… Onlar orada devamlı kalacaklardır.” (Bakara, 2/25, ayrıca bk. Bakara, 2/82).

“İman edip  makbul ve güzel işler yapanlara gelince… onlar cennetlik olup orada ebedi kalacaklardır."(Â'raf, 7/42)

“Günah işleyip de günahın kendisini her taraftan kuşatıp kapladığı kimselere gelince onlar cehennemliktir. Hem de onlar orada devamlı / ebedî kalacaklardır.”(Bakara, 2/81).

“Bizim ayetlerimizi yalan sayan ve kibirlenerek onlardan yüz çevirenlere gelince, onlar cehennemliktir, hem de orada devamlı / ebedî kalacaklardır.”(Â'raf, 7/36).

Birer misal verdiğimiz ayetlerde geçen ve “devamlı / ebedî” olarak tercüme ettiğimiz “halidun” kelimesi, “HULD” kökünden gelmektedir.

Bu kelimenin lügat anlamı, bakî kalmak, ebedî kalmak demektir. Cennette haild olmak demek, oradan hiç çıkmadan, ebedî olarak yaşamaktır. Huld diyarı, bakî / ebedî memleket anlamına gelir. Cennetin bir ismi "Daru’l-huld"dür. Halkının orada bakî kalacağını ifade etmektedir. (bk. Lisanu’l-Arab. Tehzibu’l-luga, Kitabu’l-Ayn, “HLD” maddesi.)

Kur’an Arapça lisanı ile indirildiğine göre, “huld” kelimesini Arapların anladığı şekilde ebedilik anlamında kullanması zorunludur. Yoksa muhataplarını aldatmak gibi -haşa yüz bin defa haşa- sözünden cayması muhal olan Allah’a isnat etmek gerekir.

EBED kelimesi

“Kim Allah’a iman eder, makbul ve güzel işler yaparsa, Allah onun fenalıklarını, günahlarını siler ve içinde ırmaklar akan cennetlere, hem de devamlı / ebedî kalmak üzere yerleştirir.” (Teğabun, 64/9)

“Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, ona cehennem ateşi vardır, hem de ebedî kalmak üzere oraya girecektir.”(Cin, 72/23).

Birer örnek olarak arz ettiğimiz bu ayetlerde de “Huld” sözcüğünün yanında bizzat Türkçede aynı manada kullanılan “Ebed” sözcüğü de kullanılmıştır.

Bu ayetler, hem cennet, hem de cehennemin daimî, bakî ve ebedî birer yurt olduklarını göstermektedir.

İnsanın aklına gelir, "Acaba Allah, ahiret aleminin ebedî olduğunu vurgulamak için daha ne gibi sözcükler kullanmalıydı?"  Arapçada en açık, en vurgulu bu iki sözcüğü defalarca kullandığı halde, bu konuda tatmin olabilmek için daha neler bekleyebiliriz ki?

İlgili Hadisler:

“Ey insanlar! Muhakkak ki, en son dönüş Allah’adır. Artık, ya cennete veya cehenneme gidilecektir.  Orası ölümsüz bir ebediyet ve göçsüz bir ikamettir.” Mecmau’z-zevaid’de bu hadisin sahih olduğu bildirilmiştir. (bk. Macmauz-zevaid, 5/56).

Hz. Ebu Hureyre’nin bildirdiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Kıyamet günü, insanlara hitaben 'Ey cennet halkı! Artık -sizin için- ölümsüz bir ebediyet vardır. Ey cehennem halkı! Sizin için de ölümsüz bir ebediyet vardır.' denilecektir.” (Buharî, Rikak, 51; Müslim, Cennet, 40; Tirmizî, Cennet, 20).

Bu hadislerde ebediyet kelimesinin yanında ölümsüzlük sözcüğü de kullanılarak konu tereddüde mahal bırakmayacak şekilde netleştirilmiştir.

Allah’ın İsimlerinin Gereği

Bu konuda çok şey söylenebilir. Ancak biz bir pencere olarak özet halde bazı hususları sunacağız. Çünkü arif olanlara bir işaret yeter.

- Allah bakî olduğu gibi, Onun isim ve sıfatları da bâkîdir. Bakî olan bir Sultan-ı Zişan'ın saltanatının da bakî olması gerekir.

- Gerek ayetlerde ve gerek hadislerde cennetin Allah’ın bir lütfü rahmetinin bir gereği olduğu vurgulanmıştır. Allah’ın bu sonsuz merhameti, ebedî var olduğuna göre, merhamete muhtaç olan varlıkların da ebedî kalmasını ister.

- Kainatın -içinde bulunduğu dengelerin- şehadetiyle Allah’ın sonsuz bir adaleti vardır. Cehennem ise, ihkak-ı hak anlamındaki bir ceza yeridir. Cezaların suçlarla belli bir oran içerisinde bulunması da adalet anlayışının bir gereğidir. Bir tek küfür ve inkârcılık, sonsuz denilebilen kâinattaki  varlıkların, atomların, moleküllerin, hücrelerin, her şeyin hukukuna bir tecavüz, Allah’ın bin bir isminin tecellisini yalan saymak, binlerce elçilerini yalancılıkla itham gibi sonsuz bir cinayettir. Böyle sonsuz bir cinayetin sonsuz bir cezasının olması adaletin gereğidir.

- Kendi rablerine karşı gece-gündüz demeden Allah’a kulluk eden, onun yolunda mallarını, canlarını feda eden, yüz binlerce peygamber, veliler, şehitler, gaziler çok sevdikleri Rablerini hep görmek isterler, onun huzuruna çıkmak isterler. Şayet cennet hayatı sona ererse, bu müstesna zatlar da yok olmaya mahkum olacaklardır. İlahî sonsuz rahmet ve şefkatin buna izin vermeyeceği açıktır.

- Allah, bin bir çeşit nimetlerle lütuflarda bulunduğu, kendini onlara sevdirmek için, sayısız ikramlarda bulunduğu samimi kullarını yok etmekle onları gücendirir mi? Sonsuz fedakarlıkla kendisine karşı sevgi besleyenleri, idam ederek kendine düşman yapar mı?

- Allah’ın cemal isimleri, cennetin ebediliğini istediği gibi, celal isimleri de cehennemin sonsuza dek devam etmesini isterler.

Bu güzergâhta daha çok güzel hakikatler bulunmaktadır.

Ehl-i sünnet alimlerinin görüşleri:

Ehl-i sünnet itikadına göre, cennet ve cehennem yaratılmış olup şu anda mevcuttur.  Ve asla yok olmayacaktır (bk. Hafız el-Asbahanî et-Teymî, el-Hücce, 1/471; Muhammed b. Abdurrahman el-Hamîs, İtikadu ehli’s-Sünne, 1/160-161; Abdulaziz, Abdullah b. Baz, Beyanu akideti Ehli’s-Sünneti ve’l-Cemaa, 1/25-eş-Şamile).

İslam alimlerinden müteşekkil bir ilmî heyet tarafından kaleme alınan “Kitabu usûli’l-iman fi davi’l-Kitabi ve’s-Sünne” adlı kitapta da bu konuda şu görüşlere yer verilmiştir.

Cennet ve cehenneme iman etmek, ancak  onlar hakkında şu üç noktaya iman etmekle gerçekleşir:

a. Cennetin takva sahibi müminlerin varacağı yer, cehennemin de kâfir v e münafıkların gireceği yer olduğuna kesin bir itikatla inanmak.(Bu konu için bk. Nisa, 4/56-57).

b. Cennet ve cehennemin şu anda mevcut olduğuna inanmak.

“Cennet takva sahipleri için hazırlanmıştır.”(Âl-i İmran, 3/133),

“Cehennem kâfirler için hazırlanmıştır.”(Bakara, 2/24)

ayetleri, onların şu anda mevcut olduklarını göstermektedir.

c. Cennet ve cehennemin bakî birer yurt ve hiçbir zaman yok olmayacaklarına iman etmek ve onlarda bulunacakların da ebedî olduklarına inanmak.(Bu konu için misal olarak Nisa, 4/13; Cin, 72/23’e bakılabilir.)

Alimler, 

“Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, ona cehennem ateşi vardır, hem de ebedî kalmak üzere oraya girecektir.”(Cin, 72/23)

mealindeki ayette vurgulanan -ebedî olarak kalmayı, göz önünde bulundurarak- söz konusu edilen isyandan maksat şirk olduğunu söylemişlerdir. Çünkü, şirkin dışındaki günahlar en son affedilir.(bk. a.g.e, s. 328-330-eş-Şamile).

Konuyla ilgili İbn Teymiye’nin görüşü

Muhammed b. İsmail es-San’anî, "İbtalu Edilleti Fenai’n-Nar" (cehennemin sona ereceğine dair getirilen delillerin ibtali) adlı bir eser yazmış ve çok ilmî delillerle İbn Teymiye’nin bu görüşünü reddetmiştir. 190 sayfalık olan bu eserden yeterli olacağını düşündüğümüz delillerinin bir nevi özetini sunmaya çalışacağız:

İbn Kayyım, -cennet değil, cehennem hayatının sona ereceği konusunda- hocası İbn Teymiye’nin bildirdiklerini seslendirmiş ve bu konuda şu bilgilere yer vermiştir:

“Allah en son ateşi sona erdirecek ve orada bulunan kâfirleri de cennete alacaktır.” Delil olarak da Hz. Ömer, Hz. Abdullah b. Mesud, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Abdullah b. Abbas, Hz. Ebu Said el-Hudrî’ye dayandırılan görüşleri göstermiştir. Bu konuyu birkaç madde halinde tahlil etmekte fayda vardır:

a. İbn Teymiye bu görüşünü şu mantıkla desteklemektedir: Bütün sahabe, tabiîn ve Ehl-i sünnet alimleri, - Kur’an’da da ifade edildiği üzere-“kâfirlerin cehennemde azapları asla hafifletilmeyecek, onlar orada asla ölmeyecekler, bir halat iğne deliğinden geçmeden onlar cennete girmeyecekler” şeklindeki hükümler konusunda ittifak halindedir. O halde Hz. Ömer (ra)’in sözlerini “cehennem bir gün yok olacak” şeklinde anlamak gerekir. Çünkü cehennem var olduğu sürece onların oradan çıkmayacaklarına dair Kur’an ve hadislerin açık beyanı vardır. (bk. Muhammed b. İsmail es-Sananî, İbtalu edilleti fenai’n-nar, 1/68-eş-Şamile).

Alimler  İbn Teymiyenin bu görüşünü  birkaç noktadan tenkit etmişlerdir:

Birincisi:  İbn Teymiye, Hz. Ömer’e dayandırdığı rivayeti, Hasan-ı Basrî’den nakletmiştir. Oysa bizzat kendisinin  belirttiği gibi, Hasan-ı Basrî  bu hadisi bizzat Hz. Ömer’den işitmemiştir. Demek oluyor ki, bu hadis mürsel ve münkatıdır. Yani senette kopukluk vardır. Bu ise rivayetin zayıf olduğunu göstermektedir. Başta İbn Sîrîn, Hafız İbn Hacer, Darekutnî, olmak üzere hadis alimleri, Hasan-ı Basrî’nin mürsel olarak rivayet ettiği bu gibi rivayetlerine itimat edilemeyeceğini belirtmişlerdir. Senedi kopuk bu gibi hadis rivayetleri feri meselelerde bile kabul görmezken, bu gibi imanî meselelerde nasıl kabul edilir?(bk. a.g.e).

İkincisi: Hz. Ömer (ra), cehennemin sonunda yok olacağına dair herhangi bir ifadeyi kullanmamıştır. Onun dediği şudur: “Şayet cehennem ehli, bir kum yığını miktarı / kum yığınındaki kum tanelerinin sayısı kadar cehennemde kalsalar bile, yine de bir gün gelir ki oradan çıkacaklardır.” Görüldüğü gibi,  bu ifadede cehennemin yok olacağı değil, cehennemliklerin oradan bir gün çıkacakları hususuna işaret edilmiştir. Oysa, bu iddia, İbn Teymiye dahil, hiçbir İslam alimi tarafından kabul edilmemiştir.

Üçüncüsü: İbn Teymiye hiçbir delile dayanmadan, Hz. Ömer (ra)’e isnat edilen bu sözün asıl cehennem ehli olan kâfir hakkında olması gerektiğini ileri sürmüştür. Halbu ki, -şayet sahih olsa bile- bu hükmün, cehenneme girmiş tevhit ehli müminlerden olup da günahları affedilmemiş kimseler hakkında olma ihtimali çok daha kuvvetlidir. Bize göre başka bir ihtimali de yoktur. Çünkü, bu takdirde  ancak, bu konuda çok açık olan ayet-hadis ve ehl-i sünnet alimlerinin icma/ittifaklarına uygun bir görüş olur.(bk. a.g.e).

b. Bu görüşün dayandırıldığı sahabelerden biri olan Abdullah b. Mesud’dur.  Rivayete göre, İbn Mesud şöyle demiştir:

“Öyle bir zaman gelecek ki, cehennemde hiç bir fert kalmayacaktır.”( a.g.e., 1/75).

Halbuki İbn Mesud’un, -bu söylenenlerin aksine delalet eden- merfu olarak rivayet ettiği bir hadis söz konusudur:

“Eğer cehennemdekilere; siz ateşte dünyadaki taşların / çakılların sayısı kadar (yıllar) kalacaksınız, denilse, buna çok sevinecekler.”( a.g.e., 1/70).

Aynı ifadeler, Ebu Hureyre’den de rivayet edilmiştir.

Bu iki sahabeden yapılan rivayetler, Beğavî’nin Hud Suresinin 107-108. ayetlerinin tefsiri sırasında yaptığı nakillerden alınmıştır.

Halbuki, bizzat rivayet sahibi Beğavî, bu rivayetleri zikrettikten sonra, şu görüşlere yer vermiştir:

“Ehl-i Sünnete göre -şayet doğru ise- bu rivayetin manası şudur: Sonunda, ehl-i imandan hiç kimse cehennemde kalmayacaktır, demektir. Yoksa, kâfirler ebedî olarak orada kalacaklardır.” (a.g.e., 1/75).

c. Bu rivayetlerin hedefi olanlardan biri de Abdullah b. Abbas’tır.

İbn Teymiye, Ali b. Talha’nın tefsirinde yer verdiği Abdullah b. Abbas’ın  “Hiç kimse, Allah’ın yaratıkları hakkındaki tasarrufunu tayin edemez, onların cennete veya cehenneme gideceklerine dair bir hüküm veremez.” şeklindeki ifadesine dayanarak, cehennemin bir gün sona ereceğini söylemiştir. Halbuki bu ifadeden koklamak için bir işaret arasanız, bir kokusunu bile bulamazsınız.(a.g.e., 1/79).

Müthiş zekâlı İbn Teymiye gibi bir âlimin bunu bir delil olarak kabul etmesi, gerçekten yadırganacak cinstendir.

Aslında, bu rivayetler daha çok şu iki ayetle ilgili olarak söz konusu edilmiştir:

“Rabbinin dilediği hariç, onlar gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapandır. Mutlu olanlar ise cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar orada kalacaklardır. Bu, onlara Rabbinin hiç kesilmeyen bir nimetidir."(Hud, 11/107-108).

Oysa, Beyhakî’nin rivayet ettiğine göre, Abdullah b. Abbas’ın bu konudaki görüşü çok açıktır. Hud Suresindeki 107 ve 108. ayetlerinde geçen “Rabbinin dilediği hariç” istisnasını şöyle yorumlamıştır:

“Muhakkakki Rabbin dilemiştir ki, kâfirler cehennemde ebedî olarak kalacaklar, müminler de cennette ebedî olarak kalacaklardır.”(bk. a.g.e).

Buna göre cehennemde ebedi kalmayacağı belirtilenler, mümin olarak vefat ettiği halde günahının ağır gelmesinden dolayı ceheneneme girenlerdir.

Not: Allah'a inanmayan bir kimseye de öncelikle Allah'ın varlığı anlatılmalı, sonra cennet cehennem hakkında konuşulmalıdır. Bu gibi insanların batıl fikirlerinin kaynağı imansızlıktır. Allah'a iman olmadan Allah'ın sıfatları üzerinde konuşmak ne kadar doğru olur. Bu gibi insanlara öncelikle Allah'ın varlığını ispatlamak gerekir. Aksi halde bu gibi soruların arkası kesilmez.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ahiret Hayatının, Cennet ve Cehennemin Ebedi (Sonsuz) Oluşunu Ayetlerle Açıklar mısnız?
İbn Arabi gerçekten de cennet ve cehennemin ebedi olmadığını söylemiş midir?
- Allah’ın zatını, aklımızla anlayabilir miyiz?
Cennette her istediğimiz yerine gelecekse bir müddet sonra sıkılma olacak mı? Orada dünyadaki nimetlerden istifade edecek miyiz?
Cennet, cehennem ve içindekiler enerjiye çevrilip yok edileceği söyleniyor. Bu konu hakkında bilgi verir misiniz?

28 Cennet dili Arapça mı olacak; yani ahirette Arapça mı konuşulacak? Eğer öyleyse buna işaret eden âyet ya da bir hadis var mı?

İmam Münâvî'nin Feyzu'l-Kadîr isimli hadis kitabında, İbni Abbas'tan şu mealde bir hadis-i şerif rivayet edilir:

"Üç hasletten dolayı Arabı seviniz: Çünkü ben Arabım, Kur'ân-ı Kerim Arapça olarak nazil olmuştur, cennet ehlinin konuştukları dil Arapça’dır." (1)

Arapça, belagat, edebiyat, fesahat ve zenginlik bakımından dünya dillerinin en güzelidir. Aynı zamanda ses, ahenk ve cümle yapısı bakımından da diğer diller arasında apayrı bir yeri vardır. Cenab-ı Hak da kendi kelâmı Kur'ân-ı Kerimi Arap diliyle indirmiştir. Peygamber-i Zîşân (a.s.m.) da zaten bu dili konuşuyordu; kendi milletinin, kavminin dilini...

Bu hadis-i şerifi bazı âyetler de tasdik etmekte, desteklemektedir.

"Halkı Allah'ın azabından sakındıran peygamberlerden olsun diye, onu, apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Cebrail getirdi." (2)

"Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, amrolunduklarını onlara apaçık anlatsınlar."(3)

mealindeki âyet-i kerime de Peygamberimizin kendi kavmi olan Araplara kendi dilleriyle tebliğde bulunduklarını bildirir.

Evet, Kur'ân'ın dili, son Peygamber Hazret-i Muhammed Mustafa'nın (a.s.m.) konuştuğu dil Arapça olunca, cennet dilinin de Arapça olacağı şüphe götürmez bir gerçek olur. Hz. Âdem de yeryüzüne indirilmeden önce cennette bulunduğu zamanlar Arapça olarak konuşurdu. Ayrıca bu dil Peygamberimiz'den başka diğer peygamberlerden bazılarının da konuştuğu dildir. Meselâ, Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. İsmail, Hz. Salih, Hz. Şuayb Arapça konuşuyorlardı.

Ayrıca İmam Kastalânî, Hz. Âişe'den "Cennet ehli Muhammed Aleyhisselâmın diliyle konuşacaklar." mealinde bir rivayeti zikreder. (4)

Cennet dilinin Arapça olduğu yukarıda mealini verdiğimiz hadis-i şerifin ifadesinde ve Hz. Âişe'nin rivayetinde sabit olmakla beraber, Üstad Bediüzzaman Mektubat' ta İmam Âzam'ın bir fetvasının hikmetini izah ederken şöyle bir ifadeye yer verir:

"Bir rivayette lisan-ı ehl-i cennetten sayılan Fârisî lisanı..." (5)

Bu beyanla, yukarıdaki ifadeler birarada düşünülürse, şöyle bir neticeye varmak herhalde yanlış olmaz: Esas itibariyle cennet lisanı Arapçadır; fakat Farsça da konuşulabilir. Yani Cenab-ı Hak her iki dili de cennet lisanı olarak yaratabilir.

Hadis-i şerifte "Arabı seviniz" ifadesini mutlak olarak anlamamak lâzımdır. Çünkü Araplar içinde gayri müslimler olduğu gibi, günümüzde dinsizler de vardır. Onların sadece Arap ırkına mensup olmaları, Arapça konuşmaları onları sevmeye kâfi gelen hususlar değildir. Hadiste yer alan beyandan maksat, Müslüman olan, dinini yaşayan, Resulullahın izinde olan Araplardır. Zaten bunlar din kardeşimizdir. Onları din kardeşimiz olarak sevdiğimiz gibi, ayrıca Kur'ân'ın, Resulullahın ve cennetin lisanını konuştukları, saff-ı evvel olarak İslâmiyeti yaydıkları, İslâmiyete hizmet ettikleri için de diğer milletlerden farklı olarak bir derece daha fazla sevgiye lâyıktırlar.

Dipnotlar:

1. Feyzü'l-Kadîr, 1:178 Hadis no: 225.
2. Şuarâ Sûresi, 195.
3. İbrahim Sûresi, 4.
4. Mevâhib-i Ledünniye , 1:276.
5. Mektûbat, s. 406.

29 Kuran-ı Kerim'de Reenkarnasyonun olduğu iddia ediliyor. Bu konuda nasıl cevap vermeliyiz? Kuran ayetleriyle açıklar mısınız?

Tenâsüh ve Reenkarnasyon

Tenâsüh, rûhun, ölümden sonra, başka bir bedende yeniden dünyaya gelmesidir. (1)

Tarihin çok eski devirlerine dayanan ve Hint felsefesinde kendini kuvvetli bir şekilde hissettiren (2) bu inancın farklı biçimleri olsa da, tenasühe inananlar genel olarak iki gruba ayrılır: Birinci gruba göre, rûhlar bedenlerini terkettikten sonra aynı veya farklı türden olan bedenlere geçerler. Bu görüşe göre tenasüh ceza ve sevap türündendir. İkinci gruba göre ise, rûhlar bedenlerinden ayrıldıktan sonra sadece kendi türlerinden olan bedenlere geçerler, başka türlere geçmezler(3).

Reenkarnasyon (Rœincarnation) ise, tenasüh, tekammüs, tecessüd-ü cedîd (4), rûhun bir cisimden ötekine kimi kez de, insandan hayvana, hayvandan insana geçmesi, rûh göçü (5) manâlarına gelirken, bu fikri savunan bazı gruplara göre tenasühten faklı ve daha husûsi bir manâda kullanılmaktadır.

Batı'da, rûhun, ölümden sonra, yine bir insan bedenine geçmesine, reenkarnasyon, hayvan bedenine geçmesine ise, transmigrasyon (transmigration) (6) dendiğine de şâhid oluyoruz ki (7), bu durumda transmigrasyon, tenâsühe denk gelmektedir.

Yeni tenasühçüler (8) olarak da isimlendirebileceğimiz, günümüzde reenkarnasyonu savunan kimselere göre, reenkarnasyon yani dünyaya tekrar gelişin Hint felsefe ve dinlerindeki tenasüh ile esas ve amaç bakımından hiç bir ilgi ve münasebeti yoktur. Çünkü, tenasühte tekâmül (varlık derecesinin veya rütbesinin artması) fikri yoktur. Cezâ ve mükâfat esasına göre bir geliş, gidiş vardır (9). Reenkarnasyonda ise, dünyevî bağlardan kurtulamamış rûhların tekâmül için dünyaya tekrar gelmesi vardır. Tekâmülde hiç bir zaman geri dönülmeyeceği (tedennî yani alçalış olmayacağı) kabul edilmiştir (10).

İslâm âleminde geçmişte tenasüh inancına inanan bazı din dışı guruplar (11), günümüzde ise husûsî bir reenkarnasyon anlayışına sahib olanlar (bunlardan bazıları reenkarnasyonun İslâm'daki âhiret inancına aykırı düşmediği, sadece tekâmül gayesini güttüğünü söylemektedir) iddiâlarına destek bulmak için, Kur'ân-ı Kerîm'den bazı âyetleri örnek olarak göstermişler ve böylece pek çok âyetin reenkarnasyon ifâde ettiğini veya edebileceğini söylemişlerdir.

Burada öncelikle tenâsüh ve reenkarnasyonu kesin olarak reddeden âyetlere, ardından da, tenasüh ve reenkarnasyon ifâde ettiği iddiâ olunan âyetler üzerinde durmaya çalışacağız.

1. Tenasüh ve Reenkarnasyon Olmadığını İfâde Eden Ayetler

Kur'ân-ı Kerim'de, insanın yeniden diriltilişinin kıyamet günü olacağı, iâde tabirinden insanların kıyamet gününde tekrar diriltilmelerinin kasdolunduğu, bu diriltmenin bir defâya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı açıktır. Bu hususta pek çok âyet vardır. İşte bunlardan birisi: "Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında der ki, Rabbim! beni geri gönder. Tâ ki, boşa geçirdiğim dünya hayatında iyi ameller işleyeyim. Hayır! O, söylediği boş bir laftan ibarettir. Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah (12) vardır" (Mü'minûn, 99-100).

Bu âyet dünyaya yeniden gelmenin olmayacağını açık ve kesin bir şekilde ifâde ediyor. Nitekim İkbâl, "Kur'ân-ı Mubîn'de iyice açıklanmış ve hiç bir fikir kargaşasına yer vermeyecek mahiyette olan üç noktaya dikkat etmemiz gerekir" dedikten sonra ikinci noktada: "Kur'ân-ı Kerîm'e göre bu dünyaya yeniden gelmek imkânsızdır. Bu husus aşağıdaki âyette gâyet açık bir şekilde açıklanmıştır: .." (13) diyerek, yukarda takdîm ettiğimiz âyeti zikretmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm dünyaya yeniden dönüş isteğinin boş bir laf olduğunu ifâde ederken tekid sadedinde innehâ kelimetun huve kâiluhâ "o, söylediği boş bir laftan ibarettir" buyurmuştur (14).

"Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır" ifâdesi de, onların diriltilecekleri güne kadar berzah âleminde bekleyeceklerini, yani dünya hayatıyla âhiret hayatı arasında bir hayatta olacaklarını, dünyaya dönemeyeceklerini belirtmektedir. "Nasıl ki ana rahminden çıkan bir çocuk, yeniden tekrar oraya dönemiyorsa, bu dünya hayatından çıkarak, kabir hayatına giden bir rûh da, oradan çıkıp geriye tekrar dönemeyecektir" (15) .

Bu apaçık ifadeden sonra, "bu âyet rûhun ayrıldığı bedene dönmeyeceğini ifâde ediyor, dünyaya dönmeyeceğini değil" (16) veya, bu âyet "reenkarnasyonun olmadığını değil sürekli dünyaya geri gidip açığını kapatmak isteyenlerin bu isteklerinin reddedildiğine delîldir" (17) gibi iddiâların gerçeği yansıtmadığı açıktır. Çünkü âyette ne eski bedene dönme isteğine, ne de bu sözü söyleyenin dünyaya bir kaç defa geldiğine dâir bir alamet yoktur. Eğer bu istek dünyaya bir kaç kere gelen bir kimse tarafından yapılmış olsaydı o zaman cevap olarak, defalarca dünyaya gönderilmedin mi... gibi ifâdelere yer verilirdi... Nitekim buna benzer bir başka âyette, pişmanlığını dile getiren inkârcıya şöyle cevap verilmiştir: "Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti." (Fâtır, 37). Bu âyette de, insana düşünüp taşınacağı ve öğüt alacağı kadar ömür verildiğinden bahsedilmiş, fakat bir kaç kere dünyaya gelmekten bahsedilmemiştir. Bu ayet açıkça reenkarnasyonu reddettiği halde, dünyada 25 yıl kalanla 100 yıl kalanın bir sayılamayacağı, böyle bir şeyin Allah'ın adaletine uygun düşmeyeceği (18) , söylenerek tam aksine, reenkarnasyona delîl getirilmeye çalışılmış, az yaşayan ve böylece öğüt almak için gerekli süreye ulaşamayan insanların tekrar dünyaya gönderileceği sonucuna varılmak istenmiştir.

Aslında böyle bir iddiâ, reenkarnasyon ilkesine de aykırıdır. Çünkü, bu ilkeye göre dünyaya yeniden gelmenin sebebi kusurlu, günahkâr insanların, kendi kusur ve hataları sebebiyle tekâmüllerini tamamlayamamalarıdır. Hem insana neden yeterli bir süre tanınmasın da dünyaya bir daha getirme ihtiyacı doğsun ki! İlk seferde bunu gerçekleştirmek varken ömrü parçalara ayırmaya gerek var mıdır?

Ayrıca, hidâyeti bulma hususunda insanların durumu farklı farklıdır. Bin yıl yaşayan bir kimse hidâyete erişemeyeceği gibi, bir kaç saatlik bir mükellefiyet zarfında hidâyeti bulup vefât etmek de mümkündür. Hidâyet için illa da belli veya uzun bir süre gerekmez. Her insana verilen ömür, o insanın hidâyeti bulması için yeterli olabilir. Allah kimin ne kadar zamanda öğüt alacağını bilir, dolayısıyla ömürleri de ona göre takdir etmiş olabilir. Âyet de, bu duruma işâret ediyor. Bu süre o insanın imtihân süresidir ve öğüt almak için yeterlidir. Uzun veya kısa olması önemli değildir. Hatta uzun olması aleyhe de olabilir.

Ayrıca, Allah'ın herkese imkânları ölçüsünde, yaşadığı şartlara ve hayat müddetine göre muâmele edip, hesaba çekeceği de muhakkaktır (19). Hem böyle bir iddiâya göre, kıyametten az bir zaman önce dünyaya gelenlerin durumu nasıl izâh edilebilir?

Yukardaki âyetin ifâde ettiği manâyı yani dünyaya tekrar dönüşün olmayacağını ifâde eden diğer âyetler de şunlardır:

"Onların, ateşin karşısında durdurulup, âh! keşke dünyaya geri gönderilsek de, bir daha Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak! dediklerini bir görsen! Hayır! daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü. Onlar dünyaya geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar" (En'âm, 27-28),

"...Acaba şimdi bizim için şefaatçiler var mı ki, bize şefaat etsinler, ya da dünyaya geri gönderilsek de, yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapsak. Onlar kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de kaybolup gitti"(A'raf, 53),

"Rabbimiz bizi cehennemden çıkar, eğer bir daha dönersek o zaman gerçekten zalimlerdeniz. Allah buyurdu ki, susun! konuşmayın!.." (Mü'minûn,107-108).

En'âm, 28. âyette, "Eğer dünyaya geri döndürülselerdi kendilerine yasaklanan şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı" ifâdesi mevzûmuz açısından çok önemlidir. Çünkü bu ifâdeyle, farazâ o insanlar dünyaya tekrar gelseler de, yine aynı şeyleri yapıp, Allah'ın yasak ettiği şeyleri işleyecekleri bildirilerek, insanların bu dünyaya neden bir kere daha gönderilmediklerinin hikmeti beyân edilmiştir.

"Onlardan önce nice kavimler helâk ettiğimizi görmüyorlar mı?! Onlar bunlara tekrar dönüp gelmezler" (Yâ-sîn, 31) âyeti de helâk edilen insanların, daha sonra gelen insanlara dünyaya tekrar gelmek sûretiyle dönmediklerini açıkça ifâde ediyor. Helâk edilen kavimlerin kusurlu, tekemmül etmemiş insanlar olduğu düşünülürse, bu âyetin reenkarnasyon aleyhinde kuvvetli bir delîl olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bir başka âyette ise, bu manâda, "Helâk ettiğimiz bir karye ehline tekrar dönmek haramdır" (Enbiyâ, 95) buyrularak, dünyaya dönüşün kesinlikle olamayacağı haram tabiriyle tekidli bir sûrette bildirilmiştir.

"Allah sizi annelerinizin karnından hiç bir şey bilmez vaziyette çıkardı" (Nahl, 78) âyeti de reenkarnasyon aleyhinde kuvvetli bir delîldir. Çünkü bu fikri savunanlara göre, insanın yeniden dünyaya gelmesi tekâmül içindir. Tekâmülün olabilmesi için ise, önceki hayattaki birikimin mevcûd olması gerekir. Halbuki bu âyet böyle bir şeyin olmadığını, doğan çocukların hiç bir şey bilmez bir halde dünyaya getirildiğini ifâde ediyor.

"Orada ilk ölümden başka ölüm tadmazlar" (Duhân, 56) âyetinde ölümün bir kereye mahsûs olarak yaşandığı ifâde edilmiştir. Dolayısıyla bir kaç veya bir çok defâ ölümü gerekli kılan reenkarnasyon bu âyetle de reddolunmaktadır.

Vakıa sûresinin son âyetlerinde de ölüm anında insanların durumu tasvîr olunduktan sonra: "(Ölen kimse) eğer mukarrebînden ise... Eğer ashab-ı yemînden ise... Ve eğer yalanlayıcı ve dalâlete düşmüşlerden ise..." (Vakıa, 88-94) buyrularak, öldükten sonra, insanların gidecekleri yerler sıralanmış (20) fakat bunlar içinde tekâmül etmemiş, günahkâr ve kusûrlu kimselerin tekrar dünyaya döneceğinden bahsedilmemiş, bilâkis yalanlayıcı ve dalâlete düşmüş olanların yerinin cehennem olduğu bildirilmiştir: "Ve eğer yalanlayan ve dalâlete düşenlerden ise, ona kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme giriş vardır" (Vakıa, 92-94).

Müşriklerin "hayat ancak dünya hayatımızdır. Ölürüz, yaşarız, bizi zamandan başka bir şey helâk etmez" (Câsiye, 24) şeklindeki sözleri hakkında da, bazı müfessirler, bu sözleriyle inkârcıların, müşriklerin inancı olan tenasühü ifâde etmiş olabileceklerini söylemişlerdir (21) ki, Cenab-ı Hakk'ın onların bu görüşünü red makamında zikretmesi de tenasüh aleyhine bir delîl sayılabilir.

Kur'ân âyetlerinin yanında, kabir azabını ve nimetlerini haber veren çok sayıda hadîs-i şerîf de reenkarnasyonu reddetmektedir (22). Acaba âhiret âleminin bütün aşama ve safhalarını detaylı bir şekilde anlatan Peygamberimizin, eğer hakikat olsaydı, reenkarnasyondan da bahsetmemesi mümkün olur muydu? Böylesine önemli ve itikadî bir meseleye hiç değinmemesi düşünülebilir mi? Hem böyle bir şeyi haber verseydi, bazı insanlar büyük bir müjde olarak bu haberi yayıp rivâyet etmezler miydi? Bütün bunlar reenkarnasyonun İslâm'da yeri olmadığını göstermiyor mu?

 

2 . Tenâsüh ve Reenkarnasyona Delîl Olarak Gösterilen Ayetler

 

Tenasüh veya reenkarnasyon ifâde ettikleri iddiâ olunan âyetlere gelince, öncelikle şunu belirtelim ki, geçmişte tenasühe delîl olarak gösterilen âyetlerin sayısı günümüzde reenkarnasyona delîl olarak gösterilenlerin aksine, çok azdır, üç-beş taneyi geçmez. Bu âyetlerden birisi, "onların ciltleri cehennem ateşinde pişip kavrulduğu her seferinde, azabı tatsınlar diye yeni ciltlerle (bedenlerle) değişiriz" (Nisâ, 56) âyetidir.

Bu âyette açıkça, cehennem azabı ve bu azabın şiddetini ifâde etmek için, kavrulan bedenlerin yenilenmesinden bahsedilirken, âyette zikredilen cehennemin bu dünya hayatı olduğunu iddiâ edilerek, bu âyetin insanların rûhlarının bedenlerinden ayrıldıktan sonra başka bedenlere girip dünyaya gelmelerine işâret sayılmış, beden içinde olgunlaşamayan rûhun azap çekmek için başka bedenlere girerek bir cehennem olan şu dünya hayatına geri döneceklerini söylenmiştir (23). Tamamen bâtınıyye (24) kokan, cehennemi bu dünyada arayan bu görüşün ne derece sakat ve bâtıl olduğu açıktır.

Geçmiş tenasühçülerden bazıları da, "Ey İsrail oğulları! size in'âm ettiğim nimetleri hatırlayın..." (Bakara, 40, 47, 122) âyetinden hareketle, âyette hitap edilenlerin bizzât o zamanki yahudîler olduğu, ölüp, çürüyüp, aradan uzun zaman geçtikten sonra, Allah'ın kendilerine olan nimetlerini unuttukları için hatırlatma yapıldığını iddiâ etmişlerdir. Halbuki, Arapçada böyle bir üslûp yaygındır. Bir kimseye dedesi ve ataları kasdedilerek, ona söylüyormuş gibi hitap edilebilir (25).

"Yer yüzündeki bütün hayvanlar ve gökte kanat çırpıp uçan bütün kuşlar sizin gibi bir ümmettirler (toplu halde yaşayan canlılardır) (En'âm, 38) âyetinde de tenasühçüler, bu âyetin yer yüzündeki hayvanların ve kuşların bizim emsâlimiz olduğuna delâlet ettiğini, emsal olma durumunun ve eşitliğin (musâvât) bütün zatî sıfatlarda bulunmasını gerekli kıldığını söyleyerek, tenâsüh ifâde ettiğini iddiâ etmişlerdir (26). Onlara göre bu misliyet potansiyel olarak mevcuttur, fiili olarak değildir. İnsanlar da hayvanların potansiyel olarak mislidir (27). "Her ümmete mutlaka bir nezîr (cehennemle uyaran) gelmiştir" (Fâtır, 24) âyetinden hareketle de, önceki âyette ümem olarak tavsîf olunan bu hayvan topluluklarının her birine Allah tarafından birer resûl gönderildiğini savunmuşlardır (28).

Ayette ifâde edilen emsal olma durumunun, ümem olmada, yani toplu halde yaşama husûsunda olduğu açıktır. Nitekim karınca, arı gibi hayvanlarda bu durum daha açık olarak görülmektedir. Bu misil olma durumu bütün zâtî sıfatlarda olması için ise, hiç bir sebep yoktur.

Bazı tenasühçüler de, kâfirlerin cehennemde ebedî kalacaklarını ifâde etmek maksadıyla zikredilmiş olan, "Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir..." (A'raf, 40) âyetinden hareketle, kötü rûhluların bedenden bedene geçerek temizleneceklerini, neticede deve bedeninde olan insanın, iğne deliğinden geçebilecek bir meyve kurdu bedenine intikâl ederek saflaşacağını söylemişlerdir (29).

Geçmişte tenasühe delîl olarak sunulan az sayıdaki bu âyetlere karşılık, günümüzde reenkarnasyonu savunanların, görüşlerini desteklemek gayesiyle zikrettikleri âyetlerin sayısı insanı şaşırtacak derecede çoktur! Bazıları bu hususta elli civarında âyet sıralamıştır (30). Bu âyetlerin pek çoğu birbirine benzeyen, aynı manâyı ifâde eden âyetlerdir. Bu âyetlerden bir kısmı da, açık bir şekilde dünyaya dönüşün olmayacağını ifâde etmektedir! Şimdi bu fikri savunanların pek çoğu tarafından takdîm edilen âyetleri inceleyelim:

Günümüzde reenkarnasyonu savunan ve Kur'ân-ı Kerim'de bu inanca yer verildiğini iddiâ edenlerin pek çoğunun ilk fırsatta delîl olarak belirttikleri, şu âyettir:

"Sizler ölü iken (ölü varlıklar halinde iken) sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz?! Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek, sonra da O'na döndürüleceksiniz"(Bakara, 28).

Bu âyette reenkarnasyonun dile getirildiğini iddiâ edenlerin hareket noktası, âyette zâhirde, iki ölüm ve iki diriltmenin olmasıdır. Onlara göre âyetteki ve küntum emvâten (halbuki siz ölü varlıklar halinde idiniz) ifâdesi, insanların ömürlerini tamamladıktan sonra ölmeleri manâsındadır. Âyetin yanlış değerlendirilmesinde rol oynayan ifâde budur. Dolayısıyla bu ifâdeden ne kastedildiği açıklığa kavuşunca, mesele de kendiliğinden hallolacaktır (31).

Geçmişte yazılmış bir çok tefsîre göz attığımızda bu âyetin hiç bir müfessir tarafından, hatta tenasüh iddiâsında olanlar tarafından dahi, bu şekilde, yani reenkarnasyon ifâde ediyor veya bu âyet dünyaya bir kaç defâ gelmekten bahsediyor şeklinde anlaşılmamış ve böyle bir iddiâya tesadüf edilmemiştir. Çünkü eğer böyle bir iddiâ mevcûd olsaydı, bu fikri kabûl etmeyenler tarafından reddedilecek, tefsîrlerde bu hususta cevap bulunacaktı. Böyle bir şeye rastlanmaması, geçmişte bu âyet hakkında böyle bir iddiânın da bulunmadığını göstermektedir.

Tefsirlerde ve küntum emvâten (halbuki siz ölü varlıklar halinde idiniz) ifâdesine, hepsi de insanın bu dünya hayâtına gelmeden önceki tavırlarından olan, çeşitli manalar verilmiştir (32). Buna göre bu âyetteki emvât tabirine, hiç bir şey değildiniz (33), Adem ve zürriyyetinden misâk alındıktan sonraki ölü halinizdeydiniz, toprak idiniz (34), babalarınızın sulbunde nutfe halinde idiniz (35), ana rahmine nutfe olarak intikâl anında ölü varlıklar idiniz (36), zikredilmeyen kendisinden bahsedilmeyen varlıklar idiniz (37) gibi manâlar verilmiştir ki, bu manâlar insanın dünyaya gelmeden önceki hallerine delâlet ediyor. Dolayısıyla âyette, bu devrelerden biri veya bir kaçının kastolunması mümkündür. Emvâten "ölüler, ölü varlıklar"'ın çoğul olarak gelmesi de, buna işâret sayılabilir. Nitekim bazı müfessirler bu devrelerden bir kaçını birden zikrederek âyete manâ vermişlerdir (38). Razî, ulemânın bu ifâdenin beyanı hakkında "toprak ve nutfe idiniz" şeklinde ittifak ettiklerini (39) söylemiştir.

İbn Aşûr bu ifâdeyi şöyle izah ediyor: ""Sizler ölü varlıklar iken sizi diriltti" âyeti delâlet ediyor ki, bu icâd bedî (eşsiz) bir şekildedir. Zira insan mevt yani kendinde hayat olmayan bir çok şeylerden meydana gelmiştir. Çünkü insanın zerreleri havada, toprakta dağınık halde bulunan unsûrlardan alınarak gıdalarda bir araya toplanmıştır ki, bu da ikinci bir ölü varlıktır. Sonra o gıdalardan kan ve başka bileşikler hulâsa edilmiştir ki, bunlar da ölüdür. Sonra bunlardan kadın ve erkeğin nutfeleri hulâsa edilmiştir. Sonra bunlar imtizâc ederek alaka sonra mudğa olmuştur. Bütün bu tavırlar insanın var oluşundan öncedir ve birer ölü varlıklardır. Daha sonra rûh nefhedilerek doğum vaktine ve ölünceye kadar hayat sahibi olmuştur. Kâfirlere düşen, bu durumu Allah'ın uluhiyyette tek olduğuna delîl olmakta yeterli görmeleriydi" (40).

Böylece bu âyetlerde tenasüh veya reenkarnasyonu hissettiren bir durum olmadığı açıkça görülmektedir.

"Dediler ki, Rabbimiz bizi iki kere öldürdün iki kere dirilttin artık günahlarımızı itiraf ettik. Çıkış için bir yol var mı?"(Mü'min,11) âyetinin de çoğu müfessir tarafından Bakara, 28. âyetin bir benzeri olduğu söylenmişse de, bazılarına göre ise, bu âyet Bakara, 28. âyetten farklı olup, bu âyette kabir azabına işâret edilmektedir. Çünkü bu âyette kâfirler iki ölümden bahsediyorlar. Bunlardan birisi dünyada müşâhede olunan ölüm olduğuna göre, diğer ölümün kabirde olması gerekir (41). Razî'ye göre buradaki ölüm, Bakara, 28. âyette olduğu gibi, nutfe, alaka vs. olamaz. Çünkü âyette Allah Taalâ'nın onları öldürmesinden (imâte)'den bahsediliyor. öldürme ise, hayatın varlığına bağlıdır. Eğer ölüm önceden hâsıl olsaydı, bunun öldürme (imâte) olması muhâl olurdu. Tahsil-i hâsıl (ölünün öldürülmesi) lâzım gelirdi ki, bu da muhâldir. Bakara, 28. âyette ise, durum böyle değildir. Orada onların emvât (ölüler) olduğundan bahsediliyor, imâteden yani Allah'ın onları öldürmesinden, canlarını almasından bahsedilmiyor (42).

Ancak Zemahşerî, onların ölü maddeler halinde yaratılmalarına imâte (öldürme) tabirinin Arap dili açısından kullanılabileceğini söyleyerek şu misâlleri veriyor: Sivri sineğin cismini küçülten ve filin cismini büyülten Allah'ı noksan sıfatlardan tenzîh ederim (subhâne men sağğara cisme'l-baûdati ve kebbere cisme'l-fîl) ifâdesindeki küçültme ve büyültmeden maksat sivri sineğin cismini büyük iken küçültmek ve filin cismini küçük iken büyültmek manâsında değil de, onların bu şekilde yaratıldığı olduğu gibi, âyette de durum böyledir. Öldürmeden maksat ölü halde olmadır. Bir başka misâl de, hafriyatçıya hitaben kuyunun ağzını daralt, altını genişlet (dayyık feme'r-rukyeti ve vessi' esfelehâ) ifâdesidir. Bu ifâdede de zâhirinden anlaşılabileceği gibi, kuyunun ağzının genişken daraltılması, alt tarafının da, dar iken genişletilmesi değil, ağzının geniş, altının dar yapılması istenmektedir. İşte âyette de aynı durum söz konusudur (43).

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bu âyet ya Bakara, 28. âyetin ifâde ettiği manâyı, ya da biri görebildiğimiz, diğeri de kabirde meleklerin suâlinden sonra vuku bulan ölümü ifâde ediyor. Bu her iki hal de reenkarnasyonla alakalı değildir. Hem âyette kâfirlerin bu sözlerini cehennemde iken söyledikleri açıktır. Çünkü oradan çıkmak istediklerini söylüyorlar. Reenkarnasyon ise, iddiâ edenlere göre, ölümün ardından bu dünyada, yani kıyamet kopmadan gerçekleşecektir.

Bu âyetin manası hakkında, muhterem hocam Veli Ulutürk'ün şifahî olarak, muhtemel olduğunu kaydettiği mana ise şöyle: Bizi bir dünyada öldürdün, bir de burada (âhirette) cehenneme sokmakla öldürdün. Yani mahvettin, azâba düçar ettin olsa gerektir. Çünkü cennetlikler Duhân, 56. âyette bildirildiği gibi bir kere ölmektedirler. Yani ikinci ölüm cehennemde âzap çekme manasında mecâzidir. Sıkıntılı, istenmeyen bir hayatın mecâzî olarak, ölüm diye vasfedilmesinin çokça kullanıldığı dikkate alındığında, bu izâhın çok yerinde olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Nitekim, bir âyette de, cehennemliğin hali tasvîr edilirken, "orada ne ölür, ne de yaşarlar" (A'lâ, 13) buyrularak, cehennem hayatı ölüme benzetilmiştir.

Reenkarnasyonu savunanların iddiâlarına delîl olarak gösterilmeye çalıştıkları bir diğer âyet de şudur: "Size her ne musîbet dokunursa, kendi ellerinizle kazandığınız şeyler sebebiyledir. Allah pek çoğunu da affeder"(Şûrâ, 30).

Bu âyetten hareketle, çocukların başına gelen belâ ve musîbetlerin onların daha önce yaşadıkları hata ve isyanlarının bir cezâsı olduğu söylenmiştir. Çünkü, bu iddiâ sahiplerine göre, çocuklar masûmdur, çocukluklarında böyle cezâları hakettirecek işler yapmamışlardır (44).

Aslında bu âyette muhatab olan kimselerin çocukluk çağını geçmiş, mükellef kimseler olduğu açıktır. Çünkü yapılanlarla muâheze etmek, ancak mükellefler için geçerlidir. Hem bu durum Kur'ân'ın tamamı için böyledir. Muhatab dâima âkil bâliğ olan mükelleflerdir. Dolayısıyla çocuklara isâbet eden musîbetlerin, sadece yapmış oldukları şeyler sebebiyle olduğu söylenemez.

Hem sadece bu âyete dayanarak hüküm vermek doğru olmaz. Nitekim bir başka âyette, zaman zaman masûmlara da musîbetin dokunabileceğinden bahsedilmiştir: "Geldiğinde sadece sizden zalim olanlara dokunmayacak olan fitneden sakının!" (Enfâl, 25). Bu durum, dünyanın bir imtihan yeri olmasından kaynaklanmaktadır.

Çocukların başına gelen belâ ve musîbetler babaları için bir imtihân (45), kendileri için de manevî terakkî veya uhrevî sevap vesilesi olabilir. Sonra, hayır ve şer nisbî şeylerdir. İnsan kendisi ve çoluk çocuğu için neyin hayır neyin şer olduğunu tam anlayamaz. Görünüşte kötü gördüğü bir şey kendi hayrına olabileceği gibi, hayır olarak gördüğü bir şey de kendi aleyhine olabilir (46).

"Onları biz yarattık ve yaratılışlarını sapa sağlam yaptık. Dilersek onların yerine benzerlerini de getiririz" (İnsan, 28) âyeti ve bu âyete emsal olan Vakıa, 60-62, Meâric, 40-41. âyetler de reenkarnasyona delîl olarak getirilmeye çalışılmıştır (47). Bu âyetleri reenkarnasyona delîl gösterenler, âyetlerdeki misl kelimesinin çoğulu olan emsâl (benzerleri) kelimesinden hareketle, böyle bir ipucu yakalamaya çalışmışlardır.

Aslında bu âyetler dikkatle incelendiğinde, bir kısmının öldükten sonra tekrar dirilmeye delîl olarak zikredildiği görülür. Yani sizi bir kere yaratan sizi ölümünüzden sonra da tekrar yaratır, benzerlerinizi veya aynınızı yeniden yaratabilir, manasını ifâde etmektedir (48). Yukarda zikrettiğimiz ve reenkarnasyona delîl getirilen, İnsan, 28; Vakıa, 60-62; Meâric, 40-41 âyet-i kerîmeleri böyledir. Bu durum şu âyette daha da açıktır: "Gökleri ve yeri yaratan onların (insanların) benzerlerini yaratmaya kadir değil midir?!.." (Yâ-sîn, 81). Diğer âyetlerde ise, inkârcı kavimler kendilerinin helâk edilerek yerlerine kendi nev'lerinden olan başka insanların, başka kavim ve milletlerin getirileceğiyle tehdid edilmişlerdir. İnsan, 28; Meâric, 40-41. âyetler bu manâda da anlaşılabilir. "Onları günahları sebebiyle helâk ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık" (En'âm, 6) âyeti de bu husûsta güzel bir örnektir.

Nitekim, müfessirler de, âyetlere bu doğrultularda manâlar vermişlerdir. Meselâ, "Gökleri ve yeri yaratan onların (insanların) benzerlerini yaratmaya kadir değil midir?!.." (Yâ-sîn, 81) âyetindeki mislehum (misillerini) âhiretteki dirilişin ya misliyle, ya da enfusehum (kendilerini) manâsında kinaye kabul edilerek, aynen iâdeye delâlet edebileceği söylenmiştir (49). "Dilersek onların yerine benzerlerini getiririz" (İnsan, 28), "... Şüphesiz onların yerine daha hayırlılarını getirmeye gücümüz yeter ve kimse bizim önümüze geçemez" (Meâric, 40-41) âyetleri ise, Allah'ın o insanları helâk edip, yerlerine daha hayırlı, kendisine itaat eden, isyan etmeyen, böylece amelde onlara muhalif olan kimseleri getirmeye kâdir olduğu şeklinde tefsîr edilmiştir (50).

Razî, İnsan, 28. âyet-i kerîmenin tefsîrinde bu gerçeği şöyle ifâde etmektedir: "Yani eğer istesek, onları helâk eder, benzerlerini getirir, onlarla değiştiririz". Bu âyet, "sizi benzerlerinizle tebdîl etmede önümüze geçilenler değiliz..." (Vakıa, 60-61) âyeti gibidir. Âyetten maksat, onlara hiç muhtaç olunmadığını ifâde etmektir. Sanki şöyle deniyor: Bizim, şüphesiz hiç bir mahlûka ihtiyacımız yok, faraza olsa bile, bu kavimlere muhtaç değiliz, çünkü onları yok edip yerlerine benzerlerini icâd etmeye kâdiriz. "Ey insanlar Allah isterse sizi götürür, başkalarını getirir" (Nisa, 133) ve "Allah isterse sizi götürür ve yeni yaratılmışlar getirir" (İbrahim, 19) âyetleri de bu manadadır..." (51)

Görüldüğü gibi bu nevi âyetlerde isyancılara bir tehdit olarak, yok edilip yerlerine başka insanların getirilmesinden bahsediliyor. Eğer yine aynı insanlar getirilseler, bu tehdîdin manâsı kalmaz. Üslûp böyle bir manâya müsâit değildir. Buradaki mânâ, bir âmirin, işini doğru dürüst yapmayan memûruna, işini iyi yap yoksa seni atar yerine başka birini alırım demesi gibidir.

Âyetlerin hangi makamda ve ne için zikrolunduğuna dikkat edildiğinde böyle yanlış anlamalara mahal kalmayacaktır.

Reenkarnasyon iddiâcılarınca bu hususta delîl olarak gösterilen bir diğer âyet ise, "Sizden kimisi de, bilirken hiç bir şey bilmez hale gelmesi için erzel-i ömre ulaştırılır" (Nahl, 70) âyetidir. Öztürk, bu âyetteki erzel-i ömr ifâdesinin ihtiyarlık ve bunaklık olarak manâlandırılmasının âyetin bütün esprisini yok ettiğini söyledikten sonra şöyle devam ediyor: "Bir kere, erzel-i ömre atılmaktan veya itilmekten değil geri götürülmekten bahsediliyor. Yureddu fiili itilmek, atılmak gibi pejoratif bir manâ ifâde etmez. Bir geri çevirme ve başa döndürme ifâde eder. Buna göre erzeli'l-ömr ömrün başlangıcı, yani tekâmül sürecinin en düşük noktası demek olur. İkincisi, insanın ileri yaşlara kadar yaşatılması, elinin ayağının tutmaz, hafızasının gereğince işlemez hale gelmesi insan için bir rezillik ve düşüklük neden olsun? İnsan ömrünün o noktasında fıtrat kanunları açısından en saygın ve olgun dönemdedir. Allah kulunu kendisine en yakın bir dönemde böyle kötü bir sıfatla anmaz" (52) . Sonuç olarak, Öztürk bu âyetin, mucizevî bir üslûbla yeniden bedenlenme yani reenkarnasyon ifâde ettiğini söylemektedir.

Kanaatimce, yuraddu fiili ister atılmak, itilmek manâsı ifâde etsin isterse, geri çevirme, başa döndürme manâsı ifâde etsin, bir tek kelimeden hareketle reenkarnasyona delîl aramak doğru değildir. Yaşlılık dönemi, insanın çocukluk devrine çok benzediğinden bu teşbîhe delâlet etmek üzere böyle bir fiille ifâde edilmesi tabiidir. Ayrıca, "Kıyametin vakti O'na âittir (yuraddu)" (Fussilet, 47), "ve kıyamet gününde en şiddetli azaba marûz bırakılırlar (yuraddûne)" (Bakara, 85) gibi âyetlerde, bu fiilin başa döndürme, geri çevirme manâsında kullanılmadığı açıktır. Dolayısıyla yukardaki âyette de, bu manada kullanılmamış olabilir.

Erzel-i ömr'ü ömrün başlangıcı, tekâmül sürecinin en düşük noktası diye vasıflandırmak da doğru değildir. Çünkü bu ifâde, böyle bir yaklaşıma müsait değildir. Zira, erzel, bayağılığından, âdiliğinden dolayı kendisinden yüz çevrilen şey (53) demektir. Ömrün başlangıcından veya tekâmül sürecinin en düşük noktasından neden hor görülüp de yüz çevrilsin. Sonra burada erzel durumu İbn Aşûr'un da dediği gibi, sıhhatteki rezalettir, rûh haletiyle bir alakası yoktur (54). Yani bu âyette yaşlılar için bunak, rezil tabirleri kullanılmıyor, ömrün o devresi için böyle bir tabir kullanılıyor ki, böyle bir devir de vardır. Bazı yaşlıların çocuklardan âciz vaziyete düşmeleri Allah'ın takdiriyle olan bir durum değil midir? O halde böyle bir durum neden yadırgansın? Zaten âyette bu durumun bazı kimseler için vaki olduğu minkum (bazınız) tabiriyle ifâde edilmiştir. Bütün yaşlılar için mevzu bahis değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) in de bu duruma düşmekten Allah'a sığınarak, "Erzel-i ömr'e düşmekten (en uradde) sana sığınırım" (55) şeklinde duâ etmesi de gösteriyor ki, erzel-i ömr yaşlılığın, istenmeyen zor günleridir. Âyetteki, "bilirken hiç bir şey bilmez hale gelmesi için" ifâdesi de bunu gösteriyor. Çünkü bir şey bilmez duruma gelmek akıl zafiyetinin, yaşlılığın alametidir. Eğer reenkarnasyon ifâde edilseydi, bundan Allah'a sığınmanın manası kalmazdı. Bilâkis istenilen bir şey olurdu. Ayrıca âyetin reenkarnasyon ifâde ettiği kabul edilirse, o zaman insanın yeniden dünyaya getirilmesinin gayesi, bir şey bilmez hale getirilmek gibi garip bir durum olur. Ayrıca âyette, "sizden kimi vefât eder kimisi de erzel-i ömr'e döndürülür" ifâdesi gösteriyor ki, erzel-i ömre düşen kimse henüz ölmemiştir. Reenkarne olacak kimsenin ise ölmesi gerekir.

"Bilirken hiç bir şey bilmez hale gelmesi için" ifâdesi de, müfessirlerin verdiği manâyı tekid ettiği gibi, aynı zamanda reenkarnasyonu reddetmektedir. Çünkü eğer insan bir şey bilmez bir vaziyette tekrar dünyaya getirilecekse bunun ne faydası olur? Bu şekilde, bir terakkî sağlanması mümkün müdür? Hem insan, önceki hayatında(!) işlediği suçun ne olduğunu bilmiyorsa, yeniden doğuşta cezâ görmenin, ne faydası olabilir? Yine, bu âyet-i kerîmede, "bilirken hiç bir şey bilmez hale gelmesi için" buyrulurken bir başka âyette de, "Allah sizi annelerinizin karnından hiç bir şey bilmez bir vaziyette çıkardı" (Nahl, 78) buyrularak insanın anne karnından dünyaya çıktığı zaman hiç bir şey bilmediğinin ifâde edilmesi de gösteriyor ki, önceki âyetteki yuraddu'dan murâd insanın ilk haline, yani bebeklik dönemindeki gibi hiç bir şey bilmez hale getirilmesidir.

İzâhına çalıştığımız bu âyet gibi, "kimin de ömrünü uzatırsak, onu yaratılışta baş aşağı çeviririz" (Yâ-sîn, 68) âyeti de, aynı şekilde, kendilerine verilen süre zarfında imkânlarını iyi kullanmayarak bu süreyi heder edenlerin baş aşağı çevrilerek erzel-i ömr'e çevrildiği şeklinde değerlendirilmiştir (56).

Aslında bu âyette bahsedilen baş aşağı çevirmenin (nunekkishu) insan rûhuyla alakalı olmayıp, bedeniyle, maddî yapısıyla alakalı olduğu açıktır. Çünkü âyette fi'l-halk (yaratılışta) buyuruluyor. Ayrıca bu âyette, ömürlerini değerlendirmeyenlerden vs. bahsedilmiyor, ömrü uzatılan, yaşlılık dönemine ulaşan bütün insanlardan bahsediliyor. Keza, âyette defalarca dünyaya gelip tekâmülün tamamlanmasına bir işâret olsaydı, "ömür verdiğimizi baş aşağı çeviririz" yerine, "terakkî ettiririz..." gibi bir ifâdenin kullanılması gerekirdi...

"Allah sizi yerden bitki bitirir gibi bitirdi, sonra sizi tekrar oraya iâde edecek, sonra tekrar çıkaracak" (Nûh, 17-18) âyetinde de, Hz. Nûh'un muhataplarının müşrikler olduğundan hareketle, suçluların cezâlarını çekip olgunlaşmak için yeniden topraktan çıkarılıp dünyaya gönderilecekleri söylenmiştir.

Burada sormak gerekir ki, acaba Hz. Nûh, onların müşrik olarak öleceklerini biliyor mu ki, böyle hitap etsin, sizi tekrar dünyaya getirecek desin! Aslında bu âyette Allah'ın ölüleri diriltmeye olan kudreti dile getirilmiş, bu işin Allah için çok kolay olacağını ifâde etmek için de, insanları başlangıçta, bitkileri topraktan çıkarırcasına kolay bir şekilde yaratan Allah'ın, onları öldükten sonra da böylesine kolay bir şekilde dirilteceği bildirilmiştir. Başka bir ifâdeyle, insanın yaratılması ve öldükten sonra tekrar diriltilmesi, tohumun filizlenerek topraktan çıkarılmasına benzetilmiştir.

Ayrıca reenkarnasyon nazariyesinde, insanların topraktan çıkarılmaları diye bir şey yoktur. Çünkü bu iddiâ sahiplerine göre, dünyaya tekrar gelişler kıyamet kopmadan önce gerçekleşecektir. İnsanların diriltilerek topraktan çıkarılmaları ise, kıyamette vuku bulacaktır. Dolayısıyla âyetteki topraktan çıkarma işi reenkarnasyonla alakalı olamaz. Bilakis reenkarnasyon aleyhinde bir ifâdedir. Cismani dirilişi ifade etmektedir.

Saffât sûresinde cennettekilerin durumu anlatılırken, cennetliklerden birinin, dünyada iken âhireti inkâr edip kendisiyle alay eden cehennemdeki arkadaşına, onun dünyada iken kendisine söylediklerini hatırlatarak, alaycı, iğneleyici bir tavırla söylediği, "(Bak), biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek, biz azaba da uğratılacak değil miymişiz?!" (Sâffât, 58-59) âyetinin de, reenkarnasyona delîl olarak gösterilmesi gariptir. Öztürk bu âyetleri, "Biz cennetlikler tekrar ölecek miyiz? hayır yalnız ilk ölümümüz ve biz azaba da uğratılmayacağız. Gerçekten de bu büyük bir başarının tâ kendisidir" şeklinde tercüme ettikten sonra, görüldüğü gibi âyetlerde cennet ehli yani tekâmülünü tamamlamış olanların tekrar öldürülmeyecekleri söylenerek cehennem ehliyle bir farklarının da bu olduğuna dikkat çekilmektedir (57) demektedir.

Bir kere bu hâdisenin nerede vuku bulduğu unutulmuş gibidir! Artık âhiret âlemi başlamış, cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme dolmuşken, arz başka bir arza, gökler başka göklere tebdîl edilmişken, hangi dünyaya dönüşten bahsediliyor? Hem, cennetliğin böyle bir ifâdesi cehennemliğin tekrar ölüp diriltileceğine delâlet etmez. Sonra, Öztürk'ün âyete verdiği mana, her ne kadar pek çok müfessir tarafından verilmiş manaya uygun olsa da, kanaatimizce bu mana biraz uzaktır. Ayetin akışına uygun olan mana, âyetin peşinden zikrettiğimiz ve Sabunî'nin tefsîrinde (58), Çantay'ın da meâlinde ifâde ettiğidir (59). Buna göre, âyetteki efemâ nahnu bi-meyyitîn, illâ mevtetene'l-ûlâ ifâdesi, cennetliğin cehennemliğe hitabının bir devamıdır. Bu ifâdelerle, cennetlik, cehennemliğe onun inkârcı sözlerini alaycı bir üslupla hatırlatmakta, onun, "bir kere öldükten sonra artık dirilmeyeceğiz, azap ta edilmeyeceğiz" iddiâsının gerçekleşmediğini bildirmektedir. Nitekim bir âyette âhireti inkâr edenlerin şöyle dedikleri nakledilmektedir: "Sadece ilk ölümümüz vardır. Biz diriltilecek değiliz" (Duhân, 35). İşte yukardaki âyette cennetliğin alaycı bir tavırla anlattığı şey de kâfir arkadaşının dünyadayken alaycı bir tavırla söylediği bu nevi sözleridir.

Reenkarnasyona delîl olarak sunulan daha başka âyetler (60) de vardır. Meselâ, "... Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Sonra canını aldı ve kabre soktu. Sonra dilediği vakitte onu yeniden diriltir" (Abese, 20-22) âyeti, mazî sigalar (geçmiş zaman kipleri)dan hareketle (61), "O'dur ki, ölümü ve hayatı yarattı" (Mülk, 2) âyeti, ölümün hayattan önce zikredilmesinden hareketle (62) bu konuya delil olarak öne sürülmüş hatta, kıyamet günü karanlıklar içinde kalıp, bir ışık arayan kâfirlere ışık arama yerinin dünya hayatı olduğunu ve artık bunun da muhal olduğunu ifâde etmek için kınayıcı ve istihza edici bir tavırla söylenen, "Onlara denildi ki, ardınıza (dünyaya) dönünüz de orada ışık arayınız!" (Hadîd, 13) âyeti dahi reenkarnasyona delîl sadedinde sunulmak istenmiştir (63).

Kıyametten sonra tekrar dünya hayatının olacağını söylemek, kıyametin de tekrarını gerektirir (64) ki böyle bir şey de tenâsühü kâinatın ve devirlerin sonsuza kadar devam ederek, her devirde bir önceki devrin benzeri hâdiselerin vuku bulacağını söyleyen bir kısım tenasühçülerin (65) görüşlerine yaklaşmak olur.

 

Görüldüğü gibi, Kur'ân kesinlikle dünyaya dönüşü reddetmektedir. Aksini savunanların iddiâları ise, tutarlı değildir.

Dipnotlar

(1) bkz. Cürcanî, Şerhu'l-Mevâkıf, VIII, 300.
(2) Addison; s. 125; Fâvî, s. 36.
(3)Bkz. Fâvî, s. 51.
(4)Munîr Ba'lebekkî, el-Mevrid-90, 24. bsk., Dâru'l-İlm li'l-Melâyîn, Beyrut, 1990, s.773.
(5)Tahsin Saraç. Büyük Fransızca Türkçe Sözlük, Adam yay., İstanbul, 1985, s.1192.
(6)Transmigrasyonun lügât manası, göç, rûh göçü, başka bir varlığa geçmektir (bkz. Saraç, s.1413).
(7)Bkz. Addison, s. 87, 92, 125.
(8)Bkz. A. Zeki Tuffâhe, en-Nefsu'l-Beşeriyye ve Nazariyyetu't-Tenâsüh, Beyrut, 1987, s. 90.
(9)Bedri Ruhselman. Ruh ve Kâinât, Ruh ve Madde yay., İstanbul, 1977, s.152.
(10)Leon Denıs, Après La Mort, Libraire des Siciences psychiéues, Paris, tsz., s. 312; Sinan Onbulak. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Dilek yay., İstanbul, 1975, s. 344.
(11)Bu fırkalar ve şahıslar için bkz. Şehristânî, s. 54; Kurtubî, IV,105; Müyesser, s. 205; M. Şemseddin, 192, 210, 211; Abdulmu'ti, s.70
(12)Ayette geçen berzâh'ın ne olduğu hakkında sahabe ve tabiinden şu görüşler nakledilmiştir: Ölümle diriliş arasındaki perde, dünya ve âhiret arasındaki perde, ölüyle ölünün dünyaya dönmeesi arasındaki engel, kıyamet gününe kadarki mühlet... (Maverdî, IV, 66-67).
(13)Muhammed İkbal. İslâm'da Dinî Düşüncenin Yeniden Doğuşu, İstanbul, 1984, s. 160.
(14)İbn Aşûr, XVIII,123. İbn Aşur ifâdesinin devamında şöyle diyor: "Bu terkib mesel makamında olup, "Rabbim beni geri döndür" talebinde bulunan müşrikin sözünün boş, manâsız ve kabul edilmez bir talep olduğunu ifâde etmektedir. Bu ifâde Kur'ân'ın mübtekerâtından (Arap kelâmında ilk olarak kullandığı) olup, daha önce Arap kelâmında kullanılmamış bir ifâdedir.
(15)Celal Kırca, Kur'ân ve İnsan, Marifet yay., İstanbul, 1996, s. 175.
(16)Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1991, VI,118.
(17)Yaşar Nuri Öztürk. Kur'ân'daki İslâm, 6. bsk.,Yeni Boyut, İstanbul, 1994, s. 312.
(18)Bkz. Öztürk, s.153.
(19)Bkz. M. Said Şimşek, Günümüz Tefsîr Problemleri, Esra yay., Konya, 1995, s. 288.
(20)Bkz. Gazalî, Muhammed. el-Mehâviru'l-Hamse, s.183.
(21)Bkz. Beyzavî, V, 467; Nesefî, IV,137; Ebu's-Suûd, VIII,137.
(22)Bkz. Bûtî, Kübrâ'l-Yakiniyyâti'l-Kevniyye, s. 315.
(23)Bkz. Ateş, II, 303 (Resâil-i İhvan-ı Safa, IV,190-196'dan naklen).
(24)Batıniyye, Nasların bir zahiri olduğu gibi, bir de bâtını olduğunu söyleyenlerdir (bkz. Bekir Topaloğlu, Kelâm İlmi, İstanbul, 1981, s. 231). Ancak, bâtınîler Kur'ân'ın zâhiriyle amel etmeyi kabul etmezler. Asıl murâd olanın zâhir değil, bâtın olduğunu söylerler. İsmailiyye, Karamite, Seb'iyye, Huremiyye gibi grupları vardır ( Sabunî, et-Tibyân fî Ulûmi'l-Kur'ân, 3. bsk., Daru'l-Kalem, Dımeşk, 1408, s. 249). Böyleleri, kendi bâtıllarını Kur'ân'ın bâtını diye gösterirler. Ellerinde ise, bu iddiâlarını destekleyen hiç bir delîl yoktur. Bu yönüyle batınî tefsir hareketi, işârî tefsirden tamamen farklıdır. Çünkü makbûl olan işârî tefsirde, Kur'ân'ın zahirî manasına aykırılık, âyetten murâdın sadece batınî mana olduğu iddiâsı yoktur. Lafız, verilen manaya muhtemeldir. Şeriate ve akla aykırı değildir. Fehimleri teşviş etmez. Batınî tefsirlerde ise bu özellikler yoktur. Meselâ, "Süleyman Davûd'a varis oldu" (Neml, 16) âyetine İmam-ı Ali ilimde Nebi (s.a.v)'ye varis oldu demek, batınî bir tefsirdir (bkz. Sabunî, et-Tibyân, s. 240).
(25)Suyutî, el-İklîl, thk. Seyfuddin Abdulkadir, 2. bsk., Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1985, s. 29.
(26)Razî, XII,177.
(27)İbn Sinâ, el-Adhaviyye, s. 120.
(28)Razî, XII,177.
(29)İbn Sinâ, el-Adhaviyye, s. 95.
(30)Misal için bkz. Sönmez Akbay. Bilinmeyene Doğru, İzmir, 1983, s. 217-225.
(31)Bu âyetteki diğer ifâdelerden neyin kastolunduğu ise açıktır: İlk diriltme, bu dünya hayatına, daha sonraki öldürme, dünya hayatımız sonundaki ölümümüz, bu öldürmeden sonraki dirilme de, kıyametteki diriliştir. (Şimşek, M. Said, s. 261).
(32)Maverdî bu hususta altı, Endelusî ise yedi görüş zikretmiş, altı tane de işârî tefsir sıralamıştır. (bkz. Maverdî, I, 91-92; Ebu Hayyan Muhammed b. Yûsuf el-Endelusî, Tefsiru'l-Bahri'l-Muhît, 2. bsk., Daru'l-Fikr, 1983, I,131-132). Bu görüşlerin hiç birisinde tenasüh veya reenkarnasyon belirtilmemiş, işâret dahi edilmemiştir. Hepsinde manâ, insanın dünyaya gelmeden önceki tavırlarıyla alakalıdır. Yalnız, Ebû Salih, bu âyetteki ölü halde olmanın kabirlerinde ölü olanlar, ilk diriltmenin de, kabirlerinde olanların kabir suâli sorulması için olduğu, sonra tekrar öldürülüp kıyamette tekrar diriltileceği şeklinde bir ifâdede bulunmuşsa da, bu görüş Taberi tarafından uzak addedilmiştir. Çünkü âyetteki kafirleri tevbih, kınama, işledikleri günahlardan dolayıdır. Kafirler masiyetten taata, inkârdan imana davet edilmektedirler. Kabirde ise inâbe ve tevbe yoktur (Taberi, I, 225). Dolayısıyla bu görüş, âyetin siyak ve sibâkına uygun düşmemektedir. Bu görüş doğru da olsa, tenasüh veya reenkarnasyona bir delâleti olmadığı açıktır.
(33)Bkz. Taberî, I, 222-223; Maverdî, I, 91.
(34)Bkz. Taberî, 223-224.
(35)Bkz. Taberî, I, 223-224; Maverdî, I, 91; Zemahşerî, I, 270; Şevkânî, I, 59; Câvî, II, 8; Vâhidî, II, 8.
(36)Endelusî, I, 131.
(37)Maverdî, I, 92.
(38)Bu ifâdeye bu şekilde manâ verenlere misâl olarak bkz. Taberî, I, 225-226; Endelusî, I,131-132.
(39)Razî, II,139.
(40)İbn Aşûr, I, 375. İbn Aşûr, ifâdesinin sonunda bu âyetin niçin zikrolunduğuna işâret ediyor. Yani insanın malûmu olan şeylerden tevhîde ve haşre delîl getiriliyor. Merağî de benzer ifâdelerde bulunmuştur (bkz. Merağî, I,75-76).
(41)Razî, XXVII, 36.
(42)Razî, XXVII, 36.
(43)Zemahşerî, III, 418.
(44)Bkz. Öztürk, s. 257-258.
(45)"Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden azaltma ile deneriz. Sabredenleri müjdele" (Bakara, 155) âyetinde ifâde edildiği gibi.
(46)Bkz. Müyesser, s. 207-208.
(47)Öztürk de, bu âyetlerin reenkarnasyona delâlet edebileceğini söyledikten sonra, "Nitekim F. er-Razî'den Elmalılıya kadar bir çok müfessir getirdikleri açıklamalarla ikinci manâyı ortaya koymuş, ancak geleneksel kabule uyarak reenkarnasyondan bahsetmemişlerdir" demektedir. Ancak, Razi ve Elmalılı() dahil, pek çok tefsîrde bu âyetlerin manâsı hakkında söylenenlere bakmamıza rağmen biz böyle bir şeye şâhid olmadık.
(48)Çoğulu emsâl olan misl kelimesi, bir şeyin misli, benzeri manâsına geldiği gibi, o şeyin aynısı manâsında da kullanılır. Nitekim "O'nun misli gibi hiç bir şey yoktur" (Şûrâ, 11) âyetinde misl bu manâdadır.
(49)Bkz. Alûsî, XXIII, 56; Tabatabaî, XVII,118; İbn Aşûr, XXVII, 317.
(50)Bkz. Taberî, XII, 242, 325; İbn Kesîr, IV, 488.
(51)Razî, XXIX,156.
(52)Öztürk, 282-283.
(53)Bkz. Rağıb, Mufredât, s.194.
(54)Bkz. İbn Aşûr, XIV, 212.
(55)Buharî, Cihâd, 25, III, 209; Müslim, Zikr, 52, IV, 2070; Nesâî, İstiaze, 5, VIII, 647; İbn Hanbel, I, 54.
(56)Bkz. Öztürk, s.153.
(57)Öztürk, s. 250.
(58)Bkz. Sabunî, Safvetu't-Tefâsîr, III, s. 34.
(59)Bkz. Hasan Basri Çantay, Kur'ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, 13. bsk., III, 798.
(60)Bu hususta ki diğer âyetler ve cevâpları için bkz. Şimşek, M. Said, s. 257-282.
(61)Bkz. Ateş, X, 327. Aslında, Kur'ân-ı Kerimde misâline çokça rastlanan bu durum, yani ilerde vuku bulacak bir hadiseyi, geçmiş zaman kipiyle anlatmak tekid içindir, hâdisenin mutlaka vuku bulacağını, âdeta olmuş gibi kabul edilmesi gerektiğini ifâde etmek içindir (bkz. Ateş, IX, 150-151).
(62)Bkz. Ateş, IX, 527; Öztürk, s. 319-320. Bu âyette ölümün hayattan önce zikredilmesi, hakiki hayat ve büyük bir nimet olan âhiret hayatına ölüm vasıtasıyla ulaşıldığı içindir. Bu yüzden âyette ölüm de hayat gibi, bir nimet olarak sayılmıştır. Çünkü, kendisi vasıtasıyla nimete ulaşılan şey de nimettir (bkz. Rağıb, Tafsîlu'n-Neş'eteyn ve Tahsilu's-Saadeteyn, s. 183).
(63)Bkz. Öztürk, s.709.
(64)Şimşek, M. Said, s. 290.
(65)Bkz. Müyesser, s. 205.

30 Ölmüş bir yakınımızın arkasından veya mezarının başında sesli ağlamak günah mıdır? Bu durum ölüye azap verir mi?

Ölüye feryad figan ederek ağlamak âdeti, eskiden beri câhil insanlar arasında revaç bulmuş, yaygın hâle gelmiş bir âdettir. Mesela, eski Mısır'da eşraftan biri öldüğü zaman, bir çok kadın ve erkek, üstlerine başlarına yas alâmetleri süre­rek, bağıra çağıra sokaklarda gezerlermiş.1 Eski Türklerde ise bu ağlama merasimlerinde yüzlerini yaralayan­lar ve hatta kulaklarını kesenler bile olurmuş.2 Câhiliye devri Arapları arasında ölümünden sonra kendisi için bağıra çağıra, iyiliklerini sayarak ağlanmasını va­siyet edenler bile var. 1655-1656 ların Türkiye'sini anla­tan bir yabancı, bir cenaze vukuunda kadınların cenaze evinde toplanarak, ağıt düzüp günlerce bağıra çağıra ağladıklarını yazmaktadır.3 O günden bugüne bu çeşit ağıt yakma ve ağlama şekli çok yaygın olduğu için, İslâm'ın bu konudaki hükmünü burada zikretmenin fay­dasına inanıyoruz.

Ölüm büyük bir hadisedir. Bu hadise sebebiyle in­sanın hüzünlenmesi, kederli bir hâl alması normaldir. Hatta bu hüzün ve kederini açığa vurup sessizee ağlaması ve göz yaşı dökmesinde bir sakınca yoktur. Nitekim Pey­gamber Efendimiz (asm) de, oğlu İbrahim'in,4 kızının5 ve kızının çocuğunun6 vefatlarında ve ashaptan Sad' b. Ubâde'nin (v. 15/636) hastalığında bizzat gözlerinden yaşlar akıtarak ağlamış, kendisine ağlamayı yasak­lamış olduğu hatırlatılınca da bunun yasak olan ağlama şekli olmayıp, gözyaşı dökmekle Allah'ın azap etmeyeceğini, ancak mübarek diline işaret edip onunla azap edeceğini belirtmiş ve:

"Muhakkak ki ölü, ehlinin üzeri­ne bağırıp çağırmalarıyla azap duyar."7

buyurmuşlardır. Zira sessizce gözyaşı dökmek ve kalben mahzun olmak, ağlamaktan ziyade bir şefkat ve acımadır ki, Al­lah Teâlâ, şefkatli ve merhametli olanları sever.

Yine Peygamber Efendimiz (asm) bir cenazede kabrin kenarına oturmuş, gözyaşları toprağa damlayacak dere­cede ağlamış,8 kızı Rukiyye'nin (v. 2/624) vefatında, yanında sessizce ağlayan Fâtıma'nın gözyaşlarını kendi eliyle silmiş,9 onun bu şekilde ağlamasını yasakla­mamış ve Hz. Ömer bir cenazede ağlayan bir kadına bağırınca Hz. Ömer'e: "Bırak onu, ağlasın, muhakkak ki göz yaşarır." buyurmuş10 sessizce ağlayanın serbest bırakılmasını emretmiştir.

Bütün bu hadis-i şeriflerden çıkarılan fıkhî hü­küm, ölüye sessiz ağlamanın caiz ve mubah olduğudur ki, bunda bütün müctehidler müttefiktirler.11 Yüksek sesle ve bağırarak ağlamak ise, Hanefî ve Mâlikîlere göre haramdır. Şafi'î ve Hanbelîler, ölüye ağıt yakmaksızın ve bir şeyler sayıp dökmeksizin, yüksek sesle ağlamayı da mubah görmüşlerse de, nevha yapmak, yani câhiliyyede olduğu gibi ölünün bir takım iyiliklerini sayıp dökerek, vay benim yiğidim, arslanım, evimin direği... gibi sözlerle bağırıp ağlamak, saçını başını yol­mak: başına, yüzüne veya dizine vurmak, elbiselerini yırtmak caiz değil, haramdır.12

Bu şekilde ağlamanın haram olduğunda icma vardır. Çünkü Rasûlullah (asm) bu hareketlerin câhiliyye âdetlerinden olduğunu bildirerek13 yasaklamış,14 bu yasak fiili yapanların Ehl-i Sünnet'ten olmadıklarını15 ve tövbe etmeden öldükleri takdirde, Allah'ın -ken­dilerine katrandan bir elbise ve alevli ateşten bir gömlek giydireceğini haber vererek16 bu fiilin günahının büyüklüğüne dikkat çekmiş ve böyle yapanları lânetlemiştir.17

Hz. Ömer de dahil bir çok sahabinin rivayet ettiği, ölünün kendisine ağlayanların ağlamasından kabrinde azap duyacağını bildiren hadise18 gelince: Hz. Âişe validemiz bu hadis-i şerifi duyunca bunun,

"Hiçbir günah­kâr başkasının günahını çekmez."19

âyetine aykırı olacağını belirterek, Rasûlullah (asm)'in, bir Yahudi kabri yanından geçerken mezarın başında ağlayanlar gördü­ğünü ve onların ağladıkları kişinin, kabrinde azap gör­mekte olduğunu söylediğini,20 aile efradının ağlaması ile Allah'ın ancak kâfirin azabını artıracağını ifade etmiştir.21

Bütün müctehitler, aile efradının ve hayattakilerin yasak olan şekilde ağlamaları sebebiyle ölüye azap edil­meyeceğini, ancak eskiden Araplarda olduğu gibi ölü, böyle yapılmasını vasiyyet etmişse -ki bu şekilde vasiyyet etmek haramdır- yahut da yasak olan şekilde ağlaya­caklarını bilip de, ağlamamalarını vasiyyet etmemişse o zaman geride kalanların ağlaması sebebiyle azap oluna­cağım beyan etmişlerdir.22 Dolayısıyla ölüye ağlama­nın azap verişi, ağlamak sebebiyle değil, kendi günahı sebebiyle olmuş olur. Câhiliyye Araplarında ağlamayı vasiyyet etmek âdet olduğu için Rasûlullah (asm), bunun ölüye azap vereceğini bildirmiş olabilir.

Ümmetin yıldızları olan ashab-ı kirama baktı­ğımız zaman, onların, kendilerine sesli ağlayanları, ke­sin olarak bundan menettiklerini görüyoruz. Nitekim Hz. Ömer yaralandığı ve komaya girdiği zaman, kendi­sine seslice ağlayanlar olmuş ve Hz. Ömer ayılır ayılmaz, Rasûlullah (asm)'in hadis-i şerifini hatırlatarak böyle yap­mamalarını öğütlemiştir.23 Ebû Muse'l-Eş'ari de bir de­fasında hastalanıp hastalığı ağırlaşınca hanımı seslice ağlamaya başlamış. Hastalığının şiddeti geçtiğinde hanımına: "Sen benim, Rasûlullah (asm) in uzak olduğu her şeyden uzak olduğunu bilmiyor musun ki, Rasûlullah (asm) musibet anında sesini yükseltenlerden, saçını tıraş etti­renlerden ve üstünü başını yırtanlardan uzak olduğunu söylerdi."24 diyerek, bu durumun yasaklığını belirtmiş­tir.

Kısacası, bir yakınını ve sevdiği kişileri kaybeden­lerin eğer güçleri yetiyorsa sabretmeleri ve ağlamama­ları en iyi harekettir. Buna güç yetiremeyenlerin ise, ses­sizce ağlamaları ve gözden yaş akıtmaları da caizdir. Ama ölünün bir takım iyiliklerini ve hayatta yaptığı işlerini sayıp dökerek ve mersiyeler, ağıtlar düzerek ağlamak, kesinlikle haram ve yasaktır. Bu şekilde ağla­maktan şiddetle sakınmak gerekir.

Dipnotlar:

1) Mimarzâde M. Emnülah, a.g.e. s. 26.
2) İnan, Abdulkâdir, Hurafeler ve Menşeleri, s. 12, Ank. 1962.
3) FeanThevenot. 1655-1656 da Türkiye, s. 140, İst. 1978.
4) Buhari, Sahih.Cenâiz, 42 c. II, s. 84.
5) Buhari, Cenâiz, 32, c. II, s. 80; Cenâiz, 70 c. II.s. 93; A. b. Hanbel.c. III.s. 126.
6) Buhari, Cenâiz, 32, c. II. s. 80; İbn Mâce, Sünen, Cenâiz, 53, c. I, s. 506.
8) Buhari, Cenâiz, 43, c.II, s. 85; Müslim, Sahih, Cenâiz, 6, c. H, s. 636.
9) lbn Mâce, Sünen, Zühd, 19, c. II. s. 1403.
10) Ahmed b.Hanbel, Müsned. c. I, s. 335.
11) lbn Mâce. Sünen, Cenâiz, 53, c. I. s. 505.
12) el-Ceziri, a.g.e. c I, s. 533.
13) el.-Ceziri, ag.e. c. I, s. 533; Tahtavi. a.g.e. s. 501.
14) bk. Müslim, Sahih. Cenâiz, 10, c.II, s. 644; lbn Mâce. Sünen, Cenâiz, 51, c. I. s. 503-504; el-Azizi Ali b.Ahmed, es-Sirâcu'l-Münir, c. I. s. 177. Mısır, 1325.
15) bk. lbn Mâce, Sünen, Cenâiz, 51, c. I, s. 503; Cenâiz. 53, c. I, s. 507.
16) bk. Buhari, Sahih, Cenâiz, 34, c. II, s. 82; Cenâiz,36,37,c.II,s.83; lbn Mâce, Sünen, Cenâiz, 52, c. I, s. 504; Hasan el-Hasan el-Idvi, a.g.e s. 24, Mısır, 1316 h.
17) Müslim, Sahih.Cenâiz, 10, c. II, s. 644; lbn Mâce, Sünen, Cenâiz, 51, c. I, s. 503-504; en-Nahlâvi, Halil b. Abdulkâdir eş-Şeybânied-Dürerü'l-Mübâhe... s 132, Dimaşk 1966.
18) lbn Mâce, Sünen. Cenâiz, 52, I/505; Hasan el-Idvi, age s. 24, Mısır 1316 h.
19) 
En'am, 6/164.
20) bk. Buhari, Sahih, Cenâiz, 33, c. II, s. 81-82; Müslim, Sa­hih. Cenâiz,9. c. II, s. 639; Tirmizi, Sünen Cenâiz, 23 c. II, s. 235; lbn Mâce Sünen. Cenâiz, 54, c. I, s. 508; A b. Hanbel, Müsned, c. I, s.47-50; Muhammed b. ismail, Sübülüs-Selâm. c. I. s. 204.
21) Buhari. Sahih. Cenâiz, 32, c. II, s. 81; Müslim, Sahih, Cenâiz, 9. c. II, s. 643; A. b. Hanbel.Müsned c. VI. s. 79, 281.
22) Müslim, Sahih, Cenâiz, 9, c. II, s. 641.
23) el-Cezlri, a.g.e. c. I, s. 534; Müslim, Sahih, c. II. s. 638, dn
24) Müslim.Sahih.Cenâiz, 9 . c. II.s. 638-640.

31 Mezarlık Ziyareti

Kabirler, insana ölümü ve ahireti hatırlatır. Bunun içindir ki, Efendimiz (s.a.v), daha önce, cahiliyye devrinden yeni çıkan Müslümanların bir takım bâtıl inanç ve âdetleri hatırlamalarını ve hataya düşmelerini önlemek için yasakladığı kabir ziyaretlerini "Sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim; artık şimdi onları ziyaret ediniz, çünkü bu size ahireti hatırlatır." hadisleriyle, yeniden tavsiye ve emir buyurmuşlardır.

Mevzumuzla alakalı olarak Müslim'de Ebu Hureyre'den rivayet edilen diğer bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır:

"Resulullah (s.a.v), anasının kabrini ziyaret etti, kendisi ağladı, çevresindekileri de ağlattı. Sonra şöyle buyurdu: "Rabbimden anam için istiğfar etmeyi istedim, izin vermedi. Kabrini ziyarete izin istedim, verdi. Kabirleri ziyaret edin, zira bu size ölümü hatırlatır."

İbret almak, Allah'ı hatırlamak için erkeklerin kabir ziyareti cumhura göre menduptur. Kadınların kabir ziyaretine gitmeleri ise mekruhtur. Fakat, gayri meşrû davranışlarda bulunmadıkları takdirde, onlar için de caiz olduğu cumhurun görüşüdür.

Kabir ziyaretinden üç türlü fayda hasıl olmaktadır:

1. Ziyaret eden ölümü ve ahireti hatırlar.

2. Salih kişilerin kabirlerinin ziyareti, ruhlara inşirah verir.

3. Ziyaret, zaman zaman bundan haberdar olan ölülere ünsiyet bahşettiği gibi, ziyaret vesilesiyle edilen dualar ve okunan ayetlerden istifade etmelerini de sağlar.

Kadınların kabir ziyaretlerinin caiz olup olmadığı konusunda ihtilâf edilmiştir. Ancak Hz. Aişe ve Hz. Fatıma (r. anhuma)'nın kabirleri ziyaret ettikleri göz önünde bulundurularak, meşru dairede olmak kaydıyla ziyaretlerinde sakınca olmadığı ve onların da ibret alma ihtiyacında oldukları düşünülebilir.

Ölüler, kendilerini ziyaret edenlerden haberdar olurlar mı?

Bedir Savaşı'nda harbin sonunda Kureyş'den ölenler bir kuyuya dolduruldu. Allah Resulü (asv) onlara hitap ederek: "Ey filan oğlu filan ve falan oğlu falan! Allah ve Resulünün size va'd ettiklerini gerçek buldunuz mu? Ben Allah'ın bana va'd ettiğini gerçek buldum." dedi. Hz. Ömer (ra): "Ey Allah'ın Resulü! Ruhsuz cesetlere nasıl hitab ediyorsunuz?" diye sorunca, Peygamberimiz (asv): "Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyamazsınız. Şu kadar var ki, onlar cevap veremezler." buyurdu.

Peygamber Efendimiz (asv) bir kabrin yanından geçerken yanındakilere "Selam size ey mü'minler yurdunun sakinleri!" diyerek selam vermelerini emir buyurmuşlardır. Selam anlayana verileceğine göre ölüler kendilerini ziyaret edenleri tanıyorlar demektir. Müdakkik alimlerden birisi olarak tanınan İbn Kayyım el-Cevziyye, ölülerin özellikle Cuma ve Cumartesi günleri ziyaret edip dua edenlerden ve çocuklarının güzel davranışlarından duydukları sevinci nakleder.

Kişi kabrin başında kolayına gelen Kur'an ayetlerinden okur. Kabirde Kur'an okunması sünnettir. Çünkü Kur'an okumanın sevabı orada olanlara ulaşır. Ölü de hazır olan gibidir. Onun hakkında da Allah'ın rahmeti umulur. Kur'an okumanın peşinden kabulünü umarak ölüye dua edilir. Çünkü dua ölüye fayda verir. Kıraatin peşinden yapılan dua kabul olunmaya daha yakındır.

Kabri ziyaret eden kimsenin Yâsin suresini okuması müstehaptır. Çünkü Hz. Enes'ten rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Her kim kabristana girer de Yâsin'i okur ve sevabını ölülere bağışlarsa, o gün Allah Teâlâ onların azabını hafifletir. Kendisinin de bu kabristandaki ölüler sayısınca sevabı olur."

Yine Hz. peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Ölülerinize Yâsin suresini okuyun."

Bir kısım Hanefîler, bu hadise dayanarak "Kişi amelinin sevabını bir başkasına bağışlayabilir, ameli -kıraat, namaz, oruç, sadaka veya hac- hangi çeşitten olursa olsun fark etmez." diye hükmetmişlerdir.

Kabir ziyareti yapılırken ölünün yüzüne doğru dönülerek selam verilmeli ve dua edilmelidir. Bu esnada kabri öpmekten, yüzünü gözünü sürmekten ve etrafında dönmek (tavaf) den sakınılmalıdır. Çünkü bu gibi davranışlar bid'attır ve dinde yeri yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ölü adına yapılan hayırların ve okunan surelerin ölüye fayda vereceğini ayet ve hadislerle açıklar mısınız?

32 Günahkar müminlerin cehennemde bir süre kaldıktan sonra çıkacaklarına dair ayet var mıdır?

Hud Suresi, Ayet 105 -108:

105. 0 gün geldiğinde Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu.

106. Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onlar her nefeste acıdan inleyip feryat ederler.

107. Rabbinin dilediği hariç onlar, gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır. Rabbin gerçekten istediğini yapar.

108. Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar da orada bir lütuf olarak ebedî kalacaklardır.

İlgili Ayetlerin Açıklaması:

Bu âyetler, 103. âyetin "O gün bütün insanların bir araya toplandığı gündür" mealindeki bölümünü açıklayıcı mahiyette olup mahşerde toplanacak olan insanların dünyadaki iman ve amellerine göre oradaki durumlarının ne olacağını, varıp kalacakları yerleri haber vererek o günün dehşetini tasvir etmektedir. Âyetlerin, putperest kavimlerin kıssalarının ardından gelmiş olması dikkate alındığında 105. âyetin putların Allah katında kendileri için şefaatçi olacağına inanan kimselere hitap ettiği anlaşılırsa da âyette genel olarak şefaatçilere güvenip de günahtan sakınmayan kimselerin uyarıldığını söylemek daha uygun olur. Zira o yüce mahkemede Allah'ın izni olmadan ne peygamber, ne evliya, ne melek ne de başka bir güç şefaat edip söz söyleyebilir. (Tâhâ, 20/109; Nebe' 78/38) İnsanlar, dünyadaki iman ve amellerine göre âhirette bedbahtlar ve mutlular olmak üzere iki gruba ayrılacaklardır. 106. âyette dünyada inkarcılıkta ısrar eden bedbahtların âhirette cehennem ateşiyle cezalandırılacakları, 108. âyette ise mutluların yani müminlerin cennet nimetleriyle ödüllendirilecekleri ifade edilmiştir.

107. âyette geçen ve "gökler ve yer durdukça" şeklinde çevirileri ifadeyi müfessirler iki şekilde yorumlamışlardır:

a) Bu cümle Arap dilinde mecazi anlamda sonsuzluğu ifade etmek için kullanılır. Buna göre âyet bedbahtların cehennemde ebedî olarak kalacaklarını göstermektedir.

b) "Âhiretteki gökler ve yer durdukça" demektir. Âhiret sonsuz olduğuna göre bedbahtlar da cehennemde sonsuz olarak kalacaklardır. (Ahiretteki gökler ve yer için bk. İbrahim 14/48)

"Rabbinin dilediği hariç" istisnası ile ilgili olarak da müfessirler farklı yorumlarda bulunmuşlardır.

a) "Allah dilediği takdirde bu ebedîliği bir süre sonra sona erdirecek" demektir. Bu durum cehennemin de sonlu olacağını hatıra getirmektedir.

b) Allah dilediği kimseleri orada ebedî kalmaktan kurtaracaktır. Bu da bazı müşrik ve inkarcıların cehennemde ebedî kalmaktan kurtulacağı ihtimalini hatıra getirmektedir. (krş. En'âm, 6/128) Şüphesiz ki Allah istediğini yapma gücüne sahiptir; O'nun için hiçbir engel söz konusu değildir; ancak müşrik ve inkarcıları affetmeyeceğini, bunların ebedî olarak cehennemde kalacağını açıkça bildirmiştir. (Nisa, 4/14,116)

c) Başka bir yoruma göre ise bedbahtlar, günahkâr müminler ve inkarcılar olmak üzere ikiye ayrılır. Bu istisna müşrik ve inkarcıları değil günahkâr müminleri ifade eder. Bunlar belli bir süre cehennemde kaldıktan sonra yüce Allah bunları oradan çıkartıp cennete yerleştirecek, inkarcı bedbahtlar ise ebedî olarak cehennemde kalacaklardır. Bu yorum daha tutarlı görünmektedir. Çünkü müminlerin ebedî olarak cennette, inkarcıların ise ebedî olarak cehennemde kalacaklarını açıkça İfade eden âyetler vardır. (bk, Mâide 5/119; Cin 72/23; bu istisna ile ilgili diğer görüşler için bk. Şevkânî, II, 500)

Mutlu olanlara gelince bunlar da sonsuz olarak cennette yaşayacaklardır, "Rabbinin dilediği hariç" istisnası bunlar hakkında da mevcuttur; ancak âyetin son cümlesi cennet nimetlerinin kesintisiz olduğunu ve cennete girenlerin oradan çıkarılmayacağını göstermektedir. Bu takdirde istisnanın anlamı nedir?

İbn Âşûr'a göre bu istisna iki anlamda yorumlanabilir:

1. Tövbe etmeden âhirete giden müminler bir süre cehennemde kaldıktan sonra Allah merhameti gereği onları bir sebep ve hikmetle affeder ve cennete koyar. Bunlara "cennetteki cehennemlikler" denilir.

2. Bu istisnadan maksat Allah'ın lütuf ve rahmetinin bir tecellisi olan nimetlerin "ödenmesi gereken şeyler" şeklinde anlaşılmasını önlemektir.

Bazı müfessirlerse bu istisnayı, "Allah onlara başka bir mükâfat bahşetmeyi istemedikçe" şeklinde yorumlamışlardır. "Allah insanın önünde yeni bir sahne, daha yüksek bir evre açmadıkça (cennette sonsuz olarak kalacaklardır)" şeklinde yorumlayanlar da vardır. (Esed, 447; bk Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu, ilgili ayetlerin tefsiri)

İlave bilgiler için tıklayınız:

Cehennemden çıkış var mıdır?

Meryem Suresi 71. ayetteki "... içinizden oraya girmeyen kalmayacak..." ifadesi hakkında...

Kur'an-ı Kerim'in yeterliliği, Sünnet olmadan din olur mu, bir Müslüman Hz. Peygambere (asv) uymak zorunda mıdır?

Cehenneme giren Müslümanların, cezasını çektikten sonra cennete gireceği bir ayette açıkça belirtilmiş midir?

33 Ölüm sonrası hayatı anlatır mısınız?

Ölüm, ruhun bedenden ayrılma olayıdır. Ölen ruh değil, bedendir. İnsan ise asıl olarak ruh demektir. Beden onun hanesi yahut elbisesi hükmündedir. Elbisenin değişmesiyle, yahut parçalanması, yok almasıyla kişinin varlığına bir zarar gelmez.

Bu dünya hayatında bize bu bedeni giydiren ve kainatla olan münasebetimizi böylece kuran Rabbimiz, bizi bu alemden göç ettirdiğinde ruhumuzu bu elbiseden ayırmakta, bu binadan çıkarmaktadır. Berzah dediğimiz kabir hayatından sonra, insanlar ebedi bir hayat için yeniden diriltildiklerinde, yani ruhlara o aleme uygun bedenler verilecektir. Ölüm yokluk değildir; hiçlik değildir.

Bu konuda Nur Külliyatından şu hikmet dersini aktarmak isteriz:

"İnsan-ı mümine nur-u iman ile gösterir ki: Mevt, idam değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil; nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana çıkmak ve müziç dağdağa-i hayat-ı cismaniyeden âlem-i rahata ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlukatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahmana gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir." (Sözler, 204)

"Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir inidam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i Ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır." (Mektubat, 226)

"Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünki en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i sanat olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi, hayat kadar mahluk ve muntazamdır."

"Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe olduğundan; "o mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk" denilir."

"İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, Âlem-i Berzahta, elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir." (Mektubat, 8)

34 Kabir azabı ve nimetinin olduğuyla ilgili ayet ve hadis var mıdır?

Ehlisünnet ve cemaatin akidesine göre,  kabirde insanlar Nekir ve Münker adında iki melek tarafından sorguya çekileceklerdir.

"Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur."(bk. Tirmizî, Kıyamet, 26; el-Akidetu’t-Tahaviye,1/169; Ahmed b. Hanbel, el-Akide, s.64-76; el-lalekâî,  İtikadu ehli’s-sünne, 1/156, 158, 166-Şamile).

İslam alimlerine göre, aşağıdaki ayetler ve hadisler kabir azabına işaret etmektedir:

 Konuyla ilgili ayetler:

a. “Onlar (Firavun ve taraftarları) sabah, akşam ateşin karşısına getirilirler. Kıyâmetin kopacağı gün de 'Firavun ailesini en şiddetli azaba sokun!' denilir.”(Mümin, 40/46).

Bu ayet, firavun ve ona taraftar olanların iki yerde azaba tabi tutulacağını göstermektedir.

Birincisi, kıyamet gelmeden önceki azap. Hiç kuşkusuz bu kabir azabıdır, çünkü dünya ile ahiret arasında berzah / kabirden başka bir yer yoktur.

İkincisi, kıyamet koptuktan sonraki en şiddetli azaptır ki, cehennemin azabından başkası değildir.

b. “Allah’a karşı yalan uyduranlardan veya kendisine bir şey vahiy edilmediği halde; 'Bana vahiy olundu.' diyen kimse ile 'Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim.' diyenden daha zâlim kim olabilir? Ölümün şiddetli sıkıntıları içinde bulunurken ve melekler ellerini uzatarak; 'Haydi ruhlarınızı çıkartıp teslim edin, bugün Allah’a karşı haksız yere söylediklerinizden, O’nun âyetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü, alçaltıcı azâbıyla cezalandırılacaksınız.' derken o zâlimlerin hâlini bir görsen!”(Enam, 6/93).

Buharî’ye göre ayette geçen ve bizim “alçaltıcı azâp” diye tercüme ettiğimiz “azabe’l-hun”, kavramı aynı zamanda “hafif azap” demektir; bu ise şiddetli olan cehennem azabından önce kabirde olacak bir azap olduğunu göstermektedir.(bk. Buharî, Cenaiz, 87).

 c. “Biz o münafıkları iki kez cezaya çarptıracağız. (İlk cezadan) sonra müthiş bir azaba uğratılacaklardır.”(Tevbe, 9/101). Demek ki, ilk azap kabirde olur.

İmam Buharî bu üç ayeti kabir sorgusu ve azabı için delil olarak zikretmiştir.(bk. Buharî, Cenaiz, 87).

d. Abdullah b. Abbas’a göre,

“Muhakkak ki o zalimlere bundan başka azap da vardır.”(Tur, 52/47)

mealindeki ayette de kabir azabına işaret edilmektedir.[bk. Beyhakî, İsbatu azabi’l-kabr (kabir azabının ispatı), 1/63]

Kabir hayatını gösteren bazı hadisler:

Aşağıdaki hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere, Rabbimiz ve Peygamberimiz (asm) ile ilgili ilk sorgulama kabirde başlayacaktır. Ve bu sorgulamanın sonucuna göre;

“Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukur olacaktır.”(bk. Tirmizî, Kıyamet, 26).

a.  “Ölü kabre konduktan sonra, Münker ve Nekir adında iki melek gelip Peygamber Efendimizi (asv)kastederek ‘Bu adam hakkında ne düşünüyorsunuz?’ diye sorarlar. Mümin kimse daha önce/ dünyada iken dediği gibi der: ‘O Allah’ın kulu ve resulüdür. Ben şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve resulüdür.’ Melekler; ‘Senin böyle diyeceğini biliyorduk’ derler ve kabrini genişletip aydınlatırlar. Münafık -ve kâfir- kimse ise, bu soruya ‘Bilmiyorum’ diye cevap verir. Melekler  ona da ‘Senin böyle diyeceğini biliyorduk’ derler. Yere denilir, o da adamın kaburgalarını iç içe geçirecek şekilde onu sıkar ve kıyamete kadar orada azap çeker.”(Buharî, Cenaiz, 87; Tirmizî, Cenaiz, 70; -hadis meali özet olarak Tirmizi’den alınmıştır).

b. Ölünün defninden sonra ölüye telkin vermenin müstahap olduğuna dair rivayetler vardır. Telkinlerin başında Allah’ın rububiyeti gelir: Ölüye hitaben:

“De ki: Rabbim Allah’tır, Dinim İslam’dır, Peygamberim Muhammed (a.s.m)’dir.”(Neylu’l-Evtar, IV/89).

c. Bera b. Azib anlatıyor: Hz. Peygamber (asm) buyurdu ki;

“  ‘Allah iman edenleri hem dünyada hem ahirette o sabit söz üzerinde sağlam bir şekilde tutar.'(İbrahim, 14/27) ayeti kabir sorgusu ile ilgili olarak nazil olmuştur. Ona denilir ki; ‘Rabbin kim?’ o da ‘Rabbim Allah’tır, dinim Muhammed (a.s.m)'in dinidir.’ İşte ‘Allah iman edenleri hem dünyada hem ahirette o sabit söz üzerinde sağlam bir şekilde tutar.’ ayeti bu sağlam söze işaret etmektedir.”(Müslim, Cennet, 73; Nesâî, Cenaiz, 114; Tirmizî, Tefsir, 14).

d. Tirmizî, İbn Mace ve Hakim’in rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte ise şöyle bildirilmiştir:

“Kabir, ahiret menzillerinden ilk menzildir. Eğer kişi ondan kurtulursa, artık ondan sonrası daha da kolay olur. Eğer ondan kurtulmazsa, ondan sonrası daha da sıkıntılı olur."(bk. Kenzu’l-Ummal, h. No: 42504).

e. Mülk Suresi: onu okuyana şefaat eder, onu kabir azabından kurtarır (bk. Mecmau’z-Zevaid, 7/128; Suyutî, İtkan, II/194-198).

İlave bilgiler için tıklayınız:

Günahkârların kabirdeki hali nasıldır?
Kabir azabının çeşitleri ...
Ölen kimse dünya hayatıyla irtibat kurabilir mi?

35 Vildan ne demektir? Vefat eden müşriklerin çocuklarının cennette hizmetçi olmasını nasıl anlamalıyız? Büluga ermeden vefat eden çocuklar masum degiller mi, niye hizmetçi oluyorlar acaba?

1. Kur’an-ı Kerim'de geçen VİLDAN kelimesi hangi manada kullanılmıştır? ĞILMAN'dan farkı nedir?

“Cennetliklerin etrafında, ebedî kılınmış vildân (çocuklar) dolaşıp hizmet ederler.” (Vâkıa, 56/17)

“Etraflarında, ebedî kılınmış vildân (çocuklar) hizmet için dolaşır durur. Onları gördüğünde, etrafa saçılmış inciler sanırsın.” (İnsân, 76/19)

âyetlerinde geçen vildân kelimesi, çocuk doğurma ve çocuk sahibi olma manalarına delalet eden v-l-d kökünden gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de bu kökten gelen pek çok fiil ve isim1 kullanılmıştır. Bunlardan biri olan vildân, velîd’in çoğulu olup2 mevlud (doğurulmuş) manasındadır. Fakat, mevlud olmalarından sarf-ı nazarla (ana-babalarına nisbeti düşünülmeksizin) küçük çocuklar için kullanılır olmuştur.3 Velid’in ise, doğumu yaklaşmış çocuk için kullanıldığı söylense de4 bebek manasına geldiği daha açıktır. Çünkü âyette Hz. Musa (as)’ın bebeklik dönemi için kullanılmıştır.5 Bu kelime hem kız hem de erkek çocukları için kullanılır. Lügatlerde velid’e, sonraki dönemlerde bu kelimeye izafe edilmiş ikinci ve üçüncü mana olarak köle ve genç hizmetçi manaları da verilmiştir.6 Vildân kelimesi, ele alacağımız iki âyet dışında, üçü Nisâ (75, 98, 127. âyetler), biri Müzzemmil (17. âyet) sûrelerinde olmak üzere dört âyette daha geçmektedir. Müfred şekli olan velid ise bir âyette (Şuarâ, 18) geçmektedir.

Nisâ sûresindeki üç âyetten ilk ikisinde vildân kelimesi mustaz’aflar (Mekke’de zor durumda bulunan hicret edememiş Müslümanlar / mustaz’afine mine’r-ricali ve’n-nisai ve’l-vildân) içinde, üçüncüsünde de yine yetim kadınların yanında çaresiz çocuklar manasında (el-müstaz’afine mine’l-vildân) üçüncü grup olarak zikredilir.7

Müzzemmil sûresinde ise kıyametin dehşeti anlatılırken zikredilir:

“İnkâr ettiğiniz takdirde, çocukları (vildân) ihtiyarlatan bir günden nasıl korunacaksınız!?” (Müzzemmil, 73/17).

Vâkıa, 17 ve İnsân, 19. âyetlerdeki vildân kelimesine verilen manalara göz attığımızda ise şunları görüyoruz: Çocuklar, cennet çocukları, evladlar, gencecik uşaklar, gençler, civanlar, delikanlılar, hizmetçiler, genç hizmetçiler, genç nedimler, gençlikler.

Görüldüğü gibi bu âyet hakkında da benzer meâller söz konusudur. Bu meâller içinde bizce en isabetli olanları "çocuklar" veya "cennet çocukları" ifadeleridir. Çünkü vildân kelimesinin çocuklar manasına delaleti açıktır. Özetle, vildân’ın manasının çocuklar olduğu hususunda ihtilaf söz konusu değildir. Ğılmân kelimesi erkek çocuklar için kullanıldığı, ğılmânun lehum ifadesi malikiyet manasında alınarak, “onlara ait olan ğılmân” manasını ihtiva ettiği ve hadislerde de cennetliklerin çok sayıda hizmetçileri olacağı bildirildiği için, bu çocukların cennette hizmet için yaratılmış oldukları düşünülebilir. Vildân ise, hem erkek hem de kız çocuklarını kapsadığı ve kelime kök itibariyle doğumu çağrıştırdığı için, bu çocukların cennetliklerin dünyada buluğ çağına ermeden vefat eden ve bunlara ilaveten bazı hadis-i şeriflerde dile getirilen, arzu ettikleri takdirde bir hamilelik sıkıntısı olmadan cennetlikler için yaratılan kendi çocukları olabilir…8 Bu durumda dünya hayatında çocukları olmasa da, bütün cennetliklerin, cennette diledikleri kadar çocuk sahibi olmaları söz konusudur.

Cennetlikler dünyadaki yaşlarına bakılmaksızın gençler sûretinde inşa olunacakları gibi, cennetlik çocuklar da, vefat yaşları ne olursa olsun çocukluğun en güzel çağında ana-babalarına ebedî bir eğlence, sürur kaynağı ve göz aydınlığı olmak üzere yeniden inşa edileceklerdir.9 Dünya hayatındaki en büyük manevî zevklerden birisi hiç şüphesiz sevimli, neşeli küçük çocuklardır. Bu durum, cennet hayatının en güzel yönlerinden birisinin bu çocuklar olacağına işaret etmektedir.

2. Cennet hizmetçilerinin, çocuklar manasındaki ğılmân kelimesiyle ifade edilmesindeki hikmet nedir?

Cennetliklerin eşleriyle beraber olacakları ortamlarda gençlerin yerine çocuk görünümlü hizmetçiler bulunması daha uygundur. Çocukların hizmeti daha rahatlatıcıdır. Çocukların hizmet için daha hareketli, enerjik oldukları da bir gerçektir. Ayrıca cennette yorulma olmayacağı, keza bütün işler zevkle yapılacağı için bu hizmet onlara asla ağır gelmeyecek, aksine bu işten büyük bir lezzet alacaklardır denilebilir. Ğılmân ifadesinin, mahiyetleri bizce meçhul olan bu hizmetçilerin bizim anlayış seviyemize uygun hale getirilmiş bir hitap şekli olduğu düşünülebilir… Dolayısıyla bu hizmetçilerin ğılmân (çocuklar) olarak isimlendirilmesi onların tamamen farklı bir mahiyet ve keyfiyette, erkek veya kadınlıktan, cinsiyet ve cinselliği çağrıştıran şeylerden, tamamen uzak bir görünüm ve tabiatte, sûret ve sirette yaratıldığına işaret sayılabilir. Bizce cennetliklerin içecek kaplarının billur-gümüş (kavarira min fıdda) olarak tavsif edilmeleri, bu kapların çok farklı bir keyfiyette olduğuna delalet ettiği gibi, bu kelime (ğılmân) da, hizmetçilerin yaş ve cinsiyetinden çok, onların masumiyetini, çocuk görünümlü olduklarını, ama güç ve kuvvetçe hizmet için son derece elverişli kimseler olduklarını ifade etmektedir. İbn Abbas’ın,

“Cennette dünyadaki şeylerin ancak isimleri vardır.” (yani mahiyetleri çok daha farklı ve üstün niteliktedir)

sözü de bu kanaatimizi desteklemektedir.

3. Vildan, eğer cennette dünyadan giden ergenliğe ulaşmadan ölen çocuklar ise, bunların anne babalarına hizmetçi yapılmaları nasıl açıklanabilir?

Âyetlerde, vildân’ın da cennetliklere hizmet ettiğinin belirtilmesinden hareketle, -vildân’ın cennetliklerin çocukları sayıldığı takdirde- bu durumun hizmet etmekle bağdaşmayacağı söylenebilir. Bizce, bu çocukların ana-babalarına hizmeti ihtiyaçtan kaynaklanan bir durum olmayıp, nimetlerin onların eliyle sunulmasında ayrı bir tat ve güzellik olduğu içindir. Hizmetçi kelimesinin zihinlerde çağrıştırdığı mana ile bu çocukların hizmeti arasında önemli farklar olduğu kanaatindeyiz. Bu çocukların hizmeti sıradan bir hizmetçilik değil anne ve babalarına olan sevgi ve düşkünlüklerini göstermeye yönelik bir hizmettir.

Bu durum hizmetten çok, bir nevi lezzettir. Bu hizmetle hem kendileri büyük bir zevk almaktadırlar, hem de anne ve babaları. Hareketsiz bir çocuğa karşın hareketli, enerjik çocuk daha sevimlidir. Çocukların hareketliliği, anne ve babalarının etraflarında dönüp durmaları, sağa sola koşuşmaları onların güzelliğine ve sevimli olmalarına ayrı bir güzellik katar. Nitekim, İnsân, 19. âyette bu hizmetçi çocukların "etrafa saçılmış incilere benzetilmesi", onların çokluğunu, meclis ve evlerde sürekli bir faaliyet, hareket ve çeşitli hizmetler içinde olduklarını ve keza renklerinin saflığını ve güzelliklerini ifade etmektedir. İncilerin dizili oldukları ipten sıyrılarak etrafa saçılmasıyla parıltılarının birbirine yansıması sebebiyle ayrı bir güzelliği, gönle hoş gelen, sürur veren ayrı bir özelliği vardır. Bilhassa altın veya ipek sergi üzerine saçılırsa çok daha güzel bir görünüm arz ederler. Sedefinden yeni çıkarılarak etrafa saçılan henüz el değmemiş, üzerine toz konmamış yaş ve taze olan incilerin sürur veren ayrı bir güzelliği vardır. 10

Bu açıklmalara göre cennetlik çocukların hizmetçi olması, dünya hizmeti olarak değil, cennetin güzellikleri olarak değerlendirilmeldiir. Bu durum cennet çocukları için bir eziyet değil, büyük bir lezzet ve nimettir. Aynı güzellikler buluğ çağına ermeden ölen kafir çocukları için de geçerlidir, denilebilir.

Dipnotlar:

1. velede, yelidu, elidu, vulide, yuled; veled, evlad, valid, valide, valideyn, velid, mevlud, vildan.
2. Maverdî, V, 450; Râzî, XXIX, 131
3. Râzî, XXIX, 131
4. Bursevî, X, 273
5. Şuarâ, 18
6. bk. Kuraşî, Kamus-i Kur’ân (veled maddesi), el-Mu’cemu’l-Vasit (veled maddesi)

7. Mehmet Çakır, Kur’ân-ı Kerim ve Türkçesi isimli meâlinde Nisa, 127. ayete “Kur’ân’da çaresiz erkek çocuklar için de fetvalar var…” şeklinde mana vermiş, ayetteki vildan’a erkek çocuklar manası vermiştir. Bu eserin tenkidini yapan Akdemir’in de belirttiği gibi, (bk. Hikmet Akdemir, “Kur’ân-ı Kerim ve Türkçesi” adlı Çeviriye Dair Bazı Değerlendirmeler” Marife, yıl: 5, sayı:2, s. 91) ayetteki vildan kelimesi tağlib yoluyla kız çocuklarını da içine almaktadır . Dolayısıyla vildanı mutlak manada çocuklar olarak çevirmek daha doğrudur.

8. Müfessirlerin ve İslam alimlerinin büyük çoğunluğuna göre cennette tenasül (çoğalma) yoktur. Ancak bazı rivayetlere göre dünya hayatındakinden farklı bir surette çocuk sahibi olma söz konusudur. Ebu Saidi’l-Hudrî’den nakledilen bir rivayete göre, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Cennette mü’min, çocuk arzu ettiğinde, hamli, doğumu ve yaş alması bir anda oluverir.” (Tirmizî, Cenne, 23; İbn Mâce, Zühd, 39; Dârimî, Rikak, 11; İbn Hanbel, III, 9). Bazılarına göre, cennette cinsel hayat vardır, ancak bunun sonucunda çocuk olmaz. Mücahid, Tavus ve İbrahim en-Nehai bu kanaattedirler. Nitekim Ebu Rezin el-Ukaylî Peygamberimizden şöyle rivayet etmiştir: “Cennette cennet ehlinin çocukları olmaz.” İshak b. İbrahim ve başkaları ise, yukarıdaki hadiste belirtildiği gibi, Cennette mümin, çocuk arzu ettiğinde istediği gibi, bir anda oluverir, ancak arzu etmez demişlerdir (Şa’ranî, Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî, s. 104). Burada, “ancak arzu etmezler” kaydının hadisin devamı değil de, Peygamberimizin ifadesini nakleden İshak b. İbrahim ve başkalarına ait olduğu anlaşılıyor. Aksi takdirde böyle bir ifadenin (hadisin) hiçbir manası olmaz. Olmayacak bir şeyi olacakmış gibi teferruatlı bir şekilde anlatıp ardından böyle bir şeyin olmayacağını söylemenin abes bir ifade olacağı açıktır. Çünkü mana öyle olsaydı, hamli, doğumu ve yaş alması kayıtlarına yer verilmez sadece “istense olurdu” gibi bir ifade kullanılırdı. Ayrıca, eğer manasındaki in edatı yerine, kat’iyet ifade eden iza edatının kullanılmış olması da arzu edilenin olacağını göstermektedir. Dolayısıyla bizce böyle bir değerlendirme, cennet ehlinin çocukları olmayacağına dair rivayet esas alınarak yapılmış tekellüflü bir tevildir. Bu konudaki rivayetler şöyle cem edilebilir: Cennet bildiğimiz manada hamilelik vs. yoluyla bir tenasül yeri değildir. Dünyadaki gibi çocuk sahibi olma yoktur. Ancak istendiğinde bir anda çocuk sahibi olunabilir...

9. Cennet çocuklarının farklı yaşlarda inşa edilmeleri de mümkündür. Çünkü çocukluğun her bir evresinin ayrı bir güzelliği ve tatlılığı vardır. Cennet çocukları için vildan ve ğılman kelimelerinin kullanılmasında bu duruma işaret edildiği de düşünülebilir. Böylece vildan’ın küçük ğılman ise daha genç çocuklar için kullanılmış olması muhtemeldir.

10. Taberî, XII, 370; Maverdî, VI, 171; Zemahşerî, IV, 119; İbnu’l-Cevzî, VII, 219; VIII, 149; Kurtubî, XIX, 93; İbn Kesir, IV, 487; İbn Kayyım, Hadi’l-Ervah, s. 309; Bursevî, IX, 196; X, 273; Alûsî, XXVII, 34; XXIX, 161. Maverdî, bu teşbihin çocukların çokluğunu ifade ettiğine dair görüşün Katade; renklerinin saflığını, görünüşlerinin hoşluğunu ifade ettiğine dair görüşün ise Süfyan-ı Sevri’ye ait olduğunu belirtir (a.y).

36 "Öldükten sonra dirilme"ye inanmanın dünya hayatı yönünden faydaları nelerdir ?

Ahiret'e, öldükten sonra tekrar dirilip dünyada işlenen amellerden hesaba çekileceğine, cennet ve cehenneme inanmanın bu dünya hayatında pek çok tezâhürleri, fayda ve netîceleri vardır.

Ahirete imân insan hayatının her safhasında, çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık devrelerinde, âile, cemiyet, millet ve devlet hayatında kendini hissettirir, etkisi en küçük müesseseden en büyük müesselere kadar uzanır...

Kardeşi vefat etmiş küçük bir çocuğa "kardeşin cennete gitti. Orada kuşlar gibi her tarafa gidip eğleniyor" demek o çocuğu ne derece tesellî eder açıktır.

Gençleri gençlik hevesâtından ve taşkın davranışlardan engelleyen, dizginleyen en tesirli mani de âhiret'e imân ve cehennem korkusudur.(1)

Kabristana göç etmeye yaklaşmış, bir ayağı çukurda olan ihtiyarları hayata bağlayan, onları bunalımlardan ve gençlik günlerindeki lezzetlerinin ellerinden gitmesinden kaynaklanan üzüntülerinden kurtaracak tek tesellî kaynağı, kabrin arkasında kendilerini bekleyen ebedî gençlik ve saadete olan imânlarıdır.(2)

Hastaları, sakatları, müşkil durumda kalmış, zulme marûz kalmış insanları gerçek manâda tesellî edecek şey de, âhirette görecekleri ecir ve mükâfata inanmalarıdır. Ölmek üzere olan bir hastayı tesellî edecek tek şey âhirete imândır.

Aile efradını, dost ve arkadaşları, hısım ve akrabayı birbirlerine daha sıkı bağlayıp kenetleyen şey, bu beraberliklerinin âhiret hayatında da ebedî olarak devam edeceğine olan inançtır. Ölen yakınlara, aramızdan ayrılan dost ve ahbaba karşı duyulan hüzün ve hasretin tek tesellî kaynağı, ebedî âleme imân etmektir.

İnsanı iyilikler yapmaya, cömertliğe, yardımlaşmaya teşvîk eden, kötü huy ve davranışlardan uzaklaştıran en önemli âmil, âhiret'e imândır.(3)

Başkalarının hakkına riâyet etmek, kimsenin hakkını yememek, aldatmamak ancak âhirete imân eden insanlarda kâmil manâda görülür. İnsanı dini, milleti ve devleti uğrunda fedâkarlığa sevkeden, şehîd olmayı arzu ettiren sebep, âhiret'e imândır.

İnsanın hayatına her yönüyle ufuk açan, geçmiş ve gelecekle irtibatını pekiştiren, hayatına hayat katan şey âhiret'e imândır.(4) Ahiret'e imânın ferde âileye, cemiyete, millete ve devlete kazandırdığı faydalar bu şekilde saymakla bitmeyecek kadar çoktur.

Ahireti inkâr eden kimse ise, eğer içinde bulunduğu hayat şartları iyi değilse, tam bir ümitsizlik ve karamsarlık içine düşer. Eğer hayat şartları elverişli ise, bu sefer de hevâsına tabi olarak bir nevi hayvan durumuna düşer.(5) Artık hevasının peşinde koşan insandan ailesine, millet ve memleketine fayda sağlaması beklenemez. Hatta böyleleri kendi beş paralık arzusunun tatmini için, çoluk çocuğunu aç susuz, sefîl ve perişan bırakmaktan, yeri gelince millet ve memleketini zor durumlara düşürmekten çekinmezler...

Ahireti inkâr eden kimse, kendi nefsine de büyük zarar vermekte, inkârdan doğan ümitsizlik ve karamsarlıkla, daha bu dünyada iken rûhunu bir nevi cehenneme sokmaktadır.(6)

Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok âyetlerde âhiret'e imân'ın bu özelliklerine, fayda ve tesîrlerine dikkat çekilmiştir. Bir çok yerde faziletli âmellere ve ahlakı güzelleştirmeye yönelik teşvikte bulunulurken bu iman esasyla irtibat kurulmuştur. Pek çok âyette, "Allah'tan ittikâ edin, sakının"(7) dendikten sonra, "Biliniz ki, O'nun huzurunda toplanacaksınız" (Bakara, 203), "Biliniz ki, O'na kavuşacaksınız" (Bakara, 223) gibi ifâdelerle, bu ittikâya vesîle olacak şeyin Allah huzurunda toplanma, Allah'a kavuşma, yani âhiret'e imân olduğu dile getirilmiştir.(8) Keza, pek çok âyetlerde iyilikler emredildikten veya teşvik olunduktan sonra, "eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız..." (Nisâ, 59; Nûr, 2) buyrularak, Allah'a ve âhiret günü'ne imân etmenin bu iyilikleri yapmayı gerektirdiğine işaret edilmiştir.(9)

Yine, Kur'ân-ı Kerîm'de, müslümanlar cihada davet edilirken, Allah yolunda musibet ve belâlara, her türlü mihnet ve meşakkate karşı sabır telkîn edilirken(10), sadaka vermeye teşvik edilirken(11), cimrilik ve nefsin kötü arzularından men edilirken, faiz be benzeri haksız yere para kazanmak metodları gibi kötü şeylerden, günah işlemekten menedilirken(12), iyi amellere, iyilik yapmaya teşvik edililirken(13), dünya nimetlerinin geçiciliği anlatılırken(14), kâfirlerin elindeki dünyalıklara tamah edilmemesi gerektiği ifade edilirken(15)... hep bu haşre iman konusu dile getirilmiştir.

Pek çok âyette ise, Ahiret'e inananların ve inanmayanların vasıfları dile getirilerek âhiret'e imân etmenin insanı gerçek manâda insan yaptığına, inanmamanın ise, insanlıktan uzaklaştırdığına dikkat çekilmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'e göre âhiret'e imân eden kimse Allah'a kavuşmak, O'nun rızasını elde etmek uğruna yeri geldiğinde canını dahi fedâ eder, ölümden korkmaz(16), âhireti huzur içinde olacağı gibi dünyada da huzur ve sükûn içindedir(17), Allah'ın âyetlerinden, hadîselerden ibret ve öğüt alır(18), nefsini dizginlemesini bilir(19), menfaatçi değildir(20)...

Ahireti inkâr eden kimse ise, nefsinin kötü arzularına tabi olmuş, çok günahkâr ve haddi aşan(21), hayatının bir gayesi olmadığını zanneden(22), dünyanın sadece geçici güzelliklerine aldanıp kalan, dünyâ hayatıyla gurur duyan, bu hayatı tercîh etmiş(23), kâinata ibret nazarıyla bakamayan(24), kibirli, kendini beğenmiş(25), riyakâr, iyiliği gösteriş için yapan, başa kakıp minnet eden(26), aldatıcı(27), merhametsiz(28), korkak(29)... kimselerdir.

Bütün bunlar âhirete imân etmenin insan hayatı için ne kadar lüzumlu ve faydalı olduğunu göstermektedir. Hatta bu inanç pek çok kâfirleri dahi, mutlak küfürden meşkûk (şüpheli) bir küfre düşürmekle dünya hayatı açısından onları rahatlatır, zayıf da olsa, bir ümit düşüncesiyle yaşadıkları gibi, inançları olmadığı için de, dinin mükellefiyetine de yanaşmazlar. Böylece İslâmiyet'in umumî bir rahmet olmasından onlar da hisselerini alırlar...(30)

İşte, âhiret'e imân etme arzusu insanda yaratılışı itibariyle olması, insanın böyle bir hayata imân etmesi, dünya hayatı açısından da pek çok faydaları beraberinde getirmesi sebebiyle pek çok kimse, âhiret'e inanmayı aklen kabûl etmese de, bu faydaları düşünerek âhirete inanmak istemişlerdir. Çiçeron bu hususta şöyle diyor:

"Benim, rûhun ebediyetine dair olan kanaatim bir hata bile olsa, bu hatamdan dolayı memnûn ve bu kanaatimden dolayı mesûdum. Ve ben hayatta olduğum sürece bu kanaatden beni hiçbir şey vazgeçiremeyecektir. Ve yine bu kanaattir ki, benim ruhumun huzurunu ve hayattan hoşnudluğumu temîn ediyor."(31).

Çiçeron bu sözleriyle âdeta şâirin şu beytini terennüm etmiştir:

Temennim gerçek olursa, ne güzel temennî olur! Aksi halde, bu temennî sayesinde hoş bir şekilde bir müddet yaşar gideriz.(32)

Volter de, âhiret hayatının öneminin büyük olduğunu, çünkü bu inancın cemiyet için en faziletli, ahlakî esasları yerleştirmede temel unsûr olduğunu söylemektedir. O'na göre eğer bu öldükden sonra dirilme ve hesap verme fikri toplumdan kalkarsa iyi ameller için bir sebep bulamayız ve böylece toplum hayatındaki düzen dağılıp gider.(33)

Ahiret'e imân etmenin insan ve insanlık açısından taşıdığı önem ve sağladığı faydalar gösteriyor ki, âhirete imân büyük bir hakikate dayanıyor. "Çünkü, hayatımız açısından böylesine büyük bir önemli olan bir konu, hayalî bir şey olamaz... Hayalî bir fikir hayatımızda böylesine büyük bir yer tutabilir mi!? Acaba kâinatta hayalî, gerçek olmayan, gerçekle bir alakası bulunmayan bir fikrin, gerçek hayatta böylesine önemli bir yer tuttuğuna rastlanmış mıdır? Aslında hayatın tanzimi ve âdil hakiki esaslar üzerine kurulması için âhirete şiddetli ihtiyaç duymamız, aslında âhiretin, kâinâtın hakikatlerinin büyüklerinden birisi olduğunun delilidir. Şöyle demekle mubalağa etmiş sayılmayız: Bu gösterilen mantıkî deliller ilmî ve tahkikî bir seviyede bu varsayımın hakikat olduğunu ispat ediyor.(34)

Hem bazı şeyler çekirdek halinde iken biribiriyle karıştırılabilir, fakat bu çekirdekler ağaç haline gelip, çiçek açıp meyve verdikten sonra artık hakikat ortaya çıkar, karıştırılmaya, şek ve şüpheye mahal kalmaz. İşte imân esasları ve ahirete imân da, böyle meyveler verdikten sonra, artık onun aslı ve çekirdeği hakkında şüphe edilmez, kat'i bir hakikat olduğu anlaşılır.

Burada şunu da ifâde edelim ki, âhiret'in varlığına dâir deliller saydıklarımıza sınırlı değildir. Kur'ân'da âhiret'in varlığıyla alakalı pek çok delil ve alametlere işâret edilmiştir. Nursî, Kur'ân'da âhiretin varlığına dâir delillerden bahsettikten sonra şöyle der:

"Ahiret'e dâir delillerin geçen delîllerle sınırlı olduğunu zannetme!.. Bilâkis, Kur'ân-ı Hakîm sayısız emârelere işâret ediyor... Hadsiz hesapsız emârelere telvîhte bulunuyor... Yine zannetme ki, âhireti ve haşri iktizâ eden Esmâ-i Hüsnâ sadece Hakîm, Kerîm, Rahîm, Adil ve Hafîz'den ibârettir. Hayır! Bilâkis kâinâtın tedbîrinde tecellî eden bütün Esmâ-i İlâhiyye âhireti ve haşri iktizâ hatta istilzâm eder. Elhasıl, Haşir meselesi Hak Subhaneh'in cemâl, celâl ve bütün esmâsının, enbiyâ, evliyâ ve asfiyâ'nın kitâplarının icmâını tazammun eden Kur'ân-ı Mubîn'in, temiz, safî, âlî rûhlu resûl ve nebîlerin ve küllî ve cüz'î bütün mevcudâtın ittifâk sırrını taşıyan mahlukatın ekmeli Muhammed (s.a.v) 'in, üzerinde ittifâk ettikleri bir meseledir."(35)

Nursî'ye göre her şeyde Yaratıcısına ve Ahiret'e bakan iki cihet vardır: Bir vechi Yaratıcısına bakar. Bu vecihte varlığına ve birliğine şehâdet ve işâret eden pek çok diller vardır. Diğer vecih ise, gâye ve âhirete bakar. Bu vecihte de âhiret âlemine ve âhiret gününe delâlet ve şehâdet eden pek çok diller vardır. Meselâ, insan güzel san'at içindeki vücudu ile, Yaratıcısı'nın varlığına ve birliğine delâlet ettiği gibi, sahip olduğu kabiliyetlerinin tüm mahlukatın kabiliyetlerinden numuneler taşıması, ebede uzanmış arzu ve isteklerine rağmen, sür'atle sona ermeleri ile de, âhiret'e delâlet eder. Bazen de bu iki vecih birleşir: Meselâ kâinâtta görünen olunan düzen, yaratılanlardaki güzellikler, rahmet, adelet ve muhafaza; Hakîm, Kerîm, Rahîm, Adil, Hafîz olan Yaratıcı'ya şehâdet ettiği gibi, âhiret'in hakkaniyetine, kıyamet'in yakınlığına ve ebedî saadet'in gerçekleşeceğine de işâret hatta gözle görme derecesinde isbat eder.(36)

Bütün bu delîllerden sonra artık âhiretin vuku bulacağına dâir bir şüphe kalmaz. Buna rağmen âhirete inanmayan kimseye söylenecek son söz şudur: Ahiret'e inanmamız ve hazırlık yapmamız gereklidir. Eğer doğruysa, kurtuluşa ereriz, inkâr edenler ise helâk olur. Eğer doğru (gerçek) değilse, bu itikadın bize bir zararı yoktur. Sadece bazı dünya lezzetlerinden mahrûm kalırız... Bir şair de bu husuta şöyle demiştir:

Müneccim ve tabîb, her ikisi de,

Ölüler diriltilmez diyorlar, ben de size derim ki,
Eğer sizin dediğiniz doğru olsa ben zarar etmem,
Ama benim dediğim doğru ise, siz zarardasınız! (37)

"Allah'a ve âhiret gününe... inansaydılar ne olurdu ki!" (Nisâ, 4/39).

Dipnotlar:

1. bk. Ahmed Faiz. el-Yevmu'l-Ahir fî Zılali'l-Kur'ân, Müessesetü'r-Risale, 1989, 15. bsk. s.8; benzer izahlar için bk., Güngör, 80-82
2. bk. Cisr, Nedim, s. 5.
3. İslam Dini'ndeki âhiret'e iman, Hıristiyanlıktaki gibi dünyadan el etek çekme manâsında olmayıp, "dünya âhiretin tarlasıdır" (bu hadîs meşhûr hadis kitaplarında yoktur. bk. Aclunî, c.1, s. 412, hadis no: 1320) hadîsinden hareketle, insanı cihâda, Allah'ın dinini yüceltmeye, şirk, tağût ve fesâdı kaldırmaya davet eden, insanlara iyiliği emreden, böyle hareket edenlere cenneti vadeden bir inançtır (bk. Faiz, s. 5-6).
Ahiret'e imanın iyi amellere teşvîk, kötü amellerden uzaklaştırmasından dolayıdır ki, Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok yerde sâlih âmeller âhiret'e imanla raptedilmiş, beraberce zikredilmiştir. Bu durum da gösteriyor ki, amel-i sâlih bu inancın bir semeresidir (Şarkavî, s. 295).
4. Faiz, s. 4-5.
5. Havvâ,783-785; keza bk. Tabbara, Ruhu'd-Dini'l-İslamî, s.118.
6. bk. Nursî, İşârâtu'l-İ'câz, s. 46.
7. Bakara, 194, 196, 203, 223, 231, 233, 282 ...
8. bk. Havvâ, s. 815.
9. bk. Bakara, 228, 232; Nisâ, 59; Nûr, 2; Talak, 2.
10.bk. Bakara, 214, 218; Al-i İmrân,143; Nisâ,104; Tevbe,13,81,111.
11. bk. Bakara, 245.
12. Maide, 29; En'âm,15.
13. bk.En'âm, 92; Tevbe,18; Mü'minûn, 61; İnsan,10.
14. bk. Al-i İmrân,14; Nisâ,77-78; Tevbe, 38; Ahzab, 28-29.
15. bk. Taha,131; Kasas,61,70.
16. bk. Bakara, 207, 249; Al-i İmrân,173; En'âm, 163; A'râf, 125; Ta-hâ, 72; Şuarâ, 50; Tahrîm,11.
17. bk. Yûnus, 64; Neml,3-4.
18. bk. Bakara, 232; Hûd,102; Talak, 2; Ahzab, 21; Mümtehine, 60 .
19. bk. Mâide, 28; Ta-ha, 97; Lokman, 23.
20. bk. Şuâra,18; İnsan,10
21. bk. Ta-ha,16; Kıyame,5; Mutaffifîn, 12.
22. bk. Mü'minûn,115; Kıyame,36...
23. bk. A'râf, 51; Tevbe, 55; İbrahim, 3; Nahl,107; Rûm, 7; Casiye, 35.
24. bk. Furkân, 40.
25. bk. Kasas, 39; Nahl, 22; Mü'min, 27; İnfitâr, 90.
26. bk.Bakara, 264; Nisâ, 38.
27. bk. Mutaffifîn, 1-4.
28. bk. Maûn, 1-3.
29. bk. Al-i İmrân,151; Tevbe, 45.
30. bk. Nursî, el-Mesneviyyu'l-Arabî, s.169.
31. L. N. Tolstoy. Ölüm, çev. Ahmed Midhat Rıfatof, Keteon Bedrusyan matbaası, İst. 1330, s.15. Bu sözün bir benzeri de, Sokrat tarafından söylenmiştir (bk. Figuier, s. 24-25).
32. bk. Alûsî, VII,130.
33. Han, el-İslâmu Yetehaddâ, s.99.
34. Han, a.g.e, s.99.
35. Nursî, el-Mesneviyyu'l-Arabî, s.101.
36. Nursî, a.g.e, s.102.
37. İbn Arabî, I, 312; Hindî, s. 57; Favî, s.184.

37 Kişi bu dünyada sevmediği bir erkekle evlenmişse, ahirette de yine onunla mı evlenecek? Yani bir kadın cennette kimin eşi olacak, sevmediği kocasının mı, sevdiği, ama evlenemediği erkeğin mi?

Bu dünyada evlenen eşler, ahirette cennete gidelerse, orada da birlikte evleneceklerdir. Bu dünyadaki o sevmemezlik hisleri ahirette sevmeye inkılab edecek ve kötü duygular yerini güzel duygulara bırakacaktır.

Dünyada iken başından birkaç nikah geçen bir hanım Cennette bu beylerinden hangisiyle birlikte olacak?

Efendim, önce cennetin özelliğini hiç unutmamak gerekir. Bu özellik unutulursa bir çok sorunun cevabı da verilemez. O özellik şudur:

Cennet eksiksiz mutlululuk yeridir. Cennete giren insan artık orada mutluluğunu gölgeleyecek en küçük şeyle karşılaşmayacaktır. Tam aksine, kendisini ne mutlu edecekse onların hepsine de orada, hem de istediği şekilde kavuşacak, mahrumiyet asla söz konusu olmayacaktır.

Bu temel ölçüden hareketle denebilir ki, hangi kocasıyla mutlu olacaksa, cennette onunla olacaktır. Diğer bir ifadeyle dünyada hangi kocası kendisini memnun etmiş, mutlu kılmışsa cennette de onunla olmayı tercih edecek; dünyadaki mutluluğuna ahirette daha da ileri safhada mutluluk katacaktır. Çünkü sevmediği, memnun olmadığı kimseyle birlikte olmak mutluluk yeri olan cennette söz konusu olmayacaktır. Öyle ise sevenler cennette de sevdikleriyle birlikte olacaklar, dünyadaki fani mutluluklarını cennette ebedi mutluluğa çevireceklerdir. Bu konuda farklı manalara geldiği sanılan hadislerin verdiği özet hüküm budur.

Nitekim halk dilinde atasözü halinde söylenen meşhur hadis de bunu ifade etmektedir:

"Kişi sevdiğiyle beraberdir!.."

Ne yazık ki dünya öyle her arzuyu yerine getirmeye müsait bir mekan değildir. İnsan bütün isteklerine rağmen dünyada sevdiğiyle beraber olmayabiliyor. Şu kesin ki, dünyada beraber olamasa da ahirette olacaktır. Hatta içine hapsettiği aşkının icabını burada yaşayamayarak gidenler, orada sevdiklerine kavuşacaklardır.

Buraya şöyle bir nükte de ilave edebiliriz:

Madem kişi sevdiğiyle beraber olacaktır ahirette. Aman dikkat; cennetlikleri sevin ki cennette beraber olasınız. Allah korusun, cehennemlikleri severseniz bu defa da sevdiğinizle birlikte olmak için cehenneme girmek hiç de ihtimal dışı değildir. "Olur mu öyle şey?" demeyin, olabilir. Sevginin gözü kördür derler. Kişi, kalkar Allah'ın sevmediğini sever. Onun gideceği yere de gider. Çünkü kişi sevdiğiyle beraberdir.

Öyle ise Allah'ın sevdiklerini sevin ki, onunla birlikte olasınız ahirette. Bir yersiz sevgi kurbanı, hissine mağlup duygu insanı haline gelmeyesiniz.

Burada hatırlanmasına ihtiyaç olan mühim bir başka husus da şudur:

Maneviyat büyükleri diyorlar ki:
Sakın dünyadaki evliliğinizde sevginizi kısa zamanda yok olacak suret ve dış güzelliğine bağlamayasınız. Tezden yok olacak olan yüz güzelliğini yegane sevgi sebebi saymayın. Çünkü bu dış güzellik kısa zamanda yok olur, sevmenizi gerektiren şey de yok olacağından aranızda sevgi sebebi kalmamış sayılır. Bu anlayış aileyi kısa zamanda sevgisiz bırakır. Halbuki sevgiyi kısa zamanda yok olacak dış güzelliğe değil de yaşlandıkça daha da artacak olan iman, ahlak, ihlas ve sadakat gibi güzel vasıflar üzerine inşa etme halinde, ailenin geleceği garanti altına alınır. Aradığı sevgi sebebinin ömür boyu sürdüğünü gören taraflar, aile bağını bir ömür boyu zayıflatmadan sürdürürler. Çünkü dindarlıktan kaynaklanan güzel ahlak, hanımla beyi cennette de birlikte kılar, dünyadan sonra ebedi hayatta da birlikte olmalarını sağlar, sevgilerini sanki ebedileştirmiş olurlar böylece. Bu yüzden de ebedi hayat arkadaşını kırmamaya, incitmemeye burada daha çok dikkat ederler.

Bu hususta şu nokta hatırdan hiç çıkarılmamalıdır:

Cennette birlikte olacak hanımla bey, dünyadaki zaafların sahibi hanımla beyin aynısı olmayacaktır. İkisi de ayetin tabiriyle "tathir" olmuş, yani "her türlü maddi manevi kirlerden, kusur ve çirkinliklerden tümüyle temizlenmiş" olarak cennette birlikte olacaklardır. Hatta hayallerinde olan hanım ve bey nasıl idiyse, ikisi de aynen öyle duruma çıkacaklar, birbirlerini mutlu edecek cennet genciyle cennet hurisi görüntüsüne gireceklerdir. Dünyada var olan bazı sevgiyi gölgeleyici görüntülerden de tümüyle arınmış halde buluşacaklardır cennette...

Böylece beyin dünyadaki hanımı her manasıyla hayran kalacağı bir Cennet hurisi haline geleceği gibi, hanımın dünyadaki beyi de her manada hayran kalacağı bir cennet genci haline gelecek; dünyadaki gölgeli mutluluklarını cennette gölgesiz şekilde daha ileri safhada yaşama imkanı bulacaklardır.

Bu sebeple dünyadaki sevgilerini yalnız gençlik devresine ait geçici dış güzelliğe bağlamamalılar. Yaşlandıkça gelişen, cennette ebedi hayat arkadaşlığını kazandıracak olan iman ve ahlak güzelliğine kilitlenmeliler ki, aile sevgisi ömür boyu sürmekle kalmasın, ebedi hayat arkadaşlığına dönüşme özellik ve güzelliği kazansın...

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennette kadınlar dünyadaki eşiyle evlenmek zorunda mıdır? Sadece bir evlilik yaşamışsa, dünyadaki eşinin yerine başka bir erkek seçme hakkı var mıdır?

38 İntihar eden kişi ebedi cehennemde mi kalır?

İslam dininde intihar etmek, içki içmek, namazı terk etmek ve zina gibi bir günah işlemek büyük bir vebaldir. Fakat bu Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’e göre küfre vesile değildir. Yani bir kimse kelime-i tevhidi getirip İslam’ın bütün ahkamını kabul ederse, adı geçen günahlardan birisini veya bir kaçını işlese de kâfir olmaz, günahkâr olur. Bunun için diğer Müslümanlar gibi onların da cenaze namazı kılınacaktır. (Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, I/202)

Bir mümin intihar etmek veya başka bir günahı işlemekle kâfir olmayacağından, cehennemde sonsuza dek kalmayacaktır. Allah böyle müminleri isterse cezalandırır sonra cennetine koyar, isterse affeder doğrudan cennetine koyabilir. 

İntihar etmek büyük günahlardandır. Ancak büyük günah işleyenler kâfir olmayacağı için cehennemde ebedi olarak kalmayacaktır.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- İNTİHAR ETMEK

39 İnsanlar öldükten sonra hangi safhalardan geçecektir? Mahşerde insanların çıplak ve yalın ayak olmasını açıklar mısınız?

Bir gün kıyamet kopup dünya hayatı son bulacaktır. Sadece Allah Teâlâ’nın bileceği bir süre geçtikten sonra, sûra ikinci defa üflenecektir.

O zaman gökten hayat veren bir su indirilecek, herkes âdetâ bitkiler gibi yeniden canlanacak, kemikleri bile çürümüş olan insanlar, Allah’ın izniyle hiç çürümeyecek olan kuyruk sokumundaki hardal tanesi kadar küçücük bir parçadan (acbü’z-zenebden) yeniden canlanacak, kabirlerinde dirilip kalkacaklardır.

O zaman insanlar dünyada bir gün veya daha az bir zaman kaldıklarını sanacak, Allah’a hamdederek mahşere doğru koşarcasına gideceklerdir.

Ne yazık ki, kendi yaratılışını unutanlar, “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diye hayretle sorarlar, öldükten sonra yeniden hayat bulacaklarına bir türlü inanmazlar. İşte onlar, ilk önce yaratanın yeniden dirilttiğini göreceklerdir.

MAHŞER

Allah Teâlâ, mahşer gününden söz ederken; “büyük gün,” “bütün insanların, âlemlerin Rabbi huzuruna çıkacağı gün” ifadelerini kullanmaktadır.

O gün, sûr sesini duyanların gözü dehşetle açılacak; o kimseler dört yana dağılmış çekirgeler gibi kabirlerinden fırlayacaklar ve kendilerini çağırana doğru koşacaklar.

İlk insandan son insana kadar herkes bir araya gelecek; o gün yer başka bir şekle büründüğü, dağlar toz gibi savrulduğu, bir çukur, bir tümsek bulunmadığı için; dümdüz, bembeyaz, hiç kimsenin tanıdık bir işarete rastlamadığı bir yerde bütün insanlar toplanacak.

İnsanlar mahşer yerinde, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna,

- yalınayak,

- çıplak,

- ve sünnetsiz olarak çıkacaklar. Kapıldıkları dehşet, korku ve şaşkınlık yüzünden birbirlerine dönüp bakamayacaklar.

O dehşetli zamanda güneş insanları yakıp kavuracak, herkes günahı ölçüsünde tere batacak; kimi topuklarına, kimi dizlerine kadar, kimi beline, köprücük kemiklerine kadar, kimi de ağzına ve kulaklarına kadar tere gömülecektir.(Müslim, Cennet 62; bk. Tirmizî, Kıyamet 2, 6)

Hiçbir gölgenin bulunmadığı o dehşetli günde, Allah Teâlâ bazı kimselere özel ikrâmda bulunacak; onları Arş’ının gölgesinde dinlendirecektir.

Bu bahtiyar insanlar:

- Âdil devlet başkanları,

- Temiz bir hayat içinde Rabbine kulluk ederek büyüyen gençler,

- Kalbi mescidlere bağlı Müslümanlar,

- Birbirlerini Allah için seven; buluşmaları da, ayrılmaları da Allah için olan insanlar,

- Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine “Ben Allah’tan korkarım.” diye yaklaşmayan yiğit adamlar,

- Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka verenler,

- Tenhâda Allah’ı anıp gözyaşı dökenler olacaktır.(Buhari, Ezan 36; Müslim, Zekat 91)

AMEL DEFTERİ

Mahşer gününde herkesin önüne, dünyada iken yaptığı bütün iyilik ve kötülükleri gösteren kitapları (amel defterleri) açılacak. Herkese denecek:

“Oku kitabını! Bugün kendini sorgulayacak durumdasın.”

İyilik yapmış olanın amel defteri sağ eline verilecek. O kimse, büyük bir sevinç içinde etrafındakilere “Bakınız şu kitabıma, alınız okuyunuz!..” diyecek. Onun hesabı kolay görülecek ve cennetin yüksek yerinde, elini atınca koparacağı meyvelerin arasında, yiyip içerek mutlu bir hayat sürecek.

Defteri sol eline verilenler ise “Amanın, bu nasıl deftermiş! Yaptığım her şeyi küçük büyük demeden sayıp dökmüş. Keşke bana defterim verilmeseydi de hesabımı öğrenmeseydim. Keşke ölümle birlikte her şey bitmiş olsaydı!..” diye yanıp tutuşacak.(bk. Hakka, 99/18-27)

HESAP

Daha sonra insanlar, dünyada yaptıklarından dolayı Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda hesaba çekilecektir.

Ağızlar mühürlenip kapatıldığı için konuşamayacak, onun yerine eller ve ayaklar neler yaptığını bir bir anlatacak, kulaklar, gözler, deriler dile gelip her şeyi haber verecektir.

Elbette iman edip iyi işler yapan, Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından sakınan biriyle, böyle olmayanlar hesaplaşmada bir tutulmayacaktır.

Peygamber Efendimiz (asm)'in anlattığına göre bu şöyle olacaktır:

Allah Teâlâ her bir insanla tercümansız konuşacaktır. O zaman insan sağ tarafına bakacak, âhirete gönderdiği iyilikleri görecek. Soluna bakacak, vaktiyle yaptığı kötü işleri görecek. Önüne bakacak, önünde sadece cehennemi görecektir.

Cenâb-ı Mevlâ, kendilerinden memnun olduğu kullarının amel defterine şöyle bir bakmakla yetinecek, onları ayrıca hesaba çekmeyecektir. Zira hesaba çekilenler azap göreceklerdir.

Muhammed ümmetinden; büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve sadece Rablerine güvenen yetmiş bin kişi hesaba çekilmeden cennete girecektir.

Dünyada en küçük bir iyilik yapan, yaptığı iyiliğin karşılığını mutlaka görecek; en küçük kötülük yapan da bunun cezasını çekecektir.

Bu hesaplaşma sonunda kimsenin kimsede hakkı kalmayacak, hattâ boynuzsuz koyun bile, boynuzlu koyundan hakkını alacaktır.

MÎZAN

Hesap işi bittikten sonra, dünyada yapılan iyilik ve kötülüklerin ölçülüp tartılmasına sıra gelecektir. Allah Teâlâ kıyamet günü son derece doğru ve hassas teraziler kuracak, böylece kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmayacaktır. Bir hardal tanesi kadar bile olsa, iyi veya kötü her şey tartıya konacaktır.

Tartıda iyilikleri ağır gelenler kurtulacak, muradına erecek; iyilikleri hafif gelenler, derin bir mutsuzluğa gömülecek, bir uçurumun girdabına sürüklenecek ve şayet Allah’ın âyetlerini de inkâr etmişlerse sonsuza kadar cehennemde kalacaklardır.

Dünyada yapılan ibadetler ve iyilikler mizanda ağır gelecektir.

Bazı iyilik ve ibadetler tartıda daha ağır çekecektir. Meselâ “Sübhânallahi ve bi-hamdihî sübhânallahi’l-azîm” zikri, dilde hafif olmakla beraber Rahmân olan Allah’ı hoşnut eden iki cümle olduğu için, mizana konduğunda ağır gelecektir.

“Elhamdülillâh” diye Allah’ı zikretmek de mizanı sevapla dolduran bir ibadettir.

Ama terazide her şeyden daha ağır çeken, güzel ahlâk olacaktır.

SIRAT

Mahşerden sonra cennete veya cehenneme gidebilmek için sıratın üzerinden geçilecektir. Sırat, cehennemin iki yakasına kurulmuş, Peygamber Efendimiz (asm)'in benzetmesiyle, kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprüdür.

Mü’minler buraya gelince, peygamberler “Allahım selâmet ver, selâmet ver!” diye yalvaracaklardır.

Sırattan ilk defa Muhammed aleyhisselâm ile birlikte ümmeti geçecektir.

Allah’ın hoşnut olduğu kullar, bu köprüden, amellerinin derecesine uygun bir süratle kolayca geçip gideceklerdir. Kimi göz kırpacak kadar bir zamanda, kimi şimşek, kimi rüzgâr hızıyla, kimi kuş, kimi iyi cins at ve deve süratiyle geçecektir.

İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Sizler kıyâmet günü ayakkabısız, çıplak ve sünnetsiz olarak haşir meydanında toplanacaksınız."

Bu açıklama üzerine bir kadın sordu:

"(Bu durumda) birbirimizin avret yerlerini görmez miyiz?" 

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (Abese suresinde geçen bir âyetle cevap verdi:

" Ey kadın! 'O gün herkesin kendine yeter derdi vardır.'(Abese, 80/37) "[Tirmizî, Tefsir, Abese, (3329)]

Âlimler bu hadisi yorumlarken şöyle ifade etmişlerdir:

Allah, bu dünyada ağaçlara nasıl fıtri bir elbise giydirmişse, hayvanlara yaratılıştan kendilerine uygun bir elbise vermişse, mahşerde de insanlara fıtri bir libas giydirecektir. Ayrıca mahşer meydanına bu şekilde gelen insanlarda, işlediği amellerin faziletine göre taç vb. mükafatlar da bulunulacaktır.

İnsanlar, dünyadayken bir ihtiyaçtan dolayı giydiğimiz kumaştan, deriden yapılmış elbiseler giyerler. Bu dünyada giymemizin nedeni, sıcak ve soğuktan korunmak ve diğer varlıklar içindeki farkımızın ortaya konulması içindir. Bu ihtiyaçlar ahiret aleminde olmayacağı için, suni elbiselere de ihtiyaç kalmayacaktır. Bu sebeple mahşer meydanında insanlar, dünyadaki kumaşlardan, derilerden yapılmış elbiseleri giymeyecekler, üryan, yani çıplak olacaklar.

Ancak Allah'ın ağaçalara ve hayvanlara birer fıtri elbise giydirdiği gibi, insana da mahşerde fıtri bir elbise giydirmesi onun hikmetinin bir gereğidir. Elbette bu fıtri elbise tıpkı cild ve deri gibi insanın cesedine yakışan ve rahatsızlık vermeyen güzel bir elbise olacaktır. Bu, Allah’ın hikmetinin şanındandır. (bk. Nursi, Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup)

40 Bu dünyadaki eşini sevmeyen kişinin cennette nasıl bir evliliği olacak? Eşimi istememe gibi bir hakkım var mı?

Bu hususta şu nokta hatırdan hiç çıkarılmamalıdır:

Cennette birlikte olacak hanımla bey, dünyadaki zaafların sahibi hanımla beyin aynısı olmayacaktır. İkisi de ayetin tabiriyle "tathir" olmuş, yani her türlü maddi manevi kirlerden kusur ve çirkinliklerden tümüyle temizlenmiş olarak cennette birlikte olacaklardır. Hatta hayallerinde olan hanım ve bey nasıl idiyse, ikisi de aynen öyle duruma çıkacaklar, birbirlerini mutlu edecek cennet genciyle cennet hurisi görüntüsüne gireceklerdir. Dünyada var olan bazı sevgiyi gölgeleyici görüntülerden de tümüyle arınmış halde buluşacaklardır cennette...

Böylece beyin dünyadaki hanımı her manasıyla hayran kalacağı bir cennet hurisi haline geleceği gibi, hanımın dünyadaki beyi de her manada hayran kalacağı bir cennet genci haline gelecek; dünyadaki gölgeli mutluluklarını cennette gölgesiz şekilde, daha ileri safhada yaşama imkanı bulacaklardır.

Bu sebeple, dünyadaki sevgilerini yalnız gençlik devresine ait geçici dış güzelliğe bağlamamalılar. Yaşlandıkça gelişen, cennette ebedi hayat arkadaşlığını kazandıracak olan iman ve ahlak güzelliğine kilitlenmeliler ki, aile sevgisi ömür boyu sürmekle kalmasın, ebedi hayat arkadaşlığına dönüşme özellik ve güzelliği kazansın...

İlave bilgi için tıklayınız:

- Cennette aile olacak mı?..

- Cennette kadınlar dünyadaki eşiyle evlenmek zorunda mıdır? Sadece bir evlilik yaşamışsa, dünyadaki eşinin yerine başka bir erkek seçme hakkı var mıdır?

41 Ölünün arkasından helva yapıp dağıtmak dinimizce doğru mu?

Bazı âdetler İslâm’ın emri olarak hayatımıza girmiştir. Bazıları da İslâm öncesi kültürlerin âdeti olarak sokulmuşlardır. İkisini ayırmak ise, hiçbir zaman zor değildir. Zira İslâm’ın emirleri akla, mantığa uygundur. İslâmî olmayanlar ise bunun tam aksinedir. Daha ilk bakışta aklî ve mantıkî olmadığı belli olur, akıl reddeder, mantık mâkul bulmaz.

Bir evden cenaze çıkması, o evin hem fiilen hem de fikren meşgul olması demektir. O hâne halkının artık ne yemek yapmaya ne de başka ikramla meşgul olmaya takat ve istekleri vardır.

Ama İslâm dışı kültürlerden alınma âdete bakın ki, "cenaze helvası" diye bir tatlı âdetini cenaze evine yerleştirmişler. Bunca acı ve kederi yetmiyormuş gibi, taziye için gelenlere, yahut okumak için gelmiş olanlara helva yapacak, mutlaka helva tatlısı ikram edecekler, göz yaşlarına baka baka helva yenecek.

Niçin? Din böyle istiyor da onun için mi?

Hayır. İslâm’ın emri böyle değildir.

İslâm, böyle zamanlarda kederli aileye yük üstüne yük yükleme yerine, onların yüklerini üzerlerinden almayı ister; hatta onların ikram etmeleri yerine, onlara ikram etmeyi emreder; ellerinin, ayaklarının tutmaz olduğu bir zamanda onlara yardımcı olunmasını ister.

Meşhur sahabî Hazret-i Ca’fer’in şehadet haberi gelmesi üzerine bir ara merhumun evine giden Resûlüllah:

– Ca’fer’in evine yemek getirin; onların yemek yapıp, çocuklarını doyuracak vakitleri yoktur; buyurmuşlardır.

Tefsir sahibi Kurtubî der ki:

"Cenazeyi defnettikten sonra eve gelip de sesli ağlamaya devam etmek, sonra da yemek ve tatlı yedirmek cahiliyye âdetlerindendir. Müslümana ise, cahiliyye âdetlerine tâbi olmak yakışmaz."

İslâm’ın emri, cenaze çıkan eve komşu evlerin bir müddet dışarıdan yemek getirmeleri, komşularının üzüntü ve elemlerine ortak olup, duydukları ıstırabı hafifletmeleridir.

Nitekim aziz Anadolu’muzda bu güzel îslârnî âdet elan pek güzel örnekleriyle devam etmektedir. Cenaze çıkan eve en yakınından başlayarak komşuları yemekler getirirler. Onların tutmayan ellerini, bir lokma yemeye muktedir olmayan iştihalarını teselli ile harekete getirir, kara gün dostu olurlar.

Bu güzel âdet, ailenin duyduğu teessürün şiddetine göre uzayabilir. Bir, iki, üç gün... Hattâ hafta boyu bile vefalı komşuları onlara yemek getirir, dertlerine ortak olmaya devam ederler. Bu müddet içinde merhumun sadece iyiliklerinden bahsederler, bu bahsi uzatmazlar, tekrar tekrar akla getirip de zihni meşgul etmeye devam etmezler. Mümkünse unutulur, unutturacak başka mevzulara geçilir.

Zaten taziyenin müddeti üç gündür. Üç günden sonra tekrar aynı mevzuya girilip de başsağlığı dilemek, kederi yeniden ihyadan başka bir netice vermez.

42 Mezarları inşa etmenin, mermerden yapmanın bir sakıncası var mıdır? Müslümanların mezarı nasıl olmalı?..

Ulemanın çoğu "tesnim"in, yani kabrin üstünün deve hörgücü gibi yapılıp yerden bir karış kadar yükseltilmesinin mendup, daha fazla yükseltilmesinin ise mekruh olduğunu beyan etmişlerdir.(1) İmam Şafii ise, Peygamberimiz (a.s.m.)’in bazı hadislerinde kabirler üzerine bina ve mescidler yapılmasını yasakladığına(2) binaen, kabirlerin yerden hiç yükseltilmemesi, yerle dümdüz edilmesi gerektiğini söyler.(3) Nitekim Hz. Ali (ra) de, Rasulullah (a.s.m.)’ın kendisini, Medine'deki bütün putları kırmak ve bütün kabirleri tesviye (yerle bir) etmek görevi ile Medine'ye gönderdiğini söylemiştir.(4)

Hadislerdeki "tesviye" ile kastedilen miktarın ne kadar olduğunda alimler ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii’nin anladığı "yerle bir etmek" manası, kelimenin lügat manasına daha yakındır. Lakin kabirlerin çiğnenmemesi ve üzerine oturulmaması için, kabir olduğunun belli olması gerekir. Bu gayenin gerçekleşmesi de ancak kabirlerin tesnim edilmesi (yüzeyinin yerden biraz kabartılması) ile mümkündür. Daha sonra gelen Şafii alimlerinin de bu kadarını gerekli gördükleri nakledilmektedir ki, böylece fukaha bunda ittifak etmişlerdir.(5)

Öyle ise hadis-i şerifte düzlenmesi emredilen, türbeler ve üzerlerine bina yapılmış olan kabirlerdir. Bir yerde kabir olduğunu belli etmek ve insanların ve diğer mahlukatın çiğnemesinden muhafaza etmek için, bu gayeyle mezarın etrafını bir miktar duvarla çevirmek caiz olur. Ancak bunda israf etmek, lükse kaçmak ve çok para harcamak yasaktır. Çünkü kabrin üzerini süslemenin ölüye hiçbir faydası yoktur. Bunun yerine o parayı fakirlere dağıtmak ve sevabını ölüye bağışlayıp, kabulü için dua etmek daha yararlı ve hayırlı bir harekettir.(6)

Hatta bu çevre duvarının kireçlenmesi ve boyanması bile süse gireceği için yasaklanmıştır. Peygamber (a.s.m.) tarafından yasaklanan(7) bu filli yapmak mekruhtur.(8) Kabrin üzerine süs maksadıyla ve övünmek için kubbe ve bina yapmak ise haramdır.(9) Hadis-i şeriflerde kabirler üzerine yazı yazmak da mutlak olarak yasaklanmıştır.(10) Müctehidler bu yasağa binaen kabir taşlarına ayet yazmanın yere düşüp; çiğnenmesinin muhtemel olması sebebiyle haram, başka şeyler yazmanın da mekruh olduğunu söylemişlerdir.(11)

Ancak sonraki alimler, Hz. Peygamber (a.s.m.)'in, oğlu İbrahim ve Medine'de vefat eden ilk muhacir olan Osman b. Maz'un'un kabri başına, kabrin tanınması için bir taş koymasına(12) kıyaslayarak, sadece ismin yazılmasının, Rasulullah (a.s.m.)'ın koyduğu taş gibi sadece kabrin kaybolmaması için bir işaret olacağını belirtmişler ve kabir taşlarına sadece isimle ölüm tarihinin yazılmasını caiz görmüşlerdir.(13)

Kabirler üzerine kümbet ve türbe yapma konusunda İslam alimlerinin çoğunluğu şöyle demişlerdir:

Kabir üzerine, ev, türbe, kümbet, medrese veya mescid ya da duvarlı oturma bahçesi yaptırmak, eğer bunlarla ziynet ve övünmek kastedilmiyorsa mekruh olmakla beraber haram olmaz; eğer, övünme ve ziynet kastedilirse haram olur. Umuma aid olan mezarlıkta türbe yaptırmak meşru değildir. Eğer, mezar müteveffanın mülküne dahil ise, onun üzerine türbe yaptırmak mekruh olur(14).

Ancak bir kısım İslâm âlimleri meşayih, ulema, hükümdar ve hükümdar eşleri ve çocuklarının üzerine türbe yapılmasını caiz görmüşlerdir. Türbelerin yapıldığı yerde, bunun gibi bina ve kubbeler çok olup bunlar ölenlerin isimlerinin bilinmesi ve tanınmalarından başka, onlara prestij ve buna benzer bir hürmet ve saygıya sebep olmayacaksa, böyle zamanlarda türbe ve kubbe inşasının caiz olduğuna fetva veren alimler bulunmuştur(15).

Mezarın şekli hususunda son olarak şunu söylemeliyiz ki; Müslümanın mezarı, sade, tabii ve mütevazı; mezar yapımında kullanılan malzeme de basit ve ucuz olmalıdır. Müslüman mezarlığı, ihtişam, debdebe ve tantanadan uzak, sadeliği, tabiiliği ve intizamı ile örnek olmalı. Camide bütün imtiyazlarından sıyrılarak Allah'ın huzurunda aynı safta duran müminlerin, mezarları da görünüş itibariyle birbirine eşit olmalıdır. Mezar yapımında bu eşitliği bozan şeylere yer verilmemelidir.

Dipnotlar:

1) el-Ceziri, el-Fıkh Ale'l-Mezahibi'l-Erbea, Kahire (t.y) 1/535.
2) bkz. Buhârî, Cenaiz, 69; Müslim, Cenâiz, 31-32, Mesâcid, 63; Ebu Davud, 76; Neseî, Cenaiz, 295, 339, 299.
3) el-Ceziri, a.g.e., a.y.
4) Müsned, 1/11l.
5) Mollamehmetoğlu, Osman Zeki, Sünen-i Tirmizi Tercüme ve Şerhi, İst. 1972, 2/235.
6) Muhammed Hamidullah, Terc. Kemal Kuşçu, İslaa’a Giriş, İst. 1973, s. 291.
7) Muslim, Cenaiz, 32; İbn Mace, Sünen, Cenaiz, 43; Nesai, Cenaiz, 98; Müsned, VI/299.
8) el-Ceziri, a.y.; Tahtavi, Haşiye Ala Merakı’l-Felah, Mısır, 1970, s. 504.
9) el-Ceziri, 1/536; Tahtavi, a.y; Şevkani, Serhu's-Sudur, s. 526, (el-Cami'ul-Ferid içinde).
10) İbn Mace, Cenaiz, 43; Tirmizi, Cenaiz, 57;
11) el-Ceziri, 1/535-536.
12) İbn Mace, Cenaiz, 42; Ebu Davud, Cenaiz, 63; Tirmizi, Sünen, Cenaiz, 57.
13) Mollamehmedoglu, 2/236.
14) bkz. el-Cezîrî, 1/536
15) Hasen el-Idvî, Meşâriku'l-Envâr, Mısır, 1316/26.

(bk. Prof. Dr. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat.)

43 Ahirette insanlar tek tek mi hesaba çekilecektir? Hesaba çekilecek gelmiş geçmiş insan sayısı, onlarca belki yüzlerce milyar ediyor. Bunların sorgusu Allah tarafından tek tek mi yapılacak, yoksa aynı anda milyarlarca melek tarafından mı sorgulanacaklar?..

Sözlükte “toplanmak, bir araya gelmek” demek olan haşir, terim olarak yüce Allah'ın insanları hesaba çekmek üzere tekrar dirilişten sonra bir araya toplamasıdır. İnsanların toplandıkları yere mahşer veya arasât denilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de mahşerden ve bu sırada yaşanacak olaylardan bahseden pek çok âyet vardır. Bu âyetlerden birinde şöyle buyurulur:

"Allah, onları sanki günün ancak bir saati kadar kaldıklarını sandıkları bir durumda yeniden diriltip toplayacağı gün aralarında birbirleriyle tanışırlar. Allah'ın huzuruna varmayı yalanlayanlar elbette zarara uğramışlardır. Çünkü onlar doğru yola gitmemişlerdi." (Yûnus, 10/45).

İnsanlar ve cinler, mahşerde toplandıktan sonra muhakeme olunmak için çeşitli korku ve sıkıntılar içinde uzun müddet bekletileceklerdir. Bu müddetin bin ila elli bin yıl arası olduğu söylenir. Mahşer yerine Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'in eline "Livâü'l-hamd" sancağı verilecektir. Başta Hz. Âdem (as) olmak üzere bütün peygamberler, Resulullah (s.a.s)'ın sancağı altında toplanacaklardır (Tirmizi, et-Tâc, V / 385).

Mahşerde, insanların muhakeme ve muhasebesinin bir an önce yapılması için, şefaatta bulunacak zat, büyük Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Onun bu şefaatine "şefaat-i uzma" denilir. Haiz olduğu bu mertebe ve makamda "Makam-ı Mahmud" denir. Şöyle ki mahşerde, mevkıfın güneşi insanların tepelerine yaklaşacaktır. İnsanlar, dayanamayacakları ve tahammül edemeyecekleri son derece sıkıntı ve zorluklara maruz kalacaklar, şiddetli korku ve dehşetler içinde çok fazla bekleyeceklerdir. Kendilerinin bu güç durumdan kurtulmaları için şefaat edecek birini arayacaklardır. Bazı kimseler, bir kısım insanlara Âdem (a.s)'a gidin diyeceklerdir. Hz. Âdem (as), yasak ağaçtan yemesini hatırlayacak, onları Nuh (a.s)'a gönderecek; Hz. Nuh da onları Hz. İbrahim (a.s)'e gönderecek, Hz. İbrahim Hz. Musa'ya yollayacak, Hz. Musa (a.s) da Hz. İsa'ya (a.s) gönderecektir. Hz. İsa da son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s)'e gönderecektir. Hz. Muhammed (s.a.s)'de secdeye kapanacak, kendisine ilham edilen en güzel hamd ve senalarla Allah Teâlâ'ya hamd ve senalarda bulunacaktır. Sonra Cenab-ı Allah ona "Ey Muhammed başını kaldır, işte, istediğin verilecek, şefaat et, şefaatın kabul olunacaktır." buyuracaktır. O da yüce Allah'a dua edecek, Allah Teâlâ da onun duasına icabet edecektir. Bundan sonra kullar arasında muhakeme ve muhasebe başlayacaktır. Büyük bir adalet mahkemesi kurularak herkese dünyada yaptığı her iş sorulacak, amel defterleri verilecek ve mizan konulacaktır. Herkes küfr ve dalâletteki veya iman ve hidayetteki rehberleriyle birlikte çağırılacaktır. Bu konuda Kur'an'da şöyle buyuruluyor:

"O gün insan sınıflarından her birini rehberleriyle (izinden gittiği kimselerle birlikte) çağıracağız. Artık kimin kitabı (defteri), sağından verilirse, onlar kitaplarını, en küçük haksızlığa uğratılmayarak okuyacaklardır." (İsrâ, 17/71).

Herkese "amel defterini oku" denilecek (isrâ 17/14). Her insan da amel defterinde neler yazılı olduğunu anlayacaktır.

"Yüce Allah, kula bu gün şahid olarak nefsin ve şahidler olarak Kirâmen Kâtibin melekleri kâfidir, der ve sonra ağzı mühürlenir ve azaları da dünyada neler yaptıklarını anlatır." (Müslimden et-Tâc, V, 372).

"O gün onların ağızlarını mühürleriz. İşleyip kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şehâdet eder." (Yâsin, 36/65).

Mahşer meydanında her kesin hesabı ayrı ayrı, ancak hepsi aynı anda hesaba çekileceklerdir. Kiminin hesabı uzun sürecek kiminin de kısa sürecektir. Haşir günü insanlar kendi dertlerini, hesaptan yüz akıyla çıkıp çıkmayacaklarını düşüneceklerinden yakınlarıyla bile ilgilenmeyeceklerdir. O gün müminlerin yüzleri parlayacak, kâfirlerin ise kararacaktır. Hz. Peygamber (s.a.s) her kulun öldüğü durum üzere, iyilik üzere ölmüşse iyi, kötülük üzere ölmüşse kötü olarak diriltileceğini, yalın ayak ve ilk yaratılışları gibi haşredileceklerini bildirmiştir. (Buhârî, “Rikak”, 45; Müslim, “Cennet”, 14, 19; Tirmizî, “Tefsîr”, 18).

44 Ölen kişinin arkasından mevlüt okumanın dinimizdeki yeri nedir? Ölünün elli ikinci gecesinde okutulması gerekir, gibi bir hüküm var mı?

Cevap 1:

İlâhi ve mevlidin tarihi bir hayli eskidir. İslâm tarihine göz gezdirdiğimizde bunların hiç bir şekilde Hıristiyanlıktan geldiği neticesine varamayız.

Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Hicret edip Medine’ye teşrifleri sırasında Medine halkı, çoluk çocuğuyla tam bir bayram havasına bürünmüşlerdi. Şiirler okuyorlar, İlâhîler söylüyorlardı. Bugün de hâlâ dillerden düşmeyen ve koro halinde söylenen “Talaa’l-bedrü aleynâ” ile başlayıp devam eden ilâhî, Medineli Müslümanların hep birlikte söylediği bir manzumeydi. Türkçesi şöyledir:

“Veda yokuşundan doğdu dolunay bize.
Allah’a yalvaran oldukça şükretmek gerekir mes’ut halimize.
Ey bize gönderilen yüce Peygamber, sen,
taat etmemiz gereken bir emirle geldin bize!..”

Neccaroğullarının mâsum kız çocukları da defler çalarak Peygamber Efendimize (asm) “Hoş geldin” diyor, hep birlikte şunları söylüyorlardı:

“Nahnü cevârin min benî’n-Naccar/ Yâ habbezâ Muhammedün min câr.” 

(Biz Neccaroğulları kızlarıyız/ Muhammed’in komşuluğu ne hoştur!) (İbni Mace, Nikâh: 21)

Evet, İslâm tarihinde koro halinde söylenen ilk ilâhi budur diyebiliriz. Hristiyanlıkta dinî mûsikinin olması, koro halinde ilâhi söylenmesi, bugün büyük bir repertuar teşkil eden tasavvuf mûsikimizdeki bize has edâ ve ifadenin onlardan kaynaklandığını söylemek, dayanaktan mahrum bir sözdür.

Ayrıca unutulmamalıdır ki, Hristiyanlık da semavî bir dindir. İtikatta bazı müştereklikler olması gibi, usülde de müştereklik olması fark etmez. Meselâ onlar da âhirete inanır, biz de, onlar da meleklere inanır, biz de...

Mevlid ise, Peygamberimizden (a.s.m.) üç dört asır sonra icad edilen İslâmî bir âdet olmakla birlikte, bid’atın hasene (güzel) olan kısmına girmektedir. Büyük hadis ve fıkıh âlimi olan İbni Hacer, mevlid merâsiminin meşrûiyeti hakkında şu hadisi zikreder:

İbni Abbas’ın rivayetine göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Medine’ye hicret ettiklerinde Aşure gününde Yahudilerin oruç tuttuklarını öğrenir. Oruç tutmalarının sebebini sorduğunda Yahudilerden şu cevabı alır:

“Bu çok büyük bir gündür. Bugünde Allah, Mûsâ ile kavmini kurtardı. Firavun ile kavmini suda boğdu. Mûsâ da buna şükür için oruç tuttu. İşte biz de bugünün orucunu tutuyoruz.”

“Bunun üzerine Peygamberimiz,

" 'Öyleyse biz Mûsâ’ya sizden daha yakın ve evlâyız’ buyurdu.

O günden sonra hem kendisi oruç tuttu, hem de tutulması için tavsiyede bulundu.” (Müslim, Siyam: 127)

İbni Hacer bu nakilden sonra şöyle der: 

“Bundan anlaşılıyor ki, böyle bir günde, mevlid gecesinde Allah’a şükretmek tam yerindedir. Fakat mevlid merasiminin Peygamberimizin doğum gününe denk getirilmesi yerinde olur.” (el-Hâvî fi'l-Fetevâ, 1: 190)

Bugün birçok İslâm ülkesinde Peygamberimizin doğumunu yâd etmek, ona salât ve selâm getirmek maksadıyla çeşitli dillerde okunan mevlidler vardır. Arapça “Bâned Suâd, Bürde ve Hemziyye” kasideleri birer mevliddir. Türkçede ise yirmiden fazla mevlid manzumesi vardır. Fakat bunların içinde en çok tutulan ve okunanı Süleyman Çelebi merhumun 1409 yılında yazdığı "Vesiletü’n-Necât" isimli mevlid kitabıdır. 

Önceleri yalnız Peygamberimizin doğum gününde okunan ve tertip edilen mevlid merâsimleri, daha sonra bütün mübarek gecelerde tekrarlanmış, bilhassa memleketimizde daha da yaygınlaşarak, ölüm, hastalık ve daha birçok vesilelerle okunagelmiştir. Bazı İslâm âlimleri mevlidi bid’at sayarak karşı çıkmışlarsa da, Bediüzzaman, bu konuda şöyle buyurur:

“Mevlid-i Nebevî ile Miraciyenin okunması gayet nâfi (faydalı) ve güzel âdettir ve müstahsen (iyi, hoş) bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet lâtif ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir (sohbet sebebidir). Belki hakaik-i imaniyenin ihtarı (hatırlatılması) için, en hoş ve şirin bir derstir. Belki îmanın envarını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyic (heyecan uyandıran) ve müessir bir vasıtadır.” (Mektubat, s. 281-285)

Cevap 2:

Vefat etmiş merhum için esas olan, arkasından hatimler okunması, varsa borçları verilmesi, akraba ve dostların sevaplar işleyip, ruhuna hediye etmeleridir.

Bu sevaplı işler, merhumun azâbı varsa azâbını hafifletir, azâbı yoksa cennetteki derecesini yükseltir, makamını âlî eyler. Bu bakımdan, geçmişlerimizin arkasından işleyeceğimiz herhangi bir sevaplı iş, hayırlı hizmet, ne kadar erken yapılır, ne kadar acele ile icrâ edilirse o kadar isâbetli, o kadar yerinde olur. Çünkü hediyelerin erken erişmesi, bulunduğu hâlin mahrumiyetlerine bir an önce son verilmesi gibi bir fayda arzeder.

Mâneviyat büyüklerinden bir âlim son anlarını yaşarken, yanında bekleyen oğluna sormuş:

— Evlâdım, benim vefatımdan sonra iskatımı, vasiyetimi ne zaman yerine getirecek, benim için hayırları ne zaman işleyeceksin? Oğlu şöyle cevap vermiş:

— Babacığım, bunlar için gecikmeyeceğim. Definden sonra ilk işim, senin vasiyetini yerine getirmek, senin için hayır, hasenat yapmak olacaktır.

Büyük zat, üzüntüsünü bu defa şu cümle içinde ifâde etmiş.

— Demek, sen mezardan dönüp de eve gelinceye kadar ben bekleyeceğim? Benim için ne zor zamandır o...

Demek oluyor ki, öyle kırkıncı, yahut elli ikinci günü beklememeli, yapılacak hayırlar bir an evvel yapılmalıdır. Yâni, ne kadar önce yapılırsa o kadar hayırlı ve makbuldür. Gerçek olanı budur.

Gelelim elli ikinci gecenin tercih edilip şüyu bulmasına.

Kimin yazdığı, kimin bastırdığı, hangi dinî delile dayandığı bilinmeyen broşür misâli Türkçe bir esercikte bu iddia ortaya atılmış. Bu yazıya göre, her ölünün vefatından sonra elli ikinci gecesinde, kemikleri ile etleri biribirinden ayrılırmış, ölü bu hâdiseninin vâki oluşunda müthiş azab çekermiş. Bu azâbı duymaması için ayrılmanın vâki olduğu elli ikinci gecede özel dua okunurmuş?.. Elli ikinci gecenin şüyu bulup yaygınlaşmasının sebebi, bu Türkçe risâledeki arz ettiğim iddiadır.

Âlimlerimiz bu iddianın üzerinde durmuş, elli ikinci gecede mevtanın etiyle kemiklerinin biribirinden ayrıldığı, bu azâbı duymamak için de elli ikinci gece duâsı diye bir duâ olduğu yolunda sıhhatli dinî bir emire rastlamamışlardır.

Demek ki, merhum için duâlar okunmalı, her türlü hayırlar yapılmalı. Ama, aslı olmayan et, kemik hikâyeleri yüzünden ve mutlaka o geceye mahsus olarak değil...

Bulunan her fırsatta, elde edilen her imkânda geçmişler unutulmamalı, bizlerden vefâ bekledikleri hatırdan çıkarılmamalıdır. Bilinmeli ki:

— Vefâ gösteren vefâya lâyık olur. Vefasızlıkta bulunan da vefasızlığa mâruz kalır.

45 Ahirette günah ve sevap durumu nasıldır? Sevabı günahından çok olanlar, günahlarının cezasını çektikten sonra mı cennete girecektir?

İnsan, iyilik ve kötülüğe kabiliyeti dolayısıyla varlıklar arasında en mükemmel mevkie çıkabildiği gibi, en düşük dereceye de düşebilmektedir. Böyle bir fıtratta yaratılan insanın, elbette bütün yaptıklarının kaydedilmesi gerekir. Her şeyi muhafaza eden Cenab-ı Hakk'ın hafıziyeti, amel ve fiillerinin muhafazasını gerektirir. Muhafaza edilen bu amellerin adalet terazisinde tartılması, ona göre hakkında mükâfatın veya cezânın verilmesi zarurîdir.

İşte bu hakikata işaret eden âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:

“O gün amelleri tartacak terazi haktır. Kimin sevapları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin de sevapları hafif gelirse, işte onlar âyetlerimizi inkâr ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.”1

Amellerinin tartılmasında İlâhî adaletin bütün haşmeti ile tecelli edeceğine işaret eden,

“Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez.”2

meâlindeki âyet-i kerimede de yine bu hakikat dile getirilmektedir.

O hâlde kıyamette Allah insanların amellerini tartarken, iyi veya kötü oldukları hükmünü açıklarken, iyilik ve kötülüklerin ağırlığına göre yapacaktır. Lem’alar’da Allah’ın haşirde büyük mizanı ile insanların amellerini tartacağı ve iyiliklerin kötülüklere galibiyeti veya mağlubiyeti noktasında hükmedeceği meselesi, yukarıda geçen âyet-i kerimeye dayanmaktadır.3

İtikad ile ilgili bütün kitaplarımızda, âhirette amellerin tartılması meselesinin hak olduğu açıkça kaydedilmektedir. Fakat bu tartının mahiyetini dünyadaki ölçülerimizle ifade etmemiz mümkün değildir. Ancak şurası muhakkaktır ki, Cenâb-ı Hak bütün insanların amellerinin muhasebesini en kısa zamanda hâlledip, iyilik ve kötülüklerini ortaya çıkaracaktır.

Bu hususta Muhammed Ali es-Sâbunî şöyle der:

“Amellerin, iyilik ve kötülüklerin bizzat tartılması akıldan uzak bir hadise değildir. Modern ilimler, sıcağı, soğuğu, rüzgârı ve yağmurları ölçtüğü hâlde, sonsuz kudret sahibi olan Cenab-ı Hak insanların amellerini tartmaktan âciz mi olur?”4

Buna rağmen, amellerin nasıl tartılacağı hususunda kesin bir şey söylememiz mümkün değildir. Çünkü ahiret ve cennet ahvâli bu dünyadaki ölçülerimizle ifade edilemez. Nitekim el-Bidaye’de şöyle denmektedir:

“Mizân (tartı aleti), amellerin miktarlarını tesbite yarayan bir şey olup, akıl onun mahiyetini bilmekten âcizdir. Dünya terazilerine benzetilmesi mümkün değildir. Bu hususta nakle (Kur’ân ve hadisteki naslara) teslim olmak en selâmetli yoldur.”5

O halde Cenab-ı Hak amelleri mutlaka tartacaktır. Keyfiyetini bilmediğimiz bir mizan ile insanların iyilik ve kötülüklerini tartacak, muhteşem adaletini tecellî ettirecektir. Şayet iyilikler fazla, kötülükler az olursa, o kimse ehl-i necat olur. Tersi ise, azaba müstahak olur. Fakat Allah, rahmeti ile yine affedebilir. İmanı var, fakat günahı da varsa cezasını çektikten sonra yine cennete girer. Allah’ın sonsuz rahmetine mazhar olur.

Bununla beraber amellerin tartılmasının, hesaba çekilmenin kolay olmadığını Resulullah Efendimizin (a.s.m.) bazı hadislerinden anlamaktayız. Dualarında sık sık “Allah’ım, bana hesabımı kolaylaştır.” buyurduğu rivayet edilmektedir.

İnsanın o gün Allah’ın rahmet ve mağfiretine daha çok muhtaç olduğu, hesap esnasında Onun rahmetinin sonsuz genişliği olmasa, insanın zor durumda kalacağını yine hadis-i şeriflerinden anlamaktayız.6

Hülâsa, o gün amel defterindeki her muamele en ince noktalarına kadar hakkıyla tartılıp, herkesin kâr ve zarar bilançoları çıkarılıp hesapları kapanacaktır. İyilikleri kötülüklerinden, kârları zararlarından fazla çıkarsa, o kimse kurtuluş ehli olacaktır. Sevapları günahlarından eksik çıkarsa, o kimse zarara uğrayacaktır.

Mümine düşen vazife, iyilikleri kötülüklerine, kârları zararlarına galebe çalacak şekilde ameller yapması, ona göre hesap gününe iyi hazırlanmasıdır. Ve “Allah’ım, hesabımı kolaylaştır.” diyerek Allah’a yalvarmasıdır.

Kaynaklar: 

1. A'raf,7/ 8.
2. Nisa, 4/40.
3. Lem'alar, s.81.
4. Safvetü't-tefâsir , I/437.
5. el-Bidaye fîusuli'd-dîn, s.92.
6. Müsned, VI/48.

(bk. Mehmed PAKSU, Meseleler ve Çözümleri -II)

46 Öldükten sora nikah düşmesi ve erkeğin kendi eşini kabre yerleştirmesi hakkında bigi verir misiniz?

Cenazenin mahremiyeti hayatta olan insanın mahremiyeti gibidir; ancak karı koca arasında fark vardır.

Fıkıh kitaplarımızda şöyle bir hüküm vardır:

Bir kadın vefat eden kocasının cenazesini yıkayabilir. Çünkü kocasının ölümünden sonra dört ay on gün iddet bekleyecektir. Bu iddet müddeti tamamlanıncaya kadar kadın bir başkası ile evlenemez.

Fakat bir erkek ölen hanımının cenazesini yıkayamaz. Çünkü erkeğin iddet bekleme gibi bir durumu yoktur; hanımı ölür ölmez aralarındaki karı koca münasebeti bitmiş sayılır. Artık o kadın kendisi için bir yabancıdan farksızdır. Bu Hanefi mezhebine göredir. Diğer üç mezhebe göre ise karı, kocasının cenazesini yıkayabildiği gibi, koca da karısının cenazesini yıkayabilir. (Hadisler ve bilgi için bk. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/545-548)

Hanefi mezhebine göre erkek eşinin cenazesini yıkayamaz. Zaten babanız annenizin cenazesini yıkamamış, sadece kabre yerleştirilmesine yardımcı olmuştur. Bu nedenle yaptığı şeyde haramlık yoktur. Çünkü elbiseye dokunmak ayrıdır, elbisesiz olarak bedene dokunmak ayrıdır. Babanız annenizin bedenine değil, kefenine dokunduğundan herhangi bir günah söz konusu olmaz. Ancak böyle konularda ölenin çocukları, kardeşleri ve yeğenleri yardımcı olsalar daha iyi olur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cenazenin mahremliği nasıldır? Cenazeye bakılabilir mi?

47 Ahirette hangi dili konuşacağız? Arapça bilmeyenler cennette nasıl konuşacak acaba?..

Ruhun dili yoktur. Nasıl ki elektrik hangi şeye girerse ona göre görevini yapıyor. Örneğin buz dolabında soğuk, fırında sıcak, lambada ışık, bilgisayarda bilgi olabiliyor. Ayrıca hava zerreleri bütün dünya dillerini bize aktarabiliyor. "Ben bu dili hiç duymadım!.." demiyor. Dil tattığı, kulak duyduğu, göz gördüğü her şeyi fark eder ve ilk defa olması onun işitmesine, tadını almasına ve görmesine engel olmaz.

Bunlar gibi ölen bir insanı, nasıl anlaması gerekiyorsa o dille Allah onu imtihan eder. İlk defa duyduğu bir şeyi anlamasına asla engel yoktur. Dünyada bile bunların örneğini gördüğümüze göre, ahirette en ileri derecede olabilir.

Ancak hesabın ve cennette konuşulacak dilin Arapça olduğu bildirilmiştir. Konuşmanın Arapça olması, ruhun anlamasına engel olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennet dili Arapça mı olucak acaba? Eğer öyleyse bunu işaret eden ayet ya da bir hadis var mı?..

48 Cennette erkeklere huri verildiği gibi bayanlara da gılman mı verilecek?

Kur'ân-ı Kerim'in sadece bir âyetinde geçen "gılman" tâbiri vardır. 52. Sûre olan, Tûr Sûresi 24. âyetinde:

"Etraflarında, sedeflerinde saklı inciler gibi tertemiz gılmanlar dolaşır."

Sözlükte "çocuk, bıyığı yeni terlemiş genç, hizmetçi" anlamına gelen "gulâm" kelimesinin çoğulu olan "gılman", anlaşıldığı kadarıyla, Allah'ın (c.c) mü'min kulları için özel yarattığı ve vazifesi sadece hizmetkârlık olan cennet gençleridir. Onlar cennet ehline yiyecekler ve içecekler sunarlar ve bu vazifeyi görmekten mutluluk duyarlar.

Fani hayatın sona ermesinden sonra ebedî bir saadet başlayacak. Orada Allah'ın rahmeti, lütuf ve ihsanı bütün haşmetiyle tecelli edecektir. İşte bu ebedî saadetin ve sonsuz nimet ve güzelliklerin merkezi cennettir. Cennet hem mü'min erkeklerin, hem de mü'min kadınların nimetler içinde yüzdüğü bir mekândır. Yani cennetin nimetlerinden erkekler kadar kadınlar da istifade edecek, bütün nimet ve ihsanlar her iki cinse de verilecektir.

Cennet ve cennetlikler en güzel ve tatlı bir şekilde Kur'ân'da anlatılır. Çoğu yerde mü'min erkeklerle birlikte, mü'min kadınlar da zikredilir. Meselâ, Tevbe Sûresinin 72. âyetinin meali şöyledir:

"Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara devamlı kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler, Adn Cennetlerinde hoş meskenler vaad etmiştir. Allah'ın rızası için en büyük mükâfattır. İşte büyük kurtuluş budur."

Cennetlikler ve cennet nimetleri Kur'ân'da anlatılırken cennet ehli için "müttekiler (Allah'tan hakkıyla korkanlar)" ifadesi geçer. Bu kelime hem erkekler hem de kadınlar için müşterek kullanılır. Biri öbüründen ayırd edilmez, ayrı tutulmaz.

Hadis-i şeriflerde geçen ifadeler de hem erkekler, hem de kadınlar içindir. Bütün müjdeler, taltifler, nimetler, ikramlar herkese aynıdır. Bir hadisin meali şöyle:

"Cennet ehli cennete girdiklerinde bir vazifeli şöyle seslenir: 'Şüphe yok ki, siz cennette ebedî yaşayacak ve hiç ölmeyeceksiniz. Hastalanmayacak ve devamlı sıhhatli bulunacaksınız. Sonsuz nimetlere mazhar olacak ve hiçbir zaman hüzün ve keder görmeyeceksiniz.' "1

Başka bir hadis-i şerifte de cennet ehlinin bir hâli şöyle anlatılır:

"Muhakkak, sizden biriniz cennetin en alt derecesinde bulunsanız bile, ona Allah'ın emri ile melekler tarafından, 'Gönlünden geçenleri iste!' denir. O da devamlı temenni eder durur. Bunun üzerine ona, 'Kalbinden geçenleri tamamen temenni ettin mi?' diye sorulur. 'Evet' cevabı verince, 'Muhakkak temenni ettiğin şeyler bir misli fazlasıyla sana verilecek' denir."2

Esas itibariyle cennetin nimetleri hem erkek, hem de kadın mü'minler için müşterek iken, bazı hususlarda her iki cins de birbirlerinden üstünlüklere sahiptirler. Bu üstünlüklerin bir kısmı erkeklere mahsus iken, büyük bir kısmı da kadınlara mahsustur. Kur'ân'da cennetlik kadınlar "Ezvâcün mutahharatün" yani "temiz kadınlar" olarak vasfedilir. Bu ifadenin içinde şu mânâlar saklıdır: Cennet kadınlara mekân ve meskendir. O kadınlar o yüksek cennette lâyıktırlar. Aynı zamanda cennet derecelerinin yüksekliği nisbetinde onların güzellikleri de artar. Ve cennet onlarla güzelleşir ve süslenir.3

Yani cennetlik kadınlar, cennetin güzelliğine güzellik katmakta, Allah'ın ebedî yurdunu süsleyen canlı bir unsur olmaktadır. Bu "mutahharatün (temiz)" ifadelerinden ayrıca şu mânalar çıkıyor: "Dünya kadınları cennete girdikten sonra kötülüklerden, kıskançlık ve benzeri çirkin huylardan arınacaklar, içleri de dışları gibi berrak ve ter temiz olacak. Güzellikte hurileri geçecekler."

Peygamberimiz (asm) cennetlik kadınları şöyle anlatır:

"Onların vücutlarının güzelliği ile letafetinden dolayı her birinin baldırındaki kemiğin iliği etinin üstünden görünür. Onların aralarında ne ihtilâf vardır ne düşmanlık ne de çekememezlik."4

Yani cennet ehli kadınlar güzellikte o kadar ileride bulunuyorlar ki, sadece bir tek tırnağı dünyaya görünse güneşin ışığını kapatacak kadar parlaklıkta olan hurilerden daha güzel olacaklar. Bir kadının bundan daha güzel bir şey tahayyül etmesi mümkün müdür?

Cenab-ı Hak hem erkek, hem de kadın mü'minlere kalblerinden geçenlerin bir misli fazlasını vereceğine göre, nimet ve ihsanın derecesini siz düşünün. Artık bu kadar lütuf ve ikramdan sonra "Allah, cennette bir erkeğe çok sayıda huri veriyor da cennet ehli kadınlara neden böyle bir imkân verilmiyor?" denmez. Cennette "yok yoktur." Allah, insan fıtratına en uygun şekilde her türlü nimet ve ihsanı verecek, kimseyi mahrum bırakmayacaktır.

Esas mesele Allah'ın rızasına nail olmak, ebedî saadete liyakat kazanmak, fâni dünyadan imanlı olarak ayrılıp, cennetin kapısına ulaşabilmektir.

Dipnotlar:

1. Müslim, Cennet 22.
2. Müslim, îman: 301.
3. Bediüzzaman Said Nursî, İşaratü'l-İcaz, s. 175.
4. Müslim, Cennet: 14-17.

(bk. Mehmed PAKSU, En Çok Sorulan Mes'eleler ve Çözümleri -2, 2. Baskı, Nesil yayınları, İstanbul, 2000, s. 144-146)

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Cennette evlilik nasıl olacaktır? Cennette verilecek huri ve gılman hakkında bilgi verir misiniz?..

49 Ahirette amel defterimiz elimize verilip günahlarımız açıklandığında herkes görecek mi, yoksa yalnızca biz mi göreceğiz?

Günah işleyen kimse, dünya ve ahirette büyük sıkıntılara maruz kalır.

Bazen, işlenen bir günaha ondan daha büyük pek çok günah eklenir. Mesela, günahta ısrar etmek, ona özenmek, tövbeyi geciktirmek, benzeri bir günahı elde edince tat almak, yahut kaçırınca üzülmek, günah işlemekle sevinmek, yahut iki kişi arasında olacak bir günaha başkasını sevk etmek, Allah Teala’nın (kendisine emanet ettiği) malını günahta harcamak ki, bu aynı zamanda nimete karşı bir nankörlüktür.

“İnsan günah işleyince, kalbinde bir siyah nokta belirir. Tövbe ile hemen onu silmezse, o nokta kalbinde öylece kalır. Sonra ikinci bir günah işlerse, kalbinde bir nokta daha belirir...”(İbn Mace, Zühd 29)

Bu sebeple günahlarda ısrarcı olmadan onu hemen temizleme çok ciddi önem arz ediyor.

Şunu unutmayalım ki günahlardan duyulan pişmanlık, aslında tövbenin kendisidir. Bu konuda,

“Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur.” (İbn Mace, Zühd 30)

mealindeki Allah Resulü’nün müjdesi içimizi aydınlatıyor.

Diğer taraftan,

“Açık da olsa, gizli de olsa günahlardan sakının!..” (Enam, 6/120)

mealindeki âyet, günahlardan sakınma konusunda her zaman hassas olmamız gerektiğini vurgulamaktadır.

Fakat gizli işlenmiş bir günahı açığa vurmak ayrıca günahtır:

“Günahlarını açıklayanlar hariç bütün (samimi tövbe eden) insanlar affedilmiştir. İnsanlardan birisi geceleyin bir günah işler, Allah Teâlâ günahını örtmüştür. Ancak, sabaha çıkınca Allah Teâlâ’nın örttüğü perdeye açar ve günahını (insanlara) anlatırsa, işte bu affedilmez." (Buharî, Edeb, 60; Müslim, Zühd, 52)

Çoğu zaman bir günahkâr, başkalarının da uyduğu bir günah çığırı açar, onunla amel edildiği müddetçe o günahın getireceği kötülükler kendisine yazılmaya devam eder. (bk. Müslim, İlim, 15; Zekat, 69; Nesaî, Zekat, 64)

Günahların açıkça işlenmesi, teşhir edilmesi toplumun diğer fertlerine kötü örnek olacağı gibi, insan şahsiyetini de zedeler. İnsanlar yaptıkları kötülükleri başkalarının da işlediğini görünce psikolojik olarak rahatlar; musîbetin paylaşılması elem yükünü hafifletir ve o kötülüğün daha rahat ve cesurca işlenmesine psikolojik zemin hazırlar. İnsan, hayatının zayıf bir döneminde yapmış olduğu bir kötülüğü terkettikten sonra unutmak ve başkalarının da unutmasını ister. Ancak günahını başkalarına anlatmışsa, insanlar onu hayat boyunca o kötülüğü ile hatırlayacaktır. Bunun için kötülüğün şuyûunun vukûundan daha zararlı olduğu kabul edilmiştir.

Allah Teâlâ, âyet-i kerimede, başkalarını günaha sevk etmeyi münafıkların sıfatı olarak zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Münafık erkekler ve münafık kadınlar (sizden değil) birbirlerindendir. Çünkü onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyarlar.” (Tevbe, 9/67)

Kişinin günahını gizlemesi bir nevi pişmanlık olduğundan, tövbenin kabulü için ilk adım sayılmış ve günahını gizleyen insanların affedileceği bildirilmiştir:

"Allah, kıyamet gününde mümin kuluna yaklaşır, şefkatiyle örterek insanlardan gizler; 'Şu, şu günahını biliyor musun?' der; kul 'Evet Rabbim biliyorum.' der. Allah tekrar 'Şu şu günahını da biliyor musun?' der; o kul 'Evet, Rabbim' der. Böylece o insan bütün günahlarını ikrar eder. Artık ben kurtulamam diye düşünmeye başlayınca Allah, 'Ben senin bütün o günahlarını dünyada örttüm. İşte bugün de onları mağfiret edeceğim.' der." (Buhârî, Mezâlim, 3).

Allah insanı üç çeşit örtü ile örtmüştür. İlk örtü; insanın ayıp ve çirkin görünen yerlerini gizleyen elbiseleridir. İkincisi; insanın fikir, düşünce ve hayallerinin kalbinde gizlenmesidir. Üçüncüsü ise; Allah kulunun günahlarını örtmüş, gizlemiş; günahlarını sevaba çevirmiş, sanki hiç günah işlememiş gibi ahirette yalnızca sevaplarını yazan kitabını vermiştir. (Gazâlî, Esmâü'l-Hüsnâ, terc. Y. Arıkan, s.128)

Buna göre, bu dünyada gizli kalan günahlar, ahirette de gizli kalır. Açıktan işlenen günahlar da ahirette açıkça görülür.

Allah bütün günahları herkese göstermeyecektir. Nitekim, tövbe edilmiş bazı günahları veya başkasının günahını gizleyen kişilerin günahlarını da Allah gizleyecektir.

Allah’ın kulları sadece insanlar değildir. Bütün kâinat, melekler ve daha nice varlıklara insanın yaptığı iyilikler ve kötülükler gösterilecektir.

En önemlisi, Allah adaletini ve herkese hak ettiğini verdiğini böylece göstermiş ve ilan etmiş olacaktır. Bunu da en önce kişinin kendine gösterecektir.

“Lût kavminin amelini işleyen kimse denizler dolusu su ile yıkansa günahını temizleyemez. Onu ancak tövbe temizler.” (Deylemi, Firdevsü’l-Ahbar, No: 6892; Aclunî, Keşfu’l-hafâ, No: 2093)

anlamındaki rivâyet, vefat etmeden hakkıyla yapılacak bir tövbenin, günahları affedeceğini haber vermektedir.

Buna göre, affedilmeyecek günahlar, açık veya gizli hangi günah olursa olsun, tövbe edilmeyen günahlar olarak anlaşılabilir.

50 Mezarın üzerine su dökülmesi doğru mudur?

Bütün işlemler bittikten sonra kabrin üstüne su dökülmesi sünnettir.

Hz. Peygamber (asm) Efendimiz Sa‘d b. Muaz’ın cesedi defnedildikten sonra, kabrin üstüne su serpmişti. (107 İbn Mâce, Cenâiz, 38)

el-İstîâb isimli eserde, kabrine su serpilen ilk kişinin Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim olduğu şeklinde yer alan nakle (İbn Abdilberr, 1/46) bakılacak olursa su serpme geleneğinin, Medine döneminin sonlarına doğru gerçekleştiği akla gelmektedir.

Bunun bazı hikmetleri olabilir:

Kabir üzerindeki yeşilliklerin orada yatan kimseye faydası olduğu ve onların ibadetlerinin onun defterine yazıldığı rivayet ediliyor. (Buharî Cenaiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebu Davud, Taharet, 26)

Bu nedenle su dökülerek otların ve tohumların çabucak yeşillenmesi istemek ve yeşilliklerin ömrünün uzun olmasını sağlamak olabilir.

Toprakla örtülen kabrin sulanarak iyice oturması ve toprağın rüzgârla gitmesinin engellenmesi de sağlanmış olur.

Ayrıca toprak yerleşerek kabrin çökmesi ve vahşi hayvanların cenazeye zarar vermesi de engellenmiş olur.

51 Â'raf Suresi'nde geçen "Â`raf ehli" kimlerdir?

Â'raf`la ilgili izaha geçmeden önce, Â'raf Suresi'nde geçen “Â'raf” ve “Â'raf ehli” hakkındaki ayet meallerini verelim. Cennetliklerle Cehennemliklerin durumu ve aralarındaki konuşmaların zikredildiği ayetlerden sonra “Â'raf”la ilgili şu ayetler yer almaktadır:

"Cennet ile cehennemin arasında bir sur vardır. Orada bulunan A`raf ehli kimseler, cennet ve cehennem ehlinin hepsini yüzlerinden tanır. Onlar cennet ehline, ‘Size selam olsun.` diye seslenirler. Kendileri cennete girmemiş, fakat girme iştiyakı içindedirler."
"Gözleri cehennem ehline çevrildiğinde ise, ‘Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma.' derler."
"Â`raf ehli, yüzlerinden tanıdıkları cehennemliklere seslenirler ve derler ki: ‘Ne dünyadaki taraftarlarınızın çokluğu, ne servetiniz ne de büyüklük taslamanız size bir fayda vermedi.` Allah onları rahmetine eriştirmez diye yemin ederek küçümsediğiniz kimseler, şu cennet ehli olan zayıf ve fakir mü`minler miydi? Siz de ey mü`minler; girin cennete. Size ne bir korku vardır, ne de mahzun olursunuz.” (1)

“Â'raf”, “arf” kelimesinin cemi yani çoğuludur. Tefsirlerimizde Â'raf hakkında pek çok izahlar bulunmaktadır. Ancak bunların içinde müfessirlerin çoğunun ittifak ettiği görüş, “Â'raf”ın cennetle cehennem arasında bir perde, yüksek bir sur ve tepeler manasına geldiğidir. İbni Abbas ise, “Sırat Köprüsü üzerinde bulunan şerefelerdir.” demektedir.

Hasan-ı Basri Hazretleri ise şöyle demektedir:

“Bu kimseler, Allah`ın, cennet ve cehennem ehlini birbirinden ayırmak için tayin ettiği insanlardır. Vallahi, bilmem, ama bunlardan bazıları şimdi beraberimizdedir.” (2)

Â'raftakilere, “Â'raf” denmesinin sebebi ise, onların, insanları amellerine göre tanımalarıdır. Yine tefsirlerimizde izah edildiğine göre, Cenab-ı Hak, Mizanda sevap ve günahları tartıp, cennetlik ve cehennemlikleri ayırd ettiği zaman, sevap ve günahı eşit gelenleri bir müddet bekletecektir. Sırat köprüsünün yanında bulunan bu kimseler, cennetlik ve cehennemlikleri tanıyacaklar; cennet ehlini gördükleri zaman, “Allah`ın selamı sizin üzerinize olsun.” diyecekler; sol taraflarına baktıkları zaman da cehennem ehlini görecekler, bulundukları yerde Allah`a sığınarak, “Ya Rabbi, bizi bu zalim topluluktan kılma.” diye dua edecekler. Cennetlikler ve cehennemlikler gittikten sonra Cenab-ı Hak onları rahmetiyle bağışlayıp cennete koyacaktır. (3)

Nitekim, Peygamberimiz (asm)'a Â'raf ehlinin kimler olduğu sorulduğunda, şöyle buyurmuştur:

“Cenab-ı Hak kullarını ayırıp bitirdikten sonra en son kalan kullarına da, ‘Sevaplarınız sizi cehennemden kurtardı, fakat cenneti hak edemediniz. Sizi ben rahmetimle cehennemden azad ediyorum. İstediğiniz cennete giriniz.` buyuracak.” (4)

Ayrıca, Â'raf ehlinin bazı rivayetlerde insan olmayıp meleklerden bir sınıf olduğu da bildirilmektedir. Bütün bu izahlar ve açıklamalar, ayetlerin mefhum ve mealine uygundur.

Fakat İbrahim Hakkı Hazretleri, Marifetname`sinde, dini mükellefiyetlerden muaf tutulan delilerin ve kâfir çocuklarının Â'raf ehli olduğunu, cennetlikleri gördükleri zaman, o nimetlere kavuşamadıkları için mahzun olduklarını, cehennemliklere baktıkları zaman da kendi hâllerine şükrettiklerini ve bu hâlde ebedi olarak orada kalacaklarını bildirmektedir.

Bununla beraber, “Â'raf” ve Â'raf ehli hakkında yapılan bütün bu izahlar, ilgili ayetin bir tefsiri mesabesindedir. Esas mahiyetini ancak Allah Teala bilir.

Kaynaklar:

1. A`raf Suresi, 47-49.
2. et-Tefsirul-Kebir, 14:87.
3. Taberi Tefsiri, 8:136-139.
4. a. g. e.

52 Delilerin ahiretteki / kıyamet günü durumları ne olacak? Araf ehli olacağına dair görüş bildirenler var, siz ne diyorsunuz?

Arasât, mahşer gününde toplanılan yer; yani kıyâmet gününde dirilişten hemen sonra toplanılan haşir ve neşir meydânıdır. Tüm insanlar ve tüm cinler Arasât Meydânında Allah’ın emriyle ve izniyle toplanacaklar. Akıllısıyla, delisiyle, kâfiriyle, Müslümanıyla, zâlimiyle, mazlûmuyla. Büyük Muhâsebenin yapılacağı, Mahkeme-i Kübrâ’nın kurulacağı, haşir ve neşir için hazırlanan büyük meydan.

Dünyâdan, zâlim izzetinde, mazlûm zilletinde kalarak göçüp gidiyor çoğu zaman. Zâlimin zillet içinde, mazlûmun da izzet içinde haşredilip neşredileceği, muhâkeme göreceği, hesap sorulacağı ve adâlet-i mutlakanın tahakkuk edeceği bir gün gelecek, bir meydan Allah’ın emriyle ve irâdesiyle açılacak.1

A’râf ise, lûgatte yüksekliklerin zirvesi, tepelerin, burçların ve sûrların yüksek kısımları demektir. Konumuzla ilgili olarak A’râf, cennet ile cehennem arasında bulunan yüksek kısımların, burçların, tepelerin ve sûrların yüksek yerleridir. Bu mânâ ile “A’râf”, Kur’ân’da A’râf Sûresinde geçen bir tâbirdir. Bu sûrede “a’râf” hakkında bilgi verildiğinden sûreye de ad olmuştur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“İki taraf (Cennet ile Cehennem) arasında bir perde vardır; (burada) A’râf üzerinde her iki tarafı da sîmâlarından tanıyan adamlar vardır. Cennetliklere: “Size selâm olsun!” derler. Bunlar henüz Cennet’e girmeyen ve fakat orayı uman kimselerdir. Gözleri Cehennemlikler üzerine çevrilince de: “Rabbimiz! Bizi zâlimlerle berâber bulundurma!” derler. A’râf ehli, sîmâlarından tanıdıkları (Cehennem’deki) bir takım adamlara derler ki: “Ne çokluğunuz ve ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size hiçbir fayda sağlamadı. Allah’ın kendilerine hiçbir fayda erdirmeyeceğine dâir yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı?” (Sonra Cennet ehline dönerek): “Girin Cennet’e! Artık size ne korku, ne de hüzün yoktur!” (derler.)”2

A’râf ehli kimlerdir? A’râf’ta hangi vasıftaki insanlar bulunacaklardır? Ve A’râf’ta ne kadar kalınacaktır?

İyi ameli olanlar Cennet’e, kötü ameli olanlar da Cehennem’e girmiş olduklarına göre, A’râf ehlinin kimler olduklarını tahmin etmek sanırım daha kolaydır; A’râf ehli, ortada olanlardır.

Amel bakımından ortada nasıl olunur?

Hiçbir peygamberin tebliğini duymamış olarak ölenler bu gruba girebileceği gibi; küçük iken ölen müşrik ve kâfir çocuklarının da bu grupta oldukları söylenmiştir. İyi ve kötü amelleri eşit olan mü’minler de a’râf ehlindendir. Dünyada hiç teklifle muhatap olmamış sırf mecnun ve delilerin de A’râf ehlinden olduğu görüşleri mevcuttur. Yani kalbinde Allah’a îman ve mârifet bulunmayan, ama inkâr da etmemiş olanlar; ibâdeti olmadığı gibi, isyanı da bulunmayanlar; sevapları da, günahları da olmayan veya eşit olanların A’râf ehlinden oldukları tahmin edilmektedir.

Yine de “A’râf” tâbirini müteşâbih kabul etmek ve doğrusunu ve hakîkatını Allah’ın ilmine ve takdirine bırakmak daha doğru olacaktır. Çünkü A’râf ehlinin kimler olacağı hususunda net bir nass bulunmamaktadır. Yukarıda zikrettiğimiz âyetlerde de A’râf ehlinin kimler olacağı açıklanmamıştır. Sâdece A’râf’ın mevcûdiyeti kesindir ve Cennet’le Cehennem arasında bir mevki olduğu da şüphe götürmez.

Ancak A’râf ehlinin, böyle amel bakımından ortada bulunanlardan müteşekkil olduğunu kabul eden âlimler de, burada Arâf ehlinin fazla kalmayacağını söylerler. İmam-ı Gazâlî’ye göre A’râf ehli, ehl-i necâttır; Cehennem azabından kurtulmuşlardır; bu kimseler bir müddet burada tutulacaklar, nihâyet Cenâb-ı Hak inşaallah onları da Cennet’ine alacaktır. Çünkü kıyâmet gününde Cennet ile Cehennem’den başka bir makam yoktur.3

Âyet ve hadislerde, ehl-i Cehennemin bir kısmının da günahları kadar yandıktan sonra Cehennem’den çıkarılacağı ve Cennet’e girecekleri müjdelenmiştir. Meselâ Buhârî ve Müslim’in zikrettiği bir İbn-i Mes’ud (ra) hadîsinde Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) Cehennemden çıkıp da Cennet’e gireceklerin en sonuncusunun ahvâlini beyan eder.

"Bu adam emekleyerek Cehennem’den çıkar. Azîz ve Celîl olan Allah, bu kimseye: “Git Cennet’e gir!” buyurur. Adam Cennet’e varır, ama Cennet’i dolu olarak görür. Bunun üzerine: “Yâ Rabbi! Cennet’i dolu olarak gördüm!” der. Cenâb-ı Hak: “Cennet’e gir! Sana dünyanın on mislisi kadar Cennet vardır!” der. O kul şaşırır, hayretinden: “Yâ Rabbi! Sen âlemlerin Melik’i olduğun halde bana gülüyor musun? Benimle alay mı ediyorsun?” der.” İbn-i Mes’ud der ki: “And olsun ki ben Allah Resûlünün (asm) bunu anlattıktan sonra azı dişleri görününceye kadar güldüğünü gördüm. Şöyle diyordu: ‘İşte bu, Cennet ehlinin makamca en düşük olanıdır!’”4

Cehennemden en son çıkan birisine, dünyanın on katı büyüklüğünde bir Cennet verileceği müjdelendiğine göre; hiç Cehennem’e girmemiş ve Allah’ın gazabına uğramamış A’râf ehli daha evlâ olarak, inşaallah ehl-i Cennettirler.

Dolayısıyla deliler de nihâyet, Allah’ın lütfuyla ve izniyle Cennet’e girerler.

Dipnotlar:

1. Sözler, 54;
2. A’râf Sûresi, 7/46-49;
3. İhyâ, IV/57;
4. R.Sâlihîn, 188.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Âyet-i kerimede (A'raf, 7/46) geçen ve a'raf ehlinden cennetlik ve cehennemliklerin her birini simalarından tanıyacak olan kimseler kimlerdir?..

53 Ahirette sevab-günah dengesine göre insanın, cennete mi, cehenneme mi gideceği nasıl belirlenir? Yani günahımız çoksa cehennem sevabımız çoksa cennete mi gidiliyor, yoksa herkes günahlarının cezasını çektikten sonra mı cennete giriyor?

Günah ve sevaplar tartılıp sevaplar ağır geldiğinde kişinin günahları bağışlanır ve bu kişi doğrudan cennete girer. İyilikler fazla, kötülükler az olursa o kimse ehl-i necat olur. Tersi ise, azaba müstahak olur. Fakat Allah, rahmeti ile yine affedebilir. İmanı var, fakat günahı da varsa cezasını çektikten sonra yine cennete girer. Allah’ın sonsuz rahmetine mazhar olur.

Cenâb-ı Hak mizanda amelleri tarttığı zaman iyiliklerin kötülüklere, sevabların günahlara galibiyeti veya mağlûbiyetine göre hüküm verecektir. Hem kötülük ve günahların sebepleri çok, yapılmaları kolay olduğu için, bâzan kulunun razı olduğu iyi bir amelinden dolayı, çok kötülük ve günahlarını afvedecektir... Bu hususta Peygamberimizden pek çok hadîs-i şerîf rivayet edilmiştir. Bunlardan biri de şudur:

"Birisi Mekke yolunda giderken ansızın susuzluğu artar. Hemen yol üstünde rastladığı bir kuyuya iner, suyundan kana kana içerek tekrar yukarı çıkar. Kuyu başında bir köpek ile karşılaşır. Hayvan susuzluktan dilini çıkarıp solumakta, toprağın rutubetli kısımlarını yalamaktadır. Bu yolcu kendi kendine, `Bana erişen susuzluk gibi, bu hayvana da susuzluk ârız olmuş; su bulamazsa ölecek zavallı.` diye düşünür ve hayvana acır. Kuyuya tekrar iner, ayakkabısının içine su doldurur. İçi su dolu ayakkabıyı ağzıyla tutarak kuyudan dışarı çıkarır. Suyu böylece köpeğe içirir. İşte onun bu iyi hareketinden dolayı, Allah o kulundan razı olmuş, onu meleklerine karşı medhetmiş ve bütün günahlarını bağışlayarak Cennetine koymuştur..."

Bâzı rivâyetlerde, köpeğe su veren kimsenin, "fâhişe" bir kadın olduğu da kayıtlıdır. Mü`minler, birbirleriyle olan münasebet ve muamelelerinde, Allah`ın mizan-ı ekberdeki bu adalet düsturuna uygun hareket etmelidir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten fazla gelse, o adamın sevgi ve hürmete lâyık olduğu unutulmamalıdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ahirette günah ve sevap durumu nasıldır? Sevabı günahından çok olanlar günahlarının cezasını çektikten sonra mı cennete girecektir?..

54 Ramazan ayında ölmek hakkında bilgi verir misiniz?

Ramazanda ölen kimse hakkında bir rivayet bilmiyoruz ancak cuma günü ölen kimse hakkında rivayet bulunmaktadır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:

“Bir Müslüman cuma günü veya gecesi ölürse Cenab ı Hak onu kabir fitnesinden (sualinden ve azabından) kurtarır.” (Tirmizî, Cenâiz: 73; Müsned, 2: 176.)

Başta cuma günü ve gecesi olmak üzere, Kadir Gecesi gibi diğer gün ve gecelerde vefat edenlere Cenab-ı Hak o vakitlerin hürmetine ayrı bir muameleye tabi tutacaktır. Mübarek gün ve gecelerde yapılan amel ve ibadetlerin sevabı, diğer günlere göre daha fazla olacağı gibi, o vakitlerde ölen mü’minler de ayrıca Cenab-ı Hakkın af ve mağfiretine nail olurlar.

Meselâ hadislerde Kadir Gecesinde Cenab-ı Hakk'ın, Benîkelb kabilesinin koyunlarının sayısınca mü’mini affedeceği bildirmektedir ki, şayet o mü’min böyle bir gecede, ölmeden önce Cenab-ı Hakk'ın affına mazhar olmuşsa, haliyle bu nimetten faydalanacak ve kurtulacaktır. Bunun gibi Ramazan ayı gibi mübarek bir ayda vefat etmek de bir rahmet vesilesi olabilir. Fakat îmansız, içinde düşmanlık hissi bulunan kimseler bu bahsin dışındadır.

(Mehmed Paksu, Aileye Özel Fetvalar)

İlave bilgi için tıklayınız:

Mübarek gecelerde ölenler iyi insan mıdır? Üç aylarda ölmenin bir hikmeti var mı?

Ölen kimse dünyayla irtibat kurabilir mi? Mezarına gelenleri görebilir mi? Berzah (kabir) hayatı...

55 Arasat, arasat meydanı ne anlama gelmektedir?

ARASAT: Kıyamet gününde insanların toplanacağı yerin bir adı.

Arsa kelimesinin çoğulu olan arasât, “Üzerinde bina bulunmayan boş arazi parçaları” anlamına gelir. Kur'an'da zikredilmeyen bu kelime, hadislerde sözlük manasıyla kullanılır. (bk. Buharı, “Meğâzî”, 8.)

Arasat, ilk devir kelâm kaynaklarında (bk. Kâdî Abdülcebbâr, s. 425.) ve daha sonraki bazı eserlerde, kıyametin kopmasından sonra diriltilecek olan insanların dünyada yaptıkları bütün fiillerden sorguya çekilmek üzere sevkedilecekleri yerin adı olarak kullanılmış ve dinî kültürümüzde bir terim haline gelmiştir. (bk. İbn Kesîr, en-Nihâye, I, 261: a.mlf., Tefsîr, III, 470.)

“Arasâtü'l-kıyâme”, “Arsa-i mahşer” ve “Yevm-i Arasât” şekillerinde hem toplanma yeri hem de toplanma gününün adı olarak kullanılan arasât, Türk din kültüründe özellikle mevlid okunurken veya dua yapılırken, “Şefîü'l-arasât” (arasât gününün şefaatçisi.) veya “Şefîü'l-usât fî yevmi'l-arasât” (arasât gününde günahkârların şefaatçisi.) söyleyişlerinde Hz. Peygambere (sav) verilen unvanlar arasında zikredilir. (bk. Yusuf Şevki Yavuz, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1991: 3/335.)

Bibliyografya:

1- Türk Lügati, III, 492-493.

2- Buhâri. “Meğâzî”, 8.

3- Kâdî Abdülcebbâr. Şerrıu'l-Uşûli'l-hamse, s. 425.

4- İbn Teymiyye, Mecmû'u fetâvâ, IV, 303.

5- İbn Kesîr. en-Nihâye, I, 261.

6- İbn Kesîr. Tefsîr, III, 470.

7- Kâdîzâde Ahmed b. Mehmed Emin. Ferâidü'l-fevâid, İstanbul, ts. (Cemâl Efendi Matbaası), s. 165.

56 Günahkarların kabirdeki hali nasıldır?

Kabir hayatı, bir bakıma ahiretin giriş kapısı ve başlangıcı sayılır. Ölen kimse, ister kabre defnedilsin, yırtıcı hayvanlarca parçalansın; ister ateşte yanıp külleri savrulsun ya da denizde kaybolsun, onun için kabir hayatı başlamış olur. Münker ve Nekir melekleri kabir sorgulamasını yapar. Rabbini, peygamberini ve dini sorar. Bu sorgudan sadece peygamberler ve çocuklar muaftır.

Ehl-i sünnet inancına göre, kâfirlere ve bazı günahkâr müminlere kabir azabı vardır. Kabir, iman ve salih amel sahipleri için cennet bahçelerinden bir bahçe; kâfirler için de cehennem çukurlarından bir çukurdur. Kabir hayatının, azap şeklinin mahiyeti hakkında, âlimler ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Azabın ruha, bedene veya her ikisine birlikte yapılması, sonucu değiştirmez. Çünkü salih amel sahibi insanlar kabirde güzel bir hayat yaşarken, kâfirler, büyük bir sıkıntı ve ızdırap içinde bulunacaklardır.(1)

Kabirdeki ölü cennetlik (said) bir kimse ise, onun ruhu cennete gider, eğer günahkâr ve cehennemlik (şâkî) ise, cehennemin yanına gider. Bir kısım ruhlar da berzahta bulunurlar ki, burası ne cennet ne de cehennemdir.

Bazı âlimlere göre, saidlerin rûhu cennette olmakla birlikte kabirleriyle olan bağlantıları kesilmez. Bu irtibat özellikle cuma gecesi ve gündüzü ile cumartesi gecesi güneş doğuncaya kadar, pek canlı bir şekilde devam eder. Saidlerin ruhları dünya haberlerini izleme imkânı bulabilirler. Vefat edip yeni gelenlere dünyadan haber sorarlar. Kendilerini ziyarete gelenlerin selâmını duyarlar, hatta izin verilirse, selâma karşılık vermeleri de mümkündür.(2)

Kabir Azabı:

Her insan ister ölerek toprağa gömülsün, ister boğularak denizin dibinde kalsın veya yırtıcı bir hayvan karnında bulunsun veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka kabir hayatı geçirecektir. İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek, kendisine gelerek; "Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir: Dinin nedir?" diye sorarlar. İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara doğru cevap verirler. Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve cennet kendilerine gösterilir. Kâfir veya münafık olanlar ise bu sorulara doğru cevap veremezler. Onlara da cehennem kapıları açılır, oradaki azap kendilerine gösterilir. Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu yaşarken, kâfir ve münâfıklar ise kabirde azap göreceklerdir.(3)

Kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım ayet ve hadisler vardır. Bir ayet-i kerimede;

"Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun."(Mümin, 40/46)

buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap vardır. Peygamber Efendimiz (asm);

"Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder." (İbrahim, 14/17)

ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır (Buhârî, Tefsîr, sure: 14).

Kabir azabı ile ilgili hadis kitaplarında pek çok hadis-i şerif zikredilmektedir. Bunlardan bir kaçı şöyledir:

Hz. Peygamber (asm) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (asm) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında buyurmuşlar:

"Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur." (Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26)

Hz. Peygamber (asm) diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar:

"Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurlarından bir çukurdur." (Tirmizî, Kıyamet, 26).

Başka bir hadiste de şöyle buyurur:

"Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki: 'Şu Muhammed (asm) denilen zat hakkında ne dersin?' O da şöyle cevap verir. 'O, Allah'ın kulu ve Resuludur. Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O'nun kulu ve elçisidir.' Bunun üzerine melekler; 'Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik.', derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye: !Yat ve uyu!..' derler. O da; 'Aileme gidin de durumu haber verin.' der. Melekler ona; 'Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi, mahşer gününe kadar sen uyumana devam et.' derler."

"Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: 'Şu Muhammed (asm) denilen zat hakkında ne dersin?' Münâfık da şöyle cevap verir: 'Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum.' Melekler ona; 'Böyle diyeceğini zaten biliyorduk.' derler. Daha sonra yere 'Bu adamı alabildiğine sıkıştır.' diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder." (Tirmizi, Cenâiz 70).

Kur'an'da şehitlerin kabir hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur:

"Allah yolunda öldürenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar." (Âli İmrân, 3/169),

"Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilâkis onlar dirildirler. Fakat siz farkında değilsiniz." (Bakara, 2/154).

Kabir azabının yalnız ruha mı, yoksa bedene mi, yahut da her ikisine mi yapılacağı konusu bilginler arasında tartışmalıdır. Bu azabın hem rûha, hem de bedene yapılacağı görüşü tercihe şayandır. Ancak azabın niteliği hakkında fazla bilgi yoktur.

Rûhun gerçeği üzerinde de görüş ayrılıkları vardır. Bir görüşe göre ruh lâtif (ince, şeffaf, nüfuz kabiliyeti olan) bir cisimdir. Yaş ağaca suyun nüfûzu gibi bedene nüfûz etmiştir. Allah, rûh cesette kaldığı sürece hayatı devam ettirmeyi âdet kılmıştır. Ruh cesetten çıkınca ölüm hayatı ortadan kaldırır. Başka bir görüşe göre de, ruh ceset için güneşin ışıkları gibidir. Mutasavvıflar bu görüşü benimsemişlerdir. Ehl-i Sünnete mensup bir topluluk, gülsuyunun güle sirâyet ettiği gibi, rûhun da bedene sirâyet eden bir cevher olduğunu söylemişlerdir.(4). Ayette şöyle buyurulur:

"De ki ruh, Rabbimin bildiği bir iştir. Size bu konuda pek az bilgi verilmiştir." (İsrâ, 17/85).

Ebû Hanife'ye göre, peygamberler, çocuklar ve şehitler kabir sorusu ile karşılaşmazlar. Ancak Ebû Hanîfe kâfirlerin çocuklarına kabirde soru sorulması, cennete girmeleri ve onlarla ilgili benzeri bazı soruları cevapsız bırakmıştır.(5).

İlave bilgi için tıklayınız:

3.000 yıl önce ölen birinin kabir azabı ile kıyamete yakın ölen kimsenin kabir azabı bir olur mu? Kabirdeki sorgu ile hesap günü yapılan sorgu arasında fark var mıdır?

Kaynaklar:

(1) bk. Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi, terc Şerafeddin Gölcük, İstanbul 1980, s. 235, 237: es-Sâbûnî, Mâtürîdî Akaidi, terc. Bekir Topaloğlu, Ankara 1979, s. 185; Taftazânî, Şerhu'l-Akaid, s. 251; Tirmizi, Kıyâme, 26; Müslim, İman, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26; Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, Beyrut 1972, III/29.
(2) bk. ez-Zebîdî, Tecrîd-i Sarih, Terc. Kâmil Miras, Ankara 1985, IV/504, 505.
(3) bk. bk. ez-Zebîdî, Tecrîdi Sarih, terc. Kamil Miras, Ankara 1985, IV 496 vd.
(4) bk. Aliyyu'l-Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, terc. Y. Vehbi Yavuz, İstanbul 1979, s. 259
(5) bk. Alliyü'l-Kâri, a.g.e, s. 252-253

57 Depresyon geçiren bazı hastalar intihar girişiminden dolayı mesul olurlar mı? İntihar edenin cenaze namazı kılınır mı?

İnsanın kendi canına kıyması, şu veya bu sebepten dolayı intihar etmesi ne aklen, ne dinen hiçbir şekilde meşru karşılanmaz, caiz görülmez. Çünkü, böyle bir teşebbüste bulunan kişi, her şeyden önce Allah tarafından kendisine emanet edilen hayat nimetine tecavüz etmiş, büyük bir vebal altına girmiş olur. Ayrıca böyle bir insan Müslümanların gözünde iyi olarak anılmaz, hakkında iyi düşünülmez. Büyük bir günaha girdiği için âhirette de cehennem azabını hak eder.(Müslim, İman: 175.)

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) pekçok hadis-i şeriflerinde kendi canına kıyan kimselerin büyük bir günaha girdiklerini, cehennem azabına uğrayacaklarını bildirmiştir. Zaten toplumda gördüğümüz kadarıyla, bu çeşit bir duruma düşen kimse, genellikle dini ve mânevi yönden zayıf olanlardır.

İntihar etmek her ne kadar büyük bir günah ise de; intihar eden küfre girmez, kâfir olmaz. Çünkü, ancak iman esaslarından birisini inkâr etmiş olması kişiyi imansız eder. Bunun için, diğer Müslümanlar gibi cenaze namazı kılınır. Başta İmam-ı Âzam ve İmam-ı Muhammed olmak üzere, İslâm âlimlerinin ekserisinin görüşü bu şekildedir. İster kazâen, yani elinde olmadan olsun, isterse kasdi olarak olsun cenaze namazı kılınır.

Ancak İmam Ebû Yusuf, “Hata veya şiddetli bir ağrıdan kurtulmak maksadıyla olmadıkça, kendi canına kıyan kimsenin üzerine cenaze namazı kılınmaz.” (el-Feteva’l-Hindiyye, I/163.)demektedir. Fakat, cumhur-u ulemânın görüşü, intihar eden kimsenin namazının kılınacağı şeklindedir. 

(Mehmed Paksu Aileye Özel Fetvalar)

İmam Yusuf'un fetvasına dayanaraktan, depresyona giren hastaların intihar girişimleri konusunda hastalıkları hafifletici sebep olarak görülebilirler. Akli dengesinin o anda yerinde olup olmadığını biz kesin olarak bilemeyiz. Bunu ancak Allah bilir. Dinimizde akli dengesi yerinde olmayan kimselerin işledikleri günahlardan dolayı mesul olmayacakları bildirilmiştir. Mesuliyet için akıl sahibi olmak şartı vardır.

Ancak depresyona girmesine sebeb olan caiz olmayan bir durum ise mesul olur. Bu durum sarhoşun adam öldürmesi gibidir. Fakat bir günah sebebiyle depresyona girmemiş ise mazur sayılabilir.

Burada asıl olan akli muhakemesini kaybedip kaybetmediğidir. Akli muhakemesi yerinde olan kimseler intihar ederse büyük günah işlemiş olur.

İlave bilgi için tıklayınız:

İNTİHAR...

58 Öleceğini bildiğimiz birinin yanında ne yapmalıyız, nasıl dua etmeliyiz? Sekerat anında hangi telkinlerde bulunmalıyız?..

Ölüm, bizim ebedi hayatımıza açılan bir kapıdır. İnsanlar bir yerden diğier bir yere giderken nasıl hazırlanıyorlarsa, ölümden sonraki hayatı için de o şekilde hazırlanması lazımdır. Onun için insanlar yaptığı hatalarda ötürü tövbe etmeli ve üzerinde kul hakkı varsa onu hemen ödemelidir.

Ölüm döşeğindeki hasta, devamlı Allah'ın rahmetini düşünmeli ve ne kadar günahkar da olsa Allah'ın onu affedeceğini ümit etmelidir. Hadisi kudside yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ben kulumun bana olan zannı yanındayım." (Buhari, Tevhid, 35)

Yani kulumun bana olan zannı nasılsa öyle tecelli ederim.

Ölüm döşeğindeki hastaların yanında güzel sözler konuşulmalı, devamlı surette Allah'ın rahmetinden bahsedilmelidir. Ve sekerattaki hastanın güzel yönlerinden bahsedilmelidir. Çünkü sekerat halindeki hastanın yanında konuşulan sözlere melekler amin derler. Resulullah (sav) Ebu Selemenin vefatında onun açık kalan gözlerini kapattıktan sonra, feryad edenlere,

“Kendinize kötü dua etmeyiniz; zira melekler söylediklerinize amin derler." (Müslim, Cenaiz, 4)

buyurur. Başka bir hadiste de şöyle buyurur:

"Sizler bir hastanın veya ölünün yanında bulunduğunuz zaman hayır söyleyin. Muhakkak ki, melekler sizin orada konuştuklarınıza amin derler." (Müslim, Cenaiz, 50)

Melekler maddi ve manevi pislikleri sevmedikleri için, sekerat halindeki hastanın yanında cünüb, lahusa, hayızlı ve gayri müslimlerin bulunmaması gerekir. Hastaya eziyet vermemek şartıyla sağ tarafına yatırılmalıdır. Eğer bu şekilde yatırılması hastaya zor geliyorsa ayağı kıbleye gelecek şekilde yatırılmalıdır.

Sekerat halindeki hastanın ağzı kuruyacağından devamlı ağzına su damlatılmalıdır. Çünkü sekerat anında şeytan hastaya elinde bir bardak su ile yaklaşır.

İslam alimleri ölüm döşeğindeki hastaya kelime-i tevhid telkin etmenin ve yanında bu kelimeleri söylemenin sünnet olduğunu söylemişlerdir. Resulullah (sav),

"Siz ölülerinize (yani ölmek üzere olan hastalarınıza) Lailahe illallahı telkin ediniz." (Müslim, Cenaiz, 1)

buyurur. Başka bir hadisi şerifte de şöyle buyururlar:

“Kimin ki son sözü Lailahe illallah olursa cennete girer." (Tirmizi, Cenaiz, 7; Ebu Davud. Cenaiz, 20)

Ölünün yanında Kur'an okumak da güzeldir. Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

"Kur'an'ın kalbi Yasin'dir. Bir kimse onu, Allah'ı ve ahiret gününü murat ederek okursa, Allah onu affeder. Onu ölülerinize okuyunuz." (İbn Mace Cenaiz. 4; Ebu Davud, Cenaiz, 24)

Sekerat halindeki hastayı ve bulunduğu evi ve odayı temiz tutmak gerekir. Ölen kimsenin gözlerini kapatmak sünnettir. Ölünün elbisesini daha vucudu soğumadan çıkarıp onu sert bir yere yatırılmalı ve üzerine bir örtü örtülmelidir.

Peygamberimiz (sav), "sevabına inanarak, yalnız Allah rızası için tabutun dört köşesinden omuzlayarak onar adımdan toplam kırk adım bir ölüyü taşıyanın kırk küçük günahının silineceğini" (Gümüşhanevi, Levamiu'l-Ukûl, 4/395) buyurmuştur.

Zaruret olmadıkça merhumun cenazesini binekle götürmek mekruhtur. Cenazeyi kabre taşıyarak götürmenin sevabının büyüklüğünü bildiren hadisler çoktur. Kabre götürülen merhumun tabutu yere konulmadan oturulması mekruhtur.

Müslüman olan bir kişiyi Müslüman mezarlığına defnetmek gerekir. Resulullah (sav),

“Ölülerinizi salih kimselerin arasına defnedin. Zira sağ olanlar kötü komşudan eziyet duydukları gibi, muhakkak ölü de kötü komşudan eziyet duyar." (Suyuti, Şerhu's-Sudur, v. 42 a, elyazma, Konya Yusufağa Küt. Nr. 7253 ve 7371/3.

Ölülerin salih kişiler arasına defnedilmesini emreden hadisin Ebu Hüreyre'den nakledilen  şeklinin sahih olmadığını bildiren Suyuti, aynı hadisin Hz. Ali'den sahih olarak rivayet edildiğini haber vererek bu husustaki emrin doğruluğuna dikkat çekmiş ve hükmüyle amel edilebileceğini belirtmiştir. (bk. Suyuti,  el-Leali'l-Masnu'a, 2/233-234)

Detaylı bilgi için bk. Doç. Dr. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat

59 Cennet kapısında kim beklemektedir?

Cennet ve cehennem kapılarında pek çok melek vardır. Bunlar Kur'an'da "hazinler" anlamına gelen ve "hazin" kelimesinin çoğulu olan "hazene" olarak kullanılmıştır. Bu sebeple bu kelimeyi bir isimden ziyade, bir unvan olarak değerlendirmek gerekir. Aşağıdaki ayetlerde bu husus açıkça ifade edilmiştir:

"Kâfirler, bölük, bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıkları zaman, cehennemin kapıları açılır. Cehennem Hazinleri / bekçileri / zebanileri onlara: "Size içinizden, Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bu gününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" derler. Onlar: "Evet geldi. Fakat kâfirlere azap sözü hak oldu" derler."

"Onlara: "İçinde ebediyen kalmak üzere, cehennemin kapılarından girin" denilir! Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür! "

"Rablerinden korkup sakınanlar ise, bölük, bölük cennete sevk edilirler. Nihâyet oraya vardıklarında, kapıları açılır ve cennet Hazinleri/bekçileri onlara: "Size selâm olsun, tertemiz oldunuz, artık ebedî kalmak üzere buraya girin!" derler."(Zümer, 39/71-73)

Rivayet edilen bir hadisten, cennet kapısında beklemekte olan meleğin "Hazin" olarak adlandırıldığı anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu:

"Kıyamet günü ben cennetin kapısına gidip kapıyı açacağım. Hazin 'Siz kimsiniz?' diye soracak. Ben ise 'Muhammed!' diye cevap vereceğim. Bunun üzerine Hazin 'Senden önce bu kapıyı kimseye açmamakla emr olundum.' diyecektir." (Müslim, İman, 85).

Rivayet edilen diğer bir hadisten, cehennemin baş muhafızının Malik olarak adlandırıldığı anlaşılmaktadır (bk. Tirmizi, Sıfetu Cehennem, 5).

Bu isim ayette de açıkça zikredilmiştir:

"Onlar / cehennemlikler, (cehennemin baş muhafızına): 'Ey Mâlik! Ne olur, Rabbin bizim işimizi bitirsin!' diye seslenirler. Mâlik ise: 'Siz (azapta sürekli) kalacaksınız' der. (Allah şöyle der): "Andolsun ki Biz, size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz." (Zuhruf, 43/77).

60 Ahiretteki insanların boyunun uzunluğu ne kadar olacak? Ahiretteki insanların boyuna 30 m. deniyor; Hz. Adem'inki daha uzun diyorlar doğru mudur?

Bu konudaki hadis sahihtir. Buharî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

“Allah Adem’i yarattı, boyu altmış zira idi… Cennete gidenler de onun boyunda olacaklar.” (Buharî, Enbiya, 1)

“Allah Âdem’i kendi ismini tamamıyla gösterir bir sûrette yarattı. Onun boyu altmış zira’dır. Âdem’in yaratılışını tamamladığı zaman ona: ‘Haydi git de, şu oturmakta olan melekler topluluğuna selâm ver. Ve onların senin selâmına nasıl karşılık vereceklerini dikkatle dinle. Çünkü bu, hem senin, hem de senden sonra soyundan geleceklerin selâmlaşma örneğidir.” buyurdu. Bunun üzerine Âdem gitti ve melekler topluluğuna: “Esselâmü aleyküm” dedi. Melekler de: “Esselâmü aleyke ve rahmetullâhi” diye karşılık verdiler. Ve selâmlarına “ve rahmetullâhi” cümlesini ilave ettiler. Âdem insanlığın atası olduğu için Cennete her giren kişi Âdem’in bu güzel sûretinde girecektir. Onun boyunun uzunluğu altmış zira’dır. Âdem’in kendisinden sonra gelen torunları şimdiye kadar onun vücut güzelliğinden birer parçasını kaybetmeğe devam ettiler.” (Müslim, Cennet, 28)

Bir zira, yaklaşık yarım metre olduğuna göre, 60 zira da  30 metre yapar. Gerçek muradın ne olduğunu Allah bilir. Biz alışık olmadığımız için bize biraz garip gelebilir. Halbuki, eğer bütün insanlar şimdi öyle olsaydı, artık alışmış olacaktık. Şu anda normal boyda olmayan insanlar, farklılık arz ettiği gibi, o zaman da 30 m. den aşağı olanlar da öyle olacaktı.

Hiç şüphesiz âhirette dirilişin keyfiyeti ve nasıl olacağı doğrudan Cenâb-ı Hakk’ın irâdesi ile ilgili bir alandır. Allah, nasıl dilerse o tarzda diriltir, nasıl murâd ederse o keyfiyette ihyâ eder, nasıl isterse o şekilde hayat verir.

Konuyla ilgili rivâyetlerin bir kısmı mecâzî ifâdeler de olabilir. Âhiretteki diriliş ve ebedî hayattaki ihyada boy ve endamın nasıl olacağı ve keyfiyeti konusunda çok net tasvir, çok kesin yorum ve ifâdelerden uzak durmak ve konuyu tamamen Allah’ın irâdesine havâle etmek daha sağlıklı bir tarzdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hz. Adem'in boyu ne kadardır ve kaç yıl yaşamıştır?

Cennet nasıl olacak?

61 Birden fazla evlilik yapan bir kadın, cennette hangi eşi ile evli olacaktır?

Dünyada iken başından birkaç nikâh geçen bir hanım, cennette bu beylerinden hangisiyle birlikte olacak?

– Efendim, önce cennetin özelliğini hiç unutmamak gerekir. Bu özellik unutulursa bir çok sorunun cevabı da verilemez. O özellik şudur:

"Cennet eksiksiz mutlululuk yeridir. Cennete giren insan artık orada mutluluğunu gölgeleyecek en küçük şeyle karşılaşmayacaktır. Tam aksine, kendisini ne mutlu edecekse onların hepsine de orada hem de istediği şekilde kavuşacak, mahrumiyet asla söz konusu olmayacaktır."

Bu temel ölçüden hareketle denebilir ki, hangi kocasıyla mutlu olacaksa, cennette onunla olacaktır. Diğer bir ifadeyle dünyada hangi kocası kendisini memnun etmiş, mutlu kılmışsa cennette de onunla olmayı tercih edecek; dünyadaki mutluluğuna ahirette daha da ileri safhada mutluluk katacaktır. Çünkü sevmediği, memnun olmadığı kimseyle birlikte olmak mutluluk yeri olan cennette söz konusu olmayacaktır. Öyle ise sevenler cennette de sevdikleriyle birlikte olacaklar, dünyadaki fani mutluluklarını cennette ebedi mutluluğa çevireceklerdir. Bu konuda farklı manalara geldiği sanılan hadislerin verdiği özet hüküm budur.

Nitekim halk dilinde atasözü halinde söylenen meşhur hadis de bunu ifade etmektedir:

"Kişi sevdiğiyle beraberdir!.."(Buhârî, Edeb, 96; Müslîm, Birr, 165)

Ne yazık ki dünya öyle her arzuyu yerine getirmeye müsait bir mekân değildir. İnsan bütün isteklerine rağmen dünyada sevdiğiyle beraber olmayabiliyor. Şu kesin ki, dünyada beraber olamasa da ahirette olacaktır.

Hatta içine hapsettiği aşkının icabını burada yaşayamayarak gidenler, orada sevdiklerine kavuşacaklardır.

Buraya şöyle bir nükte de ilave edebiliriz.

Madem kişi sevdiğiyle beraber olacaktır ahirette. Aman dikkat! Cennetlikleri sevin ki cennette beraber olasınız. Allah korusun, cehennemlikleri severseniz bu defa da sevdiğinizle birlikte olmak için cehenneme girmek hiç de ihtimal dışı değildir.

– Olur mu öyle şey, demeyin? Olabilir. Sevginin gözü kördür derler. Kişi, kalkar Allah'ın sevmediğini sever. Onun gideceği yere de gider. Çünkü kişi sevdiğiyle beraberdir.

Öyle ise Allah'ın sevdiklerini sevin ki, onunla birlikte olasınız ahirette. Bir yersiz sevgi kurbanı, hissine mağlup duygu insanı haline gelmeyesiniz.

Burada hatırlanmasına ihtiyaç olan mühim bir başka husus ta şudur.

Maneviyat büyükleri diyorlar ki:

– Sakın dünyadaki evliliğinizde sevginizi kısa zamanda yok olacak suret ve dış güzelliğine bağlamayasınız. Tezden yok olacak olan yüz güzelliğini yegane sevgi sebebi saymayın. Çünkü bu dış güzellik kısa zamanda yok olur, sevmenizi gerektiren şey de yok olacağından aranızda sevgi sebebi kalmamış sayılır. Bu anlayış aileyi kısa zamanda sevgisiz bırakır. Halbuki sevgiyi kısa zamanda yok olacak dış güzelliğe değil de yaşlandıkça daha da artacak olan iman, ahlak, ihlas ve sadakat gibi güzel vasıflar üzerine inşa etme halinde, ailenin geleceği garanti altına alınır. Aradığı sevgi sebebinin ömür boyu sürdüğünü gören taraflar, aile bağını bir ömür boyu zayıflatmadan sürdürürler. Çünkü dindarlıktan kaynaklanan güzel ahlak, hanımla beyi cennette de birlikte kılar, dünyadan sonra ebedi hayatta da birlikte olmalarını sağlar, sevgilerini sanki ebedileştirmiş olurlar böylece. Bu yüzden de ebedi hayat arkadaşını kırmamaya, incitmemeye burada daha çok dikkat ederler.

Bu hususta şu nokta hatırdan hiç çıkarılmamalıdır:

– Cennette birlikte olacak hanımla bey, dünyadaki zaafların sahibi hanımla beyin aynısı olmayacaktır. İkisi de âyetin tabiriyle (tathir) olmuş, yani her türlü maddi manevi kirlerden kusur ve çirkinliklerden tümüyle temizlenmiş olarak cennette birlikte olacaklardır. Hatta hayallerinde olan hanım ve bey nasıl idiyse, ikisi de aynen öyle duruma çıkacaklar, birbirlerini mutlu edecek cennet genciyle cennet hurisi görüntüsüne gireceklerdir. Dünyada var olan bazı sevgiyi gölgeleyici görüntülerden de tümüyle arınmış halde buluşacaklardır cennette...

Böylece beyin dünyadaki hanımı her manasıyla hayran kalacağı bir cennet hurisi haline geleceği gibi, hanımın dünyadaki beyi de her manada hayran kalacağı bir cennet genci haline gelecek; dünyadaki gölgeli mutluluklarını cennette gölgesiz şekilde daha ileri safhada yaşama imkanı bulacaklardır.

Bu sebeple dünyadaki sevgilerini yalnız gençlik devresine ait geçici dış güzelliğe bağlamamalılar. Yaşlandıkça gelişen, cennette ebedi hayat arkadaşlığını kazandıracak olan iman ve ahlak güzelliğine kilitlenmeliler ki, aile sevgisi ömür boyu sürmekle kalmasın, ebedi hayat arkadaşlığına dönüşme özellik ve güzelliği kazansın...

* * *

Sahabeler hakkındaki bilginin kaynağını bilmiyoruz; hususi bir tavsiye olabilir.

62 Kâfirlerin ebedi cehennemde kalması nasıl adalet olur?

İdamı hak etmiş bir kişiye, müebbet hapis cezası vermek bir rahmettir. Bu açıdan müebbet hapis demek olan cehennem de bir rahmettir. Bir anne, çocuğunun hayatının kurtulması için elinin, kolunun kesilmesine razı olmaz mı? Demek ki, daha büyük bir nimet için bazı şeyler göze alınabilmektedir. Kaldı ki bunlar çocuk değildir. Annesinin namusuna göz diken bir yetişkine hangi anne acır...

Konuyu bazı soru ve cevaplarla açıklamaya çalışalım:

Soru: Bir kâfirin küfür ile ilgili günahı mahduttur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve sonsuz bir ceza ile cezalandırılması İlâhi adalete uygun olmadığı gibi, Ezeli hikmete de muvâfık değildir; merhamet-i İlâhiye müsaade etmez?..

Cevap: O kâfirin cezası gayrimütenahi olduğu ve kısa bir zamanda irtikâp edilen o küfrün, sonsuz bir cinayet olduğu altı cihetle sabittir:

Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömürle yaşayacak olursa, o sonsuz ömrünü herhalde küfürle geçireceği şüphesizdir. Çünkü kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla, o bozulmuş olan kalbin sınırsız bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh, ebedî cezası, adalete muhalif değildir.

İkincisi: O kâfirin günahı sınırlı bir zamanda ise de, sonsuz derecede büyük olan umum kâinatın, vahdaniyete olan şehadetlerine gayrimütenahi bir cinayettir.

Üçüncüsü: Küfür, sonsuz nimetlere hakaret olduğundan, sonsuz bir cinayettir.

Dördüncüsü: Küfür, sonsuz olan zat ve sıfât-ı İlâhiyeye cinayettir.

Beşincisi: İnsanın vicdanı, görünüşte sonlu ise de, gerçekte ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, sonsuz kabiliyeti olan o vicdan, küfürle pislenerek mahvolur, gider.

Altıncısı: Zıt, zıddına ters ise de, çok hususlarda aynı özellik taşır. Binaenaleyh iman, ebedi lezzetleri meyve olarak verdiği gibi, küfür de elim ve sonsuz elemleri âhirette intaç etmesi, şe'nindendir.

Bu altı cihetten çıkan netice ve gayrimütenahi olan bir ceza, gayrimütenahi bir cinayete karşı ayn-ı adalettir.

Bu konu ile ilgili başka bir sual:

Kısa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz bir zaman cehennemde hapis nasıl adalet olur?

Cevap: Sene, üçyüz altmış beş gün hesabıyla, bir dakikada cinayet, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapis iktizası kanun-u adalet iken; bir dakika küfür, bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kanun-u adaletle elli yedi trilyon iki yüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kanun-u adaletiyle hapse müstehak olur.

Elbette “Halidina fiha ebeden” adalet-i İlahî ile vech-i muvafakatı bundan anlaşılıyor.

"Birbirinden gayet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki: Katl ve küfür, tahrib ve tecavüz olduğu için, gayre tesirat yapar. Bir dakikada katl, lâakal zâhirî âdete göre on beş sene maktulün hayatını selbeder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, binbir esma-i İlahîyi inkâr ve nukuşlarını tezyif ve kâinatın hukukuna tecavüz ve kemalâtını inkâr ve hadsiz delail-i vahdaniyeti tekzib ve şehadetlerini reddetmek olduğundan kâfiri, binler seneden ziyade esfel-i safilîne atar, Halidine de hapseder."(bk. Lem’alar, Yirmi Sekizinci Lem'a)

"Soru: Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvafıktır; kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i İlâhiyeye ne diyorsun?"

"Cevap: Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya yokluğa gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcut kalacaktır. Varlığın -velev Cehennemde olsun- yokluktan daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira yokluk sırf şerr olduğu gibi, bütün musibet ve kötülüklerin de merciidir. Vücut ise, velev Cehennem de olsa, hayırdır. Buna binaen kâfirin meskeni Cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır."

"Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları hayırlı amellerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadisiye vardır." (bk. İşaratü'l-İ’caz, s.81)

Yukarıdaki soru ve cevaplardan sonra anlaşıldı ki, bir insanın sınırlı bir hayatta işlediği küfür suçu yüzünden ebedi cehennemde kalacaktır. Bu adamın imanı olmadığından cennete girmesi mümkün değildir. İşte yukarıda yapılan hesaplamalar ışığında, Rahmet-i ilahiyeyi de göz önünde bulundurmak suretiyle, cehenneme girecek insanların ebedi cehennemde kalsa bile ateşe ülfet edeceğini Bediüzzaman, hadislere dayanarak bildiriyor. Bu cümlenin izahına gelince, iki – üç tarzda izahı yapılabilir.

1. “Sebekat rahmeti ala gadabi”, meali: “rahmetim gazabımı geçti” hadis-i kudsisinden ders çıkarılabilir. Yani, Allah’ın rahmeti, belirli bir zaman sonra bu insanı rahatlatacak ve ateşe karşı bir ülfet verecektir. Yani, Allah gazabından ziyade rahmetiyle muamele edecektir. Çünkü yukarıdaki açıklamada da geçtiği gibi, dünyada yaptıkları iyiliklere mükafaten, merhamet-i ilahiyeye mahzar olacaklar.

Konuyla ilgili bir not:

Muhyiddin Arabî Hazretleri, “Onlar orada ebedî kalacaklardır.” mealindeki âyet-i kerimeyi tefsir ederken, kâfirlerin cehennemde ebedî kalmakla birlikte, azabı ebedîyen aynı seviyede tatmayacaklarını kaydeder ve zamanla oraya mahsus ayrı bir hayat çeşidine girip eski azaplarından bir bakıma kurtulmuş olacaklarını söyler. Nur Külliyatında geçen şu cümleler de o büyük velînin bu keşfini, az farkla, doğrular mahiyettedir:

“Kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmiş ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nev’i ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden âzade olur.” (bk. İşaratü’l-İ’caz, s.81)

“Evvelki şiddetlerden âzade olma” ifadesinden, azabın ebediyen devam edeceği, ama şiddetinin öncekilerden daha hafif olacağı anlaşılıyor. Muhyiddin Arabî Hazretleri ise azabın, yerini âdî, süflî, bayağı bir hayata bırakacağı ve kafirin cehennemde bu hâliyle ebediyen kalacağı kanaatindedir.

Nur Müellifi, naklettiğimiz ifadelerinin sonunda, buna dair “işarat-ı hadîsiye” olduğunu kaydeder. Sözü edilen hadisin metni hakkında bir bilgimiz yok. Ancak, Muyyiddin Arabî Hazretlerinin bu konuyu işlerken sıkça nazara verdiği bir hadis-i kutsî var; Üstad'ın sözünü ettiği hadis de o olsa gerek:

“Rahmetim gazabımı geçti.”(bk. Aclunî,Keşfü'l-Hafâ, 1/448)

2. Adalet-i ilahiye noktasından bakılabilir. Yani bu insanın -yukarıda yapılan hesaplardan da anlaşılacağı gibi- yaptığı ve işlediği günahlardan dolayı azap görecektir. Ama bu insanlar, Bediüzzaman’ın dediği gibi, yaptıklarının cezasını çektikten sonra, ateşe ülfet yani alışma vermesi adaletinin neticesidir.

3. Kainatta ne varsa, Allah’ın bir ismini gösterir, onun aynasıdır. Bu durumda, cehennemde olan insanların da Allah’ın bazı isimlerine mazhar olması da mümkündür. Kim bilir belki de Allah’ın “Metin” ismine mazhariyet verilecek ve ateşe karşı dayanıklılık verilecektir. Keyfiyetini Allah bilir. Bize düşen iman etmek ve O dehşetli cehennemden kurtulmak için, ibadet, istiğfar ve taat siperine girmektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kâfirlerin cehennemde yanmaları adalet midir? 
Cehennemde olanlar belli bir sure sonra azaba alışacaklar, deniyor. Bence bu onlar için azabın hafiflemesi manasına gelme mi?

63 Kadınların kabir ziyaretine gitmesi caiz midir?

Önce bu husustaki hadis-i şeriflere bir göz atalım:

Ebû Hüreyre’nin rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyururlar:

“Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü size âhireti hatırlatır.”1

İbni Mesud’un rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyururlar:

“Ben sizi kabirleri ziyaret etmekten men etmiştim. Bundan sonra kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü şüphesiz kabirlerin ziyareti, dünyayı küçümsetir ve âhireti hatırlatır.”2

İslâmın ilk yıllarında Peygamber Efendimiz (asm) kabir ziyaretini yasaklamıştı. Çünkü insanlar o zamanlar henüz Cahiliye âdetlerinden kendilerini bütünüyle çekip çevirememişlerdi, bazı eski alışkanlıklarından kurtulamamışlardı. Mezarlıkta uygunsuz konuşma, bağırıp çağırma, ölmüş olan meşhur yakınları ile övünme İslâm dışı hal ve hareketlerde bulunuyorlardı.

Bu husus Nesâî’de rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle dile getirilir:

“Artık kim kabirleri ziyaret etmek isterse, ziyaret etsin; sakın kötü lâf etmeyin.”

Ancak zaman içinde insanlar İslâmî hüküm âdâba intibak edince bu çeşit endişeler de kendiliğinden gitmiş oldu. Bunun üzerine Peygamberimiz (asm) yasağı kaldırdı ve kabir ziyaretini serbest bıraktı ve hattâ “dünya hırsını azaltması, aşırı bağlılığı kırması, ölümü ve âhireti hatırlatması” gibi gerekçelerle teşvikte bulundular.

Kadınların kabir ziyaretinin caiz olup olmaması konusuna gelince, bu hususta yasaklayıcı ve hattâ haramlığına bile delil olan hadisler vardır. Meselâ Ebû Hüreyre’nin rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) kabirleri ziyaret eden kadınları lânetlemiştir.3

Bu hadis-i şerifin izahında şu açıklamalar dikkatimizi çekiyor:

Kadınlar çoğunlukla mezar ziyaretine gittikleri zaman bağırıp çağırırlar, üstlerini başlarını yırtarlar, yüzlerini gözlerini döverler, kocalarının hukukunu çiğnerler, İslâmî tesettüre riayet etmezler, hattâ süslenerek giderler. Bu olumsuz davranışlarından dolayı İlâhî rahmetten uzak kalmaları yolunda Peygamberimizin (a.s.m.) bedduasına maruz kalmışlardır.

Yukarıda meâlini verdiğimiz hadisi delil olarak getiren bazı Şâfiî, Mâlikî ve Hanefî âlimleri hanımların mezar ziyaretinin haramlığı kanaatine varmışlardır.

Bunun yanında, başta Hanefi âlimlerinin çoğuna, Mâlikî ve Hanbelî âlimlerinin bir kısmına göre hanımların mezar ziyareti caizdir.

Hadiste kadınlara mezar ziyaretinin yasaklanması, mezar ziyaretine izin verilmediği zamandaydı. Daha sonra verilen izin sadece erkekleri değil, aynı zamanda hanımları da içine alıyor.

Ayrıca Hanefî âlimleri Abdullah bin Ebû Müleyke’nin rivayet ettiği şu hadisi de bu meseleye delil olarak getirirler:

“Âişe (r.a.) birgün mezarlıktan dönüyordu. Ben ona,
‘Ey mü’minlerin annesi! Nereden geliyorsunuz?’ diye sordum.
'Kardeşim Abdurrahman’ın mezarını ziyaretten geliyorum.’ dedi. Ben,
‘Resulullah (a.s.m.) mezar ziyaretini yasaklamamış mıydı?’ diye sordum.
'Evet, Resulullah mezar ziyaretini yasakladı, ama daha sonra emretti.’ buyurdu.”4

Hadis şarihleri bu hadislerden şu hususlara dikkat çekerler: Hadisin verdiği izin örtülü olarak çıkan, âhireti düşünen, kabirde yatanlardan ibret alan, bağırıp çağırmayı, yüzünü dövmeyi, yakalarını yırtmayı ve kötü söz etmeyi terk eden kadınlar içindir. Konulan yasak da, anılan uygunsuz davranışlarda bulunan kadınlara mahsustur.

Netice olarak denebilir ki: Hanımlar, özellikle gençler tesettüre riayet etmek, yanlarında anneleri ve teyzeleri gibi yaşlı hanımlar ve yakını olan erkekler bulunmak kaydıyla kabir ziyaretine gidebilirler. Böyle bir tedbir daha çok büyük yerleşim bölgelerinde önem taşımaktadır. Öyle ki, kabir ziyaretine gidip de sevap kazanayım derken, günaha ve bazı istenmeyen hallerle karşılaşma kaçınılmaz olacaktır. Zaten hanımlar bu ziyaretleri her zaman tekrarlamazlar. Ölmüş yakınlarına hediye edecekleri duaları kendi evlerinde okuyarak da göndermeleri mümkün ve daha güzeldir. Şayet ölenlerin imanları varsa, dünyanın neresinde olursa olsun mânevi hediyeler onların ruhuna ulaşır. Mesafenin yakınlığı ve uzaklığı aynıdır.

Dipnotlar:

1 İbni Mâce, Cenâiz: 47.
2 İbni Mâce, Cenaiz: 47.
3 İbni Mâce, Cenâiz: 49.
4 Sünen-i İbni Mâce Terceme ve Şerhi, 4: 439.

(bk. Mehmed PAKSU, Aileye Özel Fetvalar)

64 70.000 defa kelime-i tevhîd getirenin, başka amelleri olmasa da direkt cennete gittiği doğru mu?

"La ilahe illah" diyenin, cennetle müjdeleneceği rivayet edilmiştir. Bu bakımdan tarikat ve tasavvuf ehli insanlar, hayatları boyunca bunu okumaya gayret göstermişlerdir.

Şu kadarı var ki, hiç bir amel cennetin sebebi değildir. Cennet Allah'ın fazlındandır, rızasına bakar. Amellerin ihlasla yapılıp yapılmadığı da önemlidir. Cennete girmek için ibadet yapılmaz.

"Hiç bir ameli olmasa da,.." ifadesi, ancak nafile ameller için olabilir, buna farzlar, vacipler giremez.

İlave bilgi için tıklayınız:

- "La ilahe illallah diyeni, cehennem ateşi yakmaz." diye bir hadisi şerif var mı?..

- Okunan dualara, yapılan ibadetlere verilen sevaplarla ilgili rivayetler var. İbadetlere vadedilen netice ve sevaplara kavuşmanın şartları nelerdir?.. 

- 70.000 kelime-i tevhîd konusu için tıklayınız...

65 Öldükten sonra nelerle karşılaşacağız ve nasıl bir sorgu suale çekileceğiz?

Uykuyla hislerimiz bu dünya ile ilgilerini keser kesmez rüya aleminde ayrı şeyler gördüğümüz, farklı konuşmalar dinlediğimiz ,.., gibi, ölümle bedenden ayrılan ruhumuz, kabir alemi dediğimiz bir yeni alemle tanışır. Ölüm anında Azrail aleyhisselamı gören insan, bu yeni alemde sorgu melekleriyle karşılaşılır. Müminin güzel amelleri sevgili birer arkadaş gibi onunla bu yeni hayatta birlikte olurlar.

Kabir hayatı dünya hayatıyla ahiret arasında bir köprüdür. Bu yüzden bu hayata berzah hayatı da denilir. Bu alem her insan için farklı bir şekilde kendini gösterir. Şehitler bu hayatı öldüklerini bilmez bir halde geçirirken, ilim tahsili üzere ölenler bu alemde de ilme devam ederler. İnançsızlar için ise bu alem cehennem azabının ilk numunelerinin tattırıldığı bir azap ülkesidir.

Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Yaşadığımız âlemden kabir âlemine yolculuktur. Ruh, Azrail Aleyhisselam vasıtasıyla "berzah alemi"ne götürülür. Bu alemde göreceğimiz ilk melek Azraildir. O, en kıymetli cevherimiz olan ruhumuzu gönül rahatlığıyla teslim edebileceğimiz güvenilir bir emanetçidir.

Ölüm anında, ruh, beden hapsinden kurtulur; fakat bütün bütün çıplak kalmaz. Çünkü, "misali bir cesetle" başka bir tabirle "latif bir gılaf" ile kuşatılmıştır.

Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalır. Bedendeyken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık bu aletlerin varlığına gerek duymadan görür, işitir, düşünür ve bilir. Rüyada olduğu gibi?.

Berzah, "geçit" demektir ve berzah alemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir "bekleme salonu"dur. Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler. "münker ve nekir taifesinden" olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza ve ilk mükafat burada gerçekleşir.

Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, hadisin ifadesiyle, "ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur." Ancak, burada azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan ruhtur. Kabir hayatından sonra, "mahşer"de, yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o "büyük mahkeme"de hesap verir. Sonrası, ebedi cennet veya cehennemdir. Bu menzillerde lezzet de elem de hem cisimle hem de ruhla tadılır; dünyada olduğu gibi.

Kabir hayatını yeniden diriliş takip edecektir. Ruh zaten ölmediğinden diriliş beden için söz konusudur. Ba's (diriliş) ile ruhlar yeni bedenlerine kavuşurlar ve hesaba çekilmek üzere mahşer meydanına çıkarlar. Orada vakfe denilen bir süre kalındıktan sonra mizan safhasına geçilir. İman ile ölen ve bu mizanda sevapları günahlarından ağır gelenler ebedi saadet menzili olan cennete sevk edilirler. Küfür üzere ölenler Allah'ın azap diyarı alan cehenneme giderler. Günahları sevaplarından daha ağır gelen müminler de bu günahlarının temizlenmesi o dehşetli cehennem azabını tadarlar. Daha sonra onlar da cennete ulaşırlar.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kabirde sorgu sual nasıl olacak açıklar mısınız?..

66 Sekerat halindeki (ölüm döşeğinde olan) bir hastaya neler yapılabilir?

Ölüm bizi ebedi hayatımıza açılan bir kapıdır. İnsanlar bir yerden diğier bir yere giderken nasıl hazırlanıyorlarsa, ölümden sonraki hayatı içinde o şekilde hazırlanması lazımdır. Onun için insanlar yaptığı hatalarda ötürü tövbe etmeli ve üzerinde kul hakkı varsa onu hemen ödemelidir.

Ölüm döşeğindeki hastanın devamlı Allah'ın rahmetini düşünmeli ve ne kadar günahkar da olsa Allah'ın onu affedeceğini düşünmelidir. Hadisi kudside yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ben kulumun bana olan zannı yanındayım. Yani kulumun bana olan zannı nasılsa öyle tecelli ederim."

Ölüm döşeğindeki hastaların yanında güzel sözler konuşulmalı, devamlı surette Allah'ın rahmetinden bahsedilmelidir. Ve sekerattaki hastanın güzel yönlerinden bahsedilmelidir. Çünkü sekerat halindeki hastanın yanında konuşulan sözlere melekler "amin" derler. Resulullah (sav) Ebu Seleme'nin vefatında onun açık kalan gözlerini kapattıktan sonra feryad edenlere

“Kendinize kötü dua etmeyiniz. Zira melekler söylediklerinize amin derler."

buyurur. Başka bir hadiste de:

"Sizler bir hastanın veya ölünün yanında bulunduğunuz zaman hayır söyleyin. Muhakkak ki, melekler sizin orada konuştuklarınıza amin derler."

Melekler maddi ve manevi pislikleri sevmedikleri için sekerat halindeki hastanın yanında cünüb, lahusa, hayızlı ve gayri müslimlerin bulunmaması gerekir. Hastaya eziyet vermemek şartıyla sağ tarafına yatırılmalıdır. Eğer bu şekilde yatırılması hastaya zor geliyorsa ayağı kıbleye gelecek şekilde yatırılmalıdır.

Sekerat halindeki hastanın ağzı kuruyacağından, devamlı ağzına su damlatılmalıdır. Çünkü sekerat anında şeytan hastaya elinde bir bardak su ile yaklaşır.

İslam alimleri ölüm döşeğindeki hastaya kelime-i tevhid telkin etmenin ve yanında bu kelimeleri söylemenin sünnet olduğunu söylemişlerdir. Resulullah (sav) şöyle buyurmaktadı:

"Siz ölülerinize (yani ölmek üzere olan hastalarınıza) Lailahe illallahı telkin edniz."

Başka bir hadisi şerifte,

“Kimin ki son sözü Lailahe illallah olursa Cennete girer."

Ölünün yanında Kur'an okumak da güzeldir. Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

"Kur'an'ın kalbi Yasin'dir. Bir kimse onu, Allah'ı ve ahiret gününü murat ederek okursa, Allah onu affeder. Onu ölülerinize okuyunuz."

Sekerat halindeki hastayı ve bulunduğu evi ve odayı temiz tutmak gerekir.

Ölen kimsenin gözlerini kapatmak sünnettir. Ölünün elbisesini daha vucudu soğumadan çıkarıp onu sert bir yere yatırılmalı ve üzerine bir örtü örtülmelidir.

Peygamberimiz (sav) "sevabına inanarak, yalnız Allah rızası için tabutun dört köşesinden omuzlayarak, onar adımdan toplam kırk adım bir ölüyü taşıyanın kırk küçük günahının silineceğini" buyurmuştur. Zaruret olmadıkça merhumun cenazesini binekle götürmek mekruhtur. Cenazeyi kabre taşıyarak götürmenin sevabının büyüklüğünü bildiren hadisler çoktur.

Kabre götürülen merhumun tabutu yere konulmadan oturulması mekruhtur. Müslüman olan bir kişiyi Müslüman mezarlığına defnetmek gerekir. Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Ölülerinizi salih kimselerin arasına defnedin. Zira sağ olanlar kötü komşudan eziyet duydukları gibi, muhakkak ölü de kötü komşudan eziyet duyar."

(Doç. Dr. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat)

67 Cennete ilk kim girecektir, sırat köprüsünden ilk kim geçecektir, hesaba ilk kim çekilecektir?

Kur’an’da, mahşer günü insanların üç grup halinde olacağı belirtilmektedir. Şahıslardan ziyade ilahî adalet ve rahmete göre kabul edilen kriterler esastır. Bu kriterlerin bileşkesi takva kriteridir. Takva ise, Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından uzak durmaktan ibarettir.

Bu üç grup şunlardır: Ashab-ı yemin/kitabını sağdan alanlar, Ashab-ı şimal/kitabını soldan alanlar ve din imtihanında musabakayı en önde götürmüş olanlar.

İlgili ayetlerin meali şöyledir:

“Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar darmadağın edilip parçalandığı, uçuşan toz zerreleri haline geldiği zaman... Sizler de üç sınıfa ayrılırsınız:  Ashab-ı yemin ki ne ashab-ı yemin! Ne mutludur onlar! Ashab-ı şimal ki ne ashab-ı şimal! Ne bedbahttır onlar!  İmanda, fazilette öncüler ki ne öncüler! Onlar herkesi geçerler.  İşte onlardır Allah’a en yakın olanlar. Naîm cennetlerindedir onlar. Çoğu önceki ümmetlerden, biraz da sonrakilerden.”
(Vakıa,96/4-14)

Bunlardan Ashab-ı yemin, genel olarak cennetlik olanlardır. Ashab-ı şimal ise, genel olarak cehennemlik olanlardır. İmanda, fazilette öncü olanlar ise, peygamberler, sıddıklar ve şehitlerdir. (bk. İbn Kesir, ilgili ayetler,n tefsiri)

Hz. Enes’in bildirdiğine göre Peygamberimiz (a.s.m) “Kıyamet günü ilk cennette giden ben olacağım.” buyurdu. (Mecmau’z-Zevaid, 7/349)

Peygamberlerin dışında ilk cennete gidenler ise hadiste “fakir muhacirler” olduğu bildirilmiştir. (a.g.e, 10/259)

Ümmetler arasında ilk hesaba çekilenler ise Hz. Muhammed (a.s.m)’in ümmetidir. (Kenzu’l-ummal, h.no:39754)

68 İnanan kişi sonunda cennete girecek mi? Cehennemde yansam da inandığım için sonunda Cennete girerim diyerek günah işleyenlere nasıl cevap vermeliyiz?

Öncelikle bu konuda sahih hadisler çoktur. (Buhari, Tevhid 19, 31, 36, 37; Müslim, İman 322, 334; Muvatta, 1/212) Hadislerde cehennemden çıkacak kişiler hakkında geniş açıklamalar vardır. Hatta cehennemden en son çıkacak olan imanlı kişinin durumu genişçe anatılmaktadır. Kalbinde iman bulunan ve bu imanla ölen herkesin, Cehennem’e girse bile sonunda Cennet’e gireceğini bildiren hadisler vardır.

Ayetlerde de buna işaret edilmektedir.

"Her insan ölümü tadacaktır. Kıyamet günü, ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Cehennem ateşinden uzaklaştırılıp Cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur."(Âl-i İmran, 3/185)

Ehl-i sünnet itikadına göre bir insan hiç ibadet etmese, günahlardan sakınmasa ancak iman esaslarına inanıp, haram ve helallerin hak olduğuna inanıyorsa o kişi Müslümandır. Cehenneme girse bile, günahlarından temizlendikten sonra Cennete girecektir.

Küfrün çeşitleri vardır. Şeytanın küfrü büyüklük taslayarak Allah'ın emirlerine isyan etmek ve hatasını kabul etmemektir. Nitekim ayet-i kerimede İblis'in küfrü şöyle açıklanmıştır:

"Hani biz meleklere; (fazîletini göstermek için) Âdem’e  secde edin, dedik. İblis’in dışında bütün melekler hemen secde ettiler. O secde etmekten kaçındı ve büyüklük tasladı. Böylece kâfirlerden oldu."(Bakara, 2/34)

Nasıl olsa Cehenneme girsem de sonunda Cennete girerim düşüncesi ile günahlara dalmak, nefsin ve şeytanın bir desisesidir. Çünkü;

"Mü'min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahtan el çeker, Allah'tan günahının affını dilerse, kalbi o siyah noktadan temizlenir. Eğer günaha devam ederse, o siyahlık artar. İşte Kur'ân'da geçen 'günahın kalbi kaplaması' bu mânâdadır." (İbni Mace, Zühd: 29)

"Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır." sözü, mühim bir gerçeği dile getiriyor. Şöyle ki, bir günahı işlemeye devam eden insan zamanla o günaha alışır, terk edemez bir hale gelir. Bu alışkanlık onu gün geçtikçe daha büyük manevî tehlikelere sürükler. Günahın uhrevî bir cezasının olmayacağına inanmaya, hattâ Cehennemin bile olmaması gerektiğine kadar gider. Yani kalpte yer tutan o günah tohumu zaman içinde -Allah korusun- yeşillenerek bir zakkum ağacı haline dönüşebilir.(Nursi, Lem'alar, s. 7)

Allah'ın azabı çok çetindir.

"...onlar ne acıklı durumdadırlar. Onlar ateşin alevi ve kaynar su içindedirler. Bir de üzerlerinde Cehennem'in kapkara dumanı olan bir gölge var. O gölge ne serindir, ne de mülayim. Çünkü onlar dünya hayatında zevklerine düşkün kimselerdi." (Vâkıa, 56/41-46).

69 Ayet-i kerimede (A'râf, 7/46) geçen ve a'râf ehlinden cennetlik ve cehennemliklerin her birini simalarından tanıyacak olan kimseler kimlerdir?

"İki taraf arasında bir perde, A’râf üzerinde de cennetlik ve cehennemliklerin her birini simalarından tanıyacak kimseler vardır ki onlar, henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi şiddetle arzular olarak cennetliklere 'selamün aleyküm' diye seslenirler." (Araf, 7/46)

A’râf: Arf’in çoğuludur. Yüksekçe olan her şeye arf denilir. Meşhur görüşe göre a’râf, cennet ile cehennem arasındaki surun yüksek tepeleri, demektir. Hasan el-Basrî (r.h) demiştir ki: "A’râf, marifet kelimesinden olup cennetliklerle cehennemlikleri simalarından tanıyan kimseler." demektir.

Hasılı a’râf hakkında iki görüş vardır:

Birincisi Ebû Huzeyfe ve diğer bazı zevattan rivâyet edildiği üzere bunlar, amelde kusur etmiş ve mizanda iyilikleri ile kötülükleri eşit gelmiş, Allah’ı bir tanıyan kimselerdir ki cennet ile cehennem arasında bir süre kalırlar. Sonra Hak Teâla, haklarında bir hüküm verir. İkincisi: Bunlar peygamberler (a.s.), şehitler, hayırlılar, âlimler gibi yüksek dereceli zatlardır.

Âyetin sonundaki "lem yedhulûhâ" (henüz cennete girmemiş olanlar) birinci görüşe göre, a’râf ehlini tavsif eder: Yani cennetlikler cennete girmiş, bunlar girmemişlerdir. Fakat arzu ve ümid ederler. Onlara özenirler de “Selam ve selamet size” derler. İkinciye göre ise, o sırada cennet ehlinin halidir. Yani henüz cennete girmemiş ve girmek ümidinde bulunmuş oldukları sıradadır ki a’râf ehli, onları selamete ereceklerine dair müjdelerler.

“Âraf’la ilgili izaha geçmeden önce, A'râf sûresinde geçen “a'râf” ve “a'râf ehli” hakkındaki âyet meâllerini verelim. Cennetliklerle cehennemliklerin durumu ve aralarındaki konuşmaların zikredildiği âyetlerden sonra “a'râf”la ilgili şu âyetler yer almaktadır:

“Cennet ile cehennemin arasında bir sur vardır. Orada bulunan a’râf ehli kimseler, cennet ve cehennem ehlinin hepsini yüzlerinden tanır. Onlar cennet ehline, ‘Size selâm olsun’ diye seslenirler. Kendileri cennete girmemiş, fakat girme iştiyakı içindedirler."

“Gözleri cehennem ehline çevrildiğinde ise, ‘Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma.' derler.”

“A’râf ehli, yüzlerinden tanıdıkları cehennemliklere seslenirler ve derler ki: ‘Ne dünyadaki taraftarlarınızın çokluğu, ne servetiniz, ne de büyüklük taslamanız size bir fayda vermedi.'"

"Allah onları rahmetine eriştirmez diye yemin ederek küçümsediğiniz kimseler şu cennet ehli olan zayıf ve fakir mü’minler miydi? Siz de ey mü’minler girin cennete. Size ne bir korku vardır, ne de mahzun olursunuz.' ” 1

Evet, “a'râf”, “arf” kelimesinin cem’idir. Atın yelesine ve horozun ibiğine “arf” denmektedir. Tefsirlerimizde Âraf hakkında pek çok izahlar bulunmaktadır. Ancak bunların içinde müfessirlerin çoğunun ittifak ettiği görüş, “A'râf”ın cennetle cehennem arasında bir perde, yüksek bir sur ve tepeler mânâsına geldiğidir." İbni Abbas ise, “Sırat Köprüsü üzerinde bulunan şerefelerdir.” demektedir. Hasan-ı Basrî Hazretleri ise şöyle demektedir:

“Ahirette cennetliklerle cehennemlikleri sîmalarından tanıyan birtakım insanlar vardır.” deyince, etrafında bulunanlar, “Bunlar sevap ve günahları eşit olan kimselerdir.” derler. Ellerini dizlerine vuran Hasan-ı Basrî, “Bu kimseler, Allah’ın, cennet ve cehennem ehlini birbirinden ayırmak için tayin ettiği insanlardır. Vallahi, bilmem, ama bunlardan bazıları şimdi beraberimizdedir.” cevabını verir.2

A'raftakilere, “a'râf” denmesinin sebebi ise, onların, insanları amellerine göre tanımalarıdır. Yine tefsirlerimizde izah edildiğine göre, Cenab-ı Hak, Mizanda sevap ve günahları tartıp, cennetlik ve cehennemlikleri ayırd ettiği zaman, sevap ve günahı eşit gelenleri bir müddet bekletecektir. Sırat Köprüsünün yanında bulunan bu kimseler, cennetlik ve cehennemlikleri tanıyacaklar. Cennet ehlini gördükleri zaman, “Allah’ın selâmı sizin üzerinize olsun.” diyecekler, sol taraflarına baktıkları zaman da cehennem ehlini görecekler, bulundukları yerde Allah’a sığınarak, “Yâ Rabbi, bizi bu zâlim topluluktan kılma.” diye dua edecekler. Cennetlikler ve cehennemlikler gittikten sonra Cenab-ı Hak onları rahmetiyle bağışlayıp cennete koyacaktır.3

Nitekim, Peygamberimize (asm) A'râf ehlinin kimler olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur:

“Cenab-ı Hak kullarını ayırıp bitirdikten sonra en son kalan kullarına da, ‘Sevaplarınız sizi cehennemden kurtardı, fakat cenneti hak edemediniz. Sizi ben rahmetimle cehennemden âzad ediyorum. İstediğiniz cennete giriniz.’ buyuracak.”4

Ayrıca, a'râf ehlinin bazı rivayetlerde insan olmayıp meleklerden bir sınıf olduğu da bildirilmektedir. Bütün bu izahlar ve açıklamalar, âyetlerin mefhum ve meâline uygundur.

Fakat İbrahim Hakkı Hazretleri, Mârifetnâme’nin 21. sayfasında, dinî mükellefiyetlerden muaf tutulan delilerin ve kâfir çocuklarının a'râf ehli olduğunu, cennetlikleri gördükleri zaman, o nimetlere kavuşamadıkları için mahzun olduklarını, cehennemliklere baktıkları zaman da kendi hallerine şükrettiklerini ve bu halde ebedî olarak orada kalacaklarını bildirmektedir. Bir mânâ büyüğü olan İbrahim Hakkı Hazretlerinin açıklaması da meselenin değişik bir cihetten izahıdır. Bununla beraber, “a'râf” ve a'raf ehli ile verilen bütün izahlar âyetin bir tefsiri mesabesindedir. Esas mahiyetini ancak Allah Teâlâ bilir.

Kâfir çocuklarının ve hiçbir dini duymayanların hesaptan sonra toprak olacakları meselesine gelince, Nebe’ suresinin son âyetinde geçtiği gibi, kâfirler, hayvanların toprak olduklarını görünce, kendilerinin de hayvan olarak yaratılmaları temennisinde bulunacaklar ve hayıflanacaklar. Vâkıa suresinin 17. âyetinde geçen “genç hizmetçiler”in bir mânâsının da bir sevap ve günahı bulunmayan kâfir çocuklarının olduğu ve bunların cennet ehline hizmetçilik yapacakları bildirilmektedir.5

Bu durumda, kâfir çocuklarının toprak olmayacakları, toprak olacakların sadece hayvanlardan ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Yine bu hususta İbrahim Hakkı Hazretlerinin izahını kendisine has bir açıklama olarak kabul edebiliriz.

Dipnotlar:

1. A'raf, 7/47-49.
2. et-Tefsîrû'l-Kebir, XIV/87.
3- Taberî Tefsiri, VIII/136-139.
4. age.
5. Tefsîrü'n-Nisâbûrl (Taberi Tefsirinin kenarında yer almaktadır), XXVII/105.

70 Kıyametin kopmasının ve kainatın yıkılmasının mantıki ve bilimsel delilleri nelerdir?

Kur'ân-ı Kerîm'de, İnşikak, İnfitar, Tekvîr, Zilzâl gibi sûrelerde ve pek çok âyetlerde, kıyametin vukuu ve bu esnada kâinatta cereyan edecek olan yıldızların dağılıp saçılması, güneşin kararıp solması, ayla çarpışıp birleşmesi, semânın parçalanması, kızarıp kor ateş halini alması gibi akıllara hayret ve dehşet veren pek çok muhteşem hâdiseler bütün canlılığıyla anlatılmakta, tasvîr edilip gözler önüne serilmektedir.

Bu âyetlerde kıyametin kopması esnasında vuku bulacak hâdiseler anlatıldığı gibi, kıyametin kopmasına sebep olacak; yıldızların dağılması, güneşin ışığının sönmesi, büyük zelzeleler gibi hâdiselere de işaret edilmektedir.

"O, öğüt almak isteyen ve çok şükredici olmayı dileyen kimseler için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca getirendir." (Furkân, 25/62)

âyeti de ifâde ediyor ki, saatin saniyeleri dakikayı, dakikalar saatin geçmesini gösterdiği gibi, gece ve gündüzün gelip geçmesi de bir gün gelip, büyük saatin faaliyete geçeceğine, kıyametin kopacağına işaret etmektedir. Yani insan bunların peş peşe gelip gitmelerinden zamanın gelip geçtiğini, böylece hem ömrünün hem de kâinatın ihtiyarlamakta olduğunu ve bir gün bu durumun ölümle ve kıyametin kopmasıyla tahakkuk edeceğini anlıyor. Eğer gece ve gündüz sürekli olarak devam etseydi, devamlı gece ve devamlı gündüz içinde yaşasaydık, zamanın geçişine intikal edemez, böylece ömrümüzün ve kâinatın ömrünün azaldığını anlayamazdık. Dolayısıyla âyetteki öğüt almanın kapsamı içine böyle bir öğüt de girebilir.(1)

Kur'ân-ı Kerim'de yevmu'd-dîn, yevmu'l-kıyâme, yevmu'l-âhir gibi ifâdelerde sıkça geçen yevm tabirinden de böyle bir manayı hissetmek mümkündür. Şöyle ki, el-Yevm lafzı gün, sene, insan ömrü, dünyanın dönmesi arasındaki açık uygunluğa binaen, öldükten sonra dirilmenin delillerinden sezgisel bir delile işarettir. Bu durum saatin saniye, dakika, saat ve günleri sayan milleri gibidir. Nasıl ki, bir kimse devrini tamamlayan bir mil görünce sezgisi ile -bir müddet sonra da olsa- diğerinin de devrini tamamlayacağına düşünür. Öyle de, gün, sene gibi devamlı olarak tekrarlanan hususi kıyametleri gören bir kimse de, insanlık için haşir gününün sabahında ebedî saadetin doğacağını sezgisi ile anlar.(2)

Kâinatın yıkılacağının, kıyametin kopmasının mümkün olduğunu şu gerçekten anlayabiliriz: İlim kâinatın yaratıldığını en ufak bir şüpheye bile yer vermeksizin ispat etmiş, hatta ilk yaratılış saniyelerinde neler olup bittiğini dahi göstermeyi başarmıştır. Yapılan hesaplamalar kâinatın 13-15 milyar sene önce yaratıldığını ortaya koymuştur.(3) Böylece aklî ve tecrübî delîller bu kâinatın sonradan yaratıldığını göstermektedir. Kâinatın sonradan yaratılması da, fenâ bulmasına ve bunun aklen muhal bir şey olmadığına delil etmektedir.(4) Evveli olan bir şeyin, elbette bir sonu da olacaktır. Bu âlem ezelî olmadığı gibi, ebedî de değildir.(5)

Birer küçük kıyamet olarak kabul edebileceğimiz, etrafımızda gördüğümüz, insan, hayvan, bitki ve diğer varlıkların doğup büyüyüp ölmeleri, kâinat çapında büyük bir kıyametin vuku bulacağını hissettirmektedir.

Nitekim, büyüme kanununa dahil olan bir şeyed bir büyüme ve gelişme vardır. Dolayısıyla o şeyin tabiî bir ömrü vardır. Tabiî bir ömre sahip olan bir şeyin de netice itibariyle bir eceli vardır, ölümden kurtulamaz. Nasıl ki, küçük bir âlem olan insanın ölümden kurtuluşu yok ise, büyük bir insan gibi olan bu kâinatın da ölümden kurtuluşu yoktur. Yine nasıl ki, bir ağaç, tahrip ve bozulmaya maruzdur, yaratılış ağacından gelen kâinat da, tekrar tamir edilmek üzere gerçekleşecek olan, tahribin elinden kurtulamaz...

"Güneş dürüldüğü, yıldızlar saçılıp döküldüğü, dağlar sürüklendiği zaman..." (Tekvîr, 81/1-13),

"Semâ yarıldığı zaman..." (İnşikâk, 84/1-5)

âyetlerinin hakikatinin görüleceği bir gün mutlaka gelecektir. Böylece büyük insan olan kainatın uzay boşluğundaki ölüm sekeratı, acaip bir hırıltı ve korkunç bir sesle görülecektir.(6)

Yukarda da işaret edildiği gibi, nihâyette kâinat çapında küllî bir kıyametin kopacağı ilmî bakımdan kesinlik kazanmıştır. Tüm deliller evrenin sınırlı bir ömrü olduğuna işâret ediyor.(7) Artık merak edilen, kıyametin kopup kopmayacağı değil, ne zaman ve nasıl kopacağı hususudur. Çünkü kâinatın ölümü için pek çok sebep vardır. Mesele bunlardan hangisinin daha önce cereyan edeceği noktasında düğümlenmektedir.(8)

Günümüzde yapılan tesbitler sonucu kâinatın yıkılmasını, kıyametin kopmasını mümkün kılan sebepleri şöyle sıralayabiliriz:

1. Kâinatın devamlı olarak genişlemesi sonucunda, ya bu genişlemenin bir sonucu olarak kâinatın dağılması (açık kâinat modeli), veya bu genişlemenin bir gün yavaşlayarak, kâinatın küçülerek başlangıçtaki ilk haline dönmesiyle kâinatın son bulması (kapalı kâinat modeli) söz konusudur.(9)

Açık kâinat modeline göre, yıldızlar yakıtını tükettikçe birer birer ölmeye devam edecek, sonunda kâinat genişlemekte olan büyük bir mezarlık haline gelecektir.(10)

Kapalı kâinat modeline göre ise, yıldızların tek tek ölümü beklenmeksizin top yekûn bir kıyametle her şey bitecektir.(11) Buna göre, kütlenin artış eğiliminde bulunması, çekim kuvvetinin de artacağını ve sonuçta evrenin genişlemeyi bırakarak kendi çekim kuvvetinin etkisine girerek çökmesi kaçınılmazdır.(12)

Evren Big Bang'dan beri sürekli genişliyor. Bu genişleme kuvveti şimdiye kadar kütleye bağlı olan çekim kuvvetini yenemediği için, genişleme sürüp gitti. Çekim kuvveti genişlemeye hakim olursa, artık genişleme duracak. Aşırı yoğun ve kapalı bir evrende çekim kuvveti hakim hale gelince, her şey kendi içine çöker hale gelecek. Gökyüzü prese edilmiş portakal gibi yarılacak. Uzay sonsuz ufuklardan tersine bir hareketle sür'atle kapanmaya başlayacak. Yıldızlar ve gezegenler ışınım, elektron ve çekirdeklerden oluşan bir kozmik çorba haline dönüşecek. Semâ aşırı sıcaklık nedeniyle bir baştan bir başa kıp kırmızı bir renge boyanacak. Evrenimiz açılan bir çiçek gibi değil, kapanan, kapanmakta olan narin ve zarif bir gül goncası haline dönüşecektir.(13)

2. Entropi(14)'nin sürekli artması: Kâinat yaratılalı beri, devamlı olarak sıcak cisimlerden soğuk cisimlere bir sıcaklık akışı olmaktadır. Ancak zamanla cisimler arasındaki sıcaklık farkları dengelenip eşit duruma geldiklerinde kâinatta hareket durarak bir ısı-ölümün, termodinamik bir kıyametin vukuu kaçınılmaz olacaktır.(15)

Astronomi alimlerinden Sir James Jeans bu mevzuda şöyle der:

"... Kâinattaki toplam enerjinin azalmayacağını, dünya ve kâinatın ilelebed devam edeceğini iddiâ etmek, asma saatteki topun azalmayarak, akrep ile yelkovanı sürekli yürüteceğini iddiâ etmek gibidir. Enerji ilelebed bayır aşağı gidemez. Saat topu gibi sonunda dibe vurmak zorundadır. Bunun gibi, kâinat da ilelebed devam edemez, er geç bir gün erglik enerjisinin elverişlilik kabiliyeti, merdivenin alt basamağına varmış olacaktır. İşte o anda, kâinattaki hayat duracaktır. Gerçi enerjinin hepsi orada ise de, değişme kabiliyeti artık kalmamıştır. Nasıl, havuzdaki durgun su, çarkı çeviremezse, kâinatın iş yapma kabiliyeti de, artık tükenmiş olacaktır. O zaman, biz, sıcak olsa bile, ölü bir kâinatta ısı ölümü ile karşı karşıya bulunacağız. Enerji elverişliliğini yitirmiş bir kâinat ise ölmüş demektir. Bundan şüphe etmeye, buna karşı koymaya imkân yoktur. Yeryüzündeki bütün tecrübelerimiz buna o derece hak veriyor ki, bir itiraz payı kalmamıştır".(16)

3. Kara Delikler: Her ne kadar kesin olarak ispat edilmese de, pek çok ilim adamı tarafından varlığı kesin kabul edilen kara delikler de, kıyametin sebebi sayılacak şeylerdendir.

Ölen bir yıldız eğer güneşimizin üç mislinden daha fazla büyükse, nötron yıldızı seviyesinde kalmaz, kara delik haline gelir. Bu, yıldızın madde âleminden çıkışı demektir. Bir kara delik ne parçalanır, ne de küçülür. Onlar için sadece büyümek vardır. Rastladığı her şeyi yutan kara delik böylece mütemadiyen büyür. Büyüdükçe çekim kuvvetinin sınırı artar ve bu büyüme gittikçe artan bir sür'atle devam eder. Böylece, zamanla içinde bulunduğu bütün galaksiyi yutacak duruma gelebilir. Hatta nihâyette bütün kâinatın da, bir kara delik olup çıkma ihtimali söz konusudur.(17)

4. Dünyamızın başına bir kıyametin kopması, dünya hayatının devamının kendisine bağlı olduğu sebeplerden birisinin ortadan kalkmasıyla da mümkündür. Meselâ, ısı ve ışık kaynağımız güneşin, enerjisini tüketerek sönmesi dünya hayatının da son bulması demektir.

"Güneş dürüldüğü zaman." (Tekvîr, 81/1)

âyetinin ifâde ettiği gerçeğin bir gün vuku bulacağını, bugünkü ilim de haykırmaktadır.

Çünkü her yıldız bir müddet sonra canlılığını kaybetmekte, sönüp gitmektedir. Bir gün gelip güneşte sönecektir.(18) Evet, güneşin bir sonu gelecek! Kâinattaki milyarlarca yıldızdan biri olan güneşimiz deposundaki hidrojeni helyuma çevirip yakıtını tükettikten sonra, tahminlere göre, beş milyar yıl sonra beyaz bir cüce olarak hayatını kaybedecek.(19)

Bu sebepler dışında kâinat çapında meydana gelebilecek daha pek çok hâdiseler kıyametin kopması için yeterlidir. Sadece dünyamızı ele alacak olursak, dünyamızı bekleyen pek çok felaketin dünyanın sonu için yeterli bir sebep olabileceğini görürüz. Meselâ, Dünyada hemen herkesin şahid olduğu depremler dünyamızın kıyametini ihtar etmektedir. Sekiz şiddetindeki bir depremle koca şehirlerin alt üst olması, milyonlarca insanın ölmesi gösteriyor ki, bu depremin bir kaç katı olan ve bütün dünyada etkisini gösteren bir deprem dünya hayatının sonu için yeterlidir.

Yer kürenin merkezi çok şiddetli harareti olan maddeler ihtivâ ediyor. Coğrafya alimi G. Gamow şöyle diyor: "Mavi denizlerimizin altında alevli tabiî bir cehennem var. Başka bir deyişle bizler büyük bir dinamit lağımının üzerinde duruyoruz. Bir gün tamamiyle infilak ederek yerkürenin düzenini tamamiyle alt üst edebilir".(20)

Yine gökyüzünden dünyamızın başına yağan göktaşları (meteorlar) da, çok sayıda ve daha büyük kütlelerde yağmaları halinde dünyamızın sonunu hazırlayabilirler. Asteroidler ve kuyruklu yıldızlar da, meteorlar gibi, bir kıyamet sebebi olabilir. Kuyruklu yıldızlar, asteroidler kadar yoğun olmasa da, büyük hasara sebep olabilirler. 1910'da Halley kuyruklu yıldızı dünyamıza yaklaştığında bazıları intiharı tercih etmiştir. Daha bunlar gibi pek çok sebepler sıralanabilir.(21)

Kainatta olan sebepler,

"Onlar kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar?! Şüphesiz onun alâmetleri belirmiştir..." (Muhammed, 47/18)

âyetiyle ifâde edilen kıyamet alametleri cümlesinden sayılabilir. Evet, kıyametin alametleri bellidir, ama keyfiyetini Allah bilir.

Bu sebeplerden biri veya bir kaçının tahakkuku için, uzun seneler geçmesinin gerektiği hesaplanabilir. Ancak unutulmamalı ki, kâinatta bilinmeyenler bilinenlerden çok daha fazladır. Allah'ın iradesi de, bütün hesapları bozmak için kâfi bir sebeptir. Nasıl ki, sapa sağlam duran ve uzun yıllar bâki kalacak gibi görülen koca binalar, ansızın gelen bir depremle yerle bir ediliyorsa, kâinatın yıkılması da böyle olabilir. Dolayısıyla, vukuu kesin olsa da, kıyametin ne zaman kopacağını Allah'tan başkası bilmez:

"Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki, onun ilmi ancak rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. O, göklere ve yere ağır gelmiştir. Size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi, sana soruyorlar. De ki, onun bilgisi ancak Allah katındadır, ama insanların çoğu bilmezler." (A'râf, 187).

Dipnotlar:

1. Razi, bu âyete, "Düşünen kimse bunların ardarda gelişine bakarak, bunları bir halden bir hale intikal ettiren bir nakledici ve değiştiricinin olduğunu bilsin diye" şeklinde mana vermiştir (bk. Razî, XXIV, 93). Görüldüğü gibi Razî, bu ayette Allah'ın varlığına istidlalde bulunulduğuna işaret ediyor. Ancak bir ayetin çeşitli meselelere işaret etmesinin mümkün olduğu dikkate alınırsa, yukarda işaret kabilinden zikrettiğimiz manayı da muhtevî olması mümkündür.
2. Nursî, İşaratu'l-İ'caz, s. 37.
3. Taşkın Tuna, Uzay ve Dünya, İstanbul, 1982, s. 21, 23.
4. Şarkavî, s. 296.
5. Şadi Eren, Kur'ân'da Gayb Bilgisi, Işık yay., İzmir, 1995, s. 217.
6. Nursî, İşarâtu'l-İ'caz, s. 242-243; Abdülmecid Ünlükul, İmân Dili, Konya, 1961, s. 58-59.
7. Paul Davies, Son Üç Dakika, çev. Sinem Gül, Varlık Yayınları, İstanbul, 1994, s.30.
8. Hüseyin Demirkan. Yıldızların Esrarı, İstanbul, 1978, 14. bsk., s. 31.
9. Davies, s. 126; Steven Weinberg, İlk Üç Dakika, Tübitak Yayınları, 6.bsk. Ankara, 1996, s. 139; Sadettin Merdin, Tanrıya Koşan Fizik, Timaş, İstanbul 1995, s. 376 vd.
10. Ümit Şimşek. Big Bang Kâinatın Doğuşu, İstanbul, 1980, s.74.
11. a.g.e, s. 74
12. Tuna, Uzayın Sırları, Boğaziçi yay. İstanbul, 1992, s. 368.
13. Davies, s.86, 126; Weinberg, s. 139-141; Tuna, Uzayın Sırları, s.144, 369-370; Merdin, 379
14. Entropi, enerjinin kıymetsizlenmesini ifade etmek için kullanılır. Matematik ifadesiyle, bir sistemin sahip olduğu ısı miktarının onun mutlak sıcaklığına oranına o sistemin entropisi denir.
15. Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, Varlık Yayınları, İstanbul, 1969, s. 114 vd; Davies, s.21, 24;
16. Senih, s. 6-7 (Sir James Jeans, Etrafımızdaki Kâinat'dan naklen).
Evren sonlu bir hızla geri dönülmez bir şekilde tükendiğine göre, ezelden beri var olması mümkün değildir. Sonlu bir hızla tükenen bir şey ezelî olamaz, şimdiye kadar ölmüş olurdu.Böylece, evrenin en sonunda yok olacağını gösteren bütün kanıtlar, aynı kesinlikte, onun zaman içinde belli bir başlangıcının olduğunu da gösterir (Barnett, s. 119; Davies, s. 25)
17. Davies, s.66, keza bk. a.e, s. 63-74, Demirkan, s. 44, 46; Tuna, Uzayın Sırları, s. 268-271.
18. Davies, s. 24; Tuna, Hayat Kaynağımız Güneş, Yeni Asya yay. İstanbul, 1983, s. 22.
19. Davies, s. 58; Tuna, Güneş Sistemi, Yeni Asya yay. İstanbul, 1983, s. 53; Uzayın Sırları, s. 87; Hayat Kaynağımız Güneş, s. 22; Demirkan, s.18.
20. Han, el-İslâmu Yetehaddâ, s. 82 (Biography of The Earth, s. 62'den naklen).
21. Davies, s. 15-17, Senih, s.11-15; keza bkz. Gazi Ahmet Muhtar Paşa. Yaratılış ve Ötesi (Serâiru'l-Kur'ân), Sadeleştiren: Ali Turgut, Kültür Basın Yayın Birliği, İstanbul, tsz., s. 230, 267.

71 Ölünün arkasından yemek ziyafeti vermek caiz mi ve kabirleri süslemek, pahalı taşlar yaptırmak, ölenin resmini koymak doğru mudur?

Kişi vefat ederken komşuların ölü evine yiyecek getirmesi sünnettir. Ancak ölünün vefatından sonra akrabalarının komşulara yiyecek dağıtmasını ifade eden bir hüküm yoktur. Bu bölgeye ait bir adettir.

Ölünün kırkıncı ve elli ikinci gecesi ile ilgili hiç bir şey vârid olmamıştır. Böyle geceler için özel merasim tertip etmek doğru değildir. Meyyit için dua ve tasadduk etmek her zaman iyidir. Şu veya bu geceye tahsis edilmez.

Yapılan her türlü ibadetin sevabı geçmişlerimize hediye edilebilir. Bu sebeple insanlara yemek yedirmek, tatlı ikram etmek ve bunun sevabını da geçmişlerimize hediye etmek caizdir.

Ölünün akrabaları ve komşularının ölü evine yemek yapıp götürmesi müstehaptır. Çünkü rivayet edildiğine göre "Cefar b. Ebu Talib (ra) öldürülünce, Hz. Peygamber (as) şöyle buyurdu:

"Caferin ailesine yemek yapıp götürün. Çünkü başlarına kendilerini meşgul edecek bir musibet gelmiştir." (Ebû Dâvûd, Cenaiz, 25; İbn Mâce, Cenaiz, 59)

Komşular yaptıkları yemekleri ölü ailesine yardımda bulunmak ve kalplerini kazanmak için gönderirler. Çünkü cenaze sahipleri musibetle, gelen gidenlerle meşguliyet sebebiyle yemek yapamamış olabilirler.

Bunun aksine ölü evinin gelen gidenlere yemek hazırlaması mekruhtur, bidattır, aslı esası yoktur. Çünkü böyle yapmakla ölü ailesinin sıkıntı ve kederi bir kat daha arttırılmış olur, meşguliyetlerine meşguliyet katılmış ve cahiliyye döneminin adetlerine benzetilmiş olur.

Cerir b. Abdullah şöyle demiştir: "Eğer yemek yapmaya ihtiyaç varsa caizdir. Çünkü ölü evine cenaze ve taziye için köylerden ve uzak yerlerden gelenler olur, ölü evinde gecelemeleri gerekirse o takdirde yemek yapılıp yedirilebilir."

(bk. Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi)

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Mezarları inşa etmenin, mermerden yapmanın bir sakıncası var mıdır?

72 Birisi öldüğünde 70.000 veya 72.000 tevhid çekiyorlar; bu nerden çıkmıştır, doğruluğu var mıdır? Makbul olanı kaç tane kelime-i tevhid çekmektir? Duaların sevabı kimedir?

“La ilahe illallah, Muhammedün resulullah” cümesine kelime-i tevhid denir. Kısaca manası, “Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed aleyhissalatü vesselam da Onun Resulüdür.” demektir.

"La ilah illallah", ifadesinin çok söylenmesiyle ilgili rivayetler olmakla beraber, bizzat 70.000 sayısı ile ilgili bir rivayet bulamadık.

"La ilahe illallah diyen bela ve sıkıntılardan kurtulur." (et-Terğib  vet-Terhib, Münziri, 2/414. Bezzar, Taberani’den)

"La ilahe illallahı çok söyleyerek imanınızı tazeleyin!" (Müsned, 2/359; Hâkim, el-Müstedrek, 4/256; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 1/52)

“Zikrin en faziletlisi, lâ ilâhe illallah’tır.” (Tirmizî, Daavât 9; İbni Mâce, Edeb 55)

Bu ve benzeri rivayetlerden dolayı kelime-i tevhidi söylemenin büyük sevabı olduğu anlaşılıyor.

Her ibadetin sevabı hem okuyana hem de o ibadetin sevabı bağışlanan kimseye verilir. Bu açıdan ölen kimsenin ruhuna bağışlanmak üzere tevhid çekilmektedir. Ne kadar çok çekilirse o kadar sevabı vardır.

Bununla beraber bu cümlenin anlamını açıklayan eserleri de okumak ve buna uygun bir hayat yaşamak gerekir. Bunu hem ruh, kalp, akıl gibi manevi duygularımızla, hem de dil, hâl, beden ve hayatımızla ne kadar çok tekrar edersek, o kadar sevabı olacaktır.

İlave bilgi için tıklayınız:

- "La ilahe illallah diyeni, cehennem ateşi yakmaz." diye bir hadisi şerif var mı?

- KELİME-İ TEVHÎD...

- Okunan dualara, yapılan ibadetlere verilen sevaplarla ilgili rivayetler var. İbadetlere vadedilen netice ve sevaplara kavuşmanın şartları nelerdir?..

73 Mezarlıkta ölüye selam verilir mi, verilirse bu nasıl verilir? Ölüye nasıl dua etmeliyiz, dua ederken ederken ayakta kalmak caiz mi?

Kabre selam verilir, mevtanın günahlarının affı için tövbe istiğfar edilir; ister ayakta ister oturarak fark etmez.

Ziyaretin Âdabı

Ziyaretçi mezarlığa varınca yüzünü mezarlara döndürerek Peygamberimizin (asm) dediği gibi şöyle selâm verir:

"Ey müminler ve Müslümanlar diyarının ahalisi, sizlere selâm olsun. İnşaallah, biz de sizlere katılacağız. Allah'tan bize ve size âf yet dilerim." (Müslim, Cenâiz, 104; İbn Mâce, Cenâiz, 36).

Hz. Âîşe (ra)'nin rivayetinde anlam aynı olduğu halde ifade biraz farklıdır. Tirmizi'nin İbn Abbâs'tan rivayetinde Resulullah bir defasında Medine mezarlığına uğradı ve onlardan tarafa dönerek şöyle dedi:

"Ey kabirler ahâlisi, size selâm olsun! Allah bizi ve sizi mağfiret eylesin. Sizler, bizden önce gittiniz, biz de sizin ardınızdan (geleceğiz)." (Tirmizi, Cenâiz, 58, 59).

Kişi, tanıdığı bir kimseye kabrinin başından geçerken selâm verirse, ölü selâmını alır ve onu tanır. Tanımadığı bir kimsenin kabrinin yanından geçerken selam verirse, ölü, selâmını alır. (Gazzâli, İhyau Ulûmi'd-din, IV, Ziyâretü'l-Kubur bahsi).

Kabir ziyareti sırasında mezarda namaz kılınmaz. Kabirler asla mescid edinilmez. Kabre karşı da namaz kılmak mekruhtur. Kabirlere mum dikmek ve yakmak caiz değildir. (Müslim, Cenâiz, 98; Ebû Dâvud, Salât, 24; Tirmizî, Salât, 236).

Boş yere para harcandığı için, ya da kabirlere tazim için buralarda mum yakılmasını Hz. Peygamber (asm) yasaklamıştır. Kabrin üzerine oturmak ve mezarları çiğnemek mekruhtur. (Müslim, Cenâiz, 33; Tirmizi, Cenâiz, 56).

Kabirde ziyaretle bağdaşmayan edep dışı ve boş söz söylemekten, kibirlenip çalım satarak yürümekten sakınmak ve mütevâzı bir durumda bulunmak gerekir (Nesâî, Cenaiz, 100; Tirmizî, Cenaiz, 46). Kabirlere, küçük ve büyük abdest bozmaktan sakınmak gerekir. (Nesaî, Cenâiz, 100; ibn Mâce, Cenâiz, 46). Kabristanın yaş ot ve ağaçlarını kesmek mekruhtur.

Kabir yanında kurban kesmek Allah için kesilse bile mekruhtur. Hele ölünün rızasını kazanmak ve yardımım elde etmek için kesilmesi kesinlikle haramdır. Bunun şirk olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü kurban kesmek ibadettir; ibadet ise yalnız Allah'a mahsustur.

Kabirler Kâbe tavaf edilir gibi dolaşılıp tavaf edilmez. Ölülerden yardım istemek ve bunun için mezar taşlarına bez, mendil ve paçavra bağlamak kişiye yarar sağlamaz. Bazı kabir ve türbelerin hastalıklara şifalı geldiğine inanmak ve bunların taş, toprak ve ağaçlarını kutsal saymak İslam'ın tevhit inancı ile bağdaşmaz.

Diri veya ölü olsun salih kimseleri Allah'tan bir şey istemek için aracı kılmaya "tevessül" denilir. Kabirde kişinin başkasına bizzat bir fayda vermeye veya bir zararı gidermeye gücü yetmez. İbn Teymiyye ve taraftarlarına göre Allah'tan bir şey isterken peygamber bile oka salih kulları aracı kılmak haram, hatta şirktir. Çoğunluk İslâm âlimlerine göre ise Allah'tan bir şey isterken salih zatları aracı ve esile kılmak ve bunun için onların kabirlerini ziyaret etmek caizdir. Meselâ "Hz Muhammed hakkı için, onun hürmetine, ya Rabbi onunla sana dua ediyorum, şu isteğimi yerine getir." demek duaların kabulüne vesile olur.

Hanefi ve Malikilere göre kabir ziyaretini cuma ve bunun iki yanındaki perşembe ve cumartesi günleri yapmak daha faziletlidir. Şafiîler, perşembe gününün ikindi vaktinden başlamak üzere cumartesi sabahına kadar ziyaretin daha uygun olacağını söylemişlerdir. Hanbeliler, ziyaret için belli bir gün tahsis etmenin doğru olmadığını belirtmişlerdir. Sonuç olarak cuma günü ziyaret daha faziletli ise de diğer günlerde ziyaret de mümkün ve caizdir (Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbea, I, 540).

(Şamil İslam Ans., Kabir Md.)

İlave bilgi için tıklayınız:

KABİR ZİYARETİ

74 Cennet ve cehennemin varlığı hakkında somut deliller var mıdır?

Kur'an'ın çok büyük bir bölümü ahiretin varlığının anlatımına ayrılmıştır. Diyebiliriz ki; Allah'ın varlığı ve buna bağlı anlatımlardan sonra Kur'an'ın en önemli haberi, ahiretin var olduğu, Dünya'da yaptıklarımızın, ahiretteki hayatımızı nasıl yaşayacağımızda etkili olacağıdır.

Kur'an 1.400 yıl önceden, hiç kimsenin o dönemlerde bilmesine imkan olmayan bilgileri, fizikten embriyoljiye, jeolojiden zoolojiye kadar vermektedir. Tüm bu birbirinden farklı konulara giren Kur'an, hiçbir konuda kendi döneminin yanlış inançlarını, yanlış bilgilerini içermeden, her konuda tam isabetli, tam mükemmel olarak doğruları ortaya koymuştur.

İşte bu Kur'an'ın en büyük iddiası, en büyük haberi Allah'ın varlığı, Allah'ın varlığının her şeyden daha önemli olduğu ve Allah'a ortaklar koşmamamızdır. Kur'an, Evren'deki tüm oluşların dayanağı olan Allah'ın varlığını anlatmakta ve Evren'deki tüm oluşumlar Allah'ın bilgisini, kudretini, sanatını göstererek Kur'an'ı onaylamaktadır. İşte bu en önemli bilgi olan Allah'ın varlığını ortaya koyan Kur'an'ın, yeryüzünde hiçbir alternatifi yoktur. Kur'an, Allah'a inanç gibi en önemli konuyu ortaya koymuş ve insanların bu inancı kazanmasını sağlamıştır. Kur'an, insanları inançsızlıktan, putperestlikten kurtarmış, aynı zamanda kendisinden önce gelen kitapları ve peygamberleri de onaylamıştır. Kısacası Allah'ın varlığını ve Allah'ın varlığının önemini anlayanlar, bu konudaki inancı oluşturan Kur'an'ın da önemini anlayacaklardır.

Hiçbir kitapta, hiçbir eserde, hiçbir yerde görülmeyen mucizeleri oluşturan Kur'an, aynı zamanda en önemli görevi yerine getiren kitaptır. Kısacası Kur'an;

1. Allah'ın varlığı gibi en önemli konuyu insanlara duyurur ve insanları Allah'a yöneltir.

2. Dünya'da eşi ve benzeri olmayan mucizeleri sergiler. Böylece hem kendisinin Allah'tan olduğunu, hem mesajlarının doğruluğunu ispatlar.

Örneğin Evren'in yaratılışı ile ilgili ilk üç konuda anlattıklarımızı inceleyin. Kur'an'ın bu konuda ortaya koyduğu bilgilerin (bilimsel olarak bu konu anlaşılmadan) daha önce hiçbir yerde olmadığını göreceksiniz. Kur'an'ın anne rahmindeki embriyonun gelişimlerini ele alan açıklamalarını ele alın, durum yine aynıdır. Kur'an'ın hayvanların dünyası hakkındaki açıklamalarını ele alın, denizlerin altına dair açıklamalarını ele alın, durum hep aynıdır.

Tüm bu mucizeler ve Kur'an'ın üstlendiği görev, Kur'an'ın Allah'ın sözü olduğunu ve Kur'an'ın ne kadar güvenilir olduğunu ispatlar. İşte tüm bu mucizelere sahip Kur'an'ın daha önce de dediğimiz gibi Allah'ın varlığından sonra en büyük iddiası ahiretin varlığıdır. Kur'an'ın güvenilirliğini ortaya koyan her mucize böylece ahiretin varlığına da bir delil oluşturmaktadır.

AHİRETİ YARATMAK ALLAH İÇİN ÇOK KOLAYDIR

Ahiretin varlığının delilleri pek çoktur. İçimizde var olan daima var olma isteği, hiç yok olmama isteği de ahiretin varlığının delilidir. Allah susama hissi verince karşılığında su vermiş, acıkma hissini yaratınca karşılığında yiyeceğimiz rızıkları da yaratmıştır. İnsanın bu hayatla tatmin olmamasını, sürekli yaşama isteğini, yani ahirete olan muhtaçlığı da yaratan Allah'tır. Susama hissine karşı su imkanını, acıkma hissine karşı yeme imkanını yaratan Allah, elbette sürekli yaşama hissimize karşılık ahireti yaratacaktır. Allah eğer bunları vermek istemeseydi, bize istemeyi vermezdi. Madem ki Allah bize her şeyden daha şiddetli şekilde ahireti istetiyor, elbette verecektir.

Her gece, ölümün küçük kardeşi olan uykuya dalan ve her sabah yeniden dirilircesine dünyaya gözünü açan insan, kıyametin ve haşrin alâmetlerini her gün seyrediyor demektir.

“Bu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar makûl ve lâzım ve kat’i ise haşrin sabahı da berzahın baharı da o kat’iyettedir.” (Sözler)

O hayatın huzmeleri bize daima el ediyorlar. Ama önemli olan, oraya varmadan orasını kabullenmek; ilk ağartılarda güneşi seyredebilmek. Güneş doğduktan sonra, artık onu kabullenmenin bir değeri mi kalır? O güneşin bir nuru da kendi ruh dünyamızda!.. Ebed arzusu. Söz sultanı büyük Üstad bu arzunun âhiretin varlığına ayrı bir delil olduğunu şu harika vecizeyle ifade buyurur:

“(Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.) Evet, bizi yaratan zât, şu âlemi seyretmemizi istemeseydi, ana rahminde bize göz takar mıydı? Bu güzelim sesleri işittirmek dilemeseydi bize kulak verir miydi? İşte, âhiretin varlığına en büyük bir delil insan ruhuna konulan bu “ebedî yaşama” arzusudur."

“Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu gözet. Dünyadan da nasibini unutma...” (Kasas, 28/77)

Bütün ömrü boyunca aşağı olanı isteyen, aşağılığa alışan, aşağı işler peşinde koşan insan, artık âhiret yurdunu gözetemez olur. Yüksek idealler, ulvî sıfatlar, güzel ahlâklar ruhundan gitgide silinir. Bir de bunun zıddı var. İnsan imanda terakki ettikçe, rabbine kavuşmağa daha fazla iştiyak gösterir. Âhirete bol sermaye gönderdikçe, oraya kavuşmayı daha çok istemeye başlar. İstikbalini düşünen ve ileride kavuşacağı mevkileri dikkate alan çalışkan bir öğrencinin artık okulun bahçesine, sınıfına, kantinine, sırasına rağbet etmemesi gibi, onun kalbinde de dünya sevgisi gitgide azalır. Bozulmamış hiçbir akıl, hayatın bu dünyada başlayıp yine bu dünyada biteceğine ihtimal veremez.

“Onlar kendi kendilerine düşünmediler mi ki, Allah gökleri ve yeri ve onların arasında bulunanları ancak hak olarak ve muayyen bir süre için yarattı. İnsanların birçoğu rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr edicidirler.” (Rum, 30/8)

Mi'racdan sonra, şanlı Peygamberimiz (a.s.m.), âhiret âlemini ashabına şöyle anlatmıştı:

“Ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş ve ne de beşerin kalbine, hatırına gelmiştir.”

Cennet bundan daha iyi anlatılamaz. Çünkü bu tarif cenneti görenin tarifidir. Üstad Bediüzzaman’ın:

“Bize gösterdiğin numunelerin, gölgelerin asıllarını, membalarını göster.”

duasını şöyle anlayamaz mıyız? Dünya ancak sûretler ve gölgeler âlemi. İnsanın fotoğrafı kendisinden ne kadar geri ise, cennetteki hâli de bu dünyadakinden o kadar ileri. Ağacı söz dinleyen cennetin, insanı lâf anlamayan bu dünyadan ne kadar ileri olduğu az çok hissediliyor. Kaldı ki, akıl da “bunun böyle olması lâzım” diyor.

Ahiretin varlığının en önemli ve tek başına yeterli olan delili, Allah'ın bu konudaki vaadi, Kur'an'ın mucizeleri ahiretin varlığı için de delildir.

Kendi vaadine inanan, ahireti yaratmanın Allah'a çok kolay olduğuna inanan, Allah'a yönelen ve Allah'tan ahireti isteyen kullarını yalancı çıkarsın, hüsrana uğratsın; buna karşılık Allah'ın vaadine inanmayanları, Allah'ın ahireti yaratmasını mümkün görmeyenleri, Allah'a aldırmayanları, Allah'ı inkâr edenleri ve Allah'a yönelenlerle alay edenleri haklı çıkarsın, onaylasın. Elbette ki mümkün değildir! Her görünen Allah'ın doğru sözlü olduğunu, Allah'ın vaadinden caymayacağını gösterir. Yalan eksiklikten, zayıflıktan doğar. Allah'la beraber ise ne bir eksiklik, ne bir zayıflık düşünülebilir.

Peygamberimiz (asm)'in döneminde ve sonraki dönemlerde de ahiretin varlığı ile ilgili kuşkuların temelini "Acaba Allah ahiret yaratabilir mi?" sorusu oluşturmuştur. Ahiretin varlığı ile ilgili düğümün düğümlendiği soru budur. Kur'an çok kısa, çok net ve tamamen çözümleyici şekilde bu soruyu yanıtlar, cevabı harika bir şekilde verir.

"İnsan kendisini çok az bir sıvıdan yarattığımızı görmez mi? Şimdi o apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak bize bir de örnek veriyor. Dedi ki 'Çürüdükten sonra kemikleri, kim diriltecek?' De ki: 'Kim onları ilk başta yarattıysa, onları yine O diriltecek. O, her türlü yaratmayı bilendir.' " (Yasin, 36/77-79)

İlk defa yaratan! Allah'ın bizi yarattığını bilmek, ahiretin varlığını, Allah için ahireti yaratmanın ne kadar kolay olduğunu anlamaya yeterli delildir. Evren'i incelememiz; Allah'ın, Evren'i ne kadar mükemmel, ne kadar incelikle ve tüm ayrıntıları planlayarak yarattığını anlamamız, ahireti, Allah'ın ne kadar kolay yaratacağını kavramamız için yeterli olacaktır.

"Dediler ki: 'Biz kemikler haline geldikten, toprak haline gelip ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?' De ki: 'İsterseniz taş olun, isterseniz demir. Ya da gönlünüzde büyüyen herhangi bir yaratık olun.' Diyecekler ki: 'Bizi kim geri döndürecek?' De ki: 'Sizi ilk kez yaratan kimse, O…'"  (İsra, 17/49-51)

Ahireti yaratmak Allah'a çok kolaydır. Hem bu Allah'ın vaadidir, hem bu hepimizin en büyük ihtiyacıdır, hem Kur'an'ın yüzlerce ayeti ısrarla ahireti müjdelemektedir. Yaratmanın Allah için ne kadar kolay olduğu belliyken inkâr, gerçekten de şaşırılacak bir davranıştır. Allah insanın yaratıcısıdır ve toprağın insan bedenini nasıl bozduğunu bilir. Allah, toprağın insan bedenini bozmasından ötürü, insanın ilk yaratılışını unutmaz.

"Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı? Bu uzak bir dönüş. Doğrusu biz yerin onlardan neyi eksilttiğini biliriz. Katımızda her şeyin korunduğu bir kitap vardır." (Kaf, 50/ 3-4)

Allah tek bir DNA molekülü içinde bile insan bedenine ait tüm bilgiyi saklamaktadır. Kur'an yaratılışımıza bakıp ahiretin varlığını anlayabileceğimizi söylerken, birçok ayetinde de Allah'ın nasıl yarattığına gözlerimizi çevirmektedir. Kur'an'ın mucizelerini incelediğimiz bölümlerde, bu mucizelerin çoğu Allah'ın Evren'deki yaratışının mükemmelliklerine de değinmektedir. Vücudumuzun hücreleri her an ölmekte, yeni hücreler her an yaratılmaktadır. Hiçbirimizin doğduğu günkü vücudundaki hücreleriyle, bugünkü bir hücresi bile aynı değildir. Yediğimiz yiyecekler sürekli vücudumuzdan bir parçaya dönüşür ve eski ölen parçalarımızın yerini alır. Vücudumuzun temel taşı olan karbon, hidrojen, azot, oksijen, fosfor, kükürt gibi atomlar biz yaşadıkça sürekli vücudumuza girer ve çıkarlar, sonunda ise toprağa karışırlar. Fakat "nefs, ruh" dediğimiz maddi olmayan esas özümüz, bütün bu değişimlerde sürekli aynı kalan özümüzdür. Allah daha biz yaşarken bile maddi vücudumuzu sürekli yenileyerek yaratmaktadır. Toprağın vücudumuzu nasıl tahrip ettiğini, vücudumuzun aslının nasıl olduğunu bilen Allah, bizi yeniden yaratmayı vaad etmiştir. Madem ki bu vaad çok kolaydır ve Allah'ın vaadidir, elbette gerçekleşecektir. Evren'in ve yeryüzünün yaratılışına birçok Kur'an ayeti gözlerimizi çevirir ve bunların yaratılışı ahiretin yaratılışı, ölülerin diriltilişi için delil olarak gösterilir.

"Görmüyorlar mı ki, gökleri ve yeryüzünü yaratan ve bunları yaratmakla yorulmayan Allah'ın ölüleri de diriltmeye gücü yetmektedir. Evet, O her şeye gücü yetendir." (Ahkaf, 46/33)

Evren'deki çok uzun mesafeli yaratılışlar, canlıların adedindeki, türlerindeki çok büyük sayılar, Allah için bir adedin de, çok büyük sayılardaki yaratışların da eşit olduğunu, Allah için hiçbir zorluk olmadığını ortaya koyar.

"Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de bir tek kişininki gibidir. Allah işitendir, görendir." (Lokman, 31/28)

HAZIRLANALIM GİDİYORUZ

Kur'an'da birçok konu apaçık anlatılırken, özellikle bizim duyu organlarıyla algılayamadıklarımız benzetmeli anlatım metoduyla (müteşabih olarak) anlatılır. (Bakınız Âl-i İmran Suresi 7. ayet) Ahirette cennet ve cehennemin anlatılışında da bu benzetmeli anlatım metodu kullanılır. (Bakınız Bakara Suresi 25.ayet) Buradan ahiretteki nimetlerin müteşabih, yani benzetimli anlatımla anlatıldığı anlaşılmaktadır.) Yani ahiretteki anlatımların tam anlamıyla nasıl olduğunun anlaşılması ancak ahirete gidilmesiyle mümkün olacaktır. Dünya'daki anlatımlar ahiret hakkında bir bilgi kaynağı olmakla beraber, bu anlatımlar benzetmeli (müteşabih) oldukları için, bunların %100 ahiretin resmi olarak düşünülmesi hatalı olur. Cennetteki mutluluk, cehennemin pişmanlığı apaçık olmakla beraber, Kur'an'ın anlatımlarının tam anlamıyla neyin karşılığı olduğu ahirette anlaşılacaktır.

Ayrıca ahiretle ilgili anlatılanların cennetin ve cehennemin bütününün bilgisini kapsamadığı unutulmamalıdır. Türkiye'deki Antalya yöresini anlatmaya kalksak bile Kur'an'dan kalın bir kitap olurdu. Kur'an, cennet ve cehennem ile ilgili tüm ayrıntıları verseydi herhalde birçok cilt kitap olurdu. Kur'an'da cennet ve cehennem ile ilgili belli kesitler verilir, bu insanlar için belli ipuçları niteliğindedir. Cennette birkaç meyvenin isminin sayılması, cennette bir tek o meyvelerin olduğunu göstermez. Cennette insan nefsinin arzuladığı her şeyin olduğunun söylenmesi bu dediğimizin bir delilidir. (bk. Şuara Suresi 22, Zuhruf Suresi 71, Enbiya Suresi 102, Kaf Suresi 35) Kur'an insanların ve indiği ilk dönemin genel arzu ve korkularına göre ahiretten kesitler vermiştir. Bu kesitler cennet ve cehennemi belli tablolarla benzetmeli anlatımla anlatır.

Şu kısacık hayatta Allah'a yönelmekten, ahiret için çabalamaktan daha akıllıca, daha vicdanlıca bir hareket olamaz. Dünya hayatı çok kısadır. üstelik bu kısa hayatın üçte biri uykuda, birkaç yılı tuvalette, uzunca bir zamanı yolda... geçer. Birkaç yıllık fazladan zevk uğruna her türlü nimeti veren Allah'a yönelmemek büyük bir nankörlük, Dünya'daki kısacık ömre karşı sonsuz olan ahiret için uğraşmamak büyük bir akılsızlıktır.

"Allah her yarattığı hakkında mutlak bilgiye sahiptir." (Yasin, 36/79),

"Allah her şeye gücü yetendir." (Nur, 24/45),

"Allah ölüleri diriltecektir."(Yasin, 36/12)

"... ve bu Allah için çok kolaydır." (Tegabun, 64/7).

"Her benlik ölümü tadacaktır. Kıyamet günü (diriliş günü) hak ettiğiniz karşılıklar size eksiksiz olarak ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o kesinlikle kurtulmuştur. Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir." (Âl-i İmran, 3/185)

75 Kadınlar cenaze defni için mezarlığa gidebilir mi?

Cenazeyi taşıma görevi erkeklere verildiği gibi, cenazeye gitmek de erkeklerin vazifesidir. Kadınların cenazeye gitmesi, Hz. Peygamber (sav) tarafından yasaklanmış olduğu için (1) kadınların cenazeyle birlikte gitmelerinin ittifakla mekruh olduğuna hükmedilmiştir.

Hanefilere göre tahrimen mekruhtur ki, eğer fitne korkusu varsa o zaman ittifakla haramdır.

İmam Malik ise, ihtiyar kadınların ve bir de ölünün yakını olan kadınların cenazeyle birlikte gitmelerine izin verir. Ama tabii fitne korkusu yoksa. Fitneden korkuluyorsa, o da katılmalarının haram olduğunu söyler.(2)

Dipnotlar:

1- Buhari, Sahih, Cenaiz, 29, c.II, s. 78; Hayz, 12, c. I s. 80; Müslim, Sahih, Cenaiz 11, c.II, s. 646; İbn Mace, Sünen, Cenaiz, 50, c.I,s. 502; Ebu Davud Sünen, Cenaiz, 44, c. III, s. 202

2- el-Ceziri, el-Fıkhul Alel Mezahibil Erbaa, Beyrut

İlave bilgi için tıklayınız:

Kadınların kabir ziyaretine gitmesi caiz midir?..

76 Öldükten sonra da şimdiki aklımız olacak mı?

Ölüm yokluk değildir; daha güzel bir alemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor. Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor, ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek de inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor; fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah ruha münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.

Bu sebeple Peygamberimiz (asm),

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.”(Tirmizî, Kıyamet, 26)

buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.

Ruhlar aleminden anne karnına gelen insanlar, oradan dünyaya doğarlar. Burada buluşup görüşürler. Aynen bunun gibi bu dünyadaki insanlar da, ölüm ile öbür tarafa doğarlar ve orada dolaşırlar. Nasıl ki buradan öbür tarafa gideni uğurluyoruz. Kabir tarafından da buradan gidenleri karşılayanlar var. İnşallah bizleri de başta Peygamberimiz (asm) olmak üzere, bütün sevdiklerimiz orada karşılarlar. Yeter ki bizler Allah’a gerçek kul olalım.

Yeni doğan çocuğu burada karşıladığımız gibi, buradan öbür tarafa giden bizleri de inşallah dostlarımız karşılayacaktır. Bunun şartı Allah’a iman, O’na ve Peygamberine (asm) uymak ve iman ile ölmektir.

İşte ölüm ile bedenden ayrılan ruh bütün özelliklerine sahip olarak kabir hayatına geçiyor. Öyleyse dünyadaki bütün özellikleriyle beraber kabir hayatına gitmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir? Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

77 Hesap gününde, mizanında kötülükleri ağır gelen mümin kişi, şefaate nail olabilir mi?

Günahı sevaplarından fazla olan kişilere de şefaat edilecektir. Ancak şefaat de Allah'ın izniyle olacaktır. Peygamberimiz (asm)

“Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir.”(İbn Mâce, Zühd, 37; Ebû Dâvûd, Edeb, 21)

buyurmuşlardır. Bununla beraber günahı sevabından az olanlara da şefaat edilecektir. Onların da cennetteki makamlarının artması için şefaat edilecektir.

Evet, şefaat haktır. Birçok âyet ve hadîste şefaatten bahsedilmekte ve böylece onun hakkaniyeti dile getirilmektedir. Yeri geldikçe bu âyet ve hadîsleri zikredeceğiz. Biz şimdi önce, sorunun ikinci şıkkı olan “Kimler ne ölçüde şefaat edebilirler?” sorusunu cevaplamakla mevzûa başlamak istiyoruz. Zaten bu kısma verilecek cevap bir cihetle şefaatın hakkaniyetinin de izahı olacaktır.

Peygamberler, evliyâ, asfiyâ ve şehitler -derecelerine göre- Cenab-ı Hakk’ın onlara bahşettiği seviyede şefaat edebilirler ve edeceklerdir. Ancak, bu mevzûda da yine, zirve Allah Rasulü (asm)’dür. O ki fetanet-i âzama sahiptir. Her nebi kendisine bahşedilen sınırsız, fakat bir defaya mahsus şefaat hakkını dünyada kullanırken o, bunu âhirete saklamıştır ve âhirette “şefaat-ı uzmâ”nın sahibi olacaktır. Onun “hammâdûn”, denilen ümmeti, “Livaü'l-hamd”in altında toplanacak ve “Makam-ı Mahmûd”un sahibi ünvanıyla, O’nun tarafından yapılacak şefaatte herkes payına düşenle şereflenecek ve kurtuluşa ereceklerdir.

Dünya fâni ve geçicidir. Burada çekilen sıkıntılar da bir cihetle işlenen günahlara keffâreti sayılır. Ancak insanların perişan ve derbeder olacakları ve kendilerini kurtaracak yeni bir amele de fırsat bulamayacakları bir gün gelecektir -ki, biz ona ahiret diyoruz- işte o gün, Allah Rasulü (asm) bütün insanlığı içine alan şefaatıyla ortaya çıkacak ve “en büyük şefaat” manâsına “şefaat-ı uzmâ"sıyla şefaat edecektir.

Elbette Allah Rasulü’nün şefaatının da bir sınırı vardır. Zaten, bütün şefaatler ancak Cenab-ı Hakk’ın izni ve koyduğu ölçü nispetinde olacaktır ki,

“... İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir?..” (Bakara, 2/255)

mealindeki âyet de bize bunu anlatmaktadır.

Bunun böyle olması da gayet tabiî ve normaldir; zira, şefaat edecek olanlar da hissî davranabilir, ölçüyü kaçırabilir ve merhamet-i ilâhîden fazla merhamet ileri sürmüş olabilir.; böylece de Rabb’e karşı sû-i edepte bulunmuş olabilir. Onun içindir ki, Allah (cc) bir mîzan, ölçü ve denge vaz’etmiştir. Kim, kime ve ne ölçüde şefaat edebileceği bir takdire bağlanmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraatında bir adalet ve denge olduğu gibi, âhirette vereceği şefâat salahiyetinde de bir adalet ve denge vardır. Eğer bu şekilde bir tahdit ve sınır konulmuş olmasaydı, bazı kimseler şefaatı da dengesiz olarak kullanırlardı. Nitekim belki de sınırsız bir şefaat salahiyeti onların hislerini galeyana getirerek meselâ, bazı insanların cehennem alevleri içinde cayır cayır yandıklarını görünce, şefkatleri kabaracak, kafir-münafık-mücrim tanımadan, herkesin cennete girmesini talep edeceklerdi. Halbuki böyle bir talep bazen, milyarlarca mü’minin hukukuna tecavüz de olabilirdi.

Çünkü şefaatin, böyle şahısların hislerine bırakılmasında, günahkâr, sapık, kâfir herkesin, bu hissî şefaatten faydalanma ihtimâli vardır. Bu ise, bütün varlıkların hukukuna rağmen, dağlar cesametinde günah taşıyan kâfire de merhamet edilmesi demektir. Oysaki kâfir, kainatta, Allah’a ait bütün güzellikleri, bütün nizamları, bütün hikmetleri inkâr, tezyif ve tahkir ettiğinden, mekanlar çapında cinayet işlemiş olacaktır ki, hayatının her dakikası yüzlerce cinayetle karalanmış böyle kapkaranlık bir ruha merhamet, merhamet adına saygısızlığın en büyüğü olsa gerektir.

Efendimiz (asm), şefaatının büyük günah işleyenlere olduğunu ifade etmişler ve

“Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir.”(İbn Mâce, Zühd, 37; Ebû Dâvûd, Edeb, 21)

buyurmuşlardır. O her hususta olduğu gibi bu mevzûda da bir denge ve muvazene insanıdır. Zaten bütün ümmet O’nun bu ifadeleriyle teselli bulmakta ve Allah Rasulü’nün şefaatına nail olmayı ummaktadır.

Hallac-ı Mansur bir gün bu hadîsi şerh ederken, cezbeye gelir ve ölçüyü kaçırarak, Efendimiz (asm)’e hitaben “Ey Nebîler Sultanı! Niçin böyle sınır koydun da bütün insanlar için demedin. Sen bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydin, yine de Rabbin Seni mahrum bırakmaz ve Sana bu salahiyeti bahşederdi.” gibi laflar eder. Tam bu esnada Allah Rasûlü temessül ederek, başındaki sarığı onun boynuna sarar ve: “Bunu başınla öde, sen zannediyor musun ki ben o sözü kendimden söyledim.” der. Hallac kolu kanadı biçilip bir ağaç gibi budanırken dahi tebessüm ediyordu. Çünkü biliyordu ki, bu hüküm âli bir mecliste verildi ve o hükme rıza göstermek gerekirdi...

Evet, belki de Hallacın dediği gibi, Allah Rasulü (asm) Cenab-ı Hakk’dan bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydi, Rabb’i O’na bu salahiyeti verirdi. Ancak O, Allah’a karşı bizim anlayamayacağımız ölçüler içinde saygılıydı. Rabb’in dediğinden başkasını demiyor ve verilen salahiyet sınırlarını da asla zorlamıyordu...

Rabb’in koyduğu şefaat ölçüsünde, şefaat edilecek şahısların buna hak kazanmış olmaları da yer almaktadır. Nitekim bu manâ ile alâkalı olarak, mealen şöyle buyurulmaktadır:

“Artık şefaatçıların şefaatı onlara fayda vermez.” (Müddessir, 74/48).

Bununla da anlıyoruz ki, şefaat herkese ve sınırsız bir ölçüde değildir. Kim, kime şefaat ederse, muhakkak kabul görür diye bir şart da yoktur. Bütün işlerde olduğu gibi, bunda da İlâhî meşiet esastır.

Kâfir işlediği küfrüyle ta işin başında, bu şefaat dairesinin dışında kalmıştır. O’na hiç kimse şefaat edemez, etse bile ona fayda vermez.

Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hak bize bir dua öğretiyor. Bu dua ile himmetin âli tutulması gerektiği hususuna da işaret ediliyor. Dua şudur:

“Rabbimiz, bize gözümüzü aydınlatacak eşler, zürriyetler bağışla ve bizi muttakilere imam kıl.” (Furkan, 25/74).

Yani, Allah’ım çocuklarımız, hanımlarımız, gözümüzü aydınlatacak hüviyette olsun. Bize öyle hayat arkadaşları ver ki, din adına bize teşviklerde bulunsun. Evlatlarımız da daima arkamızdan hayırlar göndersin ve onlar sebebiyle rahmet çağlayanları üzerimize doğru çağlasın dursun! Bizi sadece muttaki olmakla da bırakma, onlara imam ve önder kıl. Bize öyle lütuflarda bulun ki, şu, İslam’a hizmet boyunduruğunun yere konduğu dönemde ve dine hizmetin âr kabul edildiği bir zamanda, dinine hizmet ettir ve muttakîler önünde bize, imamlık pâyesi ihsan eyle!

Böyle bir anlayış, himmeti âli tutmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk’dan O’nun öğrettiği usûl içinde şefaat edebilme salahiyeti talep etmektir. Zaten O vermek istemeseydi, evvela istemeyi vermezdi. Madem ki istemeyi verdi ve nasıl istememiz gerektiğini de öğretti, öyleyse istediğimizi de verecektir. O’nun sonsuz rahmetinden bunu umuyor ve bekliyoruz. O’nun için burada dikkat edilmesi gereken hususun iyi anlaşılması lazımdır. Evet, Rabbimiz’den sadece cennetin bir köşesine bizi kabul buyurmasını istemek, himmetin düşüklüğüne delildir. Halbuki Allah (cc) bize himmetimizi yüksek tutmamızı öğretmektedir. Evet himmetimizi yüksek tutmalıyız, tutmalı ve O’ndan, muttakilere bizi imam kılmasını, onlara şefaat edebilme salahiyetini vermesini talep etmeliyiz...

Efendimiz (asm) bir hadîslerinde, âhiretten bir tabloyu şöyle anlatırlar:

"Allah (cc), Hz. Nuh (as)’a soracak:

'Sen, sana düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirdin mi?' O büyük peygamber cevap verir:

“Evet Ya Rabbi, yerine getirdim. Bana verdiğin tebliğ vazifesini kusursuz edâ ettim.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Hz. Nuh (as)’tan şahit ister. O da Ümmet-i Muhammedi şahit gösterir. Bunun nasıl olacağı sorulunca da, şöyle cevap verir:

“Sen onları ümmetlere şahit kıldın, onlar da ellerindeki Kitapta gördüler ki Nuh vazifesini yapmış. Ve işte ben de onları bugün kendime şahit olarak gösteriyorum."

Evet, âyet öyle diyordu:

“İşte böylece, sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasulün de sizin üzerinize bir şahit olması için sizi ümmet-i vasat (dengeli ve orta bir ümmet) kıldık.” (Bakara, 2/143).

Şefaat haktır ve gerçektir. Bütün büyükler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınır dahilinde şefaat edeceklerdir. Şahit olmak da bir bakıma şefaat kabul edilecekse, eğer, Ümmet-i Muhammed bu manâda bütünüyle şefaat edecektir.

Şefaatı inkâr edenlerin, dünyada da ukbada da kazanacakları bir şey yoktur. Çünkü Allah (cc) orada kullarına, kulları O’nu nasıl bilip tanımışlarsa, öyle muamele edecektir.

78 Mübarek gecelerde ölenler iyi insan mıdır? Üç aylarda ölmenin bir hikmeti var mı?

Bir insanın yaşantısı, onun inancını, amelini ve şahsiyetini gösteren bir ayna gibidir. Tanımadığımız bir insanla biraz konuştuktan, beraber yolculuk ettikten veya bir alışverişte bulunduktan sonra, onun hakkında belli bir hükme varırız; iyi veya kötü adam deriz. Fakat bir insanın hem iyi taraflarını, hem kötü taraflarını biliyorsak, onun hakkında karar verme hususunda da ölçümüz bellidir. İyi yönleri kötü yönlerinden fazla ise iyi: kötü yönleri iyi yönlerinden fazla ise kötüdür. Başka bir ifade ile, bir insanın iyilik ve kötülüğü Allah’a olan kuluğu ile ölçülür. Bir insan inandığı gibi yaşıyor, kulluk vazifelerini yerine getirmeye gayret ediyorsa, o insan Allah katında iyidir ve makbul bir kuldur. Fakat imanı olduğu halde, İslâma uymayan hal ve hareketleri varsa bu insan günahkâr insandır.

Bu çeşit insanlar ölünce onları nasıl bir âkibet beklemektedir? Peygamber Efendimiz (asm)'in bu konudaki ifadeleri açıktır:

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.”

Bu gerçek başka bir hadiste de şöyle dile getirilir:

“Kim ne halde iken ölürse, Allah onu o şey üzerine diriltir.”1

Allah’a ve diğer iman esaslarına imanı sağlam olan bir insan, öldüğü zaman mü’min ve Müslüman sayıldığından Müslüman muamelesine tâbi tutulur. Böyle bir insanın âhiretteki durumuna gelince, bu hususta Peygamberimiz (asm)'in şu meâlde bir hadisi vardır:

“Kim Allah’tan başka bir İlâh olmadığını bilerek ölürse cennete girer.”2

Bir insan öldükten sonra Müslümanların onun hakkındaki şehadetleri ve kanaatleri de önemlidir. Müslümanlar o adamın imanlı, iyi bir insan olduğunu söylüyorlarsa, Cenab-ı Hakk'ın onların şehadetine göre muamele edeceğine dair rivayetler vardır. Yine, Müslümanların aleyhinde şehadet ettikleri kimse de ona göre muameleye tâbi olacaktır.

Sualinize gelince; bir insanın amelinin iyi olması için her şeyden önce sağlam bir imana sahip olması gerekir. Bir mü’min mübarek gün ve gecelerin birinde vefat ederse, Cenab-ı Hakk'ın ona ayrı bir muamele edeceğine dair bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:

“Bir Müslüman cuma günü veya gecesi ölürse Cenab-ı Hak onu kabir fitnesinden (sualinden ve azabından) kurtarır.”3

Başta cuma günü ve gecesi olmak üzere, Kadir Gecesi gibi diğer gün ve gecelerde vefat edenlere, Cenab-ı Hak o vakitlerin hürmetine ayrı bir muameleye tabi tutacaktır. Mübarek gün ve gecelerde yapılan amel ve ibadetlerin sevabı, diğer günlere göre daha fazla olacağı gibi, o vakitlerde ölen mü’minler de ayrıca Cenab-ı Hakk'ın af ve mağfiretine nail olurlar.

Meselâ, hadislerde Kadir Gecesi'nde Cenab-ı Hakk'ın, Benîkelb kabilesinin koyunlarının sayısınca mü’mini affedeceği bildirmektedir ki, şayet o mü’min böyle bir gecede, ölmeden önce Cenab-ı Hakk'ın affına mazhar olmuşsa, haliyle bu nimetten faydalanacak ve kurtulacaktır. Fakat îmansız, içinde düşmanlık hissi bulunan kimseler bu bahsin dışındadır.

Dipnotlar:

1 Feyzü’l-Kadîr, VI/226.
2 Müslim, İman: 43.
3 Tirmizî, Cenâiz: 73; Müsned, II/176.

(bk. Mehmed PAKSU, Aileye Özel Fetvalar)

79 Koma halindeki kimse, o haliyle ölürse ölümü nasıl hisseder?

İnsanlar zaten ölümü çok farklı şekilde hissedebilirler. Koma halindeki bir insanın da kendine has şartlara göre ölümü hissetmesini düşünmek yanlış olmasa gerektir.

Rüyada gördüğü sıkıntılar veya zevk ettiği lezzetleri, dış görünüşü itibariyle göremediğimiz gibi, bir nevi uyku hali olan komadaki bir insanın daha derin bir uykuya dalma anlamına gelen ölüme giderken çektiği sıkıntıları veya gördüğü lezzetleri de -göz ve aklımızla- görmeyebiliriz. Fakat görmememiz onun olmadığına delil değildir.

80 Ölüye annesine nispet ederek telkin verme sebebi nedir? Neden ölen bir insanın cenazede baba ismi okunmaz? Bununla ilgili ayet veya hadis var mıdır?..

Telkinde baba ismi değil anne ismi okunur. Bunun sebebi çocuğun annesinin kesin olarak bilinmesi, babasının ise kesin olarak bilinememesi ihtimalidir.

Ölü kabre konulup defin işi tamamlandıktan son­ra, ölüye telkin verilip verilmeyeceği hususunda âlimler farklı görüşlere sahip olmuşlardır; ölünün kabre konulmakla artık dünyadakileri duymasının mümkün ol­madığını söyleyenler,1 telkinin ölüye hiçbir faydası olmayacağına ve verilmemesi gerektiğine kaildirler. Ka­birdeki ölünün dirileri duyabileceğine kail olup, dirile­rin onu duyamayacaklarını söyleyenler ise, telkin veri­lebileceğini söylemişler ve Rasülullah (asm)'in Bedir'deki Ehl-i Kalîb'e hitabını da, ölülerin Allah dilediği zaman, dirileri duyabileceklerine delil olarak zikretmişler­dir.2

İmam Mâlik,

"Ölülerinize Lâilâhe İllellah telkin edin."3

hadisindeki "ölüler" den, "ölüm döşeğindeki hastaların" kastedildiğini belirterek, definden sonra telkine dâir sahih bir haber bulunmadığı için, ölüye telkin vermek mekruhtur, demektedir.4

İmam Şafi'î ise, yukarıda geçen hadisteki "mevtâ=ölüler" kelimesinin hakiki manada olduğunu belirterek, definden sonra telkinin müstehap olduğunu söyler. İmam Ahmed b. Hanbel de Şafi'î ile aynı görüştedir.

İmam Ebü Hanife ise, telkinin ne emredilmiş, ne de ya­saklanmış olduğunu, insanların definden sonra telkin verip vermemekte serbest olduklarını söylerken,5 telkinin müstehap olduğuna kail olan ulemâ, Peygamber Efendimiz (asm)'in definden sonra telkini emrettiğini be­lirtmektedirler.

Bu konuda Ebû Umâme'den (v. 9/630) rivayet edilen hadiste Ebû Umâme, Rasülullah (asm)'in şöyle buyurduğunu işittiğini söylemiştir:

"Sizin din kardeşlerinizden biri ölüp de kabrini toprakla düzlediğiniz zaman, içinizden biriniz onun mezarının başında durup şöyle desin:

'Ey falan oğlu filân!' Ölü işitir fakat cevap veremez. Sonra tekrar şöyle desin: 'Ey falan oğlu filân' ölü; 'Bizi irşad et­tin, Allah'ın rahmeti üzerine olsun.' der, fakat siz duya­mazsınız. Sonra şöyle desin:

'Ey Allah'ın kulu, bu dünya­yı terkederken ettiğin ahdi hatırla. Allah'dan başka ilah olmadığına ve Muhammed (asm)'in onun rasûlü olduğuna şehadet ettin. Allah'ı rabbın. İslâm'ı dinin, Muhammed (asm)'i peygamberin, Kur'anı rehberin, Kabe'yi kıblen ola­rak kabul ettin...' "6

Bunun üzerine Münker ve Nekir el ele tutuşup biri diğerine:

'Haydi gidelim. Böyle cevabı tel­kin edilenin yanında ne yapılınır." der.

Sahabilerden biri, telkin verenin, cenazenin annesinin adını bilmemesi halinde ne yapacağını soruyor. Rasülullah (asm) de:

"Havva'ya nisbet eder." yani, annesi olarak Hz. Havva'yı zikreder" buyurdu.7

Bu hadis zayıf olduğu için metruktür. Telkini müstehap görenler ise, zayıflığı şiddetli olmadığı için ve tabiinden olan Humuslu Damre b. Habib'in sözü de bunu destekler mahiyette olduğundan, hükmüyle amel edilir, demişlerdir... Çünkü ümmetin ameli de buna uygundur.

Damre b. Habib şöyle demiştir:

"Ölünün kabri top­rakla örtülüp düzlendiğl ve insanlar dağılmağa başla­dıkları zaman, kabrin yanında durup şöyle demeyi sahabiler müstehap görürlerdi:

'Ey falan, Lâ ilâhe illallah de.' Bunu üç kere tekrar eder. Sonra yine Ölüye hitaben:

'Ey falan, Rabbim Allah, dinim İslâm, Peygamberim Muhammed (asm)'dir de.' diye ölüye seslenir."

Bu sözün aynısı, yine Tabiinden olan Sa'ld b. Mansûr'dan (v. 175/745) da rivayet edilmiştir.8

Özet olarak şunu söyleyebiliriz ki; definden sonra telkin vernik meşrudur. Ama yapılması kesinlikle em­redilmiş bir iş değildir. Peygamber Efendimiz (asm)'in telkin verdiğine dâir bir habere rastlanamamıştır. An­cak ashaptan ve tabiinden yukarıdaki rivayetler gel­miştir. Bu hususta müctehitler, yukarıda işaret edildiği üzere, üç ayrı fikirdedirler: Mekruh, mubah ve müstehap. Ümmet-i Muhammed'in çoğu, eskiden beri bu hareketi güzel görüp yapageldiklerinden, hatta kendisine telkin verilmesini vasiyyet edenlerin bile bulunmasından ötürü9 güzel bir hareket olduğunu söylemek en iyisidir.

Ama bu hususta elimizde kesin bir nass bulunmadığı için ne yapılması emredilir, ne de yapana yasaklanır. Herkes ölüsüne telkin verip vermemekte serbest bırakı­lır, dileyen verir, dileyen de vermez.

Kaynaklar:

1. Ölünün dirileri duyamayacağını ileri sürenler delil ola­rak: "(Ey Rasulüm) sen (a daveti) ölülere duyuramazsın..." (Rûm, 30/52) âyeti ile, "..Sen kabirde bulunanlara işittirecek değilsin. " (Fâtir, 35/22) âyetini zikretmektedirler ve Hz. Pey­gamber (asm)'in Bedirdeki ehl-i kalibe hitabını da, ashabına va'z ve nasihat olarak nitelendirirler. (el-Hapruti, Abdullâtif, Tekmile-i Tenkihu'l-Kelâm, s. 145, ist.)
2. el-Harputi, s. 145-146, ist. 1332; Ibnü'l-Hümâm, I/446-447.
3. Müslim, Sahih, Cenâiz. l, II/631.
4. el-Ceziri. I/501; Seyyid Sabık. I/548; Hasan el-Idvi, s. 9-10.
5. el-Ceziri, I/501.
6. Günümüzde ölüye verilen telkinde diğer iman esasları da zikredilmektedir, (bk. el-Ceziri, I/501; Abdullah Siracu'd-Din, s. 60.
7. Suyuti, Şerhu's-Sudûr, v. 44 b; 176 b: Hasan el-Idvi, s. 10; Rodoslzâde, Ahvâl-i Âlem-i Berzah, v. 12b-13 a; Seyyid Sabık, I/547; Abdullah Siracuddin, s. 60-61
8. Muhammed b. ismail. S. Selim, I/203; S. Sabık, I/547.
9. Hasar, 32, Mısır, 1316 h.

81 Öldükten sonra amel defterimiz kapanır mı? Sadaka-i cariye hakkında bilgi verir misiniz? Bazı kişiler eğer bu dünyada anılacak bir şey (cami, çeşme vb...) yaptırırsak, ölsek dahi sevap alacağımızı söylüyor...

Sadaka, geniş anlamıyla nafile olarak yapılan hayır ve hasenâtı, insan ve hayvanlara yapılan iyilik, lütuf ve ihsanları, hatta insanların gönlünü hoş eden güzel söz ve davranışları kapsamına alır. Sadaka-i câriye, vakfedilmiş sadaka ile diğer hayır ve hasenât bu niteliktedir.

Sadaka-i câriye, sürekli ecir getiren sadaka anlamına gelir. Bir hadiste sürekli ecir kaynağı olan ameller şöyle belirlenir:

"İnsan öldüğü zaman amel işlemesi kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnadır. Sadaka-i cariye, kendisinden yararlanılan ilim veya kendisine hayır dua eden salih çocuk." (Dârimi, Mukaddime, 46).

Bu hadiste zikredilen sadaka-i câriye; yol, köprü, çeşme, mescid, yoksullar için aş evi, hastahane ve okul gibi hayır yerlerini kapsamına alır. İnsanlar bu gibi yerlerden yararlandığı sürece, bunları yaptıranlar, yapılmasına sebep olanlar, yol gösterenler ve destek olanlar, gerek sağlıklarında ve gerekse vefatlarından sonra ecir almaya devam ederler.

Yararlı bir ilim bırakan da, bu ilimden, kitaptan, keşif ve icattan toplum yararlandıkça, mü'min olmak şartıyla, sürekli olarak ecir alır. Nitekim ilim, irfan ve irşatlarıyla toplumda iyi bir çığır açanın büyük mükafatına kötü çığır açanın da günahına hadiste şöyle yer verilir:

"Kim iyi bir çığır açarsa, bununla amel edenlerin ecri kadar ecri bu çığırı açan alır. Kötü bir çığır açan da, bununla amel edenlerin günahı kadar günahı yüklenir." (1Müslim, İlim, 15; Zekât, 69; Nesâî, Zekât, 64; İbn Mâce, Mukaddime,14; Dârimî, Mukaddime, 44; Ahmed b. Hanbel, IV, 357, 359-361, 362).

Dine ve topluma yararlı bir çocuk yetiştirmek de, toplum bu çocuktan yararlandıkça, onun yetişmesinde katkısı bulunan anne, baba, hoca gibi kimselerin sürekli ecir almalarına bir sebeptir.

Vakfedilen gayrimenkuller de sadaka-i cariye niteliğindedir. Vakıfnâmedeki esaslara göre, hayır yönü işletildiği sürece, vakfedene ecir gelmeye devam eder. Önceki asırlarda büyük han, hamam, medrese, dükkân ve çarşıların vakıf olarak topluma kazandırılması, mâliklerinin sürekli bir ecre nail olma istekleri yüzündendir.

Ölen Kimse Adına Sadaka Vermek Caiz midir?

Bazı ibadet ve taatların ölen bir kimse adına yapılması mümkün ve caizdir. Bunların sevabı ölüye ulaşır. Ölü nâmına verilen sadakalar başta gelir.

Hz. Peygamber (asm)'e bir adam gelerek şöyle demiştir:

"Ey Allah'ın elçisi! Annem ansızın öldü, vasiyet de etmedi. Öyle sanıyorum ki, konuşmuş olsa sadaka verilmesini vasiyet ederdi. Acaba onun adına ben sadaka versem, anneme sevap olur mu?" demiş. Hz. Peygamber (asm);

"Evet!.." cevabını vermiştir." (Buhârî, Cenâiz, 95; Vesâyâ, 19; Müslim, Zekât, 51; Vasiyye, 12, 13; Ebû Dâvud, Vesâyâ, 15; Nesâî, Vesâyâ, 7).

Hz. Enes (r.a), Rasûlüllah (asm)'e;

"Biz ölülerimize dua ediyor, onlar adına sadaka veriyor ve haccediyoruz. Acaba bunların sevabı onlara ulaşıyor mu?" diye sormuş, Allah elçisi şöyle cevap vermiştir:

"Şüphesiz, onlara ulaşır ve onlar sizden birinizin hediyeye sevindiği gibi ona sevinirler." (Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, V, 366).

Hanefilere göre, bağışlanan her çeşit ibadetin sevabı ölülere ulaşır. Ancak ölen kimse namına zekât, adak, hac gibi mali yönü olan ibadetleri ifa etmek mümkün ise de; namaz, oruç gibi ibadetleri onun namına ifa yeterli değildir. Bunların bizzat hayatta iken ifası gerekir. Çünkü bu ibadetler, ferdi, beden ve ruh bakımından olgunlaştırır, olumlu etkileri bizzat bunları yapanların kendilerinde görülür. Başkalarının bunları yapmasıyla asıl yükümlü üzerindeki fayda sağlanmış olmaz.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Öldükten sonra amel defterleri kapanmayan üç kimse kimlerdir?..

SADAKA...

82 Abese Suresinde, Ahirette herkes o gazabı görünce birbirinden kaçacak, deniliyor. Nasıl olur da orada çocuğundan veya sevdiğinden kaçar? Işık saçan ve kapkara yüzler ne demektir?

İlgili ayetlerin meali:

"Kulakları sağır eden o ses geldiğinde, 0 gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. 0 gün her kişinin işi başından aşkındır. 0 gün bir takım yüzler ışık saçar; güleçtir, müjde almıştır. Bir takım yüzler de o gün toza toprağa bürünmüş; kapkara kesilmiştir. İşte bunlar inkarcılardır, günahkârlardır." (Abese, 80/33-42)

Kıyamet ve âhiretten bir kesitin son derece canlı bir tasvirini veren sûrenin bu son âyetleri, dünya hayatının geçici zevk ve tasalarını aşıp varlığının anlamı, değeri, amacı ve akıbeti üzerine düşünebilme seviyesine ulaşmış her insanı sarsıcı gerçeklerle yüz yüze getirmektedir. Kıyamet gününde evrende meydana gelecek olan olaylar korkunç sesler çıkaracağı İçin ona 33. âyette "sâhha" adı verilmiştir. O gün geldiğinde aralarında akrabalık bağı bulunanların birbirinden kaçışının sebebi çeşitli şekillerde izah edilmiştir:

a) Kıyamet olayları herkesi dehşete düşüreceği için o ortamda insanların birbirini düşünmeleri mümkün değildir; herkes kendi başının derdine düşer.

b) Akrabalıktan doğan haklarını isteyecekleri endişesiyle insanlar birbirinden kaçarlar.

c) Kişi, akrabaları onun içinde bulunduğu sıkıntılı durumu görmesin diye onlardan kaçar.

d) Onların kaçmalarının bir nedeni, kendisine bir fayda verememeleri ya da üzerindeki herhangi bir sıkıntıyı giderememeleri olacaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O günde hiçbir mevlâ (dost, akraba)nın mevlâsına bir faydası olmaz." (Duhan, 44/41)  Kişi onların acizliklerini, çarelerinin azlığını açıkça göreceği vakit, onları bırakıp bütün bu sıkıntılarını açıp, kederlerini giderecek kimseye doğru kaçacaktır.

Bir önceki sûrede (Naziât Suresi, 79/8-9) kıyamet ve mahşerin dehşetinden dolayı bütün kalplerin korkudan neredeyse yerinden oynayacağı, gözleri korku bürüyeceği bildirilmektedir. Abese sûresinin bu son âyetlerinden anlıyoruz ki inkarcı ve isyankârların korku, kaygı ve perişanlıkları devam ederken müminlerin durumları aydınlanınca kalplerindeki korku ve kaygının yerini ferahlık ve sevinç alacak, bu sevinç yüzlerine yansıyacaktır.

Ana evladından kaçar mı?

“O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar.”

Dünya hem ahirete hazırlanma dönemidir, hem de nesli devam ettirme, sosyal hayatı denge ve düzende tutma, insanlar arasında yararlı anlaşma ve kaynaşmayı sağlama yeridir. O bakımdan Cenab-ı Hak, insanın fıtrat mayasına, onun mikro modelini taşıyan genlere evlattan, eşten, dosttan, hısımlardan yana şefkat, merhamet, sıcak ilgi, sevgi ve saygı iksirini yerleştirmiştir. Bütün bunlar, O’nun yeryüzüne indirdiği yüz rahmetinden bir rahmetinin tezahürüdür.

Annenin kendisini çocuğuna feda etmesi veya kendini ona feda edecek derecede sevmesi, evli eşlerin birbirine sıcak ilgi duyup bağlanması; torunlara öz evlattan fazla sevgi izhar edilmesi bütünüyle nesli devam ettirme kanunuyla izah edilebilir. Bazı istisnalar dışında böylesine bir ilgi sürüp gider.

Ahirette yeni bir düzen kurulur. Orada üreme söz konusu olmayacağına göre nesli devam ettirme kanunu iptal edilir. Böylece yakınlara olan deruni ilgi kopar, sadece Allah için sevme ve ilgi duyma başlar. Dünya’da Allah için, O’nun hoşnutluğunu dileyerek dostluk ve arkadaşlık kuranlar, ahirette de dost ve arkadaş olarak kalırlar.

Bu gerçek olaylar bize neleri öğretiyor? Önce şunu belirtelim ki, dünya hayatında basit çıkarlar için yapmacık dostluk ve arkadaşlık kurmak, insanın yaratılışındaki hikmete ve mükerremliğe ters düşer. Ancak sevdiğimizi Allah için sevdiğimiz; dost ve arkadaş seçtiğimizi yine O’nun için seçtiğimiz derecede gerçek mü’min olduğumuzu isbat etmiş oluruz. (bk. Mü’minun Suresi, 23/101)

Âhirette nesep bağlarının kopmasının bir nedeni de şudur: Bilindiği gibi, cennet dinlenme, huzura kavuşma, ebediyen mutlu olma yurdudur. O bakımdan evlâdı cehennemde yanan bir anneyi; babası ve annesi azap içinde kıvranan bir evladı düşünün. Eğer insanların kalbinde soy, hısımlık, yakınlık duygusu silinmemiş olsa, Cennet de o insanlar için bir bakıma cehennem olurdu. İşte kişinin kendi kardeşinden, ana ve babasından, eşinden ve çocuklarından uzaklaşmasının veya kaçmasının hikmeti budur.

Mutlu Sonuç

“Yüzler var ki, o gün ışıl ışıl ışıldar. Güler ve müjde sevincini duyar.”

Her kişi yaşadığı hal üzere ölür ve öldüğü hal üzere kabrinden kaldırılır. Dünyada işlediği amel ve ibâdeti; yaptığı iş ve hizmeti niyetine ve amacına göre âhirette tezahür eder. Çünkü ameller niyetlerin aynasıdır ve değer ölçüsüdür... O bakımdan herkes niyetine ve işindeki doğruluk ve ciddiyetine, ibâdetindeki samimiyetine göre karşılık görür. Cenâb-ı Hak mutlak surette âdildir; yapılan samimi hizmetleri, riyadan ve gösterişten uzak amelleri, Hakk'ın hoşnutluğu doğrultusunda yapılan iyilik ve hayırları fazlasıyla mükâfatlandırırken, işlenen fenalıktan, edilen kötülükleri de misliyle cezalandırır.

Kıstas ve ölçü niyet samimiyet ve ciddiyet olunca, kıyamet gününde bütün bunlar açığa çıkar ve kişinin yüzünde belirir: Bazı yüzler ışıl ışıl ışıldar, mutluluk ve ferahlık kendini hissettirir. Bazı yüzler de üzerine toz yağmış, is bulaşmış gibidir. Kötü niyetleri, samimiyetsizlikleri, doğruluktan uzak tutumları bütünüyle yüzlerinde tezahür eder. Cenâb-ı Hak bu ikinci zümrenin kâfir ve fâcirler olduğunu açıklamakta ve bu iki karanlık sıfatın kişiyi nasıl sonsuz karanlıklara sürükleyeceğini haber vermektedir.

İlim adamları ise bu âyetlerde yer alan, altı kadar kavram üzerinde durmuş ve bunları delâlet ettikleri mânalara göre açıklarken neden ve niçinlerini şöyle belirtmişlerdir:

a) Gerçek mü'min o gün Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve inayetinin kendi lehine tecelli ettiğini görünce, eriştiği nîmet, devlet, kurtuluş ve saadetten dolayı yüzü ışıl ışıl ışıldar. Allah yolunda saç ve sakalının, üst ve başının tozlanmasına karşılık yüzünde ilâhî nur parlar.

b) Dünyada abdest suyunun dokunduğu kısımlar parıldar. Taşıdığı bu ışık, ona hem kabrinde, hem de âhiret gününde bir nur olur da önünü ve yanını aydınlatır. Kabrinden kalkıncaya kadar ruhu Cennet havasıyla neşelenir ve ferahlanır.

c) Geceleri kalkıp ibâdet ettiği, meşru ölçüler içinde helâl lokma ile karnını doyurduğu, Allah'ın verdiği nimetlerden bir kısmını O'nun muhtaç kullarına verdiği ve böylece birçok kimselerin sıkıntısını giderdiği için sonsuz saadetle müjdelenir.

d) Dünyada iken, inkarcı sapıklarla, günahkâr azgınlarla dostluk kurmadığı ve yalnız mü'minleri kardeş edindiği ve hem kendisi, hem de onlar için çalıştığı için, âhirette onun bu güzel hali yüzünde belirir ve mahşer alanında herkesin gıptasını çekecek kadar nura kavuşur.

İnkarcı sapıklara gelince:

Dünyada Allah'a değil, sadece nefislerine hizmet edip hayat dizginini nefis ve İblîs'in eline verdikleri; işledikleri bir sürü günah ve isyanla ruhlarını ve kalplerini kararttıkları için âhiret gününde onların bu kötü halleri yüzlerinde tezahür eder; öyle ki yüzlerine toz yağmış ve onun da üzerine is sürülmüş gibi bir görünüme bürünürler. Önlerini ve yanlarını aydınlatan hiçbir nurları olmaz.

İşte kendini böyle elîm bir sonuca lâyık görenlerin daha çok iki kötü sıfatı söz konusudur:
Birincisi, Peygamberin teblîğ buyurduğu dinî esasları inkâr etmeleridir.
İkincisi, maddeyi ve şehveti amaç seçip onları elde etmek için her şeyi kendilerine mubah sayarak kutsal değer adına ne varsa hepsini çiğneyip hiçe saymalarıdır.

Cenâb-ı Hakk'ın Abese sûresinin bu son bölümünde mü'min ve kâfir zümrelerden her birinin karşılaşacağı mutlu veya mutsuz sonucu, âhirette cereyan edecek safhasıyla anıp bir tablo halinde gözler önüne sermesi, elbetteki çok anlamlıdır. Diyebiliriz ki, bu, sadece O'nun rahmetinin bir diğer tezahürü ve gufranının insanlardan yana yönelmesinin bir başka tecellisidir.

Ortada uyarı var, davet var, öğüt var, müjde var ve tehdîd var. Duygu ve düşünceye seslenme; akla ışık tutma, vicdanları harekete geçirme ve gelecek günleri çok iyi hesaba katma sinyali söz konusudur.

Yeter ki, gören gözler, işiten kulaklar, anlayan gönüller, düşünebilen kafalar ve duygunun önünde yürüyen akıllar bulunsun.

Kaynak: Kurtubi, Ahkam; Diyanet İşleri Başkanlığı, Kuran Yolu; Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri.