Rekreasyon hakkında bilgi verir misiniz?

Tarih: 24.04.2026 - 00:08 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

REKREASYON FAALİYETLERİ YARATILIŞ ANLAYIŞI İLE BAĞDAŞIYOR MU?

Cem Buğra CANLI, Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Turizm Fakültesi [email protected]

Prof. Dr. Orhan BATMAN, Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Turizm Fakültesi [email protected]

ÖZET

Bulunduğumuz yüzyılda toplumun hızlı sosyal hayata ve tüketim toplumu olmaya zorlandığı bilinmektedir. Bu durum ihtiyaç duyulan ve özünde faydalı olan birçok olgu gibi rekreasyon faaliyetlerinin de gayesinden saptırılmasına sebep olmuştur. Fiziki yenilenmenin yanında daha çok ruhsal ve psikolojik manada mutmain olmanın hedeflendiğiı rekreasyon faaliyetleri, her yüzyılda oluşan sosyolojik düzenden etkilenerek kendine farklı tarzlarda uygulama alanları bulmuştur.

Yaratılan her şeyin yaratıcısına işaret etmesi gerektiği sırrıyla, tüm bilimlerin de yaratıcısına işaret etmesi gerektiği düşünülmektedir. Dolayısıyla sosyal bilimlerin temel taşlarından olan sosyoloji biliminin de bu özelliğe sahip olması gerektiği olağan bir beklentidir. Rekreasyon faaliyetlerinin bilimsel manada bir araştırma konusu olması uzun bir zaman dilimini kapsamıyor olabilir fakat bu faaliyetlerin insanlık tarihinin başlangıcına kadar uzanan bir geçmişe sahip olduğu tahmin edilmektedir. Yaratılış gayesine hizmet etmekten yoksun, tamamen hedonizm odaklı rekreasyon faaliyetlerine tepki olarak bu faaliyetlerinin hiç olmaması gerektiğini savunan tam tersi yönde düşüncelerin de ortaya çıktığı bir gerçektir.

Son yıllarda ise bu iki bakış açısını da kısmen kabul etmeyen ve insanın yaratılış amacına yardımcı olma oranı daha yüksek rekreasyon işletmeleri hizmete açılmıştır. Her ne kadar bu işletmeler iddia ettikleri hizmeti vermede birçok eksikliğe sahip olsa da büyük taleple karşılanmışlardır. Bu çalışmada çok uzun bir geçmişe sahip olduğu düşünülen rekreasyon faaliyetlerinin yaratılış anlayışı ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususunu İslam dininin temel kaynakları olan kitap, sünnet, kıyası fukaha ve icma-i ümmet ile oluşan kaynaklar belge tarama yöntemiyle incelenerek bazı çıkarımlar yapılmıştır. Elde edilen bulgulardan yapılan çıkarımlar ile rekreasyona doğru bir bakış açısı ile bakılmasının sağlanmasına ve günlük hayatta ki bazı uygulama eksikliklerin tamamlanmasına katkı sağlanması hedeflenmektedir.

Anahtar Kelimeler: Rekreasyon, Yaratılış, İslam, Kur’an, Sosyoloji

ABSTRACT

In the current century, society is known to be forced into a fast social life and into a consump-tion society. This has led to the diversion of recreation activities from its purpose, as have many cases that are needed and are intrinsily beneficial. In addition to physical regeneration, recreation activities which are intended to be more spiritually and psychologically useful, are influenced by the sociological order that occurs every century and have found their own application areas in different styles.

Because everything that is created needs to point to its creator, it is expected that all science should also point to its creator. Therefore, it is a common expectation that sociology, which is one of the foundations of social science, should have this attribute. The scientific research of recreation activities may not cover a long period of time, but it is estimated that these activi-ties have a history dating back to the beginning of human history. It is a fact that in response to completely hedonism-oriented recreation activities, which lacks service to the purpose of creation, thoughts arise in the opposite direction, arguing that these activities should never have been. In recent years, recreation businesses that partially do not accept these two perspe-ctives and have a higher rate of helping human creation have started to serve. Although these businesses have many shortcomings in the service they claim, they have been met with great demand and this demand is increasing every day.

In this paper, it is examined whether recreation activities, which are thought to have a long history, are incompatible with the concept of creation. For this purpose, some ideas were built by examining the sources formed by the Holy Book of Qoran, circumcision, comparison of scholars (kıyas-ı fukaha) and consensu of mujtehids (icma-i ümmet), which are the main sources of the Islamic religion, by scanning documents. With the discussions made from the findings, it is aimed to provide an accurate view of recreation and to contribute to the completion of some application deficiencies in daily life.

Keywords: Recreation, Creation, Islam, The Quran, Sociology

GİRİŞ

Sanayi devrimiyle birlikte teknolojik gelişmelerin hız kazanması her alanda üretimi ve kaliteyi artırma eğilimine sebep olmuştur. Bu eğilimin artmasıyla birlikte insan faktörünün maksimum verimle çalışması da eş zamanlı olarak önem kazanmıştır. Bu sebeple sanayi devriminden önce atıl ve hoş karşılanmayan bir zaman dilimi olarak görülen serbest zaman (boş zaman) kavramı, sanayi devriminden sonra verimli bir şekilde değerlendirilmesi büyük önem arz eden bir vakit dilimi halini almıştır. (Turan, Dinçer ve Dinçer, 2016). Bu bakış açısındaki farklılaşmanın sebebi insanların yeni düzende işçi olarak üstlendiği rolü maksimum verimlilikle yerine getirmesi gerekliliğinden ileri gelmektedir.

Gelişen sosyal yaşamda artan stres ve koşuşturmayla fizikî ve ruhî olarak mücadele edebil-mek adına çeşitli yenilenme faaliyetlerine ihtiyaç duyulmuştur. Bu ihtiyaca binaen geliştirilen eğlence ve dinlence aktiviteleri büyük bir çeşitlilik göstermenin yanında farklı amaçlar ve bakış açılarıyla icra edilen eylemler halini almıştır. Eğlence ve dinlence eylemlerinin seküler anlamda anlaşılmaya çalışıldığı ve incelendiği rekreasyon bilimi de bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bu disipline göre Karakücük (1999) günümüz insanının gün içerisinde yaşam pratiğine bağlı olarak kullandığı zamanı üçe ayırarak birinci bölümü çalışma zamanı, ikinci bölümü kişinin uyuma, yeme-içme vb. fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamakta kullandığı zaman, üçüncü bölümü ise boş zaman olarak tanımlamıştır.

Rekreasyon faaliyetlerinin Türkiye’de nasıl değerlendirildiğine göz atıldığında ise aşırılıkçı ya da çekimser bakış açılarıyla deneyimlenen faaliyetlerin azımsanmayacak derecede olduğu tahmin edilmektedir. Aşırılıkçı bakış açısı, deneyimlenen rekreasyon faaliyetlerinin keyif verici özelliğine odaklanarak eğlence faaliyetlerinden zevk almayı yaşamanın gayesi olarak değerlendirirken, çekimser bakış açısı ise rekreasyon faaliyetlerinin malayani yani boş ve faydasız işler olduğunu ileri sürmekte ve bu faaliyetlerin icra edilmemesi gerektiğini savunmaktadır.

İnsanların fıtri bir şekilde yaratılış amacına uygun yaşama istekleri tarih boyunca çeşitli unsurlar tarafından bilinçli veya bilinçsiz olmak üzere engellenmiş ya da engellenmeye çalışılmıştır. Dönemlere göre bu engellemeler belli oranda başarılı olmuş ve insanın yaratılışına uygun olması gereken sosyal düzen engelleme çabalarındaki başarı oranıyla aynı oranda değiştirilmiştir. Fakat değişen her yeni düzeni insanlar fıtratlarına ve yaratılış gayelerine uygun bir şekilde düzenleyerek yaratılış gayelerine uygun bir bakış açısıyla bakmayı başarmışlardır. Bu başarıda kuşkusuz her dönemde yetişen önemli İslam âlimlerinin İslam dini ile bulunulan yüzyılın ihtiyaçlarını bir arada harmanlayabilme becerisi önemli bir paya sahiptir.

Bu çalışmada insanın serbest zamanlarında meşru dairede dinlenmesi ve eğlenmesinin yaratılış gayesi ile ne denli örtüşüp örtüşmediği tartışılmıştır. Bu bağlamda öncelikle yaratılış hikmeti konusu kâinatın ve insanın yaratılış hikmetlerinin ne olabileceği çerçevesinde detaylandırarak tartışılmış ve İslam inancının dört temel kaynağı üzerinden çıkarımlar yapılarak sonuca gidilmiştir.

Yaratılışın Hikmeti

Anlamlı ve mutlu bir hayatın unsurlarından biri de, onu bir gayeye göre yaşamaktır. Gayeden mahrum işler boş ve manasızdır. Bundan dolayı evrenin ve insanın evren içindeki varlığının anlamına ilişkin sorulara makul cevaplar aranmalıdır (Arslan, 2009: 71). Evrenin ve insanların yaratılış sebebini anlamak, insana yaşamı boyunca kendini boşlukta hissetmeden ve yönünü kaybetmeden yaşamasını sağlayacak bir gaye edinmesini sağlayacaktır.

Bahsi geçen anlama gerekliliklerine binaen sebep, gaye ve maksat gibi manası dar kelimelerden ziyade bu kelimelerin manalarını da içinde barındıran ve daha geniş bir manası ifade eden hikmet kelimesini kullanmak daha efdal görünmektedir. Arslan’ın (2009:73) belirttiğine göre önemli İslami çalışmalara sahip olan İbn Manzur’un Lisânu’l-Arab adlı lügat çalışmasında hikmet sözcüğü, Arapça bir kelime olup “hükm” mastarından türetilen bir isimdir. Hüküm vermek, sağlam yapmak, bilmek, anlamak ve adaletle yargılamak manalarına gelen hükm kelimesi, türevleri ile birlikte oldukça geniş muhtevalı bir anlama sahiptir. Bu anlamlardan hareketle hikmet sözcüğü, bir şeyin anlamını adaletli ve maksada uygun şekilde açıklamak, yerli yerine koymak, düzeni bozmamak gibi türevsel sayılabilecek manaları da bünyesinde barındırmaktadır. İmam Gazali ise, hikmetin iki manaya geldiğini ifade eder. 1- Eşyanın düzeni ile onların ince ve yüksek manalarını mutlak olarak kavramak ve istenilen gayenin tamamlanması için gerektiği gibi onlar üzerinde hükmetme, 2-Birinci manaya tertip ve düzen meydana getirmek, iyi ve sağlam kılmak üzere kudretin isnad edilmesidir (Çubukçu ve Atay’dan Aktaran Kılıç, 2001: 130-131).

Anlatılmak istenen konuyu doğru bir şekilde inşa etmek adına yaratılışın hikmetini “evrenin yaradılış hikmeti” ve “insanın yaratılış hikmeti” başlıklarında incelemek gerekmektedir.

Kâinatın Yaratılış Hikmeti

Kâinatın yaratılış hikmetiyle alakalı olarak Bakara Suresinin 29. ayetinde şöyle buyurulmaktadır: “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan, sonra göğe yönelerek onları, yedi gök olarak tamamlayıp düzene koyan O’dur ve O, her şeyi hakkıyla bilmektedir.” Ayet-i Kerimeden açık bir şekilde yeryüzünde ki en ince ayrıntıya kadar her şeyin insanlar için yaratıldığı (ilk virgülün olduğu yere kadar ki cümle de) anlaşılmaktadır. Fakat bu ifade tek başına evrenin yaratılış hikmetinin anlaşılmasına yetmemektedir çünkü evren sadece yeryüzünden ibaret değildir. Gökyüzü olarak ifade edilen âlem de bilindiği gibi evrenin sınırları içerisinde yer alır. Ayetin ilk virgülünden sonraki kısmında belirtilen “sonra göğe yönelerek onları, yedi gök olarak tamamlayıp düzene koyan O’ dur ve O, her şeyi hakkıyla bilmektedir.” ifadesindeki düzene koyma eylemi dikkat çekmektedir. Yani bu ayetten anlaşıldığı gibi evrenin içindeki yeryüzü insanlar için yaratılmış, evrenin kalan kısmını oluşturan gök âlemi ise bu yaratılış gayesini desteklemek üzere belli bir düzen içinde yaratılmıştır. Dolayısıyla bahsi geçen ayete bütüncül bir bakış açısıyla bakıldığında evrenin insan için yaratılmış olduğu anlamını çıkarmak makul bir çıkarım olacaktır. Aydın’a göre (2012: 55) yaratılışın gayesinien manalı, en genel ve insana ürperti vererek tefekküre sürükleyen ifade Enbiya Suresinin 16. ve 17. ayetinde ifade edilmiştir. Enbiya Suresi’ndeki 16. ayette “Biz, gökleri, yeryüzünü ve bu ikisi arasında olanları oyun olsun diye yaratmadık.” buyuruluyor ve müteakip 17. ayette de “Eğer eğlenme dileseydik, bunu yapacak olsaydık, şanımıza uygun şekilde yapardık.” şeklinde devam ediyor.

Yeryüzünde halife olarak yaratılmış ve Allah’ın sıfatlarından pay verilerek donatılmış olan insan, aynı zamanda da evrenin yaratılış nedeni olarak görülüyor. “Evreni oyun olsun diye yaratmadık” diyen Cenab-ı Hak, yaratmanın gayesini gerçekleştirmeyi, insanın karşısına bir “emanet” bütünü olarak koymuştur. Öte yandan Arslan’ın (2009: 78-79) aktarımına göre hem yaşadığı dönemi hem de günümüze kadar geçen zamanda birçok İslam âlimini etkilemeyi başaran İmam Mâturîdî, “bir şeyin herhangi bir kimsenin faydası maksat edinmeksizin veya sırf yok edilmek üzere yaratılmasının abes bir iş olduğunu söyler. Ona göre, yer ve göklerin yaratılmasında bizzat kendilerine yönelik bir fayda bulunmadığına göre, bu, yüce Allah’ın onları insanın faydası için yarattığını gösterir. Dolayısıyla İmam Mâturîdî burada eşyanın yaratılış gaye ve hikmetini açıklarken, insanın yararını merkeze alan bir açıklama getirmek-tedir. Mâturîdî’nin diğer yorumu ise, insanın haricindeki diğer varlıkların, yaratıcısına işaret etmesi için yaratıldığı yönündedir ki, esasen bunun da yine insanın yararını maksat edinen bir yaratılış olduğunu söylemek mümkündür.”

Yaşadığımız yüzyılda ise Bediüzzaman Said Nursi, değişen yaşam standartları ve beklentilere göre İslam dininin nasıl en kolay şekilde yaşanabileceği hususunda İslam âlemine eserleriyle yol gösterici bir rol üstlenmiştir. Bediüzzaman Said Nursi’nin (2004a: 33) dünya ve ahiret tasavvurunda “Evet dünya dâr-ül hikmet ve âhiret dâr-ül kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedricî ve zaman ile olması; hikmet-i Rabbaniyenin muktezasıyla olmuş” ifadelerini kullanmıştır. Bu ifadelerde görüldüğü gibi dünyadan “dâr-ül hikmet” olarak bahsedilmiştir. Dâr-ül hikmet kelime manası olarak hikmet yeri, hikmetlerin hükmettiği, hikmet beşiği dünya gibi manalara gelmektedir. Bu ifadenin isabetlilik oranının yüksekliğine az da olsa değinmek gerekmektedir.

Bu maksatla hikmet kelimesinin yukarıda bahsedilen kelime manası da göz önüne alınınca, dünyanın hikmet yeri olarak tasvir edilmesinden, hakikatin anlaşılması ve bilinmesi için her şeyin hikmetli bir düzen ve adalet içinde yaratıldığı anlaşılmaktadır. Tüm yaratılanların makro açıdan en nihai gayesine ulaşabilmesi için kendine ait mikro manadaki öz maksatlara sahip olduğu ve dünyanın da bu amaçların hükmettiği bir yer olduğu manasını da çıkarmak yanlış olmayacaktır. Çıkarılan bu manaların Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesinin tamamı okunduğunda makul bir çıkarım olduğu görülmektedir. Zira ifadenin devamında varlıkların yaratılmasını (icad-ı eşya) açıklarken yaratılışın aşama aşama (tedrici) olması gerektiğinden ve bu gerekliliğin Allah’ın nizama koyan, sıraya sokan (Mürettib), sonunu görerek tedbir alan (Müdebbir), terbiye eden, eğiten, ders veren, yetiştiren (Mürebbi) sıfatlarına dayandığını açıklamış olması da yapılan çıkarımı desteklemektedir.

Son olarak Mülk 3-4, Al-i İmran 190-191, Hûd 61 isim ve numaralı sure ve ayetler konuyla ilgili olarak yapılan açıklamaları destekleyici niteliklerde olması ve ihtiyaç duyulması durumunda tefekkür etmeyi sağlaması bakımından örnek gösterilebilirler.

  • “Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur. Rahmânın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz aradığını bulamadan bitkin olarak sana dönecektir.”- Mülk 3-4
  • “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!”- Al-i İmran 190-191
  • “Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. O sizi yerden var etti ve size orayı mâmur hale getirme görevi verdi. O halde O’ndan mağfiret isteyin; sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz rabbim yakındır, duaları kabul eder.”- Hûd 61

İnsanın Yaratılış Hikmeti

“İnsanın yaratılışındaki hikmet nedir?” sorusuna cevap verilebilmesi açısından Kur’an’da yaratılış ile ilgili geçen bazı ayetler şunlardır:

  • “Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz; Sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz. Ardından nutfeyi alakaya çeviriyor, alakayı şekilsiz et yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir.”-Mü’minûn 12-14
  • “Hakikatte biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; imtihan edelim diye onu işitir ve görür kıldık”-İnsan 2
  • “Ben cinleri ve insanları başka değil sırf bana kulluk etsinler diye yarattım”-Zariyat 56
  • “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek is-temediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir”-Ahzab 72
  • “O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere ya-ratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler. Bütün gönlünüzle O’na yönelin, O’na saygısızlıktan sakının, namazı kılın ve şirke sapanlardan, dinlerini parçalayıp -her bir grubun kendindekini beğendiği- fırkalara ayrılanlardan olmayın.”- Rûm 30-32

Belirtilen ayetlerde açıkça insanın kulluk ve ibadet etmek ya da imtihan edilmek için yaratıldığı ifade edilmektedir. Arslan (2009) insanın yaratılış hikmetindeki kulluk etmek ya da ibadet etmek terimlerini İmam Maturidi’nin nasıl yorumladığını açıklarken bu kavramlardan maksadın imtihan etmek olduğu üzerinde durur. Buradaki ibadet etmek fiili ile imtihan etmek fiili arasındaki ilişkiyi insanın kulluk yapıp yapmayacağını imtihan etmek ve bu imtihan ne-ticesinde ödül ve cezayı hak eden insanların en adil şekilde ayrımının yapılmasını sağlamak maksadıyla yaratıldığı şeklinde kurmak mümkündür. İmam Gazali (2007: 49-52) ise orijinal ismi El-Hikmetu Fî Mahlûkâtillah olan eserinde insanın yaratılış hikmetlerinden bahsederken İmam Maturudiye benzer şekilde insanda ki her uzvun her duygunun hatta her zerrenin faydasız olamayacağından bahseder.

Bahsedilen fayda insanın hayatını devam ettirebilmesi içindir ki bu amaç asıl maksada hizmet eden bir alt maksattır. Asıl maksat ise Allah’a kul olmak ona ibadet etmektir. İmam Gazali (2004: 130) insanın yaratılış gayesini açıklarken “İlim eşyanın ve insanın yaratılış gayesi olduğuna göre, en şerefli ve öncelikli iş de, ilim öğrenmek, ilimle meşgul olmak ve ilmin hizmetinde bulunmaktır. Ancak ilmin mücerret olarak bırakılmaması, amel, ibadet ve ahlâk haline getirilmesi lâzımdır.” ifadelerini kullanmıştır. Bir diğer büyük İslam âlimlerinden olan İmam Rabbani (2017:40) ise Mektubat adlı bilinen eserindeki “Ey, yüksek yaratılışlı kardeşim! Allahü teâlâ, sizin yaratılışınızda bulunan kemâlâtın meydâna çıkmasını ihsân eylesin! Bu dünyâ âhıretin tarlasıdır. Burada tohum ekmeyip, yaratılışda bulunan, toprak gibi yetişdirici kuvvetini işletmeyenlere, bundan fâidelenmeyenlere ve amel, ibâdet tohumlarını elden kaçıranlara yazıklar olsun!” ifadeleriyle İmam Maturudi ve İmam Gazali’nin anlayışlarıyla örtüşen bir açıklama yapmıştır. Benzer şekilde Mevlana, Erzurumlu İbrahim Hakkı, İmam Şafi, Ebu Hanifi gibi Ehli Sünnet olarak tarif edilen İslam alimlerinin neredeyse tamamının burada zikredilen bakış açılarını destekleyecek bir anlayışa sahip olmaları literatür taraması yapıldığında karşılaşılan bir gerçekliktir.

Bütün ulema görüşlerinin ne olduğuna burada elbette yer verilememektedir. Fakat son yüzyılın en önemli âlimlerinden olması, şu anki Türkiye sınırlarında doğup yaşamış olması ve geçmiş âlimlerin anlatımlarına bakıldığında en uzun açıklama gerektiren sahih hakikatleri bile bu yüzyılın insanına aktarırken çok az kelime ile en anlaşılır dilde ve kolaylıkla anlatabiliyor oluşu Said Nursi Bediüzzaman’ın görüşlerine başvurmayı zorunlu kılmaktadır. Zira bu sayede 1400 yıllık İslam dininin tüm detaylarını sanki bir süzgeçten geçirerek, bulunduğumuz zamanın şartlarında en fazla gereklilik gösteren hakikatleri açıklayıcı bir anlatımla insanların istifadesine sunmuş olması, bu asırda yaşayan insanların dini açıdan belki de en büyük ihtiyacının karşılanmasını sağlamıştır. İnsanın yaratılışındaki hikmeti açıklaması açısından Bediüzzaman’ın yazmış olduğu Risale-i Nur külliyatında birçok ifade bulunabilir. Hatta külliyatın tamamı bu konuyla bir şekilde ilişkilidir yorumu yapılabilir. Risale-i Nur Külliyatındaki konuyla ilgili bazı ifadeler şu şekildedir: “Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi (yaratılıştan gelen görevi); taallümle (ilim edinme) tekemmüldür (olgunlaşmak, kemale ermek), dua ile ubudiyettir (Allah’a kulluk). Demek insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir” (Bediüzzaman, 2004b: 309).

Bu âyet-i uzmanın (manaca çok büyük ayet, Zariyat 56) sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı (evreni bütün varlıklarıyla tanıtan Allah’ı) tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı (yaratılıştan gelen görevi) ve farîza-i zimmeti (mutlaka yapılması gereken farzları), marifetullah (Allah’ı bilme ve tanıma) ve iman-ı billahtır (Allah’a iman) ve iz’an (anlayış, kavrayış, akıl etmek) ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir (Bediüzzaman, 2004c: 85). Bediüzzaman’ın ifadelerine dikkat edildiğinde en önemli Ehli Sünnet âlimlerin görüşlerini bir arada toplaya-bilmesi, mezcedilen bu görüşleri en kısa yoldan kolayca açıklayabilmesi, Kur’an ayetlerini ve sahih hadisleri yapacağı açıklamalara dayanak yapması ve bu açıklamaları yaparken kendine has bir anlatım şekli sunması göze ilk çarpan önemli özelliklerdendir. Bunların dışında daha saymakta zorlanılacak birçok özellik ve kendine has üslubundan dolayı çalışmanın devamında ağırlıklı olarak Said Nursi Bediüzzaman’ın görüşlerine yer verilecektir. Çünkü hem Kur’an ayetlerini hem sahih hadisleri hem de geçmiş yüzyıllarda İslam âlemine yön vermiş âlimlerin görüşlerini özgün bir şekilde kendi cümleleriyle bu denli kolay anlaşılabilen bir tarzda açıklama yapabilen başka bir eser bu asırda bulunmamaktadır. Öte yandan yine geçmiş yüzyılların âlimlerinin görüşlerine de Bediüzzaman’ın ifadelerine gösterdikleri uyumluluk nispetinde yer verilecektir.

Bilimin Yaratılış Hikmetlerindeki Gerekliliği

Bilim sayesinde bilgi edinme fiili bir sisteme kavuşmuş ve edinilen bilgilerin sağlam bir temele ve dayanağa sahip olması sağlanmıştır. Bu sayede edinilen bilgiler daha güvenilir hale gelmiştir. Kur’an’da Bakara Suresi 29’da da belirtildiği üzere evren bir düzen içinde yaratıl-mıştır. Aslında bu düzeni anlamak temele inilirse ancak bilimle elde edildiği anlaşılacaktır. Çünkü peygamberlerin ve evliyaların dışındaki insanların anlama kabiliyetinin daha çok akli şekilde olduğu bilinen bir gerçektir. Konuyla ilgili olarak Aydın (2012: 8), Kur’an’da varlıkla ilgili maddi bilgilerin bulunmadığını ve Allah’ın bu takdirinin insanın bilim ile varlığın yapısını anlaması, yaratılış düzenindeki rolünü görmesi ve işleyişteki prensipleri kavraması için olduğunu dile getirmiştir. Hatta insanın bilim sayesinde meleklerden üstün olabileceğini Kur’an’dan Bakara Suresi 31-34 ayetleriyle ispatlanmaya çalışmıştır. (Aydın, 2012:41).

Bu düşünce, önemli mütefekkirlerin düşünceleriyle de desteklenmektedir. Örnek olarak İmam Gazali (2004: 129) “Bil ki, göklerin, yerin ve bunlardaki çeşitli varlıkların neler olduğunu, neye yaradıklarını ve hepsinin yaratıcısı olan Allah teâlâ’nın varlık ve azametine nasıl delâlet ettiklerini bilmek ilimle olur. İlim, bütün bu sorulara cevap veren ve bunlardaki belirsizlik ve karanlığı gideren bir ışıktır” ifadesini kullanmıştır. Benzer şekilde İmam Maturidi’nin “İnsan, yaratılmışları yönetmek yeteneği ile sivrilmiş, bu uğurda güçlüklere göğüs germek, onlar için en elverişli bulunanı araştırmak, iyi ve güzel olanını tercih edip bunlara aykırı düşenlerden sakınmakla mümtaz kılınmıştır. Bu hususları bilmenin yolu ise, nesne olayları incelemek suretiyle aklı kullanmaktan ibarettir, başka bir yöntem de mevcut değildir” şeklindeki açıklaması dikkat çekicidir (Arslan, 2009: 89).

Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki insan her daim bilimle ilgilenmek durumundadır. Her meslek ve doğada görünen hissedilen her olay, akış veya ilişki hatta belirli bir mantık çerçevesine oturtulan her soyut düşünce dahi bilimin konusudur. Bediüzzaman’ın (2004c: 397) Kastamonu’da yaşamış olduğu bir anısı aslında konuyu en güzel şekilde özetlemektedir: “Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hâlıkımızı (her şeyi yaratan Allah) tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen tecrübeye dayalı bilimlerin her birisi), kendi lisan-ı mahsusuyla (kendine özel diliyle) mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyor. Muallimleri değil, onları dinleyiniz”

Tüm bilimler ilgilendiği alandaki ilişkileri anlamaya ve açıklamaya çalışmaktadır. Yani sadece belli bir sistematik yöntemlerle anlamak yetmemekte anladığını da yine belli bir sistemle anlatması gerekmektedir. Bu anlama ve anlatma fiili ile ilgili olarak Bediüzzaman (2004b: 259) “Elbette nev’-i beşer (insanlık alemi), âhir vakitte (dünyanın sonlarına doğru olan vakit) ulûm ve fünuna (ilimler ve fenlere) dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir. Hem o Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, cezalet (güçlü ve akıcı ifade) ve belâgat-ı Kur’aniyeyi (Kur’an’ın güzel ve yerli yerinde ve muhatabın haline uygun anlatımını) mükerreren (sürekli olarak) ileri sürdüğünden remzen (işaret ediyor) anlattırıyor ki: “Ulûm ve fünunun en parlağı olan belâgat (sözün düzgün, kusursuz ve makamın icabına göre söylenmesi) ve cezalet, bütün enva’ıyla âhirzamanda en mergub bir suret alacaktır. Hattâ insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için, en keskin silâhını cezalet-i beyandan ve en mukavemet-sûz (mukavemeti yok eden) kuvvetini belâgat-ı edadan (üslup ve ifadedeki belagat) alacaktır” şeklindeki ifadesinde günümüze çok açık bir ışık tutmaktadır.

Tüm bu açıklamalardan sonra evrenin tüm ayrıntılarıyla bir düzen içinde yaratıldığı, bu düzenin Allah’ın kudretindeki inceliğe işaret ettiği, insanın bu düzeni anlayarak Allah’a yakınlaşması gerektiği ve dolayısıyla bütün bilim alanlarının Allah’ı tanıttırmak için bir araç olarak kullanılması gerektiği sonuçlarını çıkarmak çok makul bir çıkarım olacaktır.

Sosyoloji Bilimine Seküler ve Kur’ani Bakış Açıları

Bilim türleri çeşitli şekillerde ana başlıklara ayrılabiliyor olsa da bu ana başlıklardan bir tanesi değişmez bir şekilde sosyal bilimlerdir. Sosyal bilimler içerisinde insan hayatını, insanın birbirleriyle ilişkisini ve bu ilişkilerden kaynaklanan çeşitli kavramları inceleyen bilim dalı sosyolojidir. Tüm bilimler Allah’ı tanıttıracağına göre sosyoloji biliminin de kendi diliyle yaratıcısına işaret etmesi gerekmektedir.

Şu an ki modern sosyolojinin oluşup gelişmesinde öncelikli katkıları olan Durkheim (1858-1917), Marx (1818-1883) ve Comte (1798-1857) gibi sosyologların yaratıcı tasavvurları toplumla ilintilidir. Yani onlara göre yaratıcının varlığı toplumun düşüncesinden ibarettir, gerçekte bir yaratıcı yoktur ve toplumdan topluma değişen çeşitli dini inanışlarda bunun bir ispatıdır. Aslında bu düşünürler başlarda sosyoloji ile ilgilenirken din ve toplum metaları üzerine tarafsız bir yaklaşım göstererek dini toplumdan ayrı tutmak istemişlerdir. Sonrasında seküler bir bakış açısıyla hareket etmek adına yaptıkları değerlendirmeler her ne kadar bir yaratıcının olduğunu göz ardı etme eğiliminde olsa da sosyoloji ve yaratıcı temalarını birlikte dile getirmek zorunda kalmışlardır. Dinleri toplumların ürettiğini ortaya atarak toplumların bu eğilimini ilkel kabilelerden gelen bir âdete dayandırmışlardır. Yani dolaylı yoldan insanın fıtratından gelen bir yaratıcı inancının olduğunu ya da toplumsal ilişkilerin bir yaratıcı olması gerektiğini ortaya attığı düşüncesini savunmuşlardır. Her iki durumda da aslında bir yaratıcının olması gerekliliği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. (Okumuş, 2019:220).

Öte yandan İbn Haldun (1332-1406) bilinen ilk sosyologdur ve Auguste Comte’den 5 yüz-yıl önce kendinden sonra gelecek birçok ilim adamını etkileyen ve hatta yönlendiren yazılı eserlere sahiptir. İbn Haldun aynı zamanda günümüz din sosyolojisinin de temellerini atan gerçek bir öncüdür (Günay, 1986: 65). Bu gerçekliklerden hareketle akıllara modern seküler sosyoloji biliminin de Kur’an hakikatlerine dayandığı fikrinin gelmesi doğal bir durumdur. Aslında seküler sosyolojinin bilerek ya da bilmeyerek Kur’an’dan beslendiği düşüncesi temeli olmayan bir düşünce de değildir. Zira Cebeci (1987: 8) modern sosyolojinin çalışmalarının Kur’an Sosyolojisine zarar vermeyeceği görüşündedir. Bu görüşünü de direkt olarak Kur’an ayetlerine dayandırarak her şeyin yaratıcısının Allah olduğundan duyguların, olayların, top-lumsal fiillerin ve etkilerin kısacası insanı dolayısıyla da sosyolojiyi ilgilendiren tüm detayların da Allah’ın yarattığına işaret etmektedir.(Cebeci, 1987: 11). Bu bağlamda Cebeci (1987: 6-7), Allah’ın Kur’an’da kanunlarını ve bu kanunların hikmetlerini bildirerek insanlara daha önce bilmedikleri ‘ilmi’l içtima’yı (sosyolojiyi) bildirdiğini ifade eder. Bu gerçeklik Müslümanları sosyoloji bilimi ile ilgili harekete geçmeleri gerekliliğini de zorunlu kılmaktadır. Nitekim Kur’an’da insanın sosyal yönlerinden (Bakara, 2: 213; Yunus, 10: 19; İsra, 17: 83; Hucurat, 49:

13; Mearic, 70: 19; Fecr, 89: 15), aile sisteminden (Ankebût, 29: 8; Lokman, 31: 14; Ahkaf, 46:

15), evlilik ilişkilerinden (Bakara, 2: 225-233, 236; Nisa, 4: 19, 30; A’raf, 7: 189; Nûr, 24: 32;

Rûm, 30: 21; Ahzab, 33: 49; Talak, 65: 1-7), muhtaçlara yardımdan (Bakara, 2: 177, 220; Nisa,

4: 2-3; İsra, 17/34), miras ve özel mülkiyetten (Nisa, 4: 7-12, 176), milletler ve kabileler arası

ilişkilerden ve bunlar arasındaki farklılıklardan (Bakara, 2: 213, 251; Nisa, 4: 17, 84; Enfal,

8: 15, 61-68; Hac, 22: 39; Hucurât, 49: 956), savaştan, barıştan ve buna benzer meselelerden bahsetmekte ve bunlara çözüm yolları sunmaktadır (Güngör, 2007’den akt. Güngör ve Şahin, 2017: 32). Daha bütüncül bir şekilde bakıldığında ise Kur’an’da sosyal meselelere ait konular ve kelimelerden “kavm” kelimesi 382 kez, “ümmet” kelimesi 64 kez, “insan” kelimesi 65 kez, “nas” ve “ünas” (insanlar, halk) kelimeleri 245 kez geçmektedir. Üstelik bahsedilen ayetler içerisinde konumuzu bire bir ilgilendiren prensiplerin işlendiği tespit edilebilmiştir (Cebeci, 1987: 8).

Öte yandan Bediüzzaman’ın (2004d: 326) “Ve o kâinat dairesinin en mü-him hikmetleri ve faideleri (faydaları), insana bakıyor. Ve insan dairesi içinde dahi, rızkı bir merkez hükmüne getirmiş. Âlem-i insanîde (insanlık âleminde) ekser hikmetler (hikmetlerin çoğunluğu), maslahatlar (işler, meseleler, faydalar); o rızka bakar ve onunla tezahür eder (ortaya çıkar, görünür). Ve insanda şuur ve rızıkta zevk vasıtasıyla İsm-i Hakîm’in (her şeyi belli bir hikmetle belli bir gaye için yerli yerinde yaratan Allah’ın Hâkim isminin) cilvesi (Allah’ın tecellisi, hoşa giden görünüşü) parlak bir surette görünüyor. Ve şuur-u insanî vasıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden (tecrübeye dayalı bilimlerden) herbir fen , Hakem isminin, bir nevide bir cilvesini tarif ediyor” şeklindeki ifadelerine dikkat edilirse ilginç bir şekilde sosyoloji biliminin temelinin Allah’ın yaratma sanatından kaynaklandığı ispat edilmektedir.

Görüldüğü üzere İslam dini, sosyoloji bilimini yok saymamakla birlikte tam tersine sosyolojik çalışmaların temelini oluşturan bilgilerin ana kaynağı durumundadır. Dolayısıyla Müslüman toplumların inançlarına uygun bir yaşam inşa edebilmeleri için sosyoloji biliminin yanı sıra sosyolojinin ilgilendiği tüm detaylarla ilgilenmeli ve Kur’an temelli bir bakış açısıyla bu detaylara yeni açıklamalar eklemesi gerekmektedir. Aksi halde bu bilim alanıyla ilgilenen gayrimüslim kimseler ister istemez kendi alt benlik ve kültürlerinden kaynaklanan bakış açılarını çalışmalarına karıştırarak Müslüman toplumlara uygun olmayan bir sosyal yaşam inşasına sebep olacaklardır.

Çağımız Sosyolojisinin Rekreasyon İhtiyacına Yaklaşımı

Sanayi devrimi ya da diğer adı ile endüstri devrimi sonrası sadece iş hayatı değil, içtimai hayat şekilleri de doğal bir değişim geçirmiştir. Makineleşme her alanda artmış ve teknolojik gelişmeler sosyal yaşamın en önemli belirleyicilerinden biri olmuştur. Hatta öyle ki 1950-1960’lı yıllarda ortaya atılan modernlik kavramı endüstrileşmeyle özdeşleşmiştir. Batı toplumlarında ortaya çıkan modernlik kavramına göre bir ülkenin modern olup olmamasını belirleyen en önemli faktör o ülkenin endüstrileşme derecesidir. (Coşkun, 2012: 297-298).

Endüstrileşmenin yani çok çalışıp üretmenin ve dolayısıyla daha çok tüketmenin üstünlük olarak nitelendirildiği bu yeni sosyolojik anlayışta günlük yaşam da giderek hızlanmıştır. Hatta günlük yaşantı o kadar hızlanmıştır ki insanlar yaşadıkları etkilere dahi içsel ve duygusal anlamda samimi bir tepki veremeyecek hale gelmiştir. Bu durum insanın aşırı uyarılması sonucu verdiği psikolojik ve sosyal (sosyolojik) bir tepki(sizlik) halidir (Simmel, 1996’dan akt. Koyuncu, 2011: 34-35).

Hal böyle olunca Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinden yola çıkarak yoğun kent hayatından ve koşuşturmasından yorgun düşen insanın fiziksel ve zihinsel yenilenmesi için boş zamanın verimli geçirilmesi önemini iyice artırmıştır. Fakat endüstri devriminden sonra büyük balığın küçük balığı yemesi gerektiğini belirten kapitalizm anlayışı ağırlığını iyice hissettirdiğinden rekreasyon hizmetleri de kapitalizme hizmet eden bir sektör haline dönüşmüştür. İnsanların planladıkları boş zaman aktivitelerinden sermaye sahiplerinin kazanç elde edebilmeleri ve yine sermaye sahiplerinin işyerinde çalışan insanların maksimum verimliliğe ulaşabilmeleri için bu fıtri ihtiyaç maalesef dev bir sektör haline getirilmiştir.

Esasen bir ihtiyacın karşılanması karşılığında bir bedel talep edilmesi çok olağan bir durumdur. Fakat endüstri toplumunun bitmeyen koşturmacasından kaçmak isteyen insanlar canlanarak kurtulmak, kendini gerçekleştirmek, yaşamın farkında olmak, nihai amacına yani insan olma bilincine erişmek gibi amaçlarla boş zamanını değerlendirmek isterken üretilen onca ürün karşısında bir tepkisizlik halinden farklı bir tepkisizlik haline yakalanmışlardır. Üretilen rekreasyon ürünlerinin haz verici özelliklerinin ön plana çıkarılması, ürünlerin çokluğu ve bunların çeşitli araçlar ile yapılan reklamları sonucu insan zihni bir çeşit şoka uğratılarak faydalı olanı seçme yeteneğinden uzaklaştırılmıştır. Böy-lece insan hangi ürüne gerçekten ihtiyacı olduğunun ayrımını yapamaz hale gelmiştir. (Roberts, 1999:165-167; Jameson, 1983; Baudrillard; 2003’den akt. Aytaç, 2005:6).

İnsanların her alanda sınırsız bir rekabet halinde olması şuursuzluğa yola açan bir kazanma hırsını beraberinde getirmektedir. Bu sınırsızlık ve şuursuzluk hali insanların ihtiyaç duyma-dığı şeyleri de tutkuyla talep etmesi eğilimlerinin artmasına yol açmıştır. Sonuç olarak özünde gereklilik arz eden birçok ihtiyaç amacından saptırılarak zararlı hale getirilmiştir. Rekreasyon da zaman zaman bu saptırılan ihtiyaçlardan birisi olabilmektedir. Bu durum Risale-i Nur Külliyatındaki “Evet hırs; şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir (aşağılanma aracıdır). Hattâ hayat-ı içtimaiyeye (toplum hayatına) sahib olan mü-barek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış ezilir. Çünki kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya mübarek arı, kanaatından dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlahî ile ihsan eder, yedirir” şeklindeki sözler ile çok güzel bir şekilde ifade edilmiştir.

Yaratılış Gayesi ve Rekreasyon İlişkisi

İnsanın yaratılışına uygunluk iddiasında olan İslâm’ın temel kaynaklarını teşkil eden Kur’an ve Sünnet’te, gelişen ve değişen toplumsal şartların ve ihtiyaçların ortaya çıkaracağı meselelere tek tek çözüm getirilmemiş, bunun yerine genel ve evrensel ilkeler sunulmuş ve insanın ruhî ve maddî ihtiyaçları bu temel ilkeler ışığında çözümlenmeye çalışılmıştır. İslâm, fıtrî bir din olduğu için, insanın fıtratının gereği olan ihtiyaçlarını görmezden gelmemiş, insanın ruhî ve bedenî tatminine önem vermiştir. (Diyanet İşleri Başkanlığı [DİB], 2014: 94-95).

Yaratılan her şey yaratıcının düzeninde üstlendiği zahiri ya da batıni görevler ile vahdete yani yaratıcısının varlığına işaret etmektedir. Çünkü bir yerde bir düzenden bahsediliyorsa o düzenin bir kurgulayıcısı olması gerekir. Aksi halde düzenin parçalarını oluşturan her bir varlık, düzenin işleyişini sürdürebilmek için tüm düzene hâkim olma kabiliyetine sahip olması gerekmektedir. Bu da kâinattaki sonsuz varlık sayısı kadar yaratıcıların olması gerekliliğini doğurmaktadır. Bu gerçeklikten yola çıkarak rekreasyon olgusunun da yaratıcısına nasıl işaret ettiğini ya da yaratılış gayesine uygunluk gösterip göstermediği hususunu Kur’an, sünnet, kıyas-ı fukaha ve icma-i ümmet ışığında incelenmesi gerekmektedir.

Kur’an Işığında Rekreasyon

Müslümanların kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’de rekreasyonla ilgili direkt ilişki kurulabilecek ayet İnşirah Suresinin 6. ayetidir ve Türkçe meali “O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul” şeklindedir. Görüldüğü gibi ayette vaktin boş geçirilmemesi gerektiği vurgulanmıştır.

Öte yandan günümüzde rekreasyon ile turizm olgusu artık iç içe geçmiş durumdadır. Batman’a göre (2015) turizm tanım olarak insanların sürekli yaşadıkları yer dışında yaptıkları seyahatlerden ve gittikleri yerlerdeki geçici konaklamalarından doğan olay ve ilişkilerin tümüdür. İnsanların tatil günlerinde boş vakitlerini değerlendirirken turizm faaliyetlerinden yararlandık-ları bilinen bir gerçektir. Ayrıca Karaküçük’e (1999) göre kavramsal açıdan baktığımızda da turizmin kendisi tek başına bir rekreasyon etkinliğidir. Bununla birlikte turizm hareketlerinin içerisinde de boşa zaman geçirmemek için çeşitli rekreasyon faaliyetlerinin uygulandığı sık karşılaşılan bir durumdur.

Turizm olgusunun temelinde ise seyahat etmek vardır ve Kur’an’da seyahat etmeyi teşvik eden birçok ayet olduğu bilinmektedir. Bu ayetlerin bazıları sefere çıkmanın gerekliliğini (Ali İmran 156), yaratılışın kendisinin bir seyahat olduğunu ve yolculuğun ancak Allah’a olduğunu (Maide 18), yolcuya iyi davranmanın gerektiğini (Nisa 36) gibi daha çok çeşitli meseleleri anlatmaktadır. Neml 69, Nahl 36, Enam 11 gibi birçok farklı ayette ise aynı manayı veren ayetler mevcuttur. Bu ayetler Âl-i İmrân Suresi 137. ayet tefsirindeki “Sizden önce nice uygulamalar geçmiştir. Yeryüzünde gezin de yalanlayanların sonunun ne olduğuna bir bakın.” gibi insanları geçmişte helak edilen kavimleri görerek bundan ibret almaları ve tefekkür etmeleri için seyahate teşvik eden ayetlerdir. Direkt olarak gezip görmeyi ve çeşitli nimetlerden yeme içmeyi telkin eden ayetler de mevcuttur. Fakat burada tefekkür etmeyi ihmal etmemek şartı dikkat çekmektedir. Bu ayetlerin en belirgin olanı “Yeryüzünü sizin için kullanışlı hale getiren O’dur. Üzerinde dolaşın ve Allah’ın rızkından yiyip için; (ama unutmayın ki) dönüş yalnız Allah’adır.” şeklindeki Mülk Suresinin 15. ayetidir. Bu ayetin belagatı günümüz turizm uygulamalarına bakıldığında tartışılamaz derecede yüksektir. Zira genel anlayışın ayetin belirttiği gibi olması durumunda turizm uygulamalarının birçok sorununun çözüleceği tahmin edilmektedir. Öte yandan günümüzde turizm olarak adlandırılan kavramı direkt olarak ilgilendiren bazı ayetler şunlardır;

  • “(Resulüm!) De ki: ‘Yeryüzünde gezip dolaşın ve Allah’ın ilk yaratılışı nasıl başlatıp devam ettirdiğini görün. Allah, daha sonra ikinci hayatı da işte böyle gerçekleştirecektir; Allah her şeye kādirdir.” (Ankebût 20)
  • “Bereketli kıldığımız beldeler ile onlar arasında birbirini gören birçok yerleşim yeri oluşturduk ve bunlar arasında seyahati uygun konaklara ayırdık. ‘Oralarda geceleri, gündüzleri güven içinde seyahat edin” dedik.” (Sebe’ 18-19)
  • “Kureyş’in güvenliğini, onların kış ve yaz yolculuklarında güvenliğini sağlamak için (Allah lutuflarda bulundu). Onlar da kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve her çeşit korkudan emin kılan şu evin rabbine kulluk etsinler.” (Kureyş Suresi 1-4)

Gezip görmeyi, güzel ve lezzetli nimetlerden yeme içme yoluyla faydalanmayı öngören ayetlerin dışında boş işlerle uğraşmayı, oyunu ve eğlenceyi tenkit eden ayetler de mevcuttur. Hatta oyun ve eğlenceden bahseden ayetlerin genel olarak bu kavramları asıl gayeden uzaklaştıran, yoldan saptıran kötü bir uğraş olarak tanımladığı bir gerçektir. Öte yandan birçok ayette oyun ve eğlencenin farklı anlamlarda ya da yoruma açık olabilecek benzetmelerde kullanıldığı göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Bu ayetlerin içerisinde Lokmân Suresi’nin 6 ve 7. ayetlerinde geçen “ İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlence vesilesi kılmak için eğlendirici sözleri alıp kullanırlar; işte bunları alçaltıcı bir azap bekliyor. Böyle birine âyetlerimiz okunduğunda sanki kulaklarında ağırlık varmış da onu işitemiyormuş gibi büyüklük taslayarak sırt çevirir. Ona acıklı bir azabı müjdele!” şeklindeki ifadeler konunun aydınlatılması açısından kilit bir rol üstlenmektedir. Zira belirtilen ayetin yapılan tefsir açıklamasında azaba sürükleyecek olan eğlence ve oyunların Allah’ın yolundan saptıranlar olduğu belirtilmiştir. Açıklamanın devamında haram fiiller barındırmayan ve Allah’ın emirlerini yerine getirmeye engel olmayan oyun ve eğlence aktivitelerinin yasaklanmadığı çıkarımı yapılmıştır. (DİB, t.y.).

Hadis ve Sünnet Işığında Rekreasyon

Peygamberimizin (asm) rekreasyon kapsamında değerlendirilebilecek çeşitli uygulamalar yaptığı bilinmektedir. Sahih hadis kaynaklara bakıldığında bu uygulamaların üç farklı ana başlıkta yapıldığı görülmektedir. Bunlar tükenmişlik (bıkkınlık) durumlarına karşı zindelik kazandırma, önemli günleri kutlama ve bir faydaya ya da ihtiyaca yönelik yapılan faaliyetlerdir (Paksu, 2016).

Tükenmişliğe karşı yapılan faaliyetler

İbn Hacer’in el-İsâbe III/311 eserinde bahsedildiğine göre Peygamberimiz (asm) seferlerde günlerce süren yorucu yolculuklarda, monotonluktan kaynaklanan sıkıntıyı gidermek için gençler arasında yarışlar düzenlemiş, böylece kafileye bir rahatlık ve ferahlık temin etmiştir. Efendimiz (asm)’in dizi dibinde yetişen hadis deryası Ebu’d-Derdâ (Canan, Kütübü Sitte Muhtasarı, Trc., 1/514.) şöyle demiştir: “Hak şeylerin talebinde daha şevkli, daha gayretli olabilmek için kalbimi hak olmayan şeyle dinlendiriyorum.”. Takvasıyla meşhur Hz. Ebû Dücâne de, meşru dairede keyifli bir eğlence ile meşgul olduğu bir sırada, birisinin kendisini bir açıdan boş sayılan mâlâyâni şeylerle meşgul olduğunu hatırlatması üzerine, “Maâliyata (yüce duygulara) gitmek için ruhumu mâlâyâniyatla dinlendiriyorum.” tarzında cevap ver-miştir (Paksu, 2016).

Tören ve merasim şeklindeki faaliyetler

Peygamberimiz (asm) toplumun sosyalleşerek kaynaşmasına büyük önem vermiş, ibadetleri, önemli günleri ve düğün kutlamalarını birer sosyalleşme vesilesi olarak kullanmayı da ihmal etmemiştir. Oyun, eğlence ve kutlamalar, tarih boyunca her toplumda sosyal hayatın kaçınılmaz bir parçası olmuştur. Bu tür etkinliklere, Hz. Peygamber döneminde de rastlanır. (DİB, 2019a).

Efendimiz (asm) evliliklerin bir şenlik havasında, sevinç içinde yapılmasını istemiş, insanların def çalıp şarkı söylemelerine, ziyafet vermelerine, şeker, hurma ve meyve gibi şeylerin damat ve gelinin üzerine serpilmesi şeklindeki eğlence şekillerine müsamaha göstermiştir. Hatta bu konularda ihmalkâr davrananları uyararak düğünün gereğinin yapılmasını teşvik etmiştir.

Ancak câhiliye kültüründen kaynaklanan yanlış âdetleri kaldırmıştır. Düğünlerde içki içilmesi, eğlencede aşırıya gidilmesi, kadın ve erkeklerin birbirlerine karşı mahremiyet sınırlarını aşan tavır ve davranışlar içinde bulunması Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. (DİB, 2019a: 76). Efendimiz (asm) hicretten sonra Medine”de ilk vefat eden Ebû Ümâme Es”ad b. Zürâre”nin kendisine emanet ettiği kızlarından Fâriğa”yı, Nübeyt b. Câbir ile evlendirmiştir. Düğün sırasında Hz. Âişe”ye, Medineli Müslümanların eğlenceyi sevdiğini söyleyerek, şarkı söyleyecek bir kadın gönderilip gönderilmediğini sormuştur. Hanımları eğlendirmek üzere böyle bir hazırlığın yapılmadığını öğrenince, güzel şarkı söyleyen Zeyneb”in hemen düğün evine gönderilmesini istemiştir. (DİB, 2019a: 80).

Halid bin Zekvan’dan (İbn Mâce, Nikâh: 21) rivayet edildiğine göre Efendimizin (asm) düğünlerde çeşitli eğlencelere izin verdiğini kanıtlayan bir başka kaynak şu şekildedir; “Rubeyye binti Muavviz bin Afrâ şöyle anlattı: ‘Ben evlendiğim zaman Resûlullah (a.s.m.) geldi ve senin şu oturduğun gibi, yatağımın üzerine oturdu. Bizim cariyelerimiz def çalıp Bedir günü şehid olan atalarımız hakkında mersiyeler okumaya başladılar. O anda cariyelerden birisi: ‘Bizim aramızda yarın olacakları bilen pey-gamber var.’ mealinde bir mısra okudu. Bunun üzerine Resûlullah (a.s.m.): ‘Hayır, bunu söy-lemeyiniz. Yarın olacakları bilen Allah’tır, deyiniz’ buyurdu”. Düğünlerde def çalarak eğlenme geleneği Dört Halife döneminde de devam etmiştir. Hz. Ömer (ra)’in, kulağına gelen bir şarkı ve def sesinin evlenme veya sünnet merasimine ait olduğunu öğrenince, bunu yasaklamadığı bilinmektedir. Daha sonraki zamanlarda ise düğünlerde şenlikler ihmal edilmiş olacak ki, İyaz el-Es’arî, “Neden Resûlullah’ın huzurunda oynandığı gibi siz de oyunlar oynamıyorsunuz, şaşıyorum.” demiştir (İbn Mâce, İkame:163, Abdürrezzak es-San’anî, el-Musannef, 11:5’den aktaran Paksu, 2016).

Efendimiz (asm) zamanında uygulanan eğlence faaliyetlerinden bir diğeri de bayram kutlamalarıdır. Allah Resûlü, Medine’de, insanların iki farklı günde oyun ve eğlence düzenlediklerine tanık olmuş, sebebini sorduğunda bu iki günün câhiliye döneminden kalma bayram günleri olduğunu öğrenmiştir. Aslında sonbahar ve ilkbaharda kutlanan Mihrican ve Nevruz isimli bu bayramlar, İranlılara ait dinî ve millî bayramlardı; ancak daha sonra çeşitli şekillerde diğer toplumlara da geçmişlerdir. Dolayısıyla Hz. Peygamber, başka bir inanç sistemine ait bu bayramların kutlanmasını hoş görmeyerek şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah sizin için o günleri onlardan daha hayırlı olan Kurban ve Fıtır (Ramazan) bayramlarıyla değiştirdi. (DİB, 2019b: 645).

Bayram etkinliklerini ispatlar nitelikte olmasından ötürü Hz. Aişe’nin (ra) “ Bir bayram günüydü. Siyahiler, mescidde kılıç-kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben mi Resulullah (sav)’dan taleb etmiştim (bilemiyorum), yoksa o (kendiliğinden) mi, “Seyretmek ister misin?” buyurdular. Ben, “Tabii!” dedim. Kalktı, beni geri tarafına aldı, yanağım yanağının üstünde olduğu halde durduk. “Ey Erfideoğulları göreyim sizi (oynayın)!” diyordu. Ben usanıncaya kadar böyle devam ettik. Usandığımı fark edince: “Yeter mi?” buyurdular. Ben: “Evet!” dedim. “Öyleyse git!” dediler.” şeklindeki ifadelerinin bilinmesi de önem arz etmektedir (Buhârî, İydeyn: 2, 3; Müslim, İydeyn: 19’den Aktaran Paksu, 2016).

Bir faydaya veya ihtiyaca yönelik faaliyetler

Hz. Peygamber döneminde en önemli müsabaka ve eğlence türleri arasında ok atışı, at ve deve yarışları dikkat çekmektedir. Allah Resûlü ashâbını bu yarışlara teşvik etmekte, bazen ödül koymakta bazen de bizzat kendisi at eğitip onunla yarışlara katılmaktadır. Resûlullah dönemindeki bu müsabakaların en önemli özelliği bunların eğlence ve ödül kazanma maksatlı olmasının yanı sıra her an vuku bulacak düşman saldırılarına karşı Müslümanları zinde ve eğitimli tutmalarıdır. Ancak bu ve benzeri yarışlar üzerinde bahis tutuşmak ve bu yolla kazanç sağlamak kesinlikle caiz görülmemektedir. Hanefîler başta olmak üzere fakihlerin büyük çoğunluğunun kurayı hak kazandırıcı bir işlem olarak görmemesi de kumar yasağını ihlâl etmeme endişesinden kaynaklanmaktadır. (DİB, 2019c: 229). Bunların dışında Efendimizin (asm) güreş, koşu, yürüme, yüzme, atıcılık gibi daha da çeşitlendirilebilecek faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. (Paksu, 2016).

Kıyas-ı Fukaha Işığında Rekreasyon

Rekreasyon kapsamında araştırma yaparken lehv kelimesine göre tarama yapılması gerekmektedir. Çünkü rekreasyon kavramı sonradan ortaya çıkmış seküler bir bilim alanı olduğundan İslam alimlerinin kullandığı bir kelime değildir. Lehv kelimesi genelde oyun, oyalayıcı, eğlence, yarışma gibi manalarda kullanılıyor olsa da musiki barındıran sözler ve önemli işlerden alıkoyan faydasız boş iş şeklinde de kullanıldığı görülmektedir. (Tekin, 2016). Geçmişten günümüze bakıldığında tüm İslam âlimlerinin eğlence olgusuna hangi bakış açısıyla yaklaştıklarına yer verilememekle birlikte bütün âlimlerin bu konu hakkında görüş beyan etmediği de tespit edilen bulgular arasındadır.

İmam Şâfiî, konuyla ilgili görüş beyan edenler arasındadır. Ona göre “Oyun dindarların ve ağır başlı kimselerin sanatı değildir” sebebiyle 3 oyun (ailesiyle, ok atma, at eğitimi) hariç insanların oynadıkları diğer bütün oyunların mekruh olduğunu söylemiştir. Fakat bu oyunlardan herhangi biriyle, onu helâl sayarak oynayan kişinin şahitliğinin kabul edileceğini, oyun sebebiyle namazlardan gafil olan ve bu gafleti namazları kaçıracak derecede artan kişilerin şahitliklerinin ise, oyun oynama değil, namaz vakitlerini hafife alma sebebiyle reddedileceğini belirtmiştir. (DİB, 2014: 114).

Eğlence kavramıyla ilgili önemli tespitlerde bulunan İmam-ı Gazali sürekli ciddiyet içerisinde olmaya ve sadece ibadet ederek hayatın acı gerçeklerine katlanmaya ancak peygamberlerin dayanabileceğini belirtmiştir. Gazali’ye göre kalp sürekli dersle, çalışmayla ya da ibadetle meşgul olduğunda tembelleşir. Bu tembelleşme ile yapılan ibadet, iş veya ders yeteri kadar verimli olmaz. Tembelliği atabilmek adına kalbi neşelendirmek gerekir. Farklı etkinliklerle dinlendirilen ve canlandırılan kalp daha sonra yapılacak ibadetlerde veya işlerde daha istekli olur ve bu sayede verim artar. Yani yorgunluk ve tembellik durumlarına karşı şaka, eğlence gibi aktivitelerin önemli yardımcı faktörler olması bu faaliyetleri Gazali’nin gözünde bir ilaç hükmüne getirmiştir. Fakat bunun yanında her ilacın fazlası deva yerine hastalık getireceği gibi bu faaliyetlerin de dozunda ve mubah sınırlarını aşmıyor olması gerekmektedir.

Son olarak birçok İslam âliminden farklı ve ilginç bir yaklaşımla Gazali, İslam kurallarına uymak koşuluyla ibadetlere ve diğer gerekli işlere yardımcı olmasından ötürü yapılan bu aktivitelerin nafile ibadet yerine geçtiği görüşünü belirtmiştir. Gazali’nin bu görüşlerine benzer şekilde Hz.Ebû Dücâne de, meşru dairede keyifli bir eğlence ile meşgul olduğu bir sırada, birisinin kendisini bir açıdan boş sayılan mâlâyâni şeylerle meşgul olduğunu hatırlatması üzerine, “Maâliyata (yüce duygulara) gitmek için ruhumu mâlâyâniyatla dinlendiriyorum” tarzında cevap vermiştir. (Paksu, 2016).

İmam Rabbani’nin Mektubat adlı eseri tarandığında ise eğlence veya oyundan bahis açan görüşlerin neredeyse tamamında kişiyi bu eylemlerden uzak tutma gayesi açık bir şekilde görülebilmektedir. İlgili eserdeki mektupların birinde yazılmış olan “Oğlum, bütün varlıkların hülâsası, özü olan insan, eğlence için, oyun için, yiyip içmek, gezmek, yatmak, keyf sürmek için yaratılmadı. Kulluk vazîfelerini yapmak için, Rabbine itâ’at, tevâzu’, kuvvetsizliğini, ihtiyâcını göstermek, Ona sığınmak ve yalvarmak için yaratıldı” ifadeleri yapılan tespitimizi kanıtlar niteliktedir. Fakat öte yandan dikkatle incelenirse hem bu ifadelerde hem de diğer konuyla ilgili tüm görüşlerinde İmam Rabbani eğlence ya da oyun gibi olgulara tamamen karşı olmadığı da anlaşılmaktadır. Çünkü ifadelerin tamamındaki ortak görüş bu dünyanın ‘sadece’ bir eğlence yeri olmadığı ile ilgilidir. Yani insanların hayatının gayesinin eğlenmek olması İmam Rabbani’nin temel karşı çıktığı durumdur. (Rabbânî, 2017: 116).

İcma-ı Ümmet Işığında Rekreasyon

Ömer Nasuhi Bilmen (1883-1971) Türkiye Cumhuriyeti’nin 5. Diyanet İşleri Başkanı olarak yaşadığımız yüzyıldaki ehlisünnet âlimlerin neredeyse tamamının görüşlerine katıldığı bir İslam mütefekkiridir. Bu sayede birçok ilahiyat fakültesinin ve âlimlerin de onun görüşlerini referans olarak kullandığı bir gerçektir.

Bilmen’ göre oyun ve eğlence üç kısma ayrılmaktadır. Bunlar meşru, mekruh ve haram olan oyunlardır. Esasen oyun ve eğlenceler dünya işlerinden uzaklaştıran boş işler olarak bakılmalıdır. Çünkü ona göre zaman çok kıymetlidir ve yapılması gereken birçok faydalı iş beklemektedir. Bir faydalı işten diğerine geçmek asıl olması gerekendir. Aslında Bilmen bir bakıma burada İnşirah Suresi’ndeki gibi bir işi bırakıp diğerine geçmek anlayışını tevil ile yaklaşmadan aynen savunmaya çalıştığı düşünülebilir. Fakat “Üç oyundan başka diğer bütün oyunlar (eğlenceler) Müslümana haramdır. Bu üç şey, ailesi ile eğlenmesi, atını eğitmesi ve ok atma oyunundan ibarettir” şeklindeki hadis-i şerifi de göz ardı etmemiş eserinde bu bahsedilen eğlencelerin yararlı meşru eğlenceler olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra bahsi geçen hadisten çıkarım yaparak, haram unsurlar içermeyen binek atların eğitilmesi ve atış talimi gibi etkinliklerin gerekli bir hizmet olduğunu hatta bu tarzda vatanı savunmaya fayda sağlayacak ve insana kuvvet verecek etkinliklerin oyun ya da eğlenceden sayılmayacağını dile getirmiştir. Bu sınıfa giren yarışmalara katılarak ödül kazanmak da ona göre caizdir. (Bilmen, 2015: 522-523). Bilmen’in bu görüşleri faydalı amaçlara ulaşma amaçlı yapılan eğlenceleri nafile ibadetlerden sayan Gazali’nin görüşleri ile benzerlik göstermesi dikkat çekici bir unsurdur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini konularda ki söz söyleme yetkisi Diyanet İşleri Baş-kanlığı’na aittir. Başkanlık bünyesinde, ülkenin çok çeşitli üniversitelerinde yetişmiş ilahiyat uzmanı birçok akademisyenin görev aldığı da bilinen bir gerçektir. Başkanlık bünyesindeki akademisyenlerin gerekli konularda kendi aralarında yaptıkları meşveretlerden ortak görüşler beyan etmesi, bu kurumu sahip olduğu yetkinin dışında ayrıca değerli kılmaktadır. Bu sahip olunan değer bir bakıma da icma-ı ümmet teriminin karşılığına tekabül etmektedir.

DİB’e göre (2014: 96) İslâm’ın Peygamber’i, sanat ve eğlenceye savaş açmış değildir. Aksine, Hz. Peygamber bunun meşru ölçüler dâhilinde yapılmasını tavsiye etmiştir. “Allah güzeldir, güzeli sever” diye hemen her hususa tatbik imkânı bulunan bir ölçü getiren bir kimsenin sanata ve estetik güzelliğe karşı olması veya bigâne kalması düşünülemez. İslâm açısından oyun ve eğlence meselesine bakıldığında en başta söylenecek şey, oyun ve eğlencenin insanlık onur ve haysiyetini hiçe sayacak içerikten uzak olmasının gerekliliğidir. İnsanın eğlenme ve dinlenme ihtiyacının, temel inanç ve ibadet ilkelerine aykırı olmayacak bir biçimde karşılanıp düzenlenmesi esastır.

İnsan Allah’a kulluk için yaratılmıştır, ama insan bu arada yiyip içmekte, evlenmekte ve birtakım meslekler edinmektedir. Aslında bunlar, ibadet kapsamı içerisinde değildir. Fakat bunlar olmazsa, ibadet nasıl ve nereye kadar yapılacaktır? Bu bakımdan dinlenme ve eğlenmenin de, aslında ibadet olmayan ancak ibadet edebilmek için gerekli olan, ibadete engel olmadığı gibi destekleyici bir fonksiyon üstlenen işler arasında yer alması son derece doğaldır. Aksini yani İslâm’ın eğlenme ve dinlenmeyi hoş karşılamadığını ileri sürmek ise hem insanı hem de dini iyi tanımamaktan ileri gelmektedir. Dinlenen insan, çalışmaları için zihnen ve bedenen enerji yığmış olduğu için, dinlenmenin ardından gelen çalışma daha verimli olacaktır. (DİB, 2014).

Yaşadığımız yüzyılda yazdığı eserleriyle bütün âlimlere direkt ya da dolaylı olarak esin kay-nağı olmayı başarmış olan kişi Said Nursi Bediüzzaman’dır. Bediüzzaman, radyo aracılığıyla yapılan eğlence türlerinin etkisiyle insanların bu cazibeye kapıldığını görünce geniş kitleleri rahatlatan şu açıklamayı yapmıştır; “Evet, beşer (insan), hakikata muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesata (geçici arzu ve isteklere) da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın (radyo dalgalarının) sırr-ı hikmetine (hikmetinin sırrına) münafî (zıt) olur. Hem beşerin tenbelliğine ve sefahetine (yasak zevklere) ve lüzumlu vazifelerinin noksan bırakılmasına sebebiyet verip beşere büyük bir nimet iken, büyük bir nıkmet (hoş olmayan, şiddetli ceza) olur. Beşere (insana) lâzım olan sa’ye şevki (çalışma şevkini) kırar.” (Bediüzzaman, 2004e: 59). Bu açıklamalardan ve “Helâl dairesi geniştir. Keyfe (keyif veren aktivitelere) kâfi (yeterli) gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur” sözünden yola çıkarak Said Nursi Bediüzzaman’ın konu ile ilgili görüşleri tamamen ortaya çıkmaktadır. (Bediüzzaman, 2004b: 27).

Yaratılış Anlayışına Uygun Bir Rekreasyon Adayı: Helâl Turizm

Helâl turizm kavramı son 10 yıla yakındır ortaya çıkmış bir kavramdır. Müslümanlık hassasiyetlerine duyarlı Müslümanların refah seviyelerinin artmasıyla beraber turizme gösterdikleri talep de artmıştır. Oluşan bu yüksek talebe cevap vermek için dünyada hızla artan girişimler göze çarpmaktadır. Öyle ki helâl turizm pazarının yükseliş hızı bilindik turizm pazarının yükseliş hızından daha yüksektir. Bu kadar kısa zamanda tüm dünyada gelişme kat eden helâl turizm Türkiye’de de hızla gelişen bir niş pazar haline gelmiştir. Türkiye’deki helâl konseptli konaklama tesislerinin fiyatının dengi olan diğer tesislere göre çok daha yüksek fiyata sahip olmalarına rağmen doluluk oranlarındaki yükseklik dikkat edilmesi gereken bir husustur. Bu husus insanların helâl turizm faaliyetlerine ne kadar ihtiyaçları olduğunu göstermektedir.

Yapılan bir araştırmadan elde edilen sonuçlara göre helâl turizm tesislerindeki en yüksek şikâ-yet oranı %30,29 ile Fiyat-Reklam-Kampanya konusuna aittir. Müşterilerin fiyatları yüksek bulmasına rağmen kalma eğilimleri ise bu alanda hizmet veren otel işletmesi azlığından ya da rekabetin bu alanda tam olarak oluşmamasından dolayı meydana geldiği tespiti yapılabilir. Bu sebeple özellikle fiyat ve hizmet alımı konusunda rekabetçi yaklaşım açısından incelemeler yapılmasının faydalı olacağı da düşünülmektedir. Aynı şekilde rekabetin ortaya çıkmaması, dolayısıyla müşterilerin kalma eğilimleri öğrenilmiş çaresizlik ekseni etrafında inceleme konusu olarak da değerlendirilebilir. Müşterilerin en çok şikâyet ettiği ikinci konu ise %16,41 ile eğlence hizmetleri konusudur. Helal hizmet sunan otellerde, helal anlayışa uygun eğlence hizmetlerinin olmaması ya da yetersizliği müşteriler tarafından hissedilmiş ve şikâyet konusu olmuştur. Bu alanda animasyon ve rekreasyon eksikliği ise şikayet oranlarına bakılınca ayrıca giderilmesi gereken hizmetlerden biridir (Ceylan, 2019: 188)

SONUÇ VE ÖNERİLER

İnsanın yaratılış gayesini unutturacak düzeyde hızlanan çalışma koşulları ve rekabet gereklilikleri aynı şekilde insanları dinlendirme ve yenileme amacını taşıyan rekreasyon faaliyetlerinin de ana amacından sapmasına neden olmuştur. Amacından saptırılan rekreasyon hizmetleri, monotonlaşan hayat sebebiyle durağanlaşan insan enerjisini artırmak yerine zamanla insanı daha çok harcama yapmaya zorlayan bir sektör haline gelmiştir. Bu olumsuz özelliğiyle rekreasyon sektörü, boş zamanında dinlenmek ve canlanmak isteyen insanı hem ruhen hem bedenen daha da bitkin hale getirmeye başlamıştır. Bu sebeplerden ötürü rekreasyon faaliyetlerinin gereksiz olduğu ve asla yapılmaması gerektiği düşüncesi bazı çevrelerce bir davranış şekli halini almaya başlamıştır.

Yapılan bu çalışmayla hem seküler bilim hem de insanın yaratılış amacı doğrultusundaki Kur’an, sünnet, kıyas-ı fukaha ve icma-ı ümmet araştırmalarında rekreasyon faaliyetlerinin tavsiye edilen faaliyetlerden olduğu ortaya çıkmıştır. Fakat her iki bakış açısının da (İslami ve seküler) rekreasyon faaliyetlerinin belli ölçülerde, planlı ve yaşamı kolaylaştırıcı rolünün ön plana çıkarılarak yapılması gerektiğini savunduğu anlaşılmıştır. Yapılan bu çıkarımların doğruluğunu kanıtlar nitelikte bir rekreasyon anlayışı olan ‘Helâl Turizm’ anlayışı dikkat çekicidir. Helâl turizmin sahip olduğu yüksek fiyatlara rağmen talepte herhangi bir azalmanın meydana gelmemesi ve her geçen yıl artış göstermesi, insanların yaratılışına uygun rekreasyon faaliyetlerine ne kadar ihtiyacı olduğunu da ispatlar niteliktedir.

Kişinin yaratılış gayesini belirlemek için Kur’an ayetlerinden ve önemli âlimlerin görüşlerin-den yararlanıldığında en genel başlık olarak “yaratıcısını tanımak” amacının insanın yaratılış gayesini oluşturduğunu ortaya çıkarmaktadır. Bu öyle bir amaçtır ki tüm kâinat, insana bu amacına ulaşması için hizmet etmektedir. Her ihtiyacın ve bu ihtiyaca binaen ortaya çıkan sektörlerin daha iyi anlaşılması için çalışan bilim sahaları da dikkatle incelenirse bu gayeye hizmet etmektedir. Rekreasyon bilimi, eğlence ve dinlence faaliyetlerini içeren sektörlerin bileşenlerini analiz eden bir bilim sahasıdır. Bu bilim anlayışına göre rekreasyon olgusu bir ihtiyaçtır ve insanın doğasından kaynaklanmaktadır. Yani bir bakıma fıtridir ve yaratılışın gereğidir.

Kişilerin kendilerine hedef olarak addedebilecekleri bir gayeye sahip olmaları, hayatlarının anlam kazanmasına neden olacaktır. Kişinin bu sayede mutluluk ve tatmin düzeylerinde artış olması da yine kişinin kendi yaratılış tarzına uygun bir gaye edinmesiyle doğru orantılıdır. Aslında en önemli husus da budur. Yani kişinin herhangi bir gaye değil de yaratılış amacına hizmet edecek bir gayeye sahip olması bahsedilen gerekliliğin temelini oluşturmaktadır. Kişinin yaşamını idame ettirebilmesi bu gayeye ulaşması için birinci şarttır. Daha sonra yaratıcısına inanmak (iman etmek) ve onun istediği şekilde hareket etmek (ibadet etmek) gibi gerekliliklerin hepsi aslında insanın “yaratıcısını tanıma” ana hedefine hizmet eden mecburi köprülerdir. Bu köprülerden geçmek amaca ulaşmak için zaruridir. Bu zorunluluğu yerine getirme çabasındaki insan kimi zaman yorulur ve bu yorgunluk maksadından sapmasına sebe-biyet verebilir. İşte rekreasyon olgusu da insanın amacından sapmaması için yorulduğunda dinlenebileceği duraklar hükmündedir. Hareket halinde olan tüm makineler ve canlılar gibi insanda bu dinlenme duraklarına muhtaçtır.

KAYNAKÇA

ARSLAN, H. (2009), Maturîdî’ye Göre Evren Ve İnsanın Yaratılış Hikmeti, Hikmet Yurdu Düşünce – Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, 2(4), 71-90

AYDIN, H. (2012), İlim Felsefe Ve Din Açısından Yaratılış Ve Gayelilik, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları

AYTAÇ, Ö. (2005), Kapitalizm Ve Boş Zaman, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 6(1), 1-22

BATMAN, O. (2015), Otel İşletmelerinin Yönetimi, İstanbul: Değişim Yayınları BEDİÜZZAMAN, S. N. (2004a), Şualar, İstanbul: Sözler Neşriyat BEDİÜZZAMAN, S. N. (2004b), Sözler, İstanbul: Sözler Neşriyat BEDİÜZZAMAN, S. N. (2004c), Tarihçe-i Hayat, İstanbul: Sözler Neşriyat BEDİÜZZAMAN, S. N. (2004d), Emirdağ Lahikası 2, İstanbul: Sözler Neşriyat BEDİÜZZAMAN, S. N. (2004d), Lem’alar, İstanbul: Sözler Neşriyat BEDİÜZZAMAN, S. N. (2004e), Emirdağ Lahikası 2, İstanbul: Sözler Neşriyat BİLMEN, Ö. N. (2015), Büyük İslâm İlmihali, İstanbul: Duha Yayımcılık

CEBECİ, L. (1987), Kur’an Sosyolojisi Üzerine Bir Deneme, 21 Eylül 2020 tarihinde http:// www.islamiarastirmalar.com/magazine/tr-kuran-sosyolojisi-uzerine-bir-deneme-656. html?page=archive adresinden alındı.

CEYLAN, U., (2019), Helal Turizm Kapsamında Hizmet Sunan Konaklama İşletmelerine Yönelik Şikâyetlerin İncelenmesi, , 2. Helal Turizm Kongresi Bildiri Kitabı, 182-190, Antalya: Kastamonu Üniversitesi

COŞKUN, İ . (2012), Modernleşme Kuramı Üzerine. İstanbul University Journal of Sociology, 3(1), 289-314 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/iusosyoloji/issue/533/4909

Diyanet İşleri Başkanlığı (2014), İslam İlmihali Cilt 2, 14 Ekim 2020 tarihinde https://www. diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/5255 adresinden alındı

Diyanet İşleri Başkanlığı (t.y.), Lokman Suresi 6 ve 7. Ayet Tefsiri, 5 Ekim 2020 tarihinde https:// kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Lokm%C3%A2n-suresi/3475/6-7-ayet-tefsiri adresinden alındı

Diyanet İşleri Başkanlığı, (2019a), Hadislerle İslam 4. Cilt, 10 Ekim 2020 tarihinde https:// hadislerleislam.diyanet.gov.tr/ adresinden alındı.

Diyanet İşleri Başkanlığı, (2019b), Hadislerle İslam 3. Cilt, 10 Ekim 2020 tarihinde https:// hadislerleislam.diyanet.gov.tr/ adresinden alındı.

Diyanet İşleri Başkanlığı, (2019c), Hadislerle İslam 5. Cilt, 10 Ekim 2020 tarihinde https:// hadislerleislam.diyanet.gov.tr/ adresinden alındı.

GAZÂLİ, E. H. M. İ. M. (2004), Yol Gidenlerin Kılavuzu ve Arayanların Bahçesi (Çev. A. Duran), İstanbul: Hikmet Neşriyat

GAZÂLİ, E. H. M. İ. M. (2007), Hikmetler Kitabı (Çev. H. Kendir), İstanbul: İlke Yayıncılık GÜNAY, Ü . (1986). İslâm dünyasında bir din sosyolojisi öncüsü: İbn Haldun (1332-1406).

Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 0 (6), https://dergipark.org.tr/tr/pub/atau-niilah/issue/2742/36546

GÜNGÖR, Ö., ŞAHİN, H. (2017), Sosyolojik Kur’an Okumalarının İmkânı, Uluslararası Sosyal Ve Beşeri Bilimler Dergisi, 1(1), 26-37

İMÂM-I RABBÂNÎ, A. F. S. (2017), Mektûbât Tercemesi (Çev. H. H. Işık), İstanbul: Hakîkat Kitâbevi

KARAKÜÇÜK, S. (1999), Rekreasyon: Boş Zamanları Değerlendirme, Ankara: Bağırgan Yayınevi

KILIÇ, C. (2001), Gazzali’de Tefekkür ve Hikmet Kavramları, 25 Eylül 2020 tarihinde http:// www.tasavvufdergisi.net/Makaleler/105871450_9_2001_II_5_KILICC.pdf adresinden alındı.

KOYUNCU, A. (2011), Sosyoloji Kuramlarında Kent, Edebiyat Fakültesi Dergisi. Selçuk Üniversitesi

OKUMUŞ, E. (2019), Sosyolojide Tanrı Tasavvuruna Bir Giriş Denemesi, Eskiyeni, (39), 201-222

TURAN, F., DİNÇER, M. Z., DİNÇER, F. İ. (2016), Türkiye’de Kırsal Turizm Alanlarında Animasyon Hizmetlerinin Değerlendirilmesi, Uluslararası Sosyal ve Ekonomik Bilimler Dergisi, 7(1), 18-25

PAKSU, M., (2016), Eğlence ne demektir, oyun ve eğlencede dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?, 28 Eylül 2020 tarihinde https://sorularlaislamiyet.com/eglence-ne-demektir-oyun-ve-eglencede-dikkat-edilmesi-gerekenler-nelerdir adresinden alındı.

Kaynak: Bilim Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun