Peygamber Efendimiz (asv)'e şeytan dokunmamışsa ve günah işlememişse, kalbindeki kara nokta nasıl oluşmuştur? Kalbinin yarılması hadisesi kaç defa vuku bulmuştur?

Tarih: 09.06.2010 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Peygamberlik, sonradan çalışarak kazanılan bir makam değildir.

- Fıtrat değiştirilmez. Peygamberlerin fıtratı da değiştirilmez. Fıtratta iki husus var, kötülüğe meyyal hayvanî ve nebatî / bitkisel yanı ki, buna nefis de diyebiliriz. Bir de iyiliğe meyleden akıl ve vicdan tarafı. Bir insan olarak Hz. Muhammed (a.s.m)’de de bu unsurlar vardı. Çünkü büyüklerin imtihanı da büyüktür; peygamber olarak o da  imtihana tabidir. Ancak seçkin bir makama namzet olarak yaratıldığı için, kötülüğe meyilli olan nefs-i emmare, onda nefs-i mutmainne, raziye ve marziyeye dönüşmüştür.

Bir hadiste Efendimiz (asv) buyuruyor ki, “Herkes gibi, benim de bir şeytanım vardı, fakat bana teslim oldu.” (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III. 309)

- Bediüzzaman Said Nursi’nin “Nefs-i emmarem ister istemez aklıma tabi olmuş...” şeklindeki sözü, yalnız peygamberlerin değil, onlara samimi olarak uyan ve onları hayatlarında tek rehber edinen kimselerin de kabiliyet-i şer olan yönleri, kabiliyet-i hayra dönüşebilir.

- Hz. Muhammed (a.s.m)’e, diğer insanlardan farklı olarak -peygamberlik görevine uygun- özel donanımlar lütfedilmiştir. Bu cümleden olarak, Hz. Muhammed (a.s.m)’in bütün özellikleri, duyguları, şehevî, gazabî  hisleri ve aklî melekeleri tam dengede idi. İzzetle tevazuu, iktisatla sahaveti / cömertliği, yumuşak huylulukla şecaati bir arada toplamıştır.

"Yâ Resulallah, bize kendinizden bahseder misiniz?" diye sahabeler sorduklarında; Resûlullah (asv) da,

"Ben babam İbrâhim'in duâsıyım. Kardeşim İsâ'nın müjdesiyim. Annemin ise rüyâsıyım. O, bana hâmile iken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü." dedikten sonra, bahsi geçen hâdiseyi de şöyle anlatacaktır:

"Ben, Sa'd bin Bekroğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Birgün süt kardeşimle birlikte evlerimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler."(Sîre, 1/175; Taberî, 2/128)

Alimler, Hz. Peygamber Efendimizin (asv) göğsüün yarılması olayının iki ya da üç kez gerçekleştiğini ileri sürmüşlerdir(bk. Davudoğlu, Ahmed, Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, 2/112). 

Konuyla ilgili rivayetleri değerlendiren İbn Hacer, Hz. Peygamberin ilki çocuk yaşta diğeri de mî'rac öncesinde olmak üzere sadrının iki kez yarıldığı sonucuna ulaşmıştır(bk. Fethu'l-bârî, 1/460). 

İsrâ gecesi öncesinde meydana geldiği bildirilen "şerh-i sadr" olayı ise Hz. Peygamberin dilinden şöyle anlatılır: "Mekke'de bulunduğum bir sırada evimin tavanı aralanarak Cibril iniverdi. Göğsümü yardı ve kalbimi zemzem suyu ile yıkadı. Sonra içinde hikmet ve iman dolu altından bir tas getirerek onu kalbime boşalttı. Sonra göğsümü kapattı. Daha sonra da elimden tutarak beni semâya çıkardı"( Buharı, Salât, 1; Müslim, İman, 263). 

Bir diğer rivayete göre bu hâdise, Hz. Peygamber (asm) kabenin yanında uyku ile uyanıklık arasında bulunduğu bir sırada gerçekleşmiştir(Müslim, İman, 264).

Dihlevî, Hz. Peygamberin Mescid-i Aksâ'ya götürülmesi ve oradan da Sidretü'l-müntehâ'ya çıkarılması hâdisesi gibi "şakk-ı sadr" (göğsün yarılması) olayının da Hz. Peygamber uyanık bir halde iken cesediyle ilgili bir operasyonla gerçekleştirildiğini kabul eder. Ancak bu hâdiselerin misâl âlemi ile şehâdet âlemi arasında bir yerde cereyan ettiğini ve bu sebeple her iki âlemin hükümlerinin de geçerli olduğunu belirtir. Binâenaleyh rûha ait hususiyetler cesed üzerinde zahir olmuş, ruh ve ruha ait mânalar cesed şeklinde temessül etmiştir (bk. Şâh Veliyyullâh ed-Dihlevî, Huccetullâhi'l-bâliğa, 2/206).

Bu hâdise ile Peygamber Efendimiz (asv)'in mübârek kalbi, İlâhî bir nur ve Cenâb-ı Hak tarafından bir sekînet ve bir ruh ile genişletilmiş oluyordu. Aynı zamanda Resûlullah Efendimiz (asv)'in nefsi o yaşından itibaren kudsî duygular ve İlâhî nurlar ile te'yid edilerek, her türlü vesvese ve şüpheden temiz hale getiriliyordu.

Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki, kalb sadece çam kozalağı gibi bir et parçası olarak düşünülmemelidir. O, bir lâtife-i Rabbaniyedir. Meseleye ışık tutması bakımından Bediüzzaman Hazretlerinin kalb ile ilgili şu açıklamasını da nazarlara arzetmekte fayda vardır:

"Kalbden maksad, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binâenaleyh, o lâtife-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinde şöyle bir letâfet çıkıyor ki; o lâtife-i Rabbaniyenin insanın mâneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki, bütün aktar-ı bedene mâü'l-hayatı neşreden o cism-i sanevberî, bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesiyle kaimdir; sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezâlik o lâtife-i Rabbaniyye a'mâl ve ahvâl ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u îmânın sönmesiyle mahiyeti, meyyit-i gayr-ı müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır." (Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü'l-İ'câz, s. 79)

Anlaşılan odur ki, maddî kalbin îmân, ilim, hikmet, şefkat gibi mâneviyat ile yakın alakası vardır. Aynı şekilde,maddî temizliğin de mânevî temizlik ile münasebeti mevcuttur. Bu itibarla Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv)'in maddî kalbinin yıkanıp temizlendikten sonra ilim, hikmet, İlâhî nur ve feyizlerle doldurulmasını akıldan uzak görmemek lâzımdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamberlerin ismet sıfatına sahip olmalarıdiğerlerinin günah ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun