Maturidi’nin İmamet konusuna bakışı nedir?

Soru Detayı

- Bir araştırma yapıyorum da sizden Maturidi’de İmamet hakkında bilgi alabilir miyim?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

- İmamet / hilafetin gerçekleşmesinin vacip olduğu hususu, Ehl-i Sünnet /Eşari-Maturidi, Mürcie, Şia ve Haricilerin ittifak ettiği bir konudur (bk. el-Milel ve’n-nihal, 4/72)

- Mâturîdî'nin "Kitâbu't-Tevhîd"inde İmamet kısmının bulunmayışı oldukça önemli sorular akla getirmektedir. Acaba Mâturîdî, siyasî bazı endişeleri ve döneminin iktidarı ile aralarındaki anlaşmazlık dolayısıyla bu bölümü yazmak istemedi mi, yoksa ömrü yazmaya kafi gelmedi mi? Yazdıysa şayet neden bize ulaşmadı?

Mâturîdî'nin pek çok konuda görüş belirtmesine rağmen, hilâfet / imâmet konusunda kendi eserlerinde ve Mâturîdî edebiyatta yeterli bilgiye rastlanmaması son derece şaşırtıcıdır.

Aslında bu durumu siyasî konuların, akaid ile ilgili meseleler arasına dâhil edilmediği şeklinde yorumlamak mümkündür.

- Bununla beraber, İmam Maturidi, “et-Tevilat” adlı eserinde, Ehl-i Sünnetin genel akidesine uygun olarak Hz. Ebu Bekir’in hilafetinin sahih olduğunu, Hz. Ali’nin de bunu kabul ettiğini ifade eder ve “Rafizi”lerin konuyla ilgili delillerini çürütmeye çalışır. (bk. et-Tevilat, thk. Fatıma Yusuf el-Hıyemî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut 1425/2004. 2/48-49, 544; 3/376-381)

* * *

Not: Doç. Dr. Sıddık Korkmaz'ın, "İmam Maturidî'nin İmamiyeye Bakışı" adlı şu makalesini okumanızı tavsiye ederiz:

İmam Mâturîdî’nin yaşadığı dönemde Mâverâ- ünnehir ve Horasan bölgesindeki siyasî idare Samanîler’in elinde, kültürel ortam ise birçok din ile birlikte, kendisini İslâm şemsiyesi altında ifade eden pek çok mezhebin tesiri altındadır. Eserlerinde görülen zengin bilgi birikimi ve derin vukufiyetin altında yatan bu yapı, İmam’ın anlam dünyasına yansımış ve onu Ehl-i Sünnet mezhebinin iki büyük imamından birisi yapmıştır. O, Kur’ân ve Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih sünnetine uymayan görüşleri reddetmiş, onların yerine ana bünyenin temsil ettiği fikirlere tercüman olmuştur.

Mâturîdî’nin yaşadığı dönemdeki Şiî mezheplerden özellikle İsmâiliyye ve İmamiyyenin iddialarına cevaplar vermiştir. Üzerinde durduğu konuların çoğunluğunu, söz konusu mezheplerin ümmetin genelinden ayrıldığı, akaidle ilgili meseleler teşkil etmektedir.

Mâturîdî’nin Şiî mezhepleri eleştirirken Bâtıniyye, Karâmita, Râfıza ve çok nadir olarak da Şîa kavramlarını kullandığını görmekteyiz. Bunlardan İsmâilîlik hakkında Bâtınîlik ve Karâmita isimlendirmesinin kullanıldığını, Şîa, Hz. Ali’nin (radıyallâhu anh) nass ve tayin ile imâmeti konusunu esas alan hemen hemen bütün oluşumlar için bir üst kavram durumunda iken, Hz. Ali soyundan gelen on iki imamın adı etrafında oluşturulan görüşleri sebebiyle, bu isimle meşhur olmuştur denilebilir. (Meselâ bkz. Makâlâtü’l-İslâmiyyin 88-96; el-Fark Beyne’l-Fırak, 21 vd.)

Mâturîdî’nin Şiî mezhepleri eleştirmesine sebep olan hususlar, muhtemelen onların sahip oldukları siyasî destekle fevrice hareket etmeleri ve halkın hem düşünce hem de gündelik hayatlarında sorun oluşturmalarıdır. Onun yaşadığı dönem olan IV/X. Asrın başlarında Samanîler, Şiî Fâtımî devleti ile Büveyhî hanedanlığının bölge üzerindeki etkileri ile uğraşmak zorunda kalmıştır. (Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, 10/147; Büyük Türk Alimi Mâturîdî ve Mâturîdîlik, 25-26)

Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin belirttiğine göre Mâturîdî, er-Redd ale’l-Karâmita adlı iki eser kaleme almış; fakat bunlar maalesef günümüze ulaşmamıştır. (Tabsıratü’l-Edille 472) Bu eserlerin birisinde mezhebin usûl, diğerinde ise furû‘u’na dair esaslarını eleştirmiştir. (Tabsıratü’l-Edille, 472; Kitabü’t-Tevhîd Tercümesi,26, 27) İmamın bu mezhebe karşı ortaya koyduğu görüşlerini takip edebilmek için, şimdilik bize ulaşan iki eseri, yani "Kitâbu’t-Tevhîd" ve "Te’vîlâtu’l-Kur’ân" ile yetinmek durumundayız.

İmam Mâturîdî’nin uğraşmak zorunda kaldığı Şiî karakterli mezheplerden bir diğeri de İmamiyye’dir. Büveyhîlerin IV/X. asrın başlarında Bağdat’ı işgal ederek, Abbâsîleri etki altına almaları bu mezhebe ciddi bir siyasî destek sağlamış, böylece görüşlerini sistemleştirme ve yayma imkânı bulmuşlardır. Mihne hâdisesi ile iktidar desteğini kaybeden Mu’tezile’nin de desteğini kazanan İmamiyye, Mâturîdî’nin temsil ettiği Ehl-i Sünnet için başka bir problem durumuna gelmiştir. Bu durumun 447/1055 yılında Büveyhî devletinin yıkılışına kadar devam ettiğini söylemek mümkündür. (Sönmez, 18 vd.; Merçil, Erdoğan, “Büveyhîler”, DİA; Ak, Mâturîdî, 27-29)

Mesaisinin büyük bir kısmını Mu’tezile’nin eleştirisine ayırmış olan Mâturîdî, İmamiyye’yi tenkit etmek için de, Reddü Kitâbi’l-İmâme li ba’zı’r-Revâfız adıyla zikredilen bir eser kaleme almış, ancak bu eser de günümüze kadar ulaşamamış veya henüz keşfedilmemiştir.(1)

Mâturîdî’nin Şîa ile ilgilendiği dönem olan hicrî III. ve IV. asırlar hem İsmâilîlik hem de İmamiyye açısından zirvede oldukları bir zaman dilimini kapsamaktadır. Bundan dolayı onun güçlü bir düşünce sistemi ile karşı karşıya olduğu hatırlanmalıdır. Bu çalışmada İmam Mâturîdî’nin İmamiyye mezhebi hakkındaki eleştirileri üzerinde durulacaktır.

İMAMİYYE ELEŞTİRİSİ

Sahabenin Durumu

Mâturîdî’nin İmâmiyye hakkında Râfıza adı altında ele aldığı konular çoğunlukla Ehl-i Beyt, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti ve Hz. Ali’nin imameti ile ilgili hususlardır. Aslında bunların hepsi birbiri ile ilişkilidir ancak biz incelenmesinin kolaylığı açısından farklı başlıklar altında ele almayı uygun görmekteyiz.

Râfıza’nın, sahabenin küfre düştüğü iddialarını ele alan Mâturîdî,

“Onlardan sonra gelenler, 'Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma!..'” (Haşr, 59/10)

âyetinin tefsirinde değinerek, Allah Teâlâ’nın Muhammed ümmeti içinde seleflerine lânet edecek birilerinin çıkacağını bildiği için onlara istiğfar etmelerini emrettiğini bildirir. Bu âyetin Râfıza, Hâricîler ve Mu’tezile’nin görüşlerinin fasit olduğunu ortaya koyduğunu ifade eder. (Tevilâtu Ehli’s-Sünne, 5/90)

Ehl-i Beyt

Mâturîdî’nin, Râfıza’yı eleştirdiği hususlardan birisi de Ehl-i Beyt ile şu âyetlerle ilgili(2) getirdikleri yorum ve anlayış biçimleridir:

“Ey Peygamber! Hanımlarına de ki, eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut’a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzelce bırakayım. Eğer Allah’ı, Rasûlü’nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyilik yapanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır. Ey Peygamber’in hanımları! İçinizden kim apaçık bir çirkinlik yaparsa onun cezası iki kat verilir. Bu, Allah’a göre kolaydır. İçinizden kim Allah’a ve Resülü’ne itaat eder ve iyi bir iş yaparsa, ona mükâfatını iki kat veririz. Biz ona bereketli bir rızık hazırlamışızdır. Ey Peygamber’in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin. Evlerinizde oturun. Önceki cahiliyye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin! Allah’a ve Resülü’ne itaat edin. Ey Peygamber’in ev halkı! Allah sizden ancak kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Siz evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır.”(Ahzâb, 33/28-34)

Çünkü onlara göre bu âyetlerin birinci bölümü Hz. Peygamber’in hanımları, ikinci bölümü ise Ehl-i Beyt ile ilgilidir. Bu görüşlerini desteklemek için bazı görüşler ileri sürmektedir.

Râfıza açısından Ümmü Seleme’den gelen rivayete göre Hz. Peygamber, Ahzâb Sûresi’ndeki âyet ile Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i kastetmiştir. Bu âyet nazil olduğunda Hz. Peygamber bir elbise almış ve onların üzerine örtmüş, bundan sonra da âyetin “Ey Peygamber’in ev halkı (Ehl-i Beyt) şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzâb, 33/33) kısmını okumuştur. Bunun üzerine Ümmü Seleme “Ben Ehl-i Beyt’ten değil miyim?” diye sormuş, Hz. Peygamber de “Allah’ın izni ile evet.” (Sünenü’l-Kübrâ, 2/150) diye cevap vermiştir.(3)

Bu âyetin yorumu ile ilgili olarak Şîa’nın öne sürdüğü delillerden bir başkası ise Hz. Hasan b. Ali’nin Kûfe’de yaptığı konuşmadır. Bu konuşmada o şöyle demiştir:

“Ey Kûfeliler bizim hakkımızda Allah’tan korkun! Şüphesiz biz emirler ve misafirleriniziz. Ayrıca biz Allah’ın, hakkında ‘Ey Peygamber’in ev halkı (Ehl-i Beyt), şüphesiz Allah sizden kusuru giderip, sizi tertemiz yapmak istiyor.’ (Ahzâb, 33/33) buyurduğu kimseleriz.” (Te’vîlât, 4/116)

Diğer bir görüşe göre âyetin başındaki “Namazı kılın, zekâtı verin! Allah’a ve Resülü’ne itaat edin!...” kısmı müennes sîgası ile gelmiştir. Bu ise, âyetin evvelinden bağımsız olduğunun delilidir. (Te’vîlât, 4/116)

Başka bir görüşe göre “onlardan kiri gidereceğini ve onları temiz yapacağını" vaad etmiştir. Bu ise mutlak bir vaattir, mukayyet değildir. Burada zikredilen kirin kadınlarda bulunması mümkündür; fakat Ehl-i Beyt’te bulunması mümkün değildir.

Yine başka bir görüşe göre Hz. Peygamber:

“Size benden sonra iki şey (sekaleyn) bırakıyorum. Allah’ın kitabı ve ‘ıtretim olan Ehl-i Beyt’im. Eğer onlara sarılırsanız (Kevser) havuzuna ulaşırsınız.” (Tirmîzî, no: 3786)

mealinde bir vaatte bulunmuştur. Bu sözdeki ‘Itret ise Ehl-i Beyt anlamına gelmektedir.

Mâturîdî bütün bu iddiaları eleştirirken Ehl-i Beyt ifadesinin, kadın veya erkek olsun, örfe göre hepsini içinde taşıdığını ve âyetin baş tarafından ayrı ve kopuk olarak anlaşılmasının mümkün olmadığını belirtir. Hz. Peygamber’in hanımlarının bu tanımlamanın dışında tutulmasının imkânı olmadığını da ilâve eder. Âyetin bir bölümünde müenneslik başka bir bölümünde de müzekkerlik sigasının kullanılmasının dilden kaynaklandığını ve böylesi durumlarda müzekker sigasının kullanıldığına dikkat çeker. Buradaki vaadin mukayyed değil de mutlak olduğu iddiası hakkında ise, burada söz konusu olan kadınların Hz. peygamber’in hanımları olduğunu ve onlara çirkinlik ve pisliğin nispet edilemeyeceğini ifade eder. Sakaleyn hadisinde kast edilen şeylerin kitab ve ‘ıtret olduğunu, ‘ıtretle kastedilen şeyin ise Hz. Peygamber’in sünneti olduğunu belirtir. Ümmü Seleme’den gelen rivayet hakkında ise zaten Hz. Peygamber’in ona “İnşallah sen de Ehl-i Beyt’tensin” diye cevap verdiği için, hanımlarının da Ehl-i Beyt’e dahil edilmesi gerektiğini belirtir. (Te’vîlât, 4/116-117)

Hz. Ebû Bekir’in Hilâfeti

Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) halife olunca sahabenin irtidat ettiği şeklindeki Râfıza’nın iddialarına karşılık veren Mâturîdî, onların bu anlayışının

“Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar.” (Hacc, 22/41) âyeti ile

“Allah içinizden iman eden ve salih amel işleyenleri yeryüzünde mutlaka egemen kılacağını vaat etmiştir…”(Nûr, 24/55)

âyetine aykırı olduğunu belirtir. Râfıza’nın irtidat hakkındaki görüşlerini bu iki âyetin çürüttüğünü, çünkü Allah’ın (âyette vasfı geçen kimseleri) yeryüzünde hâkim kılmaya ve kendilerine cenneti vaat ettiğine işaret ettiğini belirtir. (Te’vîlât, 3/376)

Hz. Ebû Bekir’in halifeliği ile ilgili olarak

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler… Allah yolunda cihad ederler, (bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar…” (Mâide, 5/54)

âyetinin delil olduğunu belirtir. (Te’vîlât, 2/48) Âyette Allah yolunun düşmanlarına karşı savaşa çıktığı için onun övüldüğünü, şayet Hz. Ali’nin hakkını gasbetmiş olsa ya da bu işe ehil olmasa veya başkasının hakkına tecavüz etmiş olsa, Allah’ın övgüsüne mazhar olamayacağını belirtir. Bu âyetin aynı zamanda Râfıza’nın Hz. Peygamber’den nakledilen “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır.” (Tirmîzî, no: 3713) ve benzer şekildeki Hz. Ali’nin hilafeti talep ettiği ve bu uğurda mücadele ettiği şeklindeki delillerini çürüttüğünü vurgular. Çünkü Hz. Ebû Bekir zamanında Hz. Ali’nin, hilâfetin kendi hakkı olduğunu bilmesinin veya Allah’ın kendi üzerine verdiği bir hakkı terk ve zayi ettiği şeklinde bir düşünceye sahip olmasının, mümkün olmadığını, sessizliğinin ve böyle bir talebinin olmamasının bu hakkı Hz. Ebû Bekir’de görmüş olmasının delili olduğunu ifade eder.(Te’vîlât, 2/48)

Hz. Ebû Bekir’in halifeliğini onayladıklarından dolayı sahabeyi irtidatla itham ettikleri görüşleri üzerine Şîa’ya, Râfıza adı ile yönelttiği eleştiride Mâturîdî “Allah yolunda hicret edenleri, sonra da bu uğurda öldürülenleri veya ölenleri ise Allah pek güzel bir tarzda nimetlerine mazhar edecektir. Allah elbette nimet verenlerin en iyisidir.” (Hacc, 22/58) âyetinin tefsirinde cevap verir.

Bu âyette Allah Tealâ’nın sahabenin cennetlik olduğu, güzel bir rızık ile rızıklandırılacakları ve rızasını kazanacaklarının açıkça belirtildiğini vurgulayarak, bu âyetin Râfıza’nın görüşlerini çürüttüğünü belirtir. (Te’vîlât, 3/381)

Aynı şekilde “İslâm’ı ilk önce kabul eden Muhacir ve Ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır…” (Tevbe, 9/100) âyetinin, sahabenin doğru yol üzerinde olduğunu, onları her kimin zulüm ve haddi aşmakla itham ederse, kendisinin haddi aşacağını ve zalim olacağını, haddi aşmanın, bir şeyi hak etmediği yere koymak olacağını bildirir. (Te’vîlât, 2/442)

Bâtınıyye ve Râfıza’nın Hz. Peygamber’in vefatından sonra sahabenin irtidat ettiğine dair görüşlerini Fetih Sûresi’ndeki âyette yer alan

“Muhammed Allah’ın Resülüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidir… Allah, onlar gibi iman edip salih amel işleyenlere bir bağışlama ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir.”(Fetih, 48/29)

şeklindeki ifadelerin çürüttüğünü bildirir. Ayrıca onlar için Allah tarafından bağışlanma ve büyük bir mükâfat vaat edildiğini gösterdiğini de ifade eder. (Te’vîlât, 4/537)

Hz. Ali’nin, Hz. Peygamberle aralarında kardeşlik bağı olduğu gerekçesiyle Hz. Ebû Bekir’den daha üstün olduğu şeklindeki Râfıza’nın görüşüne, “Medyen halkına da kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” (Hûd, 11/84) âyetinin tefsirinde cevap verir. Mâturîdî’ye göre onların bu görüşü doğru değildir. Çünkü peygamberlerin kendi kavimleri ile kardeş olmaları, kardeş edindiği kişiler arasında bir fazileti gerektirmediği gibi, kendi kavimlerini, kâfir olsalar bile kardeş olarak niteleyebilirler. Ayrıca Hz. Peygamber’den “Eğer Rabbim dışında bir dost edinse idim, Ebû Bekir’i dost edinirdim.” (Müslim, H. No: 532, 1/377-378) şeklinde bir rivayet de bulunmaktadır. (Te’vîlât, 2/544)

Hz. Ali’nin Hilâfeti

Mâturîdî hilâfet konusuna doğrudan hasredilmiş bir başlık bulunmayan Tevhîd kitabında Hz. Ali’nin imameti ile ilgili doğrudan bir tartışmaya girmez. Aslında bu durumu siyasî konuların, akaid ile ilgili meseleler arasına dâhil edilmediği şeklinde yorumlamak gerekmektedir.

Mâturîdî, Râfıza’nın Hz. Ali’nin imâmetine delil olarak ileri sürdüğü

“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Rasûlü’dür, Allah’ın emirlerine boyun eğerek namaz kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir.”(Mâide, 5/55)

mealindeki âyetin Hz. Ali hakkında nazil olduğu şeklindeki iddialarını ele alır. Râfıza’ya göre bu âyetin nüzul sebebi şöyledir. Hz. Ali bir gün namaz kılarken rükûda yüzüğünü bir fakire tasadduk etmiştir. Bunun üzerine yukarıdaki âyet nazil olmuştur. Hz. Peygamber ise evinden çıkarken Hz. Ali’nin kendisine yüzüğünü verdiği miskin ile karşılaşır ve ona birisinin kendisine bir şey verip vermediğini sorar. O da kendisine gümüş bir yüzük verildiğini söyler, Hz. Peygamber bunu kimin verdiğini sorar, o da Ali’yi işaret eder. Hz. Peygamber hangi hâlde iken verdiğini sorar, o da rükûda iken olduğunu belirtir. Bunun üzerine Hz. Peygamber tekbir getirir, Ali’yi çağırır ve onu över. (Te’vîlât, 2/49)

Mâturîdî, Ebû Cafer kanalıyla nakledilen, Hz. Ali’nin namazda iken yüzüğünü tasadduk ettiği rivayetinin sahih olması durumunda, iki ihtimalin geçerli olabileceğini belirterek, bunlardan birisinin Hz. Ali’nin fazileti, diğerinin ise “amel-i yesîr”in namazı bozmayacağı olduğunu belirtir. (Te’vîlât, 2/49-50)

Mâturîdî, Râfıza’nın yüzük rivayeti ile ilişkilendirdiği âyetin, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında Hz. Ali’nin imametine delil gösterilmesinin mümkün olamayacağını, Ali’nin hilâfeti kendi nefsi için görmesinin de imkân dâhilinde olmadığını, çünkü Ali’den nakledilen bir rivayete göre: “Hz. Peygamber’den sonra insanların en hayırlısı Ebû Bekir’dir.” dediğini aktarır.

Bu konuda Hz. Peygamber’den nakledilen bir haberde: “Eğer Ebû Bekir’i başa geçirirseniz onu dinen kavî bedenen zayıf, Ömer’i geçirirseniz onu dinen ve bedenen kavî ya da Ali’yi geçirirseniz onu hâdî, mehdî ve mürşid olarak bulursunuz” buyrulduğunu belirtir. (Müsned, 1/175) Bu durumda Hz. Ali ve diğer sahabenin Hz. Ebû Bekir’e mal ya da benzeri şeyleri herhangi bir tartışma olmaksızın teslim ettiğini, Ali’nin halife olacağı zaman, yardımcısı olmadığından dolayı bu talebinden vazgeçtiği şeklindeki iddiaların gereksiz ve temelsiz olduğunu belirtir.

Hadîste belirtildiği üzere Hz. Ebû Bekir’in bedenen zayıf ve güçsüz olmasına rağmen Ehl-i Ridde ile savaşa çıktığını ve onun tek başına çıktığını görünce diğerlerinin de ona katıldıklarını, Ebû Bekir’in ise yalnız ve güçsüzlüğüne rağmen bu savaştan vazgeçmediğini bildirir. Hz. Ali’nin ise kuvvetli ve savaş konularında bilgili olması veya kendine karşı çıkan düşmanlarını yenerek onları helâk edebilmesine, bu konudaki maharetine rağmen nasıl olur da yardımcısı olmadığı için hakkın talebinden vazgeçtiğinin ileri sürülebileceğini vurgular. Hz. Ali’nin Hz. Peygamber’in en güçlü ashabından olmasına rağmen en zayıf sahabesi olarak telâkki edilmesinin doğru olmayacağını belirterek, şayet Hz. Ali bu işi terk etmişse onun zayıflığından değil, o konuda kendisinde bir hak görmediğinden dolayı olacağını belirtir. (Te’vîlât, 2/49)

Şîa’nın ileri sürdüğü delillerden olan ve Hz. Peygamber’in Ali hakkında söylediği, “Senin benim yanımdaki yerin Hârun’un, Musa yanındaki yeri gibidir. Lâkin benden sonra nübüvvet yoktur.” (el-Usûl mine’l-Kâfî, 1/438, 1/286, 293, 295; Men lâ Yahduruhu’l-Fakîh, 1/229, Bihâru’l-Envâr, 2/225, 4/203) hadisine değinen Mâturîdî, Hz. Hârun’un, Hz. Mûsâ’nın halifesi olduğu gibi Hz. Ali’nin de Hz. Peygamber’in halifesi olacağı görüşlerini ele alır. Bu iddiaları eleştirirken hadîste kast edilen şeyin “kardeşlik” olduğunu, kardeşliğin ise bütün peygamberlerin kendi kavimlerine kardeş gözüyle baktığı gibi (Hûd, 11/84; Mâturîdî, Te’vîlât, 2/544) halifeliğin ispatı için kullanılamayacağını belirtir. Öte yandan bu söz ve “Ben, kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır.” sözünde hilâfetin Ali’ye ait olduğu kasdedilse bile, bu emrin sadece Ali’nin halife olduğu dönem için geçerli olacağını ve ilelebet geçerli olmasının mümkün olmayacağını ifade eder. (Te’vîlât, 2/49)

İmamet

İmamiyye’nin imamet konusundaki görüşlerini eleştirirken Râfıza tanımlamasına yer veren Mâturîdî, “Allah’a itaat edin, Peygamberine ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin” (Nisâ, 4/59) âyetinin, bu görüşü birkaç açıdan çürüttüğünü belirtir. Âyette geçen “ulü’l-emr” ifadesinin emirler, fakihler ya da Râfıza’nın iddia ettiği gibi imam olarak, üç değişik şekilde anlaşılabileceğini vurgular. Söz konusu ifadeye “emirler” ya da “fakihler” şeklinde anlam verildiğinde, Râfıza’nın görüşünün kendiliğinden iptal olacağını belirtir. Ayrıca onların ileri sürdükleri anlamda bir imamet anlayışının bu âyetten çıkarılamayacağını, çünkü âyette “Eğer herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, bunu Allah’a ve Rasûlü’ne götürün” buyrulduğunu, oysa onların imâmet anlayışına göre, imâma itaatin farz olduğunu tespit eder. Râfıza ya da İmamiyye’ye göre imama isyan küfür olduğu için, onların kendi anlayışları çerçevesinde bu âyetin gereğini yerine getirmeleri mümkün değildir. (Te’vîlât, 1/442-444)

İmamların bilgisi konusunda, Râfıza’nın, Allah’tan gelen bir vahyin imamlara da geldiği ve onda bedâ yapıp yapmayacağını imamların da bildiği şeklindeki görüşlerinin, “Biz onu (Kur’ân) mübarek bir gecede indirdik.” (Duhân, 44/1-3) âyeti ile “Şüphesiz biz onu Kadir Gecesinde indirdik.” (Kadr, 97/1) âyetlerine aykırı olduğunu bildirir. Âyetlerde belirtilen vahyin Hz. Peygamber’e nâzil olan Kur’ân olduğunu, bunun dışında başka bir vahyin söz konusu olmadığını vurgular.(Te’vîlât, 4/445)

Rec’at

Mâturîdî, İmamiyye’nin rec’at anlayışını eleştirirken, “Helâk ettiğimiz bir memleket halkının bize dönmemesi imkânsızdır.” (Enbiyâ, 21/95) âyetinin tefsirinde Râfızîlerden bir kısmının Hz. Ali ve bazılarının öldükten sonra dünyaya geri geleceği fikrine sahip olduklarını belirtir. Buradaki âyetin onların bu görüşünü reddettiğine ve bunun hilâfına bir delil getiremedikleri takdirde Kur’ân’ın onların aleyhine açıkça bir delil olduğuna işaret eder. (Te’vîlât, 3/346)

İmamiyye’nin adını zikretmeden rec’at düşüncesine, “Sonunda onların her birine ölüm geldiğinde, şöyle diyecektir: 'Ey Rabbim beni dünyaya döndür! Belki bıraktığım o (dünyada) salih bir amel işlerim.' Hayır hayır! Bu onun söylediği boş bir sözdür. Ötelerinde diriltilecekleri güne kadar sürecek olan bir berzah vardır.” (Mü’minûn, 23/99-100) âyetinin tefsirinde de yer verir.

Mâturîdî, öncelikle âyette yer alan “kellâ” yani “Hayır hayır!” ifadesinin böyle bir şeyin asla mümkün olmayacağına işaret ettiğini belirtir. (Te’vîlât, 3/417) Bu gerekçesini temellendirmeye devam ederken, bazı sebepleri sıralar. Bunlardan birisi “Şayet geri döndürülseler, nehyolundukları şeyleri yeniden yaparlar.”(En’âm, 6/28) âyetinde ifade edildiği gibi, bu isteklerinin hakikati ifade etmemesi yani dünyaya yeniden gelseler bile söz verdikleri hayırlı amelleri işlemeyecekleridir. Diğeri ise rec’at düşüncesine sahip olmalarının kendilerine bir faydasının olmayacağıdır. Çünkü onlar geri döndürülseler bile arzu ettiklerine ulaşamayacaklardır. Arzu ettikleri şey, istidlâl ile elde edilebilecek iman ve güvenliktir. Genişlik ve güven zamanında elde edemedikleri şeyi korku içinde iken nasıl elde edebileceklerdir? (Te’vîlât, 3/417-418) İmam Mâturîdî, bu yorumlarını sadece İmamiyye ile değil İsmâiliyye ile de ilişkilendirmektedir.

Sonuç

Mâturîdî’nin yaşadığı dönemde İmamiyye’nin, imamet başlığı altında siyaseti dine taşımaları, Hz. Peygamber’in güzide ashabı hakkındaki yanlış düşünceleri ve çoğunluğun temsil ettiği ana bünyeden uzak durmaları dikkat çekmektedir. O günün şartlarındaki İslâm coğrafyasının en önemli ilmî merkezinden birisinde yaşanan bu durum, Müslümanların ilim ve fikir sahibi öncüleri ile birlikte siyasetçilerini de harekete geçirmiştir. Bu hareket içinde Mâturîdî, ilmî kanadın en önde geleni ve etkisi en kalıcı olanı durumundadır.

Mâturîdî’nin Şiî mezhepleri eleştirirken bu kadar çok Kur’ân’a dayanması ve ondan deliller getirmesi, kendisini Müslüman olarak tanımlayan oluşumların, ortak paydalarının vahiy olması gerektiği anlayışından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte mezheplerin kullanmış olduğu aklî delilleri yeterince kullanmış ve bu metotla da muhaliflerine cevap vermiştir.

Onun yapmış olduğu tartışmalar süresince dikkat çekici hususlardan bir başkası, kendisini Müslüman olarak tanımlayan mezhep mensuplarından hemen hemen tamamını küfürle itham etmemesidir. Muhaliflerinin zaman zaman kendi metotları yüzünden küfre düşebileceklerine işaretleri elbette söz konusudur; ancak onlar hakkında doğrudan yöneltilmiş bir tekfir suçlamasına rastlamamaktayız.

Sonuç olarak Mâturîdî’nin başta İmamiyye olmak üzere Şîa, Râfıza, Bâtıniyye ve Karâmita başlıkları altında yöneltmiş olduğu eleştirilerin asıl maksadının, İslâm’ı, Kur’ân ve Hz. Peygamber’in sahih sünnetinin şemsiyesi altında hareket eden, akl-ı selîm ile anlamak ve anlatmak olduğu görünmektedir.

Dipnotlar:

1. Kitabın isminde işaret edilen kişinin Ebu’l-Hüseyin Ahmed b. Yahya er-Râvendî olabileceği ihtimali vardır. Bkz. en-Nesefî, Tabsıra, 472; Topaloğlu, Kitabü’t-Tevhîd Tercümesi, “Giriş”, 26-27.
2. bk. Onat, Hasan, “Şiîliğin Doğuşu Meselesi”, AÜİFD, Ankara 1997, 36/85 vd.
3. Mâturîdî, Te’vîlât, 4/116; Koçoğlu, Mâturîdî’nin Mutezile’ye Bakışı, 42-48. Mâturîdî’nin hem Şîa hem de Râfıza tanımlamasını kullanarak, mirasla ilgili konulardaki eleştirileri için bkz. Te’vîlât, 1/363-371. Mut’a nikâhına ise “Onlar namuslarını korurlar. Ancak eşleri ya da ellerinin sahip olduğu (cariyeler) hariçtir. Bundan dolayı da kınanmazlar.” Mü’minûn, 23/5-6 âyetlerinin tefsirinde değinir. Mut’a’nın burada istisna edilenler arasında bulunmadığı ve Kur’ân’da “Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için cariyelerinizi zinaya zorlamayın” (Nûr, 24/33) buyrulduğu için, namusu korumanın insanlar tarafından bilinen bir gerçek olduğunu, bundan dolayı bu görüşü savunmanın, haramı savunmak anlamına geleceğini belirtir. bkz. Te’vîlât, 3/393-394.

Bibliyoğrafya:

- Ahmed b. Hanbel, (241/855), Müsned, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-A’rabî, Beyrut 1993, 1/175.
- Ak, Ahmet, Büyük Türk Âlimi Mâturîdî ve Mâturîdîlik, İstanbul 2008.
- el-Bağdâdî, Abdu’l-Kâhir b. Tahir b. Muhammed (429/1037), el-Fark Beyne’l-Fırak, thk. M. Muhiddin Abdulhamid, Beyrut 1990/1411.
- el-Beyhakî, Ahmed b. el-Hüseyin (458/1065). es-Sünenü’l-kübrâ, I-X, Mektebetü dâri’l-bâz, Mekke, 1414/1994.
- el-Eş’arî, Ebu’l-Hasan, Ali b. İsmail (330/941), Makâlâtü’l-İslâmiyyin ve-İhtilâfu’l-Musallîn, thk. Muhammed Muhiddin Abdulhamid, Beyrut 1995/1416.
- Daftary, Ferhad, İsmaililer Tarih ve Kuram, trc. Ercüment Özkaya, Raslantı Yayınları, Ankara 2001.
- el-Küleynî, Ebû Cafer Muhammed b. Ya’kûb (329/940), el-Usûl mine’l-Kâfî, Tahran 1365/1945.
- el-Mâturîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd (333/944), Tevilâtu Ehli’s-Sünne, thk. Fatıma Yusuf el-Hıyemî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut 1425/2004.
- _____, Kitâbü’t-Tevhîd, thk. Fethullah Huleyf, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, İstanbul 1979; trc. Bekir Topaloğlu, Ankara 2002.
- el-Meclisî, Muhammad Bâkır (1110/1698), Bihâru’l-Envâr, Beyrut 1404/1698.
- en-Nesefî, Ebu’l-Muîn Meymun b. Muhammed, Tabsıratü’l-Edille fî Usûli’d-Dîn, thk. Hüseyin Atay, Ankara 1993.
- eş-Şehristânî, Ebu’l-Feth Muhammed b. Abdulkerim (548/1153), el-Milel ve’n-Nihal, thk. Ahmed Fehmi Muhammed, nşr. Dâru’l-Kütübi’l-Ilmiyye, Beyrut 1413/1992.
- et-Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr (310/922), Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, thk. M. Ebu’l-Fazl İbrahim, Lübnan trz.
- Koçoğlu, Kıyasettin, Mâturîdî’nin Mutezile’ye Bakışı (Basılmamış Doktora Tezi), AÜSBE, Ankara 2005.
- Kurt, Hasan, Orta Asya’nın İslamlaşma Süreci (Buhârâ Örneği), Ankara 1998.
- Kutlu, Sönmez, “Bilinen ve Bilinmeyen Yönleriyle İmam Mâturîdî”, İmam Maturidi ve Maturidilik, Haz. Sönmez Kutlu, Kitâbiyât Yayınları, Ankara 2003.
- ____, “Zeydîlik, İsmaililik, İmamiyye”, İslam Düşünce Ekolleri Tarihi, Ankara 2006.
- Merçil, Erdoğan, “Büveyhîler”, DİA, İstanbul 1992.
- Müslim, İbn Haccâc Ebu’l-Hüseyin (261/875), es-Sahîh, thk. Muhammed Fuâd Abdulbâkî, Mektebetü’l-İslâmiyye, İstanbul 1955.
- Onat, Hasan, “Şiîliğin Doğuşu Meselesi”, AÜİFD, Ankara 1997.
- Şeyh Sadûk, Muhammed b. Ali b. Hüseyin Ebî Cafer İbn Bâbeveyh el-Kummî (381/991), Men lâ Yahduruhu’l-Fakîh, nşr. Müessesetü’n-Neşri’l-İslâmî, Kum 1413/1992.
- Tan, Muzaffer, İsmâiliyye’nin Teşekkül Süreci (Basılmamış Doktora Tezi), AÜSBE. Ankara 2005.
- Topaloğlu, Bekir, Kitabü’t-Tevhîd Tercümesi, “Giriş”, Ankara 2002.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
EN ÇOK SORULANLARDAN
UYGULAMALAR