Peygamberler, peygamberlik fıtratı üzerine mi doğmuşlardır?

Tarih: 22.05.2010 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Fıtrat değiştirilmez. Peygamberlerin fıtratı da değiştirilmez. Fıtratta iki husus var, kötülüğe meyyal hayvanî ve nebatî / bitkisel yanı ki, buna nefis de diyebiliriz. Bir de iyiliğe meyleden akıl ve vicdan tarafı. Bir insan olarak Hz. Muhammed (a.s.m)’de de bu unsurlar vardı. Çünkü büyüklerin imtihanı da büyüktür; peygamber olarak o da imtihana tabidir. Ancak seçkin bir makama namzet olarak yaratıldığı için, kötülüğe meyilli olan nefs-i emmare, onda nefs-i mutmainne, raziye ve marziyeye dönüşmüştür. Bir hadiste Efendimiz (asm) buyuruyor ki,

“Herkes gibi, benim de bir şeytanım vardı, fakat bana teslim oldu.” (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III/309)

- Bediüzzaman Said Nursi’nin “Nefs-i emmarem ister istemez aklıma tabi olmuş...” şeklindeki sözü, yalnız peygamberlerin değil, onlara samimi olarak uyan ve onları hayatlarında tek rehber edinen kimselerin de kabiliyet-i şer olan yönleri, kabiliyet-i hayra dönüşebilir.

- Hz. Muhammed (a.s.m)’e, diğer insanlardan farklı olarak -peygamberlik görevine uygun- özel donanımlar lütfedilmiştir. Bu cümleden olarak, Hz. Muhammed (a.s.m)’in bütün özellikleri, duyguları, şehevî, gazabî  hisleri ve aklî melekeleri tam dengede idi. İzzetle tevazuu, iktisatla sahaveti / cömertliği, yumuşak huylulukla şecaati bir arada toplamıştır.

Maneviyatta ilerlemiş büyük zatlar, mübarek bir nefse sahip olduklarından ilerlemiş değillerdir. Onlarda da aynı mahiyette kötülükleri isteyen birer nefis vardır. Hatta “Dağına göre kışı olur” hükmünce onlardaki nefis diğer insanlara göre daha asi, daha şaki, daha azgındır. Ama onlar nefisleriyle daima mücadele etmişler, bunun sonunda maneviyat önderleri olabilmişlerdir.

Her şeyin bir bedeli olduğu gibi, maneviyat büyüğü olmanın da bedeli vardır. Bugün spor-sanat alanlarında zirvede yer alan isimler, ciddi çalışmaların sonucunda oralara gelebilmişlerdir. Belli bir program, yoğun bir çalışma, daimi bir disiplin olmaksızın zirve yolcusu olmak mümkün değildir.

Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda peygamberlerin de çetin imtihanlardan geçtiğini görürüz. Mesela şu ayete bakalım:

“İbrahimi, Rabbi bazı kelimelerle imtihana tabi tuttu, O da bunları başarıyla tamamladı. Allah şöyle buyurdu: Seni insanlara imam / önder yapacağım.” (Bakara, 2/124)

Görüldüğü gibi Hz. İbrahim (as)’in insanlara önder kılınması çetin imtihanlardan başarıyla geçmesi sonucu olmuştur. Gerçi peygamberlik, çalışılarak elde edilen bir netice olmayıp tümüyle İlahi bir mevhibedir. Fakat bu mevhibe, o peygamberlerin çalışma ve liyakatlerine terettüb eden İlahi bir lütuftur. Zira

“... Allah kime risalet görevini vereceğini en iyi bilendir...” (En’am, 6/124)

Şüphesiz bin metrelik bir dağa tırmanmanın zorluğu ile Everest’in zirvesine tırmanmanın zorluğu aynı değildir. Everest’in zirvesine tırmanmak için profesyonel bir eğitim almak ve bir takım özellikler taşımak gerekir. Ayrıca, Everest’e tırmanma uğraşısı veren herkesin zirveye ulaşamadığı da tarihi bir gerçektir. Bu yolun yolcularından nicesi yarı yoldan dönmüş, nicesi de yolda hayatını kaybetmiştir.

Peygamberlik vasfı kesbi olmayıp sırf Allah’ın bir lütfu olduğu gibi, ismet vasfı da peygamberler için Allah’ın özel bir ihsanı ve peygamberliğin de ayrılmaz bir kriteridir.

İnsan olarak bizim,  peygamberlerin peygamberlik vasfına ortak olmaya hakkımız olmadığı gibi, onların özel konumlarının bir gereği olan ismet ve benzeri hususî vasıflarına sahip olmayı istemek hakkına da sahip değiliz.

Herkes peygamber olmadığı gibi, herkes masum da olamaz. Zaten Allah, masum insanlar istemiyor. Çünkü masum olan meleklerin varlığı, bu hususta insanların masum olmalarına ihtiyaç bırakmıyor. İnsanın yaratılış gayesi, Allah’ı tanımak, kulluk yapmak, günah işlediği zaman tövbe ve istiğfar etmektir. Herkes masum olsaydı, Allah’ın affediciliğini, bağışlayıcılığını, tövbeleri kabul ediciliğini gösteren Afuv, Gafur, Tevvab gibi isimlerin tecellileri nasıl olacaktı? Allah’ın şifa veren Şafi ismini hastalıklarla tanıdığımız gibi, Onun affedici isimlerini de günahlarımızla tanımaktayız.

Ancak şu bir gerçektir ki, peygamberler hayatları boyunca herkesten daha çok sıkıntılar, belalar, musibetler görmüşler ve özgür iradeleriyle bunlara karşı dayanmışlar ve Allah’ın imtihanlarını rıza ile karşılamışlardır. Büyüklerin imtihanları da o nispette büyüktür.

Peygamberler melek değil, birer insandır. İnsan olarak onların da nefisleri ve şeytanları vardır. Onlarla her zaman mücadele etmişlerdir. Söz gelimi insanların saygısızlıkları karşısında sinirlenmişler, fakat öfkelerini içlerine sindirebilmişler.

Kendi günahlarımızın mazeretini, masum bir varlık olmadığımıza bağlamak çok yanlış bir yargıdır. Çünkü eğer masum olsaydık, melekeler gibi biz de imtihana tabi olmazdık.

“Doğrusu insan türlü, türlü mazeretler öne sürse de aslında o kendisi hakkında çok iyi bilgi sahibidir.” (Kıyamet, 75/13-14).

Allah dilediğine peygamberlik verir. Ancak bu vazifeyi yüklenecek özelliği taşıyanlara vermiştir. Eğer başka birisi o özellikleri taşımaya müsait olsaydı ona verirdi. Demek ki, kendilerine paygamberlik verilenlerin dışındakiler o özelliklere sahip değillermiş.

Herkesin kaldıracağı yük bellidir. 50 kilo kaldıran bir adama niye 500 kilo verilsin. Ya da çınar ağacının yükü niye bir filize yüklensin. Allah kendi iradesiyle bu görevi dilediğine verir. Fakat bu görevi yürütecek olanlara vermesi de hikmetinin gereğidir.

Peygamberlik görevi Allah’ın ihsanı ise de bu vazifeyi peygamberler kendi iradeleriyle kabul etmişlerdir; zorla ve cebren almış değillerdir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun