Kainat ve içindeki varlıklar niçin yaratılmıştır?

Tarih: 26.06.2010 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bir san’atkârın, vücuda getirdiği eserini, her şeyden önce kendisinin defalarca seyredeceği muhakkaktır. San’atının güzelliğiyle o, bundan iftihar duyacaktır. Ayrıca yaptığı bu eserini, san’attan anlayanlara da göstererek, onların hayret ve takdirlerini toplamak ve kendisini onlara beğendirmek arzu edecektir. Hattâ bu istek ve arzusunu gidermek için, bazen, bir sergi de açacaktır. Bu hal, istisnasız bütün san’atkârlarda, meziyet ve hüner sahiplerinde vardır.

Kâinatın ve içindeki varlıkların yaratılış hikmetine bu küllî kanun ışığında bakabiliriz. Zira Cenâb-ı Hak da, kendisinde bulunan güzel sıfatlarını ve bu sıfatların tecellilerini; “esmâ-i hüsna” tabir edilen güzel isimlerinin cilvelerini, gizli ve nihayetsiz rahmet hazinelerini, çeşitli eserlerinde hem bizzat kendisi görmek ve seyretmek, hem de başkalarına göstermek ve tanıttırmak, sevdirip övdürmek istemiştir. Bu sebeple de bu ihtişamlı kâinat sarayını, bu geniş ve büyük âlemi -içindeki seyirci mahlukatla birlikte sonsuz kudret ve hikmetiyle yaratmıştır.

Bu gaye ve hikmete, bir hadis-i kudside de şöyle işaret edilmektedir:

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek, tanınmak istedim, bu sebeple de beni tanımaları, gizli güzelliklerimi bilmeleri için varlıkları yarattım.” [bk. el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 132 (2016. hadîs); İşâratü’l-i’câz, 4; İsmail Hakkı Bursevî, Kenz-i Mahfî, II, 3]

Muhyiddin-i Arabî, bu kudsî hadîsi “Mahlûkatı yarattım ki, bana ayna olsun ve o aynada güzelliğimi göreyim.” mealinde tefsir etmiştir. (bk. İşâratü’l-İ’câz)

Bir âyet-i kerimede ise, insanların yaratılış gayeleri hususunda şöyle buyurulmaktadır:

“Ben insanları ve cinleri, ancak beni tanıyıp ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyât, 51/56)

Ayet-i kerimede geçen “Liya’budûnî” yani “bana ibadet etmeleri için” kelimesine İbn-i Abbas Hazretleri, “liya’rifûni” yani “beni tanımaları, bilmeleri, iman etmeleri için” mânâsını vermiştir. (bk. el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 132)

İbn-i Abbas’ın bu tefsiri, yukarıdaki kudsî hadîsin anlamını te’yid etmektedir. Bu hadîs ve âyetten, kâinatın ve içinde bulunan mahlûkatın ve özellikle de insanın yaratılışındaki hikmet ve gayenin; Allah’ı îman ile tanımak; O’na ibadet etmekle, tanıyıp itaat ettiğini ve sevdiğini bildirmek olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Kur’an’a göre göklerin ve yerin yaratılışı nasıl olmuştur?

Kur’ân-ı Kerîm’de, göklerin ve yerin altı günde,(1) dünyamızın ise iki günde yaratıldığı (Fussilet, 41/9) ifade buyrulmaktadır.

Bazı kimselerin, kâinatın milyonlarca yılda meydana geldiğini ileri sürerek, Kur’an’ın bu hükmünü tenkid etmeye kalkıştıkları görülmektedir. Halbuki, bu âyetlerde “Gün” diye bahsedilen zaman süresi, yirmi dört saat süren dünya günü değildir. Yirmi dört saatlik gün mefhumu, insanların dünyamızın kendi etrafında bir kere dönüşünü esas alarak tespit ettikleri bir zaman birimidir. Halbuki gökyüzünde kendi ekseni etrafında dönüşünü binlerce senede ancak tamamlayabilen yıldızlar vardır. O yıldızların bir günü, yani, kendi etraflarında bir kere dönmeleri, dünya günüyle binlerce senedir. Kur’an’da bizim günümüzle “bin” ve hattâ “elli bin” seneye denk olan günlerden bahsedilmektedir. Yine Kur’an’da meleklerin, böyle dünya günü ile elli bin sene süren bir günlük süre içinde Allah’a uruc ettikleri (yükseldikleri) anlatılmaktadır. (Hac, 22/16; Secde, 32/5; Meâric, 70/4)

Şu halde, yer ve göğün yaratılışı ile ilgili âyetlerde geçen “gün” tabiri, müddetini ancak Allah’ın bildiği bir “DEVİR” ve “SAFHA” mânâsındadır. Yani, Allah gökleri ve yeri “ALTI DEVİR”de, 6 ayrı safhada yaratmıştır. Dünyamız ise “İKİ SAFHA”da teşekkül edip bugünkü şeklini almıştır.(2)

Şimdi âyetlerin ve ilmin ışığı altında bu yaratılış safhalarına bir göz atalım:

Cenâb-ı Hak, ilk önce, su gibi akıcı olan ve kâinatın her tarafını kuşatmış bulunan “esir” denen bir maddeyi yaratmıştır. Gökler ve yer de bu esir maddesinden yaratılmıştır. (3) Şöyle ki:

 “Semâvat ve arz birbiriyle yapışıktı. Sonra onları birbirinden ayırdık." (Enbiyâ, 21/31)

mealindeki âyetin işaret ettiği ve müsbet ilmin de tasdik ettiği gibi, güneş sistemi ile dünyamız, Cenâb-ı Hakk’ın kudretiyle esir maddesinden yoğrulmuş bir hamur şeklinde birbirine bitişik idi. Esir maddesi, diğer maddelere nazaran su gibi akıcı bir özelliğe sahip ve her yere nüfuz etme kabiliyetinde olan bir maddedir. (Ve kâne arşuhu ale’l-mâi) ayeti bu esir maddesine işaret etmektedir ki, “Cenâb-ı Hakk’ın Arş’ı, akıcılık ve nüfuz kabiliyeti sebebiyle, bir nevi su hükmünde olan bu esir maddesi üzerinde idi.” demektir.

Esir maddesi, hiçten yaratıldıktan sonra, Cenâb-ı Hakk’ın, çeşitli icatlarına ilk ve temel madde olmuştur. Yani, yüce Allah esir maddesini yarattıktan sonra, onu atomlar haline getirmiştir. Sonra bu atomları gaz ve sıvı kütleler halinde birbirinden ayırarak bir kısmını kesifleştirmiştir. İlk katılaşıp yoğunlaşan kütle de dünyamız olmuştur.

Böylece, gökyüzündeki yıldız ve gezegenler, uzun müddet, önce gaz, sonra likit bir ateş kütlesi halinde kaldığı halde,(4) yeryüzü hepsinden evvel yoğunlaşıp katılaşıp acele kabuk bağlayarak hayata menşe’ olmuştur. Bu itibarla, dünyamızın yaratılışı ve teşekkülü; göklerden ve diğer gezegenlerden evvel olmuştur.(5)

Fakat yeryüzünün yayılıp düzenlenmesi ve üstünde insan neslinin yaşamasına elverişli hale gelmesi ise; semâvatın tam olarak teşekkülünden, yayılıp tanziminden sonradır. “Arzı da semâvatın tesviye ve tanziminin ardından (geoit şeklinde) yayıp düzenledi”(6) mealindeki âyet-i kerîme bu hususu ifade etmektedir.

 “Yer ile gök birbirlerine yapışık idiler, sonra biz onları birbirinden ayırdık." (Enbiyâ, 21/31) mealindeki âyetin ifadesinden de yaratılışın başlangıcında yerin ve göklerin beraber oldukları; sonra birbirlerinden ayrıldıkları anlaşılmaktadır. Böylece bu üç hüküm arasındaki, görünüşteki zıtlık giderilmiş olur.(7)

Dipnotlar:

1. Hud, 11/7.
2. Bu hususta tafsilâtlı bilgi için bk.  M. Kırkıncı, Hikmet Pırıltıları, s. 241-244
3. bk. İşâratü’l-İ’câz, s. 238-239. Esir maddesi hk. geniş ’bilgi için bk: a.g.e., s. 239-240; Lem’alar, s. 60, 61, 323; Zafer dergisi, sayı:15, s. 7; Bilim ve Teknik, sayı: 112, s. 6.
4. Fussilet, ll’de “sonra semaya yöneldi; o, yani sema, duman (buhar, gaz) halinde idi.” denilmektedir ki, semâvatın teşekkülünden evvel gaz halinde olduğuna işaret edilmektedir.
5. Bakara sûresinin 29.âyetinde, dünyamızın teşekkülünün semâvatın teşekkülünden önce olduğuna işaret edilmektedir.
6. Nâziat, 79/30. Yeryüzü, insanın yaratılışından çok önce hayata menşe’ olmuştu. Bitkiler ve hayvanlar, insandan önce yaratılmış, yeryüzünün ilk canlıları idiler. İlmî kazılar bu hususu artık ispatlamıştır.
7. İşâratü’l-İ’câz, 238-239. Bu üç hüküm: Birincisi, arzın semâvattan evvel yaratıldığı; ikincisi, semâvatın arzdan önce teşekkül ettiği; üçüncüsü de, arz ve semanın başlangıçta birbirine yapışık olup sonradan birbirlerinden ayrıldıkları hususudur. Yukardaki izahattan, her biri bir âyete dayanan üç hükmün de doğru olduğu, birbirini nakzeden bir durum bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Kategori:
Okunma sayısı : 5.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun