Kur'an'daki bazı surelerin unutturulduğu iddiası doğru mudur?

Soru Detayı

- Bazı kimseler, Tevbe suresi'nin nerdeyse yarısının Allah tarafından sahabeye ve peygamberimize unutturulduğunu söylüyor ve yanında delil olarak bakara suresinin 106. ayetini getiriyor.
- Bu konu hangi kaynaklarda geçmiştir güvenilirliği nedir?
- Kuran’ın korunmasını peygamberimizin ölürken bıraktığı şeklinin korunması olarak mı anlamalıyız?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Soruda geçen konu, Kur’ân ilimleri içinde tartışmalı konulardan biri olan Nesh’le ilgilidir. Kur’ân âyetleriyle ilgili nesh iddiaları üç grupta toplanır. Soruda 1. Kısım yani yazısı (resm/hatt) ve hükmü mensûh sayılan ayetlerle ilgili bazı iddialar zikredilmiştir. Biz, özellikle ilk iki kısımla ilgili rivayetler ve değerlendirmesine kısaca yer vereceğiz. Soruda geçen konunun böylece cevabını bulacağınızı düşünüyoruz.

Kur’ân âyetlerinde neshin varlığını kabul eden alimler, neshedildiği söylenen bu âyetleri üç ayrı grupta toplar.

I. Yazısı (resm/hatt) ve hükmü mensûh ayetler

Bu konudaki rivâyetlere göre, bazı âyetler hatta sûreler daha sonraları neshedilmiştir. Örneğin Ebu Ümame’ye bir grup sahabînin anlattığına göre, onlardan biri geceleyin kalkarak ezbere bildiği bir sûreyi okumak ister, ancak besmeleden başka bir âyeti okuyamaz. Sabahleyin bu durumu sormak üzere Peygamber (asm)’in kapısına varır. Derken başkaları da oraya gelip toplanır. Birbirlerine ne için geldiklerini sorarlar. Aynı sûreyi unutma sebebiyle geldiklerini söylerler. Sonra, Resulullah (asm) onları kabul eder ve haberlerini anlatırlar. Unuttukları sûreyi sorarlar. O da bir müddet suskun vaziyette cevap vermeden bekler. Sonra şöyle der:

“O sûre, geceleyin neshedildi. Bu yüzden ezberleyenlerin göğsünden ve yazılı bulunduğu her şeyden silindi.”(1)

İbn-i Mes’ud’un şöyle dediği rivâyet edilir:

“Rasulullah (asm)’a bir âyet indirildi. Ben de onu mushafıma yazdım. Sabahleyin bir de baktım ki, kâğıt (varaka) bembeyaz! Bu durumu Rasulullah (asm)’a haber verince şöyle buyurdu: “Bilmiyor musun, o âyet bu gece kaldırıldı.”(2)

Ebu Musa el-Eş’arî’nin de şöyle dediği rivâyet edilmektedir:

“Berâe sûresi gibi bir sûre indirildi, sonra neshedildi. Bu sûreden akılda kalan şu ifadedir: “İnnellahe yueyyidu’d-dîne bi-akvamin lâ halâkalehum. Velev enneli’bni Adem vadiyeyni min malin le-temennâ vadiyen salisen. Ve-lâ yemleu cevfe’bniAdemille’t-turab. Ve yetubu’llahu alâ men tâb/ Allah din’i nasibi olmayan kimselerle güçlendirir. Ademoğlunun iki vadi dolusu malı olsa mutlaka üçüncüsünü ister. Onun karnını ancak toprak doyurur. Allah, tövbe edenlerin tövbesini kabul eder.”(3)

Bu rivayetlerle ilgili olarak şu sorular hatıra geliyor:

- Önceki rivâyette hiçbir âyet akılda kalmamışken bu âyet neden unutulmamıştır?
- Ayrıca bu ibare neden neshedilsin? Maslahat ne? Çünkü insanın fıtratında olan bir durum bildiriliyor.
- Benzer manada olan, insanın cimriliğini dile getiren âyet ve hadisler varken hatta benzer lafızlarla hadis kitaplarında hadis olarak rivayet edilmişken(4) bu ifade neden neshedilsin!?

Bu tür kuşkulardan dolayı olsa gerek, Alusî de bu rivâyete şüpheyle bakıp güvenilemeyeceğini belirtmiştir.(5)

Babalardan yüz çevirmenin küfür olduğuna dair neshedildiği söylenen bir haberin Kur’ân âyeti olarak nakledilmesi hakkında söylenecekler de yukardakiler gibidir. Çünkü bu manada âyet vardır: "Çocuklarınızı babalarına nisbet ederek çağırınız..." (Ahzâb, 33/5) Dolayısıyla bu haber âyetin şerhi mahiyetinde olabilir. Aksi halde, aynı manayı ifade eden âyet ve hadisler varken neshinin ne faydası olabilir ki!?(6)

Ayrıca bu âyetlerin hem tilavetinin hem de hükmünün neshedildiğini söylemek de ayrı bir çelişkidir. Çünkü bu anlatılan ifâdelerin hükmü baki olup hatta bir kısmı neshi caiz olmayan haber niteliğindedir.

İbn Mes’ûd’dan rivayet edilen haberde indirilen âyetin ertesi sabah neshedildiği anlaşılıyor. Böyle bir neshin çok garip ve faydadan hâli olduğu ortadadır. Bu tür tutarsızlıklar böyle haberlere şüpheyle bakmayı zorunlu kılmaktadır.

Bu âyetlerden hatırda kalanlar olarak anlatılan haberler muhtemelen hadîs de olabilir.

II. Yazısı neshedilip, hükmü baki kalan ayetler

Bu konudaki en meşhur rivâyet, Hz. Ömer’in recm’le alakalı sözleridir. İbn Abbas’tan nakledildiğine göre, Hz. Ömer minbere oturup müezzin ezanı bitirdikten sonra kalkarak, Allah’a layıkıyla hamdettikten sonra şöyle der:

“Ey insanlar bir şey söyleyeceğim. Onu söylemem mukaddermiş. Belki de vefatım yakındır. Kim onu kavrar ve anlarsa, devesinin ulaştığı yerde anlatsın. Kim de kavramazsa hakkımda yalan söylemesini helâl etmem. Yüce Allah Muhammed (asm)’i hak ile gönderdi ve ona Kitab’ı indirdi. Ona indirilenler arasında recm âyeti de vardı. Onu okuduk, kavradık ve anladık. Rasulullah recmetti, ondan sonra biz de recmettik. İlerde bir kimsenin, 'Recm âyetini Allah’ın Kitabı’nda görmüyoruz.' diyerek Allah’ın farz kıldığı bir şeyi terk etmekle dalalete düşmesinden korkuyorum..."

Zührî’den gelen bir rivâyete göre ise Hz. Ömer şöyle demiştir:

“Biri çıkıp da Ömer Allah’ın Kitabı’na ilavede bulundu demese, yemin olsun ki onu Kur’ân’a yazardım.” Keza başka bir rivâyette de bu âyetin “eş-şeyhu ve’ş-şeyhatu izâzeneyâ fercumûhumâ elbettete” olduğunu belirtmiştir.(7)

Bir başka rivâyette ise, Ubeyy b. Ka’b’ın şöyle dediği belirtilmektedir: “Biz Ahzâb sûresini Bakara sûresini okumamız gibi okurduk. Ve orada eş-şeyhu ve’ş-şeyhatu izâ zeneyâ fercumû humâ elbettete nekâlen mina’llah. Vallahu Azizun Hakîm âyetini de okuyorduk.”(8)

Burada Hz. Ömer’in ifadelerinden onun bu sözü Kur’ân âyeti olarak değerlendirmediği açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü, öyle olsa Kur’ân’a yazılmakla bir ilave söz konusu olmaz, aksine yazılmaması bir eksiklik olurdu.

Bu ifadeyle Tevrat’taki hükmün kasdedilmiş olabileceği söylendiği gibi,(9) Cebrî’ye göre Hz. Ömer’in bu ifadesindeki âyet kelimesi Kur’ân âyeti değil de, lafzı ve manasıyla Peygamberimiz (asm)’den nakledilen bir hüküm de olabilir. Âyet denmesi mecazî manada olup, ibarenin güzelliğine ve mananın azametine dikkat çekilmiştir. Çünkü çok defa güzel bir söz, iş veya varlık hakkında bu kelime (âyet) kullanılmaktadır.(10)

Bize göre, burada recm’den bahsedildiği için manada bir azametten bahsedilebilir, ancak ibarenin lafızlarında bir güzellik bulunduğunu söylemek zordur. Çünkü bu ifade gerek kullanılan kelimeler gerekse üslûp açısından Kur’ân’a hiç benzemediği gibi, Peygamberimiz (asm)’in sözlerine de benzemiyor. Sahih hadislerdeki ifadelere âşina olan bir kimsenin bunu hissetmesi zor değildir.

Keza süt kardeşliğiyle alakalı olarak Hz. Aişe’den nakledilen âyetler de böyledir: Onun şöyle dediği nakledilir:

“Kur’ân’dan indirilen âyetlerden biri de aşru radaatin ma’lumatin yuharrimne (on kere emme haram kılar) âyetleriydi. Sonra hamsu radaatin ma’lumatin yuharrimne (beş kere emme haram kılar) âyetiyle neshedildi. Rasulullah vefat ettiği sırada bu, Kur’ân âyeti olarak okunuyordu.”

Hz. Aişe’nin son cümlesiyle kasdettiği âyetin, “Ve ehavatukum mine’r-radaa” âyeti olduğu söylenmiştir. Bu görüşü belirtenlere göre, Kur’ân’dan bir âyet olarak okunan şeyin, mushaf gibi, bize intikâl ettirilmesi gerekir.(11)

Burada akla şu soru geliyor: On kere emzirmeyle beş kere emzirme arasında ne gibi bir fark vardır ki, önceki neshedilsin ve bu iş için ayrıca âyet insin. Bunda ne gibi bir hikmet, maslahat  vardır? Kezâ, Kur’ân’a baktığımızda pek çok dinî hükümde sayı belirtilmediğini görüyoruz. Örneğin namaz vakitlerinin sayısı dahi kesin olarak belirtilmeyip bu tür açıklamalar Peygamberimiz (asm)’e bırakılmışken burada sayı belirtilmesi bu ifadelerin âyet olma ihtimalini zayıflatmaktadır diyebiliriz.

Nitekim bazı rivâyetlerde bu haberin baş kısmı “İndirilenler içinde vardı” (kâne fî mâ unzile) şeklindedir. Buna göre burada indirilen şeyle maksadın Kur’ân âyeti olduğu kesin değildir. Peygamberimiz (asm)’e bildirilen bir emir de olabilir. Bazı rivâyetlerde ise, “okunanlar içinde vardı” (kâne min mâ yutlâ...) şeklinde olup, buradaki tilavet (okunma) Kur’ân âyeti olarak okunma değil de bu hükmün dillerde dolaşıp yayılması manasında da değerlendirilmiştir.(12)

Kaynaklarda başta Bi’ri Maûne’de şehid edilenlerle ilgili ve başka bir kaç konudaki âyetlerden de bahsedilir.

Eserlerinde bu konuya değinen bazı alimlerin bu tür rivâyetlerle ilgili değerlendirmeleri özetle şöyledir:

Geçmişte Sadru’ş-şeria ve başka alimler nassın hüküm, hükmün de nass ile kaim olup birbirlerinden ayrılmalarının söz konusu olamayacağını  belirterek tilaveti mensûh âyetler olamayacağını belirttikleri gibi(13) günümüzde de pek çok alim bu tür rivâyetlere şüpheyle bakmaktadır.

Örneğin Reşid Rıza bu tür haberler hakkında şu değerlendirmeyi yapar: Bu tür rivâyetlerin Kur’ân dışındaki başka vahiyler olması da muhtemeldir. Çünkü Kur’ân’ın kendine has özellik ve meziyetleri vardır. Sünnet’te, Kur’ân olmadığı halde vahye isnad edilen pek çok hükümler vardır. Çünkü her vahiy Kur’ân değildir. Hatta Peygamberimiz (asm)’in bütün söyledikleri dahi vahiy olarak kabul edilmiştir. Bunlar içinde bir kısmı da hadis-i kudsî’lerdir. Bu durumun rivâyet ve dirâyet açısından karıştırılması bu tür haberlerin Kur’ân âyeti değilken Kur’ân âyeti zannedilmesine sebep olabilir.(14)

Zerzûr da neshin bu iki türünün bir değeri olmadığını belirtir. Bazı âlimlerin ifade ettiği gibi o da, konuları kısımlara ve bölümlere ayırma sevdasının, bazılarını pek çok bakımdan tutarsızlıklarla dolu olan bu tür haberlere değer verip kitaplarına almaya yönelttiğini söyler. O’na göre bu rivâyetlerin bazısı en iyi ihtimalle, ahâdî yolla sahih olsa dahi Kur’ân-ı Kerîm bu tür rivâyetlerle sabit olmaz. Nitekim, mütevatir senedle nakledilmeyen kıraatler dahi şâz sayılmıştır.(15)

Subhî Salih, meseleleri gruplara ayırmanın, ancak her gruba girecek pek çok veya en azından yeterli sayıda unsur olduğu zaman uygun olabileceğini, halbuki nesh aşıklarının yukardaki iki grup hakkında bir veya iki misalleri olduğunu belirterek, bu taksimi doğru bulmadığını ifade eder. Keza, bu taksimlerdeki rivâyetlerin ahâd (bir veya bir kaç kişinin) haberi olduğunu dolayısıyla bunların ne bir âyetin sübutu ne de neshi hususunda bir katiyet  ifade edemeyeceklerini söyler.(16)

Aydemir, bu tür rivâyetlerdeki haberlerin bir müddet uygulandıktan sonra kaldırılmış uygulamalar olabileceğini, bunların Kur’ân’a dayandırılmasını doğru bulmayarak, Kur’ân’ın bu tür haberlere göre değerlendirilmesinin hoş olmayan sonuçlar doğurabileceğini belirterek şöyle der:

“Sınır çizilmediği zaman işin nereye varacağını kestirmek zordur... Bu tür zayıf haberlere iltifat etmemek gerekir.”(17)

Aynı noktaya dikkat çeken Ebu Zeyd, bu tür rivâyetleri toplamakla âlimlerin rivâyet derlemeciliğinden çok daha tehlikeli bir duruma yol açtıklarını belirtir ve şöyle der:

“Bu rivâyetlerin tümünün yalan ve uydurma olduğunu, Kur’ân’dan hiçbir şeyin çıkarılmadığını varsayabilir miyiz? Bu hususta dayanağımız, rivâyetlerin çoğunun Yahudi âlimlerinden olan Ubeyy b. Ka’b kanalıyla geliyor olmasıdır.” (18)

Hicâzî bu konuda daha iddialı davranarak genelde Kur’ân’da nesh iddiasına, özelde ise bu tür rivâyetlere şüpheyle yaklaşıp, bu durumun Müslümanları Kitaplarından ve dinlerinden uzaklaştırmak maksadıyla İslâm kisvesine bürünmüş bir takım Yahudi âlimler tarafından yapıldığını söyler.(19)

Cebrî ise, bazı âyetlerin tilavetinin veya hem tilavet hem de hükmünün neshedildiği iddialarının Ğulat-ı Şia’ yoluyla gelmiş olabileceğini söyler. Çünkü onlar Beyyine sûresinin Kureyş’den yetmiş kişinin isim ve neseplerini ihtiva ettiğini, Ahzâb sûresinin En’âm sûresi kadar olup, Ehl-i Beyt’in faziletlerini ihtiva ettiğini, Hz. Ali’nin Peygamberimiz (asm)’den sonra halife yapılması gerektiğini bildiren Velâyet sûresinin(!) de tamamen mushaftan çıkarıldığını iddia etmişlerdir. Onlar elimizdeki Mushaf’ın Allah kelamı olduğunu kabul etmekle beraber, bunun Peygamberimiz’e indirilen âyetlerin sadece bir kısmı olduğunu, geri kalanının ise “mustahfız”ın yanında olup, daha sonra Hz. Ali’nin derlediği şekilde okunacağını iddia ederler. Hatta onlara Kur’ân’ın korunduğunu bildiren “Onu biz indirdik biz koruyacağız” (Hicr, 9) âyeti hatırlatılınca, bu korumanın imamlar katında tutulmak sûretiyle olduğunu söylerler.(20)

Ayrıca câhiliye dönemine ait pek çok şiirin hafızalarda tutulmasına rağmen lafzı ve manası neshedilmiş olduğu iddia olunan çok sayıdaki Kur’ânâyetlerinin unutulduğunu söylemek de tutarlı değildir.(21)

Özdeş ise geleneğe vurgu yaparak şöyle der:

“İslâm’ın câhiliye döneminin bazı uygulamalarını neshetmesine ve ıslah etmeye çalışmasına rağmen, sonraları Kur’ân’ın Câhiliye’yi değil de câhiliye’nin Kur’ân’ı neshetme konumuna getirilmiş olması, vahye rağmen köklü bir sosyal zemine sahip geleneğin direnmesi olarak düşünülebilir.”(22)

Bizce de bir takım âyet veya sûrelerin kısa bir müddet için  indirilip, sonra tamamen ortadan kaldırılmasında bir hikmet ve gaye görünmediği gibi, böyle bir şey mü’minler arasında bir takım şüphe ve endişelere de sebebiyet verebilir. Bu tür haberler neshle ilgili Bakara sûresi, 106. Âyetteki nesh ve unutturma ifadelerinin, Kur’ân âyetleri çerçevesinde değerlendirilmesi sonucu bir ihtimal olarak zikredilip daha sonra gerçekmiş gibi nakledilmiş olabilir.

III. Hükmü Neshedilen Fakat Yazısı Bâki Kalan Ayetler…

Bu konuda bir âyet-i kerime meali şöyledir:

"Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak, mutlaka daha hayırlısını veya benzerini getiririz." (Bakara, 2/106)

Âyette geçen "daha hayırlısını veya benzerini" ifadesi bu noktada çok önemlidir. Yani, nesh olan hükümler de, yeni hükümler gibi "hayırlı"dırlar. İnsanların hayrına olma özelliği bütün âyetler için geçerlidir.

Bir tek misâl verelim: Kâfirun Sûresinde geçen "Sizin dininiz size, benim dinim bana." hükmü, cihat âyetiyle tahsis edilmiştir. Ama bugün dünyanın çok yerinde Kâfirun Sûresi yürürlüktedir. Müslümanlar o yabancı beldelerde, Mekke'deki ilk dönem gibi, o milletin dinine karışmamakta ve kendi dinlerini yaşamaktadırlar. Onlara karşı silâhla cihat etme yoluna da gitmemektedirler.

Buna göre Kafirun Suresindeki ayetin hükmü tamamen kalkmamış ve ona uygun şartlar olduğunda da aynen uygulanacaktır.

Buna göre, eski dönemlerde “nesh” diye ifade edilen birçok ayetin nesh olmadığı anlaşılmıştır.

Örneğin, Medine döneminde inen “kıtal” ayetlerini nazara alarak, kâfirlerle “savaş”ın dışında, fikir, ilim bazında bir mücadeleyi ön gören ayetlerin neshedildiği söylenmiştir. Oysa, kendi şartları içerisinde değerlendirilmesi gereken bu farklı emir ve tavsiyelerin birbiriyle çelişkileri elbette söz konusu değildir.

Tedriç denilen adım adım talim etme metodu, her zaman geçerlidir. Buna “teşride tedriç” diyemeyiz. Çünkü ilahi hükümler ve İslam dini tamamlanmıştır. Fakat Kur’an’ın bu metodunu esas alarak “talimde tedriç” metodunu her zaman kullanabiliriz.

Örneğin, daha yeni Müslüman olmuş birisine iman esaslarını öğretmeden amel kısmına ait hususları öğretmek isabetli olmayabilir. Ayrıca, amel kısmını da kendi arasında hafif olandan zor olana/veya önemli olandan daha az önemli olana doğru bir talim/öğretme metodunu kullanabiliriz. Mesela: önce namazı daha sonra orucu uygulama sahasına koyabiliriz…

Bir hükmün nesh olması onun yanlış olup, doğrusuyla değiştirildiği mânâsına gelmez.

Detaylı bilgi için tıklayınız:

NESH, NESİH

Dipnotlar:

1. Ebû Ubeyd, s.13-14; İbnu’l-Cevzî, Nevâsih, s. 33. Bu rivâyet benzer ifadelerle başka bir tarikle de rivâyet edilmiştir.
2. İbnu’l-Cevzî, Nevâsih, 34
3. İbn Hazm, s.  9; İbnu’l-Cevzî, Nevâsih, s. 34; Zerkeşî, II, 43; Suyûtî, II, 717, 719
4. bk. Buharî, Rikâk, 10; Müslim, Zekât, 116-119; Tirmizî, Zühd, 2; Ibn Mâce, Zühd, 27
5. bk. es-Seyyid Mahmûd el-Alûsî, Rûhu’l-Meânî fî Tefsiri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’il-Mesânî, Beyrut, tsz., XXX, 207-208.
6. bk. Cebrî, en-Nesh, s. 46.
7. Nehhâs, I, 435 vd.; İbnu’l-Cevzî,Nevâsih, s. 35; Zerkeşî, II, 42
8. İbn Hazm, s. 9; İbnu’l-Cevzî, Nevâsih, s. 36; Suyûtî, el-İtkân, II, 718; Zerkanî, II, 111
9. Hamidullah, s. 92.
10. Cebrî, en-Nesh, s. 45.
11. Nehhâs, I, 443 vd.; Mekkî, s. 35; İbnu’l-Cevzî, Nevâsih, s. 37; Suyûtî, el-İtkân, II, 708; Zerkanî, II, 110. Bu rivâyet hakkında başka yorumlar için bkz. Cebrî, en-Nesh, s. 37-38.
12. Cebrî, en-Nesh, s. 37, 55.
13. bk. Cebrî, en-Nesh, s. 54, 177.
14. Cebrî, en-Nesh, s. 157.
15. Zerzur,  s. 196-197.
16. Subhi Salih, s. 265.
17. Ali Talip Gezgin. “Kur’ân’da Nesh Problemine Eleştirel Bir Yaklaşım”, İslâmi Araştırmalar Dergisi, c. 14, sayı: 1, 2001, s. 55 (Abdullah Aydemir. “Mensûh Âyetler” adlı makaleden naklen).
18. bk. Ebu Zeyd, s. 162, 171.
19. bk. Ahmed Hicazî es-Saka. Lâ Nesha fi’l-Kur’ân, Dâru’l-Fikri’l-Arabi, Kahire, 1978, s. 14.
20. bk. Cebrî, en-Nesh, s. 111. Ğulat-ı Şia’nın bu tür iddialarıyla ilgili olarak bk. Muhammed Hüseyn ez-Zehebî. et-Tefsîr ve’l-Müfessirûn, Dâru’l-Kütübi’l-Hadîse, 1976, II, 34-37.
21. Cebrî, en-Nesh, s. 201.
22. Talip Özdeş. “Vahiy-Olgu İlişkisi Açısından Nesh’e Getirilen Yorumlara Eleştirel Bir Yaklaşım”, İslâmi Araştırmalar Dergisi, c. 14, sayı, 1, 2001, s. 45.

(bk. Veysel Güllüce, Ayetlerin Mensuh Sayılmasında Rol Oynayan Yaklaşımlar, 2006, İstanbul)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR