Kâinat kitabından Allah'ın varlığına deliller nelerdir?

Tarih: 07.05.2026 - 15:12 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

RECOGNIZING THE CREATOR

Prof. Dr. Rüstem GÜL

Iğdır Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, İnşaat Mühendisliği Bölümü, Iğdır, Turkiye [email protected]

Abstract

Along with countless and endless pieces of evidence that introduce us to the Creator, there are four main pieces of evidence that introduce and report the Creator. The Prophet Muhammad (S.A.W.), who is the evidence of evidence, the Qur'an, a sacred book, the conscience, which resembles a great man and is the greatest man, the universe, and the feeling of seeking good and evil. In this presentation, some truths in the book of universe and possibilities and Subsequently Created truths are going to be aimed to be brought about evidence to the creator's existence and unity.

Some quotations from Bediüzzaman about the presence and association of Allah regarding this issue are listed below: "If the universe is a very homogeneous country, a very beautiful city, it is a very beautiful palace, there is a Master.

There is the Universe of the Universe, and there is a filler who created in it. It is not a normal act, but a virtue. A Manifest Book is not a clone. Of course, there is a falcon of wise actions that fill the universe, and an astonishing miniaturist of the earth-refreshing season-be-seasons, a Mystery of the Literary Literature, a miniaturist. If there are two judges in a grand work, this breaks the order of that work. There is a perfect order, from the winged wing of the feast to the worship of the sky. If so, He is a judge.

It is evident that the facts of the Subsequently Created and the written Hadith are Hadiths, that is to say, that they were later to be buried, this is preference is necessary to pass to the body realm while the possibilities of the beings are in the possibilities of reality.

Conclusion: From the smallest creature to the largest being, everything is seen from the book of the universe, in which everything is not hadith and eternity, everything created is originally and specially created, and even the members of the same species are created differently. For the creation of the witnessed presence, it seems that reasons, power and consciousness are not enough. It is evident that it is impossible for anything planned to be created on its own, by chance, to come to the fountain, but the work of a caste and of the will. It is read from the book of the universe that every species begins with a father and ends in a place, non-eternal and eternal.

Key Words: Opportunity, Creation, Wisdom, Be required

YARATILANLARDAN YARATANI TANIMA

Prof. Dr. Rüstem GÜL

Özet

Yaratıcıyı bize tanıtan sayısız ve sonsuz deliller olmakla beraber; Yaratanı tanıtan ve bildiren dört ana delil bulunmaktadır. Konuşan delil olan Peygamberimiz(A.S.M.), Mukaddes kitabımız Kur’an, Büyük bir kitaba benzeyen ve en büyük insan olan kâinat ve iyi ile kötüyü arayan his olan vicdandır. Bu sunuda kâinat kitabındaki bazı hakikatlerden ve imkân ve hudus hakikatlarından gidilerek yaratıcının varlığı ve birliğine deliler getirilmeye çalışılacaktır.

Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin Risale-i Nur Külliyatında konuyla ilgili allah’ın varlığına ve birliğine ait bazı alıntılar aşağıda sıralanmıştır: "Madem bu Kâinat gayet muntazam bir memleket, gayet muhteşem bir şehir, gayet müzeyyen bir saray hükmündedir. Elbette onun bir Hâkimi, bir Mâliki, bir Ustası vardır.

Mâdem şu Kâinat var ve içinde filler ve İcad var. Hem mâdem muntazam bir fiil, fâilsiz olmaz. Manidar bir Kitab, kâtibsiz olmaz. San`atlı bir nakış, nakkaşsız olmaz... Elbette şu Kâinatı dolduran hikmetli fiillerin bir Fâili ve yeryüzünün mevsim-be-mevsim tazelenen hayretfeza Nukuşlarının, manidar Mektubatının bir Kâtibi, bir Nakkaşı vardır. Hem mâdem bir işde iki hâkimin bulunması, o işin İntizamını bozuyor. Hem mâdem sinek kanadından tâ Semâvat kandiline kadar mükemmel bir İntizam var. Öyle ise, o Hâkim birdir.

Hudus hakikati ile mevcudatın hadis olduğu yani sonradan yatıldığı ve imkân hakikati ile varlıkların imkân dairesinde iken vücut âlemine geçmesi için bir tercih edicinin gerektiği açıktır.

Sonuç olarak: En küçük bir mahlûktan en büyük bir mevcuda kadar her şeyin hadis olduğu ve ezeli olmadığı, yaratılan her şeyin orijinal olarak özel yaratıldığı, aynı nev’in fertlerinin bile birbirinden farklı yaratıldığı kâinat kitabından müşahede edilmektedir. Hikmetli mevcudatın yaratılışı için sebeplerin ilminin, gücünün, şuurunun yeterli olmadığı görülmektedir. Planlı programlı yaratılan hiçbir şeyin kendi kendine, tesadüfen meydana gelmesinin imkânsız olduğu, ancak bir kast ve iradenin eseri olduğu açıktır. Her bir nev’in bir babadan başladığı ve bir yerde biteceği, ezeli ve ebedi olmadığı kâinat kitabından okunmaktadır

Anahtar Kelimeler: İmkan, Yaratılış, Vacib, Hikmet

GİRİŞ

Konuyla ilgili Ayet ve Hadis mealleri: Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu?

(İbrahim suresi,14-10) ; Allah her şeyin yaratıcısıdır. (Zümer suresi,39-62) ; Allah Teala ki, Ondan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. O Hayydır. O Kayyumdur. (Bakara suresi, 2-255 ) (1).

Senden başka ilah yoktur. Sen birsin, teksin, şerikin yoktur (İbnüHambel); Ben ve benden evvel gelen Peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri “La İlahe İllellah” kelamıdır (Tirmizi) ; İmanınızı La İlahe İllellah ile yenileyiniz. (Müsned) (2).

Yaratıcıyı bize tanıtan sayısız ve sonsuz deliller olmakla beraber; Yaratanı tanıtan ve bildiren dört ana delil bulunmaktadır. Konuşan delil olan Peygamberimiz (A.S.M.), Mukaddes kitabımız Kur’an, büyük bir kitaba benzeyen ve en büyük insan olan kâinat ve iyi ile kötüyü ayıran his olan vicdandır.

Bu sunuda kâinat kitabındaki bazı ayetlerden ve imkân ve hudus hakikatlerinden gidilerek yaratıcının varlığı ve birliğine deliller getirilmeye çalışılacaktır.

Yaratılan her şey yaratanın varlığına ve birliğine delildir. Çünkü Allah bu kâinatı sanatını, isimlerini, esma, sıfat, şuunat ve zatını bildirmek için yaratmıştır. Yaratılanların bir nevi maketi ve projesi olan çekirdekler ve tohumlar ve nutfeler incelendiğinde; bütün bunların her birinin harika mükemmel birer sanat ve proje oldukları ve ince ve hassas bir fiilin neticesinde meydana geldikleri görülmektedir.

"Çünkü mevzun ve muntazam ve mükemmel ve güzel san‘atlar, gayet güzel bir programa istinat eder. Mükemmel ve güzel bir program ise, mükemmel ve güzel bir İlme ve güzel bir Zihne ve güzel bir Kabiliyet-i Ruhiyeye delalet eder. Demek Ruhun manevî güzelliğidir ki; İlim vasıtasıyla san‘atında tezahür ediyor.

İşte şu Kâinat, hadsiz mehasin-i maddiyesiyle, bir manevî ve ilmî mehasinin tereşşuhatıdır. Ve o ilmî ve manevî Mehasin ve Kemâlât, elbette hadsiz bir sermedî Hüsün ve Cemâlin ve Kemalin cilveleridir.

Malûmdur ki; ziyayı verenin ziyadar olması lâzım.. tenvir edenin nuranî olması gerek.. İhsan gınadan gelir.. Lütuf Latiften zuhur eder. Mâdem öyledir; Kâinata bu kadar Hüsün ve Cemâl vermek ve mevcûdata muhtelif Kemâlât vermek; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir Cemâl-i Sermedîyi gösterirler" (3) .

Mesela; küçücük bir incir çekirdeğinde bir incir ağacının teşekkül kanunu, dalı, yaprağı, çiçeği ve meyvesinin projesi bulunmaktadır. İncir meyvesinin içinde bu incir çekirdeğinden onlarca çekirdek bulunmaktadır. Görüldüğü gibi; iç içe tasarlanmış ve sonucunda birçok faydalar ve hikmetler takılmış bu harika tasarım ve projeler elbette; iyi programın, ilmin ve fiilin (işin) neticesinde meydana gelir.

Sanat sanatkârı, tasarım ve proje Mimar ve Mühendisi ve yapılan bir fiil (iş) failini (o işi yapanı) gösterdiği gibi; küçücük çekirdekteki sanatlar sanatkârı, tasarım ve proje tasarımı yapanı ve çekirdeğin meyve vermesine kadar bütün evrelerinde yapılan işler bu işleri yapan birinin gerekliliğini akıl gözüne göstermektedir.

Sonuç olarak; Sanat sanatkârı, fiil faili gösterdiği gibi; bu âlem bütün sanatları ile bir yaratanı gösterir. İncir çekirdeği gibi; bütün çekirdekler, tohumlar ve nutfeler hep birden sessiz konuşarak hal lisanîyle yaratana delil olmaktadırlar. Bütün çekirdekler, tohumlar ve nutfeler dünyanın her tarafında yaygın olması ve aynı sistemle büyüyüp ağaç olup meyve vermesi ve bütün âlemle irtibatlı olması tek bir yaratanın sanatları olduklarını göstermektedir.

Bir projenin hayatiyete geçirilmesi için konuyla ilgili uzman elemanlara ve malzemeye ihtiyaç olduğu gibi; incir çekirdeğindeki bu ince projenin ağaç olup meyve vermesi için dalını, yaprağını, çiçeğini işleyip meyveyi netice vermesi için elbette malzemeye ve o malzemeyi çekirdek içindeki ince projedeki yerlerine dikkatli bir şekilde yerleştirecek bir ustaya ihtiyaç vardır. Su, toprak, hava ve güneş; atomları çekirdeği işlemek için malzemelerdir. Bir ustanın taş, tuğla, demir ve beton gibi malzemeleri kullanarak yapıyı inşa etmesi gibi; incir çekirdeği içindeki projenin ağaç olup meyve vermesi için; su, toprak, hava ve güneş atomlarının çekirdek içindeki projeyi okuyabilen birisi tarafından, incir meyvesini netice verecek şekilde kullanılıp yerli yerine uygun olarak yerleştirmesi ile olabilir. Veya su, toprak, hava ve güneş atomlarının/ışınlarının bir Mimarın bir Mühendisin veya bir ustanın ilmine, gücüne, kuvvetine sahip olması ile olabilir.

Ayrıca; Su, toprak, hava ve güneş atomları/ışınları ilimlerinin ve güçlerinin üzerinde işler yapıyorlar. Demek tohumları, çekirdekleri ve nutfeleri işlemek, su, toprak, hava ve güneş atomlarının/ışınlarının işi olamaz, birisi onları malzeme olarak kullanıyor ve bir çekirdeğin ağaç olup, meyve vermesini sağlıyor. Bunlar yapıyor denilse; o zaman su, toprak, hava ve güneş atomlarının/ışınlarının bütün çekirdeklerin, tohumların ve nutfelerın iç yapısını ve bütün inceliklerini bilmesi gerekir. İnsanoğlunun yaratılışından şimdiye kadar bütün insanların hala tam anlayamadığı ve onlardaki hayat düğümünü çözemediği bir işi ilimsiz, şuursuz ,tahsilsiz çekirdeklere, tohumlara ve nutfelere vermek; ancak bu atomları insandan daha akıllı kabul etmekle olur.

Konuyla alakalı olarak Said NURSİ Hazretleri şöyle demektedir;"Herbir zerre, eğer Memur-u İlahî olmazsa ve Onun İzni ve Tasarrufu ile hareket etmezse ve İlim ve Kudretiyle tahavvül etmezse; o vakit her bir zerrenin nihayetsiz bir İlmi, hadsiz bir Kudreti, herşeyi görür bir gözü, herşeye bakar bir yüzü, herşeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünki anasırın herbir zerresi, herbir cism-i Zîhayatta muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyanın İntizamatı ve Kavanin-i Teşekkülâtı birbirine muhaliftir. Onların nizamatı bilinmezse, işlenilmez; işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Halbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise o hizmet eden zerreler, ya bir İlm-i Muhit Sahibinin İzin ve Emriyle ve İlim ve İradesiyle işliyorlar veyahut kendilerinde öyle bir muhit ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor. Evet havanın her bir zerresi, her bir Zihayatın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir. Hâlbuki onların teşkilâtları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizamatı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, faraza çuha makinesi gibi olsa; bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkeza.. O binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre-i havaiye, bütün onlara girer veya girebilir ve gayet hakîmane ve üstadane yanlışsız olarak işler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar gider.

İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi, ya nebatata ve hayvanata, hattâ meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen suretlerin, miktarların teşkilâtını, biçimini bilmesi lâzım geldiği veyahut onlar, bir Bilenin Emir ve İradesiyle memur olması lâzım geldiği gibi; sâkin toprak, sâkin olan herbir zerresi; bütün çiçekli nebatatın ve meyvedar ağaçların tohumlarına medar ve menşe' olmak kabil olduğundan hangi tohum gelse o zerrede, yâni misliyet itibariyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsus bir fabrika ve bütün levazımatına ve teşkilâtına lâzım bütün cihazatı bulunduğundan; o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta; eşcar ve nebatat ve çiçekler ve meyveler enva'ı adedince muntazam manevî makine ve fabrikaları bulunması veyahut Mu’cizekâr, herşeyi hiçten icad eder ve her şeyin her şeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır veyahut bir Kadîr-i Mutlak, bir Alîm-i Küll-i Şey'in Emir ve İzniyle, Havl ve Kuvveti ile o vazifeler gördürülür (4).

“Hem her bir zerrede, Vücub ve Vahdet-i Sâni'a iki Şahid-i Sadık daha var. Birisi; her bir zerre, acz-i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi vazifeleri kaldırıyor ve cümudiyeti ile beraber bir şuur-u küllî gösteren intizamperverane Nizam-ı Umumîye tevfik-i hareket eder. Demek her bir zerre, lisan-ı acziyle Kadîr-i Mutlak'ın Vücub-u Vücuduna ve Nizam-ı Âlemi gözetmesiyle Vahdetine şehadet eder" (5).

Su, toprak, hava ve güneş atomlarının; çekirdekleri, tohumları ve nutfeleri Allah'ın izni ile işlemesiyle ortaya çıkan ve hayatlı olan bitki, hayvan ve insan fabrikalarının her birisi; kendilerinde görülen harika sanatla sanatkârını, fabrika gibi üretmesi ile fabrikatörünü, harika bir makine gibi çalışması ile makinistini ve birer kitap gibi mana ifade etmekle kâtibini akıl sahiplerine gösterir.

Su, toprak, hava ve güneş atomlarının/ışınlarının hem, tohumlar, çekirdekler ve nutfeler ile, hem de bütün kainatla irtibatı, ilişkisi ve münasebeti olması ve âlemde intizamı bozmadan hareket etmesi bütün bu alemin bir tek Allah'ın tasarrufunda olduğunun bir şahididir.

1. KAİNAT KİTABINDAN ALLAH’IN VARLIĞINA BAZI DELİLLER

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Risale-i Nur Külliyatında konuyla ilgili Allah’ın varlığına ve birliğine ait bazı alıntılar aşağıda sıralanmıştır:

“Madem bu Kâinat gayet muntazam bir memleket, gayet muhteşem bir şehir, gayet müzeyyen bir saray hükmündedir. Elbette onun bir Hâkimi, bir Mâliki, bir Ustası vardır” (6).

“Nasılki bir Kitab, bâhusus öyle bir Kitab ki; her kelimesi içinde küçük kalemle bir Kitab yazılmış. Her harfi içinde ince kalem ile muntazam bir Kaside yazılmış. Kâtibsiz olmak, son derece muhaldir. Öyle de, şu Kâinat nakkaşsız olmak, son derece muhal-ender muhaldir. Zira bu Kâinat öyle bir Kitabdır ki; her sahifesi çok Kitabları tazammun eder. Hattâ, her kelimesi içinde bir Kitab vardır. Her bir Harfi içinde bir Kaside vardır.

Yeryüzü bir sahifedir. Ne kadar Kitab, içinde var. Bir ağaç bir kelimedir. Ne kadar sahifesi vardır. Bir meyve bir harf; bir çekirdek, bir noktadır. O noktada koca bir ağacın proğramı, fihristesi var. İşte böyle bir Kitab, Evsaf-ı Celâl ve Cemâle, nihayetsiz Kudret ve Hikmete mâlik bir Zât-ı Zülcelâl'in Nakş-ı Kalem-i Kudreti olabilir. Demek, Âlemin şuhûduyla, bu Îman lâzımgelir. İllâ ki, dalâletten sarhoş olmuş ola...”

“Nasıl bir Kitabın herbir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip ve kendi Vücuduna tek bir suretle delalet ediyor ve kendi kâtibini on kelime ile tarif eder ve çok cihetlerle gösterir. Meselâ: ‘Benim kâtibimin hüsn-ü hattı var: Kalemi kırmızıdır, şöyledir böyledir’ der. Aynen öyle de: Şu Kitab-ı Kebir-i Âlemin her bir harfi, kendine cirmi kadar delalet eder ve kendi sureti kadar gösterir. Fakat Nakkaş-ı Ezelî'nin Esmasını, bir Kaside kadar tarif eder ve keyfiyetleri adedince işaret parmaklarıyla o Esmayı gösterir, müsemmasına şehadet eder. Demek hem kendini, hem bütün Kâinatı inkâr eden safsatacı gibi bir ahmak, yine Sâni'-i Zülcelâl’ın inkârına gitmemek gerektir!..” (7)

“Hem nasılki, bir hâne ustasız olmaz. Bâhusus öyle bir hâne ki: Hârika san'atlarla, acîb nakışlarla, garib ziynetlerle tezyin edilmiş. Hattâ herbir taşında, bir saray kadar san'at dercedilmiş. Ustasız olmak, hiçbir

Akıl kabul edemez, gayet mâhir bir san'atkâr ister. Bâhusus o saray içinde sinema perdeleri gibi her saatte hakikî menziller teşkil edilip, Kemâl-i İntizamla elbise değiştirdiği gibi değiştiriyor. Hattâ herbir hakikî perde içinde, müteaddid küçük küçük menziller icad ediliyor.

Öyle de, şu Kâinat nihayetsiz Hakîm, Alîm, Kadîr bir Sâni' ister.Çünki: Şu muhteşem Kâinat öyle bir saraydır ki: Ay, Güneş lâmbaları; yıldızlar, mumları; zaman, bir ip, bir şerittir ki, O Sâni-i Zülcelâl her sene bir başka Âlemi Ona takıp, gösteriyor. O taktığı Âlemin içinde üç yüz altmış tarzda muntazam sûretlerini tecdîd ediyor. Kemâl-i İntizamla ve Hikmetle değiştiriyor. Yeryüzünü bir Sofra-i Ni’met yapmış ki, her bahar mevsiminde, üç yüzbin enva-ı masnûatıyle tezyin ediyor. Had ve hesaba gelmez Enva-ı İhsanatıyla dolduruyor. Öyle bir tarzda ki, nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirlerinden ayrılıyor. Başka cihetleri buna kıyas et... Nasıl, böyle bir sarayın Sâni'inden gaflet edilebilir?” (8).

“Meselâ: Nasılki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda hârika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var. Şübhesiz gayet meharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz ecza hanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki Zihayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıp mikyasıyla küre-i arz Eczahane-i Kübrasının Eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâl'i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır (8).

“Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayatdar hârika bir tiryak onlardan yapılmak îcab etti. Geldik, o eczahanede, o zîhayat macunun ve hayatdar tiryakın çoklukla efradını gördük. O macunlardan her birisini tedkik ettik. Görüyoruz ki: O kavanoz şişelerden her birisinden, bir mizan-ı mahsus ile, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından ve hakeza..muhtelif miktarlarda eczalar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa o macun zîhayat olamaz, hasiyetini gösteremez. Hem o hayatdar tiryakı da tedkik ettik. Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsus ile bir madde alınmış ki, zerre mikdarı noksan veya ziyade olsa, tiryak hassasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyade iken, her birisinden ayrı bir mizan ile alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarda eczaları alınmış. Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garib bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, her birisinden alınan mikdar kadar yalnız o mikdar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o macunu teşkil etsinler... Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl birşey var mı? Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, "Bu fikri kabul etmem" diye kaçacaktır.

İşte bu misal gibi..herbir zîhayat, elbette zîhayat bir macundur ve herbir nebat, hayatdar bir tiryak gibidir ki; çok müteaddid eczalardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçü ile alınan maddelerden terkib edilmiştir. Eğer esbaba, anasıra isnad edilse ve "esbab icad etti" denilse; aynen eczahanedeki macunun, şişelerin devrilmesinden vücud bulması gibi, yüz derece Akıldan uzak, muhal ve bâtıldır.

Elhasıl: Şu Eczahane-i Kübra-yı Âlemde, Hakîm-i Ezelî'nin Mizan-ı Kaza ve Kaderiyle alınan mevadd-ı hayatiye, hadsiz bir Hikmet ve nihayetsiz bir İlim ve herşeye şamil bir İrade ile Vücud bulabilir. ‘Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî anasır ve tabayi' ve esbabın işidir’ diyen bedbaht, ‘O tiryak-ı acib, kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur’ diyen divane bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır. Evet o küfür; ahmakane, sarhoşane, divanece bir hezeyandır “(9).

“Hem meselâ: Nasıl bir Hârika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve meharetli bir makinisti tanıttırır. Öyle de, küre-i arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar Makine-i Rabbaniye, ne derece bu İnsan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla küre-i arzın Ustasını ve Sahibini bildirir ve tanıttırır “(10).

“Mâdem şu Kâinat var ve içinde filler ve İcad var. Hem mâdem muntazam bir fiil, fâilsiz olmaz. Manidar bir Kitab, kâtibsiz olmaz. San`atlı bir nakış, nakkaşsız olmaz... Elbette şu Kâinatı dolduran hikmetli fiillerin bir Fâili ve yeryüzünün mevsim-be-mevsim tazelenen hayretfeza Nukuşlarının, manidar Mektubatının bir Kâtibi, bir Nakkaşı vardır. “

“Bilmüşahede görüyoruz ki: Bütün eşya, husûsan Zîhayat olanların pekçok muhtelif hacatı ve pekçok mütenevvi metalibi vardır. O matlabları, o hacetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münasib ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak: Zahirî ve bâtınî hasselerin ve onların levazımatı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün Zîhayatları kendine kıyas et. İşte bütün onlar, birer birer, Vücud-u Vâcib'e şehadet ve Vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi, o hal ve bu keyfiyet, Perde-i Gayb arkasında bir Vâcib-ülVücud'u, bir Vâhid-i Ehad'i, hem gayet Kerim, Rahîm, Mürebbi, Müdebbir Ünvanları içinde Akla gösterir.

Şimdi ey münkir-i cahil ve ey fâsık-ı gafil! Bu Faaliyet-i Hakîmaneyi, Basîraneyi, Rahîmaneyi ne ile izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz camid esbabla mı izah edebilirsin.”

“Eşya, Vücud ve teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir surette iken, birdenbire gayet muntazam, hakîmane öyle bir teşahhus-u vechî veriliyor ki; meselâ her bir İnsanın yüzünde, bütün ebna-yı cinsinden her birisine karşı birer alâmet-i fârika, o küçük yüzde bulunduğu ve zahir ve bâtın duygularıyla Kemal-i Hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz gayet parlak bir Sikke-i Ehadiyet olduğunu isbat eder. Her bir yüz, yüzer cihetle bir Sâni-i Hakîm'in Vücuduna şehadet ve Vahdetine işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlıkına mahsus bir hâtem olduğunu Akıl gözüne gösterir

Ey münkir! Hiçbir cihetle kabil-i taklid olmayan şu Sikkeleri ve mecmuundaki parlak Sikke-i Samediyeti hangi tezgâha havale edebilirsin!” (11).

2. HUDUS

Mütekellimîn demişler ki: "Âlem, mütegayyirdir. Her mütegayyir, hâdistir. Her bir hâdisin, bir muhdisi, yâni mûcidi var. Öyle ise bu Kâinatın kadîm bir mûcidi var."

Bediüzzaman şöyle der: “Evet Kâinat hâdistir. Çünki görüyoruz: Her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir Kâinat, bir Âlem gider, biri gelir. Demek bir Kadîr-i Zülcelâl var ki, bu Kâinatı hiçten İcad ederek her senede belki her mevsimde, belki her günde birisini İcad eder, Ehl-i Şuura gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp zincirleme bir surette zamanın şeridine asıyor. Elbette bu Âlem gibi birer Kâinat-ı Müteceddide hükmünde olan her baharda gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden Kâinatları İcad eden bir Zât-ı Kadîr'in Mu’cizat-ı Kudretidirler. Elbette Âlem içinde her vakit Âlemleri halkedip değiştiren Zât, mutlaka şu Âlemi dahi O halketmiştir. Ve şu Âlemi ve rûy-i zemini, o büyük misafirlere misafirhane yapmıştır.”

“Şu Kâinatın mevti, mümkündür. Çünki bir şey kanun-u tekâmülde dâhil ise, o şeyde alâküllihal neşvünema vardır. Neşvünema ve büyümek varsa, ona alâküllihal bir ömr-ü fıtrî vardır. Ömr-ü fıtrîsi var ise, alâküllihal bir ecel-i fıtrîsi vardır. Gayet geniş bir istikra ve tetebbu ile sabittir ki, öyle şeyler mevtin pençesinden kendini kurtaramaz.

Evet nasıl ki İnsan küçük bir Âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir İnsandır, o dahi ölümün pençesinden kurtulamaz. O da ölecek, sonra dirilecek veya yatıp sonra Subh-u Haşirle gözünü açacaktır. Hem nasıl ki Kâinatın bir nüsha-i musaggarası olan bir şecere-i zîhayat, tahrib ve inhilalden başını kurtaramaz.

Öyle de: Şecere-i Hilkatten teşa'ub etmiş olan Silsile-i Kâinat tamir ve tecdid için, tahribden, dağılmaktan kendini kurtaramaz. "Eğer dünyanın ecel-i fıtrîsinden evvel İrade-i Ezeliyenin İzni ile, haricî bir maraz veya muharrib bir hâdise başına gelmezse ve onun Sâni-i Hakîm'i dahi ecel-i fıtrîden evvel onu bozmazsa, herhalde hattâ fennî bir hesab ile bir gün gelecek ki: O dünya olan büyük İnsan sekerata başlayıp acib bir hırıltı ile ve müdhiş bir savt ile fezayı çınlatıp dolduracak, bağırıp ölecek; sonra Emr-i İlahî ile dirilecektir” (12).

3. İMKAN

Mütekellimîn demişler ki: "İmkân, mütesaviy-üt tarafeyn"dir. Yâni: Adem ve Vücud, ikisi de müsavi olsa; bir tahsis edici, bir tercih edici, bir Mûcid lâzımdır. Çünki mümkinat, birbirini İcad edip teselsül edemez. Yahut o onu, o da onu İcad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise bir Vâcib-ül Vücud vardır ki, bunları İcad ediyor.

Bediüzzaman der ki: “Herbir şey Vücudunda, Sıfâtında, Müddet-i Bekasında hadsiz imkânat, yâni gayet çok yollar ve cihetler içinde mütereddid iken, görüyoruz ki; o hadsiz cihetler içinde vücudça muntazam bir yolu takib ediyor. Herbir Sıfatı da mahsus bir tarzda ona veriyor. Müddet-i Bekasında bütün değiştirdiği sıfat ve haller dahi, böyle bir tahsis ile veriliyor. Demek bir Muhassısın İradesiyle, bir Müreccihin tercihiyle, bir Mûcid-i Hakîmin İcadıyladır ki; hadsiz yollar içinde, Hikmetli bir yolda onu sevkeder, muntazam sıfâtı ve ahvali ona giydiriyor.

Sonra infiraddan çıkarıp, bir terkibli cisme cüz' yapar, imkânat ziyadeleşir. Çünki o cisimde binler tarzda bulunabilir. Halbuki neticesiz o vaziyetler içinde neticeli, mahsus bir vaziyet ona verilir ki; mühim neticeleri ve faideleri ve o cisimde vazifeleri gördürülüyor. Sonra o cisim dahi diğer bir cisme cüz' yaptırılıyor. İmkânat daha ziyadeleşir. Çünki binlerle tarzda bulunabilir. İşte o binler tarz içinde, birtek vaziyet veriliyor. O vaziyet ile mühim vazifeler gördürülüyor ve hâkeza... Gittikçe daha ziyade kat'î bir Hakîm-i Müdebbir'inVücub-u Vücudunu gösteriyor. Bir Âmir-i Alîm'in Emriyle sevk edildiğini bildiriyor. Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz' olup giden bütün bu terkiblerde; nasıl bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedâhil o heyetlerden herbirisine mahsus birer vazifesi, Hikmetli birer nisbeti, İntizamlı birer Hizmeti bulunuyor. Hem nasılki senin gözbebeğinden bir hüceyre; gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var. Senin başın heyet-i umumiyesi nisbetine dahi, Hikmetli bir vazifesi ve Hizmeti vardır. Zerre miktar şaşırsa, sıhhat ve idare-i beden bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket asablarına, hattâ bedenin heyet-i umumiyesinde birer mahsus vazifesi, Hikmetli birer vaziyeti vardır. Binlerle imkânat içinde, bir Sâni'-i Hakîm'in Hikmetiyle o muayyen vaziyet verilmiştir.

Öyle de: Bu Kâinattaki mevcûdat, herbiri kendi Zâtı ile, Sıfâtı ile çok imkânat yolları içinde has bir Vücudu ve hikmetli bir sureti ve faideli sıfatları, nasıl bir Vâcib-ülVücud'a şehadet ederler. Öyle de: Mürekkebata girdikleri vakit, her bir mürekkebde daha başka bir lisanla yine Sâniini ilân eder. Git gide, tâ en büyük mürekkebe kadar nisbeti ve vazifesi, Hizmeti itibariyle Sâni'-i Hakîm'inVücub-u Vücuduna ve İhtiyarına ve İradesine şehadet eder. Çünki bir şeyi, bütün mürekkebata Hikmetli münasebetleri muhafaza suretinde yerleştiren, bütün o mürekkebatın Hâlıkı olabilir. Demek bir tek şey, binler lisanlarla ona şehadet eder hükmündedir.

İşte Kâinatın mevcûdatı kadar değil, belki mevcûdatın sıfât ve mürekkebatı adedince imkânat noktasından da Vâcib-ülVücud'un Vücuduna karşı şehadetler geliyor.”

Allahın birliğine bazı deliller: “Âmiriyet ve Hâkimiyetin muktezası; rakib kabul etmemektir, iştiraki reddetmektir, müdahaleyi ref'etmektir... Onun içindir ki; küçük bir köyde iki muhtar bulunsa, köyün rahatını ve nizamını bozarlar. Bir nahiyede iki müdür, bir vilayette iki Vali bulunsa, herc ü merc ederler. Bir memlekette iki padişah bulunsa, fırtınalı bir karmakarışıklığa sebebiyet verirler. Mâdem hâkimiyet ve âmiriyetin gölgesinin zaîf bir gölgesi ve cüz'î bir nümunesi, muavenete muhtaç âciz İnsanlarda böyle rakib ve zıddı ve emsalinin müdahalesini kabul etmezse; acaba Saltanat-ı Mutlaka suretindeki Hâkimiyet ve Rubûbiyet derecesindeki Âmiriyet, bir Kadîr-i Mutlak'ta ne derece o redd-i müdahale kanunu ne kadar esaslı bir surette hükmünü icra ettiğini kıyas et.

Demek Uluhiyet ve Rubûbiyetin en kat'î ve daimî lâzımı; Vahdet ve İnfiraddır. Buna bir Bürhan-ı Bahir ve şahid-i kat'î, Kâinattaki İntizam-ı Ekmel ve İnsicam-ı Ecmeldir. Sinek kanadından tut, tâ Semâvat kandillerine kadar öyle bir Nizam var ki; Akıl onun karşısında hayretinden ve istihsan eder, Secde eder. Eğer zerre miktar şerike yer bulunsa idi, müdahalesi olsa idi, intizam bozulacaktı.

Hem mâdem bir işde iki hâkimin bulunması, o işin İntizamını bozuyor. Hem mâdem sinek kanadından tâ Semâvat kandiline kadar mükemmel bir İntizam var. Öyle ise, o Hâkim birdir. Âlemde sabit bir Nizam vardır, muhkem bir irtibat vardır ve daimî Düsturlar, esaslı Kanunlar vardır. Bu itibarla Âlem, bir saat veya muntazam bir makine gibidir. Herbir çarkın, herbir vidanın, herbir çivinin; makinenin nizam ve intizamında bir hissesi ve makinenin netice ve faidelerinde bir tesiri olduğu gibi, Ehl-i Hayat için ve bilhassa beşer için de bir faidesi vardır (13).

“İnsanın cesedini teşkil eden zerreler, Âlemin zerratı içinde camid, dağınık bir şekilde iken, bakarsın ki; mahsus bir Kanun ile, muayyen bir Nizam ile İntizam altına alınarak Âlem-i Anasıra gönderilir. Âlem-i Anasırda sâkit, sâkin, gizli bir vaziyette iken, birdenbire kafile kafile, muayyen bir düstur ile, yevmî bir İntizam ile, bir Kasd ve Hikmet altında Âlem-i Mevalide intikal eder. Âlem-i Mevalidde de, sükût içinde iken birdenbire acib, garib bir tarz ile nutfeye inkılab eder. Sonra müteselsil inkılablar ile alaka olur; sonra mudga olur, sonra et, kemik olur (14).

“Ve keza Semavat sahifesini güneş ve yıldızlarla yazan Kudretle, bal arısıyla karıncanın sahifelerini hüceyrat ve zerrat ile yazan Kudret bir olduğundan Hâlıkın bir olduğuna delalet ve şehadet eder.

Ve keza meselâ bulut ile arz gibi camid ve mütehalif şeylerde tecavüb ve muavenet, yani birbirinin hacetine cevab vermek ve seyyarat gibi şemsten pek uzak olan yıldızların şemse veya birbirine Tesanüd etmeleri, bütün eşyanın bir Müdebbirin İdaresinde bulunduğuna şehadet ederek tevhidi ilân eder.

Ve keza Semavatın yıldızlar gibi âsâr-ı muntazamadaki müşabehet ve arzın birbirine benzeyen çiçeklerinde, hayvanatındaki münasebet, Hâlıkın bir olduğunu ilân eder.

Ve keza her bir zîhayat, çok İsim ve Sıfatların Tecellisine mazhardır. Meselâ, bir zîhayat vücuda geldiğinde Bari İsminin Cilvesine, teşekkülünde Musavvir Sıfatının Cilvesine, gıdalandığı zaman Rezzak İsminin Cilvesine; hastalıktan şifa bulduğunda, Şâfî İsminin Tecellisine ve hakeza tesirde mütesanid, âsârda mütehalif, çok sıfat ve İsimlere mazhardır. Bu sıfatların ve İsimlerin hedefleri bir olduğundan, elbette müsemmaları da bir olur. İşte her bir zîhayat, şu mazhariyetle Hâlık'ın bir olduğuna dair olan şehadetini ilân eder.

Ve keza manzume-i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat ve keyfiyetçe birbiriyle münasebetleri, ikisinin bir Nakkaş'ın nakşı olduğuna olan delaletlerini َ i'lam ediyorlar.

Ve keza zerrat arasındaki cazibenin, güneş ve yıldızlar arasında bulunan cazibeye kardeş olması, her iki kısmın da bir Kalem-i Vâhidin yazısı olduğunu izhar ediyorlar.

Ve keza terkib ve mürekkebatta görünen İntizam, o mürekkebattaki her zerrenin, lâyık mevziine konulmasıyla hasıl olmuştur. Binaenaleyh o zerreleri, aralarındaki münasebetler bozulmamak şartıyla, lâyık mevkilerine koyabilmek, ancak bütün o mürekkebatı yaratabilecek bir Kudret Sahibine hastır. İşte zerrattaki İntizam ve şu vaziyetin lisanıyla La İlahe İllellah’i okur.

Ve keza bir neviden bir ferdin, bütün efraddan imtiyazını temin edecek teşahhus ve taayyününün Kalem-i Kudretle yazılması, bütün nev'-i beşerin, meselâ efradının Nazar-ı Kudrette meşhud ve melhuz olduğunu istilzam eder. Çünki bir ferd, alâmet-i farikası cihetiyle bütün efrada muhalif olacaktır. Eğer bütün efrad hazır bulunmazsa, taayyünlerinde, alâmatlarında muhalefetin bulunmaması ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır. Öyle ise, bir ferdin Hâlıkı bir nev'in Hâlıkı olacaktır (15).

SONUÇ

En küçük bir mahlûktan en büyük bir mevcuda kadar her şeyin hadis olduğu ve ezeli olmadığı, yaratılan her şeyin orijinal olarak özel yaratıldığı, aynı nev’in fertlerinin bile birbirinden farklı yaratıldığı kâinat kitabından müşahede edilmektedir. Hikmetli mevcudatın yaratılışı için sebeplerin ilminin, gücünün, şuurunun yeterli olmadığı görülmektedir. Planlı programlı yaratılan hiçbir şeyin kendi kendine, tesadüfen meydana gelmesinin imkânsız olduğu, ancak bir kast ve iradenin eseri olduğu açıktır. Her bir nev’in bir babadan başladığı ve bir yerde biteceği, ezeli ve ebedi olmadığı kâinat kitabından ve Hudus ile imkan hakikatlarından okunmaktadır.

KAYNAKLAR

  1. Ayetler: İbrahim suresi,14-10.; Allah her şeyin yaratıcısıdır. Zümer suresi,39-62.; Bakara suresi,2-255.
  2. Hadisler:İbnü Hambel.,Tirmizi.; Müsned.
  3. Bediüzzaman Said Nursi,Yirmi İkinci Söz, Sayfa 298
  4. Bediüzzaman Said Nursi, Onuncu Söz, Sayfa 60
  5. Bediüzzaman Said Nursi , Otuzikinci Söz, Sayfa.632.
  6. Bediüzzaman Said Nursi,Onuncu Söz, Sayfa 60
  7. Bediüzzaman Said Nursi,Yirmi İkinci Söz, Sayfa 300
  8. Bediüzzaman Said Nursi, Onuncu Söz, Sayfa 61.
  9. Bediüzzaman Said Nursi, Onuncu Sözün Zeyli, Altıncı Mesele, Sayfa 157.
  10. Bediüzzaman Said Nursi,Otuzüçüncü Söz, Sayfa 655.
  11. Bediüzzaman Said Nursi,Otuz üçüncü Söz, Sayfa 684-686.
  12. Bediüzzaman Said Nursi,Yirmidokuzuncu Söz, Sayfa 595.
  13. Bediüzzaman Said Nursi,İşârât-ül İ’caz,Sayfa 186. 14.
  14. Bediüzzaman Said Nursi,İşârât-ül İ’caz, Sayfa 177.
  15. Bediüzzaman Said Nursi,Mesnevi-i Nuriye, Katre, Sayfa 55-57.

Kaynak: Bilim Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun