Bilim, ateizmin ve materyalizmin egemenliğinden nasıl kurtulacak?
Değerli kardeşimiz,
THE PROBLEM: SECULARIZATION OF SCIENCE AND THE CONSEQUENCES. HOW TO SET SCIENCE FREE FROM MATERIALISM AND ATHEISM
Prof. Dr. Osman ÇAKMAK
YIldız Teknik Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Kimya Bölümü, İstanbul, Türkiye
Abstract
To free today’s science from the authority and domination of materialism and give it a free identity is the most important issue.* In this presentation, the solution “Manayı Harfi”** as a Tawhidi perspective is dealt with: the implicit methods used at abusing science for materialism and atheism in the name of scientificness. In the name of scientific explanations, “decorous statements and philosophy deceits” become prominent. “Illusion” is constantly used. This study, additionally, will give outcomes of this secular perspective, and the perception of education is the root of the tendency of the young generation to deism and atheism and secularization, as well as being the reason for corruption in morals and anxiousness/uneasiness of humanity. When we look at a writing, we pay our attention to the meaning emerging from the collocation of letters rather than paying attention to the letters and the paper. The meaning of being we think as a written letter is the reflection and manifestation of divine names and “scientific truths” that actually address to the “Al- Haqq” name of God.
Root of all the right? Sciences are God’s “Al Hakim” (All-Wise) and “Al-`Alim” (All-Knowing) names. “Tawhid does not allow to “dicephaly”. In this presentation, we will cover the thesis that religion and science are not opponents but are two parties supporting and helping each other. Science abused for materialism and atheism draws attention to the letters, not the meaning. In this study, a new curriculum in which (hikmah/wisdom), truth (verified knowledge), nature of aspects are explained, is brought forward. In the new curriculum proposal, it is proposed to include the subjects below as the main units and chapters: Cooperationsharing, life and revitalization, sustenance and nourishment, going to the perfect, beautificationadornment, activity, order, balance and justice, nurture and administration, design and art, creation, cleaning and not wastefulness that we observe as the nature law and system are some of the curriculum topics.
**Mana-i harfi: othersignifier, being, like a letter, pointing to God rather than to itself. Mana-i ismi: selfsignifier, being disconnected from God, claiming they indicate none other than their own existence.
Key Words: Science, Othersignified, Setting free science, Atheism
BİLGİNİN SEKÜLERLEŞMESİ SORUNU VE SONUÇLAR. BİLİMİN ATEİZM VE MATERYALİZMİN EGEMENLİĞİNDEN KURTARILMASI
Prof. Dr. Osman ÇAKMAK Özet
Günümüz biliminin materyalizmin sulta ve hegomonyasından kurtarılması ve bilimin özgür bir kimliğe kavuşturulması en önemli bir meseledir.* Bu sunumda, Tevhidî Bakış açısı olarak “Manayı Harfi” çözümü ele alınmakta; bilimin materyalizme ve ateizme alet edilmesinde bilimsellik kılıfı altında kullanılan üstü örtülü metotlar deşifre edilmektedir. Bilimsel açıklamalar adı altında “usturuplu ifadeler ve felsefe düzenbazlıkları” öne çıkmaktadır. “Algı yanılmasına” sürekli müracaat edilmektedir.
Bu çalışmada ayrıca seküler bilim ve eğitim anlayışının gençlerde deizm ve ateizm eğilimlerinin ve dünyevileşmenin temeli; insanlığın huzursuzluğunun ve ahlaki bozulmasının kaynağı olduğuna dair sonuçlara yer verilecektir.
Bir yazıya baktığımızda dikkatimizi harflere ve kâğıda değil, harflerin birleşmesinden ortaya çıkan manalara yöneltiriz. Yazılmış bir mektup gibi düşündüğümüz varlığın manası, ilahi isimlerin yansıma ve tecellileridir ve “bilimsel gerçekler” aslında Allah’ın “Hak” ismine işaret eder.
Tüm doğru bilimlerin kaynağı Allah’ın ‘Hakim’ ve ‘Alim’ isimleridir. “Tevhid” “iki başlılığa” izin vermemektedir. Bu sunumda, din ile bilim birbirinin muhalifi değil, birbirine destek veren ve birbirine güç veren iki taraf olduğu tezini işleyeceğiz.
Materyalizme ve ateizme alet edilen bilim dikkatleri manaya değil, harflere yöneltmektedir.
Bu çalışmada, varlığın hikmet, hakikat, fıtrat vd boyutları ile anlatıldığı yeni bir müfredat gündeme getirilmektedir. Yeni müfredat önerisinde; aşağıda yer alan konuların fen derslerinin ana ünite ve bölümleri halini alması talep edildi. Tabiat kanun ve nizamı olarak gözlemlediğimiz yardımlaşma -paylaşma, hayat ve diriltme, rızık ve beslenme, mükemmele gidiş, güzelleşme –süsleme, faaliyet, nizam ve düzen, denge ve adalet, terbiye ve idare, tasarım ve sanat, yaratılış, temizlik ve iktisatisrafsızlık müfredat konularından azılarıdır.
Anahtar Kelimeler: Manayı harfi, Fen müfredat önerisi, Ateizm, Deizm, Tevhidi Bakış
GİRİŞ
Bu sunumda, bilimsellik kılıfına girerek, bilimsel açıklamalar adı altında “algı yanılmaları” yolu ile bilimin “inançsızlığa, özellikle ateizme alet edilmesi konusu ele alınmıştır.
Bilginin sınavlarda ölçülebilen mekanik bilgimalumat şeklinde sunulması diğer boyutların görünmemesine yol açmaktadır. Ayrıca bilginin boyutları yanında dereceleri de nazarlardan saklanmaktadır. Bilginin derecelerine dair yaptığımız bir çalışmayı daha önce sunmuştuk [1]. Bu çalışmada ise “bilginin boyutları” tartışılacaktır.
Bir çalışmamızda ders kitaplarında asıl tabiat gerçeklerinin nasıl göz ardı edildiğine dair araştırma sonuçlarına yer verdik [2]. Örneğin yardımlaşma -paylaşma, hayat ve diriltme, rızık ve beslenme, mükemmele gidiş, güzelleşme–süsleme, faaliyet, nizam ve düzen, denge ve adalet, terbiye ve idare, tasarım ve sanat, yaratılış, temizlik ve iktisatisrafsızlık .. hali hazır fen bilimlerince görülmeyen, göz ardı edilen konulardan bazılarıdır.
Algı yanılmalarına maruz kalarak ideoloji ve felsefe ile karışık bir şekilde sunulan bilimi kısaca “seküler bilim” olarak tanımlayacağız. Seküler bilim, yaratılışı tabiata ve sebeplere verir. Seküler bilim yaratılışı açıklarken “usturuplu ifadeler” kullanır. Örneğin “açıkladık, nasıl olduğunu izah ettik” zan ve algısı oluşturur. “Tabiât, tesadüf, mekanizma, kanun” gibi hariçte (zihin dışında) eşya üzerinde te’sir yapabilecek sebeplere bir isim verir. Anladık veya çözdük havası oluşturulur.
1. SÜBLİMİNAL MESAJLAR VE İNKARCILIK
Çalışmamızda şu iki konu merkeze alınmıştır: (I) Bilimin ateizme alet edilmesinde kullanılan vasıtalar. (II) İnkârcılık ve ateizm propagandasının gizlenme metotları. Üçüncü olarak bilimsel bilgiyi (hakikate) gerçek boyutları ile görebilmek için hangi çözüm yolları bulunmaktadır?
İlk önce bilimin ateizme alet edilmesinde bilinçaltımıza sessizce fısıldanan “subliminâl mesajları” ele alıyoruz. Bilindiği gibi fiil failsiz ve eser ustası olmaz. Seküler bilim, fiilin sahibine (Allah) gerek yokmuş gibi ve failden hiç bahsetmeden, “şu bu o sebeplerden oluyor” der, dikkatleri sebeplere yöneltir. Bu ifade tarzı, bu işi Allah yapmıyor” demekten çok daha te’sirli ve ikna edici olmaktadır. Bu dolaylı ve üstü örtülü inkar metodu açıkça “Evrendeki işleyişe Allah karışmıyor” demekten çok daha aldatıcıdır olmaktadır.
Anlatımlarda maksada uygun bilimsel jargon ve teknik terimler üretilmektedir. Bu eserlerin ve fiillerin sahibi kimdir sorusu daha önceden verilen mesajlarla susturulur. “Allah yoktur; varsa bile, evrenin işleyişine etki ve müdahalesi yoktur. O’na ihtiyaç ve zaruret de yoktur (!) O’na inanmak için, hiçbir mantıkî gerekçe ve aklî ve gözlemsel delil bulunmaz (!)”
Bu tür mesajlar “alt ve arkadan” empozeedilir. Çünkü doğrudan, inkâr ve şirkin reklâm ve progagandasının gizlenmesi gerekmektedir. Mesajlar, farkettirilmeden, direkt şuuraltımıza ilka ve şırınga edildiğinden; kişide herhangi bir tepki ve itiraz, savunma ve cevap verme ihtiyacı uyandırmaz. Açıkça yapılan propaganda mukabil cepheyi oluşturacağından, “münafıkane ve nifak perdesi altında” yürütülmesi maksada daha uygundur. Gençlerdeki deizmin bunca yaygınlığı şaşırtıcı bulunmaktadır. Esasen bu gizli ve üstü örtülü inkârın etkisi ile ile ilgili olduğunu düşünüyoruz.
Seküler bilim, “Tanrı’nın varlık – yokluğu ve evrenimizde etken olup – olmadığı, Bilim’in konusu değildir” der. “ Bilimsel olarak da ispatlanamaz; bizim konumuz, sadece deney – gözlem yapabildiğimiz ‘madde” demeye getirir. Diğer yandan da “Tanrı’nın olmadığı veya kâinatla münasebeti ve içindeki maddeye etki ve illiyetininin olmadığına” dair sürekli propaganda içine girer.
Seküler bilim bir yandan inanç ve dinden bağımsız hareket ettiğini söyler. Diğer yandan da keşif ve gözlemlerini, “ateizm” (küfür ve şirk) lehine tanzim eder. Samimi davranmaz. “Tanrı”ya, sadece evrenin başlangıcında (domino taşlarında ilk hareketi veren gibi) “İlk Neden” olarak küçük bir rol verir.
“Seküler Bilim; artık evrenin ihtiyacı kalmadığı, şimdi âtıl ve gereksiz olan bu “İlk Neden Tanrısı”na, verdiği bu küçük rol de, kerhendir! Bu İlk Neden Tanrısını reddetmemesi de, bir süreliğinedir! Çünkü: “İleride Bilim; evrenin başlangıcını da çözüp – nedensellediğinde, bu “karanlık nokta” (!) da aydınlanmış olacaktır. Bu İlk Neden Tanrısı’na inanmak için de mantıkî bir zorunluluk ve neden veya aklî bir gerekçe kalmayacak” der! Görüldüğü gibi seküler bilim duruma göre“Alenî deist” davranır. Ama aslında “gizli ateist” dir. Sıkışınca ise, “agnostist” olacaktır. “Gözleyip – bilemediğimiz Tanrının varlık – yokluğu gibi meseleler Bilim’in konusu ve sahası değil” diyerek “agnostizme” kaçar.
2. İNKARCILIĞIN İÇ YÜZÜ
“Tanrı yok(muş), varsa bile işleyişe karışmıyor” derken bir taraftan da “asıl Fail ve Sani olan Halık-ı Teala yerine başka failler ikame eder. İma edilen şudur: Bilimsel ifade, denklem ve formüllerinde Allah’ın bulunmadığı bir kâinat tasavvuru ortaya çıkmaktadır. Zaten evren kendi başına işleyebilmektedir. Tanrı olsa da zaten işleyişe karışmıyor. O yüzden O’na ihtiyaç da bulunmuyor. İnsanlar kanaatlerini pek sorgulamadığından bu kanaatler zamanla benimsenir. Kişi içine düştüğü “şirk” düşüncelerinin farkına bile varmaz.
Bilim üzerindeki bu tasarrufu bir illüzyonistin, ya da hokkabazın el çabukluğuna benzetebiliriz. Dikkatiniz belli bir yöne çekiliyor. Asıl gerçek gözünüzden kaçırılıyor ve bir hipnoz uzmanının, dikkatimizi belli bir noktaya veya sese yönlendirmesi gibi dikkatlerimiz evrendeki bazı “sebep ve maddî nesnelere” yönlendiriliyor. Her seferinde yapılmak istenen şey gerçek Yaratıcıyı ve Kainatın sahibini görüş alanından kaçırmak ve gizlemektir.
Bu zihnen uyutulma sonucu, “alem nasıl Yaratıcısız ve Sahipsiz olabilir!?” sorusu akla bile gelmez! Gelse de, merak edilmez. Merak edilse de; Bilim (!) ona da “failsiz, yani otomatik, yani kendi kendine, yani çeşitli madde ve sebep ve kuvvetlerin etkisi ve itme – çekmesiyle, yani çeşitli tabiî ve deterministik fizik – kimya kanun ve mekanizmalarıyla işleyen” “bilimsel”(!) açıklamalar sunar (!).
Bilim adına olmayanı olur(muş) gibi gösterme hokkabazlığının sonu gelmez. Sonraki aşamada; sözde bilimsel cümle ve tasvirler kanalıyla, bilinçaltımıza gönderilen “subliminâl mesajlarla” bilinçaltımız kodlanır ve programlanır! Bu arada seküler bilim objektif ve dinden ve inançtan bağımsız hareket ettiğini sürekli vurgular. Bu yüzden de ülke ve milliyet, din ve inanç fark ettirmeden, her yerde fikirlerini kabul ettirir.
Bilim adına, eğitim adına yapılan bu tekrar ve telkinler; bu tür zihinsel bombardımana dünyaya gözümüzü açtığımızdan beri maruz kalmaktayız. Okullar ve ders kitapları yolu ile yapılan zihinsel manipülâsyon ve programlama işlemine medya da katılır. Özellikle dışarıdan transfer edilen belgeseller bunun en etkin araçlarından birisidir.
Seküler bilim evren gözlem ve araştırmalarında “kim, niçin / niye, anlam ve amacı ne” sorularını dışlar; bu tür soruları spekülâtif kabul eder; bunları, “bilgi ve araştırma, delil ve gözlemin” değil; “felsefe ve din / inançların” konusudur der. Halbuki bilimin en temel amacı; gözlem ve deneylere dayanarak, geçmiş ve gelecek hakkında bilgi ve bulgular elde etmektir. Somut gördüklerinden, soyut kanun ve prensiplere ulaşmaktır. Varlık ve işleyişten (teorinin öngördüğü); “teoriye göre, evrende şöyle bir şey de olması gerekir” deyip, henüz göremediği o varlık ve boyutları keşfetmeye çalışmaktır.
Eğitim esasen bir kemalat yolculuğu ve insanın kendini ve kainatı keşif yolculuğu halini alması gerekir. İnsanın var olan potansiyellerini ve fıtratını/kendisini keşfetmekle yükümlüdür. Çekirdekler misali kendisine lütfedilen latifelerini uyandırmak ve işletmek vazifesidir. Ne var ki materyalist bilim ve eğitim insanın asli ihtiyaçlarını ve fıtratını, ebede açılan duygularını görmezden gelir. İnsanın sonsuzluğu arzulayan duygularından bihaberdir. Kainatla işleyen düzene uyum sağlamakla huzur ve mutluluğa erişeceğinden gafildir.
Bilgi mekanik boyuttan malumattan tek boyutlu açıklamaya bürününce ve indirgenince ve sınav için geçme aracı haline gelir. Öğrenilenler malumat boyutunda kalınca ilimden irfana ve marifete geçiş hattı kapanır.
Bilimi hep maddi ve araçsal görmenin sonucu bilim materyalizmin “malı” zannedilir. Eşyanın/varlığın sır ve hikmeti gizlenir. O yüzden okul kitaplarından başlamak üzere her türlü yazılı, sesli ve görüntülü yayın, bizi, “gafil” bir nazarla kâinata bakmaya şartlandırır.
Materyalist ya da seküler bilim, laboratuvarlarda denenmeye uygun olmayan ve dolayısıyla doğruluk veya yanlışlığı ölçümlere dayalı olarak belirlenemeyen bilgileri bilimdışı ilan eder. Örneğin; Gözlem ve deneye dayalı fen bilimleri için pozitivizmi sosyal ve duygu temelli (psikoloji gibi) ve inanca dayalı bilimler (teoloji gibi) tatbik ederek işine geldiği gibi hareket eder. Ancak beş duyu ile idrak edemediğimiz manevi duygularla idrak ettiğimiz gerçekleri kabule yanaşmaz.
Seküler bilimce yapılan yanlışlık bu kadarla sınırlı kalmaz. Beş duyu ve deneycilik (empirisizm ve bilhassa pozitivizm) yöntemlerinin bilgi edinme mekanizmalarından sadece birisi olduğunu nazarlardan saklar. Bilimsellik adına böylece ön yargı, hatta taassup içine girer. Bilgiyi sadece maddede yansıyan miktarıyla sınırlar.
3. BİLİMİ ÖZGÜRLEŞTİRME ÇABALARI
Bilimi ateizmin malı gibi kabul eden ve onu ateizme alet etmeye çabalayan gizli niyetleri ve metotları ifşa eden çabalar bilimin özgürleşmesi adı altında BATI’da sürdürülmektedir.
Batıyı ikiye ayırmalıyız. Birbiri içinde iki Batı vardır aslında. Birinci Batı ikinci Batı’nın başarılarının arkasına sığınarak bilimi ateist ideolojiye alet etme çabası içindedir. Seküler bilim ve eğitim anlayışının savunucusu İkinci Batı, Metafizik boyuttan uzak ideolojik bilim (İkinci Avrupa), çoğunlukla zekice kurgulanmış (bazen zekâdan da yoksun), belli bir hedefi olmayan, hakikatten kopmuş ve dolayısıyla hikmeti olmayan entelektüel bir oyun görüntüsü verir [3].
Sebeplerin yaratıcı ve fail olduğu faraziyesinin işleyip işlemeyeceğine dair ortaya nice görüşler ortaya atılıyor ve hepsi de birbirinden farklı ve tutarsızlıklar içinde. Bu da açıkça işarettir ki tabiata veya tabiat kanunlarına yaratıcı bir güç isnat etmek, objektif bir ilmî araştırmanın sonuçları değildir. Şahsî kanaatlerden ibaret kalmaktadır.
Gittikçe artan sayıda ilim adamı, geçmişin mekanik teorilerinin artık savunulamadığını fark etmektedir. Kâinattaki güzellik, ihtişam, düzen, ahenk, simetri ve maksatlar karşısında, sebeplere ve tesadüfe dayanarak varlıkları açıklama teşebbüsleri, gittikçe müdafaa edilemez hâle düşmektedir.
Buna rağmen ilim adamları; yaratıkların var oluşun kör, aciz ve cahil sebeplerin tesadüfî hareketlerine hiç bir şekilde izafe edilemeyeceğini açık açık beyan edemiyorlar. Peki niçin?
Çünkü Evrim anlayışının katı bir doktrin halini aldığı gözlerden kaçmamaktadır. Çoğu bilim adamı bu teoriye inanmasa ve saçmalığını bilse de bağlılıklarını ifade etmek zorunda kalmaktadır. Meslekte kalabilmek için çoğu bilim adamı boyun eğmek durumunda olmaktadır. Bununla birlikte yine de “tenhâda” gerçek düşüncelerini fısıldayan çok bilim adamı görüyoruz.
4. ÇÖZÜM ÖNERİSİ
Seküler bilimde Kâinattaki düzen ve ahenk inkâr edilmez; ancak bu düzen ve ahengin tesadüf sonucu ortaya çıktığına inanmamız istenir. Bundan sonra inanmamızı istedikleri şey ise, sebepler arasındaki mekanik münasebetler ile kâinatın varlığını devam ettirdiği iddiasıdır. Bunun ne mânâya geldiğini kendileri de bilmez. Onlara göre, kendileri yaratılmış, âciz, câhil, fâni ve başıboş sebepler, hiç yoktan ortaya çıkan kanunlar aracılığıyla, etrafımızda görüp işittiğimiz o hârikulâde ahenk ve muvâzene içindeki sanat eserlerini icad etmektedirler. Yapılması gereken kast ve iradeyi, ilim ve kudreti ve hikmeti onlara göstermektir. İnkarın nasıl bir cehalet ürünü olduğunu ortaya koymaktır.
Bediüzzaman hem akli muhakemeye dayalı genel bilimlerin hem de gözlem ve deneylere dayalı fen bilimlerinin önemine dikkat çeker. Gelecekte bilimin hakimiyetine vurgu yapar: "Elbette nev'-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir"[Sözler, 20. Söz]. Bediüzzaman, İşaratül İcaz eserinde “İslâmiyetin menşei ilim, esası akıl” olduğunu söyler ve “hakikatı kabul ve safsatalı evhamı reddetmek” islâmiyet’in şânından olduğunun altını çizer. Kur’an-ı Kerim’de yer alan “‘akıl etmezler mi’ [Yasin suresi, 36:68.] ‘tefekkür etmezler mi’[En’am suresi, 6:50] ‘düşünmezler mi’[Nisa suresi, 4:82] ifadeleri de İslamiyetin aklı ve ilmi esas aldığının açık göstergeleri olmaktadır.
4.1. MANAYI HARFİ
Bediüzzaman, sebeplere bakıldığı zaman “Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.” (Mesnevi Nuriye, s72) der. Bu hikmet dünyasında Cenâb-ı Hak varlıkları sebeplerle yaratmaktadır. Bunun en açık örneği insanın yaratılışına anne ve babasını sebep kılmış olmasıdır. İlk insan Hz Adem’in topraktan yaratılması, kavun ve karpuzun ağaç olmaksızın ince bir saptan çıkarılması gösteriyor ki, anne baba gibi ağaçlar da sadece
birer basit sebepten ibarettir. Yaratılışta olaylara bir müdaheleleri yoktur.
Bir yazıya baktığımızda dikkatimizi harflere ve kâğıda değil, harflerin birleşmesinden ortaya çıkan manalara yöneltiriz. İnkarcılığa alet edilen seküler bilim ise dikkatleri yazıdaki “manaya” değil “harflere” yöneltir. İnsanlara görmediği ve bilmediği şeyi inkar ettirmek bu şekilde kolaylaşmaktadır.
Bediüzzaman’ın dediği gibi; “evet her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk'a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk'a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk'a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır.” (Mesnevi Nuriye, s72)
Örneğin bitkilerin bez parçasını andıran basit görünümlü yaprakları aslında su ile havadaki karbondioksit gazını hammadde olarak kullanarak güneş enerjisini arabalarda sıvı yakıt olarak bile kullanılabilecek olan kimyasal enerjiye dönüştüren sessiz ve atıksız birer kimya fabrikasını andırır. Fotosentez denen bu mekanizmanın tüm inceliklerinin ve değişen şartlardan fotosentezin nasıl etkilendiğinin ortaya konması, fen bilimlerinin çalışma konusudur. Keza, bir tavuk yumurtasının hangi şartlarda ve hangi sürede bir civcive dönüştüğünün veya karanlık bir toprağa gömülen bir karpuz çekirdeğinin hangi şartlarda ve hangi aşamalardan geçerek bir bitkiye dönüşüp koca karpuz halini almasının arka planında hükmeden kanun ve prensiplerin belirlenip ortaya konması yine fen bilimcilerinin işi olmaktadır. Hatta tavuk yumurtası ve karpuz çekirdeğindeki genlerde değişiklikler yaparak farklı özelliklerde tavuk ve karpuz elde etmeye çalışmak yine fen bilimlerinin çalışma alanı kapsamındadır.
Ancak fen bilimcilerin faaliyet alanı, fizik âleminde gözlenebilen kısımla ve varlıklar ve olaylar için ‘nedir’ ve ‘nasıl olmaktadır’ gibi sorulara cevap arayıp bunu doğaya veya evrime mal etmek hakikatı örtme ve manadan dikkatleri kaçırma faaliyetidir. Evrim ve evolusyon gibi isimler takarak yaratılışı tesadüfe vermekle fen alanının dışına çıkılmakta; bilim ateizme alet edilmiş olmaktadır.
Bediüzzaman “Cenâb-ı Hakka hamdler, şükürler olsun ki, mesâil-i nahviyeden isim ile harf arasındaki mânevî fark ile çok mühim meseleleri bana öğretmiştir” (Mesnevi Nuriye, s279) diyerek manayı ismî ve manayı harfî kavramlarının İslam düşüncesindeki köklerini işaret etmiştir. Eserlerinde bu iki kavramı kullandığı yerlerde ne tür manalar yüklediğine dikkat çekmiştir.
Bediüzzaman Kur’an’ın bir özelliğinin de “büyük bir Kur’an” mahiyetindeki kâinatın “en âli bir müfessiri” ve “en beliğ bir tercümanı” olduğuna dikkat çekmesidir. Kâinata Kur’an gibi bakıldığında zamanın yapraklarında nakşedilen varlıklar manalı kelimelere dönüşmektedir. Kur’an, nazarları varlık kelimelerinden manaya ve oradan da Yaratıcıya yöneltir. Dinsizliğe alet edilen seküler bilim ise varlıkları onların sadece maddi şekil, suret ve özellikleri ile anlatır.
Bediüzzaman’ın geliştirdiği “Manayı Harfi” yaklaşımı esasen anahtar bakış açıları sunmaktadır. Mesela şu “anahtar” cümleyi ele alalım:
“Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' değildir. Tâbi',ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir.” (İşaratül İcaz, s203).
Bu anahtarı kullanarak şu misali verebiliriz: Mutfakta tezgah üstünde dizilmiş yemekleri gören bir kişi, bu yemeklerin raftaki yemek tarifi kitabının hazırladığı fikrini saçma bulur ve anında karşı çıkar. Bu yemeklerin arkasında maharetli bir aşçının olduğundan hiç şüphe etmez. Çünkü zihnindeki hayat boyu gözlem ve tecrübelere dayalı veri tabanına göre, ilim, irade ve kudretten yoksun ve kendini okuma ve anlamadan aciz cansız bir mürekkepli kâğıt tomarının ilim, irade ve kudret gerektiren bu yemekleri yapması mümkün değildir.
Bir misal daha verelim: Tüm yaprak ve meyveleriyle bir ilim ve sanat harikası olan nar ağacının, harfler yerine atomlarla yazılmış olan gen sayfalarının bir kabukla ciltlenmiş bir kitabı olan nar çekirdeğinin yapması düşünülemez. Ve nar ağacının arkasında mutlaka karanlık toprağa gömülen bu genler kitabını okuma ve anlama becerileri ile birlikte ilim, irade ve kudret sahibi canlı mahir bir sanatkârın olduğu nasıl kabul edilebilir.
Bediüzzaman, inançsızlığın mahiyetini/yanlışlığını formül niteliğindeki yaklaşımlarla ortaya koymuştur. Yukarıda verdiğimiz örnek/formülden de anlaşılacağı üzere inançsızlık akıl ve ilim haricidir. Fen bilimlerinin çalışma alanı yani mutfağı görünen kâinatın kendisidir, ama çıktıları görünmeyen kanun ve prensiplerdir. Tabiat kanunları, dünyanın görünmeyen anayasası gibi çalışır.
Bediüzzaman fen bilimlerini ‘genel kaideler manzumesi’ olarak tarif eder ve hikmet gözü ile muhtelif fen bilimi dallarının varlığını düzenin varlığına, düzenin varlığını da bir düzenleyenin varlığına delil olarak görür. Eğer dünya bir insan olsaydı, fenler onun hisleri olurdu” demektedir.
“İnsanların telâhuk-u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev-i beşerin havassı (duyguları) hükmünde olan fünun ile kâinata bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan o yüksek nizamı göresin. Evet, kâinatın herbir nev’ine dair bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden [genel kaidelerden] ibarettir. Kaidenin külliyeti ise, nizamın yüksekliğine ve güzelliğine delâlet eder. Fünun-u kevniyeden [fizik, kimya, biyoloji gibi doğal bilimler] her birisi, kaidelerinin külliyetiyle kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir. Ve her bir fen nurlu bir burhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini [fayda meyvelerini] ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri göstermekle Sâniin kast ve hikmetini ilân ediyorlar. Âdeta vehim şeytanlarını tard etmek için her bir fen, birer necm-i sâkıptır [karanlığı delip geçen parlak yıldız]. Yani, bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.”[İşaratül İcaz,]
Kanunlar arkasındaki ilim, irade ve kudret sahibi bir makama işaret eder: Yaratılışta ilerleme ve mükemmelleşme kanunları caridir. Her şey gibi bilimde de birlik esastır, ancak insan aklı bu ‘büyük bir’i bütünüyle kavrayamamaktadır. Bilim insanları ilgi alanlarına göre bu parçaların birikisini anlamaya ve bütünün diğer parçalarıyla ilişkisini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Burada yönlendirici ve anlam kazandırıcı olan, zihinlerdeki bütünün o alana yansımasıdır.
Yunus Çengel, bu konuları irdelerken bu alana materyalist dünya “felsefe” diyerek aslında hikmet ve yaratılış sırlarını anlatması gereken Felsefe biliminin yanlış mecralara sürüklendiği kanaatini dile getirir. Halbuki kişilerin zihinlerinde var olan bu “batıl fikirler” ne felsefe, ne de fen bilimlerinin parçasıdır [4].
İleri sürülen fikirler bilim değil materyalist görüşlerdir. Bu materyalist görüşlere göre, insan dâhil her şeye cahilce oluşmuş eksik ve kusurlu tesadüfî varlıklar olarak bakılır ve insan aklı ve araştırmalarının meyvesi olan bilim ile güya daha iyisi yapılmaya çalışılır – anne sütünden daha iyi bir bebek maması yapmaya çalışmak ve menapoz dönemine giren bayanlara östrojen hormonu vererek yaratılıştaki güya tasarım hatasını gidermeye kalkmak gibi hadiseleri yaşadık.
Zihinlerin arka planında insan dahil her şeyin ilim ve hikmet sahibi tek bir elden çıktığını ve yaratılışta hayır, adalet, yardımlaşma, güzellik ve mükemmelliğin esas olduğunu ön gören tevhidî bir bilim anlayışı hükmediyor olsaydı, araştırmalar bu mükemmel mekanizmanın sırlarını ve inceliklerini keşfetme ve mükemmelliği bozan unsurları tespit edip gidermeye matuf olurdu.
Yine bu anlayışladır ki yaratılışa dair sır ve hikmetler tam tersine evrimsel anlayışla izah edilir, yaratılıştaki mükemmellik ve sırlara tesadüf ve tabiatın eseri olarak görülür. Bu bakış açısı ile yaratılışta var olan adalet, hayır güzellik, kemalat, israfsızlık, denge, program, sanatlı olma gibi hakikatler görülmez hale gelir. Sonuç olarak, varlığın hikmet ve hakikatını yansıtacak, varoluştaki mükemmelliği nazara verecek yeni ve doğru bir bilim felsefesine ve yorumlama tarzı geliştirilmelidir.
Bediüzzaman’a göre hiç Allah’tan bahsetmiyor gibi görünen fen kitapları ve belgeseller de aslında mütemadiyen Allah’tan bahsetmektedirler – aynen bir yağlı boya eseri hakkında yazılan her kitap veya makalenin dolaylı da olsa o eserin ressamından bahsediyor ve onu tarif ediyor olması gibi. Dolayısıyla önemli olan insanlara bu bakış açısını kazandırmaktır.
Kanunlar, nizam, terbiye, sanat konusunda kesinlik ve görüş birliği vardır. Bu yüzden adı geçen hakikatlerin fen konusu haline gelmesi elzemdir. Çünkü tüm bunlar gözleme dayalı doğa bilimleri dahilindedir.
Bediüzzaman, Risale-i Nur eserlerinde gözlemlere dayalı bu verileri felsefî metoda uygun bir tarzda evrensel muhakeme mekanizmasından geçirir ve çelişkileri ortaya koyar ve biyolojik gözle görünmeyeni akıl gözüne gösterir.
4.2. BİLGİNİN ÖZGÜRLEŞMESİ
“Bilginin İslamileşmesi” halen tartışılan bir konudur. Bilimin materyalizme ve ateizme alet edildiği konusu Batıda da tartışılmaktadır. Batıda tartışılan şekliyle konu “bilimin özgürleşmesi” dir.[5]
Bilimin İslamileşmesi konusunu kavramsal boyutta inceleyen iki düşünür dikkatimizi çekmektedir: Muhammed Al-Attas ve Mustafa Faruqi. Her iki araştırmacı da bilginin tarafsız ve objektif kalmadığına dair çalışmalar yaptılar. Al-Attas’ın çalışmaları yüzlerce kişiye ilham kaynağı oldu. Malezya’da Uluslararası İslam Üniversitesi bu çalışmalara merkezlik yaptı.
Necati Aydın bu çalışmalar hakkında bazı değerlendirmeler yapmıştır: Aydın değerlendirmesinde özetle şunları söylemektedir: Öncelikle Allah’ın eserleri seküler anlatımla dile getiriliyor. Sonunda yaratılışı Allaha veren ifadeler kullanılıyor. Bu ifade tarzını, zehirli ve tuzlu suya şeker katmaya benzetebiliriz. Şeker tuza da zehire de bir etki yapmamaktadır. Sonuçta şekerle karışık zehirli suyu içmeye devam ediyorsunuz. Seküler bilgi zehirli yemek gibi. Zehirli yemeği tatlı ile beraber ikram etmekle zehir etkisini yine gösterecektir. [6]
Aydın’a göre söz konusu araştırmacılar sorunun teşhisini net bir şekilde yapmışlardır. Ne var ki bu metodun uygulanması ile seküler bilginin mahiyetinde bir değişme olmamaktadır. Seküler bilginin içine ayet ve hadis yerleştirmekle bilginin İslamileşmesi söz konusu olmamaktadır. Böyle bir müfredatla yetişen öğrenciler seküler bilgi ile yetişenlerden pek farklı olmayacaktır.
Önemli olan zehri çıkarıp alacak bir metodoloji geliştirmektir. Seküler bilgiyi gözü kör eden zararlı ışığa da benzetebiliriz. Bilim adamları çalışmalarıyla ilahi ayetleri gün yüzüne çıkarıyorlar. Ancak, seküler bilimle beslenenler gözü kör olunca (basiret gözü) “açık ayetler” bile okunmaz oluyor. Ya da pislik karışmış suyla temizlik yapmak gibi temizlik geçerli olmuyor. Önce necaseti çıkarıp atacak bir metoda ihtiyaç bulunmaktadır.
Aydın’a göre bir çözüm yolu var: Bediüzzaman Said Nursi bir yol haritası sunmuş bulunuyor. Bilginin tabiat, esbab ve tesadüf tanrılarından arındırmakla işe başlamıştır. Bediüzzaman fen ve felsefe yolu ile bilim adına gelen etkili dinsizliğin yıkıcı etkisini gençliğinde erken vakitlerde görmüştür. Din ve fen bilimlerinden ayrı verilmesinin her iki taraf için tehlikeli olduğuna dikkat çekmiştir Bediüzzaman, “Manayı” Harfi” adı verilen bu metotun uygulanacağı eğitim kurumlarının açılması için her dönemde teşebbüslerde bulunmuştur. Medresetüzzehra adını verdiği bu projesini vasiyet olarak bıraktı. Risale-i Nur eserlerinin serbest bir okul olarak bu amaca hizmet ettiğini de belirtmiştir. [7]
Bediüzzaman’ın bu amaçla geliştirdiği yeni metodu/dili hem “epistomolojik” açıdan hem de “ontolojik” açıdan ele alacağız?
Bu yeni yolun özelliği, bilgiye bütün boyutları ile baktıracak, yani hakikatı olduğu gibi gösterecek çözüm sunmasıdır. Daha önceki bir sunumda bilginin inanç halini alması için geçirmesi gereken istihaleleri ve kat etmesi gereken basamakları gösterdik.[1] Bu çalışmada ise Bediüzzaman’ın ele aldığı şeyliyle bilginin altı temel boyutunu sunacağız.
(1) Bediüzzaman, (ene bahsinden hareketle) işe tevhidi ve seküler fenomenolojiden başlar. Ene vahid-i kıyası olması hasebiyle alfabe hükmüne geçmektedir. Bununla hem kendini hem de kainatı okumanın anahtarlarını elde edersiniz. Husserl'e ait olan fenomenolojide olgular dünyasını algılamada "numen"ler ve "fenomen"lerden yararlanır. Kainata "mana-i harfi" ve "mana-i ismi" cihetiyle bakılır. Elimdeki kalem numendir ve somuttur ama ben onu her boyutuyla bilemem. Gördüğüm kadarıyla olana da fenomen denir. Numen kelimesi somutun görünmeyen yanlarıyla anlatımıdır. İddia öyle, görünmeyen yanlarının olmaması onun soyut olduğunu göstermez [8].
Bediüzzaman, Ene ölçeğinin iyi işletilmesi ile insanın kendisinde olduğu kadar kainatta tezahür eden güzelliklere kendisine mal etmekten kurtarmaktadır. İnsanın kendisinde tezahür eden şeyleri kendisine vermesi haksız bir şekilde temellüktür. Ayna kendisinde yansıyana sahip çıkamaz.
Diğer yandan enenin/benlik duygusunun doğru bir şekilde işletilmesi tevazu ve mahviyet gibi kemalat meyveleri hasıl olmakta, faziletin yolu açılmaktadır. Kibir ve gurur gibi şirke götüren kapılar kapanmaktadır.
(2)Tevhidi ontoloji ve seküler ontoloji farkını ortaya koymakla bilginin fıtrat boyutu ortaya konulmaktadır. Bediüzzaman; varlık nedir, nasıl var olur ve nasıl varlığını devam ettirir konusuna açıklık getirmektedir. Bediüzzaman, varlığın yaratılış sırlarını ortaya çıkaran metotlar geliştirmiş ve böylece varlığın fıtrat boyutu ile görünmesi sağlanmıştır.
Madde/eşya, hayat, insan, dünya ve kainatla ilgili bir bütünlük içinde verilir. Cüz’den küll’e küll’den cüz’e sürekli geçilir ve vahidiyet ve ehadiyet tecellileri nazara verilir. Böylece diyebiliriz ki Bediüzzaman Ontoloji bilimine yeni bir çerçeve sunmuştur. Onun sağlam bir zemine oturmasını sağlamıştır. Bu bilimin gereği olarak hayat ve evren hakkında genel bir görüş, genel ve doğru ilkeler görülmeye başlanmıştır. Bilimsel bilgileri onların ötesinde bilime yol gösterici görüşlere ve hipotezlere kapı aralanmış ve genişletilmiş/zenginleştirilmiştir.
(3)Bilgi nedir? Hangi şartlarda bilgi gerçekleşir? Doğruluk bilgi için bir şart mıdır? Şart ise nelere doğru denir? Bilgi göreceli mi, değil mi? (mutlak mı) türü sorulara cevap arayan felsefe dalı epistemolojidir.
Bediüzzaman tevhidi ve seküler epistemoloji farkını ortaya koymuştur. Böylece eşyanın ya da olayın hakikatı belirgin hale gelmektedir.
Epistemoloji şu tip sorulara cevap arar: “Bu şeyi gerçekten biliyor muyuz?”, “eğer biliyorsak, bildiğimiz bu şey nedir?” ve “onu nasıl bilebiliyoruz?” “Bu şeyin hakikatı nedir?” Bediüzzaman, bilginin hakikat boyutunu özellikle, varlıkların esma-i ilahiye ile bağlantısının gösterilmesi alanında büyük açılım yapmıştır.
Eşyanın hakikatı ilahi isimlerdir. Bunu Bediüzzaman; “Belki, bütün hakaik-ı kainat, o mahiyetin Esma-i Hüsna'sından olan Hak isminin şualarıdır “ (20. Mektup s357) sözü ile teyit eder. Eşyanın hakikat yönü Cenâb-ı Hakka bakan vecihtir. Bediüzzaman şu sözlerle ifade eder: “Çünkü onda cilvesi görünen esma-i bakiye var. Mâdum değil; çünkü sermedî bir vücudun gölgesini taşıyor. Hakikati vardır, sabittir, hem yüksektir. Çünkü mazhar olduğu bâki bir ismin sabit bir nevi gölgesidir. (Mektubat, 15. Mektup, s95)
Bediüzzaman'a göre varlığın iki yüzü vardır. Bir yüzü Hakk'a, diğer yüzü halka, yani varlıklara bakmaktadır. Ona göre varlıklara bakan yüz, Hakk'a bakan yüze "tenteneli perde" ya da "şeffaf cam" gibidir. Nimete bakıldığında Mün'im ismi, sanata dikkat edildiğinde Sani ismi, sebeplere bakıldığında ise Müsebbib-i Hakiki görülür. İşte bu noktalar dikkate alındığında Risale-i Nur'un farklı iki yerinde geçen şu sözler anlam kazanmaktadır: "Hakikat ilmini, hakiki hikmeti istersen, Cenab-ı Hakk'ın marifetini kazan. Çünkü bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakk'ın şuaatı ve esmasının tezahüratı ve sıfatının tecelliyatıdır",10 "Vacibü'l Vücudun mahiyet-i kudsiyesi, mahiyet-i mümkinat cinsinden değildir. Belki, bütün hakaik-ı kainat, o mahiyetin Esma-i Hüsna'sından olan Hak isminin şualarıdır".
(4)Dördüncü mertebe, bilginin hikmet boyutuna kavuşturulmasıdır. Tevhidi teoloji hikmet boyutunu göz önüne alarak hikmetleri Usta ve Faile mal eder. Yaratana bağlar. Seküler Teoloji ise eşyanın faydasına sadece kendisi açısından bakar. Ustasına (Sani) bakan yönleri ve hayata bakan yönleri görmezden gelir.
Tevhidi teoloji eşyanın yaratılış hikmetlerine ve faydalarına dikkat çeker. Örneğin her uzvun bir yaratılış gayesi ve gereği vardır. Akıl eşyanın arka cephesinde duran manaları okur; tevhide işaret eden delilleri tefekkür ile okuyup Allah’ın isim ve sıfatlarını istihsan ve tesbih eder.
Bediüzzaman, Bütün fenler, Allah’ın Hakim isminin bir lema ve tecellisinden ibaret olarak görmüş, bu anlayışın sonucu olarak Risale-i Nur'un dilinde, hikmet ve tefekkürün galip durumdadır. Hakim ismine mazhar olmuştur.
(5)Risaleler eşyanın tevhidi ve seküler antropoloji karşılaştırmasını keşfetmiş ve açığa çıkarmıştır. Yani, insan fıtratında iyiye ve kötüye istimal edilebilecek temel latifelerin portreleri çıkarılmaktadır. Yaratılış gerçekleri ve fıtratın gereği gözler önüne serilmektedir. Fıtrat delili insanın asli vazifesinin ne olduğunu, yaratılışın gereğini anlamada en etkili bir yol olmaktadır. İnsanda hakikatı gören bir de kalb hatta sır ve başka duygular vardır. Çoklu zeka ile anlatılmaya çalışılmakta; yada duygusal ve ruhsal zekalarla anlatılmak istenmektedir.
Bir şeyi sadece aklen bilmek yeterli değildir. Zira, “ilimde iz’an-ı kalb olmazsa cehildir”. (Mektubat, s. 471). Aklın gördüklerini kalb tasdik etmelidir. Meselâ, akıl “alem yaratılmıştır” derken kalb bunu kesin olarak onaylamıyor, meseleye tereddütle bakıyorsa, henüz iz’an mertebesine ulaşamamış demektir. Kalbin de “akılbeyin” gözü (basiret) gözü vardır. Bu durumda kalb onu gerçekte değil, ancak takliden kabul edebilir. Kalbin çalışması ve uyanmasında birinci amil ise iman olmaktadır. İlimden irfana giden yol vardır. Marifet buna işaret eder. İrfan, kalbîdir… ilim ise aklîdir. İrfan, kalbin eylemi olmaktadır, ilim ise aklın. Demek ki kalp hareketi olmadan irfana ve marifete ulaşmak mümkün olmaz.
Bilgi veya ilim, içten gelen bir anlayışımızın olduğu ve gördüğümüzde tanıdığımız şeylerden biridir. Ancak bilgiyi tam olarak tarif etmek ve onun tam bir tarifini sunmak kolay değildir. Çünkü bilgi ancak maddedışı akıl gözü tarafından görülebilen maddedışı görünmez bir ışıktır ve onu kelimelerle ihata etmek mümkün olamayabilir
(6)Son olarak, tevhidi ve seküler aksiyoloji farkının gösterilmesidir. Yani, iyi ve kötünün ne olduğu ve hayatın nasıl yaşanması gerektiğine ilişkin ahlaki değerler ortaya konulmaktadır. Hayır şer meseleleri kötülük problemi ele alınmaktadır. Tüm değerlerde sırat-ı müstakim gösterilmekte ve her şeyin ahlakla bağlantısı ve yüksek düzen nazara verilerek terbiye, temizlik düzen, israfsızlık ve denge gibi yüksek ahlaka kaynaklık eden gerçekler nazara verilir. Böylece insanı fıtratı ile tabiatın ahlak açısından okunması sağlanır.
Aksiyolojinin iki bölümü vardır. (I) İnsan hareketleri (tüm yapıp etmeleri) ve ahlaki değerlerle ilgilenen kısmına ahlak (etik), (II) doğadaki ve sanattaki güzellikleri, bu güzelliklerin niteliklerini ve güzel takdir yargılarını inceleyen kısmına ise estetik denir. Ahlak doğru hareketlere temel olacak değerlerle ilgilenirken; estetik, hayal gücü ve üretkenliğe dayanan doğal ve sanatsal güzelliklerle ilgilenir.
Esasen insanın doğada işleyen mekanizmalarının takdir edilmesi/görülmesi insandaki estetik duyguların gelişmesinde bir temeldir. Bir yaratılış vazifesidir. Seküler bilgi ile kazanılan materyalist bakış açısı var oluştaki harikalıkları, sanatı, düzeni ve hikmeti göstermez/görmek istemez. Olaylara araçsal/menfaati açısından bakar. Bilimi çevresine hükmedeceği bir araç olarak görür. Bu da hem kötü ahlakın zayıflamasına yol açar ve hem de inançsızlığın bir kaynağı olur. Halbuki varlıklar sanatkarına ve hakimine bakan yönü ile kutsallık ve kıymet kazanır.
Risale-i Nur; sanatı ve nizamı, ahengi sürekli nazara veren dili ve metodu keşfetmiştir. Bu sayede çevremizdeki güzellikleri görecek gözümüz açılır. Estetik duygular uyanır. Olumlu ve yapıcı bir bakış açısı (pozitif bakış) gelişir. Estetik duyguları ve güzelliği algılama duygusunu besler. Bu beslenme, insanın tabiatla bütünleşmesini sağlar. Mutlu ve huzurlu bir hayatın kapısını açar. Eğitimin bir medeniyet meselesi haline gelmesini sağlar.
4.3. YENİ MÜFREDAT ÖNERİSİ
Daha önceki yıllardaki bir sunumda bilimin (fen) ateizm adına nasıl çalıştığına dair bir çalışmamızı sunmuştuk.[2] O öneriyi yineliyoruz:
Yukarıda dile getirdiğimiz gibi bilginin değişik boyutları vardır. Bilgiyi mümkün olan tüm boyutları ile değerlendiren (hakikatı olduğu gibi gösteren) doğru bir müfredat yapılanmasına ihtiyaç bulunmaktadır.
Yaşadığımız, tabiatın asıl kanunları ve prensipleri ders kitaplarına alınmalıdır. Yardımlaşma - paylaşma, hayat ve rızıkbeslenme, mükemmele gidiş, güzelleşme–süsleme, faaliyet, düzenlilik, denge ve tasarım, temizlik, iktisatisrafsızlık vb. tabiat gerçekleri fen derslerinin ana temel konular, asıl tabiat gerçekleridir. Halbuki bu konular birer ünite halinde müfredatta yer almamaktadır. Materyalist yada ateist anlayışın gereği olarak asıl konular müfredattan uzak tutulmaktadır.
Varlıkların ve olayların halka ve kendine bakan yönü (manayı ismi) olduğu kadar, hikmet yönleri öne çıkarılmalı ve hayatla ilişkilerine dikkat çekilmelidir. Derslerin gerçek boyutları ve yüzleri/cepheleri ile verilmesi halinde eğitim öğrenci için aynı zamanda bir “mana ziyafeti” halini alacaktır. Parçalar arasındaki ilgi ve bağlantıların gösterilmesi ile olayın ve resmin bütünü ve bütün içindeki yeri görülecektir. Ders konularının öğrenciler tarafından “anlamlı” ve “faydalı bilgiler” olarak görülecek; öğrenci, elde ettiği bilgiyi nerede ve nasıl kullanacağını öğrenecektir.
Hikmet ve gaye boyutunun; sanat yönünün nazara verilmediği ve yaratılış sırlarına dikkatlerin çekilmediği bu eğitim anlayışı, öğrencide merak ve öğrenmeye karşı ilgiyi olumsuz etkilemektedir. Bu tarz eğitimde öğrenci “kainatı inceleme ve “bir sanata” muhatab olma özellikleri kazandırmaktadır. Derslerin bu işleniş şeklinde insan yaratılışında var olan tabiat çevre ilişkisi kurulmaktadır; çevreye saygı duygusu gelişmektedir.
Özellikle fen dersleri açısından müfredatta yapılması gereken değişiklikler için şu teklifleri yapıyoruz: Derslerde, fizikî, kimyevî ve biyolojik her türlü tabiat ve evren olayı anlatılırken;
- Varlıklar ve olaylarda gözlenen tasarım, sanat, uyum ahenk nazara verilmelidir.
- Fen dersleri aynı zamanda bir Türkçe dersi gibi ve sanat tasarım dersi gibi ele alınmalı, fen derslerinde öğrencinin evreni incelemeokuma özelliğinin geliştirilmesi ve bir “sanat okuru” haline getirilmesi amaçlanmalıdır.
- Varlıkların ve olayların kendilerinin ne olduğundan ziyade, fayda ve hikmet yönleri öne çıkarılmalı ve hayatla ilişkilerine dikkat çekilmelidir.
- Parçalar arasındaki ilgi ve bağlantılara dikkat çekilmeli; olayın, resmin bütünü içindeki yeri ve işlevi anlatılmalıdır.
- Derslerde verilen ödevler, hayatla uygulama ile ilişkilendirilerek verilmeli ve sorular mutlaka anlamlı ve gerçek olaylardan seçilmelidir.
- Derslerin, dersliklerin duvarları arasından çıkarılarak uygulama alanları ile birleştirilmesi sağlanmalıdır. Fen derslerinin derslikte değil, mutlaka laboratuar gibi gösterme uygulamadeneme imkanlarının olduğu yerlerde işlenmeli ve elektronik gösteri animasyon imkanlarından yararlanılmalıdır.
- Astronomi ve uzay konularına ders kitaplarında daha çok yer verilmelidir.
Müfredattaki bu yeni yapılanma ile alınan eğitim, öğrencinin bilimsel düşüncesinin gelişimioluşumu kadar, manevi dünyasının da zenginleşmesine ve ideal sahibi olmasına destek verecektir.
Derslerin misyona ve muhtevaya kavuşması halinde ortaya çıkacak verimli ve faydalı durumu şu şekilde özetleyebiliriz:
- Derslerin müfredata niçin konulduğu belirgin ve anlamlı hale gelecektir.
- Alınan derslerin diğer derslerle ilişkisi ve hangi boşlukları doldurduğu açıklığa kavuşacaktır.
- Öğrenci tamamladığı ders ve konuların hangi yeni bilgi ve becerileri kazandırdığını bilecektir.
- Derslerin, öğrencinin kritik ve bilimsel düşünmesine, üretkenliğine hangi etkileri yaptığıbilinecektir.
- Dersler, öğrencinin iletişim, takım çalışması, ahlaki davranış, ferdî gelişim vs becerilerine katkı yapar düzeye çıkacaktır.
- Sınav sistemi, derslerin bu hedeflere ne miktarda ulaştığını ölçebilen özelliğe sahip olacaktır. Tabiattaki güzellikler ferdin alemine yansıyacaktır.
Teklif ettiğimiz şekilde yapılanması ile “Fen Eğitimi” öğrenciye, elde ettiği bilgiyi nerede ve nasıl kullanacağını öğretmiş olacaktır. Varlığın hikmet ve gaye boyutunun; sanat yönünün nazara verilmesi ile öğrencide öğrenmeye karşı merak ve ilgi artacaktır.
Bu tarz eğitimde öğrenci “kainat kitabını okuma” ve “bir sanat okuru” olma özelliğine kavuşacaktır. Derslerin bu işleniş şeklinde insan yaratılışında var olan tabiatçevre ilişkisi kurulacaktır. Öğrencide kendisine ve çevreye saygı duygusu gelişecektir.
Derslerde, fizikî, kimyevî ve biyolojik her türlü tabiat ve evren olayı anlatılırken; varlıklar ve olaylarda gözlenen tasarım, sanat ve uyum nazara verilmesi ile kişide entellektüel duygular ve yüksek zevkler (sanata sevgi ve ilgi) artacaktır. Fen derslerinin doğru verilmesi ile Türkçeokuma dersi gibi olacak ve sanattasarım dersine dönüşecektir. Her şeyden önce tabiatteki gerçekler olduğu gibi yansıtılmış olacağından kişide eğitime karşı güven artacak dürüstlüğün temelleri sağlamlaştırılacaktır.
SONUÇ
Bediüzzaman günümüz insanımızın gerçeğe ulaşmasında en büyük engel olarak bilimin dünyevileşmesinde ve metafizikle bağlantısının kesilmesini görür. Özellikle fen bilimleri sahasında Bediüzzaman insanlığın hakikatle buluşmasının önünde üç felsefe akımını sorumlu tutar. Bunları şu cümlelerle özetlemiştir: (a) Sebepler meydana getirdi. (b) Kendi kendine oldu. (c) Tabiat yaptı.
Bilimin ve Aklın gösterdiği yolda ilerlediğimizde; bilimler ve eğitim rotasına oturacak, kendi insan ve âlem tasavvuru doğrultusunda kendine has bir eğitim idrak ve anlayışı gelişecektir. Geliştirilen bu bilim idrakine bağlı olarak kendi insan tipimiz ve hayat tarzımız inşa edilecektir
Kendi değer ve inançlarımızın düşünce, sanat ve hayat tasavvuru ekseninde bir eğitim ve okul yapısı teşkil ettiğimizde, ”kendi referanslarımızla” bilimi ve eğitimi inşa dönemine girmiş olacağız. Bu takdirde insanımız bir medeniyet fikri, ruhu ve iddiasına kavuşacaktır. Üstelik her alanda kendi referans sistemlerimizi oluşturmaya başlamakla özgün ve orijinal eserler çıkmaya başlayacaktır.
Müfredattaki bu tür yapılanmalarla olayların hakikati ve özü görülecek; ilmi hadiseler hakîkî boyutları ile kavranabilecektir. Bilim niceliksel alanda yatay olarak gelişirken, dikey olarak ruhanî boyutla irtibatı kurulmaya başlayacaktır. Bu irtibat sayesinde niceliksel bilginin ötesine geçilecek ve fiziksel âleme ilişkin bilginin ruhanî âleme irtibatı sağlanacaktır.
Her alanda sağlam ve derin fen ve matematik eğitimi ile doğru düşünmenin yolu açılacaktır. Bediüzzamanın belirttiği gibi fen ve matematik çağımızda mantık ilminin yerini almaktadır. Doğru düşünmeyi öğrenmesinde kişinin aklını kullanmasında fen eğitiminin büyük yeri bulunmaktadır. Özellikle matematik ve fizik kişiye doğru düşünmenin anahtarlarını vermektedir.
Tabiatta güzel ahlakın menşei olan hakikatler sergilenmektedir. Güzel meziyet ve adetlerin kaynağı tabiatta yer almaktadır. Örneğin çevremizde, bedenimizde, her yerde müşahede ettiğimiz yardımlaşma - paylaşma, hayat ve rızıkbeslenme, mükemmele gidiş, güzelleşme –süsleme, faaliyet, düzenlilik, denge ve tasarım, temizlik, iktisatisrafsızlık vb. tabiat gerçekleri fen derslerinin ana temel konularıdır.
Doğru bir fen eğitimi ile bu hakikatler görülecek; sadece güzel ahlak ve değerler kişinin tabiatında yer etmeye başlayacaktır. Ayı zamanda bilim “marifete” dönüşecek; insanlar sağlam inançla buluşacaklardır.
Sonuç olarak varlığın hikmet ve hakikatını fen derslerine yansıtılması; öğrencide hem bilim merakını geliştirecek, hem sanat ve estetik duyguların neşv-ü nema bulmasını sağlayacaktır. Yardımlaşma, temizlik, düzenli ve programlı olmak gibi yüksek ahlaki meziyetler ve sanat sevgisi gibi estetik duygular insan tabiatında da yer etmeye başlayacaktır. Bilindiği gibi eğitimde en etkili vasıta, uygulamaları ile göstermek ve örnek olmaktır.
KAYNAKLAR
- 11. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu, Müsbet Hareket, 2-15 ekim 2017, İstanbul
- Osman Çakmak, An evaluation of Science of Education: The Sources of Lower Interest among Students Toward Science Courses and Suggested Solutions. 4. International Congress of Educational Research, 4-7 Mayıs, 2012, Yıldız Technical University, İstanbul.
- Erkuş, A. (2011). Davranış Bilimleri İçin Bilimleri İçin Bilimsel Araştırma Süreci. Ankara: Seçkin Yayıncılık. (3.baskı). Göker, L. (1996). Bilim ve Teknolojinin Gelişimi Ve Türk-İslam Bilginlerinin Yeri.Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları
- http://www.yunuscengel.com/bilim-felsefe-ve-inanc-iliskisi/
- http://www.sheldrake.org/files/pdfs/explore-Materialism.2013.pdf
- [http://www.nursisociety.org/uploads/6/3/2/8/63280843/said_nursi_and_secularization_by_dr.aydin.pdf , https://www.crcpress.com/Said-Nursi-and-Science-in-Islam-Character-Building-through-Nursis-Mana-i/Aydin/p/book/9780367028954 ].
- [https://www.yenisafak.com/hayat/bediuzzamanin-egitim-modeli-medresetuzzehra-2477494]
- Husserl fenomenolojisinin felsefe görüşü şöyle özetlenebilir: Pozitivizmin en büyük hatası, yalnız duyusal ve bireysel verileri ele almış olmasıdır. Oysa fenomenoloji genel objeleri düşünme ile kavramak ister. Yani, fenomenolojinin ele aldığı konu, algısal ve deneysel nesneler dünyası değildir, tersine nesnelerin özüdür. Pozitivizme ve ampirisizme karşı çıkan fenomenoloji, bilgi, varlık, değer felsefeleri gibi alanların hepsiyle uğraştığı için tümel bir nitelik taşır. Bazılarına göre ise bir felsefe akımı olmaktan çok, bir felsefe yöntemidir. Bu akım da diğer felsefe akımları gibi öz-nesne ilişkisinden yola çıkar. Neden-sonuç ilişkisi içinde ele alınan doğa yasaları, Husserl’e göre, belli bir takım koşullar altında elde edilen sonuçlar ışığında bir kesinlik değeri taşırlar. Koşullar değiştiğinde ise, farklı sonuçlar elde edilecek ve doğa yasalarının genel geçerlilik iddiaları söz konusu olamayacaktır.
Kaynak: Bilim Işığında Yaratılış Derneği
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Bilimin özgürleştirilmesi mümkün mü?
- Ders kitaplarının müfredatını değerlendirir misiniz? Akıl ve vicdanın eğitim ve öğretindeki yeri nedir?
- Varlık, yaratılış ve inanma hakkında bilgi verir misiniz
- “Mana-ı Harfî'yi Felsefeye göre değerlendirir misiniz?
- Bilim ışığında Evrim Teorisi'nin kritiğini yapar mısınız?
- Rekreasyon hakkında bilgi verir misiniz?
- Yoktan yaratma hususunda bilgi verir misiniz?
- Bilim tarihindeki yanlışlar nelerdir?
- Türkiye'de evrim ve yaratılışın seyri nasıl olmuştur?
- Biyolojik Bilimlerin Temeli olan: ‘Miktar’ konusunda bilgi verir misiniz?