Kün (Ol) emri, ibda ve inşa ile yaratılış hakkında bilgi verir misiniz?

Tarih: 06.05.2026 - 17:41 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

“BE” ORDER AND CREATION

Prof. Dr. Şadi EREN

Iğdır Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Temel İslam Bilimleri Bölümü, Iğdır, Türkiye

[email protected]

Abstract

When we look around, we see that we live in a very colorful, very moving, very variable, perfect world. It accepted by almost everyone except a few that the world we live in is not a real but a virtual one.

Although existence is a reality, it has been discussed whether this existence is a creation or self-generated. While the majority of the members of religions accept creation with divine power, others who have the secular and materialist views ignore faith. In a manner of speaking, they do not take God into consideration.

The Qur'an, the holy book of the last heavenly religion, tells us about creation from the beginning to the end, and the Qur'an states that this creation took place with the command “Be” in eight verses. When the concept named “Amr-i kun fayakun” is well understood, the way in which creation takes place will be seen better from the Quranic perspective.

In this study, based on the relevant verses, the relationship between God and the universe will be examined with examples: “Be”; order will be observed under headings of the address, the effect, the truth and the continuity of “Be” order and evaluate it in a way to clarify the minds.

Key Words: Emr-i kün feyekun, “Be” order, Ibda (bring into existence), İnşaa (create), Ayan-ı sabite

KÜN EMRİ VE YARATILIŞ

Prof. Dr. Şadi EREN

Iğdır Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (Temel İslam Bilimleri – Tefsir Anabilim Dalı)

Özet

Etrafımıza dikkatle baktığımızda çok renkli, çok hareketli, çok değişken mükemmel bir âlemde yaşadığımızı görürüz. Az sayıda insan dışında hemen herkes içinde yaşadığımız şu âlemin sanal değil gerçek bir âlem olduğunu kabul eder.

Var oluş bir realite olmakla beraber bu var oluşun bir yaratılış mı yoksa kendi kendine bir oluş mu olduğu eskiden beri tartışılagelmiştir. Büyük ekseriyeti teşkil eden din mensupları ilahi kudretle yaratılışı kabul ederken, seküler ve maddeci düşünenler işin inanç kısmına yönelmemiş, tabir yerindeyse “Allahı işe katmak istememiştir.”

Son semavi dinin kutsal kitabı olan Kur'an, baştan sona yaratılışı bize anlatır ve sekiz ayetinde bu yaratılışın “ol” emriyle gerçekleştiğini bildirir. “Emr-i kün feyekun” olarak kalıplaşan bu kavram iyi anlaşıldığında, yaratılışın ne şekilde gerçekleştiği Kur'anî zaviyeden daha iyi görülecektir.

Bu çalışmada ilgili ayetler esas alınarak Allah - âlem alakası örneklerle ele alınacak; “Ol” emrinin muhatabı, “Ol” emrinin tesiri, “Ol” emrinin hakikati, “Ol” emrinin sürekliliği gibi başlıklar halinde “ol” emri incelenip zihinlerde netleşecek şekilde değerlendirilecektir.

Anahtar Kelimeler: Emr-i kün feyekun, “Ol” emri, İbda, İnşa, Ayan-ı sabite

  1. YARATILIŞ GERÇEĞİ

Sınırlarını bilmediğimiz uçsuz bucaksız bir âlemde yaşıyoruz. Astronomi alanında yazılan eserlerde anlatıldığı üzere, kâinatta içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi gibi en az yüz milyar galaksi var. Galaksimizde ise güneşimiz gibi en az iki yüz milyar yıldız var. Kendimize ve etrafımızdaki âleme baktığımızda bir “var oluş” realitesiyle karşı karşıyayız. Gerçi yaratılışın ilk anlarına şahit değiliz, ama kendimizin yoktan vücuda geldiğini biliyoruz, yeni yeni vücuda gelenleri de görüyoruz.

Bu âlemin yaratıcısı olup olmadığı meselesi, eskiden beri insanları meşgul etmiştir. Hemen bütün dinlerde âlemi ve insanı yaratan bir yaratıcı inancı bulunur. Müstakil akılla evreni anlamaya çalışan felsefeciler de genelde bir yaratıcının varlığını kabul ederler. Ama eskide ve günümüzde bir dine bağlı olmayan kimseler de bulunmaktadır. Bunların bir kısmı, Pozitivizm, Materyalizm gibi felsefi akımlar meydana getirmişler ve kitlelere ateist görüşlerini telkin etmişlerdir.

Milattan öncesi Antik Yunan Filozoflarının bir kısmı her şeyi atomlarla izah eder. Onlara göre atomlar yaratılmamışlardır ve asla yok olmayacaklardır. Her şey bu atomların birbiriyle birleşmesinden meydana gelmektedir.239

Dikkat edilirse, bu felsefede Allah dememek için maddenin ezeliyeti görüşüne sığınılmıştır. Var oluşla alakalı olarak önümüzde iki seçenek vardır:

  1. Ateistlerin nazara verdiği maddenin ezeliyeti.
  2. Bütün dinlerin kabul ettiği maddenin yaratılışı.

Yani madde ya ezelidir, yaratılmamıştır veya ezeli değildir, yaratılmıştır. Yaratılmışsa elbette yaratanı vardır.

2. YOKLUK

Bir zamanlar biz yoktuk. Daha evveline gittiğimizde dünya da yoktu. Milyarlarca yıl evveline gittiğimizde şu evren yoktu. Hz. Peygamberin ifadesiyle “Allah var, başka bir şey yoktu”240 O, ilmiyle belirledi, iradesiyle seçti ve kudretiyle de yoktan var etti.

Âlemi inceleyen fizik ilmi, onun ezeli olmadığını ifade eder. Hamdi Yazırın da dikkat çektiği gibi, “madumun kendi kendine vücuda gelmesi, zâtî yok olanın bizâtihî var olması imkânsızdır”241 (yani olmayan bir şey kendiliğinden var olmaz) ve “hiçbir şey kendi kendine ademden vücuda (yokluktan varlığa) gelemez.”242

İslamî eserlerde yokluk “adem” kelimesiyle, varlık da “vücut” kelimesiyle ifade edilir. “Yokluk var mıdır” sorusuna “evet” denildiğinde ona bir nevi vücut verilmiş olur. Bundan dolayı adem ve vücudu şöyle netleştirebiliriz:

Vücut, ademin olmayışı ve adem de vücudun olmayışıdır.243

Adem iki kısma ayrılır:

  1. Adem-i mahz. (Mutlak yokluk)
  2. Adem-i izafi. (İtibari yokluk)

239 Bkz. Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, Bilgi Ün. Yay. 2006 İstanbul, s. 314-330

240 Muhammed İsmaîl Buhari, Câmiu’s-Sahîh (Sahîhu’l- Buhârî), Bed’u’l-halk, 1

241 Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili III, 2007

242 Yazır, III, 2009

243 Ahmet Avni Konuk, Füsusu’l- Hikem Tercüme ve Şerhi, s. I, 8

Bunlardan birincisi hakiki yokluktur. Diğeri ise belli kayıtlarla yok olmayı ifade eder.244 Mesela kaybettiğimiz anahtar yanımızda yoktur, ama düştüğü yerde bir varlığa sahiptir. İşte eşya ilk var edildiğinde tümüyle yok değildi, Allah’ın ilminde bir vücuda sahip idi.

3. YARATMA ÇEŞİTLERİ

Etrafımıza dikkatle baktığımızda birbirinden çok farklı nice varlıklar görürüz. Bunlar farklı tarzlarda varlık sahasına gelmektedir. Kur'an “O (Allah), her türlü yaratmayı bilendir”245 ayetiyle bütün bu yaratılışları ilahi ilme irca eder. Ayet, öldükten sonra dirilmenin anlatıldığı bir bağlamda yer almıştır. Hamdi Yazdır, ayetin açıklamasında şöyle der: “Allah, maddeli maddesiz, aletli aletsiz, örnekli örneksiz, gerek ilkin gerek sonra yaratılışın her nev’ini bilir.”246

Allah’ın yaratması başlıca iki şekildedir:

  1. İbda
  2. İnşa247

Bunlardan birincisi sebepsiz, maddesiz, vasıtasız olan ilk yaratılışı ifade eder. Nitekim “(Allah) göklerin ve yerin Bediidir”248 ayeti bu manayı anlatır. İbda: Bir şeyi yoktan yaratmak249 anlamında olup, Bedi’ “evvelinde bir örnek olmadan bir eser meydana getiren” demektir. Bedi’de bir misalsizlik, nazirsizlik, güzellik ve fevkaladelik mefhumu vardır.250 İlk yaratılış tamamen ibda ile olmuştur. Bu âlemin ve bu âlemde yaratılan her bir varlığın ilk başlangıcının kendisinden öncesinde bulunan bir örneği söz konusu değildir.

Şu evreni içinde sayısız kitaplar bulunan büyük bir kitaba benzetirsek, elementler onun alfabesi, elementlerden meydana gelen her bir varlık da müstakil bir kitap olur. Türkçemizde yirmi dokuz harf vardır, Türkçe olarak hiçbir kitap bu harflerin dışında yazılmamıştır. Ama yirmi dokuz harfle yazılan hiçbir kitap da diğerinin aynısı değildir. Buradan şu sonuca varabiliriz: “Her inşa, bir yönüyle ibdadır.” Yani var olan maddeden yaratılan/ inşa edilen her şey asli maddeleri dışında ibda ile yaratılmaktadır, çünkü onun aynısı daha önce yoktu ve sonrasında da olmayacaktır. Bundan dolayı ibda ikiye ayrılır:

  1. Hakiki ibda.
  2. Nisbi ibda.251

Allah’ın yaratmasında çeşitlilik ve renklilik vardır. Mesela insanların yaratılışı üç şekilde olmuştur:

  1. Hz. Âdemin bir anne ve baba olmaksızın doğrudan topraktan yaratılması
  2. Hz. İsa’nın baba olmaksızın anneden yaratılması.
  3. Diğer insanların anne-baba vasıtasıyla yaratılması.

Hz. Âdem müstakil, orijinal bir nüsha olduğu gibi, aslında her bir insan da orijinal ve müstakildir. Benzeri bir durum her bir varlık için geçerlidir. Mesela bütün kar kristalleri altıgen olmakla beraber hiç birinin deseni bir diğeriyle aynı değildir. Bu muhteşem hakikat “tecellide tekrar yoktur” şeklinde ifade edilir.252 Yani Allah her bir yarattığını tabir yerindeyse “ilk defa” yaratır, aynısını bir daha yaratmaz.

244 Konuk, s. I, 8

245 Yâsîn, 79

246 Yazır, VI, 4041

247 Bkz. Said Nursi, Lemalar, s. 193

248 Âl-i İmran 47

249 Kadı Beydavi, Envaru't- Tenzil ve Esraru't- Te'vil, I, 83

250 Yazır, III, 2006

251 Yazır, III, 2006

252 Konuk, I, 39

O'nun yaratması son derece seri olmakla beraber, icraatında “seri üretim” yoktur. Çünkü her bir yarattığının arkasında “sonsuz bir ilim, her şeyi kuşatan bir irade ve her şeye güç yetiren bir kudret” vardır.

4. YARATMADA İLİM, İRADE VE KUDRET SIFATLARI

Beydavi şarihlerinden Muhyiddin Şeyhzade, “ol” emriyle alakalı olarak şöyle der: “Bu, Allahın

ilim, irade ve kudretle eşyaya vücut vermesini ifade eder.”253

Allah insana kendi ruhundan üflemiş254 yani kendi sıfatlarından bir nebze ona vermiştir. Bize bu sıfatların verilmesi, bu sıfatlarla Onu tanımamız içindir. Bize verilen ilim, irade ve kudret bu sıfatlardan bazılarıdır. Biz, her hangi bir şeyi meydana getirirken bu sıfatları kullanarak icraatta bulunuruz. Mesela, A harfini yazmamız için bu sıfatlara sahip olmamız gerekir. Bilmesek yazamayız, kudretimiz olmasa, bilsek bile yazamayız. Kudretimiz de olduğunda, irade etmezsek yazmayız. Temsilde hata olmasın, her bir varlığın vücudu bu üç ilahi sıfatın tecellisiyle gerçekleşir. Dolayısıyla “Allah yoktan yaratmayı bilir mi veya yaratmaya gücü yeter mi” diye bir soru anlamsızdır. Bilmese, dilemese, gücü yetmese böyle bir yaratılış söz konusu olmayacak, her şey yokluk karanlıklarında kalacak veya daha yerinde bir ifadeyle “şey diye bir şey olmayacaktı!”

Eşyaya yoktan vücut veren ilahi kudret, mahiyeti itibariyle meçhul, eserleri itibariyle meşhuttur. Yani o kudretin nasıl bir kudret olduğunu bilmiyoruz, ama o kudretin eserlerini gerek kendi nefsimizde gerekse dış dünyada daima görüyoruz. “Gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim”255 ayetinin tefsîrinde tâbiin devri imamlarından olan Atâ şöyle der:

“Görülen asâr-ı kudret, görülmeyen esrâr-ı kudrettir.”256

Yani, gördüğümüz her şey Allah’ın kudret eseridir. Fakat bu kudretin nasıl ve ne keyfiyette olduğu bizim meçhulümüzdür. “Tabiat kanunları” denilen şeyler, gerçekte Allah’ın kudretinin tecellilerinden başka bir şey değildir. O, bu kanunlarla âlemde icraatta bulunmaktadır.

5. ALLAH - ÂLEM ALAKASI

Hamdi Yazır, Allah ile âlem arasındaki münasebeti şöyle değerlendirir:

“Allah - âlem alakası, halıkıyet - mahlukiyet alakasıdır, yoksa tevlid ü tenasül alakası değildir.”257 Yani Allah yaratandır, âlem de Onun mahlûkudur. Yoksa âlem Allahtan bir parça değildir. Bunu ressam ve resim misaliyle anlayabiliriz. Resim ressamın sanatkârlığını yansıtır. Resmin vücudu ressamın varlığını gösterir, ama ondan bir parça da değildir. Benzeri bir münasebet, Allah - âlem arasında geçerlidir. Âlem, Allaha ayna olması için yaratılmıştır. Mevlana bunu şöyle anlatır:

“Varlık aynası nedir? Yokluktur. Varlık, ancak yoklukta görülür. Nitekim zenginler, fakirlere ik-ramda bulunurlar.”258 Doktor, şifaya muhtaç olanlarda hünerini gösterir. Terzi, biçimsiz kumaşlara şekil verir. Marangoz, kaba keresteleri mobilya haline getirir... Bütün bunlardaki yokluk ve noksaniyet, Allahın sanatına ayna olmalarını sağlamıştır.259 Onun gibi, bin bir isimle müsemma olan Allahın aynası, yokluk âlemidir. O, âlemi var edip, üzerinde nakışlarını göstermektedir. Ve Onun âlemi var etmesi “ol” emriyle olmaktadır.

253 Muhyiddin Şeyhzade, Haşiyetü Şeyhzade, V, 105

254 Bkz. Hicr, 29.

255 Hâkka, 38-39

256 Ebu’l- Fadl Şihâbuddîn Âlûsî, Ruhu’l- Meani, XXIX, 52

257 Yazır, I, 479

258 Mevlana Celâleddîn Rûmî, Mesnevî, V, 1482.

259 Rûmî, V, 1482.

6. OL EMRİ

Göklerin ve yerin Allah’ın yaratmasıyla yokluktan varlığa gelmeleri, yoktan yaratılmış insan için anlaşılması güç ve derin bir meseledir. Kur’an, sekiz ayetinde Allah’ın (Kün) emriyle, yani “ol” demesiyle eşyaya vücut verildiğini bildirir.260 Mesela şöyle buyrulur:

Onun emri, bir şeyi murat edince, ona sadece ‘ol’ demektir, o da olur.”

“Ol” emri, ilahi iradenin mahlûka teveccühüdür.261 Bu ifade, Yaratıcı ile yaratılmışın alaka nev’ini ifade eder. Şu görülen varlıkların Yaratıcıdan nasıl vücuda geldiğini anlatır. Ancak bu nafiz iradenin eşya ile ittisalinin nasıl olduğu beşer idrakine kapalıdır.262

Ayetteki “…o da olur” kısmı, oluş sürecinin başlamasını ifade eder, yoksa her şeyin bir anda her şeyiyle ve bütün ayrıntılarıyla hemen oluverdiğini anlatmaz. Çünkü Allah eşyayı sanatlı bir şekilde yaratmayı murat etmiştir. Mesela insanın ana rahmindeki evrelerinin her birinin nice hayret verici halleri vardır. Yoksa insan faraza birden kırk yaşında yaratılsa, kırk yıla kadar geçen ve her biri nice güzellikler taşıyan bebeklik, çocukluk, gençlik gibi hayat evreleri ve bunların her anındaki ayrıntılar hiç görülmeyecekti. Ayetteki fiilin geniş zamanla ifade edilmesi bu mühim gerçeği anlatmaktadır. Yani bu oluş, takdir edilen bir süreyi içine alır. Diğer varlıklar da genelde böyle tedrici bir tarzda yaratılmaktadır.

7. “OL” EMRİNİN MUHATABI

Yaratılışa esas olarak nazara verilen “Ol” emrinin muhatabı hususunda ilginç değerlendirmeler yapılmıştır. Şöyle ki: “Ol” emri ya o şeyin vücudundan öncedir, bu durumda “maduma hitap” yani olmayan bir şeye hitap edilmiş demektir. Veya hitap var olanadır, bu durumda da “tahsil-i hâsıl” yapılmış yani zaten var olana “ol” denilmiş demektir, her ikisi de sıkıntılıdır.263

Mevlana Celaleddin Rûmi, bu bağlamda şöyle der:

“Ya Rabbena, biz yoktuk, bizim talebimiz de yoktu. Senin lütfun, bizim söylemediklerimizi işitti.”264

Yine Onun ifadesiyle: “Her an u zaman Allah’tan, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ hitabı gelir. Gelir de, cevherler ve arazlar var olur. Eğer o cevherlerden, o arazlardan ‘Evet’ cevabı zuhur etmiyorsa, onların ademden vücuda (yokluktan varlığa) gelmeleri gerçekte ‘Evet’ demeleridir.”265

Allah’ın olmuş ve olacak her şeyi kuşatan bir ilmi vardır. Eşyanın suretleri ve ilmî vücutları Allah’ın ilminde mevcuttur. Bunları, gözle gördüğümüz şu âleme çıkarmak, Allah için elbette hiç de zor değildir. Bu, yanma kabiliyetinde olan kibritin, bir temasla hemen yanması gibi kolaydır. Veya göze görülmeyen bir yazı ile yazılan bir hattın, göze gösterici bir madde sürülerek ortaya çıkması yahut fotoğrafın aynasındaki görüntünün, kâğıt üstüne çok kolay bir işlemle nakledilmesi gibidir.266

Bu mesele, vücut mertebeleri açısından ele alındığında problem hallolacaktır. Şöyle ki:

Vücut (varlık) mertebeleri farklı farklıdır. Mesela bir şair şiirini zihninde tasarlar, sonra da yazar. Zihnindeki şiir bize göre yok hükmünde olmakla beraber şaire nisbetle yok değildir. Bu iki farklı varlık mertebesi “vücud-i ilmî ve vücud-ı haricî” (yani ilim dairesindeki varlık ve hariçte gözle görülen varlık) kavramlarıyla ifade edilir. Temsilde hata olmasın, eşya şu âlemde var edilmeden önce Allah’ın ilminde bulunmaktaydı. Buna “ayan-ı sabite” denilmektedir. Bu durumda “ol” emri, mutlak yok olana değil, Allahın ilminde varlığı belirlenmiş olana veriliyor demektir.

260 Bakara 117, Âl-i İmran 47-59,En’am 73, Nahl 40, Meryem 35, Yâsîn 82, Mü’min 68

261 Seyyid Kutub, fî Zılâlil- Kur’an, V, 2978

262 Kutub, I, 106

263 Bkz. Fahreddin Razi, Mefatihu'l- Gayb (Tefsir-i Kebir), IV, 27; İsmaîl Hakkı Bursevi, Ruhu’l- Beyân, VIII, 231

264 Rûmi, II, 382.

265 Rûmi, IV, 1038.

266 Nursî, Şualar, s. 24

Yunus Emre ''Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm'' derken âdeta buna işaret ediyor gibidir. Yani Yunus Emre aslında Allahın ilminde vardı ve belirlenmişti. Ama şu vücut sahrasında ete kemiğe bürünmüş halde görülmesi belli bir zaman diliminde gerçekleşmiştir.

8. “OL” EMRİNİN TESİRİ

Sıradan bir neferin verdiği emirle, bir mareşalin verdiği emir elbette farklı güçte olur. Birincisi bir kişiyi bile harekete geçiremezken, mareşal yüzbinlerce askeri emir ve direktifleriyle harekete geçirir, yönlendirir, manevralar yaptırır.

Allahın emri nafizdir. Her varlık Onun emriyle vücut bulur ve Onun bütün emirlerine harfiyen itaat eder. Bu muhteşem kâinat, her an ve zaman, ilâhî emir ve iradeye muhataptır ve bu emir ve iradenin mahkûmudur. Gerek gündüzün sultanı görülen güneş, gerek gecenin melikleri gibi görülen ay ve yıldızlar “Allah, her semaya görevini vahyetti”267 medlûlünce, kendilerine verilen ilâhî emre itaat etmek ve boyun eğmek mecburiyetindedir. Hilkatleri, mahiyetleri, tabiatları aldıkları emre musahhariyetten ibarettir... Hepsi mahlûk, hepsi ilâhî iradeye tabidirler. “Yürü” derse yürürler. “Dön” derse dönerler. “Dur” derse dururlar. “Parla” derse parlarlar. “Sön” derse sönerler...268 Tabir yerindeyse “ol” demesiyle olurlar, “öl” demesiyle şu görülen vücut sahnesinden çekilirler.

Kâinatta gördüğümüz bu itaat ve inkıyat; kevnî bir İslâm’ı, bir teslim oluşu simgeler. Her şey, mahiyeti içerisine yerleştirilmiş kanunlar doğrultusunda hareket ettiği için, bütün kâinat Müslümandır. Yani, Allah’ın iradesine teslim olmuştur.269

İnsan ve cin gibi mükellef olan varlıklar ise imtihan edilmelerinin gereği olarak fiillerinde tercih hakkına sahiptir. Çünkü bu tercihlerinden dolayı mükâfat veya cezaları olacaktır.

Ol emrinin bir benzerini Tevrat’ta şöyle görürüz: “Allah dedi: Işık olsun! Ve ışık oldu.”270

Kur’an’ın şu ayeti, Allah’ın ilminde planları, programları ve manevî miktarları bulunan eşyanın, Allah’ın emriyle vücut sahasına çıkmak için ne derece iştiyak içinde olduklarını gösterir:

“Sonra (Allah) buhar halindeki semaya yönelip, ona ve arza ‘İster istemez gelin’ dedi. Onlar da ‘Biz, isteyerek geldik’ dediler.”271

Halık ile mahlûk arasındaki bu muhavere, yaratıcı iradenin nüfuzunun anlatımıdır. Bundan murat, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin kemalini, iradesinin nüfuzunu göstermektir. Yoksa sema ve arzın varlığa gelişi isteyip istememeleri değildir.272

Konunun bir başka örneğini şu ayette görebiliriz: “Biz onlara ‘hor - hakir maymunlar olun’ dedik.”273

267 Fussilet, 12

268 Yazır, III, 2191

269 Fazlurrahman, Ana Hatlarıyla Kur’an, s. 81

270 Tevrat, Tekvin, I, 3

271 Fussilet, 11

272 Beydâvî, II, 385

273 Bakara, 65

Ayet, İsrailoğullarından Cumartesi yasağını çiğneyenlerle ilgilidir. Allah onlara Cumartesi günü balık tutmaya gitmeyi yasaklamıştı. Ama kendilerine yapılan nice uyarıları nazara almadılar, sonunda böyle bir cezaya çarptırıldılar.274 Ayette bu cezaları “şöyle olun” tarzında ifade edilmiştir.

Komutanın “arş” emri bir neferi harekete geçirdiği gibi koca bir orduyu da harekete geçirir.275 Bunun gibi Allah’ın “ol” emri karşısında her şey müsavidir. Bu şey, ister sema olsun ister yer; ister sivrisinek olsun ister karınca hiç fark etmez. Allah “ol” der ve olur. O’nun için bir zorluk ve kolaylık, yakınlık ve uzaklık söz konusu değildir. Bir şeyin yaratılışı için, ilâhî iradenin yönelmesi yeterlidir.276

“Ol” emri, bir yönüyle yaratılıştaki sürat ve kolaylığı ifade eder. Çünkü Allaha nisbetle zor ve kolay ayrımı yoktur, tabir yerindeyse “her şey Ona kolaydır.” Bu kolaylığı “Göğün ve yerin Rabbine and olsun ki, şüphesiz o (size vadedilen ahiret ve cennet), gerçekten sizin konuşmakta olmanız gibi haktır (kesin bir gerçektir)”277 ayetinden mülhem olarak “konuşma” örneğiyle açıklayabiliriz. Şöyle ki:

Allahın yaratmasını insanın konuşması misaliyle daha kolay anlayabiliriz. Mesela konuşurken çiçek dememizle güneş dememiz arasında kolaylık ve zorluk açısından bir fark yoktur. Gerçi güneş çiçekten çok çok büyüktür, ama bu “telaffuzda ‘güneş’ demek daha zordur” anlamına gelmez. Benzeri bir durum yaratmakta geçerlidir, ister güneş ister bir başka varlık, asla Allaha zor değildir. Bizim bunları telaffuz etmemizden çok daha kolay bir şekilde onlara vücut verir, yaratır.

9. “OL” EMRİNİN HAKİKATİ

“Ol” emrinin hakikat mi yoksa mecaz mı olduğu eskiden beri tartışılmıştır. “Hakikattir” diyenler olmuşsa da ekser Kur'an yorumcuları bunun mecaz olduğunu ifade ederler. Fahreddin Razi, her kelamın zahirine göre değerlendirilemeyeceğini beyan sadedinde şu örneği verir: “Duvar çiviye “niye beni yarıyorsun’ demiş. Çivi de demiş: “Beni çakana sor!”278 Türkçede de benzeri deyimler vardır ve bu deyimler “melfuzuna göre değil mantukuna” göre değerlendirilir. Yani kelamın zahiri nazara alınmaz, ne kastedildiğine bakılır. Mesela “niye bu kadar ihtiyatlı hareket ediyorsun?” dediğimiz biri “sütten ağzım yandı da yoğurdu üfleyerek yiyorum” diye cevap verse, illa sütten ağzının yanması gerekmez. Bazılarından gördüğü ihmalleri veya ihanetleri böyle bir deyimle anlatmıştır.

Dolayısıyla “Ol” emri yaratmaktaki sür’ati ifade için bir mecazdır. Yoksa ortada böyle bir konuşma söz konusu değildir. İtaatkâr bir memurun, emir verildiğinde, beklemeden, tereddüt etmeden, diretmeden emri yerine getirmesi gibi, Allah’ın olmasını istediği şeylerin de, direnmeden, beklemeden vücut sahasına çıkmalarını ifade eder.279

10. “OL” EMRİNE BİR MİSAL

1970 li yıllarda televizyonu elle açar kapardık, sonra kumanda ile açtık kapattık, kanallarda gezinti yaptık. Şimdilerde ise elini kullanamayanlar için geliştirilen sistem sayesinde mücerret irade ile açıp kapamak mümkün.

Yine eskilerde telefon numaralarını elle tek tek çevirirdik, sonra tuşlara bastık, derken sesimizle arayabildik. İleri bir teknoloji ile bir oda içerisinde sanal bir dünya meydana getirebiliriz ve bu sanal dünyaya istediğimiz gibi hükmedebiliriz. Temsilde hata olmasın, Allah’ın alemdeki icraatının ve tasarruflarının böyle bir kolaylıkta olduğu -künhünü bilmesek bile- gözler önündedir.

274 Ayrıntılar için bkz. Araf, 163-166

275 Bkz. Nursi, Sözler, s. 527

276 Kutub, V, 2978

277 Zariyat, 23

278 Razi, IV, 28

279 Mahmûd b. Ömer Zemahşeri, Keşşâf an Hakâikı Ğavâmizi’t-Tenzîl, (Tefsîru’l- Keşşâf) I, 307; Razi, IV, 28; Beydavi, I, 84; Ebu’l-Berekât Nesefî, Medâriku’t- Tenzîl ve Hakaku’t- Te’vîl, (Tefsîru’n- Nesefî) I, 71; Bursevi, V, 36; İbnu’l- Hasen Tabersî, Mecmau’l- Beyan, V, 6

11. “OL” EMRİNİN SÜREKLİLİĞİ

Cenab-ı Hakk’ın nâfiz ve yaratıcı iradesi, daima faaldir. Yoksa “ol” emri ilk yaratışta sona ermiş değildir. Kur'an bunu “O (Allah), her gün yeni bir tasarruftadır”280 diyerek bize anlatır. Hamdi Yazırın ifadesiyle “Kâinat kitabının bir taraftan harfleri ve satırları silinip, diğer taraftan yazılmaktadır.”281

Avrupa’da çıkan deist filozoflar, dini kabul etmeseler bile akıllarıyla Allah inancına ulaşan kimselerdir. Bunların kabulüne göre, Allah evrenin içine mekanik ilkeler yerleştirmiştir. O istese bile, evrene yerleştirdiği rasyonel düzene karşı gelemez. Onun iradesi bile, bu rasyonel ilkelere bağlıdır... Bu dünyada mucizenin yeri yoktur. Allah, evreni mucize ile değil, rasyonel yasalarla yönetir. Gerçi bu yasaları o kendi koymuştur. Ama bir defa yarattıktan sonra evrenin gidişine artık karışmaz olmuş, onu kendi kendine işlemeye bırakmıştır.282

Böyle düşünen bu filozoflar, Kur'anın üstteki ayetinin bildirdiği mühim hakikatten mahrum kalmışlardır. Hâlbuki âlem her an yenilenmekte, âdeta her an yeniden yaratılmaktadır. Bilimler gözüyle âleme ve kendimize baktığımızda bu gerçeği anlamamız çok da zor olmayacaktır. Mesela insanda yüz trilyon hücre vardır. Bu hücrelerin her biri bir fabrika ve bir laboratuvar gibidir. En akıllı insanların bile bir tek hücrelerine müdahale edememeleri gösterir ki insanda ve âlemde sonsuz bir ilim, muhit bir irade ve sınırsız bir kuvvet sahibi zat “ol” emriyle icraatta bulunmaktadır.

12. ÖNEMLİ BİR NOKTA

Bazıları, fen derslerinde Allahtan bahsedilmesinin bilimsel metoda aykırı olduğunu söyler. Hâlbuki durum tam tersidir. Çünkü fiil failine, eser ustasına, sanat sanatkârına nisbet edilir. Edebiyat dersinde İstiklal Marşı anlatılırken Mehmet Akif’ten söz etmemek, Sanat Tarihinde Selimiye Camii anlatılırken Mimar Sinan’a yer vermemek, Resim dersinde Mona Lisa tablosu değerlendirilirken Leonardo Da Vinci’yi takdir etmemek düşünülemez. Bu zaviyeden bakıldığında bu derslerde Allah denilmesinin bir sıkıntı olmayıp aksine bir gereklilik olduğu görülecektir.

19. yüzyılda Avrupa’da Pozitivizm, Materyalizm, Marksizm, Darwinizm, Sekülerizm gibi Hristiyanlığa ve dine cephe alan akımlar ciddi bir şekilde kendini hissettirmişti. Pek çok düşünür dinden soğumuştu. Dine muhabbeti olan bazıları ise “bir bilgin laboratuvarına girerken paltosunu çıkarır gibi, dini inançlarını kapının dışında bırakır ve öyle girer. Çıkarken yine onları alır ve giyer”283 diyerek bir çözüm yolu bulmaya çalışıyordu. Hâlbuki bir Müslüman bir bilim insanı, böyle tekellüflere maruz kalmadan şöyle diyebilir:

“Ben, Allah'ın büyük bir laboratuvarı olan âlemde O'nun sanatını anlamaya çalışıyor, koyduğu kanunları bulmaya gayret ediyorum.

SONUÇ

Kur'anî perspektiften bakıldığında “var oluşun bir yaratılış olup bir var edenle gerçekleştiği” gayet net bir şekilde görülmektedir. Kur'an bunu “Emr-i kün feyekun” yani “ol” emri ile ifade eder. En küçük bir canlıda hatta bir atomda görülen sonsuz ilim ve kudret tecellileri maddenin arka planında işleyen gizli elin şahitleridir. Günümüzde dev adımlarla ilerleyen ilim, gittikçe maddenin ve kâinatın sırlarını çözmekte, bizi Allaha biraz daha yaklaştırmaktadır.

280 Rahman, 29

281 Yazır, IV, 3003

282 Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, s. 392; ayrıca bkz. Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 141

283 A. AdnanAdıvar, Bilim ve Din, s. 253

İnsanoğlu bilim ve teknolojide ilerledikçe “ol” emrinin âdeta küçük bir benzerini yapabilmekte, dev fabrikaları full otomasyon sistemle kolayca çalıştırmakta, oturduğu yerden gökteki uyduları rahatça kullanabilmektedir. Herhalde bunun bir ileri adımı “iradeyle eşyayı kullanmak” olacak ve o zaman insanlar “ol” emrini çok daha iyi anlayabileceklerdir. Tenzih ederiz o zâtı ki, kün emrini eşyaya bir masdar yapmış, hazinelerini “kaf-nun” da gizlemiştir.

KAYNAKLAR

  1. Adıvar, A. Adnan, Bilim ve Din, Remzi Kit. İst. 1980
  2. Âlûsî, Ebu’l- Fadl Şihâbuddîn, Ruhu’l- Me’ânî fî Tefsîri’l- Kur’âni’l- Azîm, Dâru İhyâi’t- Turâsi’l-Arabî Beyrût, ts.
  3. Arslan, Ahmet, İlkçağ Felsefe Tarihi, Bilgi Ün. Yay. 2006 İstanbul
  4. Aydın, Mehmet, Din Felsefesi, Dokuz Eylül Ün. Yay. İzmir, 1987
  5. Beydavi, Kadı, Envaru't- Tenzil ve Esraru't- Te'vil, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, 1988
  6. Buhârî Muhammed İsmaîl, Câmiu’s-Sahîh (Sahîhu’l- Buhârî), Çağrı Yay. İst. 1981.
  7. Bursevî, İsmaîl Hakkı, Ruhu’l- Beyân, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, 2002
  8. Fazlurrahman, Ana Hatlarıyla Kur’an, Ter: Alpaslan Açıkgenç, Fecr Yay. Ank. 1987
  9. Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, Remzi Kit. İst. 1990
  10. Konuk, Ahmet Avni, Füsusu’l- Hikem Tercüme ve Şerhi, Marmara Ün. İlahiyat Fakültesi Yay. İstanbul 2017
  11. Kutub, Seyyid, fî Zılâlil- Kur’an, Dâru’ş-Şurûk, 1980
  12. Nesefî, Ebu’l-Berekât, Medâriku’t- Tenzîl ve Hakaku’t- Te’vîl, (Tefsîru’n- Nesefî) Kahraman Yay. İst. 1984.
  13. Nursi, Said (Bediüzzaman), --- -
    • - Sözler, Envar Neşriyat, İst. 2002
    • - Mektubat, Envar Neşriyat, İst. 2002
    • - Lem’alar, Envar Neşriyat, İst. 2002
  14. Razi, Fahreddin, Mefatihu'l- Gayb (Tefsir-i Kebir), Daru İhyai't- Türasi'l-Arabî, Beyrut
  15. Rûmî, Celâluddîn, Mesnevî, Tercüme ve Şerh: Tâhiru’l- Mevlevî, Ahmed Saîd Matbaası, İst. 1971.
  16. Şeyhzade, Muhyiddin, Haşiyetü Şeyhzade, Daru’l- Kütübi’l- İlmiyye, Beyrut 1999
  17. Tabersi, İbnu’l- Hasen, Mecmau’l- Beyan, Tahran 1373 h.
  18. Tevrat, (Kitab-ı Mukaddes), Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İst. 1981
  19. Yazır, Hamdi, Hak Dîni Kur’an Dili, ts.
  20. Zemahşerî, Mahmûd b. Ömer, Keşşâf an Hakâikı Ğavâmizi’t-Tenzîl, (Tefsîru’l- Keşşâf) Dârul-Marife, Beyrût, ts.

Kaynak: Bilim Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun