Kendi ilmim ve zekâm sayesinde kazandım, niye şükredeyim?

Soru Detayı

- Cenab-ı Hak bazı nimetleri kuluna, emek ve çabası sonucunda verir. Bu çaba ve emek ise kulun kalbini yapılan işe bağlar. Ve insan, “Ben yaptım, ben kazandım” der. Nimeti kendinden bilir. Buda şükretmeye mani olur…
- İnsan, kendisini diğerleriyle kıyaslayarak şöyle demektedir:

“Ben imkânsızlıklar içerisinde büyüdüm. Bu imkânsızlıkları, yetiştiğim ortamdaki diğer insanlarda yaşıyordu. Fakat ben onlardan farklı olarak, bir emek, bir mücadele verdim. Onlar bu nimete kavuşamadı, ben kavuştum. Demek ki ben, bu nimeti, zekâm ve çabalarım sonucu kazanmış oldum. O zaman, ben diğerlerinden üstünüm.”
Üstünlük düşüncesi, yani kibir, şeytanın cennetten kovulmasına sebep olan düşünce… İnsan, tıpkı Karun gibi: “Bu servet, bilgim sayesinde benim oldu.” demektedir.
- Zekâm ve becerilerim sayesinde kazandıysam, neden zekât vereyim ki? Neden, infakta bulunayım; yardımda bulunayım ki?
- Sonuçta ben kazandım. Göz nimeti gibi, doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın verdiğini bilsem şükrederim. Cenab-ı Hakkın iradesi yanında, kulun yaptıkları hiç kalır.Fakat buradaki temel sorun, insanın kendisini, aynı ortamda yetişen diğer insanlarla kıyaslayarak bir hükme varması. Nefsim kendisini başkalarıyla kıyaslayarak
“Diğer insanlarda benim gibi aynı ortamda yetişti; ama onlar benim sahip olduklarıma sahip olamadı. Demek ki bu sahip olduklarım ben kendi zekâm ve ilmimle kazandım.” diyor ve bu kıyaslamadan hareketle, nimeti kendinden biliyor. Cenab-ı Hakktan bilmiyor.
- Nefsimi ve şeytanımı ilzam edecek, bu mantığın yanlışlığını açıklayacak bir cevap verir misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu soruya birkaç noktaya dikkat çekmekle cevap vereceğiz:

a) Akılları, zekâları ve çalışma şevkleri aynı olan kimselerden birinin zengin, diğerinin fakir bir hayat yaşaması, insanın kazandığı şeylerin kendi becerisinin sonucu olmadığını göstermektedir. Ki bunun binlerce örneği vardır.

b) Çok akıllı ve zeki olmayan bazı insanların zengin olup servet sahibi olmaları, buna mukabil pek çok akıllı, zeki insanların fakir bir hayat yaşamaları, rızkın taksimatı Allah’ın elinde olduğunun göstergesidir.

c) Rızık bir yaratma ürünüdür. Yaratmalarda sebeplerin varlığı sadece bir perdedir, o perdenin arkasında iş gören ise sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi olan Allah’tır.

Sebeplerin varlığının pek çok hikmetlerinden biri de imtihan sırrıdır. Bu sır ise sebeplere bakarak kimin şirke girdiği kimin girmediğini belirlemeye yöneliktir.

- Hiç bir sebep yaratıcı değildir. Buna ne kabiliyeti var ne de gücü yeter. Allah insanlara rahmetiyle yardım etmek için sebeplerin yaratıcı olmadığını gösteren bir sistem takip etmiştir. O da, sebep ile müsebbeb (sebep ile o sebebe bağlı olarak yaratılan nesne) arasındaki uçurumdur. Örneğin:

Tırnak kadar bir kuvve-i hafızaya milyonlarca kitabı yerleştirmek..

Tırnak kadar bir incir çekirdeğine batmanlar ağırlığında bir incir ağacını koymak..

Nohut kadar olan bir mısır tanesine onlarca sap ve yüzlerce mısır tanesini dercetmek..

Bir damlacık suda (menide/spermde) milyonlarca insan namzedi/adayı canlı yerleştirmek.. ve daha yüzlerce misalle gösterilebilir ki, milyonlarca varlığın zahiri sebebi, o varlığın yaratılmasında zerre kadar müdahalesi yoktur.

Sebep ile müsebbeb/yaratılan nesne arasındaki bütün bu orantısız nispetler “sebeplerin yaratma fiilinden azle edildiği”nin açık göstergesidir.

- Zenginlik, fakirlik gibi hususlar da zahiri sebeplerin çok ötesinde bir pozisyona sahiptir. İnsanların bu işlerdeki çabası sadece binde birdir. Geriye kalan kısımların hepsi sonsuz bir ilim, hikmet ve kudrete ihtiyacı vardır. O da Allah’tır.

d) Kendi becerisini ön planda tutanlar, Allah’ın mülkünü gasbetmeye çalışan eşkıyalardır. Bu eşkıyaların yanıldığı nokta ise şu yanlış kurgudur: “Her varlığın bir sebebe bağlı olarak yaratılması ve o sebebin yok olmasıyla o varlığın da yok olmasıdır.”

Bu manzara karşısında akıllarını yitiren bu eşkıyalar, kendilerinin de bu sebepler arasında yer aldıklarına göre, onların da yaratmada payları ve haklarının olduğunu düşünürler.

Özellikle, bir sebebin yokluğu ona bağlı olan nesnenin de yokluğuna sebep olduğunu gördükleri için, varlığının da o sebebe borçlu olduğunu tasavvur ederler. Oysa bu düşünce tamamen yanlıştır. Bunun açılımını Bediüzzaman hazretlerinden dinleyelim:

“Meselâ şâhane bir bağ var ki, nihayetsiz meyvedar ve çiçekdar masnu'lar içinde bulunuyorlar. Ona nezaret etmek için pek çok hademeler tayin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi, yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrasındaki deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise tenbellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne halel geldi veyahut kurudu. O vakit Hâlık'ın san'at-ı Rabbaniyesinden ve Sultan'ın nezaret-i şahanesinden ve ziya ve hava ve toprağın hizmet-i bendeganesinden başka bütün hademelerin, o sersemden şekvaya hakları vardır. Zira hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.” (bk. Sözler, s. 167)

“Bir şeyin vücudu ve tamiri ve hayatı, ona ait bütün erkân ve şeraitin vücuduyla olabilmesi; ve o şeyin ademi ve tahribi ve ölmesi, bir tek şartın bozulmasıyla olduğu bir kaide-i hakikattır. Umumun dillerinde "Tahrib, tamirden çok kolaydır" diye darb-ı mesel olmuştur.” (bk. Emirdağ Lahikası-I, s. 285)

Yani: Bir şeyin var olması, Allah’ın -yaratma noktası dışında- sebepler dairesinde vazettiği onlarca sebeplerin varlığına bağlıdır. Bir sebebin, bir şartın olmaması o ilgili nesnenin var olmamasına neden olur. Fakat o nesnenin varlığı onlarca sebebe bağlıdır. Örneğin, insanın akıllıca işlerini düzenleyip tedbir etmesi, zengin olmanın bir sebebidir. Şayet böyle bir tedbir almaya yönelik bir iradeyi göstermezse serveti elde edemez. Ancak, bir servet elde etmesi için onun bu akıllıca tedbiri yetmez, bu sadece onlarca şartlardan biridir. Kaldı ki diğer şartlar gibi bu adamın aklını da yaratan Allah’tır.

e) Sebeplere ve kendi aklına güvenenleri aldatan “İktiran” (iki şeyin beraber gelmesi)dir. Allah’ın ilmini noksanlıktan, kudretini acizlikten tesbih etmek, hikmetinin kudsiyetini tenzih etmek ve tevhid noktasında insanları imtihan etmek gibi hikmetlerle yaratılan sebepler ile var edilen nesnenin birlikte var edilmesi, aklını kullanmayanların aklını şaşkına çevirmiştir.

Örneğin, buğday tohumu ekmekle buğdayın filiz vermesi olayı birliktedir.. Bir çocuğun doğması ile evlenme işi aynı karede yer alır.. Bir yavrunun dünyaya gelmesi ile annenin göğsünden sütün gelmesi aynı çerçevede bulunur.

Bu manzaraya bakan bazı kimseler, derler ki: “Buğdayı ben ektim, öyleyse bütün bu tarlanın mahsulatı benim çalışmamın ürünüdür, bunun sahibi benim.”

Kur’an’ın bu gibi adamları uyarması şöyledir:

“Ektiğiniz tohuma baksanıza! Siz mi onu yetiştiriyorsunuz biz mi? Eğer isteseydik onu kuru çöp haline getirirdik, siz de şaşıp kalırdınız: 'Eyvah! Emeklerimiz boşa gitti. Doğrusu biz rızıktan mahrum kaldık, sefalete mahkûm olduk.' derdiniz.” (Vakıa, 56/63-65)

- Keza bu gibi adamlar: “Ben evlenmeseydim, bu çocuk olmazdı. Öyleyse bu çocuğun dünyaya gelmesinin en büyük vesilesi benim." Kur’an’ın bu gibi adamlara karşı yaptığı uyarı şöyledir:

“Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’ındır. O dilediğini yaratır. Dilediğine kız evlat, dilediğine erkek evlat verir yahut kızlı oğlanlı olarak her iki cinsten karma yapar. Dilediğini de kısır bırakır. O her şeyi mükemmel bilir, her şeye kadirdir.” (Şura, 42/49-50),

“Şimdi düşünsenize o akıttığınız meniyi! Onu yaratıp insan haline getiren siz misiniz, yoksa biz miyiz? Aranızda ölümü biz takdir ettik. Sizi yok edip yerinize benzerlerinizi getirmeyi ve sizi bilemeyeceğiniz bir biçimde ve vasıfta yaratmayı dilersek, bize mani olacak hiçbir güç yoktur.” (Vakıa, 56/58-61)

- Anne sütü ile çocuk arasındaki bağlantı da anne-babanın bu konuda hiç bir dahillerinin olmadığını göstermektedir.

“Doğrusu davarlarda da size deliller vardır: Zira size onların karınlarındaki işkembe ile kan arasından, halis bir süt içiriyoruz ki içenlerin boğazından âfiyetle geçer.” (Nahl, 16/66)

mealindeki ayette sütün bütün sebeplerin üstünde ve ötesinde bir manzara gösterdiğine işaret edilmiştir.

- Dikkat edilirse, Kur’an’da insanların yaptıkları iş, gösterdikleri gayret, genel olarak sebeplerin varlığı inkâr edilmiyor. Ancak bu sebeplerin yaratıcı olmadıklarına vurgu yapılıyor.

f) Zenginlik-fakirlik tamamen Allah’ın taksimatının bir sonucudur. Aynı şartlara sahip olan insanlardan bazılarının fakir, bazılarının zengin olması, hatta çoğu kez bilgili ve akıllı insanların cahil ve daha az akıllı olanlardan daha fakir olmaları bu konuda tereddüde mahal bırakmaz.

-Hz. Muhammed (asm) gibi insanların en akıllısı, en zekisi ve üstelik bir peygamberin fakir bir hayat yaşaması bu davamıza reddedilmez bir delildir.

Nitekim, müşrikler Hz. Peygamber (asm)'in bu fakirliğini bahane ederek onun peygamber olamayacağını söylemişlerdi. Mealini vereceğimiz ayette onların bu yanlışlarına dikkat çekilmiştir:

“Senin Rabbinin rahmetini (peygamberliği kime vereceğini) onlar mı taksim ediyorlar? Halbuki bu dünya hayatında onların maişetlerini aralarında taksim eden, bir kısmının diğer kısmını çalıştırması için, kimini kimine üstün kılan Biziz. Senin Rabbinin rahmeti ise, onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.” (Zurüf, 43/32)

Bu ayette zenginlik ve fakirlik realitesinin tamamen bir ilahi takdir mahsulü olduğunu altı çizilmiştir.

- Tefsir alimlerinden Alusi, “zenginliği bir şeref, fakirliği ise bir tahkir vesilesi” olarak telakki eden bazı kimselerin bu konuda hak yoldan saptıkların ifade eder. Hatta bu konuda şiir olarak bu yanlış düşüncesini terennüm eden bir kimseden de şöyle söz eder: Bu  konuda hataya düşenlerden biri de şöyle demiştir: “Nice bilgili alim kimseler fakirliğin pençesinde çırpınırken/nice cahil kimseler de servetin verdiği rahatlıkla yan gelip yatmaktadır. Bu durum akılları şaşkına çevirmiş/ Ve bazı derin alimleri bile zındık olmaya zorlamıştır.” (Alusi, 11/322)

Alusi kendisi için “derin alim” vasfını kullanan bu adama karşı çıkar ve “Yemin ederim ki, bu adam derin alimden ziyade, ahmak, geri zekâlı bir cahil olma vasfına daha layıktır” der. Ona göre, gerçek ilim adamı, akıllı kimse bu konuda şunları söyler:

“Bütün işlerde hüküm ve karar mercii yalnız Allah olduğunu gösteren delillerden biri de: Nice akıllı kimselerin fakir, sıkıntılı bir hayat;  nice ahmakların da zengin ve güzel bir hayat yaşamsıdır.” (Alusi, a.y)

İlave bilgi için tıklayınız:

Niçin şükrediyoruz, neden şükretmemiz gerekir?
Allah'ın sebepleri yaratmasının ve çalıştırmasının hikmeti nedir?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR