Îman konusunda en çok merak edilenler

1 İmanın esaslarını kısaca anlatır mısınız?

İmanın altı rüknü vardır: Bunlar, Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kadere iman etmektir. Bir insanın mümin olabilmesi için bu altı esasın tamamına inanması gerekir. Bir tek iman rüknüne inanmayan insan, mümin olamaz. Zira, iman esasları birbiriyle alakalıdır.

1. Allah’a İman

İman esaslarının birincisi Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Bir Müslüman her şeyden evvel iman eder ki Allah vardır ve birdir; bu kâinat Onun eseridir. Ne zatında, ne sıfatlarında ne de fiillerinde ortağı, eşi ve benzeri yoktur. Sıfatları mahlukatın sıfatlarına benzemez.

Bütün mevcudat Allah’ın varlığına delalet ettiği gibi birliğine de delalet etmektedir.

Ezeli ve ebedi olup, zamanda, mekândan, değişmekten, ihtiyaçtan, aczden, kusurdan münezzeh ve mahfuz olan ancak Allah’tır. Bu sıfatlara sahip olacak bir başka varlık düşünülemez.

Allah’ın bütün sıfatları her şeyi ihata etmiştir. Her şey onun iradesine tâbidir. Rahman, Rahim, Gafur gibi cemali isimleri olduğu gibi, Kahhar, Cebbar, Müntakim gibi celali isimleri de vardır. Kendine iman edenlere lütuf ile muamele eder. Küfür ve isyan ehlini de azabına uğratır.

İbadet ancak Allah’a yapılabilir. İnsanların dünya ve ahiret saadeti Onun emir ve yasaklarına uymakla gerçekleşir. Bu bir ilahî kanundur; bunda bir değişme düşünülemez.

İnsan aklı, Allah’ın zatını, mahiyet ve hakikatini anlayamaz. Zira akıl mahluktur ve sınırlıdır. Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatları sonsuzdur. Sınırlı olanın, sonsuzu ihata edemeyeceği açık bir hakikattir. Yani, hatıra her ne gelirse Allah onun başkasıdır.

Allah’ın, zatında şeriki olmadığı gibi fiillerinde de şeriki yoktur. Bütün varlık aleminin tek yaratıcısı, tek maliki ve tek hakimidir. Sebepleri yaratan Allah olduğu gibi, sebeplerden çıkan neticeleri de yaratan yine Odur; ağacı O yarattığı gibi meyveyi de O yaratır.

Şükür ve ibadet, hamd ve sena ancak Ona mahsustur. Müminler yalnız Allah’a ibadet ettikleri gibi yardımı da ancak Allah’tan dilerler:

“Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5)

Bir günah işlediklerinde de tövbelerini doğrudan doğruya Allah’a yaparlar. Zira insanların Allah’a karşı işledikleri günahı Allah’tan başkası affedemez.

2. Meleklere İman

İmanın bir diğer rüknü de meleklere imandır. Her Müslüman iman eder ki; Cenâb-ı Hakk’ın "melek" namında latif mahlukları vardır. Bunlar Allah’ı tespih eder, ayrıca kendilerine verilen diğer vazifeleri de yerine getirirler. İsyansız olan bu mahluklar beşer gibi bir imtihana tabi değillerdir; fıtratları safi, kendileri masum, makamları sabittir.

Şu maddi alemin bir küçük misali olan insan bedeninde akla, hafızaya, hayale ve sevgi, korku, merak gibi binlerce hissiyata vazife gördüren Cenab-ı Hak, elbette şu muhteşem kâinatı boş bırakmamış, onu da meleklerle şenlendirmiştir.

3. Kitaplara İman

İmanın rükünlerinden biri de semavî kitaplara imandır. İnsan, akıl aracılığıyla Allah’ın varlığını ve birliğini bilse bile, Onun emir ve yasaklarının neler olduğunu, Ona karşı ibadet vazifesini nasıl yapacağını, kısacası Allah’ın nelerden razı olup olmayacağını idrak edemez. Bunun için Cenab-ı Hak, semavî kitaplar inzal etmiştir. Semavî kitapların yüz tanesi sayfalar hâlinde, dört tanesi ise kitap hâlinde nazil olmuştu. Bu dört semavî kitap, inzal sırasına göre, Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an’dır.

Bir Müslüman bunların tamamına inanmakla mükelleftir. Şu var ki, Kur'an'ın nazil olmasıyla diğer semavî kitaplar uygulama sahasından kalkmışlardır. Kur’an-ı Kerim, Peygamberimize (asm) nazil olduktan sonra, bir harfine bile dokunulmadan günümüze kadar gelmiştir. Böylece Cenab-ı Hak,

“Kur’anı Biz indirdik, Biz muhafaza edeceğiz.” (Hicr, 15/9)

hükmünü gerçekleştirmiştir.

4. Peygamberlere İman

Bir diğer iman rüknü de peygamberlere imandır. Cenab-ı Hakk’ın, insanları, yine insan nevinden bir peygamberle ikaz etmesi ilahî bir kanundur.

Peygamberlik beşer için azim bir ihtiyaç ve büyük bir nimettir. Cenab-ı Hakk, bu mürşit ve rehberlerin vasıtasıyla insanlara hidayet yollarını göstermiştir.

Peygamberlerin vazifesi, vahiy ve ilham yoluyla Cenab-ı Hakk’tan aldıkları emirleri beşeriyete tebliğ etmek, dünya ve ahiret saadetinin yollarını onlara göstermektir. Bu zatların iki cihetleri vardır. Birisi “kulluk”, diğeri “risalet”(İlâhî elçilik)tir. Kulluk cihetiyle Allah’ın emir ve yasaklarına en mükemmel manada, eksiksiz uyarlar; bu sahada insanlara örnek olurlar. Risalet cihetiyle, insanlara hak ve hakikati tebliğ ederler.

Peygamberler, Allah’ın mahluku ve kuludurlar. Bir Müslüman peygamberlerin hepsine inanmakla mükellef kılınmıştır. Herhangi birisinin peygamberliğini inkâr etse İslâm dairesinden çıkar. Meselâ, Hazret-i Musa (as), yahut Hazret-i İsa’ya (as) inanmayan bir insan mümin olamaz. Bunların peygamberlikleri Kur’an ile sabittir. Onlara iman etmek, hem kitaplara hem de peygamberlere imanın bir gereğidir.

Peygamberlerin ilki Hazret-i Âdem (as), sonuncusu da Hazret-i Muhammed ( a.s.m.)’dir. Nübüvvet müessesesi Hazret-i Muhammed (a.s.m.) ile son bulmuştur. Bu bakımdan Hazret-i Muhammed (asm)’e, “Hatemü’l-Enbiya” denilir.

“Biz, seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Sebe, 34/28)

ayet-i kerimesinin, hükmünce Hazret-i Muhammed (asv) bir kavme değil, bütün insanlara peygamber olarak gönderilmîştir.

“Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107)

ayetinin hükmünce de O Zat (asm.), varlık alemine daimi bir nimet, ebedi bir rahmet olmuştur.

5. Ahirete İman

İmanın en mühim bir rüknü de; öldükten sonra dirilmeye ve ahiret hayatına imandır. İnsanlara, bu dünya hayatında hem maddî hem de manevî nimetler ihsan eden Cenab-ı Hak, bu dünya imtihanını kazanan sevgili kullarını cennette yine hem cismanî hem de ruhanî hadsiz nimetlere mazhar kılacaktır.

Güz mevsiminde ölen bütün bitkileri ve hayvanları, baharda yeniden hayata kavuşturan Allah, elbette vefat eden insanları da ahirette yeniden diriltecektir. Bu Onun hem rahmetinin hem de adaletinin gereğidir.

6. Kadere İman

İmanın rükünlerinden biri de kadere imandır. Kader iki kısımdır. Birincisi; kâinattaki her varlığın, “zatı, şekli ve bütün özellikleriyle” Allah’ın ilminde takdir edilmesi ve buna göre yaratılmasıdır. Bu saha imtihana konu değildir.

İkincisi ise; insanın cüz’i iradesine bakar. İnsan, cüz’i iradesi ile hayır olsun, şer olsun her neyi tercih eder ve neyi işlerse Allah onu yaratır. İnsan bu ikinci kısımdan sorumludur. Cennet ve cehennem, insan iradesine tanınan bu tercih hakkının meyveleridir.  

2 İnsanı aldanmaya götüren sebepler nelerdir?

Hz. Âdem (as)'dan beri insanlar birbirilerine zıd iki ayrı yolda yürüye gelmişlerdir. Bunlardan birisi hak ve hidayet yolu, diğeri ise küfür ve dalâlet yoludur. Bütün güzellikler, hayırlar, saadetler birinci yolun; bütün çirkinlikler ve şerler ise ikinci yolun meyveleridir.

İnsandaki kalp, akıl ve vicdan onu birinci yola sevkederken, nefis, his ve hevâ da ikinci yola iterler. Bunun sonucu olarak insanın iç dünyası çalkantılara ve çarpışmalara sahne olur.

Bu iç harpler bir taraftan iman, salih amel ve istikameti, diğer taraftan küfür, isyan ve anarşiyi doğururlar.

Burada insanları aldatarak yanlış yollara sevk eden ve hakikati görmelerine perde olan sebebler üzerinde duracağız.

Bu sebeplerin başlıcaları şunlardır:

1. YÜZEYSEL BAKIŞ VE GAFLET

İnsanları hakikattan uzaklaştıran önemli bir sebeb şu muhteşem kâinata ve onda cereyan eden harika olaylara gaflet ile, üstünkörü bir nazar ile bakmaktır.

Çölde, uzaktan bakıldığında serabın su zannedilmesi gibi, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hurafe de gaflet ile ve basit nazar ile hakikat zannedilir. Hem uzak mesafelerden bakıldığında bir yıldız mum kadar görüldüğü gibi, bir hakikat da uzaktan temaşa edildiğinde gereği gibi idrak edilemez. Rabbanî ve İlâhî hakikatlere karşı laubali kalmak ve lâkayd davranmak, hakikatleri perdeler ve sonunda insanı aldanışa götürür. Evet, insan gaflet ve yüzeysel bakmakla bu âlemi baştanbaşa kuşatan harika nizamı, mükemmel intizamı, gözler kamaştıran güzelliği göremez. Meselâ, bu kâinatın bir fabrika gibi kolay ve ahenkli idare edilmesine ve düzenine bakamaz. Hava ile bütün hayat sahiplerinin emzirilmesi, gece ve gündüzün ve mevsimlerin birbiri ardı sıra, hikmetle dizilmesi, bulutlardan yağmurun sağılması, güneşten ziyanın süzülmesi gibi harika icraatı temâşâ edemez. Elementlerin bitkilerin imdadına hikmet ve rahmetle koşturulmasını, bitkilerin hayvanların yardımına gönderilmesini ve hayvanların da insanların ihtiyacına hizmet ettirilmesini ibret nazarıyla seyredemez.

Bütün tohum ve çekirdeklerden çeşit çeşit bitkilerin ve ağaçların maharetle yaratılmasını tefekkür edemez.

Her bir çiçek ve yaprağın, her bir çekirdek ve meyvenin birer sanat harikası olduğunu idrak edemez. Bütün hayvanların ayrı ayrı mahiyetlerini, birbirlerinden farklı hissiyatlarını, çeşit çeşit cihazatlarını, muntazam beslenmelerini, doğup ölmelerini düşünemez.

Ve sonuç olarak, bu âlemde tecelli eden sonsuz kudretin bir Kâdir'den, bütün varlıkları kuşatan ilmin bir Alîm'den, bütün varlıkların hikmetli ve faydalı şekillerinin bir Hakîm'den geldiğini kavrayamaz.

Binbir ismin tecelligâhı olan bu muhteşem kâinata yüzeysel olarak bakan bir insan, ondaki İlâhî hikmetleri sezemez, kavrayamaz. Cenâb-ı Hakk'ın varlık ve birliğinden, azamet ve kudretinden, saltanat ve haşmetinden gaflet eder.

2. İNSANIN YARADILIŞINDAKİ GAYE VE SIRLARI DÜŞÜNMEMEK

Bir diğer aldanma sebebi de insanın, kendi yüksek mahiyetinden gaflet etmesi, nereden gelip, nereye gittiğini ve bu dünyadaki vazifesinin ne olduğunu düşünmemesidir.

Cenâb-ı Hak, insanı bu kâinat içinde en mümtaz bir mahiyette yaratmış, ona âlemdeki hikmetleri teftiş edebilecek bir akıl, iyi ile kötüyü, hak ile bâtılı ayrıt edebilecek bir vicdan, bütün ilimlere ayna olabilecek bir istidad ihsan etmiştir. Ona bütün tatlar âlemini teftiş edebilecek bir dil, güzelliklerin bütün nevilerini temâşâ edebilen bir çift göz, her çeşit nağmeleri işiten kulak lütfetmiştir.

Hak Teâlâ, mümtaz olarak yarattığı bu insanı kendisine dost ve muhatab kılmış, gönderdiği semavî kitaplarla ona emir ve yasaklarını bildirmiş, saadet ve istikamet yollarını göstermiştir.

İnsan kendisine verilen bu ulvî cihazların kıymetini takdir edemezse, onları ihsan eden Rabbinden gaflet eder. O’nun bir mahlûku ve san'atı olduğunu ve her an O'nun terbiye ve gözetimi altında bulunduğunu ve O'nun nimetleriyle beslendiğini unutur. O'na karşı yapması gereken vazifelerden yüz çevirir. Kendisini başıboş zanneder. Allah’ı tanımak için verilen bütün istidad ve kabiliyetini yerinde kullanmamakla vehimlere ve hurafelere kapılır; hem dünya hem de ahiret saadetini mahveder.

3. DÜNYANIN FANÎ ZEVKLERİNE AŞIRI BAĞLANMAK

Cenâb-ı Hak, bu dünyayı kudsî sıfatlarına ve esmâ-i hüsnâsına bir tecelligâh kılmış, ilmini, san'atını, maharetini ve hikmetini onda göstermiştir. Dünyayı, insanın ebedî hayatı için bir çiftlik, kabiliyetlerin gelişmesi için bir imtihan meydanı, İlâhî sanatların düşünülmesi için bir sergi salonu olarak yaratmıştır.

Dünyanın bu mahiyetinden gaflet eden insanlar, onun fanî ve aldatıcı yüzüne âşık olurlar. Ebedî hayat için verilen akıl ve kalblerini, istidad ve kabiliyetlerini onun geçici zevklerine sarfederler. Kendilerine verilen sonsuz nimetlerin, sadece nefislerinin tatmini için verildiği vehmine kapılırlar. Cenab-ı Allah'ın rızâsı yerine insanların teveccühüne itibar ederler. Ahiret mükafatları yerine, dünyevî makamları arar, onlara talip olurlar. Aşırı zevk ve sarhoş edici eğlencelerle ile istikametli düşünme kabiliyetlerini zayi ederler. Gitgide bu hayat tarzlarını bir dâva haline getirirler. Uhrevî ve manevî mes'elelere önce lâkayd kalır, daha sonra bunlara cephe alma vaziyetine girerler. Sonunda, İlâhî ve Rabbani hakikatlara karşı anlayışları kısırlaşır, muhakemeleri yüzeysel kalmaya başlar. Az bir dikkat ile muhal olduğu anlaşılabilecek bir vesveseyi, yahut bir hurafeyi muhakeme etmekten âciz kalırlar; hakikatsiz vehimlere çabuk aldanırlar.

4. PEYGAMBERLERİN TEBLİĞ VE TALİM BUYURDUĞU HAKİKATLARDAN MÜSTAĞNİ KALMAK

Önemli bir aldanma sebebi de insanın İlâhî ve Rabbanî hakikatları anlamakta kendi fikir ve muhakemesini yeterli görüp, nübüvvet kapısını çalmamasıdır. Halbuki, Allahü Azîmüşşân'a ve O'nun sıfat ve isimlerine nasıl iman edileceği, O Zât-ı Akdes'in bu kâinatı niçin yarattığı, insanları bu âleme hangi gayeler için gönderdiği, onlara ne gibi vazifeler verdiği, bu âlemden sonra nasıl bir âleme gidileceği gibi hakikatlar, bu sınırlı akıl ile kavranamaz. Bunlar ancak vahyin aydınlığı altında görünebilir.

Allahü Teâlâ bu hakikatları bildirmek için peygamberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir. Gezegenleri güneşin, elektronları çekirdeğin, arıları bir beyin, karıncaları bir emir'in etrafında toplayan Allah, insanların da nübüvvet merkezi etrafında toplanmalarını irâde etmiştir. Tâ ki, onların kalbleri, ruhları ve vicdanları, Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) eliyle terbiye edilsin ve kemâle ersinler.

Bilindiği gibi, insanların simaları gibi, fikir ve muhakemeleri, arzu ve hissiyatları da birbirinden farklı olduğundan aynı İlâhî ve Rabbani hakikate farklı şekillerde nazar edebilirler. Birisinin doğru gördüğüne diğeri yanlış diyebilir; birinin hak bildiğini diğeri bâtıl görebilir. Sonunda, insanlar sayısınca farklı görüş ve düşünceler, değişik değerlendirme ve hükümler ortaya çıkar.

Ulvî bir hayata aday, ebedî bir saadete aşık olan insan için bu noksan ve sınırlı akıl kâfi bir rehber olamaz. İnsan onunla belli bir noktaya kadar gidebilir. Hakikati bulması, dünyevî ve uhrevî saadete erişmesi ancak peygamberlere tâbi olması ile mümkündür. Bu hakikata binaen Cenâb-ı Hak insanlara peygamberler göndermiştir. Tâ ki, hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, hakikat ile hurafeyi ayırabilsinler.

Peygamberler (aleyhimüsselam), insanlara, Cenâb-ı Hakk’n varlığını ve birliğini bildirmişler, kendilerine tâbi olanları marifet tabakalarında yükseltmiş ve onları küfürden, şirkten ve bâtıl inançlardan kurtarmışlardır. O nuranî zâtlar, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına en mükemmel âyna olmuşlar, O’nu hakkıyla sevip, ümmetlerine de sevdirmişlerdir. Kendilerine inananları ebedî saadete teşvik etmiş, İlâhî azaptan sakındırmışlardır.

Kâinatta tecelli eden İlâhî isimleri onlara okutturmuşlar ve âlemin nasıl seyir ve tefekkür edileceğini öğretmişlerdir. Kâinatın yaratılış sırrını bildirmişler, varlıkların nereden gelip, nereye gittiğini ve vazifelerinin ne olduğunu en güzel şekilde öğretmişlerdir. Kısacası, Allah'ın rızasını nasıl kazanacaklarını, İlâhî azaptan nasıl kurtulacaklarını bildirmişlerdir.

Allahü Teâlâ, Peygamberleri (aleyhimüsselam) en ulvî bir fıtratta yaratmış, onların akıl ve kalblerini bütün meleke ve hissiyatlarını en güzel bir şekilde bizzat terbiye etmiş ve o mümtaz zâtları insanlık âlemine birer yol gösterici ve muallim olarak göndermiştir. Bilhassa, Peygamberler Sultanı olan Peygamber Efendimizi (S.A.V.) en güzel ve mükemmel bir surette terbiye etmiş, ona bütün hakikatlerin güneşi olan Kur'ânı göndermiş, onun bütün hakikatlarına, en ince sırlarına vâkıf kılmış ve insanları en yüksek mertebeye çıkartacak bütün meziyetleri o Habib-i Edîb (asv)'inde toplamıştır. O'nu güzel ahlâkın bütün şubelerinde en ileri dereceye yükseltmiş, iman ve ubudiyette, kemâlat ve fazilette O'nu insanlık alemine en mükemmel bir rehber olarak göndermiştir.

Her biri birer hidayet yıldızı olan sahabeler; İmam-ı A'zam, İmam-ı Şafiî, İmam-ı Malik  ve İbn-i Hanbel gibi büyük müctehidler; Şâh-ı Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, Rufaî ve Şazelî gibi kâmil mürşidler, Kur'ân-ı Azîmüşşân'm en ince sırlarına vâkıf olan Fahreddin-i Râzi, Taftazanî ve Seyyid-i Cürcânî gibi allâmeler; Muhyiddin-i Arabî, Mevlânâ, Şems-i Tebrizî gibi mutasavvıflar hep o hidayet güneşinin marifet ve imanından feyz almışlardır.

Asrımızda küfür ve inkârın toplumun manevî bünyesini tahrip etmesi, birçok şüphelerin, hurafe ve safsataların insan zihninde mecra bulması, bu hidayet güneşinin ders ve terbiyesinden, irşad ve feyzinden yeterli ölçüde istifade edilmemesinden dolayıdır.

Hatta fen ve teknolojinin bu gün ulaştığı ileri seviyesine rağmen, fert ve toplum hayatında huzuru temin edememesi, toplum hayatından sevgi, şefkat, merhamet ve adalet gibi ulvî esasların çekilip, yerini zulme, tecavüze ve anarşiye terk etmesi ve hiçbir felsefî doktrinin cemiyetin bu yaralarını teşhis ve tedavi edecek güce sahip olamaması, hatta bazı doktrinlerin bizzat zulüm ve tecavüze sebeb olması, hep nübüvvet mektebinin kapısını çalmamaktan kaynaklanmaktadır.

5. MATERYALİST PROPAGANDA VE TELKİNLERİN TESİRİNDE KALMAK

İnsan, dışarıdan gelen uyarılara daima açıktır. Bu haliyle boş bir kabı andırır. İçi doğru fikir ve hakikatlerle dolmazsa, onların yerini yanlış ideolojiler, hurafe ve safsatalar alır. Bugün gençliği sarsan ruhî bunalımların, fikrî ızdırapların asıl sebebi budur. Bu manevî ızdıraplardan kurtulmalarının tek yolu, akıl, kalb ve vicdanlarını, Kur'an' ın getirdiği ulvî hakikatlerle doyurmak iken, bir kısım gençler, ilim ve fikir yerine, aldatıcı sloganlara, sihirli reçetelere (!) daha çok meylederler. Manevî boşluklarını böylece doldurup huzura kavuşacaklarını zannederler.

Materyalistler onların bu halinden istifade ederek onları "adalet", "eşitlik" gibi hayalî slogan ve propagandalarla aldatır, kendilerine çekerler. Onları sempatizanları haline getirdikten sonra sosyol problemlerin çözümü için ileri sürdükleri hayalî reçeteler yanında yer yer bu gençlerin kafalarına maneviyâtı sarsıcı şüpheler de atarlar. Belli bir noktadan sonra, sürekli ve yoğun telkinlerle o zavallı gençlerin beyinlerini yıkaya yıkaya sonunda onları materyalist ve ateist düşünce dışında hiçbir hakikati kabul edemeyecek hale sokarlar. Artık bu gençler mantık ve muhakemelerini kaybederek tamamen robotlaşırlar. Basit bir hanenin dahi ustasız olamayacağı bir hakikat iken, şu muhteşem kâinat sarayını sahipsiz kabul ederler. Bir harfin kâtipsiz olması muhal olduğu halde, her harfinde sonsuz hikmetler bulunan şu kâinat kitabını kâtipsiz telâkki ederler.

Hem bütün bitkileri, hayvanları ve insanları hayatsız, şuursuz ve iradesiz tabiatın yaptığına, yahut bunların kendi kendine meydana geldiğine inanırlar. Kendilerini gayesiz, vazifesiz, başıboş ve sahipsiz zannederler, korkunç bir dalâlete düşerler.

İnsanın mahiyetini elmas derecesinden kömür derecesine indiren, bütün insanî meziyetleri silerek onu hayvandan çok aşağı dereceye düşüren küfrün iç yüzündeki çirkinliği göremezler. Halbuki, kâinatta hükmeden hiçbir hakikat, küfür ve inkâr ile izah edilemez.

Şu soruların materyalist ve ateist felsefede tahmin ve varsayımdan öte net bir cevabı yoktur:

"Bu kâinatı ve içindeki harika varlıklar nasıl var olmuşlardır ?"
"Kâinatta atomdan en büyük galaksilere kadar cereyan eden bu mükemmel ve ölçülü sistem nasıl oluşmuştur?"
"Tüm kainatın elemenleri, su-toprak gibi unsurları, canlı-cansız varlıkları ile doğrudan veya dolaylı olarak insana hizmet etmesini nasıl açıklarsınız?"
"Bilimin şahitliği doğrultusunda gayesiz ve faydasız hiç bir şeyin olmadığı bu kainatta, insanın gaye ve amacı ne olmalıdır?"
"Kainatta hergün binlerce insanın vefatları ile tasdik edip doğruladıkları ölüm nedir? Ölüm celladından kurtulmanın çaresi var mıdır?"

İnsan ancak bu sorulara cevap bulmakla tatmin olur, huzur bulur; dünyada rahata, âhirette saadet ve selâmete kavuşur.

Hem inkar etmek; kendi kendine muhaldir, mahiyeti yalandır. Meselâ, Selimiye Camii'nin mimarını inkâr etmek, hakikatsiz bir safsata ve büyük bir yalandır. Mükemmel plânı, hârika estetiği, san'atkârâne yapılışı ile akılları hayrete düşüren böyle muhteşem bir eser ortada iken, onun mimarını inkâr etmek en büyük bir safsata ve en hakikatsiz bir hurafedir.

Aynen bu misâl gibi, şu muhteşem kâinat sarayının yaratıcısı, sahibi ve idarecisi olan Cenab-ı Allah'ı inkâr etmek, bu misâlden hadsiz derecede çirkin bir yalan, müthiş bir hezeyan, korkunç bir safsatadır.

6. ALLAHÜ AZÎMÜŞŞÂNI MAHLÛKATINA KIYAS ETMEK

İnsanları dalâlete götüren bir diğer yanılma sebebi de Allah’ın zâtına ve sıfatlarına dair hakikatleri, yarattığı diğer varlıklara kıyas etmektir. Halbuki Cenâb-ı Hak, vâcib-ül vücuddur, ezelî ve ebedîdir. Bütün sıfatları nihayet derecede kemâldedir. Aczden, ihtiyaçtan, mekân ve zamandan münezzehtir; hiçten yarattığı âciz, zelil, fani mahlûkatı ile hiçbir cihetle kıyasa girmez.

Malûmdur ki iki şeyin birbiriyle mukayese edilebilmesi için, aralarında ortak noktalar bulunması lâzımdır. Meselâ, insanın mahiyeti, taşın mahiyeti ile hiçbir cihetle kıyasa girmez. Farklı mahiyetteki iki mahlûk dahi birbiriyle kıyasa girmezken, vâcib, mümkin ile; Hâlık, mahluku ile nasıl mukayese edilebilir!

7. ALLAH’IN KUDSÎ MAHİYETİNİ AKLIN, ANLAYAMAYACAĞINI BİLMEMEK

Her insan, aklıyla Allahü Teâlâ'nın varlığını bilebilir. "Bir eser ustasız, bir bina mimarsız olamayacağı gibi ben de Hâlık'sız, Mâlik'siz olamam. Şu gökyüzü ve şu yeryüzü de Hâkim'siz, Sâni'siz olamazlar." diyebilir. Ancak, akıl Cenâb-ı Hakk'ın Zâtını anlamaktan âcizdir; bu vadide bir adım dahi atamaz.

Malûmdur ki, bir şeyin varlığını bilmek başka, mahiyetini bilmek başkadır. Kâinatta çok şey vardır ki akıl onların varlıklarını apaçık bildiği halde, mahiyetlerini kavrayamamaktadır. Ruh, yer çekimi kanunu, elektrik, hayal, şefkat gibi nice hakikatlar vardır ki bunların varlıklarını bilmek bir hakikat olduğu gibi, mahiyetlerinin idrak edilemeyeceğini bilmek de ayrı bir hakikattir. Aklın idrak edemeyeceği mahiyetleri anlamaya zorlanmak cerbezedir, cehalettir. İnsan bu hali ile sırat-ı müstakimden sapar ve takatinin son derecede üstünde olan bir yükün altına girmekle kendisini helak eder.

"Eser, ustasını idrâk edemez" hakikatınca, akıl da Hâlık'ının hakikatini kavrayamaz. Çünkü, O'nun mahlukudur, eseridir. Her mahluk gibi akıl da sınırlıdır. Görmenin, işitmenin ve diğer bütün hislerin sınırlı birer sahası olduğu gibi, aklın da belli bir idrak sahası, belli bir intikal gücü vardır. Cenâb-ı Hakk'ın kudsî mahiyetini idrak etmek, aklın kavrama ve intikal sahası içinde değildir.

Bir insan, değil Allah'ın zâtını, kendi ruhunun, hayâlinin, vicdanının dahi mahiyetlerini kavrayamaz. Çünkü, bunlar cismanî olmadıklarından akıl onlara bir suret giydiremez, bir şekil veremez.

Meselâ, hayal için ne uzunluktan, ne kısalıktan; ne yaşlıktan, ne kuruluktan; ne büyüklükten, ne küçüklükten söz edilemeyeceği için akıl ona bir bir hudud çizemez ve onu kavrayamaz. Bununla birlikte hiçbir insan, mahiyeti meçhul olan bu varlığı inkâr da edemez.

Kendi mahiyetini bilmekten âciz olan insanın, bütün akılların, hayallerin, ruhların, hislerin, vicdanların, hafızaların, meleklerin yaratıcısı olan Allah’ın Zâtını anlamaya zorlanması en büyük bir cehalet ve cerbezedir.

Allah' ın bütün sıfatları sonsuzdur, mutlaktır, ezelî ve ebedîdir. Akıl ise sınırlıdır, kayıtlıdır, sonradan yaratılmıştır. Kayıtlı olan mutlak olanı, sınırlı olan sonsuz olanı, sonradan yaratılan ezelî ve ebedî olanı elbette kavrayamaz. İnsanın bunu bilmesi, yâni Cenâb-ı Hakk'ın kudsî mahiyetini idrâkten âciz olduğunu anlaması gerçek idraktir.

Akıl, Allahü Teâlâ'yı "varlığı vâcib, kudreti sonsuz, iradesi sınırsız, ilmi her şeyi kapsıyan" olarak bilmekle mükelleftir. Zaten onun yaradılışının gayesi de budur.

O halde, Cenab-ı Hakk’ın kudsî mahiyeti ne idrâk edilebilir, ne hayal edilebilir, ne de hissedilebilir. Akılla anlaşılan ve duygularla hissedilen her şey mahlûktur. Allah'ın varlığı bu dünyada ancak akıl nuruyla görülür, kalbin ziyası ile sezilir.

Hakikat bu iken, insanın Allahü Teâlâ'yı zâtiyle anlamaya zorlanması vehimden başka bir şey değildir.

Evet, aklın vazifesi, Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta görünen büyüklüğünü, azametini, kudretini, hâkimiyetini, sonsuz hikmetini, inayetini, lütuf ve ikramlarını anlamak ve tüm bunlara kainattaki diğer varlıklarla beraber şuurlu bir şekilde tanıklık etmekden ibarettir.

Kur'ân-ı Mûcizü'l-Beyan birçok âyetlerinde ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) pek çok hadis-i şeriflerinde bize bu hakikati ders vermişlerdir.

İnsan için Allah'ın kudsî mahiyetini idrâk etmek şu cihetle de imkânsızdır: O Vahid-i Ehad'in misli, misâli yoktur ki insan, kıyas ve temsil ile veya tecrübe yoluyla O'nun kudsî hakikatini anlamaya yol bulabilsin.

Bir gül yaprağı üzerinde parlayan bir damla su, semanın genişlik ve derinliğini hakikatıyla kavrayamayacağı gibi, insanın da, o sınırlı aklı, sonsuz âlemleri yoktan var eden bir Vâcibü'l-Vücud'un kudsî mahiyetini kavrayamaz.

8. BÜTÜN VARLIK ÂLEMİNİ BEŞ DUYU İLE KAVRAMAYA ZORLANMAK

Bazı insanları aldatan sebeblerden biri de beş duyu ile hissedemedikleri hakikatleri inkâr etmeleridir. Halbuki, varlık âlemi sadece beş duyu ile hissedilenlerden ibaret değildir.

Malûmdur ki, insan görme duyusu ile ancak maddî varlıkları görür. Dili ile, tatlar âlemini, kulağıyla sesler âlemini, burnuyla kokular âlemini hisseder. Halbuki melekler, ruhani varlıklar, elektrik, çekme ve itme kanunları gibi nice hakikatler vardır ki bunlar ne görülürler, ne işitilirler. Bununla birlikte bu hakikatların varlıkları da şüphe götürmez.

Bu hakikatten gaflet eden bir kısım insanlar "Görmediğime inanmam." diyerek bütün varlık âlemini sadece gözleriyle gördükleri maddi varlıklardan ibaret sanmakla büyük bir hataya düşerler. Halbuki, görünmemek olmamaya delil olamaz. Bu âlemde görmediklerimiz şeyler gördüklerimizden çok daha fazladır. Hatta insan vücudunda akıl, hayal, hafıza, vicdan, sevgi, korku, merak gibi görünmeyen şeyler, görünenlerden kat kat fazladır.

"Görmediğim şeye inanmam." safsatasının altında, aklın vazifesini göze yükleme hurafesi yatmaktadır. Halbuki, insandaki her bir his ayrı bir âlemin kapısını açar; birinin vazifesi diğerinden beklenemez. Meselâ göz, kulağın; burun dilin vazifesini göremez. İnsan, gözü ile ne yemeğin tadına, ne bülbülün sesine, ne de gülün kokusuna bakabilir. Göz bu azaların vazifelerini yapmaktan âciz iken, elbette aklın vazifesini yüklenemez.

Herhangi bir eser göz ile görüldüğü halde, ustası akıl ile idrâk olunur. Görmediğime inanmam, diyen bir kimse, bu eserin ustasını inkâr durumuna düşer. Aynen öyle de, bir insanın, şu muhteşem kâinatı seyr edip ondaki derin hikmetlere hayran kaldığı halde, onun san'atkârını "göremiyorum" diye inkâra kalkışması büyük bir cehalettir.

Böyle bir insan, bu kâinatta her an tecelli eden ve Allah'ın varlığını güneş gibi gösteren yaratma, hayat verme, rızıklandırma, büyütüp geliştirme, şekil verip güzelleştirme gibi sonsuz işleri ne ile açıklayacaktır?

Cenâb-ı Hakk'ın görünmemesi “şiddet-i zuhurundan ve zıddının yokluğundandır.” Meselâ, atmosferin küremizi her yandan kuşatması gibi güneşin de bütün uzay âlemini cismi ile kuşattığını farzetsek, o zaman güneşi göz ile görmek mümkün olmaz. Artık güneş şiddet-i zuhurundan görünmez olur. Hem gece gibi bir zıddı da olmadığı için zıddının yokluğundan güneş görülemez. Bununla beraber ziyâsıyla her yerde hazır ve nazır olan o güneşin varlığını inkâr etmek de büyük bir cehalet olur.

Allahü Azîmüşşân'ın "şiddet-i zuhurundan ve zıddının yokluğundan" görünmemesine bu misâlin ışığında bir derece bakılabilir.

Evet, "her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.

9. İNSANIN FITRÎ VAZİFESİ OLAN İBADETİ TERKEDİP İSYANA GİRMESİ

Cenâb-ı Hak, bu kâinatı ve içindeki bütün mevcudatı insan için yaratmış ve onu bu âleme en büyük gaye ve netice yapmıştır. Elbette insanın da kâinatın ötesinde büyük bir gayesinin olması zarurîdir. Bu gaye ise ancak Allah'a iman ve O'na ibadet ve itaat etmektir.

İbadet, Cenâb-ı Hakk'ın azamet ve büyüklüğünü, sonsuz mükemmeliğini kusursuzluğunu anlama ve ilan etme; hadsiz lütuf ve ihsanına şükür ve hamd etmektir. İnsan, hakiki insaniyet mertebesine ancak ibadet ile çıkabilir. Zira, ibadet insanın hayvanî arzularını kayıt altına alır. Onu Rabbine yaklaştırır. Ruhunu ulvi hedeflere yükseltir, kalbini temizler. İnsanı yüksek ahlâk ve güzel seciye sahibi kılar.

İnsanın fıtri vazifesi ibadettir. Bu vazifeyi terkeden insan, ahlaken çok alçalır ve hayvanî hislerinin mahkûmu olur. Hak ve hukuk dinlemez. Ruhen düşüşe geçer, günahların iç yüzündeki dehşetli çirkinliği göremez. İşlediği günahlar onu adım adım inkâra doğru götürebilir. Günahları işleye işleye kalbi ve vicdanı kararır. Latifeleri söner, idraki felç olur. Sağlam düşünme kabiliyetini kaybeder.

Bilindiği gibi, âmirinin verdiği vazifeleri yapmayan bir memur, ona karşı önce mahcubiyet duyar. Eğer itaatsizliğe devam ederse sonunda bu mahcubiyet yerini bir nevi düşmanlığa, isyana terkeder. Aynen bu misâl gibi insan da, Yaratıcı'sının emir buyurduğu kulluk vazifelerini terk ettiğinde önce sıkılır, mahcup olur. Günaha devam ede ede, kalbinden Rabbine karşı muhabbet ve korku silinir, yerini kin ve düşmanlığa terkeder. İsyanda ısrar ettikçe ibadetten nefret etmeye başlar. Kadere itiraz eder, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetini yargılamaya başlar. Yaptığı isyanları savunmaya başlar. Artık böyle bir insan, din ve mukaddes şeyler hakkındaki telkinlere ve propagandalara kapılmaya hazır hale gelmiştir. Böyle bir insan, ulûhiyet, âhiret, kader, haşir gibi imanî mes'elelerde küçük bir vesveseyi, kuvvetli bir delil olarak görmeye başlar. Böylece, sorumluluktan kurtulup selâmete çıkacağı vehmine kapılır. İfsat komiteleri bu tip insanları kolayca aldatıp kendilerine bağlayabilirler.

10. DİNE AİT HAKİKATLARDA YETKİLİ KİŞİLERE MÜRACAAT EDİLMEMESİ

Günümüz insanı ilmî ve fennî sahalarda haklı olarak, yetkili kişilere müracaat etmektedir. Bu hassasiyeti, dini mes'elelerde çok daha fazlasıyla göstermesi gerekirken, böyle yapmayıp ya kendi aklı ile yetinmekte, yahut bu sahada ehliyetsiz kişilerin sözlerine itibar etmektedir. Halbuki, dinde ehil olmayan kişi başka sahalarda uzman bile olsa, onun sözü dinde delil kabul edilmez. Malûmdur ki, bir ilimde, alim olan kişi başka bir fende cahil kalabilir. Onun sözü bu fende geçerli sayılmaz.

Mesela, bir doktor tıp ilminde ne kadar ileri giderse gitsin, onun sözü mühendislikte delil kabul edilmez; bu sahada ona müracaat edilmez. Gerçek bu iken, akıl ile kavranılması mümkün olmayan "imanî, Kur'anî ve dinî hakikatlerde” insan ne kendi aklına güvenebilir ve ne de bu sahada yetkili olmayan kimselerin sözüyle hareket edebilir. Bu hususta ona düşen görev, dinî konularda yetkili kişilere müracaat etmek, yahut onların yazdığı eserlere başvurmaktır. Bunu yapmayanlar çoğu zaman kendi arzularını, vehim ve hayallerini fikir sanmakla hakikatten uzaklaşırlar.

3 İnanmak ihtiyacı doğuştan mıdır?

İsviçreli psikolog Pierre Bovet, "Din Duygusu ve Çocuk Psikolojisi" adlı eserinde, belli bir yaşa gelen bütün normal çocukların, sırf kendilerine mahsus tamamen "kendi malları" olan (yani fıtratlarında bulunan) sanki "tabii bir dinleri" vardır. Bu iptidai inançların teşekkülünde, cemiyet kadar, ferdin şuur, idrak ve muhayyilesi de önemli rol oynar. Belki çocuk, cemiyetten edindiği dini kavramların muhtevasını, bizzat kendisi tayin eder. Ancak, zamanla cemiyet ile kendi arasındaki tezatları görür, yeni intibaklara gider. Şanlı Peygamberimiz (asm)'den öğrendiğimize göre:

"Bütün çocuklar İslam fıtratı üzere doğarlar, daha sonra, onları, anaları, babaları (ve cemiyet) şu veya bu dine sokar."

Çocukların "fıtri dini" konusunda pek çok ilim ve fikir adamı araştırma yapmıştır. Bunlardan biri de Amerikalı filozof William James'tir. O, çocukta, cemiyetin müdahalesi olmaksızın meydana gelen "tabii din duygularını" yakalamak için, Ballard adında, on bir yaşına kadar, hiçbir ders almamış olan sağır ve dilsiz bir çocuğun hatıralarını ve davranışlarını incelemiştir. Sonradan iyi bir eğitimden geçirilen bu çocuk, eğitim öncesi "fizik ötesi" düşünce ve duygularını şöylece özetlemiştir:

"Babamla gezintiye çıktığımız oluyordu. Tabiat ve manzaralar bana çok tesir ediyordu. Konuşmayı ve yazmayı bilmiyor, fakat düşünüyordum. Kendi kendime soruyordum:

'Acaba dünya nasıl var oldu?', 'İnsan, hayata nasıl başladı?', 'Bitkiler ve diğer canlılar nasıl meydana geldi?', 'Dünya'yı, Ay'ı, Güneş'i var eden sebep ne?', 'Bu eşya alemi nasıl doğdu?', 'Bütün bu soruları kim aklıma getiriyor?', 'İlk insan, ilk hayvan, ilk bitki, tohumsuz nasıl meydana geldiler?', 'Nereden gelip nereye gidiyoruz?', 'Kâinatın başlangıcı nasıl olabilirdi?' Bilhassa, bu soruya cevap bulamazdım. Düşünür, düşünür vazgeçer, bir müddet sonra, yine aynı meseleye dönerdim." (bk. Pierre Bovet, Din Duygusu ve Çocuk Psikolojisi, s.71-72).

Daha birçok psikolog bu konuyu araştırmış, aşağı yukarı aynı sonuçlara ulaşmışlardır. Böylece anlaşılmıştır ki, çocuklar da en küçük yaştan itibaren, kâinata ve tabiata merakla yönelir ve yukarıda örneğini verdiğimiz soruları sorarlar. Bu, insanın "tabiatı"dır, "fıtratı"dır. Görüldüğü gibi, bu sorular, yalnız mütefekkirlerin ve filozofların değil, çocuk, genç ve yetişkin herkesin zihnini işgal etmektedir.

Yüce ve mukaddes kitabımız Kur'an-ı Kerim, Büyük Peygamber Hz. İbrahim (as)'ın çocuk yaşta iken, tabiata ve kâinata yönelerek yıldızlarda, Ay'da ve Güneş'te Yüce Yaradan'ı arayışını, daha sonra bunları aşıp "ötelerin ötesine" doğru kanatlanışını ne güzel anlatır.

(bk. Gerçeğe Doğru, c.III, Zafer Yayınları)

4 "Allahümme inni euzu bike en üşrike bike şey'en. Allahümme innî ürîdü en üceddide..." diye başlayan iman tazeleme dualarının anlamı nedir?

"Allahümme inni euzu bike en üşrike bike şey’en ve ene a’lemu ve estağfiruke lima la a’lem. İnneke ente’l allamul guyub."

Anlamı:
"Allahım! Şüphesiz ben bilerek herhangi bir şeyi şirk koşmak (eş ve ortak tanımak) tan sana sığınırım. Bilmeyerek işlemiş olduğum (şirk ve hatalarım) ın senden bağışlanmasını dilerim. Şüphesiz ki bütün gaybları (gizli şeyleri) ancak sen bilirsin." (et-Terğıb ve et-Terhib: 1/76)

"Allahümme innî ürîdü en üceddidel-îmâne tecdîden bikavli; la ilahe illallah Muhammedün Resulullah."

Anlamı:
"Ya Rabbi, 'la ilahe illallah Muhammedün Resulullah' diyerek imanımı tazeliyorum."

İlave bilgi için tıklayınız:

“İmanınızı Lâ ilâhe illâllah ile yenileyiniz” diye bir hadis var mıdır?

5 İnsanlar imanî konularda nasıl aldanıyorlar?

İlk insan Âdem (as)'dan beri insanlık, birbirine zıt iki yolda yürüye gelmiştir. Bu, kıyamete kadar da böyle devam edecektir. Bu yollardan biri, iman ve hidayet yolu; diğeri de küfür ve dalalet yoludur.

İnsaf ve vicdan ışığında bakıldığında, bütün güzelliklerin, hayır ve kemalatın, huzur ve saadetin iman yolunda; çirkinlik, şer, tahrip ve hakka tecavüzlerin de küfür yolunda olduğu açık bir şekilde görülecektir.

Dış dünyadaki bu kutuplaşma ve zıtlaşma, insanın iç dünyasında da cereyan etmekte, duygular ve hisler arasında çatışma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kalp, akıl, vicdan insanı iman yoluna sevk ederken; nefis, his, heva ve vehim de inkâr yoluna iterler. İnsanın iç dünyası bu zıtların çarpışmalarına her zaman sahne olur. Bunlardan hangisi ağırlık kazanırsa, insan o cephede yerini alır, o yolda yürümeye başlar.

Bu alanda, insanı küfre sevk eden, fikri sapıklığa (dalalete) düşüren sebeplerin mühimleri üzerinde duracağız.

1. Cehalet

Geçmişte ve günümüzde insanların küfre girmesine sebep olan saiklerin başında cehil gelir. Feza araştırmaları yapan insan da eğer Allah'a inanmıyorsa, inanmamasındaki birinci sebep cehalettir.

Burada kastedilen cehalet, eşyanın var oluşundaki niçin ve nedeni muhakeme eksikliği, yani basit ve sathi düşünmedir.

Cehaletin bir sebebi de taassup ve taklittir. Geçmiş peygamberler, kavimlerini imana ve tevhide davet ederken, karşılarına çıkan en büyük engel, bu olmuştur. Onlar, kavimlerinin taassubu ve atalarının sapık inançlarına körü körüne bağlılıkları ile ciddi mücadele vermişlerdir. Kur'an'da da bu husus üzerinde önemle durulur ve yanlışlığı vurgulanır.

Amr Bin As'a, bir gün: "Sen akıllı bir adamsın, İslamiyet’i kabulde gecikmene ne sebep oldu?" diye sorulmuştu. Amr Bin As'ın cevabı düşündürücü ve konumuza ışık tutucudur:

"Biz, bizden önceki kuşaktan yaşlı-tecrübeli, bize hakim bir toplulukla bir arada bulunuyorduk. Onlar karşılıklı dağlar arasındaki bir dağ yolunu tutup gittiler. Biz de oraya çıkıncaya kadar onlara uyduk. Onlar Peygamberi (asm) inkâr ettiler, onlarla birlikte biz de inkâr ettik. O zaman yaptığımız iş üzerinde hiç düşünmedik. Sadece onları taklit ettik. Onlar ölüp gidince, işler bize kaldı. Kendimiz düşünüp karar vermek zorunda kaldık. Peygamberin (asm) işine bizzat bakıp doğruluğunu anlayınca, İslamiyet sevgisi kalbimize düştü..."

Günümüzde de durum değişmiş değildir. Çağdaş inkârcılar da, kendilerine büyük tanıdıkları, üstat kabul ettikleri şahısların ilkelerine, doktrinlerine, ideolojik fikirlerine, taassupla bağlı, körü körüne sadıktırlar.

2. Kibir ve Gurur

İnsanların iman yoluna girmelerine mani olan ikinci husus, kibirdir. Şeytanın Hakk'tan sapmasına ve rahmetten kovulmasına, bu duygu sebep olmuştur.

Kibir, büyüklenme ve kendini yüksek görme hissidir. Kibir duygusunun asıl yeri, Allah hesabına, bütün kâfir ve inkârcılara karşı üstün olmak, imanın izzetini korumak uğrunda hiç kimseye baş eğmemektir. Fakat düşüncesizlik ve gaflet yüzünden bu duygu insanı yoldan çıkarır, Allah'a ve Resulü (asm)'e isyan bayrağını açtırır. Nitekim Nemrut’un ve Firavun'un kibri, onları, Allah'a karşı üstünlük taslamaya sevk ederken; Ebu Cehil'in kibri de kendisini Hz. Peygamber (asm)'e karşı üstün görmeye sevk etmiştir.

3. Duygu Yanılmaları ve Yanlış Değerlendirmeler (İnhiraf)

İnsanı küfre atan mühim bir sebep de inhiraf denen duyguların yanılmasıdır. Tıpkı suyun içindeki bir cismi kırılmış gibi yanlış görme, hükmü ona göre verme ve o hüküm üzerinde fikir yürütmedir. Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade eder:

"İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen batıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız dalalet başına düşer, hakikat zannederek kafasına giydiriyor."

Kişiyi inkârcılığa sürükleyen inhirafın pek çok sebepleri vardır. Mühimlerinden bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz:

    a) Maddi meselelerle devamlı meşguliyet, insanı maneviyattan uzaklaştırır. İman hakikatlerine karşı insanı anlayışsız hâle getirir.

    b) Allah Teala'yı yarattığı varlıklara (mahlukata) kıyas etmek de mühim bir yanılma ve inkâr sebebidir. Allah kainatın yaratıcısıdır. Her şey O'nun mahlukudur. Usta, eserine benzemeyeceği gibi kainatın yaratıcısı da kainata benzemeyecektir.

    c) İmani meselelerin yüceliği sebebiyle, aklın, onların mahiyetini tamamen kavrayamayacağını düşünmemek... Bir şeyin varlığını bilmek başka, mahiyetini bilmek başkadır. Kainatta varlığını bildiğimiz halde, mahiyetlerini bilemediğimiz o kadar çok şey var ki... Mahiyetini kavrayamayışımız, o şeylerin varlığını inkâr etmeyi nasıl gerektirmiyorsa, Allah Teala'nın, meleklerin, cennet ve cehennem'in mahiyetlerini bilmememiz de onları inkâr etmeyi gerektirmez.

    d) Kafirlerin sayıca çokluğu, onların bazı imani meselelerin inkârında birleşmeleri de insanı dalalete atan sebeplerden biridir. Halbuki, kıymet ve ehemmiyet, sayı çokluğunda değildir. Nitekim, hayvanlar, sayıca büyük bir çoğunluğa sahipken, insan bütün hayvan türleri üstünde hakim olmuştur.

    e) Maneviyatta ihtisas sahibi kimselere müracaat etmemek... Bir ilmin münakaşa konusu olmuş bir meselesinde, o ilmi bilmeyen kimselerin, başka bir ilimde ne kadar büyük ve kudretli de olsalar, sözleri geçerli değildir. Mesela, büyük bir mühendisin, bir hastalığını teşhis ve tedavisinde bir tıp öğrencisi kadar sözü geçmez. Aynı şey manevi meselelerde de geçerlidir. Madde ile çok meşgul olduğundan maneviyattan uzaklaşmış, aklı gözüne inmiş, manevi meseleleri idraki daralmış kimselerin manevi meselelerdeki inkârları geçerli olamaz. Başta Peygamberimiz (asm) olarak umum 124.000 peygamber ve asırlarca yetişmiş büyük alimler imani meselelerde ihtisas sahibidirler. O meselelerde onların sözleri dinlenir.

4. Günahlara müptela olmak

İşlenen her bir günah, insanın kalp ve ruhunda yaralar açar, iman nurunu karartmaya başlar, insan günahta ısrar ettikçe kalbi, siyahlaşıp katılaşarak iman nurunu bütünüyle kaybedecek dereceye gelir. Bu bakımdan her günah içinde küfre gidecek bir yol vardır.

İşlenen günahların lekeleri tövbe ile hemen silinmezse, kalbi tamamen kaplayıp insanı küfre kadar götürebilir.

6 "Namaz kılmayana kız verilmez ve kestiği yenilmez." deniliyor, bu doğru mudur?

Namaz kılmayan insanın inancına bakılır, kılmayış sebebine nazar edilir. Namazı kılmayışı farz olduğuna inanmayışından mı, yoksa tembellik ve ihmalden midir? Şayet -Allah korusun- namazın farz olduğuna inanmadığı için namaz kılmıyorsa imanı gider, küfre düşmüş olur. Ne kendisine kız verilir ne de kestiği yenir.

Ancak, namazını imansızlıktan değil de ihmal ve tembellikten kılmıyorsa, o adam iman sahibi ama, günahkâr bir Müslümandır. Günahkâr Müslümana ise kız da verilebilir, kestiği de yenilir.

Resûli Ekrem Efendimiz (asm), "kızını fâsık birine verene Allah'ın lânet edeceğini" hadîsinde haber vermiş, kız ve oğlan ana babalarını böylece ikaz etmiştir.

7 Bir kimseye deli denmedikçe imanı tam olmaz; anlamına gelen bir hadis var mıdır?

Soruda yer alan ifadeye uygun bir hadis rivayetine rastlayamadık. Bununla beraber, aşağıdaki hadis-i şerifte bu manayı çağrıştıran bir üslup söz konusudur:

Ebu Said el-Hudrî anlatıyor, Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurdu:
“Allah’ı öyle çok zikredin ki, tâ -insanlar- size mecnun/deli desinler.”(Ahmed b. Hanbel, 3/68; Hâkim, 1/499; Mecmau’z-Zevaid, 10/16).

Hz. Veysel Karanî gibi hayatında züht ve takvayı ileri derecede gösteren bazı kimseler hakkında, çevresindekilerden mecnun olduğunu düşünenler olurdu. (bk. Gazalî, İhya, 3/217)

Yine Gazalî’nin İhya’da yer verdiği bir hadiste “Cennete gidenlerin büyük çoğunluğu saf olanlar teşkil eder.” denilmiştir. Gazalî’ye göre bunun anlamı şudur: O kimseler ahiret işleriyle o kadar meşgul olurlar ki, dünya işlerine pek önem vermezler ve bu yüzden saf/biraz başkalarının nazarında mecnun gibi görünürler. Ancak bu hadisin sahih olmadığı bildirilmiştir. (bk. Irakî, Tahricu ahadisi’l-İhya, a.g.y)

Bu konuyu aydınlatacak bir bilgiyi de Hasan-ı Basrî Hazretlerinin bazı vaazları esnasında  tekrar ettiği şu sözlerinde bulabiliriz:
 
“Biz öyle insanları gördük ki (gördüğü sahabe ve büyük tabiini kastediyor), eğer siz onları görseydiniz, ‘bunlar mecnundu’ diyecektiniz. Şayet onlar sizi görseydi, ‘bunlar şeytandır’ diyeceklerdi." (bk. İhya, 3/217)

8 Allah'a iman etmemenin cezası, neden ebedi cehennemde kalmaktır?

Küfür kelimesi, imanın zıddıdır. Kâfirin dünyası karanlıklarla doludur. Zira küfür, insanın Allah'a olan intisabını keser, atar. Allah ile bağını koparan insan ise, hem kalbinde hem ruhunda hem aklında zulmetler içinde yaşar. Kur'an, kâfirlerin dünyasını şöyle anlatır:

"Onların amelleri okyanustaki karanlıklar gibidir. Okyanusu bir dalga bürümekte, onun peşinden bir başka dalga gelmekte. Onun da fevkinde bulut var. Böylece üstüste zulümatlar (karanlıklar)... Öyle ki, elini çıkarsa, nerdeyse onu bile göremeyecek." (Nur, 24/40) 

Küfür, bütün varlıklara karşı bir hakarettir. Çünkü her varlık Allah'a ibadet eder. Her birisi Rabbani bir mektup, Sübhani birer ayine ve Allah'a birer memurdur. Küfür, bu cihetleri örtüp gizlediğinden ve onları abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine indirdiğinden hadsiz bir cinayet olup, nihayetsiz bir cezayı, ebedi cehennemde kalmayı gerektirir. 

İnsanda bulunan duygu ve özellikler, ya aynıyla ya da zıddıyla bize Allahı tanıttırmaktadır. Mesela, insana görme ve işitme özelliği verilmiştir. Bundan anlaşılır ki Allah her şeyi gören ve işitendir. Ancak onun işitmesi bizim gibi değildir. Bizde bulunan bu özelliklerle biliriz ki Allah görür ve işitir. Ancak biz bu görme ve işitmenin mahiyetini anlayamayız. İnsanoğlu o sınırlı aklıyla sonsuz kemalde olan ilahî sıfatları tam mânâsıyla idrak etmekten çok uzaktır. Sonsuz aciz olan insanın, sonsuz bir kudreti kavraması elbette mümkün değildir. Akıl, ancak bu kudretin varlığını tasdik eder ve icraatlarına hayran olur. 

Sonsuz kudret tecellilerini hayretle seyreden insanın, aynı tavrını sonsuz ilim ve hikmet karşısında da göstermesi gerekirken, bunu birçok kişinin başaramadığı görülür. Araya nefis girer, hissiyat girer, bilgi eksikliği ve aklın zafiyeti girer. Ve insan, hikmetini anlayamadığı ilâhî icraatlar karşısında teslim ve tevekkül yerine, itiraz ve isyan yoluna girebilir. 

Allah, insana bir irade sıfatı vermiş ve dünya imtihanının bir gereği olarak, onu dilediği yola gitmekte serbest bırakmıştır. İrademiz, Allah’ın irade sıfatını bilip ona iman etmekte bizim için çok önemli bir sermayedir. 

Şu kâinatın ve içindeki varlıkların Sanii olan Cenab-ı Hak, şu kâinatı çok ciddi gayeler için yaratmıştır. Kur'an bunu şöyle bildirir: 

"Biz göğü, yeri ve bu ikisi arasında olanları oyun olsun diye yaratmadık." (Enbiya, 21/16) 

"Göğü, yeri ve bu ikisi arasında olanları boşuna yaratmadık." (Sad, 38/27) 

Bütün varlıklar, kendilerine mahsus dillerle Yüce Yaratıcıyı tesbih ve takdis ederler. Kendilerine tevdi edilen görevleri büyük bir zevk ve şevkle yerine getirirler. Mesela, güneş bir saniye bile geri kalmadan kendine çizilen yörüngede yoluna devam eder. Irmaklar bir cuşuhuruşla denizlere doğru akar. İnsanın emrine verilen hayvanlar tam bir itaatle ona hizmet eder. 

İlahi emirleri yerine getiren bu varlıklar içinde, insanlar ve cinler farklı bir konuma sahiptirler. Gerçi onlar da

"Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım."(Zariyat, 51/56)

ayetinin hükmünce ibadetle mükelleftirler. Fakat bunu yapıp yapmamakta serbesttirler. 

İnsan ve cinlerin bu farklı konumu, onlara verilen iradeden kaynaklanır. Onlar bu irade ile imanı veya küfrü, iyiyi veya kötüyü, güzeli veya çirkini, itaati veya isyanı... seçebilirler. Cenab-ı Hak bunu şöyle bildirir:

"De ki: Rabbinizden size hak (gerçek) gelmiştir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin." (Kehf, 18/29)

"Biz ona (insana) yolu gösterdik. İster şükreder, isterse nankörlük yapar." (İnsan, 76/3)

Arzın halifesi olan insanın, büyük ve küçük her ameli görevli melekler tarafından kaydedilmektedir. Kur'an bunu şöyle bildirir:

"Üzerinizde koruyucu, kiramen katibin (değerli yazıcı) melekler var. Bunlar, siz ne yaparsanız hepsini bilirler." (İnfitar, 82/10-12) 

"İnsanı biz yarattık, nefsinin ona ne vesvese verdiğini biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız. İnsanın sağında ve solunda iki melek oturmuş kayıt alırlar. Her ne söz söylerse, mutlaka onun yanında hazır bir gözcü vardır." (Kaf, 50/16-18) 

İnsanın, ehemmiyetli rütbesi ve dünyada yaptıklarının karşılığını (ebedi cennet veya ebedi cehennem olarak) diğer alemde görecek olması, böyle bir kitabeti gerektirir. Nasıl ki medya mensupları sıradan bir vatandaşın peşinde dolaşmazlar; ama, başbakan gibi yüksek bir mevkide olanı gölge gibi izler, her yaptığına dikkat eder, ağzından her çıkanı kaydederler. Onun gibi, arzın halifesi olan insanın her yaptığı meleklerce yazılır, her söylediği kaydedilir. 

Şu yeryüzü sahnesinde her yaptığının meleklerce kaydedildiğini bilen insan, "Ben başıboş değilim ve vazifedar bir yolcuyum." (Nursi, Said, Şualar, Envar Neş. İst. 1988, s. 225) der, iyi poz vermeye çalışır. Ve kulaklarında hep şu İlahi hatırlatmalar çınlar: 

"İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?" (Kıyame, 75/36) 

"Yoksa siz, bizim sizi abes / boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?" (Müminun, 23/115)

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah'ın kula hidayet etmesi için kulun ne yapması lazım gelir?

9 İnanmak ile yakinen inanmanın arasındaki fark nedir?

YAKÎN: “Şüphesiz, sağlam ve kat’i olarak bilmek” “ Bir şeyi gerçeğe uygun olarak şüphesiz bilmek.”

Yakîn: Lügat mânâsıyla tereddütsüz, şüphesiz ilim. Daha geniş ve daha güzel, bir başka tarif: “Bir şeyi vakıa mutabık olarak itikad-ı sahih üzere şüphesiz bilmek.”

Bu tarifte, yakînin iki önemli mânâsı karşımıza çıkıyor. Birisi, bir şeyi gerçekte nasılsa öyle bilmek. Buna, “vakıa mutabakat” deniliyor. Diğeri itikad-ı sahih, yâni bu inançta zerrece şüphe etmemek.

eselâ, haşrin cismanî değil de sadece ruhanî olduğuna tam olarak inanan bir insan, yakîne erememiştir. Zira, bu iman yakînin birinci şartını taşımıyor. Yanlış inanca ise yakîn denilmez.

Yakîn kelimesinin üç ana mertebesi vardır: İlmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn…

Bazıları, “ilmelyakîn”i zayıf bir itikat zannederler. Halbuki bu mertebelerin her üçü de kâmil imanı ifade eder. Yakîn kelimesi üçünde de geçtiğine göre, her üç mertebe de “vakıa mutabık”, her üç mertebe de “şüpheden uzak.”

İmanda, vakıa mutabakatı, yâni hakikata uygunluğu şöyle anlamak gerekir: İman hakikatlerine Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği gibi inanmak. Meselâ, Allah’a iman hususunda, Allah’ı bütün sıfatlarıyla bilmek. O’nu vacib, ezelî ve ebedî, mekândan ve zamandan münezzeh tanımak vakıa mutabıktır. Bütün mü’minler Allah’a böylece iman ederler.

Şüphe imanı yok ettiğine göre, bütün mü’minler şüphesizlik şartında da beraber oluyorlar. O halde, kâmil iman ve bu imandaki farklı mertebeler hangi sahada gerçekleşiyor?

Bir hakikata inanmak başka, fiil ve hâl âlemini onunla tertip ve tanzim etmek daha başkadır. İşte yakîn imana sahip olanlarda iman, kulun fiil ve hâl âleminde daima tesirini gösterir. Meselâ, melâikeye her mü’min inanır. Melekleri Kur’an-ı Hakim’in bildirdiği gibi bilen bir insanın bu imanı vakıa mutabıktır ve şüpheden de uzaktır. Ama, melekleri sözü edildiği zaman hatırlamak başka, her adım atışında, her söz sarfedişinde onları yanıbaşında bilmek daha başkadır. İşte bu ikincisi yakîn imandır. Bunda da üç ana mertebe ve her mertebede sonsuz dereceler var.

İlmelyakîn, bir şeyin, bir hakikatın varlığını iki kere iki dört eder gibi kat’i bilmektir. O hakikatı, gördüğü yahut işittiği, kısacası his âlemine giren bir şeyi bilir gibi kat’i bilmek ise aynelyakîni ifade eder. Yine o şeyi yaşadığı bir hakikatın varlığını bilir gibi bilmek ise hakkalyakîndir. Meselâ, biz hâfızamız olduğunu ilmen ve yakînen biliriz. Ve bundan kesinlikle şüphe etmeyiz. Aynı şekilde, elimizin varlığını görerek, aynelyakîn biliriz. Bunda da kat’iyen şüphemiz olamaz. Bir de, hayatta olduğumuzu bilmemiz vardır ki bunu ne düşünerek, ne görerek değil, bizzat yaşayarak biliriz. Bu biliş ise hakkalyakîndir.

Kâtibin varlığına yazının varlığından çok daha kuvvetle inanan her insan, kendi varlığına inanmasının çok üstünde bir iman ile Allah’ı bilecek, O’na iman edecektir. Yâni kendi varlığından şüphe etse bile yaratanından etmeyecektir. Bu noktaya gelen mü’min yakîne ermiştir.

Bir de evliyanın bir tabakasında tahakkuk eden iman-ı şuhudî vardır. Onlar iman hakikatlarının çoğunu görürler, onlara şahit olurlar. Meselâ, kabirdekilerin hallerine vâkıf olurlar.

Hakkalyakîn, imanı hâl edinmektir. “Aklını O’nun ilmi karşısında eritmek, iradesini O’nun mutlak iradesi karşısında yok etmek, O’nun Ulûhiyeti karşısında benliğinden geçmektir” diye tarif edilen yüksek makam işte bu hakkalyakîn imandır.

Bu saha bir umman… Ben o deryaya olabildiğince dalma şerefine mazhar bulunan, Nurların aziz müellifi Büyük Üstad’dan bir cümle nakletmekle yetineceğim:

“Gördüm, hissettim ve hakkalyakîn zevkettim ki; bekamın lezzeti ve saadeti aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemâlin bekasına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna, tasdik ve imanımda ve iz’anımda vardır.” (Şualar, Dördüncü Şua)

Yâni, “madem ki Allah’ın bekasına inanıyorum, öyle ise benim için artık hiçlik, yokluk, ayrılık düşünülemez. Zira O’nun ilminde bâkiyim. Bu dünya sahifesinden silineceğim diye zerrece müteessir olmam.”

O, bu ince hakikatı sadece keşfetmekle kalmıyor, bu mânâyı eşyayı görür gibi hissediyor ve ona garkolmanın safasını ruhunda, kalbinde olanca canlılığıyla yaşıyor. İşte Allah’ın bekasına hakkalyakîn iman budur.

Bu mânâyı Allah’ın diğer sıfatları için de düşünebiliriz; güzel ahlâkın bütün şubeleri için de.

Mü’min kardeşini sevmesi gerektiğine kesinlikle inanan bir insan, bu sevgide ilmelyakîne varmıştır. Mü’mini sevmenin hazzını ruhunda duymaya başladı mı aynelyakîne ulaşmıştır.

Kendi nefsi için istediğini mü’min kardeşi için de isteme noktasına geldi mi, hakkalyakîne erişmiş demektir.

İhlâs da böyle… Onda da üç mertebe var. Amellerin ancak ihlâs ile yapıldıkları takdirde makbul olacaklarını kat’i bilmemiz, ilmelyakîndir. Rıza için yaptığımız bir işten nefsimizin duyacağı haz, riya için yaptığımızla kıyaslanamayacak kadar fazla ise, ihlâsı zevketmeye başlamışız demektir. Bir leş kokusundan daha ileri bir iğrenme ile, riyadan nefret ettiğimiz anda, ihlâsta hakkalyakîne varmış oluruz. Misalleri çoğaltabiliriz.

Demek ki yakînin mertebeleri sadece marifetullaha mahsus değil. İmanın bütün rükünleri, İslâm’ın bütün emirleri, ahlâkın bütün şubeleri için de bunu düşünmek mümkün…

İmam-ı Rabbani Hazretleri, hakikatı “şeriatın batını” diye tarif eder. İnsan, fiil, hâl ve kâl (söz) âlemlerini İslâm’a uygun yaşadığında, inandığı ve nefsinde tatbik ettiği hakikatlara karşı kalbinde yakîn hâsıl olmaya başlar. Sonunda, bu hakikatlara olan imanını hal edinme noktasına varır. Yâni, sevinç ve süruru zevk eder gibi, o hakikatlarla yaşama noktasına ulaşır.

Hakikata ermek, imanda hakkalyakîne ulaşmak demektir; kâmil imanın bu son sahasına adım atmak demektir. Bu sahanın da sonsuz mesafeleri var. Bütün peygamberlerin, bütün sahabelerin, bütün evliya ve asfiyanın imanı hakkalyakîndir, ama aralarında ne kadar fark olduğu da açıktır.

“Batınî şeriat” diye tarif edilen hakikata ermenin yolu, onun zahirine harfiyen uymaktan geçer. Sarayın zahirine uğramadan batınına varılamaz, içinde dolaşılamaz. Bu bir ham hayaldir.

Namazda omuz omuza verdiğimiz, kendisine dua ettiğimiz bir mü’minle namaz dışında kavgalı isek, duamızda zahirden hakikata geçmemişiz demektir.

Bedenin ruha hizmetkâr olduğunu bildiğimiz halde, aklımız sadece maddeye yoruluyor, kalbimiz dünya için çarpıyorsa hakikata erdiğimizi nasıl iddia edebiliriz!..

Dünyayı fâni, âhireti bâki bildiğimiz halde, fâniye teveccühümüz bâkiden fazla ise, işin henüz zahirindeyiz demektir.

Âmiriyetin itaat istediğini bildiğimiz halde, Hâlıkiyete karşı ibadetimizde ihmalimiz oluyorsa, kulluğun hakikatından, şüphesiz, çok uzakta bulunuyoruz.

Taksisine bindiğimiz bir dostumuza candan teşekkürler yağdırırken, hergün yirmi dört saat üzerinde seyahat ettiğimiz bu arz küresinin sahibine şükür secdesi yapmıyorsak, şükrün hakikatıyla alâkamız yok demektir.

Tevazunun yüksek bir sıfat olduğunu çok iyi bildiğimiz halde, gururla dikilen başımız dağlara ulaşma sevdasına kapılmışsa, hakikattan nasibimiz çok azdır.

Hakikattan bahsetmek kolay, ona ermek ise çok zor. Hele İlâhî emirlere isyan ederek onu bulmak imkânsızdır.

10 Annesini, babasını, çocuklarını Allah ve Peygamber'den daha çok seven kişi, iman etmiş sayılır mı?

Şuurlu bir mümin, hiçbir şeyi Allah’tan ve Resulullah (asm)’dan daha fazla sevemez. Ancak bu orantıyı her zaman kavramak, doğru algılamak mümkün olmayabilir. Bu sebeple, her mümin hiç olmazsa kendi içinde, niyetinde, zihninde, aklında, kalbinde, Allah ve Resulü (asm)'ı her şeyden daha fazla sevmek durumunda olduğunu ve daha fazla sevmekte olduğunu düşünmeli ve bunu hazmetmelidir.

Şu bir gerçektir ki, Allah’ı ve Resulü (asm)'ı sevmek, onları yakından tanımakla alakalıdır. Allah’ın sonsuz nimetlerini düşünen bir kimsenin, Allah’ı sonsuz derecede sevmesi gerekir. Allah’ı bize tanıtan, dünya ve ahiret mutluluğunu netice veren, İslam dinini bize getiren, öldükten sonra tekrar diriltip ebedî bir saadeti ihtiva eden cenneti bize müjdeleyen Hz. Peygamber (asm)’i de Allah’tan başka her şeyden daha çok sevmek vicdânın emridir.

Şunu da belirtelim ki, insanlar her zaman Allah’ı ve Onun  Elçisi (asm)'ı düşünüp onlara olan sevgilerini ortaya koymayabilir. Gaflete girmek, dünya ile meşgul olmak, sıkıntı ve sevinç hallerinde değişik atmosferin etkisine girmek gibi hususlar, bu sevginin mükemmel bir şekilde kendini göstermesine engel teşkil edebilir. Bu durumlar, gafil insanların imanlarına zarar vermez, fakat, imandan çıkan şuurun geçici de olsa devre dışı kalması anlamına gelir.

Buharî, Müslim, Nesaî ve İbn Mace’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu:

“Sizden biriniz beni çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe -gerçek anlamda- iman etmiş olamaz.”(bk. Kenzu’l-Ummal, h. No: 70).

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden konaklar, size Allah’tan ve Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise... o hâlde Allah emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fâsıklar güruhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe, 9/24)

11 Kendisi iman edip de nefsi iman etmeyen bir insan cennete gidecek midir? Nefsin imanı kabul etmemesi, kişiyi imandan çıkarmaz mı?

- Gerçekte, insanın nefsi, insanın kendisi, insanın ruhu anlamına da geliyor.

 “Nefsin  iman etmemesi” ifadesine, mecazî ve tasavvufî bir anlam yüklenmiştir. Yani, bir insanın aklı ve kalbi tam bir teslimiyet içerisinde olduğu halde, nefs-i emmare bazı vesveseler geçirebilir. Şeytanın telkinleri karşısında, şüphe gibi görünen bazı haller meydana gelebilir. Fakat, iman aklın ve kalbin ürünü olduğundan, nefsin bu konuda lakayt kalması, imana zarar vermez, demektir.

Nitekim, Allah Teâlâ, Kur`an-ı Kerim`de Yusuf (a.s)`ın dilinden nefsin kötülükleri işlemeyi, heva ve hevesi doğrultusunda Allah`ın emirlerine muhalefet etmeyi arzuladığını ve sahibini buna yöneltmek için zorladığını bildirmektedir:

"Nefsimi temize çıkaramam. Çünkü Rabbimin acıyıp koruduğu hariç, nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir..."
(Yusuf, 12/53).

İmanla ilgili konuyu çağrıştıracak, amelle ilgili bir örnek vermekte fayda mülahaza ediyoruz. Örneğin, aklımız ve kalbimizdeki imanımızla günde beş vakit namaz kılmamız gerektiğine inandığımız halde, nefsimiz, şeytanın telkinleriyle ve tembellik kulağıyla vicdanın derinliklerinden kopup gelen bu kulluk sesini duymak istemeyebilir ve onu gereksiz görebilir. İşte insanın kalbinde iman olduğu zaman, nefsin bu safsatası, onu imandan çıkarmaz. Oysa, iman mahalli olan kalp ve aklıyla namazı hafife alsa, dinden çıkmış olur. Bununla beraber, genel olarak insanların akıl midesini bulandıracağı için, bu tür ifadelerin ulu orta kullanılması isabetli değildir.

- İslamiyet'ten haberi olduğu halde, imansız /inançsız bir kimse, tövbe etmeyip imansız olarak ölürse -ölüm şekli ne olursa olsun- asla cennete giremez, kalacak tek yeri ebedî cehennemdir.  Ayet ve hadisleri temel referans alan ehl-i sünnetin itikadı budur. “Allah, vatan uğrunda -fakat kâfir olarak- ölen kimseye rahmet nazarıyla bakar” demek, Allah’a büyük bir iftiradır.

Ancak İslamiyet'ten haberi olmayanların durumu farklıdır.

12 Müslüman kimdir?

Müslüman, İslâm dinini kabul eden, Allah'a teslim olmuş kişidir. Allah Teâlâ'nın, peygamberleri vâsıtasıyla gönderdiklerine ve Muhammed aleyhisselâma îmân eden kişiye denir.

İman kalb işi olduğu halde, İslâm daha çok imanın amel olarak dışarıya yansımasını ifade eder. Nitekim Cibril hadisinde, iman tarif edilirken; "Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kıyamet gününe, hayır ve şerrin Allah Teâlâ'dan olduğuna inanmandır." buyurulurken; İslâm'ın tarifinde, topluma ilân edilen ve amel olarak yapılması gereken prensipler, yani İslâm'ın beş şartı sayılır:

"İslâm, Allah'tan başka hiç bir ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed'in Allah'ın rasûlü olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yetiyorsa hac farizasını yerine getirmendir." (Buhârî, İmân, 34, 37, Şehâdat: 26, Tefsîru Sûre: 31/2; Müslim, İmân: 5, 7, 8; Ebû Dâvud, Sünne: 16; Tirmizî, İmân: 4).

13 Hadiseleri, varlıkları yüzeysel olarak değerlendirmek onları yanlış algılamaya sebep olabilir mi? Kâinatta görülen mükemmel faaliyet nasıl değerlendirmelidir?

Çevremizde gerçekleşen olayları yüzeysel olarak değerlendirmek, onları çok defa yanlış algılamaya ve yanlış yorumlamaya sebep olabilir. Çölde, uzaktan bakıldığında serap su zannedilir. Gök yüzüne bakıldığında güneşin hareket ettiği, dünyanın durduğu gözlemlenir; hâlbuki gerçekte, hareket eden dünya sabit duran ise güneştir. Yine aynı şekilde, uzaktan bakıldığında bir yıldız, mum ateşine benzer göründü gibi, nice gerçekler vardır ki, uzaktan bakıldığında layıkıyla anlaşılamaz.

İlâhî gerçeklere karşı kayıtsız kalmak, gereken ciddiyeti göstermemek de bu gerçeklerin gizlenmesine sebep olur. Gaflet olarak tanımladığımız durum karşısında insan, bu âlemi baştan başa saran ince nizamı, mükemmel intizamı, harika ahengi, göz kamaştıran güzelliği göremez. Mesela, bu kâinatın bir fabrika gibi kolay ve ahenkli idare edilmesine, sistemli bir şekilde çalıştırılmasına bakamaz. Bütün canlıların hava sayesinde hayatlarını devam ettirmesini, gece-gündüz ve mevsimlerin birbiri ardı sıra hikmetle dizilmesini, yağmurun bulutlardan kovayla değil de tane tane yağmasını, zararlı Güneş ışıklarının atmosferde süzülmesini gözlemleyemez.

Bütün çekirdek ve tohumlardan çeşit çeşit ağaçların sanatlı bir şekilde yaratılmasını, sperm ve yumurtalardan bir çok canlının hikmetle yaratılmasını dikkatle düşünemez. Her baharda yeniden yaratılan binlerce yaprak ve çiçeğin, şekil bakımından birbirine benzemekle beraber çok ince nüanslarla birbirinden ayrılmasını fark edemez.

Hayvanların yaratılış bakımından birbirinden farklarını, çeşitli his ve organlarını, düzenli bir şekilde beslenmesini, doğup büyüme ve ölmesini kavrayamaz.

Sonuç olarak, bu alemde yansımaları görülen sonsuz bir kudretin güç ve kuvvet sahibinden, sonsuz bir ilmin, ilim sahibinden, mükemmel işleyişin bir düzenleyiciden, her şeyi kapsayan bir tasarrufun tasarruf ediciden, bütün varlıkların faydalı yönlerinin bir hikmet sahibinden geldiğini anlayamaz.

Allah’ın isimlerinin yansıma alanı olan bu kâinata yüzeysel bir bakış açısıyla bakan kimse, onlardaki ilahî hikmetleri sezemez, kavrayamaz, anlayamaz. Allah’ın varlık ve birliğinden, büyüklük ve kuvvetinden gaflet eder. Kâinattaki varlık ve olayların gerçek sebeplerini niçin yaratıldıklarını keşfedemez.

14 Ahirete iman rüknünün, diğer iman rükünlerinden farkı nedir?

İslam’da Allah’a imandan sonra en büyük iman rüknü / şartı ahirete imandır. Çünkü; diğer bütün iman esasları bir açıdan ahirete bakar. Yani onlar, ahiret hayatına bakan cihetiyle önemlidir.

a. Mesela, Kur’an’a iman etmek, Allah’a imandan sonra insanların en çok muhtaç olduğu ahiret hayatını müjde verdiği için çok değerlidir. Ahiret müjdesini vermeyen bir kitabın, insanlar için ne kadar kıymeti olur?

b. Mesela, Meleklerin varlığı -insan için- ahirete yönelik amellerini yazdıklarından önemlidir. Kabre girerken o garip memlekette bize rehberlik edecekleri için önemlidir.

c. Mesela, peygamberlere imanın en önemli yanı, onların insanları ebedî idamdan kurtaran ebedî bir hayatı müjde vermeleridir.

d. İnsanlarda -yaratılıştan var olan- iki önemli ihtiyaç kaynakları vardır. Bunlardan birincisi, istinat noktasıdır: Aciz, fakir, muhtaç, güçsüz bir varlık olan insanın -bir mikrop, bir virüsten bir depreme kadar- kendisine hücum eden binlerce düşmana karşı tek dayanak noktası, her şeyi gören, her şeye gücü yeten Allah’a imandır. İkincisi ise, uğradığı haksızlığın giderileceği, yaptığı iyi işlerinin değerlendirileceği, aşık olduğu ebedî bir hayata mahzar olacağı, kaybettiği bütün akraba ve dostlarına kavuşacağı bir yer olan ahirete iman kadar insanın aklını, vicdanın kurcalayan başka bir mesele yoktur.

Daha geniş bilgi için tıklayınız:

ÂHİRETE İMAN. 

Ahirete imanın toplum ve fert açısından önemi ve faydaları. 

15 Allah'ın varlığıyla ilgili bir tereddüdüm var. Çok düşük de olsa her şeyin tesadüfen olma ihtimali var? Bu ihtimal var olduğu sürece kesin bir şey yoktur bence...

1. Bir açıdan insanı insan yapan aklıdır. Akıl, gerçekleri kavrayabilen bir mekanizmadır. Bu sebepledir ki, bütün hakikatlerini akla kabul ettiren İslam dininin yegâne muhatapları akıllı insanlardır. Çocuklar ve deliler (zihinsel engelliler) bu yüzden sorumlu tutulmamıştır.

2. Din ise, bir imtihandır, aklını iyi kullanıp gerçekleri mantık penceresinden görüp hakka teslim olanlarla, aklından ziyade şeytanın vesveselerine kapılıp duygusal hareket edenleri birbirinden ayırmak ister. Kainatın adaletine şehadet ettiği Yüce Allah, imtihanda olanlara fırsat eşitliği vermek için, herkesin aklına kapı açar, fakat özgür iradesini elinden alacak şekilde çok açık bir referansla zorunlu istikamet göstermez. Çünkü bu takdirde -deyim yerindeyse- aklını kullanan çalışkan öğrencilerle iç dürtülerine yenilmiş, tembel öğrenciler arasında fark kalmaz. İman esasları açısından, bu ihtimallerin varlığı bundan kaynaklanıyor.

3. İhtimaller genel olarak iki kısımdır:

Birincisi: Aklî bir delile dayalı olarak ortaya çıkan ihtimaller. Bunlar, dayandıkları delillerin gücü nispetinde değer ifade ederler. Örneğin; bir arkadaşınızı iftara davet etmişsiniz, iftara yakın kapının zili çaldığında ilk aklınıza gelen bu arkadaşınızdır. Bu kuvvetli bir ihtimaldir. Ama eğer bu durumda, ayrıca aile fertlerinizden dışarıda olanlar da varsa, bu ihtimal ona göre küçülür. Her şeye rağmen bu aklî, bilimsel bir ihtimaldir.

İkincisi: Bir şeyin herhangi bir durumuyla ilgili aklî bir veriye dayanmayan, fakat yine de zihinde var olan ihtimallerdir. Bu gibi ihtimallerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Mantık ilminde belirlenmiş bir kural vardır: “Herhangi bir delile dayanmayan bir ihtimalin hiçbir değeri yoktur.”

Mesela; şu anda Marmara denizinin bir süt gölü haline dönüşmesi muhtemeldir. Ancak, bu ihtimal yalnız bir imkân-ı zihnidir. Yani insanın zihninde böyle bir ihtimal kendini gösterebilmektedir. Fakat, böyle bir ihtimalin gerçekleşme ihtimali, sıfırdır. Bu yüzdendir ki, hiç kimse bu tür ihtimalleri kale almıyor.

Daha da gerçekçi bir ihtimal tablosu, insanın ömrüdür, ecelidir. Her şeyi hikmetle yapan Allah, insanların ecelini gizli tutmuştur. Ta ki, her an hem ölüm, hem de yaşam ihtimali bulunsun. Bulunsun ki, insan yaşamak ümidiyle hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya,  her an ölecekmiş gibi de öbür dünyaya çalışsın.

4. Şeytanın işi, insanlarla uğraşmaktır. Her bir insanın zayıf bir damarını bulup onu oradan vurmaya çalışır. En müthiş tuzaklarından biri de, insanı bilmediği yöne sevk ederek yolunu şaşırtmak ve doğru yoldan saptırmaktır.

Mesela; İslam dininin temel esasları olan iman sarayına girmek için yüz açık veya rahatlıkla açılabilir kapısı vardır. Fakat o kapılardan yalnız birinin anahtarı sizde yoktur. İşte bu zaafınızı çok iyi bilen şeytan, büyük bir kurnazlıkla, o açık olan 99 kapıdan girmenize izin vermez, o taraflara yöneldikçe, o kafanızı karıştırmak için, iki de bir, “Eğer bu sarayda gerçekten hayat olsaydı, bu kapı açık olacaktı... Madem açık değil, demek ki, içerisi boştur.”

Oysa, 99 kapısı açık olan bir saray hakkında: “İçine girilmez, orada hayat yoktur, orası bomboştur.” iddiasının matematik ihtimallere göre, beş para değeri yoktur. Çünkü, tam tersine, bir sarayın 99 kapısı kapalı olsa, bir tek kapısı açık olsa, yine de o saraya girmek mümkündür.

İşte şeytanın bu demagojik manevrası karşısında uyanık olmak, Allah’a yalvarmak, ona sığınmak, misal olarak şöyle bir fikir jimnastiğini yapmaktır:

“Her şey benim bilgime bağlı değil, söz gelimi ben kendi tırnağımın hangi maddelerden oluştuğunu bile bilmiyorum. Allah hakkında da bilmediğim şeyler olacaktır. Bir şeyi bilmemem, onun olmadığına delil olmaz. Demek ki, Kur’an’ın dediği şeytan gerçekmiş ki, beni yoldan saptırmaya çalışıyor. Öyleyse, bana düşen onun sesini, soluğunu kesecek imanla ilgili eserleri okuyup imanımı kuvvetlendirmektir...”

İlave bilgi için tıklayınız:

Yaratılışta tesadüfün hissesi var mıdır?

16 Allah'ın varlığının kanıtlanması ilmi olarak mümkün müdür?

Allah’ın varlığının mantık ile anlaşılamayacağına dair yargıya katılamıyoruz. Bizim anladığımız kadarıyla, Kur’an’da akla hitap eden onlarca ifade vardır.

İslam’da bir insanın sorumlu olması ve iman etmekle mükellef olmasının ilk şartı akıllı olmasıdır. Deli ve çocukların sorumlu tutulmamalarının sebebi akıllarının olmamasıdır. 

- Şimdi aklı hitabının merkezine koyan bir dinin aklî ve mantıkî delillere itibar etmemesi mümkün müdür?

Eskiden beri İslam alimleri, özellikle kelamcılar iman esasları ile ilgili delilleri getirirken Kur’an’ın aklî ve mantıkî olan delillerini esas almışlar.Kur’an’da Allah’ın varlığı ve birliğini ispat sadedinde kullanılan akli deliller iki kısımdır.

Bir kısmı “ihtira delili” (yaratıcılık / ontolojik delili) olarak bilinir. Bu kısım delilerle Allah’ın yaratıcılığına dikkat çekilir. Kur’an’da sık sık göklerin ve yerküresinin yaratılmasına dikkat çekilmesi bu akli delile dikkat çekmek içindir.

Diğer bir kısmı ise, “gaye delili” (varlıklarda görülen hikmetli amaçların varlığı delili) olarak ifade edilen delillerdir. Bu akli delillerle de varlıkların takip ettiği gayeler, amaçlar, maslahatlar, faydalar gibi üstlendikleri harika görevlerine dikkat çekilir.  Örneğin; yağmurun oluşması ve gelmesi, bitkilerin yeşermesi, gıda ve meyvelerin ve meraların varlığına dikkat çeken bütün ayetlerde bu delilin dokuması söz konusudur.

“Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümid edebilirsiniz. O Rabbinize ki yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir kubbe yaptı. Gökten yağmur indirip, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı. Öyleyse siz gerçeği bilip dururken sakın Rabbinize eş koşmayın.” (Bakara, 2/21-22)

mealindeki ayette, hem “delilü’l-ihtira”, hem  “delilü’l-gaye” çerçevesinde, Allah’ın varlığını ve birliğini ispat sadedinde, konuyu idrak etmesi için, aklı teyakkuza getiren ifadelere yer verilmiştir.

Ayrıca “delilü’t-temanu” denilen ve “iki ilahın olması durumunda yer ile göklerin bozguna uğrayacağını” vurgulayan ayet ve benzerlerinde bu delile işaret edilmiştir.

Görüldüğü üzere, Kur’an’da iman esaslarının ispatı belli akli delillere dayandırılmaktadır. İslam alimleri, özellikle kelamcılar, “Kur’an ve sünnetin -bir argüman olarak- kullanılması, sadece onlara iman eden müminler için geçerli olduğunu” düşünmüşler ve bu sebeple de Kur’an’dan istifade ederek değişik akli delilleri bulmaya çalışmışlardır.

Bu asırda ise, eski asırlardan çok farklı olarak insanların çoğu imandan uzaklaşmış, hatta müminlerde de ciddi şüphe ve tereddütler oluşmuştur. Bu şüphelerin özellikle fen ve felsefeden geldiğini gören Bediüzzaman hazretleri, Kur’an’ın bu akli delillerine çok daha sıkı sarılmıştır. Nitekim kendisine göre, Allah’ın varlığı ve birliğini anlamak ve marifetin zirvesine çıkmak için eskiden beri kullanılan delillerin dört kaynağı vardır.

a. Felsefecilerin kullandıkları deliller.
b. Tesavvuf ehlinin kullandığı deliller.
c. Kelamcıların kullandığı deliller.
d. Kur’an’ın kullandığı deliller.

Ona göre; Felsefecilerin metodu, tereddüt ve şüphelerle lekelenmiştir. Tasavvuf  alimleri ve kelamcıların metotları ise, her ne kadar başlangıçta Kur’an’dan istifade edilerek ortaya konulmuş ise  de, zamanla beşeri tarafı daha fazla olmuş ve Kur’an’la olan irtibatları zayıflamıştır. Bu sebeple, en kuvvetli,  en saf, en kısa ve en sağlam metot Risale-i Nur’da kullanılan Kur’an metodudur. (bk. Mesnevi-i Nuriye, 252)

Şunu da unutmayalım ki, Kur’an’da her şey özet halde bulunur. İslam alimleri bu özet bilgilerden istifade ederek milyonlarca eser yazmışlardır. Bu sebeple detaylı olarak ortaya konan değişik akli delillerin Kur’an’la ayrılığı-gayrılığı söz konusu değildir.

Sorudaki sezgi konusu elbet önemlidir. Ancak sezgisel idrak genellikle sadece kendi sahibini bağlar. Çünkü herkesin sezgisi farklı örtülere bürünerek gelir. Fakat akli deliller evrensel bulgulardır. Bununla beraber yine de şunu belirtelim ki, sezgi yolunu açık tutacak olan ihlas, samimiyet, Allah korkusu, salih amel gibi unsurlara sahip olmak bu asırda oldukça zordur.

Bediüzzaman Hazretlerinin tecrübesine, ilmine, sezgisine, akıl ve mantığına güvenmekte büyük faydalar olduğunu düşünüyoruz. O ise, bu konuda şöyle düşünüyor:

“Ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (ra) ve Şah-ı Nakşibend (ra) ve İmam-ı Rabbanî (ra) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi."

"Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır."

"Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil."

"İşte otuzüç aded Sözler, böyle Kur'anî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar."

"Madem hakikat budur; esrar-ı Kur'aniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi' bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.” (Mektubat, Beşinci Mektup)

İlave bilgiler için tıklayınız:

 İnanmayanlara Allah'ın varlığını nasıl anlatabiliriz?
Allah'ın birliğinin Kur`an'da geçen delilleri...
ALLAH`IN VARLIĞINA AKLİ DELİLLER.
 

17 Kur’an’ın dört ana konusunun tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet-ibadet arasındaki ilişki nedir?

1) Kur’an’ın birinci maksadı, Allah’ın varlığını ve birliğini tanıtmaktır.

İnsanın fıtratında var olan inanma ihtiyacı, Allah’ın zatında ve sıfatlarında hiçbir ortağı olmadığına, tek olduğuna inanmakla tatmin olur. Bunun için Kur’ân insanı tevhid inancına çağır.

“Ben cinleri ve insanları sırf beni tanıyıp yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56)

mealindeki ayette, Allah’a iman ve ona ibadet etmeyi ders vermektedir.

2) Kur’an’ın ikinci maksadı, nübüvvet ve özellikle Hz. Muhammed (asm)’in nübüvvetidir. Çünkü, Allah’ı bize tanıtan en büyük muarrif ve ona nasıl kulluk yapılacağını ders veren en büyük muallim Hz. Peygamber (asm)'dir ve peygamberlerdir.

“Bütün insanlar bir tek ümmet teşkil ediyorlardı. Aralarında ihtilâflar başlayınca, Allah onlara içlerinden müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Onların beraberinde, insanlar arasında hükmetmek için, kitap ve hikmeti gönderdi ki, ihtilâf ettikleri konularda aralarında hükmetsin.” (Bakara, 2/213)

mealindeki ayette ifade edildiği üzere, insanlar, ilk insan Âdem peygamberin rehberliğinde Allah’ın vahdaniyeti başta olmak üzere hak dinin hakiketlerinde birleşmişlerdi. Ancak zamanla, farklı yollara sapmış, bir kısmı tevhid inancından ayrılmış olduğundan aralarında ihtilaflar çıkmıştı.

İşte bütün peygamberler başta tevhid ve haşir inancı olmak üzere, imanın temel esaslarını ders vermek üzere uyarıcı ve müjdeleyici olarak gönderildiler.

“Senden önce de, gönderdiğimiz elçiler, kendilerine vahyettiğimiz bir kısım adamlardan başka bir varlık değildiler. Eğer bu konuları bilmiyorsanız, ilim adamlarına sorunuz.  Evet, belgeler, mûcizeler ve kitaplarla gönderdik onları. Sana da ey Resulüm bu zikri indirdik ki kendilerine indirileni insanlara açıklayasın. Umulur ki düşünüp anlarlar.” (Nahl, 16/43-44)

mealindeki ayetlerde peygamberler ve özellikle Hz. Muhammed (asm)’in peygamberliğine ve Allah’ın vahyini insanlara anlatmak üzere gönderildiğine dikkat çekilmiştir.

Kur’ân peygamberleri ve en son da Hz. Muhammed (asm)'in, "üsve-i hasene" olarak gönderildiğini beyan etmektedir. (bk. Ahzab, 33/21) Bu güzel örneklik, peygamberlerin ve en son Hz. Muhammed (asm)’in iman, ibadet ve ahlâklarında gözükür. Bu yüzden Peygamberimiz'in ahlâkı Kur’ân’da “yüce ahlâk” olarak övülmüştür. (Kalem, 68/4)

Bu yüzden biz insanların en çok muhtaç olduğumuz şey, başta Hz. Muhammed (asm) olmak üzere bütün peygamberlerin hayatları boyunca sergiledikleri güzel ahlâktır. Sabırlı olmayı, sevgi ve şefkatle dolu olmayı ve insanların imanlarını kurtarmaya hizmet etmeyi ve bunun karşılığında hiçbir ücret almamayı, sebat etmeyi hep peygamberlerden öğreniriz. Bunun için Kur’ân peygamber kıssalarını bize anlatır; anlatmakla kalmaz bir de bir çok sûrede tekrar eder. Çünkü bizim onların güzel örnekliklerine her zaman ihtiyacımız vardır.

3) Kur’an’ın ikinci maksadı haşir akidesi ancak peygamberler vasıtasıyla tam anlaşılabilen bir hakikattir. Allah’a ve peygambere iman etmeyen bir kimsenin yeniden dirilişe iman etmesi düşünülemez.

“Biz o elçileri rahmetimizin (cennetin) müjdecileri, cezamızın (cehennemin) habercileri olarak gönderdik. Ta ki resullerden sonra, artık insanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri kalmasın. Allah aziz ve hakîmdir / mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/165)

mealindeki ayette, hem Allah’a, hem peygambere hem de ahiret alemine işaret edilmiştir. Çünkü, cennet ve cehennem Allah’ın varlığını gerektirir. İnsanları bu konuda uyaran ve müjdeleyenler de ancak peygamberlerdir.

İnsanın güzel ahlâklı olması için iman ve peygamberleri örnek alması yetmez. Eğer yapılacak kötülüklere karşılık ceza, iyiliklere karşılık da mükâfat alma inancı olmazsa, insanın toplum halinde huzurlu ve mutlu bir hayat geçirmesi imkânsızdır. Bu yüzden ahiret inancı, iyilikleri yapmaya, kötülüklerden uzaklaştırmaya sevk eder. İyi insanlar hesaplarını kolayca verip cennete gidecekleri ve orada sayısız nimetlere kavuşacaklarıyla ilgili âyetler, insanları o ebedî mutluluk diyarına gitmek için dikkatli olmaya sevk eder.

Bunun yolu Allah’ı razı etmekten geçer. Bu da imandan sonra yapılacak amelleri ihlâslı bir şekilde yapmayı gerektirir. Aynı zamanda inançsız, münafık ve müşrik insanların, bir de günahları sevaplarından çok olanların cehenneme gideceğinin anlatılması, onların orada çekecekleri elemlerin etkili bir şekilde tasvir edilmesi, insanın yapmayı düşündüğü kötülüklerden uzaklaştırır. Eğer bu inanç olmasa, insanlar bencil, zalim, ahlâksız, mütecaviz, kibirli, gururlu hasılı kötü ahlâkta sınır tanımaz olur çıkarlar.

4. a) İbadetin olması her şeyden önce bir tek Allah’a imanla mümkündür. Çünkü hakiki mabud olmadan ibadet olamaz. Peygamber olmadan ibadetin nasıl yapılacağını bilmemiz mümkün değildir. İbadetin bir katma değer ifade etmesi için, bir karşılığının olması gerekir. İtaat edenlere mükâfat, isyan edenlere cezanın olmadığı bir yerde ibadetin bir özgül ağırlığından söz edilemez.

“Celalim hakkı için, biz Nûh’u resul olarak halkına gönderdik. 'Ey halkım!' dedi, 'Yalnız Allah’a ibadet edin. Ondan başka tanrınız yoktur. Bunu yapmazsanız, korkarım ki müthiş bir günün azabı tepenize inecektir.” (A'raf, 7/59)

mealindeki ayette ve A'raf suresinde daha bir çok ayette her peygamberin kavmine çağrıda bulunduğu ilk iş, Allah’a iman ve ona kulluk edip ibadet etmeleridir.

4. b) Adalet kavramı da dinlerin en büyük gayelerinden biridir. İnsanların gerçek anlamda birbirlerinin hak ve hukukuna riayet etmelerini sağlama işi, insanların vicdanlarına havale edilemeyecek kadar önemlidir.

Bu sebepledir ki, Allah bir yandan peygamberlerini göndererek, bir yandan da zalimler için büyük bir cezanın olduğu ilan ederek adalet işini dinin temel esaslarından biri yapmıştır.

“Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun. Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Maide, 5 /8)

mealindeki ayet ve benzerlerinde müminlerin hatta düşmanlarına karşı bile adaletli olmaları tavsiye edilmektedir.

Zira Allah’ın bir ism-i celili ADL’dir. Bu simin kulları üzerinde de tecelli etmesini dileyen rabbimiz Kur’an’da defalarca adaleti emrettiği gibi, adaletten ayrılan zalimleri de sevmediğini ilan etmiştir.

İnsan kâinatın küçük bir misali olduğu gibi, Fatiha suresi de Kur’an'ın nurlu bir timsalidir.

Bu nedenle, bu dört maksat Fatiha suresinde de mevcuttur.

Bu sure, bütün hamdin Allah’a has olduğunu beyan ile başlar. Bu ise tevhidi ifade eder.

Daha sonra, Allah’ın bütün âlemlerin yegane Rabbi olduğuna, “Rabbül âlemin” ismiyle vurgu yapılır. Bu da yine tevhidin, tevhid-i rububiyetin ilanıdır.

"Maliki yevmiddin", haşir ayetlerinin; "iyya ke na’büdü" ise ibadet ayetlerinin birer temsilcisi gibidirler.

Sırat-ı müstakim üzere bulunan ve kendisine İlâhî in’amların, ihsanların edildiği (enamte aleyhim) zümre ise, başta peygamberler olmak üzere “sıdıklar, şehitler ve salihler"dir.

Öte yandan, Kur’an-ı Kerim'de ne kadar İlahi isim geçmişse bunları temsil etmek üzere Allah, Rahmân ve Rahîm isimleri zikredilmiştir. Maliki yevmiddin de bir İlahi isim olmakla birlikte, yukarıda geçtiği üzere bu isim haşir ayetlerinin tümünü temsil eder.

Bütün dua ayetleri “iyya ke nestein”de özetlenmiştir.

Allah’ın gazabına uğramış ve O’nun nurlu yolundan sapmış bulunun bütün insanlar ise “mağdup” ve"dâllîn” kelimelerinde özet olarak mevcutturlar.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:

Kur’ân; tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ibadetten oluşan dört ana unsuru, insanı gerçek bir insan haline getirmek için çok önemli bir rol oynamaktadır.

Bu yüzden, bu dört unsurun öncelikli kendimizde, sonra çocuklarımızda, sonra diğer insanlarda yerleşmesi için özel bir çaba göstermek gerekir.

Bunu yapmakla bir taraftan kendimizin ve başkalarının ahiretlerini kurtarırken, diğer taraftan dünyada da mutlu ve umutlu insanların yetişmesine katkı sağlamış oluruz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'in dört temel esasları nelerdir?

Kur'ân nelerden bahsediyor, hangi konuları ele alıyor?

18 Allah'a iman ile puta iman arasındaki fark nedir?

- İman, inanmaktır. Kim neye inanırsa, ona iman etmiş olur. Putçular / müşrikler Allah’ın varlığına inanmakla beraber, putlarının da Allah katında kendilerine şefaatçi olacağını düşünüyorlardı. Onların bu inançları, putların ilahlığına bir nevi imandır.

- İman, kalbe ait bir husustur. Bu sebepledir ki, İslam’da

“Dinde zorluma yoktur.” (Bakara, 2/256)

prensibi çok önemli bir kuraldır. Buna göre, bir putu kırmakla imanı elde edemezsiniz. Önemli olan putçuluk düşüncesini zihinlerden silip atmaktır.

- Bununla beraber, insanlar genellikle aklî muhakemelerini kullanarak karar veremiyorlar. Daha çok bir gelenek halinde cereyan eden hususlara bakarak karar verirler. Heykellerin varlığı bu açıdan olumsuz bir semboldür. Halkın büyük kısmı -o güne kadar babalarından, atalarından bir ilah olarak taptıkları, gördükleri- putların bu sembollerini gördükçe eski inançlarını kuvvetlendiriyorlar. Onları gördükleri anda eskiden beri onlara yapılan ibadeti hatırlarlar. Bu ise tevhit inancının topluma yerleşmesine engel teşkil eden bir unsurdur. 

İşte bu olumsuz tabloyu zihinlerden silmek için; yani, putçuluk fikrini zihinlerden silip atmak için göz önündeki heykelleri de ortadan kaldırmak gerekiyordu. Putların kırılmasının hikmeti budur.

“Ya; insanı, put'un karşısında 'el-pençe divan' durduran sebep ile Tanrı karşısında kıyam ettiren sebep aynı ise? Misâl; Tanrı, yarattığı insanın beklenti, zaaf ve korkularını kullanarak, kendisi için "iman" devşirmeye tenezzül eder mi ?” şeklindeki soruya gelince;

Buradaki asıl mesele, folklor oynamak değil, vakit geçirmek için eğlencelerden birini tercih etme meselesi değil, ölümden sonraki hayatta ölüm-kalım meselesidir. 

Bir an için -farzımuhal- diyelim ki, Allah’a karşı el pençe durmakla, bir putun karşısında el pençe durmak aynı korku ve ümitler sebebiyledir. Peki, bu iki korku ile iki ümit arasındaki farkı nasıl görmezlikten gelebiliriz?.. Her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, bütün kâinatın tek yaratıcısı olan, bütün yarar ve zararları kendi elinde tutan ve varlıkta yegâne hükümran olan Allah’a karşı duyulan korku ve ümit ile elinden hiçbir şey gelmeyen, kendi varlığından bile haberi olmayan, bize asla ne zararı ne de yararı dokunmayan cansız putlar ve heykeller karşısında duyulan korku ve ümit aynı olabilir mi?  

Hakikat ile hayal, akıl ile hezeyan, gerçek ile kuruntu, doğu ile batı, yer ile gök, cennet ile cehennem ne kadar birbirinden uzaksa, bu iki duruş da o kadar birbirinden uzaktır.

- Allah’ın kimseden bir beklentisi yoktur. Bir padişahın halkına verdiği hediyelerini bir rüşvet olarak telakki etmek, bir doktorun hastasına verdiği ilaçları bir beklenti aracı olarak düşünmek, bir anne-babanın evlatlarına gösterdikleri ilgiyi bir menfaat devşirmek olarak algılamak ne kadar çirkin bir saplantı ise, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın dünyada verdiği nimetlerine teşekkür edip edepli olduğunu gösteren kulları ile edepsizlik eden şımarık kullarını ayırt etmek ve ahiretteki karşılığı ona göre tevzi etmek için yaptığı iman davetini, bir nevi menfaati devşirme olarak tasavvur etmek, hezeyanların en antika çukurlarında bocalamak anlamına gelir.

Şu mealdeki ayet-i kerime bu hastalığı tedavi edecek güçtedir:

“Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her türlü övgülere ve hamdlere lâyık olan ise ancak Allah’tır. O dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize başka mahlûklar yaratır. Bunu yapmak Allah’a zor değildir.” (Fatır, 35/15-17)

- Allah ile putlara karşı duruşun mahiyetini fark etmek için, Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu kavramaya çalışmak ve samimi iman etmek gerekir. Zira ilim olmadan cehaletten kurtulmak imkânsızdır.

19 Allah'a imanda neden akli delil aranıyor?

Bediüzzaman Hazretlerinin getirdiği delillerin önemli bir kısmı ya açıktan ya da remiz ve işaret yoluyla Kur’an’da yer almaktadır. Ona göre, Kur’an’da Allah’ın varlığı ve birliğini ispat sadedinde kullanılan akli deliller iki kısımdır:

Bir kısmı “delilü’l-ihtira” olarak bilinir. Bu kısım delillerle Allah’ın yaratmasına dikkat çekilir. Kur’an’da sık sık göklerin ve yerküresinin yaratılmasına dikkat çekilmesi bu akli delile dikkat çekmek içindir.

Diğer bir kısmı ise, “delilü’l-gaye” olarak ifade edilen delillerdir. Bu akli delillerle de varlıkların takip ettiği gayeler, amaçlar, üstlendikleri harika görevlerine dikkat çekilir. Yağmurun oluşması ve gelmesi, bitkilerin yeşermesi, gıda ve meyvelerin ve meraların varlığına dikkat çeken bütün ayetlerde bu delilin dokuması söz konusudur.

Ayrıca “delilü’t-temanu” denilen ve “iki ilahın olması durumunda yer ile göklerin bozguna uğrayacağını” vurgulayan ayet ve benzerlerinde bu delile işaret edilmiştir.

Görüldüğü üzere, Kur’an’da iman esaslarının ispatı akli delillere dayandırılmaktadır. Bütün İslam alimleri, özellikle kelamcılar, “Kur’an ve sünnetin bir argüman olarak kullanılması, sadece onlara iman eden müminler için geçerli olduğunu” düşünmüşler ve bu sebeple de Kur’an’dan istifade ederek değişik akli delilleri bulmaya çalışmışlardır.

Bu asırda ise, eski asırlardan çok farklı olarak insanların çoğu imandan uzaklaşmış, hatta müminlerde de ciddi şüphe ve tereddütler oluşmuştur. Bu şüphelerin özellikle fen ve felsefeden geldiğini gören Bediüzzaman Hazretleri, Kur’an’ın bu akli delillerine çok daha sıkı sarılmıştır. Nitekim kendisine göre, Allah’ın varlığı ve birliğini anlamak ve marifetin zirvesine çıkmak için eskiden beri kullanılan delillerin dört kaynağı vardır:

a. Felsefecilerin kullandıkları deliller.
b. Tesavvuf ehlinin kullandığı deliller.
c. Kelamcıların kullandığı deliller.
d. Kur’an’ın kullandığı deliller.

Ona göre; felsefecilerin metudu, tereddüt ve şüphelerle lekelenmiştir. Tasavvuf  alimleri ve kelamcıların metotları ise, her ne kadar başlangıçta Kur’an’dan istifade edilerek ortaya konulmuş ise  de zamanla beşeri tarafı daha fazla olmuş ve Kur’an’la olan irtibatları zayıflamıştır. Bu sebeple, en kuvvetli, en saf, en kısa ve en sağlam metot Risale-i Nur’da kullanılan Kur’an metodudur. (bk. Mesnevi-i Nuriye, s. 252)

Şunu da unutmayalım ki, Kur’an’da her şey özet halde bulunur. İslam alimleri bu özet bilgilerden istifade ederek milyonlarca eser yazmışlardır. Bu sebeple detaylı olarak ortaya konan değişik akli delillerin Kur’an’la ayrılığı-gayrılığı söz konusu değildir.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Allah'ın varlığının delili için söylenen ihtira ve hudus delili..

İnanmayanlara Allah'ın varlığını nasıl anlatabiliriz?

Allah'ın birliğinin Kur`an'da geçen delilleri...

20 Dini aklıyla ölçen kadar zararlı kimse yoktur. Ahir zamanda kocakarı gibi inanın, hadisleri sahih midir?

İslam dini, aklı olmayanı sorumlu tutmaz. Ehl-i sünnet alimlerinin ittifakıyla, iman kesin bir bilgiye dayanmak zorundadır. Kesin bilginin olması için aklın devreye girmesi gerekir.

Tebarani’deki hadisin tashihine rastlayamadık. Şayet sahih ise, manası şöyledir:  

Kişi, her konuda aklını tatmin etmediği sürece, İslam’ın hükümlerine boyun eğmezse bu kişi çok zarar eder. Çünkü, iman emniyeti, aklın kabul ettiği deliller doğrultusunda kesin bilgiyi istediği gibi, İslamiyet teslimiyeti, aklının almadığı hükümler konusunda tereddüt etmeden boyun eğmesini gerektirir.

İman esaslarının hepsi, kesin bilgiyle ancak tahakkuk eder. Kesin bilgi ise ancak akılla bilinebilir. Ancak, temel referans olacak kaynağı akılla kabul ettikten sonra, detayların hepsinde aklı kullanmak her zaman isabetli olmayabilir. Mesela. Hz. Peygamber (asm)'in peygamberliğini veya Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu aklıyla kesin olarak kabul ettikten sonra, artık Kur’an’ın her meselesini, Hz. Peygamber'in her sözünü kendi aklının ölçülerine göre yorumlarsa, kabul veya reddederse, buradan kişi çok zararlı çıkar. 

“Kişiyi ayakta durduran aklıdır. Aklı olmayanın dini de yoktur.”(Deylemi, 3/217; no:4629)

hadisinde de bu gerçeği görmek mümkündür.

Ebu Said el-Hudri’nin rivayetine göre, Peygamberimiz şöyle buyurdu:

"Her şeyin bir temel esası / bir dayanağı vardır; müminin dayanağı ise aklıdır. Kişi ibadetiyle değil, aklı ile değerlendirilir. (Ayette ifade ediliği üzere; “Sizi uyaran bir peygamber daveti size ulaşmadı mı?” şeklindeki soruya muhatap olunca) kâfir olan kimsenin -meal olarak- “Şayet biz gerçeği işiten ve aklını çalıştıran kimseler olsaydık, elbette bu alevli ateşe girenlerden olmazdık!”(Mülk, 68/10) demesi, aklın dindeki önemini göstermektedir(Deylemi, 3/333/no:4999).

Şunu belirtelim ki, bu hadisler sened bakımından şayet zayıf dahi olsalar, manalarının sahih olduğunda şüphe yoktur. 

Deylemi’deki hadisin manası şöyledir:

“Ahir zamanda değişik heva ve hevesler / düşünceler-inançlar ortaya çıktığında çölde yaşayanların (bedevilerin / kırsal kesimdekilerin) dinlerine uyun.”(Deylemi, 1/256; no:996)

Bu hadisin zayıf olduğu bildirilmiştir(bk. Kenzu’l-Ummal, 1/179, no: 904).

Diğer bir rivayette:  meal olarak “Ahir zamanda değişik düşünceler / inançlar ortaya çıkınca, kocakarıların dinine uyun.” ifadesine yer verilmiştir. Bu rivayetin de sened bakımından sahih bir kaynağı bulunamamıştır(bk. Aclunî,  2/83).

Ancak ahir zamanda dindar köylü kadınların, özellikle yaşlı olanlarının sağlam inançlarına dikkat çekilmesi, anlam bakımından doğruluğunu gösteren pek çok misaller vardır. 

Akıl meselesine bir daha bakalım:

İslam alimleri tarafından kabul edilen kurala göre, bir bilginin doğruluğunu kesin olarak belirleyen üç yol vardır. 

1) Akıl.
2) Havass-ı selime / sağlam duyu organları.
3) Doğru haber.

Lafı fazla uzatmamak için detaylara girmeden şunu söylemeliyiz ki akıl, bu üç yolun en kuvvetli olanıdır. Çünkü, aklı olmadan doğru haberin doğru kaynağını bulamayız. Mesela, doğru haberlerin başında gelen vahyin geçekten vahiy olup olmadığını bilmek için yine akla ihtiyaç vardır. Keza, göz, kulak ve diğer duyu organlarımızın algıladıkları şeylerin doğru olup olmadıklarını da ancak akıl ile idrak edebiliriz. Nitekim, bu duyu organlarımızın bazen yanıldıkları da yine aklımızla bilebiliyoruz.

Açık misaller gerekirse, gözümüzle güneşin hacminin bir avuç kadar olduğunu algılıyoruz. Ancak aklımızla öğrendiğimiz bilgilerimiz bunun doğru olmadığı bize söylüyor. Keza, tevatür yoluyla gelen doğru haberin “tevatür” kriterini tespit emek yine aklın işidir. Yani -doğruluğunun kanıtı olarak ortaya konulan “TEVATÜR” yoluyla gelen kimselerin, yalan üzere birleşmelerinin mümkün olmadığı hükmü de ancak akıl ile anlaşılır. 

Dünyada herhangi bir delinin çok harika işler başardığı elbette görülmemiştir. Bu da aklın önemini göstermektedir.

Kur’an’da, hakikatlerinin anlaşılması için, insanın aklını kullanarak, tefekkür ederek bir yargıya varması istenmektedir. Bu da iman ile akıl arasındaki ilişkinin boyutunu göstermektedir. 

Akıl olmadan ilim olmaz, ilim olmadan kesin bilgi olmaz, kesin bilgi olmadan iman olmaz. Aşağıdaki ayetlerden akıl ile iman ilişkisini çok açık bir şekilde görebiliyoruz:

“Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümid edebilirsiniz. O Rabbinize ki yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir kubbe yaptı. Gökten yağmur indirip, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı. Öyleyse siz gerçeği bilip dururken sakın Rabbinize eş koşmayın.”(Bakara, 2/21-22).

“Bunun üzerine dedik ki: «Kestiğiniz sığırın bir parçasıyla o maktûlün cesedine vurun.» (Vurulunca da o diriliverdi.) İşte Allah bunu nasıl dirilttiyse ölüleri de öyle diriltir. Aklınızı iyice kullanasınız diye ayetlerini size gösterir.”(Bakara, 2/73)

“Kur’ân’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Kur’ân Allah’tan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı.”(Nisa, 4/82)

“Biz cehennem için cinlerden ve insanlardan öyle kimseler yarattık ki, onların kalpleri vardır, ama bu kalplerle idrak etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler. Hasılı onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkındırlar. İşte asıl gafil olanlar onlardır.”(A'raf, 7/179)

“Bunlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin (akıllarının) üzerinde üst üste kilitler mi var?”(Muhammed, 47/24).

“De ki: Eğer Allah dileseydi ben Kur’ân’ı size okuyamazdım, hiçbir suretle de size onu bildirmezdi. Bilirsiniz ki, daha önce, bir ömür boyu aranızda yaşadım, böylesi bir iddiada bulunmadım. Aklınızı kullanıp bunu anlamaz mısınız?”(Yunus, 10/16)

“Öyleyse insan neden yaratıldığını bir düşünsün. O, bel ile göğüs nahiyesinden çıkan, atılan bir sudan yaratıldı. Onu ilkin yaratan Allah, elbette onu diriltmeye kadirdir.”(Tarık, 86/5-8)

Hülasa:

“İman, yalnız icmalî bir tasdikten ibaret değildir. İmanın çok mertebeleri vardır(hadiste iman yetmiş küsur şübeden meydana geldiği bildirilmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid, h. no: 103).Taklidî bir iman, hususan bu zamandaki dalalet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî iman ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkikî imanı elde eden bir kimsenin, iman ve İslâmiyeti dehşetli dinsizlik kasırgalarına da maruz kalsa, o kasırgalar bu iman kuvveti karşısında tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Tahkikî imanı kazanan bir kimseyi, en dinsiz feylesoflar dahi, bir vesvese veya şübheye düşürtemez." (Sözler, s. 749.)

Şu ifadeleri de tekrarla okumalıyız:

“Haşre akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki: Haşr-i A'zam, İsm-i A'zamın tecellisiyle olduğundan, Cenab-ı Hakk'ın İsm-i A'zamının ve her ismin a'zamî mertebesindeki tecellisiyle zahir olan ef'al-i azîmeyi görmek ve göstermekle, haşr-i a'zam bahar gibi kolay isbat ve kat'î iz'an ve tahkikî iman edilir. Şu Onuncu Söz'de feyz-i Kur'an ile öyle görülüyor ve gösteriliyor. Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur.” (Sözler, s. 93)

21 Zeki insanların ateist olma olasılığı daha fazlaymış, bunun nedeni nedir?

- Bu iddiayı -İslamiyetle alakalı yönüyle- doğru bulmuyoruz. Çünkü İslam alimleri içerisinde öyle dahiler vardır ki, günümüzde onların ilmi seviyesine ulaşan insanlar yoktur. Bu insanların varlığı bile İslam adına bu iddiayı çürütmektedir.

- Zeki insanların ateist olma olasılığının fazla olması, diğer dinler için geçerli olabilir. Çünkü içlerinde barındırdığı çelişkiler bu sonucu doğurmaktadır. Nitekim dinden dönme oranlarına bakıldığında, diğer dinlerde çok fazla iken İslam dininde çok az olması bu gerçeği gösteren diğer bir husustur.

- Günümüzde bu ateistlerin bir kısmının İslama girmesi de akılla İslam'ın örtüştüğüne delildir. Amerika'da her yıl bir milyona yakın insan Müslüman olmaktadır. Bu rakam Avrupa ve Rusya gibi ülkelerde daha fazladır. Uzak Doğu ülkelerinde de İslamlaşma hızlanmıştır. Demek ki zeki insanlar İslam ile tanışınca kendilerini ondan alamamaktadır.

22 İman hakikatlerinin delillerini bilmek vaciptir, terk etmek haramdır, sözü hadis midir?

- Bu anlama gelecek bir hadis rivayetine rastlayamadık.

- İmam-ı Azam, İmam-ı Malik, İmam-ı Şafiî, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Süfyan-ı Sevri, İmam Evzaî  ve diğer bütün fıkıh ve hadis âlimlerine göre: Delil aramadan sadece başkasını taklit ederek iman eden kişinin imanı sahihtir. Ancak delil aramayı terk ettiği için günahkârdır. Bazı âlimlere göre, bu husus ümmetin üzerinde icma ettiği bir konudur.  

Yalnız İmam Eşari’ye göre, iman hakikatlerinin delillerini bilmek vaciptir. Fakat bu delilleri bir şekilde kalbiyle bilmesi yeterlidir. Bununla beraber bu kişi delil aramadığı için günahkâr olur fakat kafir olmaz. Ayrıca bu delilleri dille seslendirmesi de şart değildir. (Aliyyu’l-kari, Şerhu Kitabi’l-Fıkhi’l-Ekber, Beyrut, 1404/1984, s. 216)

Mesela, insan bazen bir şeyi kavrayabildiği halde onu ifade etmekten aciz kalabilir. Bunun gibi bir kimse iman ettiği konuyu az da olsa bir delilini kalbinde hissettiği halde onu ifade etmekten aciz kalmışsa, bu onun imanına zarar vermez.

- Aliyyu’l-Kari’ye göre, İmam Eş’ari’nin bundan maksadı, “Kişi delilsiz kamil imana sahip olmaz.” ise, bu görüşü alimlerin cumhuruna uygundur. (Şerhu Kitabi’l-Fıkhi’l-Ekber, s. 217)

- Şafii alimlerinden Amidi bu konuda şunları belirtmiştir:

“Mutezile imamlarına göre, akli delil olmadan Allah’a iman etmek kişiyi küfürden kurtarmaz.” demişler. Bizim arkadaşlarımız (Şafii / Eşari kelamcıları) bu görüşün yanlış olduğunu belirtmişlerdir. Bizim arkadaşlarımızın görüş farklılığı şu noktadan kaynaklanır:

Bazılarına göre, bir insan delilsiz de olsa sağlam akideye uygun bir imana sahip olursa, bu kişinin imanı sahihtir, ancak delil aramadığı için günahkârdır. Diğer bir kısmına göre ise, delilsiz de olsa sağlam bir iman sahih olduğu gibi, sahibi ayrıca delil aramadığından ötürü günahkâr da olmaz. (bk. İbn Hacer,Fethu’l-Bari, 13/350-351)

Demek ki, Eşari kelamcılara göre de delilsiz iman sahihtir. Ancak delil arama imkanı olduğu halde bunu yapmayanın günahkâr olup olmadığında farklı görüşler vardır. Bazılarına göre günahkâr olur, diğer bazılarına göre ise olmaz.

- Bu konuyu şöyle özetlemek mümkündür:

Bir insanın, imanın bir hakikati ile ilgili bir şüphesi varsa, bu kişinin o şüpheyi izale edecek bir delil bulması şarttır. Çünkü şüphe ile iman olmaz, delil olmadan da şüphe izale edilmez.

- Mukallidin imanı sahih olmadığı ve mümin olan her insanın ancak bir delille iman etmesinin şart olduğu kabul edilirse, bu takdirde müminlerin büyük çoğunluğunu kâfir kabul etmek gerekir ki bu yanlıştır. (bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 13/354)

- Her insanın kendisine göre bir delili vardır. Bazıları akli ve ilmi delillere dayanırken, diğer bazıları ise kendi iç alemlerinde kesin kanaat veren bir hadse veya Allah’ın kalplerinde yarattığı bir nura dayanarak iman edebilirler. (krş. Fethu’l-Bari, 13/354)

- İmanın bir kısmı delile dayalı olmak zorunda ise de, diğer kısmı bu tür delillere dayanmak zorunda değildir. Mesela, Hz. Peygamber (asm)’in nübüvvetini kabul etmek için akli bir delile ihtiyaç vardır. Bu delil ise mucizelerdir.

Bu akli delil olan mucizelere dayanarak Hz. Peygamber (asm)'in peygamberliğini kabul ettikten sonra, diğer iman esaslarını tek tek akli delile dayandırmak zorunluluğu yoktur. Zira, hak peygamber yalan söylemez. Öyleyse her dediği doğrudur. Öyleyse gaybi olan iman esaslarına dair söylediği bütün sözlerinde doğrudur. Öyleyse onun söylediklerine iman etmek de aklın gereğidir.

Demek ki, mucizeler doğrudan akli delil olurken, mucize sahibi peygamberin sözleri de dolaylı olarak birer akli delil kaynağıdır.

Bununla beraber, Hz. Muhammed (asm)’in peygamberliğini Kur’an’ın mucizelik yönüyle de ispat etmek mümkündür. Bu da bir mucizedir. Bu durumda hem Kur’an hem Hz. Peygamber (asm) mucize nişanlarıyla bezendikleri için aklıselim onların doruluğuna iman etmeyi gerektirir.

Kur’an ve Hz. Peygamber (asm)in doğruluğu aklen kabul edildikten sonra artık onların her söylediklerini aklın terazisine vurmaya gerek yoktur. Çünkü onlardan yanlış sadır olmaz. Elbette aklımızı tatmin etmek ve konunun hikmetini anlamak için başka deliller aramak ve araştırmak daha güzeldir, fakat imanın şartı değildir. (krş. İbn Hacer, 13/353-354).

- Burada Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadeleri de konumuza ışık tutmaktadır:

“Mesail-i İslâmiyenin tabakatı vardır. Biri bürhan-ı kat'î istese, diğeri bir zann-ı galibî ile iktifa eder. Başkası yalnız bir kabul-ü teslimî ve reddetmemek ister. Öyle ise, esasat-ı imaniyeden olmayan mesail-i fer'iye veya vukuat-ı zamaniyenin her birinde bir iz'an-ı yakîn ile bir bürhan-ı kat'î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle ilişmemektir.” (Sözler, s. 341)

23 Allah bir şeydir, fakat diğer şeyler gibi değildir, diye başlayan inançla ilgili bilgileri nasıl anlamalıyız?

- Burada vurgulanan husus, Kur’an ve sünnette yer alan sıfatların tevilsiz kabul edilmesidir. Madem, ayet ve hadislerde ifade edilmiştir, öyleyse aynı ifadeleri kabul etmek gerekir. Çünkü aksi takdirde, bu sıfatları tevil etmek, onların zahirinden vazgeçmek anlamına gelir ki, bu da tatil / sıfatları yok saymak demektir. Genellikle selef alimlerinin görüşü bu merkezdedir. 

Örneğin: “Allah’ın eli” var, fakat bu diğer varlıkların eli gibi maddi değildir. Allah’ın muradı ne ise o doğrudur. Fakat biz bunu bilmediğimiz için, onların hakikatini Allah’ın ilmine havale ederiz. 

Ebu Hanife’nin de içinde bulunduğu selef alimlerinin büyük çoğunluğunun görüşü bu merkezdedir.

- Buna mukabil, Ehl-i sünnetin itikadî imamları olan Ebu’l-Hasan el-Eş’ari ve Ebu Mansur el-Maturid ile başlayan dönemden itibaren “halef alimleri” unvanını alan Ehl-i sünnet / İslam alimleri, bu sıfatların müteşabih, dolayısıyla tevile muhtaç olduklarını savundular. 

Zira, Kur’an’da müteşabih ayetlerin varlığı kabul edilmekte ve tevil yolu kabul edilmektedir. Başka konularda müteşabihler tevil edildiğine göre, müteşabih sıfatların da tevil edilmesi gerekir.

- Şunu belirtelim ki, gerek selef, gerek halef alimleri olsun, Allah’ın sıfatlarını kabul etmek, tatil ve teşbihe gitmemek hususunda ittifak halindedir. Aralarındaki tek fark, müteşabih / manası kapalı olan sıfatların tevil edilip edilmesi konusudur. 

- Halef alimlerinin tevilin zorunlu olduğunu kabul etmelerinin haklı gerekçeleri vardır. Mesela: Selef alimleri döneminde zihinler safi, imanlar kuvvetli, şüphe yolları kapalı, teslimiyet bir seciye halindedir. Oysa daha sonra, genel olarak insanların imanları eskiye nazaran kuvvetini kaybetmiş, teslimiyet kırılmış, Yunan felsefesinin tercümesi ve değişik medeniyetteki toplumlarla iç içe girilmesinden kaynaklanan farklı kültürler ve beraberinde getirdikleri yeni sorulara kapının açıldığı bir dönemde, görünürde Allah’ın cismaniyetine delil teşkil edecek bu gibi sıfatların tevili kaçınılmazdır. 

Aksi takdirde, Kur’an’ın ruhuna aykırı bir şekilde bir Allah tasavvuru söz konusu olacaktı. Sapık fırkaların bu konuyu kaşımaları da bu tevillerin zorunlu ve hakikatli olduğunu göstermektedir. 

Sadece bir misal verelim: 

Kur’an’da “Rahman (olan Allah) arşa sitiva etti.” mealindeki ayetin zahirine bakılırsa, tam açıklaması şöyle olur: “Allah göklerin üstünde var olduğu kabul edilen Arş denilen bir kürsiye / koltuğa oturdu.”  

Bu algının dinde yeri olmadığı gibi, akıl, mantık ve realite bakımından da doğru değildir. Çünkü Arş da yer, gök gibi mahluktur, sonradan yaratılmıştır. Ezeli bir varlık olan Allah’ın sonradan kendisinin yarattığı bir koltuğa oturmaya muhtaç olması düşünülemez. Ezeli varlığın -bir yeden bir yere gitmekle de olsa- değişkenlik göstermeyeceği hususu kabul edilen muhkem bir kaziyedir. Halbuki, "Araş’a istiva etmek" görünürde bir değişkenlik bir hareket, eski yerinden başka bir yere intikal anlamına gelir. 

Bu açıdan bakıldığı zaman, halef alimlerinin bu ayeti: “Allah kâinatı tek başına yarattığı gibi, onun saltanatı da / idareciliği de / hâkimiyeti de ortaksızdır.” Ve bu tevil doğru ve İslam’ın Allah hakkındaki tasavvur ruhuna tamamen uygundur.

24 Bira ve rakının helal olduğunu söyleyen dinden çıkar mı?

Dinimizde sarhoşluk veren içkilerin çoğu haram olduğu gibi azı da haramdır. İslâm dini bütün sarhoşluk veren içkileri haram kılmış, içmeyi yasaklamıştır. Müslüman'ın alkollü içki ve uyuşturucudan uzak durması gerekir.

Kur'an-ı Kerim'de;

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Onlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan şarap (içki) ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” (Mâide, 5/90-91)

buyrulmaktadır. Bu Âyet içki yasağının hikmetini özlü olarak ifâde etmektedir.

Hadislerde de sarhoşluk veren bütün maddelerin içilmesi / alınması yasaklanmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (asm),

“Sarhoşluk veren her içki haramdır.” (Buhâri, Vudû, 71; Edeb, 80; Müslim, Eşribe, 7);

“Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.” (Ebû Dâvud, Eşribe, 5: Tirmizî, Eşribe, 3)

buyurmuştur.

Bira ve rakı gibi alkollü içecekler İmam Ebu Hanife’ye göre de haramdır. Onun haram olmadığını söylediği şey, arpa, buğday, bal gibi gıdalardan yapılan şıralardır. Yani sarhoş edicilikleri olmayan şıralardır. Oysa biranın ve rakının sarhoş ediciliği kesin olarak bilindiği için Ebu Hanife’ye göre kesin haramdır.

İçilmesi haram olan bir içeceğe bira, rakı gibi isimler vererek bunlara helal demek, caiz olmaz. Nitekim Hz. Peygamber (asm), ümmetinin başka isimler altında içki içeceğini haber vererek bundan sakındırmıştır.

Rasulullah (asm) şöyle buyurmaktadır:

“Benim ümmetimden bazıları başka isimler altında mutlaka içki içeceklerdir. Başuçlarında çalgılar çalınacak ve kadın sanatçılar şarkı, türkü söyleyecekler. Allah onları yere batırsın! Ve onlardan domuzlar, maymunlar yapsın!..” (Nesai, Eşribe 41; İbn-i Mace, Fiten, 22)

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, rakının da şarap gibi naslarla haram olduğu kesindir. Hem ayetin genel muhtevasından hem de sahih hadislerin açıklamalarından bunu anlamak mümkündür.

Bu durumda bira ve rakının haram olmadığını veya helal olduğunu söylemek dini risk taşımaktadır.

25 Başka tanrının olup olmadığı nereden belli?

- Bu gibi adamları ikna etmek kolay değildir. Bunların işi gücü şüphe üretmek, şüphe üzerine konuşmak... Bunlar “Ne bilelim, ne malum?..” deyip agnostik / bilinmezci bir cehaletin karanlığına gömülürler.

- Mesela: “Nereden belli başka tanrı olup olmadığı?” diyorlar. Bu bir vesvesedir. Başka bir tanrının olduğunu gösteren en ufak bir emare yoktur. Kur’an’ın ifadesiyle,

 “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, kâinatın nizamı çoktan bozulmuş olacaktı.” (Enbiya, 21/22)

mealindeki ayette belirtildiği üzere, evrendeki sonsuz bir ilim, kudret ve hikmetten örülmüş mevcut nizam ve intizamın varlığı, başka ellerin buna karışıp karıştırmasına imkân vermez.

- Eğer dedikleri “Zeus, Thor, Apollo ve Baal” ve benzeri tanrıların ilahlık vasıfları varsa, bunu ortaya koysunlar. İslam’ın kabul ettiği ve Allah’ın Kur’an’da bize bildirdiği Allah, her şeyden önce şu sübuti sıfatlara sahiptir: Hayat, kudret, ilim ve irade sahibidir; konuşur, işitir ve görür. Bu sıfatlara sahip olmayan kâinatı yaratıp yönetemez. Adını verdikleri yalancı tanrıların hiçbiri bu sıfatlardan hiçbirine sahip değildir. Bunlar, daha çok Roma ve Antik Yunan putperestliğinde pagan kültürünün uydurduğu şeylerdir. Bunlar, yıldızdır, güneştir, aydır, denizdir, taştır, tahtadır.

- Akl-ı selim şunu emreder: Allah’ın nasıl bir varlık olduğunu biz aklımızla bilemeyiz. Öyleyse semavi kitaplara bakmak gerekir. Özellikle Kur’an’a bakmalıyız. Eğer Kur’an’ın insan üstü bir konuma sahip olduğu, mucize olduğu ispat edilirse, bu takdirde onun Allah’ın sözü olduğu kabul edilir. Bu durumda Kur’an Allah’ı nasıl tanıtıyorsa, onu öyle kabul etmek gerekir. Çünkü Allah doğru söyler.

Kur’an’ın mucize olduğu, insan sözü olmadığını gösteren onlarca delil vardır. Bu bilgiler Sitemizde de vardır.

- Şimdi bakıyoruz ki, Allah “Bütün kâinatı ben tek başıma yarattım.” diyor. Eğer gerçekten başka ilahlar olsaydı onlar da ortaya çıkar: “Bu işi biz yaptık veya beraber yaptık.” demeleri gerekmez miydi?

- Allah kitapları, özellikle Kur’an gibi kırk yönden mucize olduğu bilinen Kur’an’ı göndermiştir. Eğer başka ilahlar olsaydı, onların da kullarına kitaplar göndermeleri gerekmez miydi?

- Allah peygamberler gönderdi. Bütün bu peygamberlerin hepsi Allah’ın bir tek olduğunu ortağının bulunmadığını ilan etmişler. Eğer gerçekten başka ilahlar olsaydı, onların da kendilerini takdim eden elçiler göndermeleri gerekmez miydi?

- Bu konuda samimi olup da gerçeği öğrenmek isteyen, yani Allah’tan başka ilahın olmadığını yakinen öğrenmek isteyen kimseye, Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur eserlerini, özellikle de Yirmi Üçüncü Lem’a’yı / Tabiat Risalesini tavsiye ederiz.

Sesli ve görüntülü deliller için tıklayınız:

Allah'ın varlığının ve birliğinin delilleri

26 Allahu Teala kullarını yaratmadan önce Cennet veya Cehenneme gideceğini bildiği halde cehennemlikleri neden yarattı?

Kaderi ikiye ayırabiliriz; ızdırari kader, ihtiyari kader.

"Izdırari kader"de bizim hiçbir tesirimiz yok. O, tamamen irademiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceğimiz yer, annemiz, babamız, şeklimiz, kabiliyetlerimiz ızdırari kaderimizin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz. Bu nevi kaderimizden dolayı mesuliyetimiz de yok.

İkinci kısım kader ise, irademize bağlıdır. Biz neye karar vereceksek ve ne yapacaksak, Allah ezeli ilmiyle bilmiş, öyle takdir etmiştir.

Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoğalıyor, ölüyor. Vücudumuzda, bizim bilmediğimiz birçok işler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan biz değiliz. Uyuduğumuz zaman bile bu tür faaliyetler devam ediyor.

Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, kendi isteğimizle yaptığımız işler de var. Yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerde karar veren biziz. Zayıf da olsa bir irademiz, az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir gücümüz var.

Yol kavşağında, hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veriyoruz. Hayat ise, yol kavşaklarıyla dolu.

Şu halde, bilerek tercih ettiğimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmaksızın karar verip işlediğimiz bir suçu kendimizden başka kime yükleyebiliriz?

Demek ki, Allah bildiği için insanlar yapıyor ve cennete veya cehenneme gidiyor değildir. Aksine, Allah kullarının kendi iradeleriyle ne yapacaklarını bilmektedir. Eğer insan yaratılmasaydı, o zaman insan denilen varlık olmadığına göre onların yaptığı bir şey de olmayacaktı.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bizim ne yapacağımız kaderimizde yazılmış ise, ne suçumuz var? Allah cennet veya cehenneme gideceğimizi biliyorsa, ne diye bizi bu dünyaya gönderdi?

Allah Teala, kullarını yaratmadan önce cennet veya cehenneme gideceğini bildiği halde, cehennemlikleri neden yarattı?

Yüce rabbimiz insanların belki de çoğunun günah işleyip bedel olarak cehenneme gideceğini yüce ilmiyle bildiği halde neden onları yarattığını adalet ve merhamet bağlamında irdeleyebilir miyiz?

27 Allah'a inanç nasıl olmalıdır?

 Allah'a iman Onun varlığına, birliğine, eşi-ortağı, dengi olmadığına; Ondan başka ilah, mabud olmadığına kesin olarak inanmaktır.

İmanda şüphe ve tereddüt olmamalıdır.

Farklı insanların olmasından kastınız cins, ırk, mllet, biçim, renk v.b. ise, bu ilahi bir takdirdir. Yüce Allah insanları farklı kavim ve milletlere ayırmıştır. İnsanların farklı farklı yaratılışta olmaları da Allah'ın bir ayeti; onun varlığının ispatlarından ve kudretinden ve Onun hikmetlerindendir. Allah'ın insanları farklı şube, toplum, millet, şekil ve kavimlerde yaratması ve diğer farklı hususiyetleri birbirleriyle tanışıp, bilişmeleri, "tearüf" içindir.

İnsan Rabbine iman etmek, onu tanımak ve ona ibadet etmek ve onun gösterdiği dosdoğru yolda yaşamakla yükümlüdür. Yüce Allah'ın Kur'an'da tanıttığı şekilde salih amel sahibi; helali işleyen, haramdan kaçınan; Hz. Muhammedi (asm) örnek alan bir kamil mümin olmakla görevlidir.

İnsan, bu yükümlülüklerini yerine getirirken ahiret yurdunu arar, ancak dünyadaki nasibini de unutmaz. Allah'a inancının gereğini yapar ve yaşar. İmanın gereği ibadetlerini yerine getirir. Allah'ın rızasını elde etmeye çalışır. Takvalı olmaya çabalar. Allah'a karşı gelmekten korkar. Bütün gücüyle Rabbine taate çalışır.

Allah'a iman eden ancak bazı görevlerini -bunların farziyetini/gerekliliğini inkar etmemekle beraber- yerine getirmeyenler günahkar olurlar. Tövbe etmeleri ve görevlerini yerine getirmeye çalışmaları gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah (c.c)
Rum suresi 22. ayette, dillerin ve renklerin farklı olmasının ...

28 Tanrı, savaş gibi daha önemli olaylar varken benim içkimle, domuz etimle neden uğraşır?

İtiraz şeklinde soru soranlara olmasa da, bu soruları bize ulaştıran kardeşlerimize şunu söyleyebiliriz ki: Allah’ın koyduğu hükümler, onun sonsuz ilim ve hikmetinin birer yansımasıdır. Prensip olarak her hükmün kendi çapında bir katma değeri vardır. Zaruret olmadan hiç bir ilahî hüküm başka bir hükme feda edilmez.

Örneğin, savaşın varlığı, içkiyi ve domuz etini helal kılmaz. Çünkü bu itirazı yapan kişi şunu bilmelidir ki, onun evinde içki içmesi savaşın bitmesine yardımcı olmaz, barışı getirmez. Eğer çok insancıl düşünüyorsa, başkaları bu savaşlarda ölürken kendisinin içki sofralarında keyfine bakması insanlık dışıdır, hiçbir akla ve vicdana sığmaz.

Keza insanlar savaşta kırılırken birilerinin domuz eti yemesi barışa bir katkı sunuyor mu?

Kaldı ki Allah savaşlarla da ilgilenmiştir ve ilgileniyor. Evet, Allah Kur’an-ı kerim ve elçisi Hz. Muhammed vasıtasıyla bize savaşmamayı ve barışa girmemizi emrediyor:

İşte ilgili ayetlerden bir kaçı:

“Ey iman edenler! Hepiniz toptan barış ve selamete girin de şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin aranızı açan belli bir düşmandır.” (Bakara, 2/208)

“.Şayet onlar (düşmanlarınız olan kâfirler) sizden uzak durur, sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, o takdirde Allah onlara saldırmak için size yol vermez/izin vermez.” (Nisa, 4/90)

“İşte bundan dolayı İsrailoğullarına kitapta şunu bildirdik: Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur. Resullerimiz onlara açık ayetler ve deliller getirmişlerdi. Ne var ki onların çoğu bütün bunlardan sonra, hâla yeryüzünde fesat ve cinayette aşırı gitmektedirler.” (Maide, 5/32)

Kur’an’da, ilk vahyin gelişinden yaklaşık 15 yıl sonra ilk defa Müslümanlara savaş izni veren şu ayettir: “Kendilerine savaş açılan müminlere, savaşmaları için izin verildi. Çünkü onlar zulme mâruz kaldılar. Allah onlara zafer vermeye elbette kadirdir” (Hac, 22/39)

Müminler, on üç yıllık Mekke ve iki yıllık Medine dönemi olmak üzere, toplam on beş yıl boyunca kâfirlerden çekmedikleri cefa, görmedikleri eza kalmamıştı. Ama yine de onlara savaş izni verilmemişti. Çünkü İslam dini, barış dini idi. İslam bizzat "silm" kökünden geldiği için barış anlamındadır. Onun için ilk defa savaşa izin verirken de Allah, şiddetli değil, çok hafif sözcükler kullanmıştır. Örneğin:  

a. Ayetin başında “Derhal savaşın!” gibi şiddetli bir ifade yerine “İzin verildi” sözcüğü kullanılmıştır. Burada “savaşa emir verildi” yerine “savaşa izin verildi” ifadesi gerçekten şefkat dolu, çok hafif bir ifadedir.

b. Keza, “Savaşa izin verdim.” şeklindeki etkin bir ifade yerine “Savaşa izin verildi.” şeklindeki edilgen ve meçhul bir fiil kipinin kullanılması, -mecbur kalınmadığı sürece- savaşın İslam’da ne kadar arzu edilmeyen bir şey olduğuna işaret etmeye yöneliktir.  

c. Müslümanların savaşmalarına verilen iznin istedikleri zaman değil, karşı tarafın kendilerine savaş açtıktan sonrası ile kayıtlanması, İslamda  savaşın gerçekten asıl maksat olmadığının açık delilidir. İlgili ayetin “Kendilerine savaş açılan müminlere, savaşmaları için izin verildi.” mealindeki ifadesi  bunun göstergesidir.

d. Ayette ayrıca, savaşa verilen iznin gerekçesi olarak “Çünkü onlar zulme mâruz kaldılar” şeklinde ifade edilmiş olması, durup dururken -emperyalist düşüncelerle- müslümanların düşmanlarına savaşı başlatmalarının söz konusu olmadığına, olmaması gerektiğine işarettir.

Bu izinden sonra ilk yapılan savaş Bedir savaşıdır. Müşrikler ta Mekke’den kalkıp Medine yakınlarındaki Bedir mevkisine kadar gelmişler ve yukarıdaki ayetin son cümlesinde açıkça ifade edilen ve bu açıdan gaybi bir haber olarak bir mucize parıltısı olan “Allah onlara zafer vermeye elbette kadirdir” mealindeki ifadesi tahakkuk etmiş ve kâfirler de bozguna uğramışlardır.

Eğer soruda yer alan  “Allah niye savaşla ilgilenmiyor” sorusundan maksat, “Allah neden savaşları durdurmuyor?” ise, bunun cevabı çok açıktır:

Allah bu dünyayı bir imtihan meydanı olarak yaratmış, insanları da bu salonda imtihan ediyor. Âdil bir imtihanın gerçekleşmesi için de insanlara -istedikleri şekilde kullanabilecekleri- özgür bir irade ve serbestçe kullanacakları bir güç-kuvvet vermiştir. Bu imtihanı kaybedenlerle kazananların olması için her iki taraf da eşit bir şekilde imtihana tabi tutulmuşlardır.

Bu sebeple, Allah iyilik yapanların elini bağlamadığı gibi, kötülük yapanların da elini-kolunu bağlamıyor. Aksi takdirde Allah içki içenlerin akıllarını başlarından alıp bir daha geri vermemek suretiyle onları hayvan derekesine düşürebildiği gibi, domuz etini yiyenleri de domuza çevirebilirdi. Allah’a karşı isyan bayrağını açan zalim katillerin belini kırardı, o hezeyancı dillerini koparırdı.

Demek ki, zalimlere karışmaması imtihanın sağlığı açısından zorunlu olduğu içindir.

Evet;

Cennet adam istediği gibi cehennem de adam ister.

Cennet ucuz olmadığı gibi, cehennem de lüzumsuz değildir.

Gerçek insanlık vicdanı: Mazlumlar için “Yaşasın cennet!” dediği gibi, zalimler için de “Yaşasın cehennem.” demektedir.

Zaten bu dünya imtihan meydanında zalimler ile mazlumların bulunması, zalimlerin izzet içinde, mazlumların ise zillet içinde ölüp gitmesi, mahşerde Allah’ın sonsuz adaletini gösterecek bir mahkeme-i kübranın varlığının açık bir delilidir.

29 İman amelsiz yahut amel imansız bir işe yaramaz, anlamındaki hadis sahih midir?

“İman ile amel yekdiğeriyle mütekarin ve mütelazimdir. Binaenaleyh iman, amelsiz; yahut amel, imansız bir işe yaramaz.” (Deylemi, 1/2/361)

manasına gelen hadisi, Deylemi rivayet etmiştir.

Nasıruddin Elbanî, senette yer alan bir ravinin yalancı olduğunu ve bu hadisin onun tarafından uydurulduğunu belirtmiştir. (Sisiletu’l-ahadisi’d-daife, h.no: 2246)

Munavî, bu hadisi kısaca şöyle açıklamıştır:

“Çünkü, kalbin tasdikinden ibaret olan iman olmadıktan sonra, yapılan amelin bir fayda sağlaması söz konusu olamaz.  Buna mukabil, bir kimse, yalnız kalb ile tasdik edip de amel işlemezse, bu da yeterli değildir. Yani mükemmellikte yeterli değildir.” (Münavî, Feyzü’l-Kadir, h.no: 3104)

- “Cenab-ı Allâh amelsiz imanı ve imansız ameli kabul buyurmaz.” manasına gelen hadisi Taberani rivayet etmiştir. (el-Mucamu’l-Kebir, h. no: 13918)

Hafız Heysemi, Taberani’nin rivayet ettiği bu hadiste yer alan bir ravinin bazı alimler tarafından zayıf görüldüğünü belirtmek suretiyle, hadisin zayıflığına işaret etmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid,1/35, h. no: 95)

Münavi bu hadisi de aynı şekilde açıklamıştır:

“Çünkü, kalbin tasdikinden ibaret olan iman olmadıktan sonra, yapılan amelin bir fayda sağlaması söz konusu olamaz.  Buna mukabil, bir kimse, yalnız kalb ile tasdik edip de amel işlemezse, bu da yeterli değildir. Yani mükemmellikte yeterli değildir.” (Münavî, Feydu’l-Kadir, h.no: 9980)

Bu hadislerin bu zayıf durumlarından olsa gerektir ki, kaynaklarda alimlerin bunlara dayanarak bir değerlendirme yaptıklarına rastlayamadık.

- Prensip olarak Ehl-i sünnet alimleri ayet ve sahih hadisleri esas alarak iman-amel ilişkisini değerlendirmişledir. Aslında Eşari ve Maturidilerin bazı farklı ifadeleri, o günkü Mürcie ve Mutezile gibi yanlış fırkalara karşı cevap vermeye yöneliktir.

Mesela: Mutezile büyük günah işleyenleri İman-küfür ortasında bir yere yerleştirirken, ehl-i sünnet alimleri imanın amelde dahil olmadığını söylemişlerdir.

Bu noktada özellikle Maturidiler, Mutezile’nin yanlışını vurgulamak için “iman sadece kalbin tasdikinden ibarettir” ifadesini tercih etmişlerdir.

Fakat diğer taraftan Mürcie’nin amelsiz imanı yeterli görmeleri karşısında ehl-i sünnet alimleri, amelin imandan bir cüz-ü mütemmim olduğunu söylemişlerdir.

Bu noktada da özellikle Eşariler, mürcielerin yanlışını vurgulamak için “Amel imandan bir cüzdür.” demişlerdir.

Aslında Ehl-i sünnetin bu her iki mezhebinin de görüşü şu merkezdedir:

“Büyük günah işleyen dinden çıkmaz. Çünkü, amel imandan değildir. Amelsiz bir iman, sahibi üzerinde fazla etkin olmadığı için kurtuluşun garantisi sayılamaz; zamanla sönebilir..”

Bilindiği üzere, ehl-i sünnetin görüşünü destekleyen pek çok ayet ve hadis vardır. İmanın amelden olmadığını gösteren ayetler yanında, imanın (bir amel icraatı olan) İslamla aynı olduğunu gösteren ayetler de vardır. Hatta bizzat İmam Maturidi, İman ile islamı aynı manada kabul etmiştir. (bk. Kitabu’t-Tevhid) Buna rağmen, “Amel imandan bir cüz değildir.” görüşünü savunmuştur.

Elbette bu görüş doğrudur. Ancak, pek çok ayet ve hadiste, iman ile amel arasındaki yakın ilişkiye de işaret edilmiştir. Onun için Eşariler ameli imanın “mutemmim bir cüzü” olarak kabul etmişlerdir. (Geniş bilgi için bk. Adudidin el-Îcî, el-Mevakıf)

30 Dinden çıkanın hayat hakkı yok mudur?

- Önce ayet ile Risaledeki ifadeler arasında bir çelişki görülmüyor. Çünkü aytte “affedilmez” ifadesi, onun artık idam edilmeyeceğine değil, aksine idam edileceğine işaret ettiğini düşünmek daha makuldur.

- Ayette “tekrar… tekrar” ifadeleri mürtedin iman etmesine imkân tanıdığı doğrudur. Risale’deki ifadede ise konu mücmel/özet halde ifade edilmiştir. Yoksa, mürtedin tövbe edip yeninden iman etmesine imkân vermeyecek şekilde “hakk-ı hayatı yok” denmiyor. Fakat bu konunun şartları fıkıh kaynaklarında açıklandığı için, Üstad Bediüzaman ona binaen burada genel kuralını zikretmiş, bu idamın nasıl gerçekleşeceğini açıklamamıştır.

Zaten, Üstadın bu konuyu seslendirmesi, bizzat bu hükmü ortaya koymak için değil, başka bir konuyu/İslam’dan çıkan kimselerin normal kâfirlerden daha kötü olmalarının hikmetini açıklamaya yöneliktir. İlgili ifadelerine dikkatle baktığımızda bunu daha iyi anlarız:

“Hem İslâmiyet, sair dinlere kıyas edilmez. Bir Müslüman İslâmiyetten çıksa ve dinini terketse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez; belki Cenab-ı Hakk'ı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şey'i tanımaz; belki kendinde kemalâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için İslâmiyet nazarında, harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa musalaha etse, dâhilde olsa cizye verse; İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünki vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer.”(bk. Mektubat, 438 ).

- Mürtedin “hakk-ı hayatı” konusunun fıkıh kaynaklarındaki açıklamalar şöyledir:

Mürtedin “hakk-ı hayatı”nın olmadığı/öldrülmesinin gerektiği konusunda İslam alimlerinin ittifakı vardır. Bu hükmün dayanağı birçok sahih hadis kaynağıdır. Bunlardan ikisi şöyledir:

“Kim dinini değiştirirse onu öldürün.” (Müslim hariç bütün kütübü sitte kaynaklarında geçiyor. bk. Neylu’l-Evtar, 7/190)

Dikkat edilirse bu hadiste de şartlara yer verilmemiş, işin özetine işaret edilmiştir ki, Risaledeki ifade de buna benzer.

“Bir Müslümanın kanı(nın dökülmesi) şu üç durum dışında haramdır: Evli olup zina eden, haksız yere bir cana kıyan ve dinini terkedip cemaatten / İslam cemaatinden ayrılan kimse.”(Buhari, Diyat 6; Müslim, Kasame, 25)

- Üç mezhebe göre kadın da mürted olsa öldürülür. Hanefilere göre ise, kadın öldürülmez, hapse atılır ve tekrar Müslüman olması için kendisine baskı yapılır.

- Mürted olan kimse hemen öldürülür mü, yoksa tövbe etmesi için ona bir fırsat verilir mi? Bunun cevabı şudur:

- Hanefi alimlerine göre, mürtedin tövbe etmesi için ona üç gün bir süre tanımak vacip değil, müstehaptır. Eğer tövbe edeceğine dair bir arzu belirtmezse ve yetkililer de onun tövbe edeceğine dair bir ümitleri yoksa derhal öldürülür.

- Maliki, Şafii ve Hanbeli mezhebine göre, mürtedin tövbe etmesi için üç gün mühlet verilmesi vaciptir. Üç günün her birinde kendisine tevbe telkin edilir. Kabul ederse ölümden kurtulur. Şayet bu üç gün içinde tevbe etmezse öldürülür. (bk. V. Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslamî, 6/187-188)

İlave bilgi için tıklayınız:

MÜRTED / İRTİDAD.
Bir kişi defalarca dinden çıkarsa o kişinin tövbesi kabul olur mu?

Mürted (irtidad eden / dinden çıkan) tövbe etse de öldürülür mü?
Dinimizde mürted olana neden hayat hakkı tanınmaz?
"Dinini değiştireni öldürün." hadisine göre, mürted olan öldürülür mü?

31 Allah tek ve yalnız olduğundan sıkılıyor mu?

 - Allah’ın her şeyi önceden bilmesi, o şeylerin yönünü zorunlu istikamet olarak tayin etmek anlamına gelmez. Defalarca vurguladığımız gibi, ilim bir sıfattır, bu sıfatın özelliğinde bir yaptırım gücü, bir zorlama yoktur.

İlim kudret sıfatından farklıdır. Kudretin zorunluluğu vardır. Yapmak istediği her şeyi hiçbir engel tanımadan yapar. İlim ise maluma tabidir. Yani; bir şey ileride nasıl olacaksa onu öyle bilir. Bir olay alacağı için bilinir; bilindiği için meydana gelmez.

- Allah bütün insanları imtihana tabi tuttuğu gibi şeytanı da imtihana tabi tuttu. (Meleklere de Adem’e secde etmeleri emredildiyse de onların yapısında kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye olmadığı için bilinen şekliyle imtihana tabi değiller).

Bu imtihanın adalet ölçüsüne uygun cereyan etmesi için, insanlar gibi şeytanlara da özgür irade vermiştir. Bu özgürlük kaderle belirlendiği için, hiç kimse -istese de- bu özgürlük alanı dışına çıkamaz.

İnsanlardan bazıları özgür iradeleriyle küfür tercih ettikleri gibi, şeytanlar da özgür iradeleriyle küfrü, şeytanlığı tercih etmişlerdir. Allah’ın insanları ve şeytanların ne yapacaklarını, hangi yolu takip edeceklerini, özgür iradeleriyle hangi tercihte bulunacaklarını bilmesi, bu konuda bir zorlama değildir.

Allah’ın her şeyi önceden bilmesi Allah olmanın olmazsa olmaz şartıdır. Eğer bazı şeyleri önceden bilmezse o zaman -haşa- cahil olur. Bu safsatayı bütün kâinat elli beş lisanla bunu reddetmekte ve Allah’ın ezeli, ebedi ve sonsuz ilmine şahitlik etmektedir.

- Allah’ın -haşa- sıkılması diye bir şey olamaz. Bunun en açık delili, bütün varlıkların çok sonradan var edilmeleridir. Bugünkü son ilmi keşiflere göre, kâinat yaklaşık on dört milyar yıl önce yaratılmıştır. Eğer -haşa- can sıkıntısından dolayı olsaydı, evreni ve içindekileri milyar defa katrilyon sene önce yaratacaktı.

“Biz göğü, yeri ve aralarında olan varlıkları, bir oyun / eğlence olsun diye yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Şayet yapacak olsaydık öyle yapardık. Hayır (biz bir eğlence olsun, canımızın  sıkıntısı geçsin diye değil), biz hakkı bâtılın tepesine indiririz de o, bâtılın beynini parçalar. Bir de görürsünüz ki, bâtıl yok olup gitmiştir. Allah’a yakıştırdığınız vasıflardan dolayı size yazıklar olsun!” (Enbiya, 21/16-18)

mealindeki ayetlerde, Allah hakkında tasavvur edilen “can sıkıntısı” vehminin safsataca hezeyan olduğunu göstermektedir.

- Allah’ın rahmetinin sonsuz olması, onun gazabının, azabının hiç olmayacağı anlamına gelmez.

Bilakis, itaat edenlere rahmet ve şefkat etmek ne kadar güzel ise, isyan eden şakilere karşı gazap ve azabını göstermek de yerine göre o kadar güzeldir. Çünkü, bir sultanın itaat edenlere olan merhameti onun şefkat ve himayesini gösterdiği gibi, isyan eden nankörlere cezası da onun saltanatının haşmet ve izzetini gösterir.

Her zaman olduğu gibi bugün de cinlerden ve insanlardan olan şeytanların yaptığı öyle zulümler var ki, her vicdan sahibine “Zalimler için yaşasın cehennem!” dedirtmektedir.

Allah’ın, bu zulümleri görmezden gelmesini, onları göz ardı etmesini beklemek, onun -haşa yüz bin defa haşa- adaletten ayrılıp zalimlere destek çıkabileceğini düşünmek gibi bir hezeyan-ı küfridir.

Atomdan Herkül burcuna kadar bütün varlıkların içinde bulundukları ahenk ve dengenin şahadetiyle adaleti tahakkuk eden Allah’ın böyle bir zulme sıcak bakabileceğine ihtimal vermek, akıl tutulmasının bir göstergesidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah, kainatı yaratmadan önce ne yapıyordu?
Şeytan tövbe edebilir mi?
Şeytan, cehenneme gireceğini bildiği halde, neden tövbe etmiyor?

32 Peygamber ile peygamberlik iddasında bulunan yalancı ayrımı yaparken nelere dikkat edilmelidir?

- Öncelikle şunu ifade edelim ki, "yalancı peygamber" ifadesi yerine, "peygamberlik iddiasında bulunan yalancı" denilmesi daha uygun olur.

- İnsanlar imtihana tabidir. İmtihanın temel esprisi, imtihan olanların hem kazanma hem kaybetme şanslarının olduğu bir ortamında gerçekleşmiş olmasıdır. Bu sebepledir ki, doğruluğun en açık çeki hükmünde olan mucizelere bile alternatifler söz konusu olmuştur.

Hz. Musa, asasıyla çok büyük bir mucize göstermiş olduğu ve bizzat karşısında duran sihirbazlar bile ona iman ettiği halde, yine bunun “bir sihir” olarak değerlendirenler olmuş ve iman etmemeye devam etmişler. Hz. Muhammed (asm) bir parmağının işaretiyle Ay’ı ikiye böldüğü halde, kâfirlerin birçoğu bunu sihir olarak değerlendirmiştir. (Kamer, 54/1-4)

Hatta Kur’an’ın eşsiz beyan, belagat mucizeliği karşısında da peygamberliğini tasdik edeceklerine, “şair, kâhin, sahir” formülünü üretmeye çalışmışlardır.

- Bundan anlıyoruz ki, peygamberler ile peygamberlik iddiasında bulunan yalancıların arasını ayırmak da herkesin kârı değildir. Çünkü soruda işaret edildiği gibi, her iki tarafın da tâbileri olabilir, fedakârları olabilir.

Ancak basiret ehlinin yanında bu iki grup arasında farklar pek çoktur. Kısaca ve özellikle Hz. Muhammed (asm)’i örnek alarak şu kriterleri sayabiliriz:

a) Peygamberler, harikulade mucizeler göstermişler. Sahteleri ise böyle bir mucize gösterememişlerdir.

b) Hz. Muhammed (asm) Kur’an gibi kırk yönden mucize olan bir kitabı ortaya koymuştur. Ve bütün insanlara meydan okumuş ve hiç kimse bunun tersini ortaya koyamamıştır.  Sahtekârların elinde bu kapsamda bir kitapları yoktur.

c) Hz. Muhammed (asm) sahih hadis ve siyer kaynaklarında da bildirildiği üzere, yüzlerce mucize göstermiştir. Verdiği onlarca gaybi haberler aynen çıkmıştır.

d) Hz. Muhammed (asm) diğer müminlerle birlikte kıldığı günlük namazlar dışında, geceleri de teheccüd namazını kendine mahsus bir farz olarak kılıyordu. Sahtekârların böyle bir görevleri de yoktur. Ve çoğu ibadetsiz bir dini önermiştir.

e) On beş asırdır Hz. Muhammed (asm)’e milyarlarca insan tabi olmuştur. Ve peygamberliğin manevi saltanatı on beş asır boyunca devam etmiş ve öyle görünüyor ki, kıyamete kadar devam da edecektir. Müseylime-i Kezzap gibi bazı sahtekârların mumu ancak yatsıya kadar sürmüştür.

f) Hz. Muhammed (asm) herkesten daha fazla Kur’an’ın emir ve yasaklarına bağlanmıştır ki, bu bağlılığı onun hak peygamber olduğunun açık göstergesidir.

g) Hz. Muhammed (asm) ölümcül hastalığında bile, başkalarının yardımıyla mescide gitmiş ve yatsı namazını kıldırmıştır. Ve son nefesinde ölüm telaşını göstermeyerek, çok önem verdiği İslam dininin en büyük emri olan namaza dikkat etmeleri için ümmetine son vasiyetini tebliğ etmiştir. Bir de kölelere ve kadınlara haksızlık edilmemesi hususunda son emirlerini ortaya koymuştur.

h) Müseylime insan olarak cesur bir adamdır ve Rebia kabilesinin reisi durumundadır. İnsanlar çoğu kez hakkın yanında değil, akrabasının yanında durmayı tercih ederler. Müseylime gibilerin tâbilerinin çoğu bu konumda olanlardır. Ayrıca dünya menfaati, şöhret, makam-mevki de önemli bir faktördür.

Nitekim, Müseylime’nin yakınlarından Talha adında biri Müseylime'yi görmeye geldiği zaman:

“Müseylime nerede?” diye sordu.

“Yahu, ne yapıyorsun? Resulullah nerede diye sorsana!” dediler. Onu alıp yanına götürdüler. Biraz sohbetten sonra Müseylime'nin değersiz ve yalancı bir kimse olduğunu anladı ve ona şöyle dedi:

“Ben şehadet ederim ki, sen yalancının birisin, Muhammed doğrudur. Fakat Rebia'nın(kendi kabileleri) yalancısı, bize Mudar'ın (Kureyş’in) doğrusundan daha sevgilidir.''

İşte Müseylime'nin yalancı olduğunu yüzüne vura vura kavmiyet gayreti, asabiyet zihniyeti ile ona uyuyorlardı. Müseylime işin kolayını da bulmuştu; şarabı, zinayı helâl kılıyor, namazı da bağışlıyordu!

ı) Müseylime-i Kezzab'ın, Hz. Peygamber (asm)'e göndermiş olduğu bir mektubu, onun yalancılığını ortaya koyduğu gibi, Hz. Muhammed (asm)’in hak peygamber olduğunu da göstermektedir. Müseylime mektubunda şunları yazmıştı:

“Allah’ın peygamberi Müseylime’den Allah’ın peygamberi Muhammede. Allah’ın selamı üzerine olsun. Bundan böyle peygamberliğe ortağız, artık yeryüzünü ikiye böleriz, yarısı senindir, yarısı da benimdir”

Hz. Peygamber (asm)'in cevabı:

“Allah’ın resulü Muhammed’den Müseylime-i Kezzaba. Allah’ın selamı takva sahibi kimselerin üzerine olsun. Şunu bil ki yeryüzü Allah’ındır. O bunu kullarından dilediğine ihsan eder. Güzel akıbet Allah’a karşı saygılı olanlarındır.”

Bu ifadelere dikkat eden doğruyu yalandan ayırabilir diye düşüyoruz.

i) Müslime-i Kezap, Esvedü’l-Ansı, Tuleyha b. Huveylid ve Secah binti Haris adında kâhine bir kadın peygamberlik davasına kalkıştılar. Bunların hepsi, Hz. Peygamber (asm)'in hastalandığı günlerde ortaya çıktılar. Secah ile Müseylime karşılıklı -muhtevası müstehcenlik dolu- vahiy aldıklarını söyleyip evlendiler.

Üç gün sonra kabilesine dönen Secah, “Acelen neydi, hemen evlendin.” diyenlere, size Muhammed’in farz kıldığı yatsı ve sabah namazlarını (kocası Müseylime ile birlikte düğün mehri olarak) kaldırdığı müjdesini vermişti. İşte sahtekârlığın nişaneleri... Hepsi de yok olup gittiler.

Kaynaklarda, Secah’ın daha sonra Hz. Muaviye döneminde Müslüman olduğu bilgisi de vardır.

33 İmam Şafi’ye göre, amel imandan bir parça mıdır?

- Verdiğiniz bilgilerin sahibi, tekfir mekanizmasını pervasızca ve sorumsuzca kullanan ve seleficilik oynayanlardandır.

- İmam Şafii’nin “Sahabe, tabiin ve daha sonra gelen alimlerin icamıyla sabittir ki, iman söz, fiil / amel ve niyettir.” manasına gelen sözünü, İbn Teymiye ve Ebu’l-Kasım el-Lalekâî nekletmiştir. (bk. İbn Teymiye, Mecmuu’l-Fetava, e1-Medinetu’n-Nebeviye, 416/1995, 7/209; Lalekaî, Şerhu Usulu itikadi Ehli’s-Sünneti ve’l-Cemaati, Darı TÎbe, 1423/2003, 5/956)

- Verilen diğer kaynaklar özellikle İbn Teymiye’den kopyalanmıştır.

- İmam Şafii’nin ilgili eserinde böyle bir ifadeye rastlayamadık.

- İddiada yer alan “Derim ki: işte İmam Şafii çok güzel bir şekilde; bir kişinin amelinin hepsi giderse, o kişinin mümin olmadığını açıklamıştır. Bu meselede de icma olduğunu net bir şekilde beyan etmiştir.” yorumu yanlıştır, İmam Şafii’nin ilgili yerde böyle bir ifadesi yoktur.

- İmam Şafii ve daha pek çok İslam aliminin / Eşari ekolünün kabul ettiği “İman söz ile ikrar, kalp ile tasdik ve organlarla amel etmekten ibarettir.” şeklindeki prensipte yer alan ifadelerden genel olarak Ehl-i sünnet alimleri şunu anlamışlardır:

“Amel imanın mükemmel olmasını sağlayan bir parçasıdır / mütemmim bir cüzüdür.”

Aksi takdirde eğer amel imanın hakiki bir parçası ise, ortada tek bir Müslüman kalmaz. Çünkü gıybet etmemek, yalan söylememek de ameli unsurlardan sayılır. Buna göre, bu iddiada bulunan kişi dahi kendini küfürden kurtaramaz. Böyle yanlış bir itikada sahip olmaktan Allah’a sığınırız.

- Prensip olarak Ehl-i sünnet alimleri ayet ve sahih hadisleri esas alarak iman-amel ilişkisini değerlendirmişledir. Aslında Eş’ari ve Maturidilerin bazı farklı ifadeleri, o günkü Mürcie ve Mutezile gibi yanlış fırkalara karşı cevap yetiştirmeye yöneliktir.

Mesela: Mutezile büyük günah işleyenleri İman-küfür ortasında bir yere yerleştirirken, Ehl-i sünnet alimleri imanın amelde dahil olmadığını söylemişlerdir. Bu noktada özellikle Maturidiler, Mutezile’nin yanlışını vurgulamak için “İman sadece kalbin tasdikinden ibarettir.” ifadesini tercih etmişlerdir.

Fakat diğer taraftan Mürcienin amelsiz imanı yeterli görmeleri karşısında Ehl-i sünnet alimleri, amelin imandan bir cüz-ü mütemmim olduğunu söylemişlerdir. Bu noktada da özellikle Eşariler, murcielerin yanlışını vurgulamak için “Amel imandan bir cüzdür.” demişlerdir. Aslında Ehl-i sünnetin bu her iki mezhebinin de görüşü şu merkezdedir:

“Büyük günah işleyen dinden çıkmaz. Çünkü, amel imandan değildir. Amelsiz bir iman, sahibi üzerinde fazla etkin olmadığı için kurtuluşun garantisi sayılamaz; zamanla sönebilir...”

Ve -bilindiği üzere- Ehl-i sünnetin görüşünü destekleyen pek çok ayet ve hadis vardır. İmanın amelden olmadığını gösteren ayetler yanında, imanın (bir amel icraatı olan) İslamla aynı olduğunu gösteren ayetler de vardır. Hatta bizzat İmam Maturidi, iman ile İslamı aynı manada kabul etmiştir(Kitabu’t-Tevhid).

Buna rağmen, “Amel imandan bir cüz değildir.” görüşünü savunmuştur. Tabiiki bu görüş doğrudur. Ancak, pek çok ayet ve hadiste, iman ile amel arasındaki yakın ilişkiye de işaret edilmiştir. Onun için Eşariler ameli imanın “mutemmim bir cüzü” olarak kabul etmişlerdir. (Geniş bilgi için bk. Aduddin el-Îcî, el-Mevakıf)

- Meallerini vereceğimiz ayetlerden de amelin imanın hakiki bir parçası değil, onun kâmil bir iman olmasını sağlayan tamamlayıcı bir parçası olduğunu anlamak mümkündür:

“ Şu kesindir ki Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez. Ama kulun zerre kadar bir iyiliği bile olsa, onu kat kat artırır ve ayrıca kendi tarafından büyük bir mükâfat verir.” (Nisa, 4/40),

“Şu muhakkak ki Allah Kendisine şirk koşulmasını (imansızlığı) affetmez, ama bunun altındaki/dışındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder. Kim Allah’a ortak icad ederse müthiş bir iftira etmiş, çok büyük bir günah işlemiştir.” (Nisa, 4/48, 1116), “Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur. Zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur.” (Zilzal, 99/7-8),

“Artık kimin tartıları ağır basarsa memnun kalacağı bir hayata girer. Kimin tartıları da hafif gelirse Onun barınağı da Haviye (cehennem) olur.” (Karia, 101/6-9)

- Aslında iman ile amel ikisi de dinin birer parçasıdır; biri asli parçası diğer ise tamamlayıcı parçasıdır.

Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin mahkemede kullandığı şu ifadeleri önemlidir:

“Makam-ı iddia, Risale-i Nur'un içtimaî derslerine ilişmek fikriyle, 'Dinin tahtı ve makamı vicdandır, hükme kanuna bağlanmaz. Eskiden bağlanmasıyla içtimaî keşmekeşler olmuştur.' dedi. Ben de derim ki: 'Din yalnız iman değil, belki amel-i sâlih dahi dinin ikinci cüz'üdür. Acaba katl, zina, sirkat, kumar, şarab gibi hayat-ı içtimaiyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahları işleyenleri onlardan men'etmek için, yalnız hapis korkusu ve hükûmetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfi gelir mi? O halde her hanede, belki herkesin yanında daima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzım gelir ki, serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler. İşte Risale-i Nur amel-i sâlih noktasında, iman canibinden, herkesin başında her vakit bir manevî yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gazab-ı İlahîyi hatırına getirmekle fenalıktan kolayca kurtarır.” (bk. Şualar, s. 285)

- Evet, dinde salih amel çok önemlidir, fakat imanın içinde yer alan bir parçası değildir. Kur’an’da defalarca kullanılan “iman eden ve salih amel işleyenler” manasındaki ifadesi, salih amelin -çok önemli olmakla beraber- imandan farklı bir unsur olduğunun göstergesidir.

34 Allah'ın, insanlar kendisine ibadet etsinler diye yaratması gibi bir egosu mu var?

Bu ayetin anlamı, tanımlayıcı bir sınırlandırma içindir.

Allah insanları ve cinleri, bir şey yaratsınlar ya da birbirlerine veya diğer canlılara tanrılık yapsınlar diye yaratmamıştır.

Bu nedenle de insanlar kendilerine verilen irade, ilim ve kudret gibi nitelikleri ile kendi doğalarını aşamazlar.

Ancak inançsız insanlar yaratılış doğalarını aşmaya çalışmaktadırlar. Bu ise onları inançsızlık yolu ile kendi doğasını ilahlaştıran, ama doğum ve ölüm arasında sıkışmış zavallılığın paradoksal konumunu da acı çekmek olarak yaşayan bir konuma itmektedir.

İşte ibadet ile kastedilen yaratılışın bilincinde olan insanın, yaratanının bilgisine ve yaratıcı karşısındaki konumuna dikkatleri çekmektedir.

Şüphesiz Allah'ın kendi ezeli bağımsızlığı ve mutlaklığı için sınırlı ve sonlu olan yaratılmışların doğrulamalarına gereksinimi yoktur.

Ancak sınırlı bir doğaya sahip olan insanların, bu sınırlı doğayı yanlış yorumlamamaları için böylesi bir uyarıya ihtiyaçları vardır.

Ne yazık ki insanlar kendilerinde bulunan benlik duygusunu yanlış yorumlayarak bireysel tanrılıklarını ilan etmekte ve bununla birlikte de hiçbir sorunlarına kalıcı bir çözüm de bulamamaktadırlar.

İnançsızların bu benlik iddialarına dayalı olarak inançsızlıklarına göre kendi varoluş biçimlerini ve özlerini değiştirmeye güçleri yetmesi gerekirken veya evrensel düzeni diledikleri gibi değiştirmeye muktedir olmaları gerekirken, hiçbir şeye güçleri yetmez. Gıdaya, muhtaç oldukları gibi, kendilerinden bağımsız gerçekleştirilen her türlü değişimden de olumsuz etkilenirler.

Dolayısıyla kendini tanrılaştırmanın psikolojik bedellerini de yaşarlar.

Bu sıkıntılardan kurtulmanın yegane çaresi ise, kendinde bulunan irade, akıl, benlik gibi niteliklerin tanrılık anlamına gelmediğini, aksine yaratan Allah'ı bilmek ve onu yaratıcı olarak tanımak olduğunu bilmeleri gerekir.

İbadetin eylemle açığa çıkarılması ise, insanın kendinde bulunan niteliklerin diğer yaratıklardan ayrı istisnai durumunun onları sömürmek, onlara dilediğini yapmak anlamında verilmediğini yine eylemsel olarak ortaya koymak ve sürekli değişim içinde bulunan hayatın akışı içinde bunu yinelemekten ibarettir.

35 Samimi olmayı nasıl başarabilirim ve bütün gizli niyetlerimi, düşüncelerimi nasıl terk edebilirim?

Niyette samimi olmak için, Allah’a ve ahirete imanda samimi olmak gerekir. İmanımızda samimi olmadığımız sürece, niyetlerimizde de samimiyetsizliğimizi göstermeye devam edeceğiz. 

İmanımız yok demiyoruz... Fakat, yetmişten fazla imanın mertebeleri vardır; bu mertebeleri kazandığımız nisbetinde samimiyetimiz artacaktır.

Mesela; her an Allah’ın kendisini kontrol etmekte olduğunu düşünen bir kimse ile böyle bir şeyi ayda-yılda bir veya birkaç defa düşünen bir kimsenin niyetindeki samimiyet, bir olamaz. Kalbinden geçenleri gören, işiten bir Allah’a iman eden kimsenin samimiyeti ile gaflete dalarak böyle bir algıya sahip olmayan veya böyle bir algı mekanizmasını işletmeyen bir kimsenin samimiyeti bir olamaz. 

Gafleti dağıtmak, aklını başına almak ve samimi olmak için imanı kuvvetlendirmek gerekir. Bunun başka bir formülü yoktur. 

İmanın kuvvetlenmesi ve insanı gafletten uzak durdurması ve sahibini her an iman şuuruyla beslenmesi ve iç disiplin sağlayacak bir dinamizme kavuşması için iki şeye ihtiyaç var dır:

Birincisi: Tahkiki iman.
İkincisi: Bu imanı güçlendiren salih amel/takva.

Özellikle bu asırda geleneksel bir iman nefsi dizginleyemiyor. Keza, gafletle yapılan bir ibadet de imana kuvvet veremiyor. En çok bizi Allah’ın huzuruna çıkaran beş vakit namazlarımız yoksa veya gafletle oluyorsa, böyle bir ibadetin bize bahşedeceği fazla bir samimiyet olamaz. Çünkü, samimiyetten uzak bir ibadetin samimiyet telkin etmesi ilahi hikmete aykırıdır. 

Bu sebeple, her şeyden evvel Allah’a, ahiret gününe tahkiki bir tarzda iman etmemiz ve bu iman şuurundan beslenmemiz ve bu imanı güçlendirmek için de bize terettüp eden kulluk görevlerimizi ciddi bir sorumluluk içinde yerine getirmemiz gerekir. Bunlara ilave bir kuvvet olarak da ölümü sık sık hatırlamakla iman ve amelimiz takviye etmeliyiz. Bunu başardığımız gün, niyetlerimizde, iç âlemimizde samimiyet rüzgarlarının etiğine şahit olacağız.. İnşallah...

36 Kur'an ve iman hizmetinde bulunanlara ne gibi müjdeler vardır?

Kâinat tamamen fedâkarlık, yardımlaşma, fazilet ve vakıf ruhuyla sevk ve idare edilmektedir; menfaat kesinlikle söz konusu değildir. Zira güneş kendisi için ısıtmıyor, yağmur kendisi için yağmıyor, hayvanat ve nebatat kendileri için çalışmıyor, gözler kendileri için görmüyor ve ayaklar kendileri için yürümüyor. Demek ki kâinatta her şey başkasına büyük fedâkarlıkla hizmet ediyor. Bir nevi karşılıksız vazife ifa ederek kendilerini başkalarına vakıf ve feda etmişlerdir.

İslamiyet fıtri bir din olması hasebiyle, aynı vakıf ruhu İslamiyet'te de kendisini gösteriyor. Mesela peygamberler hizmetleri için ücret ve karşılık beklemezler. Yani vakıftırlar. Dinler, kitaplar bir çeşit hizmet ve fazilet esasına dayalı fikri olan vakıf sistemleridir. Ayrıca ibadetler, yardımlar, zekâtlar, ianeler hep vakıf ruhuna ve fedâkarlık esasına hizmet eden muamelelerdir.

Bu müessese fıtrattan ve yaratılıştan gelip, peygamberlerle insanlığa en güzel şekillerini ve sistemlerini takdim etmiş ve göstermiştir. İnananlarda ise; bu sistem fiziki olarak her tarafta neşvünema bulmuştur. Vakıf hanlar, camiler, medreseler, kitaplar, araziler, şehirler, davalar ve hayatlar. Osmanlıda ise; bu müessese teferruatına kadar yerleşmiş, kuşları ve hayvanları koruyacak kadar müesseseleşmiştir.

İman ve Kur'an hizmetinde bulunanlara verilen müjdelerden bir kısmını şöyle sırlayabiliriz:

1) “Allah yoluna çağıran, makbul ve güzel işler işleyen ve 'Ben Müslümanlardanım.' diyen kimseden daha güzel söz söyleyen kim olabilir?”(Fussilet, 41/33)

2) Hadis-i şerifte ifade edildiği üzere:

"Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir." (bk. Lem'alar, s. 49)

3) İslam’ın mukadderatı için toplanan, her asrın müceddidinin içinde bulunduğu bir mecelis-i münevver, asr-ı hazırın mebusu (bu asrın tecdidine tayin edilmiş bir müceddid) sıfatıyla orada bulunan Bediüzzaman Hazretlerine  alem-i misalde şu müjdeyi verdiler:

“Evet ümidvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, İslâmın sadâsı olacaktır!..” (Sünuhat-Tuluat-İşarat, s. 50).

4) “Ramazan-ı şerifte onuncu günün ikinci saatinde birden "Her zaman, ümmetimden bir cemaat, Kur’an’ın hak yolunda sabit-kadem olup, kıyamete kadar muarızlarına karşı galibane manevi cihad edeceğini" bildiren bu hadîs-i şerif hatırıma geldi. Belki Risale-i Nur şakirdlerinin taifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binaen ihtar edildi  ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi bin beş yüz altı (1506) edip, bu tarihe kadar zahir ve aşikârane, belki galibane; sonra tâ kırk ikiye kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îma eder.” (Kastamonu Lahikası, s. 27-28)

5) “Allah’ı ve Resulünü karşısına alanlar, onlara düşmanlık edenler en alçak/en zalil olanların derekesindedirler. Çünkü Allah:

 “Ben ve Resullerim elbette galip geliriz, diye hükmetmiştir. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak galiptir.”(Mücadele, 22/20-21)

mealindeki ayette, dinsizlerin, din düşmanlarının bir gün mutlaka mağlup olacaklarına, İslam dinine; Kur’an’a ve imana hizmet ederek, bu hizmeti hayatlarının yegâne gayesi bilerek Allah’a ve resulünün emirlerine tabi olanların mutlaka galip olacaklarına vurgu yapılmıştır.

-  “Ben ve Resullerim elbette galip geliriz.” cümlesinin riyazi makamı, şeddesiz 1959-1960 yapar. Bediüzzaman’ın o tarihte “Ben küfrün belini kırdım.” derken, âdeta bu ayetin maddi bir tefsirini yapıyordu. Şedde sayılsa, bu sayı 2009 yapar. Bu işari beşaretten anlaşılıyor ki, 1959’dan beri, bazen “sırren tenevveret” sırrına göre, bazen aşikârane iman ve Kur’an’a hizmetini yoğunlaştıran İslam âlemi, 2009’dan itibaren galibiyetin sath-ı mailine girmiştir. Bugünkü cahil inkârcıların, bedbaht muarızların çırpınışları, yenilgilerini hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. ÇÜNKÜ:

“Takdir-i Hudâ, kuvvet-i bâzu ile dönmez,
Bir şem'a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.”
(Mektubat, s. 72)

6) Bediüzzaman Hazretlerinin Tüflis’te Rus polisiyle tartışırken, verdiği müjdeler, Allah’ın inayetiyle tahakkuk etme aşamasındadır. İslam alemi bugün bu doğumun sancıları çekiyor. Bir asır önce Rus polisiyle yaptığı bu konuşmasında Bedîüzzaman şu müjdeyi veriyordu:

“Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”

(Demek ki, İslam aleminin uzun süreden beri içinde bulunduğu kış mevsimi, artık yerini güzel bir bahara bırakacaktır. Kim bilir, belki de “Arap baharı”, bu hakikati ilan etmeye yönelik “intak-ı bil-hak” nevinden bu bediâne müjdeyi hatırlatmaktadır).

Rus polisinin: “İslâm (âlemi) parça parça olmuş.” şeklindeki ümit kırcı sözlerine karşı, Bedîüzzaman, şu sosyolojik tespiti yapıyor ve şu müjdeyi veriyordu:

“Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâm'ın müstaid bir veledidir; İngiliz mekteb-i idadîsinde çalışıyor. Mısır, İslâm'ın zeki bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâm'ın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar. İlâ âhir..."

"Yahu, şu asilzade evlâd, şehadetnamelerini aldıktan sonra, herbiri bir kıt'a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyet'in bayrağını âfâk-ı kemalâtta temevvüc ettirmekle, kader-i ezelînin nazarında feleğin inadına, nev'-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını ilân edecektir.” (Sünuhat-Tuluat-İşarat, s. 73; Tarihçe-i Hayat, s. 79)

37 “İnsanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde ve yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında” ifadesinde nasıl deliller vardır?

a) Bakara suresinin 164. ayetinin tam meali şöyledir:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın gökten indirip kendisiyle ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda, elbette aklını çalıştıran kimseler için, Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır.”

Bu ayette Kur’an’ın prensip olarak Allah’ın varlığı ve birliği için kullandığı “ihtira” (yaratma) ve “inayet” (amaç) delilerine ye verilmiştir. Özeti şudur:

- Yer ile göklerin yaratılması, ortada olan bir gerçektir. Her yaratılan bir varlığın bir yaratanı olur. Bir iğne bile ustasız olmaz. Öyleyse yer ile göklerin de bir yaratanı vardır. Göklerin ve yerin harika birer sanat eseri olarak yaratılmaları, Yaratıcı'nın sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi olduğunu gösterdiği gibi, ortak kabul etmeyecek kadar izzet sahibi olduğunu da gösterir.

- Gece-gündüzün varlığı, bir yandan güneş ile yer arasındaki ince münasebetlere işaret edilmiş, diğer taraftan da bu güneş sisteminin gece -gündüzü netice verecek şekilde dizayn edildiğine dikkat çekilmiştir. Böyle programlı, projeli, gayeli, amaçlı bir sanat eserinin ortaya konulması, onun kör tesadüfün oyuncağı, cansız-şuursuz atomların, elementlerin işi olamayacağının göstergesidir. Bu da sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi olan Allah’ın varlığının delilidir.

- Keza, denizlerde gemilerin yüzebilmelerinde de delil vardır. Çünkü, geminin ilk defa su üzerinde yüzecek şekilde yapılması insan aklının ürünü olamaz. Kur’an’da ilk defa Hz. Nuh’un vahiyle gemiyi yaptığı bildirilmiştir. Bu bir yana;

Denizlerin / suyun kaldırma kuvvetinin olması, koca dağ gibi gemileri taşıyacak şekilde dizayn edilmesi ve bu gemilerin işlemesinde de insanlar için ticaret ve taşıma aracı olarak büyük faydalar sağlaması Allah’ın varlığını gösterir. Çünkü Allah’tan başka hiçbir sebep, hiçbir atom, suyun hiçbir molekülü, ne insanı tanır ki ona hizmet etsin, ne aklı var ki, bu sonucu doğuracak şekilde şekillensin, onu kudreti var ki, bu ince hesaplı-kitaplı işleri evirip çevirsin.

- Yağmurun yağması da insana fayda sağlama amacının bir sonucudur. Yağmurun yağması için, güneşin, atmosferin, denizlerin, rüzgârların, bulutların var olması gerekir. Demek ki, insanlar için bir tek gıda maddesinin yaratılması için âdeta kâinatın yaratılmasını ve bunun da sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını gerektirir.

Demek ki, bu ayette bir tek ekmeğin var edilmesi için güneşin, denizlerin ve diğer mekanizmaların var olmasının gereğine vurgu yapılmıştır. Bu pencereden konuya daha detaylı bakılabilir.

b) “Allah'ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmur" mealindeki ifadede “ölmüş toprak”tan söz edilmesi, insanların da öldükten sonra yeniden diriltileceğine dikkat çekmek içindir. Gözle görülen bir diriltme olayı, gözle görülmeyen bir olay olan insanların diriltileceğine kuvvetli bir delildir.

Ayrıca, yeryüzünün son bahar ve kış mevsimlerinde nasıl öldüğüne, bu ölüm kanunun nasıl harika bir yaratmaya bağlı olduğuna da işaret edilmiştir. Çünkü baharda bitkilerin dirilmesi ne kadar harika ise, sonbahar ve kışta bunların ölmesi de çok harikadır. Bazı ağaçlar kışta da yeşil kaldığı halde diğerleri niçin yaprak dökümüne uğruyor?

- Ölen bu bitkilerin taneleri ve çekirdekleri nasıl olur da gelecek baharda hiç şaşırmayarak bir önceki bahardaki gibi aynı ürünleri verebiliyor?

Özetle, “ölüm” ile “dirilme”nin yan yana gelmesinden büyük bir kuvvet doğar. Mülk suresinde belirtildiği üzere, ölüm de hayat gibi Allah’ın yarattığı bir olaydır. Çünkü ölüm olayı da  ancak Allah’ın ilmine, kudretine, ezeli kader ve kaza programına bağlı olarak tahakkuk eder.

38 Müslüman bir ailede doğan bir çocuk mükellefiyeti başlayacağı anda, "Ben Müslüman değilim." dese, mürtedlik cezası alır mı, yoksa mükellefliğin ilk başladığı zamanda kişinin hali mi baza alınır?

Büluğ çağına girmiş olmak İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Muhammed ile Hanbelilere göre şart değildir. Temyiz çağındaki çocuğun irtidat etmesi geçerlidir. Fakat İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e göre böyle olan çocuk öldürülmez ve dövülmez, ancak İslam'a girmesi için zorlanır.

Çocuk ana babasına tabi olarak Müslüman sayılır, sonra kafir olarak büluğa ererse ve büluğdan sonra kendisinden irtidat ettiği yolunda bir ikrar duyulmamışsa çocuk misali gibidir. Bu kimse İslam'a zorlanır, ancak öldürülmez. Ancak büluğdan sonra İslam'ı ikrar eder, ardından irtidat ederse öldürülür.(bk. ed-Dürrü'l Muhtar, III, 335)

İmam Ebu Yusuf ve İmam Şafii'ye göre ise büluğa erme şarttır. Temyiz çağındaki çocuğun irtidatı sahih olmaz, çünkü mükellef değillerdir. Şafiîler dışındaki cumhura göre, temyiz çağındaki çocuğun İslama girmesi sa­hihtir. Hadis-i şerîfte:

"Her doğan İslâm fıtratı (yaratılışı) üzere doğar."(Buhârî, Cenâiz 92; Ebû Dâvut, Sünne 17; Tirmizî, Kader 5)

buyurul­maktadır. Başka bir hadisinde Resul-i Ekrem (a.s.m) şöyle buyurmuştur:

"Lâilâhe illallah diyen cen­nete girer."(el-Câmiu's Sağîr, II, 177; Mecmau'z-Zevâid, X, 81)

Netice olarak, cumhura göre temyiz çağındaki çocu­ğun İslama girmesi de irtidat etmesi de sahihtir, Şafiîlere göre sahih değildir. Temyiz çağındaki çocuğun İslama girmesinin kabul edileceği hususunda cumhurun görüşü daha tercihe şayandır. Çünkü Hz. Ali (r.a.) küçükken Müslüman olmuştu.

(İslam Fıkhı, Vehbe Zuhayli 7/464)

39 Bazı arap ülkelerinde Müslüman olmayanlara baskı uygulandığı doğru mudur?

Suudi Arabistan’da uygulandığını seslendiren iddianın doğru olup olmadığını tespit etmemiz şu anda mümkün değildir. Her ülkede adalete aykırı ve yanlış uygulamalar olduğu gibi, İslam şeriatı ile hükmeden ülkelerde de şimdi olduğu gibi tarih içinde de yanlış uygulamalar olmuştur. İnsanların uygulamasına değil, İslam’ın / Kur’an ve Sünnetin ön gördüğü hükümlere bakmak gerekir.

İslam’ın ilk devleti olan Medine site devletinde, Yahudilerin de hukukunu koruyan bir -ve ilk- yazılı anayasa(Medine vasikası)nın varlığı, İslam dininin insanlara verdiği değeri ve tanıdığı toleransı göstermektedir.

“Kim bir zimmiye / gayri müslim bir vatandaşa eziyet ederse, kıyamet günü onun hasmı ben olurum. Ben kimin hasmı olursam, onunla hesaplaşırım.”(Kenzu’l-Ummal, h. No: 10909)

 diye buyuran Hz. Peygamber (asm)'in açık beyanları, İslam dininin bu konudaki bakış açısını ortaya koyduğunu düşünüyoruz.

Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi, “Acaba bir şeriat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese, tazibinden (eziyet vermesinden) men'etse; nasıl beniâdemin(insanların) hukukunu ihmal eder?”(Münazarat, s. 30).

“Kur'an’dan başka kaynak kabul etmek şirktir.” ifadesi, Ehl-i sünnet akideisne tamamen aykırıdır. Bu düşüncede olanlar, hadisleri yok hükmünde kabul ediyorlar ki, bu tavır bir dalalettir, sapıklıktır.

“Sakın! Sizden biriniz koltuğuna dayandığı bir halde, kendisine emir veya yasaklarımdan bir hüküm geldiğinde; ‘Biz bunu bilmiyoruz, Allah’ın kitabında ne varsa ona uyarız.’ derken görmüş olmayayım.”(Ebu Davud, es-Sünne, 6)

manasındaki bu hadis-i şerifin haber verdiği ve şiddetle uyardığı sapıklık budur.

Kütübü Sitte’de geçen aşağıdaki şu sahih hadisin ifadeleri de bu gibi düşüncelerin yanlış olduğunun açık delilidir:

“Dikkat edin, bana kitap (Kur’an) yanında bir o kadarı da verildi. Dikkat edin ki, yakında bir adam karnı tok koltuğuna gerilerek şöyle diyecek: 'Siz Kur’an’a bakın; onda bulduğunuz helalı helal, bulduğunuz haramı da haram sayın.'…(Ebu Davud, es-Sünne,6).

40 Müfevvida ne demektir?

Müfevvida, alemin yaratılışı ve idaresinin Hz. Peygamber (asm)'e, Ali (ra)'ye ve İmamlara verildiğini ileri süren aşırı Şiî grubunun adıdır.

Müfevvida kelimesi, sözlükte "bir işin yapılmasını ve o işte tasarrufta bulunulmasını başkasına havale etmek" anlamı­na gelen tefviz kökünden türemiştir.

Mez­hepler tarihi kaynaklarında aşırı Şiî grup­larından, kâinatın yaratılması ve yönetil­mesinin, ayrıca âhiret hayatında insanlara ceza veya mükâfat verme işinin Allah ta­rafından Hz. Peygamber (asm)'e, Ali (ra)'ye ve onun neslinden gelen imamlara havale edildi­ğini ileri sürenlere müfevvida (tefvîziyye) denildiği kaydedilmektedir. (krş. Nevbahti, Fıraku'ş-Şia, s. 71; Kummi, el-Makâlat, s. 92)

Tefvîz dü­şüncesi son dönem Şîa ulemâsında da görülmüştür. XIX. yüzyıl Şiî âlimlerinden Ahmed el-Ahsâî, Kazvin'de bulunduğu sıra­da ilâhî fiillerin imamlara tefviz edildiğini ileri sürmesinden dolayı İmâmiyye tarafın­dan tekfir edilmiştir.

Hz. Muhammed (asm)'i, Ali (ra)'yi ve evlâtlarını Al­lah'ın yarattığını kabul etmekle birlikte Al­lah'a ait işlerin onlara havale edilmesi ve dolayısıyla beşer üstü bir mevkide tasav­vur edilmelerinin genellikle gulüv unsur­larından ilâhî nur veya ilâhî bir cevherin kendilerine hulul ettiği görüşüne yahut te­nasüh anlayışına dayandırıldığı ileri sürülmektedir.

Müfevvida mutedil Şîa mensuplarınca kesin olarak reddedilmiştir. İmam Ca'fer es-Sâdık'tan nakledilen bir rivayette Gâliyye'nin kâfir, müfevvidanın müşrik oldu­ğu belirtilmiş, İmam Ali er-Rızâ da bu düşüncede olanların şirke düştüğünü söylemiştir. (Abdullah Hasan el-Mûsevî, Hadîs, s. 135)

İbn Bâbeveyh ise müfev­vidanın inanç yönünden Yahudiler, Hristiyanlar, Mecûsîler, Kaderiyye, Hâriciyye ve bid'atçılardan daha büyük bir dalâlet için­de olduğunu ve İslâm'la alâkalarının bu­lunmadığını kaydetmiştir. (Risâletü'l-i'tikadât, s. 114-120)

Tefvîz kavramı literatür­de "iradî fiillerin meydana getirilmesinin Allah tarafından tamamen insana havale edildiği" mânasında "cebr"in karşıtı ola­rak da kullanılmıştır. Nitekim, "İslâm dininde cebir de tefvîz de yoktur." şeklinde bir ifade Ca'fer es-Sâdık'a nisbet edilmiş­tir. (Batalyevsî, el-inşaf, s. 87, 89; bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Müfevvida md.)

41 Bazı batıl din sahiplerinin mucize göstermesi nasıl açıklanabilir?

- Burada iki başlık söz konusudur: Hz. Muhammed (asm)’in gösterdiği mucizeler; Semavi olmayan din adamlarının gösterdiği mucizeler:

a) Hz. Muhammed (asm)’in gösterdiği mucizeler -sizin de işaret ettiğiniz gibi- bir kısmı en azından manevi mütevatirdir. Mirac (İsra, 17/1; Necm, 53/1-18), Ay’ın yarılması (Kamer, 54/1-5), Bedir savaşında attığı bir avuç çakılın düşman ordusunun tamamının gözlerine girmesi (Enfal, 8/17), bir kısım gaybi haberler (Rum, 30/1-5;  Tahrim, 66/4) gibi bazı mucizeler bizzat Kur’an’da yer almıştır.

- Diğer bir kısım mucizeler de Kur’an’dan sonra İslam ümmetinin ikinci sahih kaynak olarak kabul ettiği Buhari, Müslim, Kütübü Sitte kitaplarında yer almaktadır.

İlmi kriterler ve rivayet kıstaslarına göre bu kaynaklarda yer alan mucizelerin bazıları en az manevi tevatür derecesindedir. Kaldı ki, Kur’an’da yer alan mucizelerin varlığı, Hz. Muhammed (asm)’in hak peygamber olduğunu ispat etmeye kâfidir.

- Ayrıca Kur’an’ın indiği günden itibaren muarızlarına meydan okuması, bir tek suresine bile bir nazirenin yapılamayacağını ilan etmesi ve bu meydan okumanın kıyamete kadar aynı ayetlerle devam etmesi ve buna karşı dost ve düşmanın ittifakıyla gerçek anlamda böyle bir nazirenin ortaya konulamamış olması, bütün mucizelerin üstünde bir peygamberlik mührüdür.

- Mucizeden maksat, sahibinin hak peygamber olduğunu tasdik etmek anlamına geldiğine göre, sadece Kur’an ve Kur’an’da yer alan mucizeler bile Hz. Muhammed (asm)’in hak peygamber olduğunu ispat eden açık delillerdir.

b) Semavi olarak kabul edilmeyen din adamlarının gösterdikleri iddia edilen mucizeler konusunda şunları söyleyebiliriz.

1) Bu imtihan dünyasında Allah insanların akıllarını muhatap almıştır. İmtihanın adalet ölçüsüne uygun cereyan etmesi için de “La ikrâhe fiddîn” (dinde zorlama yoktur) prensibi getirilmiş ve bu prensip gereği olarak da insan aklına zorunlu istikamet gösterilmemiştir. Mucizeler dahil her konuda “akla kapı açılmış” fakat insanın özgür iradesini rafa kaldıracak şekilde zorunlu bir istikamet gösterilmemiştir.

2) Bu çok önemli temel prensibin gereği olarak, Hz. Musa’ya “büyüleyici bir asa verirken, muarızlarına da büyü sanatını vermiştir. Bu manzara karşısında sihirbazların bizzat kendileri iman ederken, diğer bir kısım insanlar akıllarını tersine kullanmış ve “Musa’nın Asası” da diğer sihir türünden bir büyü olduğunu söylemiş ve inkâra devam etmiştir.

3) İşte “akla kapı açmak, özgür iradesini elinden almamak” prensibi, hak peygamberlerin mucizeleri ile sahtelerinin mucizeleri; hak velilerin kerametleri ile sahtelerinin kerametleri konusunda da -bir adalet ölçüsü olarak- cereyan etmiş ve etmektedir. Dünyadaki din imtihanının eşit bir platformda sürmesi adalet terazisinin devam etmesine bağlıdır.

4) Bütün bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, sahih olan mucizeler ile sahte mucizeler ve sahih olan kerametler ile sahte kerametlerin varlığı âdil imtihanın bir gereğidir. Ta ki iman edenler bir delile dayanarak iman etsin ve inkâr edenler de bir delile dayanarak inkâr etsin ve adalet yerini bulsun.

İşte İslam literatüründe bu sahih olan mucize ve kerametin karşısında yer alan sahte mucize ve kerametlere “istidraç” adı verilmiştir. Bu kelimenin terim manası: “Sahte bir insanın, sahte bir mucize veya kerameti sağlam bir mucize veya keramet kılıfında göstermesine imkân vermektir.”

İstidrac kavramı,

“Bizim ayetlerimizi (sahih delillerimizi) yalanlayanları bilmedikleri bir şekilde (sahte deliller içerisine) dercederiz / işin sahte formuna istidrac yaparız / işin sahte tarafını benimsemelerine imkân veririz.” (A'raf, 7/182)

mealindeki ayetten istinbat edilmiştir/çıkarılmıştır.

5) İmtihan için sağlam olanlarla sahte olanların yan yana gelmesi imtihan sırrına uygun bir prensip olduğuna göre, sahihini sahtesinden ayırmanın da bir ölçüsünün olması şarttır.

İslam alimleri ayet ve hadislerin verdiği bilgilerden yola çıkarak bu ölçüyü (mucize veya kerameti gösteren) iddia sahibinin şahsında bulunabileceğini belirtmişlerdir. Buna göre, iddia sahibinin şahsiyeti, hayatı gösterdiği bu harika durumla uyum içindeyse, bu kimse sağlam, aksi takdirde sahte olarak değerlendirilir.

- Bu açıdan bakıldığı zaman, Hz. Muhammed (asm) gibi peygamberliğini ispat eden yüzlerce mucizeler yanında nübüvvetinin binlerce delilleri bulunan bir peygamber: “Benden sonra peygamber gelmez.” diyor. Ve  Semavi kitaplar içinde eşi benzeri olmayan bir muhtevaya sahip olan Kur’an’da: “Hz. Peygamberin son peygamber olduğu, kendisinden sonra bir peygamberin gelmesi söz konusu olmayacağı" hususu açıkça ifade edilmiştir. (bk. Ahzab, 33/40)

Buna göre, Hz. Muhammed (asm)’den sonra gelen Ahmed Gulam Kadıyani gibi kimselerin yalancı ve sahte olduklarında asla şüphe yoktur. Çünkü bu gibilerin iddiaları, Kur’an ve Hz. Peygamber (asm)'in sahih hadislerine terstir. Ve bu gibilerin DİN diye ortaya koydukları şeylerin bir kısmı İslam’dan alıntılanmış, diğer kısmı ise saçma-sapan şeylerle doludur. Ayrıca bunların hayatlarında gösterdikleri ahlaksızlık da hayatlarının gösterilen harikalarla asla bağdaşmamaktadır. Ortada tek şey kalır: İSTİDRAÇ.

- Tabii ki bu açıklamalarımız, iddia edilen şeylerin doğruluğu ispat edildiği takdirine bağlıdır. Yoksa peygamberlik iddiasında bulunan bir yalancının ortaya koyduğu iddia edilen harikaların doğrudan çok yalan olma ihtimali daha kuvvetlidir. Çünkü davasının temeli yalandır.

- Şüphesiz bu gibi deccallerde ispritizma, manyetizma nevinden büyücülük sanatının varlığı da ayrı bir istidraç konusudur. Hasan Sabbah’ın o günkü şartlarda insanlara harika diye takdim ettiği şeylerin temelinde Kimya, Simya sanatında yer alan fosfor gibi kimyevi maddeler olduğu sonradan kabul edilmiştir. Bunlara bir de esrar ve haşhaş gibi sarhoş edici maddeleri de ekleyince tam bir şeytan tuzağı kurulmuş oluyor...

42 Allah’ı eğer ispat ediyorsak, neden hala inanıyoruz?

Cevap 1:

Her şeyden önce Bediüzzaman'ın Allah'ı ispat ettiği şeklinde bir yaklaşım farklı sorunları içermektedir. Bediüzzaman'ın Risaleleri incelendiğinde Allah'ı nesnel bir kavram olarak kabul ve bu kavramın isbatı şeklinde bir yaklaşımı olmadığı çok açıktır. Bediüzzaman öncelikle rasyonel bir temele oturtulmaya çalışılan inkar-ı uluhiyet yaklaşımının yine rasyonel olarak geçersizliğini ortaya koymaktadır.

Böylece varlık kavramı açısından olumsuzlanan uluhiyet yaklaşımının akliliğini belirlemektedir. Ancak Allah'ın varlığının neliği konusunda ise, tamamen uluhiyete uygun bir yeni dil kullanmaktadır.

Buna göre hakikat kavramının vahdaniyet, ehadiyet, samediyet, kemalat gibi aşkın gerçekliklerle doğrusal bağlantıları ortaya konulmaktadır.

Dolayısıyla onun yaklaşımı positivist bir ispatiyecilik olmak yerine, Kur'an vahyinin aşkın ve aynı zamanda içkin olan paradoksal gerçekliği ile bağıntılı olarak tanımlanmalıdır.

O bu bakış açısından tamamen yoksun ve maddeye dayalı zihinlere de hitap etmekte ancak, Üçüncü Şua, Yirmi Dördüncü Mektub, Otuzuncu Söz gibi eserlerindeki ve pek çok farklı yerde tamamen maddi olandan yükselmiş derin ve kapsamlı bir tefekkürle mevzuyu ele almaktadır. 

Cevap 2:

- İnanmak, bilmekle olur. Bilmediğiniz bir şeye inanmanız mümkün değildir. Bunu bir mantık formülü içinde takdim edersek: “Her inanç bir ilim sonucu olmayabilir, ancak her ilim bir inancı doğurur.”  Mesela, "Sudan" adında bir ülkeye inanmak için o ülkenin varlığını bilmek gerekir. Fakat bazı inançlar zihnin yanılgısı ve hayal mahsulü olduğu için bu gibi inançlar gerçek bir ilme dayanmazlar.

- İşte bu noktadan hareketle, denilebilir ki, Allah’ın varlığı sadece dogmatik bir inanç ürünü değil, aynı zamanda ilmen ispat edilen bir gerçekliktir.

Şüphesiz, bir şeyin gerçekliği, onun pozitivist materyallerin kalıpları içinde olmasını gerektirmez. Çünkü Epistemolojik bulguların ispatı, gözden ziyade aklın alanına girer. Örneğin, “bir tek harfin yazarsız, bir tek iğnenin ustasız” olmasının imkânsızlığından hareketle, evrenin mutlaka bir yaratıcısının olduğunu düşünmek ve düşündürmek bilimsel bir ispat tarzıdır.

Keza, her bir varlığın “kendiliğinden, tabiatın gereği, sebeplerin rolü” sonucu meydana gelme ihtimallerinin imkânsızlığı gerçeğinden hareketle, bu kâinatın Allah tarafından yaratılmasının kabul edilmesi akli bir zorunluluk olduğu hükmü, bilimsel bir ispat tarzıdır.

Bunların sonuçlarının kabul edilmesi, hem bir ilim hem de bir inancın oluşmasını ger ekli kılar.

- Kur’an’ın yüzlerce ayetinde, başta Allah’ın varlığı ve birliği olarak, iman esaslarının doğruluğu ortaya konulurken, akla, fikre müracaat edilmesi tavsiye edilir.

Bu sebeple, akıl ve fikir bazında “tahkiki imanı” elde etmek için ilmi delillerle konuların iç yüzlerinin araştırılması, bilimsel istidlal metoduyla neticeler çıkarmaya çalışmak, iman esaslarını bu metotla ispat etmek son derece önemlidir.

Eskiden beri, özellikle İslam Kelam alimleri bu metodu kullanarak iman esaslarını, bilhassa Allah’ın varlığı ve birliğini ispat etmeye gayret sarf etmişlerdir.

İlimlerin doruk noktasına vardığı bu asırda ise, Bediüzzaman Hazretleri, Kur’an metodu olarak bildirdiği benzer bir sistem içerisinde iman esaslarını ispat etmeye çalışmıştır. Hem akla hem kalbe hitap eden bir metotla orijinal-Kur’anî bir ispat metodunu ortaya koymuştur. Risale-i Nur’a bakanlar bunu tasdik edeceklerdir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Yaratılış Delilleri... 
Aldanmaktan Kurtulmanın Kur'ani Çözümleri Allah'ı Zat, Sıfat...
Marifetullah, Allah'ı Tanıma...

43 Akla kapı açmak, ihtiyarı elden almamak ne demek?

- İman % 100 olmak zorundadır. Herhangi bir şüpheye mahal vermeyecek bir kesinliktedir. Allah’ın varlığı ve birliğini gösteren deliller bu kesinliktedir.

- Aklın iradesinin tamamen elinden alınması demek, gösterilen delilin veya mucizenin ortada başka en zayıf bir ihtimale bile yer vermeyecek şekilde açık olması demektir. Bu ise, %100 bilginin ötesinde bir durumdur. Burada aklın başka bir ihtimale ihtimal vermesi imkânsızdır.

Halbuki, dinde zorlama olmadığına göre, zayıf da olsa farklı bir ihtimalin varlığına ihtiyaç vardır.

- Nitekim, Hz. İbrahim (as) gibi imanın zirvesinde olan bir peygamber bile, aklını ve nefsini “tatmin” adına yeniden dirilmenin kuvvetli bir delilini görmek istemiştir. Aklın ihtiyarının elinden alınması durumunda, herhangi yeni bir delile ihtiyaç duyacak bir “tatminsizlik”ten söz edilemez. Bu ise alternatif bir ihtimalin vehmini bile ortadan kaldırır.

- Tekrar edelim ki, “aklın iradesinin elinden alınmaması”, konuyla ilgili delil yetersizliği anlamına gelmez. Yalnız, akla telkinde bulunan nefis, vehim ve hayal gibi tasavvurlara da fırsat vermek manasına gelir.

Örneğin: Hz. Musa (as)’nın Asa’sının gösterdiği harika mucize, Hz. Muhammed (asm)’in gösterdiği “Ay’ın yarılması” gibi müthiş bir mucize bile insanların akıllarının iradesini ellerinden almamıştır. Çok zayıf bir vehimle bunun bir sihir olduğuna yormuşlardır.

- Demek ki, iman edip etmemekte özgür bırakılan insanoğlu, en kuvvetli bir delili göz ardır edip en zayıf bir vehmin peşine düşebilir. Hz. Peygamber (asm)'in hemen yanı başında olan ve ona iman etmeyenlerin varlığı bu serbest hareket etmenin bir göstergesidir. Ancak, iman edenler, hiç bir tereddüde kapılmadan iman etmişlerdir.

Netice itibariyle denilebilir ki; İman edenler “zayıf bir vehmi ihtimal” yerine, “kuvvetli delilleri” esas almışlardır. İman etmeyenler ise, “kuvvetli deliller” yerine, “zayıf bir ihtimal”in ürettiği vehme kapılmışlardır.

Soru: Mucizeler, inanmaya zorlamış olmuyor mu?

Cevap:

Mucizenin hem nübüvveti ispat hem de insan iradesini cebre zorlamayacak bir kıvamda olmasına “ekmel-i vecih” deniyor. Yani mucizeler bu kıvamı ile akla kapı açıp iradeyi elden almıyorlar, bu da dünyanın imtihan olma vasfına uygun bir format oluyor.

Nasıl bir ilacın dozajı düşük olduğunda tesiri kaybolur, yüksek olduğunda bünyeye zarar verir. İlacın tam tesir edip iyileştirmesi için, dozajın kıvamında olması gerekir. Mucizelerin açıklık kapalılık dozajı da tam kıvamında olmalıdır ki, buna ekmel-i vecih yani mucizenin tam kıvamında olma hali denir.

Şayet peygamberlere gelen mucizelerin dozajı ihtiyaçtan fazla olmuş olsa idi, dünyanın imtihan olma sırrı kalmayıp Ebu Cehil ile Ebu Bekir (ra) aynı seviyede imana zorlardı. O zaman da ikisi arasındaki kalite farkını asla anlayamazdık.

Peygamberlerin göstermiş olduğu mucizelerin iradeyi elden alacak kadar bedihi olmadığının en büyük ispatı, bu mucizeye tanık olan bazı kafir ve müşriklerin imana gelmemeleridir. Ebu Cehil ve onun gibileri, belki onlarca mucizeye tanık oldukları halde imana gelmeyip bir şekilde küfür ve inkarlarını devam ettirmişlerdir.

Şayet mucizeler iradeyi ortadan kaldıracak kadar açık olmuş olsaydı, bunların iman etmesi kaçınılmaz olurdu. Tarihte bu tarz inkar içinde olan pek çok müşrik ve kafirler bulunmuşlar ama iman getirmemişlerdir. Bu da mucizenin dozajının irade ile imtihan ortasında olduğunun bir ispatıdır.

Örneğin gökyüzündeki yıldızlarla herkesin okuyacağı ve anlayacağı şekilde “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün rasûlullâh/Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur Muhammed Onun elçisidir.” yazılsaydı, o zaman herkes inanmaya mecbur olacaktı. Bu durumda imtihan sırrı yok olacak, herkes mecburen inanmak zorunda kalacak ve kömür ruhlularla elmas ruhlular aynı seviyede olacaktı.

İşte bu hikmetten dolayı, her şeyin yaratan Allah, onların akıl ve kalplerine kapılar açacak, ama iman etmelerini zorunlu kılmayacak bir aryada ve kıvamda mucizeler göstermiştir.

Hatta kainattaki kevni mucizeler de bu ayardadır denilse mübalağa olmaz. Bir çiçeğin, bir balın, bir elmanın yüzündeki sanat mucizesi nebilerin mucizelerinden geri kalmaz. Ama çok insanlar maddeci gaflet ile bu mucizeleri okuyup takdir edemiyorlar.

44 Allah’a inanmak istiyorum, ama olmuyor?

Cevap 1:

“Bir de o dağları görür de onları donuk ve hareketsiz sanırsın; Oysa onlar bulutların yürüdüğü gibi yürümektedirler. İşte bu, her şeyi muhkem ve mükemmel yapan Allah’ın sanatıdır. Muhakkak ki O, sizin yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Neml, 27/88)

mealindeki ayette dağların dönmekte olduğu açıkça ifade edilmiştir.

- Bu ayetten ilk anlaşılması gereken, onun dünyanın döndüğüne işaret etmesidir. Çünkü dağların dönmesi demek, birer direk gibi sinesine çakıldığı yer küresinin dönmesiyle mümkündür.

- Ayette açıkça dünyanın hareket halinde olduğunu gösteren bir ifade yerine “dağların hareket etmekte olduğu”na vurgu yapılmasının önemli bir hikmeti vardır, o da şudur:

Kur’an sadece bilim kurgucularına veya bilim adamlarına hitap etmez, o aynı zamanda her asırda mevcut her kesimden insanlara hitap eden bir kitaptır. Bu sebeple, bilim adamlarına ilmi bir gerçeğin sinyallerini verdiği aynı ifadede tahsil görmemiş halk kesimini de tatmin edecek bir üslubu kullanması -mukteza-yı hale mutabakattan ibaret olan- belagatin gereğidir.

Bunun ilmi terminolojisi “mümaşat”tır. Yani Allah, tahsil görmemiş halk kesiminin hislerini, gözle görmekte oldukları varlıkların görünürdeki şeklinin tam tersini gösteren bir ifade tarzını benimsemez. Çünkü bu, hikmete, eğitim ve öğretim metoduna aykırıdır. Mesela;

 "Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner)." (Yasin, 36/38)

mealindeki ayetten değişik insanlar farklı manaları anlasınlar diye bu üslup kullanılmıştır.

"Nitekim, bir ilim adamı bu ayeti okuduğu zaman şöyle düşünür ki: Güneş yalnız bir lamba değil, aynı zamanda bahar ve yaz tezgâhında dokunan Rabbânî mensucatın bir mekiği, gece gündüz sahifelerinde yazılan ilâhî mektupların mürekkebi, nur bir hokkasıdır. Yani bu ayet, bu âlime dünyanın zâhiri dönüşünü, güneşin hakiki dönüşüne bir alamet yaptığını ders verir. Ve güneşi, dünyanın mevcut intizamının büyük bir zembereği olarak gösterir. Bunu gören ilim adamı ise, Allah'ın bu sonsuz hikmetine karşı 'Mâşallah' deyip, secdeye kapanır."

"Kozmoğrafyacı bir astronomi bilgini ise, âyetten şunları anlar: Güneş kendi merkezinde ve kendi ekseninde, zemberekvâri bir hareket ile manzumesini, yani -yerküresinin de dahil olduğu- kendisine bağlı olan gezegenlerle birlikte oluşturduğu güneş sistemini Allah'ın emri ile belli bir düzen içerisinde harekete geçirip onlarla birlikte HERKUL burcuna doğru yol almaktadır.” (bk. Bedizzaman Said Nursi, Sözler, s. 412-413)

Cevap 2-3:

İlkel Hinduizm gibi dinlerde de harikaların olduğu söyleniyor... Önce şunu belirtelim ki, soru soran kişinin bu soruya daha önce verdiğimiz cevabı okuduğu, sorusundan anlaşılıyor. Bu sebeple aynı şeyleri tekrar etmeden kısaca özetleyelim ki, o dinlerdeki harikaların varlığı gerçek ise, bu takdirde o dinler de aslı itibariyle semavidir.

Allah 124.000 peygambere benzer mucizeler vermiştir. Dinlerin gelişi, harikaları göstermek için değil ki, sorudaki “Ama Kur'an’dakiyle aynı mucizeler. Allah farklı kitap gönderemiyor mu?” itirazına yer olsun. Dinler her zaman -Allah’ın varlığı, birliği, öldükten sonra dirilmenin ispatı gibi- iman esaslarında birliği sağlamış, fakat hükümlerde farklılık arz etmiştir. Farklı dinlerin gelmesi bu farklı hükümleri farklı zamanlardaki insanların faklı ihtiyaçlarını gidermeye yöneliktir.

- Eğer söz konusu dinler semavi değilse, o harikaların din açısından mucize değil, deccal gibi kâfir insanlara da verileceği hadislerde açıkça bildirilen “istidrac” türü sınav testleridir.

Bu isitidracların sınavdaki önemi, soru soran kişi ve benzerlerini gördükten sonra daha iyi anlıyoruz. Çünkü, bakıyoruz ki, elimizde mevcut Kur’an ve sahih hadis kaynaklarında -ilmi keşifleri ortaya koyduğu gerçeklerin bu kaynaklarda yer almasının dışında- ayrıca yüzlerce harikaların/mucizelerin Peygamberimiz (asm) tarafından gösterildiği halde, bu gibi adamlar bunlar hakkında tereddüt gösteriyor, öte yandan doğruluğunu tespit etmek mümkün olmayan İslam dini dışındaki kaynaklarda var olduğu iddia edilen hususlara hiç tereddüt etmeden savunuyorlar. Bu ciddi bir mantık çelişkisidir.

- Bununla beraber, harikaların bir kısmı, peygamber nişanesi, bir kısmı evliyalık alameti, bir kısmı teknoloji harikası, bir kısmı da -sihir ve benzerlerinde olduğu gibi- fasıklığın alametidir. Bu harikaların kendisi değil, bunları gösterenlerin iyi insan olup olmadığı önem taşır.

Hayatı boyunca çocukluğundan beri “Muhammedu’l-Emin” unvanına sahip, herkesten daha fazla Allah’a kulluk eden, Allah’tan korkan, ona saygılı olan, Kur’an’ın emir ve yasaklarına herkesten daha fazla riayet eden, insanları hukukta bir tarağın dişleri gibi eşit sayan, ahlakın zirvesinde olduğu hem ayet hem de binlerce sahabenin tasdikiyle doğruluğu ispatlanan Peygamber Efendimiz (asm)'in peygamberliği hem kırk yönden mucize olan Kur’an’la hem de bizzat kendisinin gösterdiği yüzlerce mucizelerle güneş gibi ispat edilmiştir.

Cevap 4-5:

“(Allah) Yarattığı her şeyi güzel ve muhkem yapıp insanı ilkin çamurdan yarattı.” (Secde, 32/7);

“Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahman’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak: Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner.” (Mülk, 67/3-4)

mealindeki  ayet ve benzerlerinde evrenin ve içindekilerin mükemmel bir sanat eseri olarak var edildiğini göstermektedir.  

Kur’an’da yüzlerce ayette varlıkların bu harika sanat yönüne vurgu yapılarak, kâinatın “akıllı bir tasarım” ürünü olduğuna işaret edilmiştir. Akıllı tasarım demek, evreni yaratan yaratıcıda sonsuz bir ilim, bir kudret, bir hikmetin var olduğu demektir.

Bu ise Kur’an’ın bahsettiği gibi ve bize tanıttığı gibi bir Allah’a iman etmeyi gerektirir. Çünkü onun dışında ne bir atom, ne bir molekül, ne bir tabiat, ne bir kör tesadüf bu işleri yapabilir.

- Şunu da belirtelim ki, cennet adam istediği gibi cehennem de adam ister. Keza insanlık tarihi bize göstermiştir ki, cennet ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değildir. Kâinatın “akıllı tasarım”ı gösteren harikalığı, mazlumların yardımına koşan, itaat edenlere mükâfat yeri  ve sonsuz rahmetin tecelligâhı olan cennet ile, zalimlerin ve isyan eden despotların müstahak oldukları cezayı çektiren cehennem gibi sonsuz adaletin tecelli ettiği yerin varlığını zorunlu kılar. Çünkü buradaki harikalık, ahirette de harikalığı ister.

- Şunu da unutmayalım ki eğer Allah dileseydi, Allah’ın varlığı için öyle deliller gösterirdi ki bir tek inkar eden kalmazdı. Ancak, Allah adaletin tecellisi için imtihanı özgür iradesiyle kazananların yanında kaybedenlerin de olmasını irade etmiştir.

Bu sebepledir ki, İslam’ın gösterdiği delillerin muhtevasında “Akla kapı açılır; fakat iradesi elinden alınmaz.” gerçeği vardır. Böylecei herkes Allah’ın verdiği aklını, gitmek istediği yolunu tercih etmek için kullansın.

“Eğer dileseydik onlara gökten öyle bir mucize indirirdik ki, onun karşısında ister istemez boyun bükerlerdi.” (Şuara, 26/4),

“Eğer dileseydik bütün insanlara hidâyet verir, doğru yola koyardık. Lâkin 'Cehennemi cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım.' hükmü kesinleşmiştir.”( Secde, 32/13)

mealindeki ayetlerde bu hakikatin altı çizilmiştir.

- Son olarak şunu belirtelim ki, Kur’an’ın gösterdiği ilmi mucizeler binlerce ilim adamı tarafından kabul edilmiştir.

- Doğrusu, kırk yönden mucize, on beş asırdan beri bu konuda insanlara ve cinlere meydana okuyan, Rum suresi, Fetih suresi gibi inişinden birkaç yıl sonra vuku bulan olayları açıkça ifade eden Kur’an’ın mucizeliği konusunda, birkaç cahil dinsizin hezeyanları karşısında tereddüt gösterenlere gerçekten hayret ediyoruz.

- Daha önce de birkaç defa yaptığımız bir ilanı, bu münasebetle tekrar ediyor ve diyoruz ki, bu sitede -yer, vakit, muhatap sıkıntısından ötürü- her şeyi ortaya koyma imkânımız olmayabilir. Bu nedenle, sitemizde bulunan Allah'a iman, Kur'an Mucizeleri, Peygamberimiz (asm)'in Mucizeleri gibi konuları okumanızı rica ederiz.

- Ayrıca, bu ve benzeri konuları; dinî, aklî, mantıkî ve vicdanî delillerle ikna eden Risale-i Nur Külliyatı'nı okumanızı da tavsiye ederiz.

45 Bir kimsenin, inançla ilgili şüphelerini araştırması şart mıdır?

Ebu Hanife’nin ilgili ifadelerinin tamamı şöyledir:

“İnsana tevhit ilminin inceliklerine dair bir müşkil (kapalı bir şey) olursa, derhal Allah katında savap (doğru) olana itikat etsin. Nihayet yetkili bir alim bulunca ona sorun. Fakat bu itikadi meseleyi tehir etmesi uygun olmadığı gibi, üzerinde tevakkuf etmesinde bir mazeret olmaz, aksi takdirde küfre girer.” [bk. Aliyyu’l-Kari, Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber, Beyrut, 1404/1984, (metindeki yeri), 301]

- “Tevhit ilminin inceliklerine dair müşkil”den maksat, Allah’ın zat ve sıfatları ile ahiret inancıyla ilgili -iman esaslarına aykırı- şüphelerin doğması demektir. Bu tür şüpheler imanın esaslarıyla ilgili olduğu için, bir an bile tevakkuf etmek caiz değildir. Derhal Allah katındaki savap (doğru) olan (yani, Kur’an ve sünnetten genel olarak öğrenilen prensipler doğrultusunda, İslam ruhuna uygun olan) bilgilerle bu şüpheyi gidermesi gerekir. Çünkü iman hakkındaki şüphenin imanla bir an bile tahammülü yoktur.(bk. Aliyyu’l-Kari, Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber, 165)

Not: Bu şüphenin gerçek bir şüphe olması gerekir. Çünkü bu takdirde, kişi yüzde yüz kesin olması gereken iman sahasından çıkmış, tereddüt çukuruna düşmüştür. İman-küfür arasında bir yer olmadığına göre, bu tür şüpheler anında giderilmezse imanın karşı tarafına düşmek zorunda kalabilir.

Ancak, böyle bir şüphenin gerçekten bir şüphe olması gerekir. Yoksa şeytanın vesvesesiyle şek-şüphe formatında kalbe telkin edilen yapay bir şüphenin buna dahil olmadığını belirtmeliyiz.(Bu konuda Bediüzzaman’ın “Hikmetü’l-istiaze / On Üçüncü Lem'a” ve "Vesvese / Yirmi Birinci Söz, İkinci Makam" adlı eserlerine bakılabilir)

46 Ebrehe, fetret ehlinden midir; cezasını çektikten sonra cennete girecek midir?

a) Fil suresinin ifadesinden anlaşılan, Ebrehe’nin ordusuyla birlikte çetin bir azapla cezalandırılmış olduğudur. Onların bu cezası, kendilerinin fetret devri adamları gibi bir masumiyet statüsünde görülmediği anlamına gelebilir. 

Fetret devri adamları hakkında değişik hadis rivayetleri yanında alimlerin değişik görüşleri vardır. Beytullah’ın tevhit inancını simgeleyen bir mabet olduğu gerçeğini dünya-âlem biliyordu. Buna rağmen, teslis akidesine sahip bir Hristiyan olan Ebrehe’nin bu inanca karşı çıkması, Allah’ı gereği gibi / Onu bir olarak tanımadığının bir göstergesi de olabilir. Bu durumda İmam Maturidi’ye göre, eğer imansız öldüyse ebedi cehennemde kalacaktır. 

Ancak, Fetret devrinde olanlar, İmam Eşariye göre iman etmekten sorumlu olmasa da zulümlerinden, kul haklarından ve diğer sorumluluklarından hesaba çekileceklerdir. 

b) “Ehl-i fetret ehli necattır. Ehl-i cennet değildir." demek doğru değildir. Bu konuda, İslam alimlerinin büyük çoğunluğu, Fetret ehliyle ilgili olarak “toprak olmak veya A’rafta kalmak” gibi bilgilere itibar etmemişlerdir. Kur’an ve hadislerde “necat / kurtuluş” kavramı, sadece “cehennemden kurtulmayı” değil, “cennete girmeyi” de ifade etmektedir.

47 Charlie L'Hebdo, Fransız gazetesinde olanlara karşı tepkimiz nasıl olmalı?

 “Onlara/o münafıklara (niçin alay ettiklerini) soracak olursan elbette; 'Biz sadece lafa dalmış, şakalaşıyorduk!' derler. De ki: Allah ve ayetleri ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna) özür dilemeye kalkmayın. Siz, iman ettikten sonra, kâfir oldunuz. Sizden bir grubu (tövbe ettiği için) bağışlasak bile, bir gruba da suçlu olmaları sebebiyle azap edeceğiz.” (Tevbe, 9/65-66)

mealindeki ayetin geniş muhtevası, sözlü, yazılı, görsel her türlü alaycı tavırları içine almaktadır. Buna göre, Hz. Peygamberi (asm) kötü karikatürize etmek de bu ayetin tehdidi altındadır.

- Bilebildiğimiz kadarıyla bu karikatürcüler, aslında ateisttir, hiçbir dine inanmıyorlar. Bunlar Ehl-i kitap'tan da değildir. Bu gibi habis herifler, inkârcılığın verdiği cüretle ahlak ve edep dışı davranışlarda sınır tanımazlar. Tabii ki, “Su testisi suyolunda kırılır.” diye güzel söz vardır. Bu gerçeğin bir yüzü.

- Gerçeğin diğer bir yüzü de var:

Bu herifler İslam ülkesinde bulunan mürted kimseler değildir ki, irtidad hükmüne tabi olsunlar. Bunlar asli kâfirdirler...

- İslam hukukunda, suçların cezasını fertler değil, devlet verir. Mahkeme sonucu suçları tespit edilir ve hakettikleri cezaya çarpılırlar. Aksi takdirde toplum düzeni bozulur, şahsi garazlar etkinlik kazanır, anarşi olur.

Suçluların cezasının fertlere bırakılmaması kuralı da “sedd-i zerayi” (yanlışların önüne geçmek için fitne-fesat pencerelerinin en ufak deliklerinin bile kapatılması) kaidesiyle örtüşmektedir.

- Bu sebeple, karikatür yapanların insanlık kimliğinden mahrum habis kimseler olduğunda şüphe yoktur. Fakat, burada önemli olan, dünya kamuoyunu Müslümanların lehine sevk etmek yerine, o ateist kâfirleri cehenneme yollama yolunu tercih etmek hatalı olmuştur. Meşhur bir vecize var: “Her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu söylemek doğru değildir.” diye. Bunun gibi denilebilir ki: “Her yaptığın iş doğru olmalı, fakat her doğru işi yapmak doğru değildir.”

- İslam’da güzel prensipler var. İmam Gazali de bunları anlatır:

“Eğer bir münkeri/kötülüğü defetmek başka münkerleri/kötülükleri doğuruyorsa, bu münkeri defetmeye çalışmak doğru olmaz.”(???)

- İslam’ın imajının zedelenmemesi, birkaç kafiri öldürmekten çok daha önemlidir, Allah’ın rızasına daha uygundur.

- Özet olarak, her konuda olduğu gibi, bu konuda da “üzümü yemeyi bağcıyı dövmeye tercih etmek” en isabetli yoldur. Bütün maksadımız, İslam’ın güzelliğini göstermek, olumlu bir neticeye götürmeyecek olan davranışlardan kaçınmak, Allah’ı, Resulünü, dini ve Müslümanları birlikte yücelten davranışlara imza atmanın zamanıdır. Yeniden Asr-ı saadetin mesut hayatına kavuşmanın formülü budur.

Bize göre bu formül, Kur’an’ın bir manevi mucizesi ve hakiki tefsiri ve bu asrın idrakına hitap eden rehberi ve hastalıklarının hakiki reçetesi olan Risale-i Nur’da vardır. Bu eserlerdeki İslamî prensipleri hayatımıza tatbik edersek, bağcıyı dövmeden “hakikat üzümünü” yiyebiliriz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamberimize hakaret içeren çizimler yapan karikatürcülere ve yönetmenlere tavrımız ne olmalı?

48 Allah, neden herkesle kişisel olarak konuşmuyor, mesajını iletmiyor?

Soru 1:

- Madem Allah her şeye kadir, neden herkesle ayrı ayrı kişisel olarak muhatap alıp konuşmuyor, mesajını iletmiyor? Neden peygamberlere lüzum görmüş?

Cevap:

Eğer Allah herkesle birer birer konuşsaydı ve mesajlarını iletseydi, herkesi peygamber yapmış olurdu.

Peygamberler başkalarına rehberlik etmek için vardır. Herkes peygamber olsaydı, o zaman rehbere ihtiyacı olan hiç kimse kalmazdı. Böyle bir durum, insanlar için konulmuş imtihanın tamamen iptal edilmesi anlamına gelirdi.

Oysa Allah, iyi kimselerle kötü kimseleri birbirinden ayırmak, çalışkan öğrencilerle tembel öğrencileri ayrı ayrı değerlendirmek için imtihan açmıştır.

- Bu düşüncenin yanlış olduğu şöyle seslendirilmiştir:

“Hayır, onlardan/o inkârcılardan her bir kişi kendisi için (özel olarak) açılan sahifeler verilmesini istiyor.” (Müddessir, 74/52)

- İmtihanın önemi ise şöyle vurgulanmıştır:

“Eğer dileseydik bütün insanlara hidâyet verir, doğru yola koyardık (yani hiç imtihan açmazdık). Lâkin 'Cehennemi cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım.' hükmü kesinleşmiştir.” (Secde, 32/13)

Soru 2:

- Neden kadın peygamber yok? Hep erkeklerden seçmiş?

Cevap:

- Geçmişten günümüze insanlık tarihinde, erkek ve kadınların çoğunluğu için güven telkin eden ve bir liderin tüm özelliklerini gösteren kişiler erkekler olarak görülmüştür. Bu nedenle toplumlara önderlik edecek peygamberler erkeklerden seçilmiş olabilir.

- Peygamberlik en yüksek bir liderlik ve rehberlik makamıdır. Bu makamda duygusallıktan uzak olmak, dirayetli olmak, aklın gereğiyle hareket etmek, ağırbaşlı olmak gibi donanımlara sahip olmak gerekir. Peygamberlerin erkeklerden ve medeni çevrelerden seçilmesi bu hikmet içindir. Çünkü, kadınlarda duygusallık; göçebelerde/kırsal kesimde yaşayanlarda ise kabalık, sertlik, sabırsızlık/tahammülsüzlük gibi durumlar hâkimdir.(bk. İbn Kesir, Kurtubi, Yusuf, 12/109. ayetin tefsiri)

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de ancak şehirlerde oturanlardan vahye mazhar ettiğimiz birtakım erkeklerdi.” (Yusuf, 12/109)

- Özetle: Tarih boyunca, erkeklerin kadınlardan daha güçlü, kadınların erkelerden daha güçsüz oldukları  bilinen bir realitedir. Peygamberlik gibi her yönden güçlü bir pozisyonu gerektiren bir görevin erkelere tahsis edilmesi bu realiteye uygundur. (krş. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

- Kadınlar birer şefkat kahramanıdır. Böyle olmaları duygusal yönlerinin ağır bastığını gösterir. Halbuki, peygamberlik gibi üst seviyedeki bir rehberlikte, nefsani olan duygusal taraftan ziyade, ruhani olan akıl kuvvetinin ön planda olması gerekir. İnsanları idare etmek, ancak akılla mümkündür.

İşte bu nokta itibariyle de peygamberlerin erkeklerden seçilmiş olması anlamlıdır.

- Bununla beraber, özellikle Hz. Muhammed (asm)’in peygamberlik mesajının yayılmasında eşlerinin ve özellikle de Hz. Aişe’nin rolü çok büyük olmuştur. Hz. Peygamber (asm)'in, peygamber olduğu gecede bir insan olarak gösterdiği telaşını gidermede Hz. Hatice’nin rolü göz ardı edilemez. İslam ümmetinde yüz binlerce kadınların velayet mertebesine kavuştukları bilinmektedir.

Demek bu konuda, peygamberlerin kadınlardan olmaması, onların manevi derecelerinin eksikliğinden değil, sosyal münasebetler bakımından kadın rolünün insanlık camiasında yeteri kadar yer almamasındandır.

- Bununla beraber,  her ne kadar çoğunluk tarafından peygamber kabul edilmiyor ise de, bazı alimlere göre Hz. Meryem, Hz. Musa’nın annesi, Firavun’un hanımı Asiye ve Hz. Havva birer peygamberdir. (Kurtubi, İbn Kesir, a.y)

Soru 3:

- Neden sadece belirli dillerde gelmiş dinler? Ve ayrıca niye İslamiyet son din ve bir daha gelmiyor?

Cevap:

Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an’da bütün peygamberlerden söz edilmemiştir. Allah’ın ders vermek için ön gördüğü peygamberlerden ve kavimlerinden söz edilmiştir. Bu da ister istemez belli bazı bölgelerdeki dillere göre gelen vahiylerden söz etmeyi zorunlu kılmıştır.

Özellikle elimizdeki semavi kitaplarda, insanlığın ilk beşiği sayılan Mezopotamya bölgesinin peygamberlerinden söz edilmiş olduğu için, oradaki kavimlerin dilleriyle gönderilen vahiyler ön palana çıkmıştır.

- Yoksa, Kur’an’ın verdiği bilgiye göre, her topluluğa bir peygamber gönderilmiş ve her peygamber de kendi kavminin diliyle vahiy alıp onlara aktarmıştır.

“Biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, onda bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.” (Fatır, 35/24)

mealindeki ayette her bölgeye, her millete bir peygamberin gönderildiği bildirilmektedir.

“Biz, her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki; onlara, apaçık anlatsın.” (İbrahim, 14/4)

mealindeki ayette ise, her peygamberin içinde bulunduğu topluluğun diliyle vahiy aldığı ve insanlara aktardığı bildirilmektedir.

- İslam dinin en son din olması konusu ise, çok açıktır. Bütün dinler, insanları irşat etmek, Allah’ın kullarından istediği görevleri yerine getirmelerini bildirmek içindir. Bu dinlerin bir ilk dini olduğu gibi, elbet bir son dini de olur. Bu da İslam dini olarak ön görülmüştür. Son dinin adı İslam değil de başka bir şey olsaydı, aynı soru yine sorulacaktı: “Niye bu din en son dindir?”

- Özellikleri itibariyle İslam dini kıyamete kadar devam edebilecek donanımlara sahiptir. Çünkü, İslam dini Hz. Adem’den beri gelen bütün vahiylerin temel esaslarını ihtiva etmektedir. O günden beri Allah peygamberler vasıtasıyla insanlara dünya ve ahiret saadetini netice veren prensipleri öğretmiştir.

Her şeyi hikmetle yapan Allah, insanların eğitimi için de bir tedriç ve bir tekamül kanununu uygulamıştır. İlk etapta bir çeşit ilkokul çağını yaşamış olan insanlara suhuf/sahifeler gönderip onlara doğru yolu gösteren Allah, orta ve lise çağlarına gelince onlara Tevrat, Zebur ve İncil gibi kitaplar göndermiştir.

Ne zaman ki, insanlık camiası bir üniversite çağını yakaladı, Hakîm olan Allah da onlara eşi-menendi olmayan Kur’an gibi evrensel bir kitap gönderdi.

Bu kitapların farklılığı muhatapların kabiliyetlerine bakar. Kıyamete kadar hüküm sürecek olan Kur’an-ı Kerimin her asırdaki insanların ilim, görgü ve anlayış kapasitesine uygun ve onların durumuna göre ders vermesi, i’cazının olduğu  kadar hikmetin, hakkın ve hakkaniyetin de bir gereğidir.

Hülasa: Kur’an kıyamete kadar insanların bütün ihtiyaçlarını karşılayacak durumda olduğu için başka bir vahyin gelmesine ihtiyaç kalmamıştır.

Soru 4:

- Peygamberler politikacıdır bence, sadece güç ve kontrolü elde tutabilmek için sistematik olarak kullanmışlardır, peygamber değillerdir, yok öyle bir şey. İnanmıyorum çünkü görmedim peygamberi, sadece insanların uydurmuş olduğu hikayedir. Allah’ı seviyorum ama peygamber sadece bizim gibi sıradan insandır.

Cevap:

“Peygamberler politikacıdır bence, sadece güç ve kontrolü elde tutabilmek için sistematik olarak kullanmışlardır, peygamber değillerdir, yok öyle bir şey. İnanmıyorum çünkü görmedim peygamberi, sadece insanların uydurmuş olduğu hikayedir. Allah’ı seviyorum ama peygamber sadece bizim gibi sıradan insandır.” sorusu, dinlere inanmayan bir DEİSTin düşüncesidir.

Buna cevap olarak şu noktalara dikkat çekmek isteriz:

a) Allah bu evreni yaratmış ki kendi büyüklüğünü, sonsuz ilim, hikmet, kudret gibi sıfatlarını göstersin... Oysa, bu kâinat kitabını insanların büyük çoğunluğu okumaktan ve dersler çıkarmaktan acizdir. Bir kitap ne kadar güzel olursa olsun, eğer anlaşılmıyorsa ve onu öğreten bir öğretmeni de yoksa, boş bir tomar kağıttan farkı kalmaz.

İşte peygamberler bu EVREN kitabını Yaratıcı'yı nasıl anlattığını ders vermek için gönderilen birer öğretmendir.

b) Bugün herhangi bir ülkenin elçisi olduğunu söyleyen bir insan, bu iddiasını belgelemek durumundadır. Yoksa, muhatapları tarafından yalancılıkla damgalanacaktır. Bu durum, Allah’ın elçisi olduğunu iddia edenler için de geçerlidir.

Acaba, ABD’de “Türkiye”nin elçisi veya Türkiye’de ABD’nin elçisi olduğunu söyleyen bir kimse, doğruluğunu gösteren belgeler ibraz etmek durumunda olduğu halde, 'Ben bütün bu kâinatın yaratıcısı olan Allah’ın elçisiyim.' diyen kimsenin belge/belgeler göstermemesi mümkün mü?

İşte, bütün peygamberler “Allah’ın elçileri olduklarını” gösteren mucizeler göstermek suretiyle, Allah’ın elçisi olduklarına dair belgelerini ortaya koymuşlardır.

c) Hz .Muhammed (asm) bu hususa şu ifadelerle dikkat çekmiştir:

"Peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki, ona insanların iman etmek zorunda kaldığı mucizelerin bir benzeri verilmemiş olsun. Bana verilen mucize ise Allah'ın bana vahyettiğidir/ Kur'ân'dır. Bunun için, kıyamet günü peygamberlerin en çok ümmetlisi ben olacağımı umarım.” (Ahmed b. Hanbel, 2/451; Buhari, Fedailu’l-Kur’an, 1, İ’tisam, 1; Müslim, İman, 239)

d) Kısaca, gerçek peygamberliğin bazı kriterlerini şöyle sayabiliriz:

1) Gerçek peygamberler, harikulade mucizeler göstermişler. Peygamberlik iddiasında bulunan sahteleri böyle bir mucize gösterememişlerdir.

2) Örneğin, Hz. Muhammed (asm) Kur’an gibi kırk yönden mucize olan bir kitabı ortaya koymuştur. Ve bütün insanlara meydan okumuş ve hiç kimse bunun tersini ortaya koyamamıştır. Sahtekârların elinde bu kapsamda bir kitapları yoktur.

3) Hz. Muhammed (asm) sahih hadis ve siyer kaynaklarında da bildirildiği üzere, yüzlerce mucize göstermiştir. Verdiği onlarca gaybi/gelecekten haberler aynen çıkmıştır.

4) Hz. Muhammed (asm) diğer müminlerle birlikte kıldığı günlük namazlar dışında geceleri de teheccüd namazını kendine mahsus bir farz olarak kılıyordu. Sahtekârların böyle bir görevleri de yoktur. Ve çoğu ibadetsiz bir dini önermiştir.

5) On beş asırdır Hz. Muhammed (asm)’e milyarlarca insan tabi olmuştur. Ve peygamberliğin manevi saltanatı on beş asır boyunca devam etmiş ve öyle görünüyor ki, kıyamete kadar devam da edecektir. Müseyleme-i Kezzap gibi bazı sahtekârların mumu ancak yatsıya kadar sürmüştür.

6) Hz. Muhammed (asm) herkesten daha fazla Kur’an’ın emir ve yasaklarına bağlanmıştır ki, bu bağlılığı onun hak peygamber olduğunun açık göstergesidir.

7) Hz. Muhammed (asm) ölümcül hastalığında bile, başkalarının yardımıyla mescide gitmiş ve yatsı namazını kıldırmıştır. Ve son nefesinde ölüm telaşını göstermeyerek, çok önem verdiği İslam dinin en büyük emri olana namaza dikkat etmeleri için ümmetine son vasiyetini tebliğ etmiştir. Bir de kölelere ve kadınlara haksızlık edilmemesi hususunda son emirlerini ortaya koymuştur.

- Rahman ve Rahim olan Allah sizleri ve hepimizi hak ve hakikate hizmet etmeye muvaffak kılsın, ÂMİN!..

Bu soruların www.questionsonislam.com isimli İngilizce sitemizdeki cevapları için tıklayınız:

1. Since Allah has power over everything, why does He not address everyone individually and convey His message personally? Why did He find prophets necessary?

2. Why were there not any women prophets? Why did Allah choose prophets among men?

3. Why were religions sent only in certain languages? Why is Islam the last religion and why is there no other religion after it?

4. I think prophets are politicians; they used prophethood systematically in order to hold power and control. They are not prophets. I do not believe in them because I have not seen a prophet; they are stories made up by people.

49 Allah zaman ve mekândan münezzeh ise, Arşa kuruldu, ifadesi bir çelişki değil mi?

Arş: Taht, koltuk demektir. İstiva ise, kurulmak, oturmak, istila etmek, hakimiyet kurmak, hükümran olmak gibi manalara gelir.

Arap lisanında olduğu gibi, bu lisanla inen Kur’an’da da teşbih, mecaz, istiare gibi edebi sanatlar oldukça fazla kullanılmıştır.

Özellikle, görülmeyen ve insanlar tarafından pek anlaşılmayan soyut konularda bu edebi sanatlarla bazı hakikatlere işaret edilmiş ve anlaşılabilir hale getirilmiştir.

Örneğin:

 “Rahman arşa istiva etti.” (Tâhâ, 20/5)

mealindeki ayet ve benzeri ayetlerdeki ifadeyle, Allah’ın rububiyet arşının yegâne sultanı ve hükümranı olduğu gerçeği belirtilmiştir. Burada da Rahman isminin kullanılmasıyla, bütün kâinat çapında faaliyet icar eden Allah’ın bütün fiillerinin kusursuz olduğuna işaret edilmiştir.

- Burada “taht” anlamına gelen Arş kelimesi, mahiyeti bilmediğimiz bir yapı olmakla beraber, ayetlerde daha ziyade “saltanatın tahtı” manasında kullanılmıştır.

Bilindiği üzere, bu terim maddi olmaktan ziyade manevi makamı gösterir. Mesela: “Filan adam cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu.” denildiği zaman, bununla kastedilen şey, bir yerde bulunan ve cumhurbaşkanı olan kimsenin üzerinde oturacağı bir koltuktan ziyade, “cumhurbaşkanlığı makamı”dır. Bunun gibi, “Allah/Rahman Arşa istiva etti.” mealindeki ayetlerden maksat, Allah’ın bütün evrenin yegâne sultanı, hükümranı olduğu anlamına gelir.

- Selef alimleri, bu gibi “müteşabih=manası kapalı” olan ayetlerin gerçek manasına Allah’ın ilmine havale ederek susmayı tercih etmişlerdir.

Halef alimleri ise, tevile muhtaç olan bu ifadeleri tevil etmeyi uygun görmüşlerdir. Belirttiğimiz manalar, Halef/Üçüncü asırdan sonra gelen bütün alimler tarafından kabul edilen bir hakikattir. Zira, Arşı da yaratan Allah’tır. Allah ezelidir. hadiste ifade edildiği üzere, “Allah ezelde vardı, onunla birlikte hiçbir şey yoktu”.

Bu sebeple, İslam’da kabul edilen “Allah’ın zaman ve mekândan münezzeh olduğu” inancı ile “arşa istiva” ayetleri arasında gerçekte hiçbir çelişki yoktur. Çünkü, zamanı da mekânı da Arşı da Kürsiyi de Allah yaratmıştır. Bunlar yok iken Allah vardı ve bunları sonradan yarattı.  

“Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şura, 42/11)

mealindeki ayetin açık ifadesi de “arşa istiva”nın, ateistlerin düşündüğü gibi bir alama gelmemektedir. Çünkü bu takdirde Allah’ın diğer varlıklara benzemesi söz konusu olur.

Özetle: Allah ezelde nerede ise, şu anda aynı yerdedir. O zaman “le mekân-la zaman” (mekan-zamanın olmadığı şey) denilen Ezelde var olduğu gibi varlığını devam ettirmektedir. Çünkü O ezeli ve ebedidir.

50 Varlıkların, İlm-i İlahi ve Levh-i Mahfuz dışında kayıtları var mıdır?

Bütün varlıkların İlm-i İlahi ve Levh-i Mahfuz dışında aynı şekilde hıfzının olup olmadığını tespit etmek zordur. Ancak, bu varlıkların -hepsinin bir bütün olarak değil- değişik yönleriyle İmam-ı Mübin, Kitab-ı Mübin ve zaman misalî sahifesinde de yazılı olduğunu Üstad Bediüzzaman’da öğreniyoruz.

Bediüzzaman Hazretlerinin bu konudaki ifadeleri şu merkezdedir:

“Kâinatı, eczaları adedince risaleler içinde bulunan bir kitab-ı kebir hükmüne getiren ve Levh-i Mahfuz'un defterleri olan İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin'de bütün mevcudatın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan,..” (Asa-yı Musa, s. 210)

“Evet bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irade ve evamir-i tekviniyenin ünvanı olan 'Kitab-ı Mübin'den haber veren ve işaret eden; hem nazarî olarak emir ve ilm-i İlahînin bir ünvanı olan 'İmam-ı Mübin'den haber veren ve remzeden iki kader tecellisi var.” (Sözler, s. 469).

“İmam-ı Mübin", ilim ve emr-i İlahînin bir nev'ine bir ünvandır ki, âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor… İşte 'İmam-ı Mübin'in imlâsı ile yani kaderin hükmüyle ve düsturu ile kudret-i İlahiye, icad-ı eşyada her biri birer âyet olan silsile-i mevcudatı, 'Levh-i Mahv-İsbat' denilen 'zamanın sahife-i misaliyesinde' yazıyor, icadediyor, zerratı tahrik ediyor...”

“Amma 'Levh-i Mahv-İsbat' ise, sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u A'zam'ın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakikat-ı zaman odur...”

“Amma 'Kitab-ı Mübin' ise, âlem-i gaybdan ziyade, âlem-i şehadete bakar. Yani, mazi ve müstakbelden ziyade, zaman-ı hazıra nazar eder ve ilim ve emirden ziyade, kudret ve irade-i İlahiyenin bir ünvanı, bir defteri, bir kitabıdır. 'İmam-ı Mübin' kader defteri ise, 'Kitab-ı Mübin' kudret defteridir.”(Sözler, s. 548)

a) Bu açıklamalardan anladığımız kadarıyla, bütün varlıkları ve var olacakları bütün yönleriyle ihtiva eden Allah’ın muhit ilmidir.

b) Levh-i mahfuz ise, Allah’ın sonsuz ilminin bir nevi olan kaderin bir defteridir. Allah’ın sonsuz ilmiyle aynı kapsama sahip değilse de o ilimdeki bilgilerin büyük çoğunluğunu ihtiva etmektedir.

c) Levh-i Mahfuz’un önemli iki defteri vardır: İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin. Bunların her birisi Levh-i mahfuzdaki bütün malumatı ihtiva etmemekle beraber, ikisi toptan o malumatı ihtiva etmektedir.

d) Bir de Levh-i Mahfuz’un  sadece “mümkinat dairesinde” cereyan eden olayların ve varlıkların kaydedildiği "Levh-i Mahv ve İspat” unvanıyla anılan Zamanın misalî sahifesi vardır ki, bir çeşit yazar-bozar tahtasıdır.

Bu temel kayıtlardan, yazılardan ve defterlerden başka özel defterler de vardır. Çekirdekler, tohumlar, yumurtalar, hafızalar gibi. Allah, Hakim ve Hafiz isminin gereği olarak, Levh-i Mahfuzun örneklerini de yaratmıştır.

Ezelden ebede kadar her şey Allah’ın ilmindedir. Yine ezelden ebede her şey Allah’ın irade ve kudretiyle yaratılır. Şu kâinat Allah’ın kudretine ayna olduğu ve onu gösterdiği gibi Levh-i Mahfuz da O’nun ilmine ve hafiziyetine aynadır. Kâinatı yaratmak Allah’a mahsus bir mucize olduğu gibi, onda cereyan eden ve edecek her şeyi kaydetmek de O’nun ayrı bir mucizesidir. Yani, bu varlık âlemini yaratmak Allah’a mahsus oluğu gibi, Levh-i Mahfuz'u yaratmak da O’na mahsustur.

Bu büyük mucizenin küçük misalleriyle yeryüzündeki mahluklar adeta dolup taşmaktadır. Bir meyve ağacının plan ve programını bütün çekirdeklerine yerleştirmek, hayretle tefekkür edilmesi gereken büyük bir hadisedir. Aynı şekilde bütün kuşların ve balıkların planları yumurtalarında yazılmakta, insanlar ve diğer birçok canlıların nutfeleri de onlardan çıkacak mahlukun bütün özelliklerini şifre olarak taşımaktadır.

İnsanın, diğer canlılardan ayrılan, çok önemli bir yanı vardır. Onun beden yapısı nutfede özet olarak yazılmakla birlikte, cüz’i iradesini hayır veya şerde kullanarak işlediği ameller de  Levh-i Mahfuz'un en güzel örneği olan hafızasında kaydedilir.

Nutfeler neslin devamına hizmet ettikleri gibi, hafızalar da mahşer meydanındaki büyük muhasebede birer senet olacaklardır.

Hafızanın bu dünyadaki önemli fonksiyonu ise insanlık âleminin ilim ve teknikteki terakkisine hizmet etmesidir. Hayvanlar âleminde terakki olmadığı gibi, günah ve sevap da yoktur. İlk arı ne yapıyorsa bugünkü arı da aynı şeyleri yapmaktadır. İlk arının ruhu ne kadar saf ve berrak ise, günah ve isyandan ne kadar uzak ise günümüzün arıları da öyledir.

İnsan son nefesine kadar iyi veya kötü işler yapabilmektedir. Bu hâl gösteriyor ki, hafıza ölüm ötesi içindir.

Çekirdeklerde, tohumlarda ve hafızalardaki kaydın mahiyetine gelince;

“Cenâb-ı Hakk’ın zatı mahlukata benzemediği gibi ef’ali de benzemiyor.”

Bu gerçeğin nice örnekleriyle çevremiz âdeta kaynaşmaktadır.

- Arının zatı örümceğe benzemediği gibi, bal vermesi de ipek örmeye benzemez.

- Ceviz ağacının zatı incir ağacını benzemediği gibi, ceviz vermesi de incir vermeye benzemez.

- Güneşin zatı okyanuslara benzemediği gibi, alev saçması da balık üretmeye, havayı temizlemeye benzemez.

- Kendi vücudumuza dönelim. Gözümüz kulağımıza benzemediği gibi, görme de işitmeye benzemez.

Cenâb-ı Hak, bütün varlıklara ayrı ayrı zatlar vermiş, ayrı özellikler takmış ve ayrı görevler yüklemiştir. Allah’ın zatı, yarattığı hiçbir varlığın zatına benzemediği gibi fiilleri, işleri de mahlukatınkine benzemez.

Bu fiillerden birisi de “hıfz etme, muhafaza etme, mahlukun bütün özelliklerini genetik şifrelerde yazma”  fiilidir.

Allah bir ağacın bütün yaptıklarını çekirdeğinde özetler, biz de okuduğumuz bir kitabın özetini çıkarırız. Bizim özetimizde kitabın bütün ayrıntıları yoktur. Onu bir başkasına okutsak, kitaptaki bilgilerin büyük kısmından mahrum kalır. Ama, Allah’ın çekirdeklerdeki kaydı böyle değildir. Koca bir ağacı küçük bir çekirdekte özetlediği halde, o ağacın hiçbir özelliği bu özetin dışında kalmaz.

Levh-i Mahfuz'a, “bütün tohumlar, çekirdekler, nutfeler” ayna olmakla birlikte, bu konuda da en güzel örnek “ahsen-i takvimde” yaratılan insandadır. Hafızada her şey kaydedilir, fakat bizim yazı ile kaydetmemiz gibi değil. Hafızadaki bu harika kaydı anlamaktaki aczimiz, Levh-i Mahfuz'u anlama konusunda da geçerlidir.

Hafızamızda bir olayın bütün safhaları kaydolduğu gibi, olayla ilgili şahısların şekilleri, sesleri de kayıtlıdır. Bunun en ileri şekli Levh-i Mahfuz'daki kayıttır. Onda da her şey, her şeyiyle, en mükemmel şekilde,  kayıt altına alınmıştır.

Diğer taraftan, kıymetli bir sözünü ve halini daimileştirme duygusuna sahip insanoğlu, şiir, yazı, fotoğraf, kaset ve CD gibi kayıt vasıtalarını geliştirmiş ve yaygınlaştırmıştır. İnsana daimi mükâfat kazandıracak, Cennette ebedi meyveler verecek ve ahiretin sinemalarında sermedi olarak gösterimde kalacak olan fiillerini kaydetmekle vazifeli Kiramen Katibin meleklerinin varlığı, fıtrattaki kıymetli anlarını muhafaza etme duygusunun en güzel bir şekilde tatmin edilmesidir.

Bu açıdan bakıldığında, Cenab-ı Hakk'ın Hafiz ismi Kiramen Katibin meleklerinin vazifelendirilmesiyle şirin bir tarzda tecelli etmektedir.

51 Babamın ya da kardeşlerimin kazancı haram olsa, ben de onların kazandığı paranın haram olduğunu bilsem ve yine de onların parasını yesem harama girer miyim?

Şu an çalışmadığınız için, babanızın kazancını yemeniz günah olmaz.

52 Allah’ın veli kulları gizliyse, müminler nasıl evliya olur?

- Evvela, ilgili ayette: “Müminler Allah’ın evliyasıdır.” denilmemiş, “Allah müminlerin velisidir / dostu ve yardımcısıdır.” mealindeki ifadeye yer verilmiştir. Bu iki ifade arasında çok fark vardır.

- İkincisi, “velayet” bir cihetle iki kısımdır:

a) Velayet-i amme: Bu velayet her mümin için geçerlidir. Allah’a iman eden her mümin Allah’ı sevip saydığı ve Onu dost ve yardımcı kabul ettiği için, bu manada Onun velisidir.

b) Velayet-i hassa: Bu velayet, normal müminlerin ötesinde Allah’a itaat eden, Onu sevip sayan, Ona yakınlık ve dostluk kuran ve Evliya dediğimiz kimselerin velayetidir.

İşte “Allah velilerini, kullarının içinde gizlemiş.” sözü bu velilik için geçerlidir...

53 Allah bize öyle bir akıl verseydi ki, onunla dinin her konusunu kolaylıkla anlasaydık olmaz mıydı?

- Önce şunu unutmamak gerekir ki, Allah insanı imtihana tabi tutmuştur.

İmtihanda herkesin kazandığı veya herkesin kaybettiği bir durum olamaz. O zaman imtihan olmaz.

Bu sebepledir ki, Allah bu imtihanda akla kapı açar fakat onun özgür iradesini elinden almaz.

Bunun anlamı şudur: İmtihana tabi tutulan herkese imtihanı kazanabilecek bir seviyede akıl verilmiştir. Ancak bazıları akıl potansiyellerini nefsin duygusal istek ve arzularının gerisinde bıraktıkları için yanlış yolu seçmeyi tercih ederler.

- İmtihanda en az iki ihtimalin bulunduğu sorular söz konusudur. Özellikle iman esaslarının geniş alanı pek çok ihtimalleri barındırmaktadır. Fakat her zaman doğruluk ihtimali en güçlü olanı karşımıza çıkmayabilir. Bu durumda teslimiyetin devreye girmesi gerekir.

Örneğin; verdiği gaybi haberleriyle Allah’ın sözü olduğu çok açık olan Kur’an’ın bu semavi kimliğini kabul ettikten sonra, bizce kapalı olan bazı ayetlerin hakikat kapılarını açamayabiliriz. İşte o zaman genel olarak aklımızla kabul ettiğimiz Kur’an’ın ilahi kimliği bize kâfidir.

Biz şunu demeliyiz:

“Ben aklımla Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu ve Hz. Muhammed (asm)’in hak peygamber olduğunu kabul etmişimdir. Öyleyse bu iki kaynakta yalan ve yanlış olamaz. Ben dünyada milyonlarca şeyin hakikatini bilmediğim gibi, Kur’an’ın da bazı hakikatlerini bilemeyebilirim. Her şey benin malumatıma tabi değildir… Bana düşen iman ettiğim İslam dinine teslim olmaktır. Çünkü bu dinde akıl ile bilinenler yanında teslim olmayı gerektiren şeyler de vardır…”

 “Allah bize öyle bir akıl verseydi ki, onunla dinin her konusunu kolaylıkla anlasaydık olmaz mıydı..?” gibi sorular, yerinde değildir. Çünkü eğer herkes hemen kısa yoldan aklını kullanıp imtihanı kazansaydı, bu imtihan, imtihan olmaktan çıkacaktı. O zaman bu imtihanın kaybedeni olmazdı.

Halbuki, Allah sonsuz adaletini göstermek için açtığı bu imtihanda, sadece aklı değil, insanı değişik duyguları ve hisleri ile de imtihan etmektedir. Kimin nesine, kimin rabbine teslim olduğunu görmek ister. Kimin ilmiyle kazandığı, kimin cehaletiyle kaybettiğini görmek ister. Onun için herkese özgür bir irade vermiştir.

- İman ettiği halde, insanların büyük çoğunluğunun imanına rağmen, Allah’a karşı isyan etmeye devam etmesi, imtihanın yalnız akılla ilgili olmadığının açık göstergesidir. Nice insanların aklı “Bu iş günahtır, cezası vardır, işleme!” dediği halde, başka duygularının baskın gelmesiyle o işin hazır lezzeti için isyan etmekten çekinmez.

“Herkesin imtihanı kazanacak şekilde donatılması” demek, “hiç kimsenin imtihana tabi tutulmaması” ile/veya “herkese özel kitap göndermek” ile eş değerdir.

Bu ise ne ilmin izzetine, ne adaletin haşmetine ne iyi ile kötüyü ayırma hikmetine ne de imtihan sırrına uyar.

İlave bilgi için tıklayınız:

İslam dini mantık dini midir? 
Din akılla (beyinle) yaşanılır mı?
İslamiyetin tek doğru din olduğu kanıtlarla ve akılla anlaşıldığı halde ...
İslam dininin mantık ve bilime bakışı nasıldır?

54 Kur'an'daki cehennem tehditleri, insanların hürriyetlerini yok etmez mi?

- İslam’da insanın iradesini ortadan kaldıracak hiçbir öngörü söz konusu değildir. İleriye dönük, hangi işlerin kâr; hangi işlerin zarar getireceğine dair bilgilendirme yapmak, kişiyi bağlamak değil, önünü açmaktır.

- “Dinde asla zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256) mealindeki ayetin ifadesi ortadayken, İslam’da zorlama anlamına gelen bazı şeylerin olduğunu söylemek, özgür iradesiyle cehennemin kapısını aralamak anlamına gelir.

- “Şu yiyecek kanserojen maddeyi veya öldürücü zehir içeriyor; sakın yeme, öleceksin!” diyen bir doktor için “Beni tehdit ediyor, serbestçe yemek yememe engel oluyor.” diye şikayette bulunan bir hasta olabilir mi?

- Bugün insanların pek çoğunun cehennem yolunu tercih etmeleri, Kur’an’da yer alan bu tehdidin insan iradesini ortadan kaldırmadığının tartışmasız göstergesidir.

- Bugün dünyanın bütün ülkelerinde yasaklara karşı bazı cezalar ön görülmüştür. Allah’ın hiçbir kulu, siz bu cezaları koymakla benim serbest hareket etmemi kısıtlamışsınız demiyor. Çünkü, bu yasaklar ve cezalar belli şahıslara göre değil, genel prensipler, ilkeler halinde tespit edilmiştir. Her ferdin suç işleme hürriyeti vardır. Her gün binlerce insan suç işleyerek bu hürriyetin varlığını göstermektedir.

Göz önünde bulunan bu dünyayla ilgili yasakları ve ceza tehditleri, insanların bu özgür iradelerini elinden alamadığına göre, ne zaman tahakkuk edeceği belli olmayan meçhul bir gelecekteki cehennem cezasının kendisini tehdit ettiğini söyleyen kimsenin, bu iddiasını ciddiye almak mümkün değildir.

- Bununla beraber, Kur’an’da cennetin zikredilmesi, insanları iyiliğe teşvik olduğu gibi, cehennemin zikredilmesi de onları kötülükten uzaklaştırmaya yöneliktir.

Ne cennetin ne de cehennemin Kur’an’da yer alması, insanların özgür iradesini ortadan kaldıracak bir niteliktedir. İnsanlara insanca yaşamaya karşılık cennet gibi bir mükâfatın olduğunu müjdelemek, kötülüğün karşılığında ise cehennem gibi bir cezanın olduğunu bildirip uyarmak, insanın aklına ve özgür iradesine yapılan şefkat dolu bir hatırlatmaktır. Gerisi insanın kendisine kalmıştır. Kur’an’ın ifadesiyle: “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” İşin doğrusunu bildirmek Kur’an’a aittir. Buna kulak verip vermemek ise insana aittir.  

- Unutmayalım ki, bu geveze asrın hürriyet anlayışı, aklın, kalbin, vicdanın hürriyeti değil, nefsanî ve  hayvanî iç güdülerin serbest olmasını öngören bir hürriyetçiliktir.

“Adam öldürme, başkasının kızına, karısına kem gözle bakma, başkasının malını çalma!.." diyen bir dinin, bu yasaklarını ve buna terettüp eden cezayı öngörmesini özgürlüğe aykırı bulan kimsenin, insanlık ailesi içerisinde yeri olabilir mi?

Evet, insan kölelikten kurtulup hür oldu, ama yine de Abdullahtır / Allah’ın kuludur; onun emir ve yasaklarının dışına çıkmamalıdır. Zira cennet ucuz olmadığı gibi, cehennem de lüzumsuz değildir.

55 İslam aleyhindeki yazılardan etkilenen kimseler için nasıl bir yol izlemeliyiz?

Bu konuda genel bazı noktalara işaret edeceğiz. Hangi zamanda hangi zeminde hangi hususu hangi üslupla kullanılacağınızı sizin keskin ferasetinize havale ederiz:

a. Her şeyden evvel bizim hiç kimseyi hidayete getirmek gibi bir görevimizin olmadığını iyice hazmedeceğiz. Çünkü insanları hidayete erdirmek sadece Allah’a mahsustur.

b. Bizim asli görevimiz, başta iman esasları olmak üzere İslam dininin temel mesellerini başkalarıyla da paylaşmaktır. Bunları paylaşmak için, uygun bir zemini, bir atmosferi kollamak gerekir. Yoksa kaş yapayım derken gözü çıkarabiliriz.

c. Öncelikle dinimizi kendimiz bileceğiz. Başkasını ikna etmek için önce kendimizi ikna etmemiz gerekir. Başkasına imanı, salih ameli tavsiye ederken, öncelikle onların nakışları üzerimizde uzaktan görülecek şekilde parlak olsun.

d. Başkasına bir hakikati anlatırken, sırf Allah için anlatmalıyız. İhlaslı olmayan, başkasına gösteriş olsun diye bilgimizi ve faziletimizi satmaya çalışırsak, söylediklerimizin olumlu bir etkisi olmadığı gibi, riyakârlığın cezasını da çekeceğiz. Bu cezalardan biri de dünyada olur ki, o da karşı tarafın bunu hissetmesi ve bize karşı olan itimadını kaybetmesidir.

e. Karşı tarafın enaniyetine dokunmamak ve damarına basmamak özellikle bu firavuncuklar asrında son derece önem arz etmektedir.

f. Hiç bir zaman dini konuları -diyalektik- bir mücadele şekline getirememek gerekir. Fikir alış verişin adabına uygun olarak karşı tarafı iyice dinlemek ve bildiğini de yumuşak bir  üslupla anlatmak.

g. Altından kalkamadığımız konuyu -hiç çekinmeden- bilmediğimizi vurgulamalıyız. Hiç kimse her şeyi bilemeyeceğine göre biz de onlardan biriyiz. Bilmediklerimizi itiraf etmek samimiyetimizi gösterdiği için karşı tarafın itimadını daha da arttıracaktır.

h. Gerekirse “bu konuyu arkadaşlarımız çok iyi bilir, onlarla konuşalım” gibi referans vermek, karşı tarafın imanını güçlendirecektir.

ı. Böyle bir durumda konunun uzmanı olan kişilerle konuşmaya davet edebileceğiniz gibi (ki böyle bir görüşme çok faydalı olur), sorularını sitemize sormasını da temin edebiliriz.

Özetle bu işin formülü şudur: “İçte tezahür eden İhlas, dışa yansıtılan samimiyet ve şefkat, hakikati ortaya koyan doğru bilgi, gönülleri çeken güzel üslup, karşılıklı anlaşmayı sağlayan hikmetli ortam, nefsimize peyk olmadığımızı deklere eden tevazu ve hasbiliğimizi gösteren güzel tavır” gibi insani davranışlar, Allah’ın muvaffak kılmasını cezbeden unsurlar olduğunu unutmamak gerekir.

Bilgi için tıklayınız:

Tebliğ ve Peygamberimiz'in (s.a.v.) tebliğ metodu hakkıında bilgi verir misiniz?

Tebliğde üslubumuz nasıl olmalıdır? İslami değerleri küçümseyen insanlara nasıl tebliğde bulunmalıyım?

56 Bilim adamları Allah'ın varlığını dünyada iyilik olsun diye savunmaktadırlar iddiasına nasıl cevap verilebilir?

Bu asırda din gibi ciddi konuları tartışanların “ağızlarının söylediklerini kulaklarının iyi duyması gerekir”. Eğer herkes hayalindeki kuruntusunu ilim adına ortaya koyarsa, ortada ilim diye bir şey kalmaz. Sorudaki “birilerinin” sözleri de bundan farklı değildir. Hiç ir mesnede dayanmayan, hayalinde tasavvur ettiği bazı vesveselerini ilim mahfillerine taşımak, en hafif ifadeyle “bir utanmazlık, vurdunduymazlık”tır.

Şimdi bu iddiada bulunanlara karşı şöyle bir soru sorulsa, onlar ne cevap verirler?

“Siz aslında Allah’ın varlığına inanıyorsunuz. Yalnız içinde bulunduğunuz çevrenin baskısıyla ateist görüntüsünü veriyorsunuz…” Keza, “Ateist olan bütün ilim adamlarının hepsi, Allah’ın varlığına inanıyorlar. Çünkü okudukları ilimler bunu söylüyor. Bunlar geri zekalı olmadıklarına göre, inanmamaları için hiçbir gerekçe yoktur. Ancak, onlar çevrelerindeki insanlardan farklı olduklarını göstermek, şöhret olmak ve şov yapmak adına inanmadıklarını söylüyorlar... Nitekim en azılı ateistlerden bazılarının ömürlerinin son çeyreğinde Allah’a iman ettiklerini  bildirmeleri, bunun göstergesidir.”

Şu nokta da çok önemlidir: İman eden ilim adamları Allah’tan ve hesap gününden korktukları için kolay kolay yalan söyleyemezler. Buna mukabil, hesap gününe inanmayan kâfirlerin yalan söylemeleri çok kolaydır.

Şimdi şu noktayı da göz ardı etmemek gerekir ki: “İlim adamlarının inanmadıkları halde, inanmış görüntüsünü verdiklerini” iddia etmek, ilim açısından hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan boş bir iddiadır. Çünkü, hiç kimse başkalarının zihnindekini okuyarak objektif bir yargıya varamaz. Bu düşünce, ilim açısından değersiz bir iddia olduğu gibi, mantık bakımından da delilsiz olduğu için bir atmasyondan öteye geçemez.

İnanmayan bir kimsenin “inanmış olduğunu söyleyerek” korktuğundan kurtulmak yoluna baş vurmasına inanmak için hiçbir sebep yoktur. Çünkü bir insan inanmadığı halde nasıl olur da hesap gününden korkar? İnanmadığı halde nasıl olur da -varlığına inanmadığı- Allah’tan korkar? Bunun mantığı var mı? Eğer bir yerde korku varsa, orada korkulan şeyin varlığına inanmak vardır. Bundan anlaşılıyor ki, bu ateistler de aslında Allah’a ve hesap gününe inanıyorlar, en azından var olabileceğine kuvvetle ihtimal veriyorlar. Bazı bilim adamlarına “inanmadıkları halde korkudan inandıklarını söylediklerini” yakıştırmaları, onların kafasında da bu korkunun varlığını göstermektedir. Çünkü, insanlar genellikle başkasını kendine kıyasla tanımaya çalışır...

Sorudaki bir nokta da: “bazı bilim adamlarının inanmadıkları halde, dünyada huzur ve barışın olması için insanları Allah ve hesap günüyle korkuttukları” iddiasıdır. Bunun da hiçbir mesnedi veya delil olmadığı halde, ateistlerin kurguladıkları yalanlardan biridir. Bununla beraber, insanların huzurunu, barışını isteyen güzel insandır. Böyle güzel insanların yalan gibi çirkin işler peşinde koşmaları düşünülemez. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle:

“Dindar bir adam din muhabbeti için 'Hak böyledir. Hakikat budur. Allah'ın emri böyledir.' der. Yoksa, Allah'ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Allah'ın taklidini yapıp, onun yerinde konuşmaz, 'Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir ki?..' mealindeki Kur’an’ın düsturundan titrer.” (bk. Mektubat, s. 311-312)

57 Kitapların düşünce ve inanç mekanizmasındaki rolü nedir?

İnsanı insan yapan, onun düşünebilen, konuşabilen, akıl ve  idrak yeteneğine sahip olan bir varlık olmasıdır. Ancak, yaratılışının gereği olarak, meleklerle akıl melekesinde, hayvanlarla öfke ve iştihada, bitkilerle de büyüme ve gelişme melekesinde ortak olmuştur.

Bu farklı unsurların zıt etkileri vardır. İnsanlık kompozisyonu bakımından, bunlardan biri “Yaşa!..” derse, diğeri “Öl!..” diyebilir.

Bu sebeple, Allah imtihanda insanı sadece aklından ötürü sorumlu tutmamış, aksine kitap ve peygamberler göndererek insanı irşat etmiş ve bu irşadın sonucuna göre imtihanı kazanıp kazanmadığını değerlendirmiştir.

“Kim doğru yolu seçerse, kendisi için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi aleyhinde sapmış olur. Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Biz, peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.” (İsra, 17/15)

mealindeki ayette, hidayet ve dalaletin sebebi, vahiy olarak indirilen kitaba / Kur’an’a (ve diğer kitaplara) tabi olup olmamak olarak belirtilmiştir. Ve kitap / peygamber insanlara gönderilmeden onların sorumlu tutulmayacağına da vurgu yapılmıştır.

Bundan anlaşılıyor ki, imtihana tabi tutulan insanların bir yandan kişilik itibariyle “akıl baliğ” olmaları / rüşt çağına girmiş olmaları şart koşulmuşken, diğer taraftan da bu insanlara hak ve hakikati öğreten kitapların ve bu kitapları öğreten muallimlerin / peygamberlerin varlığı zorunlu kılınmıştır.

Bu hakikatler gösteriyor ki, hak ve hakikati öğrenmek için Allah’ın gönderdiği kitapları okumak ve o kitapları ders veren peygamberlerin öğütlerine ve peygamberlerin izini takip eden yetkili ilim erbabına kulak vermek şarttır.

Özellikle bütün vahiylerin esaslarını ihtiva eden ve en son vahiy kaynağı olan Kur’an’a aykırı beyanlarda bulunan her kitap yanlış olduğu gibi, sünnetiyle Kur’an’ı tefsir edip açıklayan Hz. Muhammed (asm)’in beyanlarına ters düşen her öğretmenin öğrettikleri de kesinlikle yanlıştır ve zararlıdır. Yete ki, bu farklı kaynakların ifadelerini doğru algılayabilelim.

İşte bütün bu açıklamalar gösteriyor ki, akıl tek başına hakikati keşfedemez. Bilakis, akıl eğitildiği fikirler istikametinde tepki gösterir.

“Her doğan çocuk fıtrat dini olan İslam’ı kabul edebilecek bir kabiliyette doğar. Sonra annesi, babası, çevresi, onu Yahudî, Hristiyan, Mecusî yaparlar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

manasına gelen hadisin ifadesi, aklın yanıltılabileceği ve yanılabileceğini göstermektedir.

Bu sebeple -sizin de işaret ettiğiniz gibi- aklımızı eğitirken, kitaplarımızı, hocalarımızı iyi seçmek durumundayız. Bu hadis aynı zamanda, imtihan sahasında bir tek zorunlu istikamet gösteren kodlama trafik işaretinin de söz konusu olmadığına işaret etmektedir.

İnsanın cüzi iradesi, iyi veya kötü yolu tercih edebilecek bir özgürlüğe sahiptir. Bir takım fasık olan kimselerin çocuklarının salih birer insan, tersine salih kimselerin çocuklarının da fasık olmaları bu gerçeğin reddedilmez kanıtıdır.

58 Karbonun toprakta olmadığı halde insanda olması, nasıl açıklanabilir?

Bütün elementlerin Hz. Âdem’in yaratıldığı toprakta olması şart değildir. Nitekim ona verilen hayat ve teneffüs ettiği hava, topraktan değil, havadan ve başka âlemlerden gelmektedir.

Bizim alfabede 29 harf olduğu gibi, kâinat alfabesinde de yaklaşık 114 element vardır. Yani âlemdeki varlıklar bu elementlerle Allah tarafından şu kâinat kitabında yazılmaktadır.

Bunların bir kısmı, toprakta, bir kısmı suda, bir kısmı da havada bulunur. Bu elementlerin büyük bir kısmının yeri sabit değildir. Her an devri daim içerisindedir. Mesela havadaki azot elementi yağmurla veya şimşekle toprağa geçer, oradan bitkiye, bitkiyi hayvanların veya insanların yemesiyle hayvan ya da insan bünyesine alınır. İnsandan dışarıya atılan maddelerle tekrar toprağa veya havaya geçer.

Karbon elementi de böyledir. Bitki, karbon atomunu topraktan ve solunum vasıtasıyla havadan alır. Çünkü bitkinin teneffüs ettiği havanın içerisinde belli oranda karbon dioksit vardır. Topraktan ve havadan bitki bünyesine giren karbon elementleri, yaprakların ve meyvelerin yapılmasında kullanılır. Bu yaprak veya meyveleri yiyen hayvan ve insanların bünyesine alınan karbon elementleri, buralardaki vazifelerinin bitiminde tekrar havaya ve toprağa dönerek, yeniden canlıların bünyesinde kullanılmak üzere sıraya girerler.

İlk insan Hz. Âdem’in yaratıldığı toprakta karbonun bulunmadığını ileri sürmek büyük bir iddiadır. Çünkü ilk yerküre şartlarını bütün özellikleriyle bilmek mümkün değildir.

Kabul edelim ki, ilk insanın yaratıldığı toprakta karbon atomu ya da Hz. Âdem’in yapısında kullanılan elementlerin bir kısmı yoktur. Allah toprakta bulunmayan elementleri bulundukları yerlerden alıp kullanamaz mı? Hem bütün elementleri ve kâinatı yoktan yaratan O değil midir? Hz. Âdem’in topraktan yaratıldığı beyanı, onun elementlerinin büyük bir kısmının topraktan alındığı şeklinde de anlaşılabilir.

Siz bir binayı yaparken, topraktan elde edilen demir ve çimentoyu kullanıyorsunuz. Ama elektrik ve suyu dışarıdan alıyorsunuz. Allah da insanı yaratırken topraktaki elementleri kullandığı gibi, toprak dışında, havada ve suda olan elementleri de kullanmıştır.  

İnsan sadece element yığınından ibaret de değildir. İnsanın manevî âlemini teşkil eden hayat ve bu hayata bağlı olan; akıl, hayal, hafıza, merak, endişe, korku, muhabbet, sevgi, şefkat, ğadap gibi duygu ve hissiyatın hiç birisi 114 elementte yoktur ve bunlar insana dışarıdan gelmektedir.

Bazı elementlerin toprakta, güya yokluğunu iddia ederek, el çabukluğu ve cerbeze ile hemen bir genelleme yapılarak insanın yaratılışı Allah’ın elinden alınarak, tesadüf ve tabiata verilmek istenmektedir.

İnsan bünyesindeki elementleri tesadüf ve tabiatla izah edemediğiniz gibi, insanın bu manevî âlemine bağlı olan hissiyat, duygu ve düşüncelerini de tabiatla ve tesadüfle açıklayamazsınız.

İlk insan Hz. Âdem’in ve onun nesli diğer insanların yaratılışında mutlaka sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi bir yaratıcıyı kabule mecbur olacaksınız.

İlave bilgi için tıklyınız:

Hz Âdem babamızın ve Hz. Havva validemizin yaratılışının bilimsel bir dayanağı var mıdır?

59 Hz. Muhammed’e vahiy getiren Cebrail, bir cin olamaz mı?

- Kur’an birçok gaybi haberler vermiş ve onlar olduğu gibi çıkmıştır. Allah bildirmediği sürece ne melekler ne insanlar ne de cinler gaybı bilirler. Rum suresi, Fetih suresi, Tebbet suresi ve daha başka ayetler açıkça ileride olacak olaylardan haber vermiştir. Cinlerin bunu bilmelerine imkân yoktur.

- Kur’an insanlar yanında cinlere de “Kur’an’ın bir benzerini getiremeyeceklerine” dair meydan okumuştur. Eğer Kur’an’ı öğreten bir cin olsaydı, başka cinler buna itiraz edip bir benzerini daha ortaya koyacaklardı. Çünkü insanlar gibi cinler de her konuda anlaşamazlar ve birbirine düşmanlık ederler ve haset ederler.

- Eğer bu Kur’an Allah’tan başkası tarafından olsaydı, mutlaka birçok çelişkilerle dolu olacaktı. Çünkü cinlerin de bilgileri eksiktir. Hatta birçok konuda insanlardan daha cahildir. Kâinatın yaratılışından, ilk dönemlerdeki duhan/duman/nebilöz halinden, altı (iki astronomik, dört jeolojik) devrede yaratılmasından ve benzeri birçok ontolojik olaydan bahseden bir kitabı cinlere isnat etmek büyük cehalettir.

- Hz. Muhammed (asm), dost ve düşmanın ittifakıyla çok akıllı, çok zeki, çok geniş düşünen bir insandır. İlk vahiyle karşılaştığında bu gibi kaygıları seslendirmesi, onun bu uyanık durumunu ortaya koymaktadır. Nihayet bizzat gözleriyle Hz. Cebraili asli şekliyle görmüş ve konuya daha yakından vakıf olmuştur. Hiç bir cin Hz. Cebrail’in kılığına giremez; öyle bir kabiliyetleri yoktur.

Bununla beraber, 23 yıl boyunca, bir cinin kendisiyle oynadığını fark etmemesi aklın kabul etmeyeceği bir şeydir.

- Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle:

“Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnidir. Hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki, hakikat görünsün aldatsın?” (Sözler, s. 238 ).

- Kaldı ki, bir gecede Mekke’den Kudüs’e gittiğini belirten İsra/Miraç ayetini, özellikle Kudüs’ten de göklere çıktığını belirten Necm suresinin ilgili ayetlerini asıl açıklayabiliriz? Çünkü, eğer bu iş cin oyunu ise, Hz. Muhammed (asm)’in -birkaç dakika/veya saat içinde- bir gecede Mekke’den Kudüs’e gidip gelmesini, göklere çıkıp dönmesini cinin sağlaması mümkün değildir. Bu takdirde bu doğru olmayan bir haber olur.

Diyelim ki, cin yalan söyledi, bu olayı uydurdu; peki bu yalanı gerçekmiş gibi lanse eden Hz. Muhammed (asm) gibi “emin/güvenilir insan” olarak şöhret bulmuş bir kimsenin yapacağı iş mi?

- Keza, cinlerin Kur’an gibi eşsiz bir kitabı ortaya koymalarının binler muhali olmakla beraber, farz edelim ki, bu da bir ihtimaldir. Peki bu ihtimalin gerçekten bir değeri var mı?

Hayır, hiçbir değeri yoktur. Çünkü;

a) “Bir emareden/delilden kaynaklanmayan bir iddianın hiç bir değeri yoktur” kuralı ilmi bir kaidedir. Burada bu ihtimalin hiçbir emaresi yoktur.

b) Bu ihtimale göre, Kur’an’ı uyduran cin ya kâfirdir, ya mümindir.

Eğer kâfir ise, kâfir bir cinin dine bu kadar hizmet etmesi düşünülemez. Çünkü kâfir cinler, kâfir insanlar gibi dinin düşmanıdır.

Eğer bu cin mümin ise, kalkıp Allah’a iftira etmesi, uydurduğu bir kitabı Allah’a isnat etmesi de düşünülemez. Çünkü, Allah’a imanı olan bir kimsenin böyle büyük bir cinayet işlemesi ve üstelik 23 yıl boyunca bunu sürdürmesi akılla izah edilecek bir şey değildir.

c) Hz. Muhammed (asm), “parmaklarından suyun akması, az bir yemekten yüzlerce kişiyi doyurması, alini havaya kaldırıp dua etmesiyle birden bulutların oluşması ve yağmurun yağması, Bedir savaşında yüzlerce şahidin huzurunda bir avuç çakıl alıp düşmana atması ve her bir düşmanın gözüne bir avuç çakıl/toprak girmesi…” gibi yüzlerce mucize göstermiştir.

Bu mucizelerin pek çoğu en sağlam senetlerle, en sağlam kaynaklarda yer almıştır. Bu mucizeler, birer peygamberlik nişanesidir.

Bütün bu hakikatler ortada iken, şeytanın bir vesvesesine yenik düşenin aklına şaşmamak mümkün değildir.

60 Neden şeytanın tarafında olanlar daha çok?

- İman etmek bir sorumluluk ister. İmanın gerektirdiği güzel işler yapmayı ister. İnsanların çoğu böyle büyük sorumluluk altına girmek istemez.

- İmtihan gereği olarak insana iyi duygularla birlikte kötü duygular da verilmiştir. İnsanların çoğu aklın ön gördüğü güzel duyguları dinlemez, nefsin hoşuna giden duyguların peşinde gider.

- İnsanların çoğu, hazır lezzetleri veresiye lezzetlere, hazır sıkıntıları veresiye sıkıntılara tercih eder. Onun için bazen bir dirhem hazır lezzeti ilerideki batmanlarca veresiye lezzetlere -muhakemesiz bir tarzda- tercih eder.

Keza, kulluğun halihazırda var olan bir dirhem kadar sıkıntısından kaçar, ileride batmanlarca olan sıkıntıları göz ardı eder.

- İnsanların çoğu, yaratılışında var olan bazı duyguları yanlış yerde kullandığı için, bu yanlışın kurbanı olarak dinden uzaklaşırlar. Mesela:

“İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inadlı taleb ve hâkeza şedid hissiyatlar, umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fâni umûr-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere, bâki elmas fiatlarını vermek demektir.” (Bediüzzaman, Mektubat, s. 33)

Demek ki, insanların çoğu ahiret için verilmiş şiddetli hissiyatı, fani dünya için kullandığından ahiret azığından mahrum kalıyor.

- Risale-i Nur’da geçtiği üzere, "Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azab çekmektir." kaidesi sırrınca, insanların çoğu, fıtratlarındaki Cenab-ı Hakk'ın zât ve sıfât ve esmasına sarf edilecek muhabbet ve marifet istidadını ve şükür ve ibadet cihazatını, nefislerine ve dünyaya gayrimeşru bir surette sarf ettikleri için, bil-istihkak cezasını çekiyorlar.” (bk. Hanımlar Rehberi, s. 72 - 73)

- Allah ezeli ilmiyle, insanların kendilerine verilen pek çok cihazlarını su-i istimal ederek yanlış yerde kullanacaklarını bildiği için, bir gaybi haber hüviyetindeki bir mucize olarak “insanların çoğu iman etmez” buyurmuştur. Bu konuyu beyan eden bir kaç ayetin meali şöyledir:

“Elif, Lâm, Mîm, Râ. İşte bunlar sana indirilen kitabın ayetleridir. Sana Rabbin tarafından indirilen Kur’ân haktır, gerçektir, ama insanların çoğu buna inanmazlar.” (Rad, 13/1)

“Fakat sen ne kadar hırs göstersen, insanların çoğu iman edecek değildir.” (Yusuf, 12/103)

- Ve insanların çoğu ahireti kaybeder, çünkü Allah’ın kendilerine ihsan ettiği akıllarını, basiret ve ferasetlerini doğru kullanmadıkları için akılsız, ferasetsiz ve basiretsiz bir tarzda dünyaya oyuncak olmuş bir figür haline gelirler.

“Biz cehennem için (özgür iradeleriyle kötü akıbetlerini hazırlayan) cinlerden ve insanlardan öyle kimseler yarattık ki onların kalpleri vardır ama bu kalplerle (gerçekleri) idrak etmezler, gözleri vardır onlarla (gerçeği) görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler (gerçekleri duymazlıktan gelirler). Hasılı onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkındırlar. İşte asıl gafil olanlar onlardır.” (A'raf, 7/179)

mealindeki ayette, insanların çoğunun niçin imana gelmediklerinin gerekçesi açıkça beyan edilmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Çoğunluk cehennemde mi? 
Allah, bazı insanları cehennem için mi yaratmıştır?

61 Kur'an'ın bir benzeri yapılsa bile, Müslümanlar bunu kabul edecekler mi?

- “Kur’an’ın bir benzerinin getirilmemesi” davası, Kur’an’ın insanların eserleri arasında çok farklı bir konuma sahip olduğunun ifadesidir.

Allah’ın kevni ayetleri olan, kainatı ve içindekileri yapmak nasıl imkansız ise, Allah’ın kelamı olan ayetlerin benzerlerini yapmak da imkansızdır. Örneğin, bir insan yapılamadığı gibi, bir baş da bir göz de yapılamaz. Bunun gibi, bir Kur’an yapılamadığı gibi bir sure de bir ayette yapılamaz.

- “Kur’an’ın benersizlik” iddiası, o günkü Arapların çok iyi bildiği Arap dili belagati açısından önemlidir. Çünkü, Kur’an ne bir alışılagelmiş bir nesir türüdür, ne de bir şiir türüdür. Oysa, o günkü Arap aleminde bir şairin sözlerine o kadar önem verilirdi ki, bir sözüyle savaş başlar, bir sözüyle de barış sağlanırdı.

Böyle bir ortamda Kur’an-ı Kerim, okuma-yazması olmayan ve asla şairliği işitilmeyen ve “Emin” lakabıyla meşhur olan Hz Muhammed (asm)’in elinde ortaya çıkmış ve “en kısa bir tek suresine bile bir benzerin yapılamayacağı” davasına yer vermiştir.

Buna mukabil, o zamandaki kâfirler, şeref ve haysiyetlerini, taptıkları ilahların ve dinlerinin şerefini kurtarmaya çok muhtaç ve pek düşkün idiler. Mesele, “ortaya konulacak Kur’an’ın bir benzer”inin Müslümanlar tarafından kabul edilip edilmeme meselesi değil, gücü, kuvveti ve büyük çoğunluğu elinde tutan kâfirler tarafından kabul edilip edilmemesidir.

Şayet Kur’an’ın yalnız bir tek suresine bir nazire yapsalardı, İslam dini ortadan kalkacaktı. Ve Kur’an’ın Allah’ın sözü olmadığı ortaya çıkacaktı.  

Halbuki, o günkü Arap müşrikleri canlarını ve mallarını tehlikeye atıp en dehşetli yol olan savaş yolunu tercih ederek, en kolay ve en kısa olan muaraza yolunu terk ettiler.

Demek muaraza yolu kapalı idi. Kur’an’ın bir tek suresinin bile bir benzerini getiremediler, bunu denemeye bile cesaret edemediler.

Meşhur Cahız'ın dediği gibi:

"Muaraza-i bilhuruf mümkün olmadı, muharebe-i bissüyufa mecbur oldular..." (bk. Nursi, Mektubat, s. 186).

Yani; harflerden meydana gelen bir kitabı yazarak en kısa yoldan Kur’an’ın bir benzerini ortaya koyarak İslam dinini mağlup etmeleri olsaydı, bu yolu mutlaka deneyeceklerdi. Bu mümkün olmadığı için dinlerini, haysiyet ve şereflerini korumak için, canları pahasına da olsa kılıçlarını çekip savaşmak zorunda kaldılar.

- Mekke’de inen ve daha iki elin parmakları kadar olan Müslümanların olduğu bir ortamda, Kur’an’ın meydan okuması karşısında elbette kâfirlerin büyük çoğunluğu oluşturduğu kamu oyunun kanaati önemlidir. Şayet onlar böyle bir kamu oyu oluştursalardı savaşsız zafer kazanacaklardı. Demek bunu başaramadılar.

İşte o günlerdeki meydan okuma örneği:

“Yoksa onlar/kâfirler: ‘Onu (Kur’ân’ı) Muhammed uydurdu.’ mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz; haydi siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin ve Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi yardıma çağırın. Eğer olar (o yardıma çağırdıklarınız) size cevap vermezlerse, bilin ki, Kur’ân ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. Ve ondan başka da ilah yoktur. Artık Müslüman oluyorsunuz, değil mi?” (Hud, 11/13-14)

Bu ayette yer alan “Eğer olar size cevap vermezlerse” mealindeki ifade iki şekilde anlaşılmaya müsaittir.

Birincisi: Kâfirlere hitaptır: “Ey kâfirler! Eğer Kur’an’ın on suresinin bir benzerini ortaya koyma konusunda güvendiğiniz adamlarınız size cevap vermiyorlarsa, artık bilmelisiniz ki, Kur’an Allah’ın kelamıdır…”

İkincisi: Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanlara hitaptır: “Ey Peygamber ve müminler! Eğer muarızlarınız olan kâfirler, sizin 'Kur’an’ın on suresinin bir benzerini ortaya koyma' konusundaki çağrılarınıza cevap veremiyorlarsa, artık Kur’an’ın Allah ‘ın kelamı olduğu hususundaki imanınızı bir kata daha pekiştirmelisiniz…” (bk. Taberi, Razi, Beydavi, ilgili yer)

- Burada altının çizilmesi gereken bir nokta da “Kur’an’ın Allah’ın sonsuz ilminin yansıttığı” gerçeğinin ilan edilmesidir. Çünkü, Arapça dil kaidelerini, belagatini çok iyi bilenlerin ortada olduğu bir ortamda, söz söyleme sanatının çok mahir ve pek usta olan o kâfirler, çok muhtaç olmalarına rağmen Kur’an’ın on suresine benzer bir eser ortaya koymuyorlarsa, bu takdirde “Kur’ân ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiş” olduğu gerçeği açıkça ortaya çıkmış demektir.

- Tevrat ve İncil kitaplarında belagat açısından bir mucizelik olmadığı gibi, böyle bir meydan okumak da söz konusu değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an'ın Edebi Yönü
Kur'an'ın mucizelik yönleri kırk tanedir deniliyor; bunu nasıl anlamak gerekir?
Kur'an Mucizeleri.
Kur'an'ın Verdiği Haberler.
Kur'an'ın Bilimsel Mucizeleri.

62 Din parlamak için karanlığa mı ihtiyaç duyar?

- Önce şunu belirtelim ki, kişilerin üslubu, onların kişiliklerini temsil eder ve yansıtır.

Mühendislerin hendeseden, doktorların tıptan, mimarların inşaattan misal vermeleri bunun bir yansımasıdır.

Dinler için “ateş böceği” misalini verenler de kimliklerini ele veriyorlar. Oysa ilahi/semavi dinler bir güneş gibidir, cehalet gecesinin karanlığını ortadan kaldırmak için vardır.  

- Hak dinler, özellikle en son doğan İslam dini, bir güneş gibi on beş asırdan beri müntesipleri olan insanların gecesini gündüze çevirmiştir.

- Hak dinlerin karanlık ortamlarda geldikleri doğrudur. Fakat geldikleri andan itibaren karanlığı ortadan kaldırdıkları ve hakikat ışıklarıyla her tarafı aydınlattıkları da bir hakikattir.

“Allah iman edenlerin yardımcısıdır, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tağutlar olup onları aydınlıktan karanlıklara götürürler. İşte onlar cehennemlik kimselerdir ki orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 2/257)

mealindeki ayet ve benzerlerinde hak dinlere iman edenlerin cehalet karanlığından kurtulup ilmin aydınlığına çıktıkları gerçeğinin altı çizilmiştir.

- Özellikle İslam dini gibi, baştan sona kadar aydınlatıcı ilimlerle dolu, ilk emri “Oku” olan Kur’an gibi bir kitaba dayanan bir dini “ancak cehalet ortamında barınır” türünden nitelemek, İslam’ı, Kur’an’ı hiç bilmeyen yahut da ön yargı fanatizmiyle vicdanı karanlığa gömülen bir dinsizin işi olabilir.

Tarih boyunca, bu gibi heriflerin meftun oldukları Batı dünyasının din ve bilim adamlarından birçok insan Kur’an’ın aydınlattığı iklimin zemininde imanla rahat bir nefes aldığı güneş gibi açık bir hakikattir. Bugünkü Avrupa’nın fen bilimleri konusunda ulaştığı seviyede İslam’ın /Endülüs İslam devletinin payının büyük olduğu yine vicdanlı Batı aydınları tarafından itiraf edilmektedir.

Devasa bir ilim literatürüne sahip olan İslam âleminin asırlarca bir güneş gibi etrafını aydınlattığını görmezlikten gelmek; insafa, vicdana sığan bir şey değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'in şifa kaynağı olması ve insanları karanlıktan ...
"O'dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekte ...

63 İtikadi mezheplerde hüküm, kişinin mezhebine göre mi verilecektir?

- Başka birçok konuda olduğu gibi, kişinin aklıyla Allah’a iman etmesinin gerekliliği konusunda da insanlar ancak kendi bildiklerini savunurlar, delillerini ortaya korlar. Ameli mezheplerde de farklı görüşler, değişik ihtilaflar vardır. Her mezhep sahibi veya mensubu kendi mezhebine göre amel etmek zorundadır.

- Bizim gibi avamın durumu hariç, gerçekte ameli veya itikadi mezhepleri kabul edenler belli bir delile dayalı olarak kabul etmişlerdir. Dinde teklif-i ma la yutak/insan gücünün üstünde bir sorumluluk olmadığına göre, herkes kendi aklınca, fikrince doğru gördüğü ile amel etmesi gerekir. Elinde delil olduğu halde bunun tersine hareket eden kimse günahkar olur.

- İtikadi mezheplerin “akıl ile Allah’a iman etme” meselesi, İslam dinini bilmeyen, tebligatını almayan kimseler için söz konusudur. İslam dininin dairesine giren herkes Kur’an ve Sünnete göre iman etmesi gerekir.

Kitap ve sünneti anlamak için de elbette akıl gerekir. İslam’da akıl hastalarının ve çocukların sorumlu tutulmamasının manası da budur.

Bu sebeple, dinde muhatap kabul edilen herkes, dinin gereklerini -ister aklıyla idrak etsin, ister etmesin- yerine getirmek zorundadır. Taabbüdi/hikmetlerini bilemediğimiz ibadetlerin yeri budur. Bu ise aklın dindeki yerinin belirlenmesi bakımından önemlidir.

- Hiç kimse Allah’ın hangi mezhebin görüşünü doğru kabul edeceğini bilemez. Onu ancak Allah bilir.

“Ameller niyetlere göredir” hadisinde ifade edildiği üzere, insanlar gerek itikadi gerek ameli konulardaki hareket noktasındaki samimiyeti büyük öne arzeder.

Bir kimse samimi olarak Kitap ve sünnette yaptığı derin araştırmalar sonucunda “insanların kendi akıllarıyla Allah’ı bulmak zorunda olduğu”na inanırsa bu konuda sevap kazanır ve kıyamet günü bundan dolayı ücretini alır.

 Başka bir kimse de aynı minval üzere insanların akıllarıyla Allah’ı bulmak zorunda olmadığına inanırsa onun mükâfatı vardır.

- Ancak şu noktaya dikkat etmek gerekir ki: İki farklı görüş arasında İslam inancı bakımından -küfür-iman gibi bir zıtlığın olmaması esastır. Örneğin: bir kimse bütün samimiyetiyle Kuran’ın Allah’ın kelamı olmadığına inanırsa bu kimse -bu samimiyetine rağmen- kıyamet günü kâfir damgası yemekten kurtulamaz. Mesela, mutezileler, birçok delile dayanarak samimi olarak kaderi ve Allah’ın sıfatlarını inkâr etmişler. Bu görüş ehl-i sünnetin icmaına muhalif olduğu için bir dalalet/yoldan çıkmak olarak değerlendirilmiştir.

Halbuki, ehl-i sünnetin itikadi ve ameli mezhepleri arasındaki ihtilaflar bu riski taşımadığı için “her müctehit sevap kazanır: İçtihadında hata eden bir, isabet eden ise iki sevap kazanır” düsturu söz konusu olmuştur.

Bizim konumuz böyle bir risk taşımamaktadır. İnsanların aklıyla Allah’a iman etmesinin gerekli olup olmaması, iman-küfür gibi zıt bir konu değildir. Aksine her biri kitap ve sünnetten de deliller getirerek bu sonuca varmıştır.

Bu sebeple her iki tarafın da bir hakkı ortaya koymak için yaptığı bir içtihat söz konusudur. Kimin hatalı, kimin isabetli olduğunu Allah bilir. Fakat onlar, hatalı veya isabetli içtihatlarının sevabını kazanmışlardır.

64 Tasavvuf ve tarikat akımı, taklit ve gabileşme hastalığına karşı çare olmuş mudur?

- İslam tarihinde taklit eskiden beri, her alanda var olagelmiştir.

- Yalnız tasavvuf değil, fıkıh, kelam, tefsir gibi disiplinde de taklit söz konusudur.

Bu sebeple, tasavvufun bu taklidi veya gabaveti kırmak üzere ortaya çıktığını söyleyemeyiz. Kaldı ki, tasavvuf ehli her İslami meslekten daha fazla taklitçidir. Çünkü, tasavvufta “Müridin, gassalin elindeki meyyit” gibi şeyhinin elinde tereddütsüz ve hiçbir itiraz, hiçbir direnç göstermeden teslim olması prensibi çok önemlidir.

- Doğrusu, İslam’da Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmekten ibaret olan takva esastır.

Asr-ı saadette bu takva, -insanın gücü nispetinde- hayatın her alanında kendini gösteriyordu. Zamanla, toplum hayatı -peyderpey- dini atmosferi teneffüs etmekten uzaklaştı.

Böyle bir ortamda “takva”yı tamamen korumak oldukça güçleşti. Çünkü, akıl ve kalbin arzularına sedd çeken, nefsin heva ve hevesine hitap eden ortamlar oluştu.

Bu durum karşısında bazı kimseler, İslam’da en büyük düşman olarak nitelendirilen nefisle mücadele etmek suretiyle bu “takva” mertebesine ulaşabileceklerini düşündüler ve bunu yollarını araştırdılar.

İşte tasavvuf, bu zorunluluk sonucunda ortaya çıkmıştır.

- Benzer zorunluluklar, İslamî disiplinlerin diğer sahalarında da kendini göstermiştir. Değişik yanlış fırkaların (Mutezile, Cebriye, Mürcie,  Havaric ve benzeri Fırak-ı dalle gibi) yanlış düşüncelerine sedd çekmek için karşısına Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaati temsil eden hadis, tefsir, fıkıh, kelam gibi disiplinlerde de söz konusu olmuştur.

- “Tasavvuf” bir terim olarak olmasa da İslam tarihinde hayatın pratiğinde her zaman var olagelmiştir. Tarikatlar ise, tasavvuf mefhumunu bir meslek disiplini içinde değerlendirmiştir.

Bu açıdan bakıldığında denilebilir ki, tarikatların tasavvuf disiplini, İslam’ın diğer disiplinlerine karşı bir reaksiyon olarak değil, ortaya çıkan ihtiyaca binaen bir aksiyon olarak ortaya çıkmıştır.

İlave bilgi için tıklayınız:

İmanımızı nasıl kuvvetlendiririz? İmanın artıp eksilmesi, tahkiki ve taklidi iman...

65 Tanrı kavramı mantık çerçevesinde sürekli çelişkilere dönüşüyor?

Bu safsatalar kadar mantık dışı paradoksal bir çelişki olamaz:

Örnek 1:

- Ölüm, ölen kimseyi mağlup eden bir olgudur. Her ölen istemeyerek bu ölüm hükümdarının karşısında el pençe durmak ve emrini yerine getirmek zorundadır.

Allah, ölümsüz olmakla, ölüm gibi bir olgu karşısında sonsuz kuvvet sahibi olduğunu göstermiştir.

- Kaldı ki, ölüm olgusu sonradan var olanların başına gelen bir olaydır. Ezeli olan Allah ise aynı zamanda ebedidir. Çünkü ebedi olmayan ezeli olamaz. Çünkü ezeli olana sonradan var olan ölüm gibi hadiseler arız olamaz.

- Bir de farz edelim ki -haşa- Allah kendini öldürebilir. Ama niye böyle bir şey yapsın ki!..

Hz. Nuh yaklaşık bin sene yaşamış, fakat hiçbir zaman ölmek istememiştir. Mükemmel bir hayata sahip bir insanın milyar sene ömrü olsa yine ölmek istemez...

Bu olayı Allah’ın sonsuz kudretiyle karşılaştırmak bir cinnet versiyonudur.

Örnek 2:

- Bugün bütün dünyada değişik konularda imtihanlar olmaktadır. Acaba, dünyada zerre kadar aklı olan “Bu devletlerin bu imtihanlara ne ihtiyacı var?”diye bir akıl yürütme cihetine gider mi?

- Allah iyi insanlarla kötü insanları ayırmak için bu imtihanı yapmaktadır. Yoksa onun hiç de ihtiyacı yoktur.

“Eğer dileseydik bütün insanlara hidâyet verir, doğru yola koyardık. Lâkin 'Cehennemi cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım.' hükmü kesinleşmiştir.” (Secde, 32/13)

mealindeki ayette bu imtihanın gerekçesi açıkça ortaya konulmuştur.

Yoksa Allah isterse hiç imtihan yapmadan herkesi cennete koyardı. Fakat onun merhameti yanında adaleti de vardır. Adalet ihkak-ı haktır.

Biz hiç, Allah’a itaat ve teslimiyet gösterenleri suçlu kâfirlerle bir tutar mıyız?” (Kalem, 68/35)

mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

Örnek 3:

Bu kadar mantıksızlık ancak ateist birinde bulunur. Bu mantığa göre;

Şair bile şiir yazmamalıdır.
Doktor olan reçete yazmamalıdır.
Mühendis olan bir mimar inşaat yapmamalıdır.
Hiçbir bilen, bir iş yapmamalıdır. Çünkü madem biliyor, yapmaya ne gerek var?

Allah aşkınıza buna güler misiniz, ağlar mısınız?

- İşin hakikatini Bediüzzaman Hazretlerinden dinleyelim:

“Malûmdur ki;

- Her bir cemal sahibi, kendi cemalini görmek ve göstermek ister.
- Her bir hüner sahibi, kendi hünerini teşhir ve ilân etmekle nazar-ı dikkati celbetmek ister ve sever.
- Ve hüneri gizli kalmış bir güzel hakikat ve güzel bir mana, meydana çıkmak ve müşterileri bulmak ister ve sever.

Madem bu esaslı kaideler, her şeyde derecesine göre cereyan ediyor;

Elbette Cemil-i Mutlak olan Zât-ı Kayyum-u Zülcelal'in bin bir esma-i hüsnasından her bir ismin, kâinatın şehadetiyle ve cilvelerinin delaletiyle ve nakışlarının işaretiyle, her birisinin her bir mertebesinde hakikî bir hüsün, hakikî bir kemal, hakikî bir cemal ve gayet güzel bir hakikat, belki her bir ismin her bir mertebesinde hadsiz enva'-ı hüsünle hadsiz hakaik-i cemile vardır.” (Lem'alar, s. 348)

Allah için sıkılmak söz konusu olamaz. İnsanların Allah'ı kendileri gibi düşünme cehaleti bu gibi yanlış fikirlere yol açabilmektedir. Allah yarattıklarına benzemez. Hiçbir sanatkar sanatı cinsinden olamaz. Misal bir mobilya ustası mobilya cinsinden değildir. Mobilyacıyı koltuk cinsinden düşünmek kadar büyük bir cehalet olamaz.

Öyle de Allah'ı sanatı olan insan özelliklerinde düşünmek ve Allah'a sıkılmayı atfetmek o kadar büyük bir cehalet örneğidir.

Rotası olmayan bir düşüncenin ortaya koyduğu fikir de öylesine çürük bir fikirdir ki, varlıkta sıkılmanın çaresini, yoklukta arıyor.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah için ezeliyet, zamansızlık ve zaman üstülük müdür?

66 İbrahim Peygamberin, Allah'ım nasıl diriltiyorsun bir göster de kalbim mutmain olsun, sözünü nasıl yorumlamak gerekir?

Hz. Ali’nin "Gayb alemi açılsa imanım ziyadeleşmeyecek." şeklindeki sözü ile,"Allah'ım nasıl diriltiyorsun, bir göster de kalbim mutmain olsun." diyen Hz. İbrahim’in bu sözünü şöyle anlamak mümkündür:

1) Hz. Ali’nin ifadesi, imanın bizzat kendisine yönelik olarak seslendirilmiştir. Buna göre, Hz. Ali bu sözü söylemekle, imanının kuvvetini, şüphelerden tamamen uzak olduğunu, şühûd derecesinde bir iman gücüne sahip olduğunu belirtmek istemiştir.

- Hz. İbrahim ise, imanını değil, itminanını güçlendirmek istemiştir.

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Bir vakit de İbrâhim: 'Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?' demişti. Allah: 'Ne o, yoksa buna inanmadın mı?' dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: 'Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.' Allah ona: 'Dört kuş tut, onları kendine alıştır. Sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra da onları çağır! Koşa koşa sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir, hakîmdir / üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir.'” (Bakara, 2/260)

- Bu ayette meal olarak yer alan “yoksa buna inanmadın mı / iman etmedin mi?” sorusu imanın bizzat kendi gücüne yöneliktir. Bu soruya karşılık Hz. İbrahim’in: “Elbette iman ettim” demesi, sorgulamanın imanın kendisiyle ilgili olmadığının açık göstergesidir. Peki sorgulanan neydi? Sorgulanan iman değil, hissiyatın madeni olan kalbin duygusal tarafının tatmin konusudur. “Sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.” mealindeki sözü bunu göstermektedir.

- Demek ki Hz. Ali’nin sözleri doğrudan imanla alakalıdır. Hz. İbrahim’in sözleri ise, imanla değil, itminanla alakalıdır.

2)  “Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. (İşarat-ül İ'caz, s. 77)

Buna göre, kalb denildiğinde, iki şey akla gelir: Akıl ve hissiyat/duygular.

“Biz cehennem için (netice itibariyle cehennemi hakkeden) cinlerden ve insanlardan öyle kimseler yarattık ki onların kalpleri vardır, ama bu kalplerle idrak etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler.” (A'raf, 7/179)

mealindeki ayetten de kalbin aklı da ihtiva eden bir kavram olduğunu görmek mümkündür. Çünkü, idrak etmek aklın bir fonksiyonudur. Keza, idrak bir ilmi gerektirir. Razi’nin ifade ettiği gibi, kalbin idrak sahibi olması onun ilim mahalli olduğunu da göstermektedir. (Razi, ilgili ayetin tefsiri)

Buna göre, Kalb hem aklı hem de duyguları barındıran bir merkezdir.

Hz. İbrahim, burada kalbin mahalli olduğu imanın akli delillerini değil, ulvî hissiyatını tatmin eden deliller aramıştır. Bu da ancak görmekle mümkündür.

Nitekim, Hz. Peygamber (asm) de görme duyusunun kuvvetine işaret etmiştir. Bilindiği gibi, Hz. Musa “kavminin buzağıya taptıklarını" bizzat Allah’tan öğrenmişti. Bu olayın doğruluğunda elbette hiç şüphesi yoktu ve hiçbir vesvese taşımıyordu. Bununla beraber olayı gözleriyle müşahede ettiği anki tepkisi çok farklı bir mecraya kaymıştı. Aslında gözleriyle gördüğü andaki yakîni, Allah’tan haber aldığı zamandaki yakîninden daha fazla değildi, çünkü böyle bir şey düşünülemez. Buna rağmen olayı gözleriyle gördüğü anki tepkisinin fazla olduğu da bir gerçektir.

İşte bundan anlıyoruz ki, peygamber de olsa bir beşer olarak “insanlarda bulunan” görme olgusunun duygular üzerindeki etkisi farklıdır. Nitekim, Peygamberimiz (asm) de Hz. Musa’nın bu olayına dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:

“Duymak görmek gibi değildir. Nitekim, Allah Musa’ya kavminin buzağıya taptıklarını bildirdiği zaman elindeki Levhaları atmamıştı, fakat onların yaptıklarını bizzat gördüğünde Levhaları atıvermişti ve onlar kırılmıştı.” (İbn Hanbel, 1/271)

İşte Hz. İbrahim’in “itminan-ı kalb” dediği şey, hissiyatı okşayan, duyu organlarına hitap eden ve özellikle görmeye dayalı  bir tatmindir.

Hz. Ali’nin sözleri ise, bu tatminin dışında ve sadece kendisinde bulunan imanın bizzat cevherine taalluk eden kuvvetini seslendirmeye yöneliktir.

3) Hz. Ali’nin “Alem-i gayb açılsa, imanım ziyadeleşmeyecek...” manasındaki sözü, onun kesin şahsi kanaatinin dışa vurmasıdır. O bu konuda bir insan olarak bu konuyu sorgulamış ve iç aleminde beslediği kesin kanaatini seslendirmiştir.

- Buna mukabil, Hz. İbrahim’in durumu ise, Allah tarafından sorgulanmış ve arzu edilen tatmin hususu da tahakkuk ettirilmiştir.

- Bu açıdan bakıldığında, Hz. Ali’nin de -imanın asıl cevherindeki kuvvetle ilgili olmasa da- kalbin duygusal tarafında yer alan ve tatmin olmaya ihtiyaç duyan hissiyatının olabileceğini söylemek mümkündür.

Hz. İbrahim ise, en az Hz. Ali kadar imanın asli cevherindeki kuvvete sahip olmakla beraber, “ölü kuşların dirilmelerini” gördükten sonra, artık işitmeyi, görmeye dönüştürdüğü için, duygusal tarafı dahi bir tatmine ihtiyaç duymaz hale gelmiştir.

67 Maturidi’nin İmamet konusuna bakışı nedir?

- İmamet / hilafetin gerçekleşmesinin vacip olduğu hususu, Ehl-i Sünnet /Eşari-Maturidi, Mürcie, Şia ve Haricilerin ittifak ettiği bir konudur (bk. el-Milel ve’n-nihal, 4/72)

- Mâturîdî'nin "Kitâbu't-Tevhîd"inde İmamet kısmının bulunmayışı oldukça önemli sorular akla getirmektedir. Acaba Mâturîdî, siyasî bazı endişeleri ve döneminin iktidarı ile aralarındaki anlaşmazlık dolayısıyla bu bölümü yazmak istemedi mi, yoksa ömrü yazmaya kafi gelmedi mi? Yazdıysa şayet neden bize ulaşmadı?

Mâturîdî'nin pek çok konuda görüş belirtmesine rağmen, hilâfet / imâmet konusunda kendi eserlerinde ve Mâturîdî edebiyatta yeterli bilgiye rastlanmaması son derece şaşırtıcıdır.

Aslında bu durumu siyasî konuların, akaid ile ilgili meseleler arasına dâhil edilmediği şeklinde yorumlamak mümkündür.

- Bununla beraber, İmam Maturidi, “et-Tevilat” adlı eserinde, Ehl-i Sünnetin genel akidesine uygun olarak Hz. Ebu Bekir’in hilafetinin sahih olduğunu, Hz. Ali’nin de bunu kabul ettiğini ifade eder ve “Rafizi”lerin konuyla ilgili delillerini çürütmeye çalışır. (bk. et-Tevilat, thk. Fatıma Yusuf el-Hıyemî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut 1425/2004. 2/48-49, 544; 3/376-381)

* * *

Not: Doç. Dr. Sıddık Korkmaz'ın, "İmam Maturidî'nin İmamiyeye Bakışı" adlı şu makalesini okumanızı tavsiye ederiz:

İmam Mâturîdî’nin yaşadığı dönemde Mâverâ- ünnehir ve Horasan bölgesindeki siyasî idare Samanîler’in elinde, kültürel ortam ise birçok din ile birlikte, kendisini İslâm şemsiyesi altında ifade eden pek çok mezhebin tesiri altındadır. Eserlerinde görülen zengin bilgi birikimi ve derin vukufiyetin altında yatan bu yapı, İmam’ın anlam dünyasına yansımış ve onu Ehl-i Sünnet mezhebinin iki büyük imamından birisi yapmıştır. O, Kur’ân ve Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih sünnetine uymayan görüşleri reddetmiş, onların yerine ana bünyenin temsil ettiği fikirlere tercüman olmuştur.

Mâturîdî’nin yaşadığı dönemdeki Şiî mezheplerden özellikle İsmâiliyye ve İmamiyyenin iddialarına cevaplar vermiştir. Üzerinde durduğu konuların çoğunluğunu, söz konusu mezheplerin ümmetin genelinden ayrıldığı, akaidle ilgili meseleler teşkil etmektedir.

Mâturîdî’nin Şiî mezhepleri eleştirirken Bâtıniyye, Karâmita, Râfıza ve çok nadir olarak da Şîa kavramlarını kullandığını görmekteyiz. Bunlardan İsmâilîlik hakkında Bâtınîlik ve Karâmita isimlendirmesinin kullanıldığını, Şîa, Hz. Ali’nin (radıyallâhu anh) nass ve tayin ile imâmeti konusunu esas alan hemen hemen bütün oluşumlar için bir üst kavram durumunda iken, Hz. Ali soyundan gelen on iki imamın adı etrafında oluşturulan görüşleri sebebiyle, bu isimle meşhur olmuştur denilebilir. (Meselâ bkz. Makâlâtü’l-İslâmiyyin 88-96; el-Fark Beyne’l-Fırak, 21 vd.)

Mâturîdî’nin Şiî mezhepleri eleştirmesine sebep olan hususlar, muhtemelen onların sahip oldukları siyasî destekle fevrice hareket etmeleri ve halkın hem düşünce hem de gündelik hayatlarında sorun oluşturmalarıdır. Onun yaşadığı dönem olan IV/X. Asrın başlarında Samanîler, Şiî Fâtımî devleti ile Büveyhî hanedanlığının bölge üzerindeki etkileri ile uğraşmak zorunda kalmıştır. (Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, 10/147; Büyük Türk Alimi Mâturîdî ve Mâturîdîlik, 25-26)

Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin belirttiğine göre Mâturîdî, er-Redd ale’l-Karâmita adlı iki eser kaleme almış; fakat bunlar maalesef günümüze ulaşmamıştır. (Tabsıratü’l-Edille 472) Bu eserlerin birisinde mezhebin usûl, diğerinde ise furû‘u’na dair esaslarını eleştirmiştir. (Tabsıratü’l-Edille, 472; Kitabü’t-Tevhîd Tercümesi,26, 27) İmamın bu mezhebe karşı ortaya koyduğu görüşlerini takip edebilmek için, şimdilik bize ulaşan iki eseri, yani "Kitâbu’t-Tevhîd" ve "Te’vîlâtu’l-Kur’ân" ile yetinmek durumundayız.

İmam Mâturîdî’nin uğraşmak zorunda kaldığı Şiî karakterli mezheplerden bir diğeri de İmamiyye’dir. Büveyhîlerin IV/X. asrın başlarında Bağdat’ı işgal ederek, Abbâsîleri etki altına almaları bu mezhebe ciddi bir siyasî destek sağlamış, böylece görüşlerini sistemleştirme ve yayma imkânı bulmuşlardır. Mihne hâdisesi ile iktidar desteğini kaybeden Mu’tezile’nin de desteğini kazanan İmamiyye, Mâturîdî’nin temsil ettiği Ehl-i Sünnet için başka bir problem durumuna gelmiştir. Bu durumun 447/1055 yılında Büveyhî devletinin yıkılışına kadar devam ettiğini söylemek mümkündür. (Sönmez, 18 vd.; Merçil, Erdoğan, “Büveyhîler”, DİA; Ak, Mâturîdî, 27-29)

Mesaisinin büyük bir kısmını Mu’tezile’nin eleştirisine ayırmış olan Mâturîdî, İmamiyye’yi tenkit etmek için de, Reddü Kitâbi’l-İmâme li ba’zı’r-Revâfız adıyla zikredilen bir eser kaleme almış, ancak bu eser de günümüze kadar ulaşamamış veya henüz keşfedilmemiştir.(1)

Mâturîdî’nin Şîa ile ilgilendiği dönem olan hicrî III. ve IV. asırlar hem İsmâilîlik hem de İmamiyye açısından zirvede oldukları bir zaman dilimini kapsamaktadır. Bundan dolayı onun güçlü bir düşünce sistemi ile karşı karşıya olduğu hatırlanmalıdır. Bu çalışmada İmam Mâturîdî’nin İmamiyye mezhebi hakkındaki eleştirileri üzerinde durulacaktır.

İMAMİYYE ELEŞTİRİSİ

Sahabenin Durumu

Mâturîdî’nin İmâmiyye hakkında Râfıza adı altında ele aldığı konular çoğunlukla Ehl-i Beyt, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti ve Hz. Ali’nin imameti ile ilgili hususlardır. Aslında bunların hepsi birbiri ile ilişkilidir ancak biz incelenmesinin kolaylığı açısından farklı başlıklar altında ele almayı uygun görmekteyiz.

Râfıza’nın, sahabenin küfre düştüğü iddialarını ele alan Mâturîdî,

“Onlardan sonra gelenler, 'Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma!..'” (Haşr, 59/10)

âyetinin tefsirinde değinerek, Allah Teâlâ’nın Muhammed ümmeti içinde seleflerine lânet edecek birilerinin çıkacağını bildiği için onlara istiğfar etmelerini emrettiğini bildirir. Bu âyetin Râfıza, Hâricîler ve Mu’tezile’nin görüşlerinin fasit olduğunu ortaya koyduğunu ifade eder. (Tevilâtu Ehli’s-Sünne, 5/90)

Ehl-i Beyt

Mâturîdî’nin, Râfıza’yı eleştirdiği hususlardan birisi de Ehl-i Beyt ile şu âyetlerle ilgili(2) getirdikleri yorum ve anlayış biçimleridir:

“Ey Peygamber! Hanımlarına de ki, eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut’a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzelce bırakayım. Eğer Allah’ı, Rasûlü’nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyilik yapanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır. Ey Peygamber’in hanımları! İçinizden kim apaçık bir çirkinlik yaparsa onun cezası iki kat verilir. Bu, Allah’a göre kolaydır. İçinizden kim Allah’a ve Resülü’ne itaat eder ve iyi bir iş yaparsa, ona mükâfatını iki kat veririz. Biz ona bereketli bir rızık hazırlamışızdır. Ey Peygamber’in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin. Evlerinizde oturun. Önceki cahiliyye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin! Allah’a ve Resülü’ne itaat edin. Ey Peygamber’in ev halkı! Allah sizden ancak kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Siz evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır.”(Ahzâb, 33/28-34)

Çünkü onlara göre bu âyetlerin birinci bölümü Hz. Peygamber’in hanımları, ikinci bölümü ise Ehl-i Beyt ile ilgilidir. Bu görüşlerini desteklemek için bazı görüşler ileri sürmektedir.

Râfıza açısından Ümmü Seleme’den gelen rivayete göre Hz. Peygamber, Ahzâb Sûresi’ndeki âyet ile Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i kastetmiştir. Bu âyet nazil olduğunda Hz. Peygamber bir elbise almış ve onların üzerine örtmüş, bundan sonra da âyetin “Ey Peygamber’in ev halkı (Ehl-i Beyt) şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzâb, 33/33) kısmını okumuştur. Bunun üzerine Ümmü Seleme “Ben Ehl-i Beyt’ten değil miyim?” diye sormuş, Hz. Peygamber de “Allah’ın izni ile evet.” (Sünenü’l-Kübrâ, 2/150) diye cevap vermiştir.(3)

Bu âyetin yorumu ile ilgili olarak Şîa’nın öne sürdüğü delillerden bir başkası ise Hz. Hasan b. Ali’nin Kûfe’de yaptığı konuşmadır. Bu konuşmada o şöyle demiştir:

“Ey Kûfeliler bizim hakkımızda Allah’tan korkun! Şüphesiz biz emirler ve misafirleriniziz. Ayrıca biz Allah’ın, hakkında ‘Ey Peygamber’in ev halkı (Ehl-i Beyt), şüphesiz Allah sizden kusuru giderip, sizi tertemiz yapmak istiyor.’ (Ahzâb, 33/33) buyurduğu kimseleriz.” (Te’vîlât, 4/116)

Diğer bir görüşe göre âyetin başındaki “Namazı kılın, zekâtı verin! Allah’a ve Resülü’ne itaat edin!...” kısmı müennes sîgası ile gelmiştir. Bu ise, âyetin evvelinden bağımsız olduğunun delilidir. (Te’vîlât, 4/116)

Başka bir görüşe göre “onlardan kiri gidereceğini ve onları temiz yapacağını" vaad etmiştir. Bu ise mutlak bir vaattir, mukayyet değildir. Burada zikredilen kirin kadınlarda bulunması mümkündür; fakat Ehl-i Beyt’te bulunması mümkün değildir.

Yine başka bir görüşe göre Hz. Peygamber:

“Size benden sonra iki şey (sekaleyn) bırakıyorum. Allah’ın kitabı ve ‘ıtretim olan Ehl-i Beyt’im. Eğer onlara sarılırsanız (Kevser) havuzuna ulaşırsınız.” (Tirmîzî, no: 3786)

mealinde bir vaatte bulunmuştur. Bu sözdeki ‘Itret ise Ehl-i Beyt anlamına gelmektedir.

Mâturîdî bütün bu iddiaları eleştirirken Ehl-i Beyt ifadesinin, kadın veya erkek olsun, örfe göre hepsini içinde taşıdığını ve âyetin baş tarafından ayrı ve kopuk olarak anlaşılmasının mümkün olmadığını belirtir. Hz. Peygamber’in hanımlarının bu tanımlamanın dışında tutulmasının imkânı olmadığını da ilâve eder. Âyetin bir bölümünde müenneslik başka bir bölümünde de müzekkerlik sigasının kullanılmasının dilden kaynaklandığını ve böylesi durumlarda müzekker sigasının kullanıldığına dikkat çeker. Buradaki vaadin mukayyed değil de mutlak olduğu iddiası hakkında ise, burada söz konusu olan kadınların Hz. peygamber’in hanımları olduğunu ve onlara çirkinlik ve pisliğin nispet edilemeyeceğini ifade eder. Sakaleyn hadisinde kast edilen şeylerin kitab ve ‘ıtret olduğunu, ‘ıtretle kastedilen şeyin ise Hz. Peygamber’in sünneti olduğunu belirtir. Ümmü Seleme’den gelen rivayet hakkında ise zaten Hz. Peygamber’in ona “İnşallah sen de Ehl-i Beyt’tensin” diye cevap verdiği için, hanımlarının da Ehl-i Beyt’e dahil edilmesi gerektiğini belirtir. (Te’vîlât, 4/116-117)

Hz. Ebû Bekir’in Hilâfeti

Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) halife olunca sahabenin irtidat ettiği şeklindeki Râfıza’nın iddialarına karşılık veren Mâturîdî, onların bu anlayışının

“Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar.” (Hacc, 22/41) âyeti ile

“Allah içinizden iman eden ve salih amel işleyenleri yeryüzünde mutlaka egemen kılacağını vaat etmiştir…”(Nûr, 24/55)

âyetine aykırı olduğunu belirtir. Râfıza’nın irtidat hakkındaki görüşlerini bu iki âyetin çürüttüğünü, çünkü Allah’ın (âyette vasfı geçen kimseleri) yeryüzünde hâkim kılmaya ve kendilerine cenneti vaat ettiğine işaret ettiğini belirtir. (Te’vîlât, 3/376)

Hz. Ebû Bekir’in halifeliği ile ilgili olarak

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler… Allah yolunda cihad ederler, (bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar…” (Mâide, 5/54)

âyetinin delil olduğunu belirtir. (Te’vîlât, 2/48) Âyette Allah yolunun düşmanlarına karşı savaşa çıktığı için onun övüldüğünü, şayet Hz. Ali’nin hakkını gasbetmiş olsa ya da bu işe ehil olmasa veya başkasının hakkına tecavüz etmiş olsa, Allah’ın övgüsüne mazhar olamayacağını belirtir. Bu âyetin aynı zamanda Râfıza’nın Hz. Peygamber’den nakledilen “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır.” (Tirmîzî, no: 3713) ve benzer şekildeki Hz. Ali’nin hilafeti talep ettiği ve bu uğurda mücadele ettiği şeklindeki delillerini çürüttüğünü vurgular. Çünkü Hz. Ebû Bekir zamanında Hz. Ali’nin, hilâfetin kendi hakkı olduğunu bilmesinin veya Allah’ın kendi üzerine verdiği bir hakkı terk ve zayi ettiği şeklinde bir düşünceye sahip olmasının, mümkün olmadığını, sessizliğinin ve böyle bir talebinin olmamasının bu hakkı Hz. Ebû Bekir’de görmüş olmasının delili olduğunu ifade eder.(Te’vîlât, 2/48)

Hz. Ebû Bekir’in halifeliğini onayladıklarından dolayı sahabeyi irtidatla itham ettikleri görüşleri üzerine Şîa’ya, Râfıza adı ile yönelttiği eleştiride Mâturîdî “Allah yolunda hicret edenleri, sonra da bu uğurda öldürülenleri veya ölenleri ise Allah pek güzel bir tarzda nimetlerine mazhar edecektir. Allah elbette nimet verenlerin en iyisidir.” (Hacc, 22/58) âyetinin tefsirinde cevap verir.

Bu âyette Allah Tealâ’nın sahabenin cennetlik olduğu, güzel bir rızık ile rızıklandırılacakları ve rızasını kazanacaklarının açıkça belirtildiğini vurgulayarak, bu âyetin Râfıza’nın görüşlerini çürüttüğünü belirtir. (Te’vîlât, 3/381)

Aynı şekilde “İslâm’ı ilk önce kabul eden Muhacir ve Ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır…” (Tevbe, 9/100) âyetinin, sahabenin doğru yol üzerinde olduğunu, onları her kimin zulüm ve haddi aşmakla itham ederse, kendisinin haddi aşacağını ve zalim olacağını, haddi aşmanın, bir şeyi hak etmediği yere koymak olacağını bildirir. (Te’vîlât, 2/442)

Bâtınıyye ve Râfıza’nın Hz. Peygamber’in vefatından sonra sahabenin irtidat ettiğine dair görüşlerini Fetih Sûresi’ndeki âyette yer alan

“Muhammed Allah’ın Resülüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidir… Allah, onlar gibi iman edip salih amel işleyenlere bir bağışlama ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir.”(Fetih, 48/29)

şeklindeki ifadelerin çürüttüğünü bildirir. Ayrıca onlar için Allah tarafından bağışlanma ve büyük bir mükâfat vaat edildiğini gösterdiğini de ifade eder. (Te’vîlât, 4/537)

Hz. Ali’nin, Hz. Peygamberle aralarında kardeşlik bağı olduğu gerekçesiyle Hz. Ebû Bekir’den daha üstün olduğu şeklindeki Râfıza’nın görüşüne, “Medyen halkına da kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.” (Hûd, 11/84) âyetinin tefsirinde cevap verir. Mâturîdî’ye göre onların bu görüşü doğru değildir. Çünkü peygamberlerin kendi kavimleri ile kardeş olmaları, kardeş edindiği kişiler arasında bir fazileti gerektirmediği gibi, kendi kavimlerini, kâfir olsalar bile kardeş olarak niteleyebilirler. Ayrıca Hz. Peygamber’den “Eğer Rabbim dışında bir dost edinse idim, Ebû Bekir’i dost edinirdim.” (Müslim, H. No: 532, 1/377-378) şeklinde bir rivayet de bulunmaktadır. (Te’vîlât, 2/544)

Hz. Ali’nin Hilâfeti

Mâturîdî hilâfet konusuna doğrudan hasredilmiş bir başlık bulunmayan Tevhîd kitabında Hz. Ali’nin imameti ile ilgili doğrudan bir tartışmaya girmez. Aslında bu durumu siyasî konuların, akaid ile ilgili meseleler arasına dâhil edilmediği şeklinde yorumlamak gerekmektedir.

Mâturîdî, Râfıza’nın Hz. Ali’nin imâmetine delil olarak ileri sürdüğü

“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Rasûlü’dür, Allah’ın emirlerine boyun eğerek namaz kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir.”(Mâide, 5/55)

mealindeki âyetin Hz. Ali hakkında nazil olduğu şeklindeki iddialarını ele alır. Râfıza’ya göre bu âyetin nüzul sebebi şöyledir. Hz. Ali bir gün namaz kılarken rükûda yüzüğünü bir fakire tasadduk etmiştir. Bunun üzerine yukarıdaki âyet nazil olmuştur. Hz. Peygamber ise evinden çıkarken Hz. Ali’nin kendisine yüzüğünü verdiği miskin ile karşılaşır ve ona birisinin kendisine bir şey verip vermediğini sorar. O da kendisine gümüş bir yüzük verildiğini söyler, Hz. Peygamber bunu kimin verdiğini sorar, o da Ali’yi işaret eder. Hz. Peygamber hangi hâlde iken verdiğini sorar, o da rükûda iken olduğunu belirtir. Bunun üzerine Hz. Peygamber tekbir getirir, Ali’yi çağırır ve onu över. (Te’vîlât, 2/49)

Mâturîdî, Ebû Cafer kanalıyla nakledilen, Hz. Ali’nin namazda iken yüzüğünü tasadduk ettiği rivayetinin sahih olması durumunda, iki ihtimalin geçerli olabileceğini belirterek, bunlardan birisinin Hz. Ali’nin fazileti, diğerinin ise “amel-i yesîr”in namazı bozmayacağı olduğunu belirtir. (Te’vîlât, 2/49-50)

Mâturîdî, Râfıza’nın yüzük rivayeti ile ilişkilendirdiği âyetin, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında Hz. Ali’nin imametine delil gösterilmesinin mümkün olamayacağını, Ali’nin hilâfeti kendi nefsi için görmesinin de imkân dâhilinde olmadığını, çünkü Ali’den nakledilen bir rivayete göre: “Hz. Peygamber’den sonra insanların en hayırlısı Ebû Bekir’dir.” dediğini aktarır.

Bu konuda Hz. Peygamber’den nakledilen bir haberde: “Eğer Ebû Bekir’i başa geçirirseniz onu dinen kavî bedenen zayıf, Ömer’i geçirirseniz onu dinen ve bedenen kavî ya da Ali’yi geçirirseniz onu hâdî, mehdî ve mürşid olarak bulursunuz” buyrulduğunu belirtir. (Müsned, 1/175) Bu durumda Hz. Ali ve diğer sahabenin Hz. Ebû Bekir’e mal ya da benzeri şeyleri herhangi bir tartışma olmaksızın teslim ettiğini, Ali’nin halife olacağı zaman, yardımcısı olmadığından dolayı bu talebinden vazgeçtiği şeklindeki iddiaların gereksiz ve temelsiz olduğunu belirtir.

Hadîste belirtildiği üzere Hz. Ebû Bekir’in bedenen zayıf ve güçsüz olmasına rağmen Ehl-i Ridde ile savaşa çıktığını ve onun tek başına çıktığını görünce diğerlerinin de ona katıldıklarını, Ebû Bekir’in ise yalnız ve güçsüzlüğüne rağmen bu savaştan vazgeçmediğini bildirir. Hz. Ali’nin ise kuvvetli ve savaş konularında bilgili olması veya kendine karşı çıkan düşmanlarını yenerek onları helâk edebilmesine, bu konudaki maharetine rağmen nasıl olur da yardımcısı olmadığı için hakkın talebinden vazgeçtiğinin ileri sürülebileceğini vurgular. Hz. Ali’nin Hz. Peygamber’in en güçlü ashabından olmasına rağmen en zayıf sahabesi olarak telâkki edilmesinin doğru olmayacağını belirterek, şayet Hz. Ali bu işi terk etmişse onun zayıflığından değil, o konuda kendisinde bir hak görmediğinden dolayı olacağını belirtir. (Te’vîlât, 2/49)

Şîa’nın ileri sürdüğü delillerden olan ve Hz. Peygamber’in Ali hakkında söylediği, “Senin benim yanımdaki yerin Hârun’un, Musa yanındaki yeri gibidir. Lâkin benden sonra nübüvvet yoktur.” (el-Usûl mine’l-Kâfî, 1/438, 1/286, 293, 295; Men lâ Yahduruhu’l-Fakîh, 1/229, Bihâru’l-Envâr, 2/225, 4/203) hadisine değinen Mâturîdî, Hz. Hârun’un, Hz. Mûsâ’nın halifesi olduğu gibi Hz. Ali’nin de Hz. Peygamber’in halifesi olacağı görüşlerini ele alır. Bu iddiaları eleştirirken hadîste kast edilen şeyin “kardeşlik” olduğunu, kardeşliğin ise bütün peygamberlerin kendi kavimlerine kardeş gözüyle baktığı gibi (Hûd, 11/84; Mâturîdî, Te’vîlât, 2/544) halifeliğin ispatı için kullanılamayacağını belirtir. Öte yandan bu söz ve “Ben, kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır.” sözünde hilâfetin Ali’ye ait olduğu kasdedilse bile, bu emrin sadece Ali’nin halife olduğu dönem için geçerli olacağını ve ilelebet geçerli olmasının mümkün olmayacağını ifade eder. (Te’vîlât, 2/49)

İmamet

İmamiyye’nin imamet konusundaki görüşlerini eleştirirken Râfıza tanımlamasına yer veren Mâturîdî, “Allah’a itaat edin, Peygamberine ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin” (Nisâ, 4/59) âyetinin, bu görüşü birkaç açıdan çürüttüğünü belirtir. Âyette geçen “ulü’l-emr” ifadesinin emirler, fakihler ya da Râfıza’nın iddia ettiği gibi imam olarak, üç değişik şekilde anlaşılabileceğini vurgular. Söz konusu ifadeye “emirler” ya da “fakihler” şeklinde anlam verildiğinde, Râfıza’nın görüşünün kendiliğinden iptal olacağını belirtir. Ayrıca onların ileri sürdükleri anlamda bir imamet anlayışının bu âyetten çıkarılamayacağını, çünkü âyette “Eğer herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, bunu Allah’a ve Rasûlü’ne götürün” buyrulduğunu, oysa onların imâmet anlayışına göre, imâma itaatin farz olduğunu tespit eder. Râfıza ya da İmamiyye’ye göre imama isyan küfür olduğu için, onların kendi anlayışları çerçevesinde bu âyetin gereğini yerine getirmeleri mümkün değildir. (Te’vîlât, 1/442-444)

İmamların bilgisi konusunda, Râfıza’nın, Allah’tan gelen bir vahyin imamlara da geldiği ve onda bedâ yapıp yapmayacağını imamların da bildiği şeklindeki görüşlerinin, “Biz onu (Kur’ân) mübarek bir gecede indirdik.” (Duhân, 44/1-3) âyeti ile “Şüphesiz biz onu Kadir Gecesinde indirdik.” (Kadr, 97/1) âyetlerine aykırı olduğunu bildirir. Âyetlerde belirtilen vahyin Hz. Peygamber’e nâzil olan Kur’ân olduğunu, bunun dışında başka bir vahyin söz konusu olmadığını vurgular.(Te’vîlât, 4/445)

Rec’at

Mâturîdî, İmamiyye’nin rec’at anlayışını eleştirirken, “Helâk ettiğimiz bir memleket halkının bize dönmemesi imkânsızdır.” (Enbiyâ, 21/95) âyetinin tefsirinde Râfızîlerden bir kısmının Hz. Ali ve bazılarının öldükten sonra dünyaya geri geleceği fikrine sahip olduklarını belirtir. Buradaki âyetin onların bu görüşünü reddettiğine ve bunun hilâfına bir delil getiremedikleri takdirde Kur’ân’ın onların aleyhine açıkça bir delil olduğuna işaret eder. (Te’vîlât, 3/346)

İmamiyye’nin adını zikretmeden rec’at düşüncesine, “Sonunda onların her birine ölüm geldiğinde, şöyle diyecektir: 'Ey Rabbim beni dünyaya döndür! Belki bıraktığım o (dünyada) salih bir amel işlerim.' Hayır hayır! Bu onun söylediği boş bir sözdür. Ötelerinde diriltilecekleri güne kadar sürecek olan bir berzah vardır.” (Mü’minûn, 23/99-100) âyetinin tefsirinde de yer verir.

Mâturîdî, öncelikle âyette yer alan “kellâ” yani “Hayır hayır!” ifadesinin böyle bir şeyin asla mümkün olmayacağına işaret ettiğini belirtir. (Te’vîlât, 3/417) Bu gerekçesini temellendirmeye devam ederken, bazı sebepleri sıralar. Bunlardan birisi “Şayet geri döndürülseler, nehyolundukları şeyleri yeniden yaparlar.”(En’âm, 6/28) âyetinde ifade edildiği gibi, bu isteklerinin hakikati ifade etmemesi yani dünyaya yeniden gelseler bile söz verdikleri hayırlı amelleri işlemeyecekleridir. Diğeri ise rec’at düşüncesine sahip olmalarının kendilerine bir faydasının olmayacağıdır. Çünkü onlar geri döndürülseler bile arzu ettiklerine ulaşamayacaklardır. Arzu ettikleri şey, istidlâl ile elde edilebilecek iman ve güvenliktir. Genişlik ve güven zamanında elde edemedikleri şeyi korku içinde iken nasıl elde edebileceklerdir? (Te’vîlât, 3/417-418) İmam Mâturîdî, bu yorumlarını sadece İmamiyye ile değil İsmâiliyye ile de ilişkilendirmektedir.

Sonuç

Mâturîdî’nin yaşadığı dönemde İmamiyye’nin, imamet başlığı altında siyaseti dine taşımaları, Hz. Peygamber’in güzide ashabı hakkındaki yanlış düşünceleri ve çoğunluğun temsil ettiği ana bünyeden uzak durmaları dikkat çekmektedir. O günün şartlarındaki İslâm coğrafyasının en önemli ilmî merkezinden birisinde yaşanan bu durum, Müslümanların ilim ve fikir sahibi öncüleri ile birlikte siyasetçilerini de harekete geçirmiştir. Bu hareket içinde Mâturîdî, ilmî kanadın en önde geleni ve etkisi en kalıcı olanı durumundadır.

Mâturîdî’nin Şiî mezhepleri eleştirirken bu kadar çok Kur’ân’a dayanması ve ondan deliller getirmesi, kendisini Müslüman olarak tanımlayan oluşumların, ortak paydalarının vahiy olması gerektiği anlayışından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte mezheplerin kullanmış olduğu aklî delilleri yeterince kullanmış ve bu metotla da muhaliflerine cevap vermiştir.

Onun yapmış olduğu tartışmalar süresince dikkat çekici hususlardan bir başkası, kendisini Müslüman olarak tanımlayan mezhep mensuplarından hemen hemen tamamını küfürle itham etmemesidir. Muhaliflerinin zaman zaman kendi metotları yüzünden küfre düşebileceklerine işaretleri elbette söz konusudur; ancak onlar hakkında doğrudan yöneltilmiş bir tekfir suçlamasına rastlamamaktayız.

Sonuç olarak Mâturîdî’nin başta İmamiyye olmak üzere Şîa, Râfıza, Bâtıniyye ve Karâmita başlıkları altında yöneltmiş olduğu eleştirilerin asıl maksadının, İslâm’ı, Kur’ân ve Hz. Peygamber’in sahih sünnetinin şemsiyesi altında hareket eden, akl-ı selîm ile anlamak ve anlatmak olduğu görünmektedir.

Dipnotlar:

1. Kitabın isminde işaret edilen kişinin Ebu’l-Hüseyin Ahmed b. Yahya er-Râvendî olabileceği ihtimali vardır. Bkz. en-Nesefî, Tabsıra, 472; Topaloğlu, Kitabü’t-Tevhîd Tercümesi, “Giriş”, 26-27.
2. bk. Onat, Hasan, “Şiîliğin Doğuşu Meselesi”, AÜİFD, Ankara 1997, 36/85 vd.
3. Mâturîdî, Te’vîlât, 4/116; Koçoğlu, Mâturîdî’nin Mutezile’ye Bakışı, 42-48. Mâturîdî’nin hem Şîa hem de Râfıza tanımlamasını kullanarak, mirasla ilgili konulardaki eleştirileri için bkz. Te’vîlât, 1/363-371. Mut’a nikâhına ise “Onlar namuslarını korurlar. Ancak eşleri ya da ellerinin sahip olduğu (cariyeler) hariçtir. Bundan dolayı da kınanmazlar.” Mü’minûn, 23/5-6 âyetlerinin tefsirinde değinir. Mut’a’nın burada istisna edilenler arasında bulunmadığı ve Kur’ân’da “Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için cariyelerinizi zinaya zorlamayın” (Nûr, 24/33) buyrulduğu için, namusu korumanın insanlar tarafından bilinen bir gerçek olduğunu, bundan dolayı bu görüşü savunmanın, haramı savunmak anlamına geleceğini belirtir. bkz. Te’vîlât, 3/393-394.

Bibliyoğrafya:

- Ahmed b. Hanbel, (241/855), Müsned, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-A’rabî, Beyrut 1993, 1/175.
- Ak, Ahmet, Büyük Türk Âlimi Mâturîdî ve Mâturîdîlik, İstanbul 2008.
- el-Bağdâdî, Abdu’l-Kâhir b. Tahir b. Muhammed (429/1037), el-Fark Beyne’l-Fırak, thk. M. Muhiddin Abdulhamid, Beyrut 1990/1411.
- el-Beyhakî, Ahmed b. el-Hüseyin (458/1065). es-Sünenü’l-kübrâ, I-X, Mektebetü dâri’l-bâz, Mekke, 1414/1994.
- el-Eş’arî, Ebu’l-Hasan, Ali b. İsmail (330/941), Makâlâtü’l-İslâmiyyin ve-İhtilâfu’l-Musallîn, thk. Muhammed Muhiddin Abdulhamid, Beyrut 1995/1416.
- Daftary, Ferhad, İsmaililer Tarih ve Kuram, trc. Ercüment Özkaya, Raslantı Yayınları, Ankara 2001.
- el-Küleynî, Ebû Cafer Muhammed b. Ya’kûb (329/940), el-Usûl mine’l-Kâfî, Tahran 1365/1945.
- el-Mâturîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd (333/944), Tevilâtu Ehli’s-Sünne, thk. Fatıma Yusuf el-Hıyemî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut 1425/2004.
- _____, Kitâbü’t-Tevhîd, thk. Fethullah Huleyf, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, İstanbul 1979; trc. Bekir Topaloğlu, Ankara 2002.
- el-Meclisî, Muhammad Bâkır (1110/1698), Bihâru’l-Envâr, Beyrut 1404/1698.
- en-Nesefî, Ebu’l-Muîn Meymun b. Muhammed, Tabsıratü’l-Edille fî Usûli’d-Dîn, thk. Hüseyin Atay, Ankara 1993.
- eş-Şehristânî, Ebu’l-Feth Muhammed b. Abdulkerim (548/1153), el-Milel ve’n-Nihal, thk. Ahmed Fehmi Muhammed, nşr. Dâru’l-Kütübi’l-Ilmiyye, Beyrut 1413/1992.
- et-Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr (310/922), Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, thk. M. Ebu’l-Fazl İbrahim, Lübnan trz.
- Koçoğlu, Kıyasettin, Mâturîdî’nin Mutezile’ye Bakışı (Basılmamış Doktora Tezi), AÜSBE, Ankara 2005.
- Kurt, Hasan, Orta Asya’nın İslamlaşma Süreci (Buhârâ Örneği), Ankara 1998.
- Kutlu, Sönmez, “Bilinen ve Bilinmeyen Yönleriyle İmam Mâturîdî”, İmam Maturidi ve Maturidilik, Haz. Sönmez Kutlu, Kitâbiyât Yayınları, Ankara 2003.
- ____, “Zeydîlik, İsmaililik, İmamiyye”, İslam Düşünce Ekolleri Tarihi, Ankara 2006.
- Merçil, Erdoğan, “Büveyhîler”, DİA, İstanbul 1992.
- Müslim, İbn Haccâc Ebu’l-Hüseyin (261/875), es-Sahîh, thk. Muhammed Fuâd Abdulbâkî, Mektebetü’l-İslâmiyye, İstanbul 1955.
- Onat, Hasan, “Şiîliğin Doğuşu Meselesi”, AÜİFD, Ankara 1997.
- Şeyh Sadûk, Muhammed b. Ali b. Hüseyin Ebî Cafer İbn Bâbeveyh el-Kummî (381/991), Men lâ Yahduruhu’l-Fakîh, nşr. Müessesetü’n-Neşri’l-İslâmî, Kum 1413/1992.
- Tan, Muzaffer, İsmâiliyye’nin Teşekkül Süreci (Basılmamış Doktora Tezi), AÜSBE. Ankara 2005.
- Topaloğlu, Bekir, Kitabü’t-Tevhîd Tercümesi, “Giriş”, Ankara 2002.

68 Niye zulümler görüyoruz?

1) Evvela, şunu bilmek lazımdır ki, Allah sizi yarattığı zaman/yaratmadan önce siz yoktunuz ki size sorsun.

İkincisi, Allah kâinatın mutlak hâkimdir, sultanıdır. Sonsuz ilim ve hikmet sahibidir. Her şeyi en iyi bildiği ve bütün akılların yaratıcısı olduğu halde, hangi sanatı nasıl, ne zaman, nerede yaratacağı konusunda başkasına danışması düşünülemez. Sokrat’ın felsefe konusunda iki yaşındaki bir çocuğa danışması söz konusu olamayacağı gibi, bundan milyar defa daha farklı olarak Allah’ın herhangi bir konuda başkasına danışması söz konusu olamaz.

- Allah mülkün yegâne sahibidir. Evrensel bir kural olarak, “Mülk sahibi mülkünde istediği şekilde tasarruf etme hakkına sahiptir.”

O halde, Allah’ın bazı yarattıklarını taş, toprak, bitki; bazılarını fare, öküz, deve, bazılarını da insan olarak yaratmasını sorgulamak hiç kimsenin ne hakkıdır ne de haddine düşmüştür.

Her varlık, yokluktan var edildiği için yaratıcısına teşekkür etmekle yükümlüdür. Yoksa, “Fare ben de niye at olamadım; öküz niye ben de filozof olmadım; deve niye ben de insan olamadım!..” şeklindeki -hezeyan dolu- soruların ardı arkası kesilmez…

2) Önce Kur’an’a iman eden bir kimsenin Allah’ı Kur’an’dan öğrenmesi gerekir. Kur’an’da “Allah asla kimseye haksızlık etmeyeceği” defalarca vurgulanmıştır.

Öyleyse her şeyden önce -bir mümin olarak- “Allah’ın asla haksızlık ve adaletsizlik yapmayacağına” iman etmemiz şarttır. Ve bu imanımıza ters gibi görünen hususların hikmetini öğrenmeye çalışalım.

Öğrenme imkânımız olmadığı takdirde, imanımızın ön gördüğü çizgide düşünelim ve “Bu işin hikmetini bilemiyoruz; ama şunu çok iyi bilirim ki, Allah asla haksızlık etmez.” diyelim. Bu imanımızın gereğidir.

 “Eğer inkâr edecek olursanız bilin ki Allah sizden müstağnidir, hiç kimseye ve olmaz. Eğer şükrederseniz, bundan hoşnut olur. Hiçbir kimse başkasının hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ama kullarının küfre/inkâra sapmalarına razı günah yükünü taşımaz. Sonunda hepinizin dönüşü Rabbinize olacak ve O da yaptıklarınızı size tek tek bildirecek ve dilerse bunların karşılığını verecektir. Gerçekten O, kalplerin en derin yerinde olan şeyleri dahi bilir.” (Zümer, 39/7)

mealindeki ayette, Allah’ın kullarını cehenneme sürükleyecek küfür gibi bir sapkınlığa düşmelerini istemediği açıkça ifade edilmiştir. Bu da sorudaki vehmin doğru olmadığını göstermektedir.

- Allah’ın KAHHAR gibi celalli sıfatlarının manasını, Onun sonsuz izzet, azamet sahibi olduğu şeklinde anlamak gerekir. Yoksa, bunu insanları kahr-u perişan etmek anlamında algılamak yanlıştır.

- Bununla beraber, cehennem celalli sıfatların tecelli ettiği yerdir. Hiçbir insan orada olmadığı zaman da bu tecelli söz konusudur.

- Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki ifadelerini -daha iyi anlaşılması için- birkaç madde halinde vermeyi uygun buluyoruz:

a) Kâfirlerin ve zalimlerin ceza alması adaletin gereğidir: “Onu (o kâfir ve zalimi) Cehennem'e atmamak, bir yersiz merhamete mukabil, hukuklarına taarruz edilen hadsiz davacılara hadsiz merhametsizlikler olur. İşte o davacılar Cehennem'in vücudunu istedikleri gibi, izzet-i celal ve azamet-i kemal dahi kat'î isterler.

b) Eşkıyanın ceza görmesi, ilgili makamın izzet ve azametinin korunması açısından da büyük önem arz etmektedir: “Evet nasıl bir serseri âsi ve raiyete tecavüz eden bir adam, oranın izzetli hâkimine dese: "Beni hapse atamazsın ve yapamazsın." diye izzetine dokunsa, elbette o şehirde hapis olmasa da o edebsiz için bir hapis yapacak, onu içine atacak.

c) Cehennemin varlığının başka hikmetleri de vardır: “Aynen öyle de; kâfir-i mutlak, küfrüyle izzet-i celaline şiddetle dokunuyor. Ve azamet-i kudretine inkâr ile dokunduruyor. Ve kemal-i rububiyetine tecavüzüyle ilişiyor. Elbette Cehennem'in pek çok vazifeler için pek çok esbab-ı mûcibesi ve vücudunun hikmetleri olmasa da, öyle kâfirler için bir Cehennem'i halketmek ve onları içine atmak, o izzet ve celalin şe'nidir.” (Asa-yı Musa, s. 48 - 49)

3) Allah hem kazanan hem de kaybedenin kaçınılmaz olduğu bir imtihan açmıştır. Bu onun mutlak otorite ve kayıtsız iradesinin tercihidir. Bu imtihanın adalet ölçülerine göre cereyan etmesi için, akla kapı açılır, fakat insanın özgür iradesini rafa kaldıracak ve kendi tercihine imkân vermeyecek şekilde tek zorunlu istikamet gösterilmez. Aynı şartlarda bazı kimselerin iman edip bazılarının inkâr etmesi, bu gerçeğin göstergesidir.

- İnsanlar için dinin/şeriatın hükümleri geçerli olduğu gibi, hayvanlar için de fıtri şeriatın hükümleri geçerlidir. Hadislerde ifade edildiği gibi, Ahirette boynuzlu ile boynuzsuz koyun arasındaki hesaplaşma bu fıtri şeriatın hükmüne göre icra edilir.

“Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.” (Mesnevi-i Nuriye, s. 74)

- İnsanların imtihanları nefis ve akıl ile kalp dairesinde cereyan etmektedir. Sağlık ve servet gibi nimetler, insanların bir çoğunda nefsin şımarıklığına sebep olduğu bilinmektedir. Bela ve musibetler ise, nefsin bu şımarıklığını kırdığı için imtihanın kazanılmasında büyük rol oynamaktadır. Bu sebeple, musibetleri bazı kimseler için büyük bir nimetin mukaddimesi olarak değerlendirmek gerekir.

- Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadeleri bize ışık tutmaktadır:

“Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta bela, bela değil, belki bir lütf-u İlahîdir. Ben şu zamandaki hastalıklı ve sair musibetzedeleri (fakat musibet, dine dokunmamak şartıyla) bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musibet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini îras etmiyor. Çünki hangi bir genç hasta yanıma gelmiş ise, görüyorum; emsallerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve âhirete karşı merbutiyeti var. Ondan anlıyorum ki: Öyleler hakkında o nevi hastalıklar musibet değil, bir nevi nimet-i İlahiyedir. Çünki çendan o hastalık onun dünyevî, fâni, kısacık hayatına bir zahmet îras ediyor. Fakat onun ebedî hayatına faidesi dokunuyor, bir nevi ibadet hükmüne geçiyor. Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahetiyle elbette hastalık haletini muhafaza edemeyecek, belki sefahete atılacak.” (Lem'alar, s. 13)

4) Bu soru haddinden fazla yersizdir. Ve bu soruya cevap vermek de doğru olmayabilir. Çünkü, bu soru, Allah’ın zat ve sıfatlarıyla taban tabana zıttır. EZELİ olan Allah’a arızi birer olgu olan musibetlerin arız olmasını düşünmek, Kur’an’ın tanıttığı Allah’a imanla bağdaşmaz. Birisi de kalksa “ALLAH DA BİZİM GİBİ NİYE ÖLMEZ” dese ne diyeceğiz? Bu tür bir düşünce, şeytani vesveseden kaynaklanan bir “HEZEYAN”dır.

5) Bu sorunun da cevabı yukarıda geçmiştir.

Bugün bütün dünya devletleri bir hukuk sistemini kurmuş ve bu hukuka göre insanlarla muamele ediyor. “Hak ve hukuk herkes için geçerlidir/ hukuk herkes için lazımdır.” sözü, evrensel bir değer olarak algılanmaktadır. Suçlu olanların ceza görmesinden dolayı hiç kimse, kalkıp da “hukuk sistemini ortadan kaldıralım” demez. Çünkü hukukun olmadığı yerde anarşi ve terör vardır.

Bu husus insanların adaleti için vazgeçilmez bir insanlık prensibi olduğu ve hiç kimsenin  âdil olan bir kanun koyucuyu için “kendi şahsi kaprisleri adına bu kanunları yapıp uyguluyor” demediği halde, her yaptığı işi, hak ve hakkaniyet üzere olduğu kâinatın şahadetiyle sabit olan Allah’ın ortaya koyduğu kanunları uygulamasını “şahsı için” yaptığı bir hareket olarak düşünmek ne vicdanın, ne irfanın ne de insafın kabına sığar..

Siz şükredip iman ettikten sonra Allah ne diye sizi cezalandırsın ki? Allah şükredenlerin mükâfatlarını bol bol verir ve her şeyi hakkıyla bilir.” (Nisa, 4/147)

mealindeki ayetten de Allah’ın o ulvi maksadını, şaşmaz adaletini ve sonsuz merhametini görmek mümkündür.

69 Allah’tan başka ilahlar mı var?

Enam: 137. ayetin meali şöyledir:

“Yine, onların, Allah’a ibadette ortak saydıkları putları,  müşriklerden çoğuna evlatlarını öldürmeyi iyi bir iş gösterdiler ki hem onları mahvetsinler, hem de dinlerini bozup karıştırsınlar. Allah dileseydi bunu yapamazlardı. O halde onları, uydurdukları yalanlarla baş başa bırak!”

Bu ayetten sorudaki vesvesenin kaynağı “Allah’a ibadette ortak saydıkları putları,  müşriklerden çoğuna evlatlarını öldürmeyi iyi bir iş gösterdiler” mealindeki ifade olsa gerektir.

Burada “Allah’a ortak sayılan” putlar, insanlara telkinde bulunup onlara çocuklarını öldürttüklerine göre, bunlar da birer ilah olabilir... demişler..  Bu yorum doğru değildir.

İslam alimlerinin bu ayet hakkındaki  değişik yorumları şöyledir:

a) Ayette “şürekâ” (Allah’a ortak saydıkları putlar)dan maksat şeytanlardır.

Şeytan vesvese ve telkinleriyle onları kız çocuklarını diri diri toprağa gömmelerini sağlıyordu. Bu şeytanlara “şürekâ=Ortaklar” denilmesinin hikmeti, müşriklerin onlara -Allah’a ibadet eder gibi- itaat etmeleridir.

b) Ayetteki şürekâ’dan maksat, o putların özel hizmetinde bulunan bir kısım insanlardır.

Müşriklerin gözünde, bu hizmetçiler, kutsal sayılan putlara hizmet ettiklerinden ötürü onlar da bir kutsallık kazanmışlardı. Adeta gaybi bilircesine sözlerine itimat edilirdi. İşte insanlara çocuklarını öldürmelerini telkin eden bunlardı.

Buna göre ayette hizmetçilere şürekâ/ortaklar denilmesi, bunların da putlar gibi bir kutsallık kazandıklarına bir işarettir. Yahut ayetteki îcazdan (veciz ifadeden) dolayı muzaf hazf edilmiştir.  

Buna göre bu cümlenin meali “onların Allah’a ortak koştukları putlarının özel hizmetçileri...” şeklindedir. (krş. Razi, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

- Bu konuda şöyle bir yorum da yabana atılmamalıdır:

Müşrikler putlara tapmakla doğru yolu kaybettiler. Girdikleri yanlış yollardan biri de “cahiliye tassabü” denilen benlik, kibir ve gururdur. Şirkten kaynaklanan bu gururları sebebiyle bazıları kızlarının başkasıyla evlenmelerine bile tahammül etmiyorlardı, bunu gururlarına yedirmiyorlardı. Ve bu yüzden de onları daha küçükken diri diri toprağa gömüyorlardı.

İşte putlara olan inançları sebebiyle işledikleri bu suçun kaynağı, söz konusu ayette putların kendisi olarak gösterilmiştir. “Bir şeye sebep olan, onu yapmış gibidir” kuralı gereğince, müşriklerin putlara tapmalarından kaynaklanan bu cinayetlerin sebebi oldukları için, putların bizzat bunu telkin ettiklerini gösteren ifadeye yer verilmiştir.

Burada şöyle bir incelik de var:

Müşrikler, Allah’a ortak saydıkları putlara tapmayı bir din olarak kabul ediyorlardı. Aslında puta taparken, taşıdıkları müşrik düşüncelerine tapıyorlardı. Burada aslı-astarı olmayan putçuluğun  hayal mahsulü bir düşüncenin ürünü olduğuna işaret etmek için, “şirk olan düşüncelerinden ötürü” yerine, “şirk koştukları putları yüzünden..” manasına gelen bir ifade tercih edilmiştir.

70 Hudus ile imkan delileri arasındaki fark nedir?

- İmkan delilindeki "imkân" kelimesi, mümkün olmayı anlatır. Kainatın var olması ile yok olmasının eşit şekilde mümkün olduğunu ifade eder.

Allah’tan (ve onun şerikinden) başka her şey var da olabilir yok da olabilir. O halde bir şeyin yokluktan varlığa çıkması için, mutlak bir irade ve tercih ediciye ihtiyaç vardır. Çünkü, yaratıklar birbirini yaratamazlar. Öyleyse bu varlığı yaratan ezeli bir kudret sahibi vardır.

- Hudus ise: Varlıkların yok iken sonradan var olduğunu gösteren bir delildir.

Hudus delili iki çeşittir:

Zatî Hudus: Eşyanın var olmalarında bir yaratıcıya muhtaç olduklarını ifade eder.

Zamanî Hudus ise:  Eşyanın var olmadan önce, yokluğunun üzerinden bir zaman süresinin geçmesini ifade eder. (bk. Cürcanî, Tarifat -şamile- 1/72)

Özetle: İmkân, eşyanın varlığının mümkün olduğunu anlatır. Hudus ise, eşyanın ezeli olmayıp sonradan var olduğunu gösterir.

İmkan ile hudus delili iç içe giren, birbirini tamamlayan delilerdir.

İmkân: imtinaın/muhal olmanın zıddıdır. Bir şey muhal değilse mümkündür. Buna göre imkân dahilinde olan bir şeyin varlığı muhtemeldir. Hudus ise, bizzat bu mümkün olan varlığın vaki olmasıdır. Bu sebepledir ki, kelam kitapların bu iki delil “İmkân-Hudus” şeklinde birlikte zikredilir.

71 İnanç, sıradan bir insanın rahatça insan öldürmesini sağlayabiliyor?

- Burada akıl ve mantığımıza müracaat edelim:

Acaba, haksız yere bir adamı öldüren kimse Allah’a ve hesap gününe inansa mı daha dikkatli olur, yoksa, Allah’a ve hesap güne inanmasa mı daha dikkatli davranır?..

Aklıselim sahibi herkes bilir ki, yaptığı suçun bir cezası olacağını düşünen kimse, böyle bir cezanın olmadığını düşünen kimseden suç işlemekten çok daha fazla çekinir.

- Bugün İŞİD (DEAŞ) gibi İslam’ı doğru anlamamakla beraber, dış güçlerin bir maşası olduğu her halinden belli olan bir örgütün, yaptığı yanlışları İslam’a mal etmek büyük haksızlık ve İslam’a beslenen kinin bir seslendirilmesidir.

- Bugün dünyanın her tarafında hâkim kuvvetler seküler ve dinle ciddi şekilde alakaları olmayan kimselerdir.

- Bugün PKK, DHKP-C ve benzeri katil örgütlerin dinle bir alakalarının olmadığı herkes tarafından bilinmektedir.

Demek ki insan unsurunun bulunduğu yerde kötülükler olur. Bu kötülüklerin az bir kısmında din duygusu olabilir, fakat bu kötülüklerin büyük bir kısmının sebebi İslam dininin hoş görüsünün hâkim olduğu zeminin ortadan kalkmasıdır. Bunun en büyük delili, Osmanlı devletinin ortadan kalkmasından sonra her tarafta dünyanın cehenneme dönmesidir.

- Dünyanın değişik yerlerinde yapılan komünist ihtilallerinde öldürülenlerin haddi hesabı yoktur. Kemalist kadronun başa geçmesiyle millete kan kusturanlar, yüz binlerce masum insanı öldürenler; yalnız Dersimde yarım milyonu aşkın kadın, çocuk demeden herkesi öldürenler çok mu dindar kimselerdi? Bunu din namına mı yapmışlardı? Yoksa Allah ve hesap günü korkusu olmadığı için mi?

- Nisa suresi 89-91. ayetlerindeki ifadeler müşriklerin zulmüne uğramış ve kendilerine savaş açılmış bir savaş ortamındaki ifadelerdir.

Bütün dünya, savaşırken askerlerini düşmanı öldürmeye teşvik etmiyor mu?

- Geriye kalan diğer ayetler de savaş ortamıyla alakalıdır. Onların meallerine bakan bunu anlar.

- Bununla beraber, Nisa suresi 90. ayette:

“Şayet onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, o takdirde Allah onlara saldırmak için size yol vermez.”

mealindeki ifadeyle, Müslümanlara, barışa taraftar olan düşman kâfirlere savaş açmaları açıkça yasaklanmıştır. Bu da İslam’ın gerçekten bir barış dini olduğunun açık göstergesidir.

- Bakara suresi 190 ve 191. ayetler de savaşa ortamıyla ilgilidir.

Ateistimiz, aynı konuyu işleyen bu iki ayetten birinci (190) ayeti es geçmiştir. Çünkü bu ayette kinini kursağında bırakan açık ifadeler vardır. İşte ilgili ayetin meali:

“Sizinle savaşanlara karşı, siz de Allah yolunda savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın. Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez.”

Bu ayetteki en azgın saldırgan düşmanlara karşı aşırı/orantısız güç kullanmamayı ön gören ifadesini görüp de iman etmeyenlere bin defa yazıklar olsun...

- Maide suresi 33 ayette Allah ve resulüne savaş açan/İslam devletine açıkça saldırıya geçen ve yeryüzünde fitne fesat çıkaran canilerin, katillerin cezasına işaret dilmiştir. Ateiste göre bunlara ceza verilmemelidir.

“Yüz masum koyunu parçalayan kudurmuş bir canavara karşı şefkat göstermek, yolsuz bir şefkate mukabil yüzlerce merhametsizlik örneğidir.”

İlave bilgi için tıklayınız:

İslamın sevgi, barış ve hoşgörü dini olduğuna dair örnekler verir misiniz?
Sorular herkese eşit olur, ancak şartların eşit olmaması nasıl açıklanabilir?..
Cihad nasıl olmalıdır; bombalı saldırılar cihad ile açıklanabilir mi?
- Bazıları “İslam savaş dinidir” diyorlar, öyle midir?
Cihadı, başkalarını zorla İslam'a sokma şeklinde anlatıyorlar. İslamda cihad ...

72 İman hakikatleri için delil getirmek yanlış mı?

- İlgili ayetin meali şöyledir:

“İnsanlar Allah'ın davetini kabul ettikten sonra hâlâ Allah'ın dini hakkında münakaşaya tutuşanların öne sürdükleri delillerin, Rableri katında hiçbir değeri yoktur. Onlara bir gazap ve şiddetli bir azap vardır.” (Şura, 42/16)

Bu ayetin  özet açıklaması şöyledir:

“İnsanlar / müminler Allah’ın Hz. Muhammed ile gönderdiği İslam dinine icabet ettikten sonra, onları dinlerinden çıkarmak için uğraşan ve onlarla tartışırken bazı deliller getirenlerin bu delilleri Allah’ın nezdinde beş para etmez. Ve onlar büyük bir cezaya çarpılacaklardır.”

Burada dikkat edilmesi gereken nokta: “Allah’ın davetini kabul ettikten sonra” ifadesi Müslümanlar için; “hâlâ Allah'ın dini hakkında münakaşaya tutuşanların...” ifadesi ise kâfirler için kullanılmıştır. Yani, bu ayet “müminlerin iman ettikten sora dini inançlarını delillerle takviye etmeleriyle” ilgili değildir.

Bazı alimlere göre, Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak isteyenler Yahudilerdir.

Bazılarına göre de hem Yahudi hem Hristiyanlardır.

Diğer bazılarına göre, bunlar müşriklerdir. Müslümanları tekrar cahiliye devrine döndürmek istiyorlardı. (bk. Taberi, Razi, İbn Kesir, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

- İslam’da imanı kuvvetlendirmek, İslami emirlerin hikmetini öğrenmek için deliller aramak büyük sevaba medardır. “İman-ı takiki”den maksat da bu delillere ulaşmaktır.

73 Vücud sıfatı, zatın aynı mıdır?

Cevap 1:

Vücud, Allah’ın zihnin dışında gerçekliğinin bulunduğunu ve yokluğunun düşünülemeyeceğini belirten bir sıfattır.

Terim olarak Vücud, Allah’ın zihnin dışında gerçekliğinin bulunduğunu ve mevcudiyeti zorunlu bir varlık (vacibü’l-vücud) olduğunu belirtir. Allah’ın varlığı zatının gereği yani kendindendir (bizatihî/lizatihî), O’nun dışındaki varlıkların mevcudiyeti ise kendileri dışındandır (bigayrihî/ligayrihî).

Kuran-ı Kerîm’de “var olan, varlığı mümkün olan” anlamındaki “şey” lafzının Allah’a nispet edilmesi (En‘âm 6/19) vücud sıfatının nakli delilleri arasında kabul edilir.

Ayet ve hadislerde geçen esma-i hüsnanın bir kısmı vücud sıfatıyla irtibatlıdır, bunların başında “hak” ismi gelir. “Gerçekliği bulunan ve bilfiil var olan” anlamındaki hak isminin yer aldığı ayet ve hadislerde Allah’ın fiilen mevcudiyetinin insanlarca bilindiği belirtilmek suretiyle vücud sıfatı vurgulanır. (Yûnus 10/32; Nur 24//25; Buhârî, Tevhid, 24; Müslim, Müsafirin, 199)

Hak, aynı zamanda Allah’ın vâcibü’l-vücûd olduğunu bildirir. (Fahreddin er-Razi, Levâmiu’l-beyyinat, s. 216)

Bunun dışında nûr, zâhir, bâtın, evvel, âhir isimleri de vücud sıfatını vurgulayıcı niteliktedir.

Nûr ismi akıl yürütülerek Allah’ın varlığının algılanabileceğini ifade eder. Nûr kelimesi sadece duyular âlemini değil zihnî bilgileri anlatmak için de kullanılır. Gözler Allah’ı göremese de akıl O’nun varlığını idrak eder. Bu sebeple nûr ilâhî varlığın apaçık bir nitelik taşıdığını belirtir. (Gazzali, el-Maksadü’l-esnâ (Fazluh), s. 147-148)

Zâhir ve bâtın isimleri de aynı konumdadır. Zâhir Allah’ın varlığının fiilleriyle ve aklî delillerle açıkça bilindiğini, akla göründüğünü, bâtın ise zatının duyulardan gizlendiğini, dolayısıyla zâtının varlığı ve niteliği hakkında duyusal bilgi elde etmenin mümkün olmadığını ifade eder (Hadîd 57/3; Zeccâc, Tefsîru esmâ, Beyrut 1395/1975, s. 60)

Evvel, âhir ve bâkī isimleri Allah’ın ezel ve ebed yönünden varlıkları kuşattığını, zaman üstü olduğunu, varlığının başlangıcının bulunmadığını, yokluğunun asla tasavvur edilemeyeceğini açıklar. (Hadîd 57/3; bk. Müslim, Zikir, 61; Beyhaki, el-Esmâ ve’s-sıfst, s. 25-27)

Vücûd sıfatı konusunda ortaya çıkan farklı görüşleri şöylece özetlemek mümkündür:

1. Vücûd, ilahî zatın aynı olup zata eklenen bir mana ve ayrı bir sıfat değildir, hatta yalnız Allah hakkında değil bütün varlıklarda vücûd ile mahiyet arasında başkalık yoktur.

Eğer zat hakikat ve mahiyeti dışında herhangi bir varlığa sahip olsaydı bu takdirde zatın biri hakikat ve mahiyetine, diğeri vücûduna ait iki varlığının bulunması gerekirdi.

Yine bir zatın varlığı ilâve bir mana niteliği taşısaydı söz konusu varlığın da bir varlığının olması icap ederdi. Böyle bir düşünce kısır döngüye (teselsül) götürdüğünden yanlıştır. (Ubeydullah es-Semerkandî, el-Akşdetü’r-rükniyye, İstanbul 1429/2008, s. 58)

Allah’ın zatı vacip (zorunlu) olduğundan mevcudiyeti zatından dolayıdır, bu da Allah’ın varlığı ile zatının aynîliğini gösterir. Çünkü zatına ilave bir vücûd sıfatının düşünülmesi, O’nun kendinden değil başkasından dolayı (vücûd sebebiyle) var olmasını ve mümkin bir varlık konumunda bulunmasını gerektirir (Alâeddin et-Tûsî, s. 222). Vücûd mahiyetten sadece zihinde ve akıl yürütme eyleminde ayrılır, bu husus dikkate alındığı takdirde Allah’ın zâttan ayrı bir mevcudiyetinin bulunmadığı ortaya çıkar (Nasîrüddîn-i Tûsî, Şerhu’l-İşârât, Kahire, 1985, III, 34-35)

Esasen zihindeki vücûdun hariçte herhangi bir varlığı söz konusu değildir. Nitekim birer zihnî kavram olan ma‘dûm ile mümteniin hâricî bir mevcudiyete sahip olduklarını söylemek içerdikleri anlamla çelişir. Kurtubî kelâmcıların çoğunluğunun bu görüşü savunduğunu belirtir. (el-Esnâ, Bingazi, 2001, s. 123-124 )

 Hanefî-Matüridi âlimlerinin çoğunluğu bu görüştedir. Eş‘ariyye’nin çoğunluğuna muhalif olarak Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî ve İbn Haldûn da bu görüşü benimseyenlerdendir. (Muhammed es-Semerkandî, es-Sahaifü’l-ilâhiyye, Kuveyt, 1405/1985, s. 298, 302; Fahreddin er-Râzî, Kitâbü’l-Erbain, I, 143; İbn Haldûn, Lübab, Beyrut 1995 s. 57, 92-93)

2. Allah’ın zatına ait zait bir mana olan vücûd üstünlük ifade eden bir kemal sıfatıdır ve O’nun zatıyla aynı değildir. Aksi halde zât-ı ilâhiyye söz konusu üstünlük ve kemalden yoksun bulunurdu. (Muhammed b. Eşref es-Semerkandî, s. 299)

Bütün varlıkların ortak bir niteliğini teşkil eden vücûd, mümkin varlıklarda görüldüğü gibi vâcibü’l-vücûdun mahiyetinde de ortaya çıkan zait bir sıfattır. Zira, “Siyahlık siyahlıktır” önermesiyle, “Siyahlık vardır” önermesi arasında anlam bakımından bir fark yoktur. Bu da vücûdun mahiyetten ayrı ve ona ilâve bir sıfat olduğunu kanıtlar. (Fahreddin er-Râzî, Mealimü usûli’d-dîn, s. 24)

Eğer vücûd vâcip varlığın mahiyetinde yoksa bu takdirde onun bütün varlıklarda ortak olduğuna ilişkin hüküm geçersiz sayılır, dolayısıyla söz konusu kavram Allah hakkında sadece lafızdan ibaret olurdu. Allah’ın zâtı varlığını gerektirdiğinden O’na atfedilmesi zorunlu olan ilk sıfat vücûddur. (Gelenbevî, Haşiye ale’l-Celâl, İstanbul 1317, s. 232)

Vücûd, Cenâb-ı Hakk’ın zatı üzerine zait bir sıfat olmasaydı varlığını akıl yürütmek suretiyle bilmek imkânsız hale gelirdi. Çünkü Allah’ın zatına ait hakikati bilmek mümkün değildir, dolayısıyla aklî bilgiler sadece varlığına hükmedebilir. (Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, İstanbul 1239, s. 471)

Fahreddin er-Râzî yanında Şemseddin es-Semerkandî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Beyzâvî, Şemseddin el-İsfahânî gibi âlimler söz konusu anlayışı kelâmcıların çoğunluğuna nisbet eder. Ancak kaynaklardan, bunun Eş‘ariyye’ye mensup âlimlerin çoğunluğuyla Şemseddin es-Semerkandî ve Sadrüşşerîa gibi bazı Mâtürîdî kelâmcılarının görüşü olduğu anlaşılmaktadır. (Kurtubî, s. 123-124; Beyâzîzâde, İşârât, Kahire 1368/1949, s. 53; Gelenbevî, s. 232)

Son devir alimleri vücûd sıfatını Allah’ın zatını niteleyen nefsî (zâtî), sübûtî veya selbî yahut sıfât-ı hâliyye içinde değerlendirmiş, fakat her biri O’nun varlığının zorunluluğunu vurgulayan vücûb özelliğini öne çıkarmıştır. (Hüseyin el-Cisr, el-Ĥuśûnü’l-Ĥamîdiyye, Kahire 1323,  s. 16; Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, İstanbul 1972 , s. 113; Bûtî, Kübre’l-yaķīniyyâti’l-kevniyye, Dımaşk 1402 , s. 108-109; Abdülkerîm Tettân - M. Edîb el-Kîlânî, I, 276-277)
Neticede vücûd sıfatını tarihî süreçte ortaya çıkan sıfât-ı nefsiyye, sıfât-ı selbiyye, sıfât-ı maânî, sıfât-ı ma‘neviyye ve sıfât-ı hâliyye gibi sıfat teorilerinin her biri içinde mütalaa edenler olmuştur.

Özetle:

Vücûdu, Allah’ın zatıyla aynı kabul edenler onu sıfât-ı ma‘neviyye, zâtına zâit bir mâna kabul edenler sıfât-ı maânî, varlık mertebesi kazanmayan, fakat Allah’ın zâtında sabit bir hal kabul edenler sıfât-ı hâliyye ve zâtın kendisini vurguladığından sıfât-ı nefsiyye grubuna dahil etmiştir.

Ancak Allah’ın vacip bir varlık olduğu dikkate alınırsa diğer selbî sıfatlar gibi vücûdun da selbi grubu içinde yer aldığını kabul etmek gerekir. Çünkü vücûd varoluş açısından zorunluluğun yalnızca Allah’a ait bulunduğunu kanıtlamakta ve yaratılmışlara ait mümkin oluşu Allah’tan nefyetmektedir; buna göre yegâne vacip varlık Allah Teala’dır ve O’nun yokluğu asla düşünülemez.

İlave bilgi için tıklayınız:

"Allah'ın varlığı, zatının icabıdır." sözü ne demektir?

Cevap 2:

El, yüz gibi sıfatlar haberi sıfatlardır.

Haberi sıfatlar konusu için tıklayınız:

Allah'ın haberi sıfatları nelerdir?

74 İmanımız mantığımız ile çelişirse ne yapmalıyız?

Bu konuyu bir kaç madde halinde açıklamaya çalışacağız.

a) Mantığımızın almadığı şeylerde de mantığımıza başvuracağız. Ve göreceğiz ki mantığımız çok mantıklı bir şekilde şöyle cevap verecektir:

“Gözün görmesinin belli bir sınırı, kulağın duymasının belli bir frekansı olduğu gibi benim de görmemin belli bir sınır vardır. Bu sınırın dışında kalan şeyleri bilmemi istemek, gücümün üstünde bir teklif olur ki, bu dinen olduğu gibi mantık bakımından da caiz değildir…!”

b) Kuran’dan öğreniyoruz ki, Allah insanları en mükerrem, en şerefli bir varlık olarak yaratmıştır. Mükerrem demek, hayvanlardan farklı olarak insana yakışan değerlere sahip olmak demektir.

İnsani değerler arasında bulunan hususlardan biri de şefkattir, merhamettir, yardım etmektir. İnsanların, yaratılıştan sahip olduğu bu erdemleri herhangi bir mükâfat beklemeden de yerli yerince kullanması söz konusu olabilir. Bu erdemlerin insana Allah tarafından özellikle verildiğini yine Kuran’dan öğreniyoruz.

Demek ki, merhamet etmek, yardım elini uzatmak, yalnız cennet ve cehenneme bakmaz. Fıtratı, vicdanı bozulmamış her insanın, iliklerine kadar işlenmiş bu mekanizmaları çalıştırmaması, bunların gereğini yerine getirmemesi düşünülemez.

Yani, Allah’a ve ahirete inanmayan kimselerin de içindeki şefkat ve merhametin istediği bir insani erdem olan başkasına yardımcı olmaları değil, olmamaları tuhaftır. Bu aktiviteyi, peygamberler tarafından ders verilen ilahi vahiy doğrultusunda hareket eden dindar kesimin yanında, dinden uzak fakat ilahi hikmet tarafından vicdan ve akıl elçisi vasıtasıyla gelen bu bilgilerin kodlarına sahip kimselerin de yerine getirmesi son derece doğaldır.

Nitekim, gözlükle görenler ile gözlüksüz görenler aynı hedefte birleşiyorlar. Hak dine inananlar hem fıtrat gözünü, hem de vahiy gözlüğünü kullanırlar. İnanmayanlar ise, yalnız fıtrat gözünü kullanırlar..

Demek ki, hak dine iman edenler yanında iman etmeyenlerin de iyilik yapma, insani erdemlere uygun davranışlar sergilemeleri mümkündür.

Hatta hak dine inandığı halde fıtratını bozmuş, vicdanını işlemez hale getirmiş bazı kimselerin de insani erdemlerden mahrum olmaları söz konusudur.

Buna mukabil, -az da olsa- hak dine iman etmediği halde, yaratılıştan gelen insani erdemlerine sahip çıkmış, vicdanını bozmamış bazı kimselerin de mükemmel bir insanın davranışlarını sergilemesi mümkündür. Zira, Kuran gibi vahiy kaynağı olan bir kaynakta seslendirilen ilahi vahyin ilmi ve kelami tezahürleri olduğu gibi, bu vahyi anlayacak ve kabul edecek donanımların verilmesi de ilahi kudret ve hikmet kaynağınca seslendirilen bir fitri vahiydir. İkisinin de kaynağı Rahman ve Rahim olan Allah’tır.

c) Bununla beraber, yüce yaratıcı olan Allah, gönderdiği Kuran vahyine muhatap ettiği insanların vicdanını, fıtratını da ona uygun yaratmıştır. Tekvini ve teşrii olan bu iki vahiy arasında bir çelişki olamaz.

İmtihana tabi olduğu için kendisine özgür irade verilen insan bu iradesiyle vicdanının sesini kısar, vahyin sözünü duymaz ve bir çelişkiler yumağının ağına düşer..

Bundan anlaşılıyor ki, akıl, tek başına bütün gerçekleri bilecek, tartacak durumda değildir. Akıl mucit değil; kâşiftir. Eğitildiği fikirler muvacehesinde tepki gösterir. Çok daha akıllı olsa bile, okumamış bir kimsenin, okumuş kimseler gibi fizik, kimya, matematik formüllerini, kanunlarını bilmemesinin sırrı budur.

Bunun manası şudur: Akıl tek başına her hakikati görüp anlayacak kabiliyette değildir. Bu sebeple, Allah, insanın fıtratında akıl mekanizmasını yaratmış, sonra da bu aklı eğitecek vahiy göndermiştir.

Demek oluyor ki, Allah’ın indirdiği -örneğin- Kuran vahyine inanmayanlar, aynı zamanda hakkı batıldan ayıran bu vahyin anlaşılmasını sağlayan aklın ve başka latifelerin de dumura uğramasına sebep olurlar. Zira, vahyin ışığı altında eğitilmeyen bir akıl bir çok hakikati görmez, göremez…

d) İşte Allah, insanlara hem akıl-mantık vermiş, hem de bunları eğitecek, doğruya yönlendirecek vahiyleri, Kur’an’ı göndermiş ve Kur’an vahyindeki emir ve yasaklar doğrultusunda hareket edilmesini emretmiştir. Ve bunların yerine getirilmesinin -olmazsa olmaz- şartı olan iman etmeye davet etmiştir.

Buna iman etmeyen bir kimsenin, vicdanındaki şefkat, merhamet gibi fıtri cihazların sesine kulak vermek suretiyle bu imanın gereklerini yerine getirmesi, Allah katında fazla bir şey ifade etmez.. Çünkü, Allah nasıl ki insanlara verdiği aklı kullanmayı emrettiği gibi, Kuran’ın dürbünüyle hakikatlere bakmayı da emretmiştir.

Buradaki yanılgı noktası şudur: Allah’ın emrinin yerine getirilmesi ile, o emri nazara almadan aynı işi yapmayı bir/aynı şey görmektir.

Halbuki, Allah her şeyden önce insanların kendi emir ve yasaklarına uymalarını, ona saygı duymalarını istemektedir. Allah’ın sözlerine iman etmeyen kimselerin bu imtihanı tâ baştan kaybettikleri anlamına gelir. Çünkü, imtihanın ilk sorusu, Allah’a ve ahiret gününe iman etmekle alakalıdır.

e) Düşünün ki, devlet bir işe eleman almak ister..  Hazırladığı imtihanda bazı sorulara cevap vermelerini ister.. İmtihana girenlerden bazı kimseler, sorulan soruya cevap vermez, fakat bunun muadili başka bir soruya güzelce cevap verir.. Mesela, fizikten sorulan bir soruya, kimyadan cevap verse, biyolojiden sorulan bir soruya psikolojiden cevap verse..

Sizce bu kimseler imtihanı kazanmış olurlar mı? Bizce hayır..! Çünkü, imtihanda kimin ne yazacağına/herhangi bir doğruyu yazıp yazmayacağına değil, sorulan soruya doğru cevap verip vermeyeceğine bakılır..

Bütün açıklamalardan anlaşıldığı gibi, Allah din imtihanında, insanın kendi kafasına göre güzel bulduğu doğruları yazmasını değil; bizzat sorduğu sorulara doğru cevap vermesini istemektedir.

Demek ilk soru olan iman esaslarına doğru cevap vermeyenler, ne kadar güzel şeyler yazarlarsa yazsınlar, imtihanda başarısız kabul edilirler..

f) Bir devletin anayasasını kabul etmeyen, devleti tanımayan, kanunlarını reddeden serseri bir eşkıya, /bir anarşist/bir terörist, bu isyankâr tavrıyla beraber, bir yerde güzel bir köprü yapsa, güzel bir hastane açsa, ilgili devlet bunu mükâfatlandırır mı?  Elbette hayır..!

İşte, tabir caizse/deyiş yerindeyse, Allah, kendisinin ortaya koyduğu anayasası olan vahyi, Kuran’ı kabul etmeyen, en mukaddes prensipleri olan iman esaslarını reddeden böyle anarşist bir kimsenin yaptığı bazı insani güzel davranışlarından dolayı ödüllendirmez. Bunun aksini savunanlar, kendi akıl ve vicdanlarını hafife alan kimselerdir..

Hülasa: Sizden her kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, işte öylelerinin dünyada ve âhirette bütün işleri boşa çıkmıştır. Onlar ateş ehlidir ve orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara, 2/217)

İlave bilgi için tıklayınız:

Mekke'de doğan bir çocukla, dünyanın her hangi bir yerinde doğan ...

Bir inançsızın iyiliği karşılıksız, inançlının ise cennet için yapmış ...

Bazı ayetlerde, kafirlerin yaptıklarının boşa gittiği vurgulanıyor. Ama ...

Bir inançsızın iyiliği karşılıksız, inançlının ise cennet için yapmış ...

75 Proteinlerin meydana gelmesi için başka proteinlerin var olması mı gerekir?

Amino asit ve benzer kimyevî reaksiyonların meydana gelmesi için canlılık şart değildir. Fakat onu yapacak olanın canlı olması gerekir. Sadece canlı olması da yetmez. İlim, irade kudret sahibi olacaktır. Çünkü yapılan işler sonsuz kudret, ilim ve irade sahibi birisinin varlığını zaruri kılıyor.

Kimyevî hadiseler ve reaksiyonlar ayrı bir şey, canlılık ise tamamen farklı bir olaydır. Sodyum ile kloru bir araya getirirsiniz, bu durumda sofra tuzu olan sodyum klorür hâsıl edilir. Onu suya atarsanız sodyum ve klor iyonlarına ayrılır. Bu kimyevî reaksiyonlar bir kapta yapılabildiği gibi, canlı bünyesinde de meydana getirilmektedir. 

Proteinlerin meydana gelmesi için başka proteinlerin olması şart değildir.

Amino asitlerin ve DNA molekülünün bulunması lazımdır. DNA molekülleri vasıtasıyla amino asitlerden mRNA ve kalıp RNA molekülleri yapılır. Bunlardan birisi kalıp RNA molekülü olarak kullanılır. Diğeri de mesanjır RNA’dır. mRNA’ya verilen şifre doğrultusunda amino asitler sitoplazmadan mitekondri üzerine taşınır. Burada kalıp olarak yerleşmiş olan RNA’ya uygun olarak yan yana getirilmiş olan proteinler ester bağı ile birbirleriyle bağlanarak istenen proteinleri verirler.

Allah’ı devreden çıkararak sebeplerden hareketle bir yere varmak ve kâinatta teşekkül eden olayların tesadüf ve tabiatla veya gelişigüzellilikle meydana geldiğini ileri sürmek mümkün değildir.

Bazıları Allah’ı kabul etmemekte direniyor. Allah’ı kabul etmediği zaman her bir atoma bir ilah kadar ilim, irade ve kudret vermek durumunda kalıyor.

Eseri kabul edip,  onun ustası ve yaratıcısı olan Allah’ı inkâr etmekle işin içinden çıkamıyor. Öyle bir kimse, kıyamete kadar da uğraşsa, ustasız bir eserin meydana gelmesini sıhhatli düşünen bir vicdan sahibine kabul ettiremez. Çünkü böyle bir şeyin ispatı muhaldir, imkânsızdır.

Daha önce amino asitlerin bir araya getirilerek proteine benzer bazı yapıların elde edildiği doğrudur. Peki o amino asitleri bir araya getiren ve o deneyi hazırlayanı kabul etmeden olayı nasıl açıklayacaksınız?

Mimar Sinan’ı devreden çıkararak Selimiye camiinin meydana gelişini açıklamak nasıl mümkün değilse, Allah’ı devreden çıkararak atomdan galaksilere kadar bütün varlıkların her birisinin meydana gelişini açıklamak imkânsız olacaktır.

Ölmüş bir kimsenin vücudunda amino asitler, proteinler, RNA’lar ve DNA’lar gibi bütün biyolojik materyalleri mevcuttur. Ama ölen bir kimsenin cesedinde canlılık sona erdiği için, ne bir protein sentezlenmekte ve ne de bir hayat olayı meydana gelmektedir.

O halde her olay, canlılık denen o şeyde düğümlenmektedir. O canlılığın mahiyetini bilemiyoruz. Sadece bir takım davranış ve hayat olaylarının şeklini tarif ediyoruz.

İşte işin esas püf noktası burasıdır. Amino asitleri bir araya getiren bir ilim adamı olduğu gibi, atomları, amino asitleri ve hücreleri yapıp ona hayat veren de sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi bir Allah’ın varlığını kabul zaruridir. O’nun varlığı kabul edilince o zaman her şey yoluna girmektedir.

76 İslam’ın hak dini olmaması ihtimalini göz önünde bulundurmak gerekir, tezi ne kadar makuldür?

Bu konuda birkaç noktaya işaret etmekte fayda vardır:

a) İslam körü körüne inanılan bir din değildir. İslam literatüründe; dini veya dinin bir hakikatini kabul edip etmeme konusunda; “Akla kapı açılır fakat özgür iradesi tamamen elinden alınmaz.” ilkesi, müminlerin her zaman başka ihtimalleri düşünmelerini teşvik etmektedir.

- İslam dini kadar akla önem veren başka hiçbir dini ve felsefi doktrin yoktur. Kur’an’da defalarca “aklı kullanmayı, düşünüp  tefekkür etmeyi” emretmesi bu gerçeğin açık göstergesidir.

“Kur'an'ı tedebbür/tefekkür etmiyorlar mı? Allah'tan başkasının olsaydı onda birçok çelişki bulacaklardı.” (Nisâ, 4 / 82)

mealindeki ayet bu konudaki onlarca ayetlerden biridir.

b) Kur’an hakkında düşünürken, şeytanın tuzağına düşen ateistler gibi yanlış bir düşünce tarzının ağına takılmamak büyük önem arz etmektedir.

Bu tuzak, özellikle “tarafsız/objektif düşünme” adı altında Kur’an’ı baştan Allah’ın sözü olmadığını düşünmeye sevk etmektir.

Halbuki, “Kur’an’ın Allah sözü olmadığını” düşünmek, “onun insan sözü olduğunu” kabul etmek anlamına gelir. Bu ise tarafsız ve objektif bir bakış açısı değil, tam karşı taraf denilen karşıt tezi esas almak manasına gelir.

Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle:

“Ey Şeytan! Bîtarafane muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirdlerin (ateist ve benzeri dinsizlerin), dediğiniz bîtarafane (tarafsız) muhakeme ise; taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ana kelâm-ı beşer (insan sözü) diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafane muhakeme değildir. Belki, bâtıla tarafgirliktir.” (Geniş bilgi için bk. Sözler, s. 184)

- Bir defa Kur’an’ı insan sözü olarak düşüncesine aldıktan sonra, bir kimsenin onu yerden alıp arşa yüceltmesi için yüzlerce delilden meydana gelen bir deliller bileşkesini bulup onunla vesveseli nefsini ikna etmesi lazımdır. Buna muvaffak olmak ise çok zordur.

İşte birçok dinsiz, şeytanın bu tuzağının kurbanıdır.

c) Onun için bu konuda en makul ve adaletli muhakeme şudur:

Kur’an Allah’ın kelamı olduğu baştan kabul edilir. Daha sonra onun Allah’ın sözü olduğunu gösteren yüzlerce delili tek tek çürütmek mümkün olduysa, artık bu kimse onu çürüttükten sonra şeytanın safına geçebilir.

“Heyhat! Binler berahin-i kat'iyyenin mıhlarıyla Arş-ı A'zam'a çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip (onu) düşürebilir?” (bk. age., s. 184)

d) Bu konuyu tahlil ederken iki tarz analitik metot kullanılabilir.

Biri: Gittikçe kişiyi aydınlatır, hak ve hakikate ulaştırır.

Bu analizde kişi örneğini pek çok cetvellerle dal budak salan bir suyun asıl kaynağının başına gider ve tatlı olup olmadığı durumuna bakar.

Bu kaynağın başındaki suyun tatlı olduğunu gördükten sonra, -hepsini tatmazsa bile- buradan fışkıran diğer su cetvellerinin de tatlı olduğuna hükmeder.

Şayet bir cetvelde kesin bir bulanıklık, bir tat bozukluğu görürse, o zaman bu cetvele başka maddelerin karıştığını; bunun asıl su kaynağına bir zararının olmadığını düşünür..

Diğeri: Gittikçe kişiyi vesvese ve evhamın karanlığına sokar.

Bu analitik tarzda kişi işi suyun kaynağından değil de teferruat kısmı olan cetvellerden başlar. Bazıları tatlı da olsa bazılarının tadının bozuk olduğunu görebilir. Asıl kaynağı görmediği için, gerçek su kaynağının arı-duru, tatlı bir su olup olmadığına karar veremez.

Yüzlerce cetvellerden bazılarının tadı -yabancı maddeler karıştığı için- bozuk olabilir. O da tadı bozuk olanlara baktıkça suyun asıl kaynağının tatlı olduğu hakkındaki şüpheleri artmaya başlar ve vesveselerin karanlığına gömülmeye devam eder.

- İşte bu misal gibi;

- Verdiği onlarca gaybi haberleri doğru çıkan,
- Dünya ve ahiretle ilgili ortaya koyduğu prensiplerinin hak ve hakikat olduğu işin uzmanları tarafından tasdik edilen,
- İşaret ettiği ontolojik gerçeklerin, müspet ilimlerin ortaya koyduğu yeni keşiflerle gerçekliği onaylanan,
- Kırk yönden mucize olan Kur’an gibi bir vahiy kaynağını anlamadan, füruat kısmı olan bazı cetvellerin/meselelerin durumuna aklı ermediği/hikmetini bilmediği zaman, hemen Kur’an’ın gerçekliği hakkında şüpheye düşerler. Gittikçe şüphelerin karanlığında boğulmaya yüz tutarlar.

Buna mukabil, Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu göstermeye bir tek delil yeterlidir. Çünkü, Kur’an’ın bir tek ayeti Allah’ın sözü ise, Kur’an’ın hepsinin onun sözü olmak durumundadır. Çünkü, bir tek ayeti vahiy alan zat peygamberdir. Bir peygamberin Allah’a iftira etmesi mümkün değildir.

Öyleyse bir tek ayetin mucizeliği bütün Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu göstermektedir.

 “Eğer peygamber bize bir söz uydursaydı, onu bütün kuvvetimizle yakalardık ve onun şah damarını koparırdık.” (Hakka, 69/44-46)

mealindeki ayet ve benzeri ayetlerde bu gerçeğin altı çizilmiştir.

- İşte iki düşünce analizi; işte iki analitik düşüncenin sonuçları; işte doğru ve yanlış sonuçlara sebep olan doğru ve yanlış düşünce analizi... (bk. Nursi, Asar-ı Bediiye, s. 81-82)

İlave bilgi için tıklayınız:

İslam Dini ve ur'an-ı Kerim´e -gerçekten hak din olup olmadığını anlamak için- tarafsız gözle bakmak...