Tefsir ekolleri ve tefsir çeşitleri nelerdir; Peygamber Efendimiz (sav), Sahabe, Tabiin ve sonraki dönemleri de kapsayacak şekilde bilgi verir misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İndiği dönemden günümüze kadar gençliğini ve tazeliğini muhafaza etmiş olan yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim, aslı olduğu gibi muhafaza edilen tek mukaddes kitaptır. Çünkü o, İlâhî koruma altındadır.

Müslümanlar, ilk günden itibaren Kur’ân'ı anlamak için gayret sarfetmişlerdir. Onu en başta, vazifelerinden birisi de Kur’ân'ı tebyîn olan Hz. Peygamber'den (s.a.s.) sorarak öğrenmişler, daha sonra gelenler sahabeden, arkadan gelenler sahabeden öğrenenlerden, daha sonrakiler ise kendi gayret ve uğraşıları, tedarüs ve tezakür yolları ile öğrenmişler ve anlamaya çalışmışlardır. Asırların geçmesiyle, Kur’ân'ı anlama, yani tefsîr metodları da değişmiştir. Başlangıçtan zamanımıza kadar lugat, belâgat, edeb, nahiv, fıkıh, mezheb, felsefe, tasavvuf ve daha pek çok yönlerden tefsîrler meydana getirilmiş, bu farklı tefsîrler farklı usûller takip etmiştir. Hedef, okuyup anlaşılması ve ona göre yaşanması için gönderilen bu ilâhî kitabın her seviyeden insanın anlayışına sunulması ve ondaki mânâ zenginliklerinin ortaya çıkarılması olmuştur.

I. TEFSÎR TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ

A. Tefsîr'in Istılahî Mânâsı

Âlimler, ıstılahî açıdan çeşitli tefsîr tariflerinde bulunmuşlardır:

"Tefsîr, Allah kelâmının açıklamasıdır." yahud "Tefsîr, Kur’ân lâfızlarının ve mefhumlarının açıklayıcısıdır." (el-Hûlî 1995, 13)

Diğer bir tarife göre ise; "Tefsîr, insan gücü ve Arapça dil bilgisinin verdiği imkân nispetinde Kur’ân metninin mânâsından bahseden bir ilimdir." (Kâtip Çelebi 1971-72, 1/427)

Tefsîrin âlimler arasındaki yaygın anlamı: "Kur'ân-ı Kerim'in mânâlarını keşfetmek, ondaki müşkil ve garîb lâfızlardan kastedilen şeyi beyan etmektir." (Lisanü'l-Arab; Tâcü'l-Arûs; Zerkeşî 1972, 2/147; Zerkanî, 1/471) Ancak bu mânâda tefsîr kelimesi yalnız Kur’ân'a has bir açıklama olmayıp, ilmî, edebî ve fikrî eserlerdeki açıklama ve izahlar için de kullanılır. Beyân ehline göre tefsîr kelimesi, kapalı ve anlaşılmaz olan sözün kapalılığını giderip açıklayacak şekilde sözü uzatıp fazlalaştırmaktır. (Tehavenî 1984, 2/1115-1116)

"Tefsîr; insan gücünün yettiği kadarıyla Kur’ân-ı Kerim'de Allah'ın muradını araştıran bir ilimdir". (el-Beyumî, 3/4)

Tefsîr ilminin konusu, bütünüyle Kur'ân âyetleridir. Bu ilmin gâyesi; gerek bu dünyada, gerekse âhirette kişilerin selâmete ve saadete ulaşmalarını sağlamak için Allah'ın kitabını onun ifâde etmek istediği maksada yakın olarak anlamak, anlatmak ve faydalı sonuçlar çıkarmaya çalışmaktır.

B. Kur’ân-ı Kerim'in Tefsîrine Duyulan İhtiyaç

Kur’ân-ı Kerim, "mânâsı açık bir Arapça ile" (Şuarâ Sûresi, 26/195) Cenab-ı Hak tarafından Peygamberimiz’e vahyedildi.

Selîkaları bozulmadığı için, Kur’ân'ın indiği devrin Arapları lûgat bakımından Kur’ân'ı anlıyorlardı. Ancak, lûgavî mânâları bilmekle birlikte, lâyıkıyla anlayamayacakları meseleler de vardı. Hadislerden de anlaşılıyor ki, Kur’ân-ı Kerim'deki bazı kelime ve âyetler hususunda bazı sahabiler, gerek Hz. Peygamber'e ve gerekse âlim sahabilere müracaat ederdi. Bir taraftan müteşabih âyetler, diğer taraftan Arap alfabesinin o zamanki büyük noksanlığı olan hareke ve noktaların bulunmayışı, nihayet muhtelif kıraatların mevcudiyeti, Kur’ân-ı Kerim'in bazı yerlerini tefsîr etmek ihtiyacını zaruri kılmıştır. (Okiç 1995, 144-145)

Kur’ân, mü'minlerin şahsî ve içtimaî hayatlarını düzenlemek gayesiyle teşriî hükümler vaz’ ediyordu. Bu hükümleri istinbat etmek, sadece Arapçayı bilmekle mümkün olmaz. Onda müteşâbih âyetler, müphem bırakılan hususlar, tahsisi murad edilen umumî hükümler vardır. Bu sahalarla alâkalı âyetleri lâyıkıyla anlamak, o mevzularda yüksek bir ilmî seviyeye bağlıdır. Bir kısım mühim vasıflarını hulâsa ettiğimiz böyle bir kitabın, herkes tarafından kolayca ve incelikleriyle anlaşılması elbette kolay değildir. Bu sebeple Ashab-ı Kiram, umumiyetle Kur’ân'ı en iyi anlayan insanlar idiyse de, içlerinde, tabiatıyla, seviye farkları vardı. Kur’ân'la meşguliyet, Peygamber’le müsâhebet, aklî muhâkeme kabiliyeti, Arap dili ve şiirine vukuf, tarihi malûmat derecelerine göre Kur’ân hakkındaki bilgileri de farklı oluyordu. Temâyüz ettikleri sıfatlarına rağmen en ileri gelenlerinin dahi anlayamadıkları âyetler oluyorduı. Bundan dolayı Kur’ân'ın açıklanmasına ihtiyaç vardı. (Yıldırım 1983, 17-20)

Ayrıca Dîn-i İslâm, yalnız bir zamana, yalnız Arap kavmine mahsus değil, bütün müstakbel zamanlara, kavimlere de şâmil, umumî bir dindir. Binaenaleyh, Kur’ân'ın mânâsından her Müslüman kavmin bihakkın istifâde etmesi bir vecîbedir. Bu istifâde ise, ancak tefsîr vâsıtasıyla kâbil olabilir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim'in güzelce anlaşılması için salâhiyet sahibi, dinî ilimlerde ve sâirede mütebahhir olan İslâm âlimleri tarafından tefsîrler yazılmasına dâimâ ihtiyaç vardır. (Bilmen 1973, 1/105-107)

C. Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Kur'ân'ı Tefsîri

Yüce Allah'ın rahmet ve hikmeti, ilahî Kitabı insanlara vahiy sûretiyle göndermeyi iktiza ettiği gibi, vahye mazhar olan Peygamber'in de onu bizzat açıklamasını istemiştir. Allah'ın kitabının mânâ ve ahkâmını, Peygamber'in izah etmesi bundan dolayı gereklidir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim'deki hakikatleri bize en iyi öğretecek, bizzat kendisine kitap gelen mümtaz zât Hz. Peygamber'dir (s.a.s.). O, Kur’ân tefsîrinin aslı ve esasıdır. Zira Kur’ân O’na indirilmiştir. O, mutlak olarak Kur’ân'ı insanlar içinde en iyi bilen ve en iyi anlayandır. Bu bakımdan O, mübelliğdir ve tebyinle mükelleftir. Bu hususlar âyetlerde açık olarak belirtilmiştir. (Maide Sûresi, 5/67; Nahl Sûresi,16/44; Nisâ Sûresi, 4/105)

Hz. Peygamber'in (s.a.s.) tefsîri, Kur’ân'ın mücmel olan âyetlerini tafsil, umumî hükümlerini tahsis, müşkilini tavzih, neshe delâlet etme, müphem olanı açıklama, garip kelimeleri beyan, tavsif ve tasvir ederek müşahhas hâle getirme, edebî incelikleri muhtevî âyetlerin maksudunu bildirme gibi belli başlı kısımlara taalluk eder. (Yıldırım 1983, 31)

Ahkâma, âhiret ahvaline, kısas ve ahbâra ait bazı hususlar vardır ki, Kur’ân'da zikredilmezler. Bunların tefsîri Peygamberimize bırakılmıştır. "Biz sana da Kur’ân'ı indirdik. Tâ ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın." (Nahl Sûresi,16/44) âyetiyle, Hz. Peygamber açıklamakla mükellef kılınmıştır. O’nun beyanı kavliyle, fiiliyle ve ikrarıyla olurdu. (a.g.e., 33-34)

Kur’ân'daki hükümlerin ekserisi küllî olduğundan, o küllî hükümleri izâh ve açıklamak için dâima Sünnet'e ihtiyaç duyulmuştur. Başlangıçtan beri Sünnet, İslâm teşrî'nin ikinci kaynağı olmuştur. (Cerrahoğlu, 1/46-47)

Allah Resûlü’nün Kur’ân'ı tefsîr ettiğini, muhtelif hadis mecmualarındaki rivâyetlerden öğrenmekteyiz. O'nun bu tefsîri, hadis mecmualarının "Kitâbu't-Tefsîr" bölümünü oluşturmuştur.

D. Sahabe Devrinde Tefsîr

Hz. Peygamber (sav)'den sonra tefsîr sahasında en büyük rolü Sahabe yüklenmiştir. Çünkü Sahâbe, sarsılmaz imanları, hâdiseleri izlemeleri ve sebeb-i nüzûle vakıf olmaları sebebiyle Kur’ân'ı en iyi anlayan topluluk idi. İslâm'a davette, Hz. Peygamber'in ilk muhâtabı olan bu muhterem zâtlar, O'ndan her zaman, imanlarını kuvvetlendirecek feyzi almışlar, gerek Kur’ân'ın, gerekse Hz. Peygamber'in emirlerine derhal itaat ederek, Hz. Peygamber'den Kur’ân'ın mânâsını ve tatbikâtını öğrenmişler, öğrendikleri sûreyi ezberleyinceye ve anlayıncaya kadar üzerinde durmuşlar, iyice bellemeden başka sûreye geçmemişlerdir. (Cerrahoğlu 1962, 9/34-36)

Yalnız hepsinin Kur’ân'ı anlamada eşit seviyede olmadıkları da gözlenmiştir. Sahabenin bilgi ve kültür yapısıyla Arap dil ve edebiyatına vâkıf olma husûsundaki yetişkinlik dereceleri, ayrıca Hz. Peygamber'in yanında devamlı bulunma veya bulunamama durumları böyle bir anlayış farklılığını getirmiştir. Bunun için de, en bilgili ve en kültürlü olanlar tefsîr ile meşgul olabilmişlerdir. (Okiç 1995, 145)

Sahabe, Kur’ân âyetlerini tefsîr ederken Kur’ân'ın kendi beyanına ve Hz. Peygamber (sav)'den işittikleri ve gördükleri bir şey olup olmadığına bakıyorlardı. Hakkında nass mevcut olanlar üzerinde konuşmuyorlardı. Bunların dışındaki tefsîrine ihtiyaç duydukları âyetlerin açıklanmasında re'y ve içtihada başvuruyorlardı. Çoğunlukla âyetlerin sebeb-i nüzûllerini anlatmak sûretiyle tefsîr yapmışlardır. İçtihatla yaptıkları tefsîrde dil ve din yönü ağırlık kazanmıştır. Âyetteki müşkili halletmek için farklı metodlar takip ederek, farklı görüşleri ortaya koymuşlardır.

Sahâbeden, Kur’ân tefsîrine dair en çok rivâyette bulunan ve tefsîr alanında ün kazanan şu kişileri sayabiliriz:

Ali ibn Ebî Tâlib (40/660); Abdullah ibn Mes'ûd (32/652); Ubeyy ibn Kâ'b (19/640); Abdullah ibn Abbâs (68/687); Ebû Musa'l-Eş'arî (44/664); Zeyd ibn Sâbit (45/665); Abdullah ibn Zübeyr (73/692). (Ayrıca ayrıntı için: Zehebî, 1/57/59; Cerrahoğlu, 1/69-75, 86-90)

E. Tâbiîler Devrinde Tefsîr

Gerek Hz. Peygamber (s.a.s.), gerekse Dört Halife devrinden itibaren, yeni fetihlerle İslâm devletinin sınırları Arap Yarımadası’nı aşmıştı. Fethedilen her beldeye İslâm'ı öğretmek için muallimler, asayişi temin etmek için de valiler görevlendiriliyordu. Bu şekilde muhtelif şehirlere dağılan Sahâbe, oralarda ilmî hareketlere başlamıştı.

İslâm Dini'nin hükümran olduğu beldelerde, sahabenin güzîde bilginleri, tedrîs halkalarını kuruyor ve etraflarına toplanmış olan tabîûndan öğrencilerine Kur’ân'dan anladıkları ve Hz. Peygamber (sav)'den öğrendikleri tefsîri öğretiyorlardı. Bilhassa Müslümanların yaşadıkları birçok bölgede, fitnenin zuhuruyla ihtilafların artması, görüş ve kanaat farklılıkları neticesinde grupların ortaya çıkması, her grubun, haklılığını isbat etmek için öncelikle Kur’ân'a sarılması, bazan yanlış ve bozuk te'villerle halkın yanıltılmaya çalışılması... gibi sebepler, Sahabe'den bazılarının yaptığı üzere, Kur’ân'ın tefsîri hakkında ihtiyatlı davranmak ve mes'ûliyetinden korunmak gâyesiyle Tabiûn'dan bazılarının da karşı çıkmasına rağmen Kur’ân'ın makûl ve doğru bir şekilde tefsîr edilmesine şiddetli ihtiyaç duyuluyordu. İşte bu ve buna benzer daha başka sebeplerden dolayı Sahabe'nin ileri gelen âlimlerine müracaat sıklaşıyor, onların çevrelerinde Kur’ân ve Hadîs tedrîs ediliyordu. (Duman 1992, 133)

Bu faaliyetin tabiî sonucu olarak, hocaları Sahabîler, öğrencileri tâbiîler olan mektepler (medreseler) oluştu.

1. Mekke Medresesi.
2. Medîne Medresesi.
3. Irak (Kûfe) Medresesi. (İbn Teymiyye 1988, 78-79)

Tâbiîler buralarda tefsîr ve ilmî hayata yeni bir hareket kazandırmışlardır. Bu üç tefsîr okulu ayrı bölgeler ve ayrı şahıslar tarafından kurulduğu için, aralarında ayrılıklar bulunduğu gibi müşterek taraflar da mevcuttur. (Ayrıntılı bilgi için: es-Suyutî, 2/242; ez-Zehebî, 1/99-132)

F. Tâbiîler Devrinden Sonraki Tefsîr

Sahabe ve Tâbiîn rivâyetleriyle başlayan tefsîr ilmi, tedvîn edilinceye kadar böyle devam etmiştir. Yani ilk asırlarda tefsîr ilmini hadis ilminin bir kolu olarak görmekteyiz. Fakat müteakip asırlarda rivâyet tefsîrinin yanısıra dirâyet tefsîri de gelişmeye başlamış, böylece hicrî ikinci asırdan itibaren hadis ilminden bağımsız olarak tefsîrler meydana getirilmiştir. Sözlü rivâyet karakterinden dolayı Hz. Peygamber (sav) ve Sahabe dönemine "tefsîrin birinci merhalesi"; hadisin bir cüz'ü olma özelliğiyle Tâbiîler dönemine "tefsîrin ikinci merhalesi" denilmiştir. Tefsîr, Etbau't-Tâbiîn döneminde müstakil bir ilim hüviyeti kazandığı için bu devre de, "tefsîrin üçüncü merhalesi" olarak değerlendirilmiştir. (ez-Zehebî, 1/140; Cerrahoğlu, 1/174)

Tefsîrin müstakil bir ilim hüviyetini kazandığı Etbau't-Tâbiîn döneminde her bir âyet, mushaf tertibi gözetilerek tefsîr edilmiştir. İlk tefsîrlerin çoğu kaybolmuş ve bize kadar ulaşmamıştır. Bu bakımdan Taberî’nin (310/922) tefsîri bu eski tefsîrleri koruyan tefsîrler kolleksiyonu sayılmıştır. (Cerrahoğlu 1991, 269-270)

II. TEFSİR ÇEŞİTLERİ 

Kur’ân Tefsîrindeki Farklılığın Sebepleri

Kur’ân tefsîrindeki farklılıkların, biri Kur’ân'ın yapısı, muhtevası ve üslûbundan, diğeri de müfessirlerin görüş, düşünce ve tavırlarından kaynaklanan iki ana sebebi bulunmaktadır.

Bunlardan birincisi: Kur’ân'ın, insan hayatının bütün yönlerini ihtiva etmesi ve insan bütünlüğüne dair bilgiler vermesi, yani Kur’ân'ın muhtevasında yer alan bilgilerin, çok yönlü ve çok gayeli, bir de bu bilgilerin, aynı zamanda çok mükemmel şekilde sunulmuş olmasıdır. Hem indiği asrın ve daha sonraki asırların realitelerine uygun kavramların seçimi, hem de bu kavramlarla ifade edilen bilgilerin koordinasyonundaki mükemmellik, Kur’ân tefsîrinde farklılıklar meydana getirmiştir. Kur’ân-ı Kerim'in lâfzından kaynaklanan ihtilâflar denince de akla müteşâbih âyetler gelmektedir. Müteşabihlik, kendi yapısı icabı, farklı anlayışları içinde barındırmakta, farklı anlayışlar da farklı yorumlara yol açmaktadır. Buna, ayrıca şunları da ilâve edebiliriz:

Kıraat farlılığından doğan ihtilaflar; i’rap yönünden hasıl olan ihtilâflar; müsemmanın tek, ismin birden fazla olması sebebiyle ihtilâf; kelimenin lügat mânâsında dilcilerin ihtilafları; âyette ıtlâk ve takyîd ihtimalinin bulunması sebebiyle ihtilaf; âyette, hakîkat veya mecazî mânânın kasdedilmesi ihtimalinden doğan ihtilâf; âyetin mânâsının umum veya husus ifade etmiş olmasından doğan ihtilâf; kelimenin zait olup olmadığından doğan ihtilâf; hükmün mensuh olup olmaması konusundaki ihtilâf; Hz. Peygamber (sav) ve seleften farklı rivâyetlerden doğan ihtilâf; âyet içerisindeki kelimelerin takdim ve te'hiri sebebiyle ihtilâf; zamirin merciinin âyette açıkça belli olmaması sebebiyle ihtilâf. (Duman 1992, 186-189; misaller için bkz: Kırca, 39-42)

İkincisi ise: İnsandan ve insanın yapısından, görüş, düşünce ve tavırlarından kaynaklanmaktadır. Müfessirin bir insan olarak fıtrî yapısı, hususi kabiliyetleri, bilgi yoğunluğu, temayülleri, ön bilgili veya ön yargılı olup olmaması, idealleri, siyasî, iktisadî ve sosyal olayların kendisine olan etkisi vs. gibi sebebler, müfessirin Kur’ân'a yöneliş ve bakış açısını şekillendiren ve bir ölçüde tayin eden etkenlerdir. Bu etkenler de, Kur’ân tefsîrinde farklılıkları ortaya çıkartmaktadır. (Kırca, a.y.)

Şimdi de tarihî süreç içinde ortaya çıkmış tefsîr çeşitlerini kısaca tanıtalım:

Tefsîrciler, ötedenberi tefsîr çeşitlerini genellikle "rivâyet tefsîri" ve "dirâyet tefsîri" olmak üzere iki ana bölümde ele almışlardır. (Kâfiyeci, 54; Bilmen 1973, 1/107; Sofuoğlu 1981, 263) Bunlardan birincisi Kur’ân-ı Kerim, Resûlüllah'ın (s.a.s.) sünneti, Sahabe ve Tâbiûn sözlerine dayanan tefsîrdir. Bu kaynaklarla yapılan tefsîre "rivâyet tefsîri" denildiği gibi, "naklî tefsîr" veya "me'sûr tefsîr" de denilir.

İkincisi yani "dirâyet tefsîri" ise, Arap dili ve edebiyâtı, dinî ve felsefî ilimler ile çeşitli müsbet ilimlere dayanan tefsîrdir. Bu usûl ile yapılan tefsîre de "dirâyet tefsîri" veya "rey ile tefsîr" ya da "ma'kûl tefsîr" denir.

Biz, şimdiye kadar genellikle tercih edilen bu taksimden biraz farklı bir taksim yapmak istiyoruz. Öncelikle tefsîri:
1. Mevdûî/Konulu tefsîr ve
2. Mevziî/tecziî/âyet âyet tefsîr olmak üzere ikiye ayırmak, daha sonra da bunları kendi aralarında taksime tabi tutmak istiyoruz.

1. Mevziî*/tecziî/âyet âyet tefsîr: Bu tefsîr çeşidi de kendi arasında bölümlere ayrılır: a.Tahlîlî tefsîr, b. İcmâlî tefsîr, c. Mukâren/karşılaştırmalı tefsîr.

Tahlîlî tefsîr de kendi arasında bölümlere ayrılır: a.Rivâyet tefsîri, b.Dirâyet tefsîri.

Dirâyet tefsîri de kendi arasında iki kısma ayrılır: a.Mutlak dirâyet tefsîri. Yani hiçbir görüş ile kayıtlanmamış tefsîr. b.Mukayyed dirâyet tefsîri. Belli bir görüşün hâkim olduğu tefsîr.

Mukayyed dirâyet tefsîri de kendi arasında birtakım kısımlara ayrılır:

a. Tasavvufî/Sûfî tefsîr, b. Felsefî tefsîr, c. Fıkhî tefsîr, d. Fennî tefsîr, e. Edebî-İçtimaî tefsîr, f. Lügavî tefsîr, g. Tarihî tefsîr, h. Fırka tefsîrleri, ı. İlhâdî tefsîr.

Şimdi de bunlar hakkında kısaca bilgi verelim.

1. Mevziî/Tecziî/Âyet Âyet Tefsîr

Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin, mushaf tertîbine göre âyet âyet ve sûre sûre tefsîr edilmesine Tefsîru'l-Mevziî denir. Bazıları buna teczîî (Sard, 7-9) ve taklîdî de (Fûde 1985, 45) demişlerdir. Bu çeşit tefsîrde, âyetlerin mushaftaki tertibine riâyet edilir. Her âyetin belli bir mevzii, yani yeri ve mekânı olduğu için bu çeşit tefsîre "mevziî tefsîr" ismi verilmiştir. Bazıları ise bu çeşit tefsîre "müselsel" (Şarkavî 1980, 106) "atomik tefsîr, geleneksel metod" (Kırca 1993, 190) isimlerini vermişlerdir

Bu çeşit tefsîrde müfessir, baştan sona mushafla birlikte ilerler. Onun bölümlerini, kısımlarını, parçalarını daha önceden tesbit ettiği metoda göre açıklamaya çalışır. Âyetleri olaylarla, görüşüne göre, yahut rivâyetlerle, veya söz konusu başka âyetle mefhum ve ıstılahta ortak yanı bulunan başka âyetlerin mütâlâasıyla açıklamaya çalışır. Böylece tefsîr edilmek istenen Kur’ân parçasının anlamına imkân nisbetince ışık tutmaya çalışırken bu tefsîr metodlarının tümünde, yalnız söz konusu edilen Kur’ân parçasının kapsamına girdiği siyak nazar-ı itibara alınır.

Daha önce de belirtildiği gibi âyet âyet yapılan bu tefsîr çeşidi tahlîlî, icmâlî ve mukâren olmak üzere üçe ayrılır.

A. Tahlîlî Tefsîr: Kur'ân âyetlerinin mushafın tertibine göre sûre sûre ve âyet âyet tefsîr edilmesidir ki, müfessir, âyetleri bütün yönleriyle araştırıp hedeflerini ortaya çıkarır. (el-Kumî 1982, 16)

B. İcmâlî Tefsîr: Kur’ân âyetlerinin icmâlî olarak (kısaca) tefsîr edilmesidir. Tefsîrî tercemeye benzer. Bu çeşit tefsîrde de mushaf tertibine göre sûre sûre ve âyet âyet tefsîr yapılır. Öncelikle garib kelimelerin ve cümlelerin mânâları verilir, birazcık ilim sahibi olanların anlayabileceği şekilde âyetlerin hedefi zikredilir ve âyetler arası irtibat belirtilir. (el-Ömerî 1986, 41)

C. Mukâren Tefsîr: Türkçe olarak "karşılaştırmalı tefsîr" diyebileceğimiz bu çeşit tefsîr metodu şöyledir: Müfessir tefsîrini yapacağı âyetin tefsîri için daha önce yazılan tefsîrlere müracaat eder. Onların âyet hakkındaki görüşlerini araştırır. Müfessirlerin değişik tefsîr metodları ile yaptıkları tefsîrlerini karşılaştırır. Bu görüşler içinde itimad ettiği görüşü alır, beğenmediği görüşleri terk eder. (a.g.e., 44)

A.Tahlîlî Tefsîr

Tahlîlî tefsîr de ikiye ayrılır: 1.Rivâyet tefsîri. 2.Dirâyet tefsîri.

1. Rivâyet Tefsîri: Kur’ân-ı Kerim, Resûlüllah'ın (s.a.s.) sünneti, Sahabe ve Tâbiûn sözlerine dayanan tefsîrdir. Bu kaynaklarla yapılan tefsîre "rivâyet tefsîri" denildiği gibi, "naklî tefsîr" veya "me'sur tefsîr" de denilir. Rivâyet tefsîrleri bize, âyetlerin mânâlarını, kırâat vecihlerini, muhkem veya müteşâbih olduklarını, nüzûl sebeplerini, nâsih ve mensûhunu bildirdiği gibi, geçmiş ümmetler ve onlarla ilgili âyetler hakkında da bilgi verir. Bu tür bilgiler, daha ziyâde hadîs, siyer, megâzi ve tarih kitaplarında yer alır. Bu çeşit tefsîr, başlangıçta rivâyetle başlamış, Hz. Peygamber'den Sahâbeye, onlardan da Tâbiîlere intikâl etmiştir. Daha sonra rivâyetler toplanmış, tefsîrler tedvîn edilmiştir.

Şimdi en meşhur rivâyet tefsîrlerinin isimlerini müellifleriyle birlikte zikredelim:

1. İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyân an Tefsîri'l-Kur’ân.
2. Ebu'l-Leys Semerkandî, Tefsîru Ebi'l-Leys.
3. el-Vâhidî, el-Vecîz fî Tefsîri'l-Kur’âni'l-Azîz.
4. el-Begavî, Meâlimu't-Tenzîl.
5. İbn Atiyye, el-Muharraru'l-Vecîz fî Tefsîri Kitâbi'l-Azîz.
6. İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur’âni'l-Azîm.
7. Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr fi't-Tefsîr bi'l-Me'sûr.

2. Dirâyet Tefsîri: Dirâyet tefsîri, rivâyetlere münhasır kalmayıp Arap dili ve edebiyâtı, dinî ve felsefî ilimler ile çeşitli müsbet ilimlere dayanılarak yapılan tefsîrdir. Bu kaynaklarla yapılan tefsîre de "dirâyet tefsîri" veya "rey ile tefsîr" ya da "ma'kûl tefsîr" denir. Zehebî'nin ifadesine göre re'y ile tefsîr, müfessirin, Arap sözlerini, konuşma şekillerini, Arapça lafızların mânâlarını ve delâlet vecihlerini, câhiliyye devri şiirinden yararlanarak, nüzûl sebeplerine de vâkıf olarak Kur’ân âyetlerinin nâsih ve mensûhunu ve tefsîr bilgininin muhtaç bulunduğu diğer konuları bildikten sonra Kur’ân'ı içtihâd ile tefsîr etmekten ibârettir. (ez-Zehebî, 1/255) Yani dirâyet tefsîrinde asıl bahis mevzûu olan husûs, şahsî hamûleye ve kabiliyete dayalı olarak görüş ve ictihâddır.

Bir âyet hakkında onu açıklayan bir âyet veya bir hadîs bulunmadığında, tabiî olarak re'y ve içtihâdla tefsîr edilir. Bu durumdaki müfessirin, tefsîr usûlüne göre kendisi için şart olan ilimleri öğrenmiş olması gereklidir. Aksi takdirde, mücerred re'y ile yapacağı tefsîr, Kur’ân'a ters düşeceğinden makbûl değildir.

Dirâyet tefsîri kendi arasında ikiye ayrılır: 1. Mutlak Dirâyet tefsîri. 2. Mukayyed Dirâyet tefsîri.

2a. Mutlak Dirâyet Tefsîri: Kendisinde muayyen bir görüşün, meselâ sûfî, felsefî veya fennî görüşün hâkim olmadığı dirâyet tefsîridir. (el-Beyumî, 16) Şimdi de bu tarzda yazılmış birkaç önemli mutlak dirâyet tefsîr ve müfessirlerini zikredelim:
1. Fahruddin er-Razî, Mefâtîhu'l-Gayb (Tefsîr-i Kebîr).
2. Kâdî Beyzavî, Envâru't-Tenzîl ve Esrâru't-Te'vîl.
3. Nesefî, Medârikü't-Tenzîl ve Hakâkiku't-Te'vîl.
4. Ebussuûd Efendi, İrşâdü'l-Akli's-Selîm ilâ Mezâye'l-Kur'âni'l-Kerim.

2b. Mukayyed Dirâyet Tefsîri: Kendisinde muayyen bir görüşün, meselâ, sûfî, felsefî, fıkhî, edebî-içtimaî görüşün hâkim olduğu tefsîrdir. Mukayyed dirâyet tefsîri kendi arasında kısımlara ayrılır. Şimdi de mukayyed dirâyet tefsîrinin bu kısımlarını kısaca açıklayalım.

a. Sûfî/Tasavvufî Tefsîr

Peygamber Efendimiz (sav)’in vefatından sonra özellikle fetih hareketleri sırasında yeni Müslüman olanların da etkisiyle dinî yaşayışta bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bu da, fert ve toplum seviyesinde kurulan dengelerde bazı değişiklikleri beraberinde getirmiş, birtakım sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik sebeplerin de etkisiyle ibadete fazla düşkünlük, uzlet, dünyadan uzaklaşma ve zühd hayatı gibi davranışların ön plana çıktığı görülmüştür. Bu düşünce ve davranışlarda bulunan kişiler, insanları kendileri gibi düşünmeye ve yaşamaya teşvik etmek için en kolay ve en kestirme yolun Kur’ân'ı, kendi anlayışları istikametinde yorumlamak olduğunu görerek Kur’ân'a yönelmişlerdir. Neticede bu hareket, Kur’ân'da yer alan bazı ahlakî kavramları batınî bir mânâ ile yorumlamaya çalışmıştır. Böylece Kur’ân lafızlarının biri zahirî, diğeri de batınî olmak üzere iki çeşit yorumu ortaya çıkmıştır.

Tasavvuf, nazarî ve amelî olmak üzere ikiye ayrılır. Her iki kısmın görüşlerine uygun olarak iki çeşit sûfî tefsîr meydana gelmiştir. 1.Nazarî sûfî tefsîr, 2.İşârî sûfî tefsîr.

1. Nazarî Sûfî Tefsîr: Kur’ân'ı, tetkiklerine ve felsefî görüşlerine dayandırıp, onu arzu ettikleri şekilde mânâlandırma ekolü olarak ortaya çıkmıştır. (Zehebî, 2/340; Ateş 1974, 167)

2. İşarî Sûfî Tefsîr: Zâhir mânâsı ile bağdaştırılabilen, sülûk erbabının bilebileceği birtakım anlamlara ve işâretlere göre Kur’ân'ı tefsîr etmektir. Burada, nazarî sûfî tefsîrde olduğu gibi sûfî müfessirlerin ön fikir ve yargıları yoktur. Müfessir, bulunduğu makamda içine doğan ilhâm ve işâretlerle âyetleri mânâlandırmaya çalışır. Kalblerine doğan bilgiyi kapalı bir üslûp ile, remiz ve işâret yoluyla ifade ederler. Yaptıkları tefsîrlere de tefsîr değil, işaret adını verirler. Bunun için tasavvufî tefsîre "işarî tefsîr" adı verilir. Diğer bir ifade ile bu tefsîr, ilk anda akla gelmiyen, fakat tefekkürle, âyetin işaretinden kalbe doğan mânâları ihtiva eder. İşarî tefsîrler, makbûl ve makbul olmamak üzere iki gruba ayrılırlar. (Zerkanî, 1/546-556; Kayhan 1991, 92) Bazı tasavvufî tefsîrlere örnek olarak şunları zikredebiliriz:

1. et-Tüsterî, Tefsîrü'l-Kur'ân'i'l-Azîm;
2.Sülemî, Hakâiku't-Tefsîr;
3.Muhammed el-Kuşeyrî, Letâifu'l-İşârât.

b. Felsefî Tefsîr

Felsefenin İslâm dünyasında yayılıp gelişmesini müteâkıben İslâm'ın bazı itikâdî mes'elelerini felsefî yorumlarla açıklama gayretleri görülmeye başladı. Bunun sonucunda -diğer bazı tefsîr faâliyetlerinde müşahede etmiş olduğumuz gibi- Kur’ân âyetlerinin felsefî terminoloji ile izah edilmesi gayreti ortaya çıktı. Böylece, "felsefî tefsîr" diyebileceğimiz bir anlayış belirdi. Ancak bu anlayışın taraftarları Kur’ân'ın felsefî olarak izahını ihtiva eden tam bir tefsîr yazmış değillerdir. Daha çok münferid âyetlerin felsefî yorumunu hedef alan birtakım çalışmalar göze çarpmaktadır. Bu çalışmanın ilk örneklerini ünlü filozof Kindî'de görmekteyiz. (Karlığa, Çetiner 1988, 16/198) Tefsîrle en çok ilgisi tesbit edilen İbn Sinâ ise, felsefede Farabî ve İhvân-ı Safâ'yı tamamlamıştır. (Ayrıntı için: Zehebî, 2/419-431; Turgut 1991, 289-293)

c. Fıkhî Tefsîr

 

Fıkhî tefsîr, Kur’ân-ı Kerim'in amel yani ibâdât ve muamelât yönleri ile meşgul olan, bu konu ile ilgili bulunan âyetleri açıklayan ve onlardan hükümler çıkarmaya çalışan bir tefsîr koludur. Bu nevi tefsîrin gayesi, İslâm'ın ilk temel kaynağı olan Kur’ân'ın ihtiva ettiği amelî hükümleri, kâide ve prensipleri ortaya çıkarıp onları açıklamak ve onların nasıl uygulanacaklarını göstererek, insanlara dünya ve âhiret saadetini temin etmektir. Fıkhî Tefsîr, Kur’ân'ın inzâli ile beraber başlamıştır. (Güngör 1996, 51-52) Genellikle Kur’ân-ı Kerim tefsîrlerinde az veya çok olarak, Kur’ân'ın ahkâmına taalluk eden âyetlere temâs edilir. Fakat onun sırf bu yönüne temas eden müstakil fıkhî tefsîrler de yazılmıştır. (Zehebî, 2/432-473; Ebû Huzeyfe 1988, 49-52) Bu tefsîrleri de, "Ahkâmu'l-Kur’ân", "Fıkhu'l-Kur’ân", "Tefsîru Âyâti'l-Ahkâm" adları altında görmemiz mümkündür. Bütün bunlar, isimleri değişik olsalar da, Kur’ân âyetlerinin fıkhî yönden yapılmış tefsîrleridir.

Fıkhî tefsîr sahasında yazılan eserlerin bazıları:

1.eş-Şâfiî, Ahkâmu'l-Kur’ân;
2.Ebû Bekir el-Cassâs, Ahkâmu'l-Kur’ân;
3.Ebû Bekr ibn Arabî, Ahkâmu'l-Kur’ân;
4. el-Kurtubî, el-Câmi'u li Ahkâmi'l-Kur’ân.

d. Fennî Tefsîr

Kur’ân'ın fennî tefsîrinde, Kur’ân'ın bütün ilimleri ihtivâ ettiği esası, ağırlık noktasını teşkil eder. Bu yolu benimseyen kimselerin nazarında Kur’ân, dinî itikadî ilimleri ihtivâ etmekle beraber, onun diğer çeşitli ilimleri de kapsadığı fikri revaç bulur. Kur’ân'ın dinî ilimler dışındaki tecrübî ilimlerle olan münasebeti, onlara olan tesiri, insanları onları öğrenmeye teşviki günümüzde yeni ortaya çıkmış değildir. İslâm'ın ilk devirlerinden beri bu fikirleri savunanlar hep var olmuş ve bu konuda risâle, kitap ve tefsîrler yazılmıştır. Her zaman ve her yerde meydana gelen bir hareketin tasvipkârları bulunduğu gibi, o hareketi benimsemeyen hattâ ona mahâlefet eden cereyanlar da meydana gelir. Fennî tefsîr hareketi de bazı mütekaddimîn ve müteahhirîn tarafından makbul görülmemiş ve tenkide uğramıştır. (Aydüz 2000, 67-100)

e. Edebî-İçtimaî Tefsîr

1. İçtimaî Tefsîr: Asrımızda yeni bir tefsîr tarzı olarak kabul edilen ekolün en belirgin özelliği, Onun içtimaî sahaya bakan yanlarını öne çıkararak, hidâyet gayeli tefsîre konu edilmesidir. Kur’ân, toplum için inmiştir. Bu yüzden tefsîr edilirken, çağın içtimaî problemleri Kur’ân âyetlerinin ışığında çözüme bağlanmalıdır. Yani tefsîrin konusu insan, insanın hidâyeti, içtimaî meseleler olmalıdır. Bu eğilime "İçtimaî Tefsîr Ekolü" denilmesinin nedeni budur. Bu eğilime mensup olanlara göre önceki tefsîrler, fantazi türünden bazı konuları öne çıkarmış hayattan uzak tefsîrlerdir. Kimi isrâiliyyâta dalarken, kimi dil kuralları üzerinde durmuştur. Kimi de mezhebî kavgalar ve nazarî çatışmalarla doludur. Halbuki tefsîr, Müslüman'ın günlük hayatını ilgilendiren meseleleri ele almalıdır. (Şimşek 1995, 36) Çünkü, Kur’ân'da yer alan bilgilerin önemli bir bölümü insanın insanla olan ilişkilerine, bir başka ifade ile fert-toplum ilişkilerine aittir. Nitekim Kur’ân'da insanın sosyal yapısından, aile nizamından, evlenme ve boşanmadan, muhtaçlara yardımdan, miras ve özel mülkiyetten, kabileler ve milletlerarası ilişkilerden ve farklılıklardan, yönetim biçiminin dayandığı kurallardan, savaş ve barıştan ve daha pek çok sosyal konulardan bahsedildiği görülmektedir.

Tasvip edilen ve edilmeyen yönleriyle ilim çevrelerinde tahlile tâbi tutulan bu tefsîr hareketinin mümessili Muhammed Abduh'tur. Daha sonra Reşid Rıza, Mustafa el-Meraği, Seyyid Kutub, Said Havva ve Mevdudî gelmektedir. (Ayrıntılı bilgi için: Zehebî, 2/547-609; Ebû Huzeyfe, 56-62)

2. Edebî Tefsîr: Edebî tefsîre yönelenler, Kur’ân'ın belâgat, muhteva zenginliği, ihtiva ettiği esasların insanlığa yetmesi, gaybî haberler ihtiva etmesi, daima yeni kalması, Hz. Peygamber'in arzusuna göre değil de, Cenab-ı Allah'ın takdirine göre gelmesi gibi konuları ele alırlar. Ayrıca Kur’ân'ın dil ve üslûbuyla birlikte, inişini, Mushaf hâlinde toplanmasını ve tabiat ilimlerini ilgilendiren yanlarını da mevzu edinirler. Buna Kur’ân'ın i'câzını, yani az lafızla çok mânâ ifade etmesini de ilave edebiliriz. Kur’ân'ın i'câz yönü üzerinde duranlar, daha ziyade onun belagatı, dil ve üslûbu üzerinde yoğunlaşmışlardır.

Edebî Tefsîr ekolünün kurucusu olan Emin el-Hûlî ve talebesi Dr. Aişe Abdurrahman ile birlikte, Muhammed Ahmed Halefullah, Seyyid Kutub, Abdulkadir el-Mağribî, Muhammed el-Mübârek, Şevkî Dayf, Tahîr b. Aşur, bu eğilime mensup olanların ileri gelenleridir. (Ayrıntılı bilgi için: Şerif 1982, 595-610; Sağir 1983, 103-107)

f. Lügavî Tefsîr

Müslümanlar için her sahada esas olan Kur’ân, lâfızları bakımından da Arap dili için bir esas, yani filolojik tetkikler için de en mühim kaynak olmuştur. Sırf dil bakımından yapılan tefsîrler, ekserisi kaybolan "Garibu'l-Kur'anadındaki birçok eserlerin mevzuunu teşkil etti. Bu sahada pek çok eser meydana getirildi "Garîbu'l-Kur’ân" adı altında yapılan filolojik çalışmalardan ayrı olarak bir de "İ'râbu'l-Kur’ân", "Meâni'l-Kur’ân", "Mecâzu'l-Kur’ân", "Vücûh ve Nezâir" ve "Müşkilü'l-Kur’ân" gibi çalışmalar da yapıldı. Lügavî tefsîrden/Filolojik yaklaşımdan kastımız, konu olarak Kur’ân dilini ele alan ve filolojik yönden Kur’ân'ı inceleyen eserlerdir.

Kur’ân'la ilgili lügat çalışmalarının yanında bir de anlam çalışmaları mevcuttur. Özellikle semantik açıdan Kur’ân'a yöneliş oldukça çok yenidir. T. İzitsu'nun "Kur’ân'da Allah ve İnsan" adlı eseriyle "Kur’ân'da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar" adlı eseri buna bir örnektir. Semantik, kelimelerin anlam derecelerini araştıran bir bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. (Ayrıntılı bilgi için: Süyutî, 1/149; Cerrahoğlu, 1/269-279)

g. Târihî Tefsîr

Bazı araştırmacılar da Kur’ân'ı, tarihî yönden araştırmaya yönelmişlerdir. Bu araştırmayla onlar, Kur’ân'ın nüzûl merhâlelerine göre tefsîr edilmesini kastetmektedirler. Yani 23 yıllık dönemde ilk 5 âyeti Kur’ân'dan ilk inen âyetler olan Alâk Sûresi'nden başlayıp, son nâzil olan âyete kadar sırayla âyetleri tefsîr etme teşebbüsünde bulunmuşlardır. Bazılarına göre bu tefsîr şeklinin uygulanması çok zor ve birçok yönden de faydasızdır. (Sağir, 117-118) Nüzûl sırasına göre tefsîr yapan müfessirler ve bu sahadaki tefsîrlere misal olarak Muhammed İzzet Derveze'nin et-Tefsiru'l-Hadîsi’ni verebiliriz.

h. Fırka Tefsirleri/Kelâmî Tefsîrler

İslâm'da tefsîr hareketine hız veren âmillerden biri de, İslâm'ın birinci asrından itibaren gerek dinî ve gerekse siyasî bir anlayışla zuhûr etmeye başlıyan fırkalar olmuştur. Her şeyden evvel Müslüman olduklarını unutmayan bu fırkalar, yaptıkları işlerin doğruluğunu ispat için Kur’ân'a başvuruyorlardı. Gittikleri yolun doğruluğunu göstermek gayretiyle âyetleri, kendi görüşlerini teyid edecek şekilde te'vil ediyorlardı. İslâm milleti arasında şâyi olan fırkalardan herbiri Kur’ân'da kendi mezhebine uygun gördüğünü alıyor, diğer kısımları ise te'vil edip, kendi görüşüne uydurmaya çalışıyor ve insanlar da bu yollardan birine tâbi oluyordu.

Mutezile, Şiâ ve Hâricî fırkaları gibi ortaya çıkan ilk mezheplerin hepsinin Kur’ân'a sarıldığını ve ilk ihtilâfların hepsinin Kur’ân'a rucu' ettiğini görmekteyiz. Onlar, Kur’ân'ı, kendi fırkalarının dar görüşü içine sığdırmaya uğraşmışlar, hattâ İslâm bünyesi içinde, aslı İslâmî olmayan fırkalar bile, bekâlarını sağlayabilmek için Kur’ân'a dayanmak mecburiyetinde kalmışlardır. Bu fırkalardan çok sonra Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat, inanç ve düşünce sistemlerini İmam Eş’arî ve İmam Maturîdî'nin ekollerinde buldular ve bu iki imamın sistemini benimsediler.

İslâm'daki birçok fırkaların elimizdeki tefsîrleri fazla değildir. Bazılarının da, sadece bazı âyetler hakkındaki tefsîr ve te'villeri mevcuttur. Bunlar, tefsîr kitaplarının sahifeleri arasında hususî olarak zikredildiği gibi, ilim kitapları arasında umumî olarak bulunurlar. Bizim bir makale çerçevesi içinde bunları teker teker ele alıp incelemeye ve tefsîrleri hakkında bilgi verme imkânımız yoktur. Onun için, bu fırkalardan sadece bazılarının ismini vermekle iktifa edeceğiz. (Ayrıntılı bilgi için: Zehebî, 1/363-476; Çetin 1980, 179-196; Cerrahoğlu, 2/303-541)

1. Mu'tezile,
2. Şîa: a. İsmâiliyye (Bâtınıyye), b. İmâmiyye Şiası (İsnâ Aşeriyye), c. Zeydiyye,
3. Hârîciler,
4.Ehl-i Sünnet.

ı. İlhâdî Tefsîr

İlhad, kelime genel olarak, Allah'ın varlığına, birliğine inanmama, gerçek itikattan sapma, inanç bozukluğu, itikatsızlık, dinsizlik gibi mânâlarda kullanılmıştır. Kelime, felsefede "ateizm"in Arapça karşılığıdır. İlhâdî tefsîrler, İslâm Dini'ni yıkmak gayesi ile gerek Kur’ân'ı inkâra yeltenen ve gerekse bazı âyetler hakkında fâsid te'villerde bulunarak gayelerine ulaşmak isteyenlerin yazmış oldukları tefsîrlerdir. Kısacası bu tefsîr çeşidi, ilme, imana İslâm'a aykırı ve İslâm Dini'ne zıt düşen fikir ve hareketlerdir ki, dinin bütün asıllarını inkâr edenlerle tek bir aslını inkâr edenler, ayırt edilmeksizin bu lafzın içerisinde mütalâa edilmişlerdir.

İslâmiyet'in bidâyetinden beri, bazı kimseler ve gruplar hile ile İslâm'ı yıkmak istemişler ve bu işte kendilerine göre en sağlam yol olarak da Kur’ân-ı Kerim'i kendi heva ve heveslerine göre gelişi güzel te'vil etme ve hattâ tahrife yeltenmişlerdir. Geçmiş asırlarda olduğu gibi, asrımızda da İslâm'a saldırılar eksik değildir. İslâm'ı ve Kur’ân'ı hedef alan bu ilhâd hareketlerinin en korkuncu, Kur’ân-ı Kerim'in arkasına saklanarak, Onu asıl mecrasından saptıracak olan ilhâdî izah tarzlarıdır. Bu faaliyetler, geçmişte sapık fırkalar tarafından icra ediliyordu. Bugün ise, bunlar aynen varsa da, İslâm'ı Batılıların kaynaklarından öğrenen kendi insanlarımız tarafından ifâ edilmektedir. Kur’ân'ı ve onun âyetlerini hevâ ve heveslerine göre te'vil ve hattâ tahrîf ederek takip edilen yol, Kur’ân'ı mecrasından saptırmada en câzip yol olarak görünmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, İslâm ve Kur’ân düşmanları kendilerine câzip görünen bu yolu ısrarla takib edeceklerdir. Onların bu hareketine hız veren en mühim âmil, Müslümanların bugün içinde bulundukları zayıf ve cılız durumlarıdır. Zayıflıklarının sebebi de, ilim ve irfândan mahrum oluşları ve geçmişleriyle irtibâtlarını kesmeleridir. (Zehebî, 3/188-212)

Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Türkiye'deki ilhâdî tefsîr hareketleri ile ilgili olarak, bir fitne ve münakaşa konusu olmaması için isim vermeden tesbit mahiyetinde bazılarını okuyucularına sunar ve şöyle der: "Müsteşriklerin maşası durumuna gelen kimseler, yurdumuzda meydanı boş bulmuşlar, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya başlamış, atlarını istedikleri gibi oynatabilmişlerdir. Bunlar, kendilerini inkâr edercesine geçmişlerine ve İslâm'a lânet ve küfür edebilmişlerdir. İslâmî kaynaklardan hiçbirine vâkıf olmadıkları hâlde, Batılı üstadlarının yanında madalya kazanabilmek için, onların eserlerinden iktibaslar yapmışlar ve bunların doğru olup olmadıklarını araştırma imkânına sahip olamamışlardır... Birçokları itibariyle kendilerinin Müslüman olduğunu kabul eden kimseler ortaya çıkmış, hevâ ve heveslerini tatmin edebilmek için, Kur’ân-ı Kerim'i yakışık almıyacak bir şekilde te'vile yönelmişlerdir. Bunlar, zayıf ve çirkin görüşleri, mesnedsiz iddiaları ileri sürmüşler ve insanları aldatmayı düşünmüşlerdir. Bunlardan kimisi 'yenileşmek, reform' sloganı altında, kimisi de 'kafalarında kurdukları düzeni ayakta tutabilmek' gibi bayağı bir hedefin arkasında, Kur’ân'ın ve İslâm'ın tahrib olması pahasına da olsa böyle bir harekete girişebilmişlerdir..." (Cerrahoğlu, 2/353-378)

2. Konulu Tefsîr

A. Konulu Tefsîrin Tarifi: Türkçe'ye, "Konulu Tefsîr" veya "Kavramsal Tefsîr" olarak tercüme edilen "et-Tefsîru'l-Mevdû’î" veya "et-Tefsîru't-Tevhîdî" tabiri yeni bir ıstılâhî tabirdir ki, şöyle tarif edilmiştir: "Herhangi bir konuyu, Kur’ân'ın bütünlüğü içerisinde ele alıp, ister aynı, isterse değişik sûrelerde olsun konuyu uzaktan ve yakından ilgilendiren Mekkî ve Medenî tüm âyetleri toplayarak, mümkün mertebe nüzûl sırasını göz önünde bulundurmak şartıyla ve Kur’ân'ın genel üslûbu çerçevesinde çeşitli mükâyeseler yapmak sûretiyle, istenileni ortaya çıkarmaktır."

B. Konulu Tefsîrin Doğuşu ve Gelişmesi: Yeni bir tefsîr metodu olan Konulu Tefsîr metodunun, bugünkü mânâsı ve adıyla ilk defa içinde bulunduğumuz asırda ortaya çıktığını görüyoruz. Bu metod, el-Ezher Üniversitesi Usûlu'd-Dîn Fakültesi öğretim üyelerinin yeni yeni ele alıp incelediği bir metod olup meyvelerini vermeye başlamış, gün geçtikçe de önemi ve ona olan ihtiyaç daha iyi anlaşılmıştır. (Feramavî, 50; Müslim 1989, 17)

Böyle bir tefsîr metodunun doğuşuna, bazı müsteşriklerin bu asırda, Kur’ân'la ilgili olarak ileri sürdükleri birtakım şüpheler vesile olmuştur. Bazı insanların, Kur’ân'ın bu çağın problemlerini çözmekden âciz kaldığını iddia etmeleri üzerine, onlara en iyi cevap Konulu Tefsîr çalışmaları ile verildiğinden, bu çalışmalar daha çok bu asırda ortaya çıkmıştır. Çünkü, dünyanın siyasî, iktisadî, hukukî, itikadî, ahlakî ve sosyal bunalımlar içinde çalkalandığı bir zamanda, bütün insanlık için Yüce Yaratıcı tarafından gönderilmiş olan Kur’ân'ın her sahada onların hayatlarına yön verecek en üstün prensipleri yeniden ve derli toplu bir şekilde tekrar gündeme gelecek ve yapılan bu çalışmalarla, insanların Kur’ân'ın evrensel prensiplerini kolayca anlamaları, benimsemeleri ve hayata tatbik etmeleri sağlanmış olacaktır. (Fûde, 12-13)

C. Konulu Tefsîrin Çeşitleri: Konulu tefsîrin metodu ile ilgili çalışmaları incelediğimizde, birçok konulu tefsîr çeşidine şahit oluyoruz. Bazıları, Kur’ân âyetlerinin her cem ve toplama işlemine konulu tefsîr çalışması adını verirken, bazıları buna karşı çıkıyor. Bazıları konulu tefsîri iki, bazıları üç, bazıları da bu şıkları kendi aralarında da ayrıca taksime tabi tutarak onun iki, üç veya daha fazla çeşidini sayıyorlar. Konulu tefsîrin tarifinde, ne zaman ortaya çıktığı hususunda ve kaça ayrıldığı konusundaki ihtilaflar, bu çalışmaların tam olgunlaşmadığının, hâlâ oluşma dönemini yaşadığının bir belirtisi olabilir. Dolayısıyla bu ihtilaflar, bizim de kesin bir neticeye varmamızı zorlaştırmaktadır. Onun için biz sadece genel kabul gören Konulu Tefsîr çeşitlerini kısaca zikredeceğiz:

Kur’ân'ın Bütünlüğünü Esas Alan Konulu Tefsîr: Yukarıda tarifte de bahsettiğimiz gibi Konulu Tefsîr; herhangi bir konuyu Kur’ân'ın bütünlüğü içerisinde belli esaslar dahilinde araştırma ve incelemekten ibarettir.

Sûre Bütünlüğüne Münhasır Konulu Tefsîr: Bu tür, birinci tür konulu tefsire benzemesine rağmen çerçevesi ondan daha dardır. Şöyle ki; birinci tür konulu tefsîrde, ele alınan konu tüm Kur’ân çerçevesinde incelenirken, bu türde, sadece bir tek sûredeki temel hedef araştırılır ve bu hedef konulu tefsirin eksenini teşkil eder. Yani, herhangi bir sûreyi en ince noktasına varıncaya kadar araştırmak gayesi ile, sûrenin özel ve genel hedefler, maksadı ve ihtiva ettiği konuların birbirleri ile olan irtibatları üzerinde durularak, sûre bir bütün olarak değerlendirilir. Fakat, elde edilen netice bakımından, bu iki tarz çalışma birbirinden oldukça farklıdırlar.

Kelime ve Türevlerine Göre Konulu Tefsîr: Bu tür konulu tefsîrde araştırmacı, önce Kur’ân kelimelerinin birini ele alır, sonra o kelimenin veya müştaklarının (türevlerinin) geçtiği âyetleri toplar. Âyetler toplanıp tefsirleri iyice öğrenildikten sonra araştırmacı, Kur’ân'ın o kelimeyi kullanımı vasıtasıyla kelimenin anlamlarını tesbit etmeye çalışır. (Feremavî, 24; Müslim, 23-24; Aydüz, Tefsîr Çeşitleri)

3. Diğer Tefsîr Çeşitleri

Yukarıda zikrettiklerimizden başka tefsîr çeşitleri de vardır. Bunlar, bazıları tarafından benimsenmiş, diğer bazıları tarafından da tenkit edilmişlerdir. Bir makale çerçevesi içerisinde hepsinden ayrıntılı bir şekilde bahsetmek mümkün olmadığı için, sadece isimlerini vermekle iktifa edeceğiz:

1. Tarihsel tefsîr medotu. (Şimsek, 233 vd.);
2. Modernist tefsîr ekolü. (a.e.g., 187 vd.);
3. Aksiyon ve dava ekolü. (Kırca);
4. İktisadi tefsîr ekolü;
5. Sosyolojik tefsîr ekolü;
6. Psikolojik tefsîr ekolü;
7. Kıssacı tefsîr ekolü. (Kırca).

Netice

Kur’ân-ı Kerim'in indiği günden beri, onu anlamak için ciddî gayretler olmuştur. Bu gayretler neticesinde de Kur’ân'ı anlama ve yorumlamada farklı tefsîr ekolleri ortaya çıkmıştır. Elbetteki bunlar içinde iyi ve faydalı olanlar olduğu gibi, eksik ve zararlı olanları da vardır. Bu kısa çalışmamızda biz icmâlen de olsa, bu tefsîr ekolleri hakkında bilgi vermeye gayret ettik.

*"Mevdûî" kelimesi ile "Mevziî" kelimesi, Arapça asılları itibariyle dat harfiyle yazılmalarına rağmen, karışmamaları için, ikincisine "Mevziî" demeyi uygun gördük.

Kaynaklar

Aydüz, Davut, "Fennî Tefsîr," Kur’ân'a Dair İncelemeler, İstanbul 2000.

 ---: Tefsîr Çeşitleri ve Konulu Tefsîr, İst., 2000.

 Bilmen, Ö. N., Büyük Tefsîr Tarihi, İstanbul 1973.

 el-Beyûmî, Seyyid Mursî İbrahim, Menâhicu't-Tefsîr Beyne'l-Kadîm ve'l-Hadîs, Kahire ts.

 Cerrahoğlu, İsmail, Tefsîr Usûlü, Ankara, 1991.

 ---: Tefsîr Tarihi.

 ---: "Tefsîr ve Hadis Kitâbetine Karşı Peygamber ve Sahâbenin Durumu," AÜİFD, Ankara 1962, IX.

 Çetin, Mustafa, Kur’ân-ı Kerim'i Anlama Usûlü, İzmir 1980.

 Duman, M. Zeki, Uygulamalı Tefsîr Usûlü ve Tefsîr Tarihi, Kayseri, 1992, s.133.

 Feramâvî, el-Bidâye fi't-Tefsîri'l-Mevdûî, Kahire 1977.

 Fûde, Mahmud Besyûnî, et-Tefsiru'l-Mevdûiyy, Şubrâ 1987.

 Güngör, Mevlüt, Kur’ân Tefsirinde Fıkhî Tefsîr Hareketi ve İlk Fıkhî Tefsîr, İstanbul, 1996.

 Hûlî, Emin, Kur’ân Tefsirinde Yeni Bir Metod, (terc. Mevlüt Güngör), İstanbul 1995.

 Ebû Huzeyfe, İbrahim ibn Muhammed, "Mukaddime fi Usûli't- Tefsîr" adlı kitaba yazdığı arz; Tanta 1988.

 İbn Teymiyye, Mukaddime fî Usûli't-Tefsîr, Tanta 1988.

 Karlığa, Bekir; Çetiner, Bedrettin, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri İbn Kesîr, İstanbul, 1988.

 Kâfiyecî, Muhyiddin Ebû Abdillah Muhammed b. Süleymân, Kitâbu't-Teysîr fî Kavâidi İlmi't-Tefsîr, (Terc. ve Nşr. İ. Cerrahoğlu).

 Kâtip Çelebî Mustafa ibn Abdullah, Keşfu'z-Zunûn an Âsâmi'l-Kütübi ve'l-Funûn, İstanbul, 1971-1972.

 Kayhan, Veli, Kur’ân İlimlerinin Doğuş ve Gelişmesi, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 1991.

 Kırca, Celal, İlimler ve Yorumlar Açısından Kur’ân'a Yönelişler, İstanbul 1993.

 Kûmî, Ahmed es-Seyyid ve M.Ahmed Yusuf el-Kâsım, et-Tefsiru'l-Mevdûî, Kahire, 1982.

 Müslim, Mustafa, Mebahis fi't-Tefsiri'l-Mevdûî, Dımeşk 1989.

 Okiç, M. Tayyib, Tefsîr ve Hadis Usulünün Bazı Meseleleri, İstanbul, 1995.

 Ömerî, Ahmed Cemal, Dirâsât fi't- Tefsiri'l- Mevdûî li'l- Kasasi'l- Kur'ânî, Kahire, 1986.

 Sagîr, Muhammed Huseyn Ali, el-Mebâdii'l-Âmme li-Tefsiri'l- Kur’âni'l-Kerim, Beyrut, 1983.

 Sard, Muhammed Bakır, el-Medresetü'l-Kur'âniyye, Beyrut ts.

 Sofuoğlu, M., Tefsire Giriş, İstanbul, 1981.

 Suyutî, Celaleddin, et-İtkân fi Ulûmi'l-Kur’ân, Beyrut, ts.

 Süleyman Ateş, İşarî Tefsîr Okulu, Ankara, 1974.

 Şarkavî, İffet, Kadâyâ İnsâniyye fî A'mâli'l-Müfessirîn, Beyrut, 1980.

 Şerif, Muhammed İbrahim, İtticâhâtu't- Tecdîd fi Tefsiri'l- Kur’âni'l- Kerim, Kahire, 1982.

 Şimşek, M. Said, Günümüz Tefsîr Problemleri, Konya, 1995.

 Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-Fünûn, İstanbul (Ofset), 1984.

 Turgut, Ali, Tefsîr Usûlü ve Kaynakları, İstanbul, 1991.

 Yıldırım, Suat, Peygamberimizin Kur’ân'ı Tefsiri, İstanbul, 1983.

 Zehebî, Muhammed Huseyn, et-Tefsîr ve'l-Müfessirûn, Beyrut, ts.

 Zerkanî, Menâhilu'l-İrfân fî Ulûmi'l-Kur’ân, Beyrut, ts.

 Zerkeşî, el-Bürhân fî Ulûmi'l-Kur’ân, Beyrut, 1972.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Kategori:
59981 kez okundu

Yorumlar

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.