“Mana-ı Harfî'yi Felsefeye göre değerlendirir misiniz?
Değerli kardeşimiz,
AN OVERVIEW OF THE PHILOSOPHICAL FOUNDATIONS OF EDUCATION IN THE CONTEXT OF RELIGION - SCIENCE AND THE EVALUATION OF "MANAY-I HARFÎ APPROACH" AS TAWHIDÎ PERSPECTIVE BY PHILOSOPHICAL FOUNDATIONS
Assoc. Prof. Dr. Cihat YAŞAROĞLU
Bingöl üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Psikoloji Bölümü, Bingöl, Türkiye
Abstract
Human beings can make use of both religion and science to discover the universe. While science is an attempt to convey meaning by using certain methods, religion is regarded as another means of effort. Relationships with science and religion are reconciled with religion, indifferent towards religion and anti-religion views. The third approach, which receives support from the positivist approach, sees it as an alternative to conscious religion. This perspective has affected all fields as well as the field of education because all educational activities have a philosophical basis. The philosophical foundation influences and directs the educational process as the spirit of education programs is in its power. For example, when religious content is assessed on the scale of reflection on educational programs, Idealism claims the basic objective to reach God, whereas Realism claims that the truth can only be reached by the scientific method. Thus, while religious content can take place entirely in an idealistic educational program, the fact that religious content is not reflected in the realist approach can be seen as a necessity of a philosophical approach. The fact that the scientific viewpoint is now the forerunner indicates that, instead of reaching God in educational programs, the nature is prioritized and all of students’ true quests are aimed to be clarified within the boundaries of nature. In this context, there is a need for a philosophical base dependent on Tawhid in education. Said Nursi, who defined this point of view as the “manay-ı harfî”, claimed that all the sciences studied with this point of view will serve both science and worship in order to bring people closer to Allah at the same time. This study aims to examine the relationship between religion and science within philosophical perspectives in education, while evaluating the manay-ı harfî approach together with these philosophical approaches and discussing the Tawhidî thought as a philosophy of education.
Key Words: Manay-ı harfi, Religious view in education, Spiritualist approach
DİN – BİLİM BAĞLAMINDA EĞİTİMİN FELSEFİ TEMELLERİNE GENEL BİR BAKIŞ VE TEVHİDÎ BAKIŞ AÇISI OLARAK “MANAY-I HARFÎ YAKLAŞIMININ” FELSEFİ TEMELLERE GÖRE DEĞERLENDİRİLMESİ
Doç. Dr. Cihat YAŞAROĞLU
Özet
İnsan kainatı anlamlandırmada hem din hem de bilimden yararlanabilmektedir. Bilim, insanın etrafında olup biten hadiselere belli yöntemler kullanarak anlam yükleme çabası iken din, bu anlama çabanın başka bir aracı olarak değerlendirilmektedir. Bilim din ilişkisinde din ile barışık, dine karşı kayıtsız ve din karşıtlığı görüşü bulunmaktadır. Pozitivist yaklaşımdan destek alan üçüncü yaklaşım, bilimi dinin alternatifi olarak görmektedirler. Bu bakış açısı, diğer bütün alanları etkilediği gibi eğitim alanını da etkilemiştir. Çünkü tüm eğitim faaliyetlerinin dayandığı felsefi temeller vardır. Felsefi temel, eğitim programlarının ruhu hükmünde olduğundan eğitim süreçlerini etkilemekte ve yönlendirmektedir. Örneğin dini içeriğin eğitim programlarına yansıma boyutu üzerinden değerlendirildiğinde İdealizmin temel amacı Tanrı’ya ulaşmak iken Realizm ise gerçeğe sadece bilimsel yöntemle ulaşılacağını iddia etmektedir. Dolayısıyla idealist bir eğitim programında dini içerik tümüyle yer alabilirken realist yaklaşımda da ise dini içeriğin yansıtılmaması felsefi yaklaşımın bir gerekliliği gibi görülebilir. Günümüzde bilimsel bakış açısının ön planda olması, eğitim programlarında Tanrıya ulaşma yerine daha çok aklın ve doğanın kutsandığı, tüm gerçek arayışlarının doğa sınırları içerisinde açıklığa kavuşturulmaya çalışıldığı bir hal almıştır. Bu bağlamda eğitimde Tevhidi esas alan bir felsefi temele ihtiyaç vardır. Bu bakış açısını manay-ı harfî olarak nitelendiren Said Nursi, bu bakış açısı ile incelenen bütün bilimlerin insanları aynı zamanda Allah’a yakınlaştıracağı için hem bilim hem ibadet görevi göreceğini iddia eder. Bu çalışma, eğitimde felsefi yaklaşımlar içerisinde din bilim ilişkisini incelemeye çalışırken diğer yandan manay-ı harfî yaklaşımını da bu felsefi yaklaşımlar ile birlikte değerlendirerek Tevhidî bakış açısının bir eğitim felsefesi olarak tartışılmasını amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Manay-ı harfî, Eğitimde dini bakış, Spiritülaist yaklaşım
1. GİRİŞ
İnsanlarda davranış değişikliği meydana getirme süreci olarak tarif edilebilecek eğitim, insanın dünyada var oluşu ile başlamış ve insanın olduğu her yerde cereyan edecek bir süreçtir. İlk olarak ailede başlayan eğitim süreci, okul, akran gruplarında ve çeşitli sosyal gruplarda olmak üzere devam etmektedir. Her ne kadar ailede ebeveynin tutumları çocuklar tarafından kazanılsa da, devletin resmi politikasını yansıtan eğitim sistemi, tüm öğrencilerin aynı usulle tahsili için bir araçtır. Hazırlanan öğretim programları, “ne için” eğitim verileceği, “ne” öğretileceği, “nasıl öğretileceği” gibi soruların cevaplar “resmi” bir bakış açısı kazanır ve tüm okullarda belirlenen bu programlar okutulur.
Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, öğretim programlarının dayandığı belli felsefi görüşler vardır. Bu felsefi görüşler de filozof ve düşünürlerin eğitimin doğası, varlığın gayesi, bilginin türü gibi değişkenlere farklı anlamlar verilmesi neticesinde ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar yerellik muhafaza edilmeye çalışılsa bile en üst aşamada dünyanın her tarafında geçerli olan felsefi temellere dayanmaktadır. Dolayısıyla baskın olan felsefi görüş materyalizme dayanıyorsa, dünyanın hangi ülkesi olursa olsun seküler eğitim anlayışının hakim olması beklenen bir sonuçtur. Zira ülkemiz İslam ülkesi olmasına rağmen bu seküler ilim anlayışı ile dini eğitim ayrı bir saha gibi olup adeta diğer ilim dallarından soyutlanmış gibidir. Allah demek isteyen sanki ilahiyat ve din ilimleri dışında bunu söyleyemez gibi algılanmakta, fenni ilimler de ise yaratılış gibi konular tamamen doğaya hamledilmekte ve “doğanın bize bahşettiği” (Myers, 2015) tarzı ifadeler bolca kullanılmaktadır. Halbuki “Allah’ın bize bahşettiği” gibi bir kavramın aynı kitapta geçmesi ilim dışı olarak değerlendirilmektedir.
Tüm ders içeriklerinde bu tür bir yaklaşımın olmasının temel sebebi esas alınan felsefi temeldir. Bu çalışma, eğitimde esas alınan felsefi akımları “din – ilim” ilişkisi bağlamında ele almak, felsefi akımların genel özellikleri ele aldıktan sonra, Said Nursi’nin düşüncelerinden yola çıkarak eğitim için Tevhidî düşünce temelli bir eğitim felsefesi yaklaşımının ortaya koymayı amaçlamaktadır.
1.1. FELSEFİ AKIMLAR VE İŞLEVLERİ
Eğitim felsefesinde temel yönelimler bulunmaktadır. Bu eğilimlerden birincisi, normatif olan, eğitim felsefeleri içerisindeki en etkili ve en eski olan yönelimi ifade eder. Bu yönelim klasik eğitim felsefesinde veya klasik eğitim felsefesini meydana getiren “izmler”de somutlaşmaktadır (Cevizci, 2011). Klasik eğitim anlayışı içerisinde Platon ve Dewey dışında diğer önemli temsilciler de Aristotales, Aziz Augustinus, Farabi, İbnî Sina, Gazali, Locke, Rousseau, Kant, Hegel, Nietchze, Mill, Herbart ve Herbart Spencer gibi filozoflar yer almaktadır (Cevizci, 2011: 22). Eğitim sürecinin ne şekilde olması, nasıl bir insan yetiştirilmesi, öğrenciye hangi tür bilgi, becerinin kazandırılması gerektiğini bildirme iddiası ile ortaya çıktığından dolayı klasik eğitim felsefesi normatif bir özellik taşımaktadır (Cevizci, 2011: 23).
1.1.1. İdealist Yaklaşım
Eğitimde, hem önem hem de zaman açısından en önde gelen yaklaşımı olan idealist yaklaşım, bir takım ahlaki amaçlara veya moral ilkelere dayanır ve ideal bir varlık alanına bağlı olarak, aşkınlık zemini üzerine temellendirilir (Cevizci, 2011). İdealizm gerçekte var olanın madde cinsinden değil, metafizik ve ruhsaldır. Maddecilik karşıtı olan bu yaklaşımda gerçeklik akıl ürünüdür yani akıldır. Tüm doğru ve kesin bilgiler insan aklında önceden vardır (Akpınar, 2011). İdealist eğitim felsefesine göre hemen her yerde kalıcı bir öneme ve değere sahip olan şeylerin öğretilmesini esas aldığı için, mesleklerin öğretilmesinden önce, nasıl insan ya da adam olunacağının gösterilmesi gerekmektedir. Bireylere makinelerden ve tekniklerden önce, insani değer ve gelişim ilkeleri verilmelidir (Cevizci, 2011: 27). Bu akımın öncülerinden olan Platona göre eğitimin amacı ruhu iyiye (Tanrı) çevirmedir (Akpınar 2011). Gündelik hayattan ziyade mutlak iyiye, değişmez hakikate ve evrensel güzelliğe ulaşılması hedeflendiği için, bugün halen etkili bir anlayış olan idealist eğitim felsefesinde amaçlar bir hayli soyuttur (Cevizci, 2011: 28). Dini bağlamda idealizmin olumlu bir bakış açısına sahip olduğu görülmektedir. İdealist felsefe esas alınan bir eğitim anlayışında dini içerikler verilebilir.
1.1.2. Realizm
En genel anlamı ile düşüncede ve eylemde gerçeklik anlamında kullanılan realizm, zihinden bağımsız bir dış dünyanın varlığını kabul eden bir felsefi yaklaşımdır. Realizmin iki değişik şekli ve versiyonundan bahsedilebilir. Birincisi idealizme tepki olarak geliştirilen klasik realizm, ikinci versiyon ise modern zamanlarda karşımıza çıkan natüralizmdir (Cevizci, 2011: 45). Klasik realizmde düalist anlayış vardır. Buna göre gerçekliğin birbirine indirgenemeyen iki nihai bileşeni vardır. Bu bileşenler madde ile formdur. Beden insanın maddesi, ruh ise insanları bitki ve hayvanlardan ayıran akılla karakterize edilir. Bu yüzden de insanları akıllı hayvanlar olarak tanımlar. Düalist anlayışın tezahürü olarak akıl teorik ve pratik olarak ikiye ayrılır. Eğitim de aynı şekilde liberal ve mesleki eğitim olarak ikiye ayrılmaktadır (Cevizci, 2011: 46). Bu düalist anlayış aynı zamanda diğer sahalarda olduğu gibi eğitim alanında da din – ilim ayrışmalarına neden olmakta ve dini içeriklerin ilim dışı olarak yorumlanması için bir sebep olarak görülebilir. Cevizci’ye (2011) göre realist müfredat, ilim dalları arasında doğa ilimlerini ön plana çıkarmaktadır.
Realist bilgi anlayışına göre insan dikkatli bir gözlem ve soruşturma yoluyla nesnelerin yapılarını keşfedip birbirleri ile olan etkileşimlerini yöneten düzenliliklerini belirleyebilir. Nesnelerin ilişkilerinde ortaya çıkan bu düzenlilik ve örüntüleri keşfetmek yoluyla da evreni yöneten genel yasaların bilgisine ulaşmak mümkün olabilir (Cevizci, 2011: 47). Metodolojik açıdan ilmi metodu ön plana çıkarmaktadır. Klasik Aristotelesçi realizm teolojik bir yapıya sahip olduğu için evrende bir amaçlılık bulunduğunu, dünyanın işleyişinin bir plan ya da tasarıyı takip edip bir hedefe ulaşacak şekilde düzenli ve amaçlı olduğunu iddia eder (Cevizci, 2011).
1.1.3. Spiritüal Yaklaşım
Bu yaklaşım, hem doğu hem de batıda, 15. yüzyıla kadar olan tarihsel döneme damgasını vuran dini, felsefi ve pedagojik yaklaşımı temsil eder. Spiritüal yaklaşım, kutsal dinler olan İslam, Hıristiyan ve Musevi dünyasında medeniyeti belirleyen en önemli unsurun din olduğu bir dönemde gündeme gelmiş bir pedagojik ya da felsefi yaklaşımdır. Bu yaklaşımın temelinde var olan şeyin ilahi ve bireysel ruh olduğunu, insanın bütün hayatını bu gerçeğin farkında olarak hayat geçirmesi gerektiğini belirten maneviyatçı ve ruhçu bir bakış açısını yansıtmaktadır (Cevizci, 2011).
Dini inancın monist varlık anlayışına göre sadece ruh gerçekten vardır. Esas itibariyle de bu ruh tanrıdır. Tanrı dışındaki tüm varlıklar, varoluşlarını ve anlamlarını tanrıdan alırlar. Ortaçağ spritüal anlayış varlık anlayışını hiyerarşi bir biçimde ifade eder. Hiyerarşik yapının en üstünde Tanrı, en altında ise madde vardır. Spiritüalist eğitim felsefesinin ilk çağ idealist felsefesine oldukça benzer olduğu, fazladan dini bir takım değer ve unsurlarla zenginleşmiş bir eğitim anlayışını ifade eder (Cevizci, 2011). Ortaçağın bu varlık anlayışında hem madde hem mana boyutu olan insan bu hiyerarşinin ortalarında yer almaktadır. Bir yönü olumlu, bir yönü ise olumsuzdur.
Spritüal Tanrı sadece varlığın tek kaynağı değil aynı zamanda bilginin konusu olarak da ortaya çıkar. Bilmek, esas itibariyle ilahı ve ilahi hakikatleri bilmektir. İlahı tanımanın iki yolu vardır. Bunların birincisinde ilah akıl yoluyla bilinir. İlahi mesaj ya da vahiy akıl yoluyla okunup yorumlanır. Buradaki esas dini ilimlerin tahsil edilmesi ile elde edilir ve nakil yoludur. İkinci yolda ise ilah, kendisinde ve kendi aracılığıyla değil, yarattığı varlıklar yoluyla bilinir. Bu ikinci yolda ilah, eserleri yoluyla bilinir ki bu yol akli ilimleri gündeme getirir (Cevizci, 2011). Kainata hangi bakış açısı ile bakılması gerektiği düşüncesine bu açıklama bağlamında değinilebilir. Zira bu yaklaşım, Allaha hem nakil hem de akılla ulaşılabildiğini iddia etmektedir. Dini kurumlar aracılığıyla nakil yoluyla Allah’ı tanımaya çalışılırken, doğaya bakılarak, doğadaki eserlerden, yaratılandan yola çıkarak yaratanı tanıma çabası olarak değerlendirilebilir. Bu düşünce esas alındığında, kainattaki her şey yaratandan haber vermektedir.
İnsan ruhunun irade ve akıl şeklinde iki boyutu olduğunu kabul eden bu yaklaşımda eğitimin de buna dayalı olarak ahlak eğitimi ve akla dayalı genel eğitim olmak üzere iki boyutu vardır. İrade tek başına doğru kararlar veremeyeceği için akıl rehber olmalıdır. Aklın yol göstericiliği ise ancak bilgi ile mümkün olur. Ortaçağda bilginin en önemli konusu da ilahtır. Spritüalist müfredatta dini ilimler akli ilimlerden önce gelmektedir. Bu yaklaşımın temel amacı, insanın yaratıcısına olabilecek en saf ve en iyi şekilde dönebilmesi için, yapması gereken pratik ve teorik hazırlıkları yapmasına yardımcı olmak, insanın olgun ve sağlam bir karaktere sahip olmasını sağlamaktır (Cevizci, 2011).
1.1.4. Natüralizm
Natüralizm, dinin egemen olduğu ortaçağda spiritüalizmin tam karşısında ilimin en büyük güç halini aldığı modern uygarlığın felsefesini ifade eder. Ortaçağdan modern zamanlara geçişle birlikte tanrı merkezli anlayış yerini doğa merkezli anlayışa, spiritüalizm ve doğaüstücülük ise yerini natüralizm ve doğacılığa bıraktı. Natüralist düşünürler doğayı, gerçekliğin tamamı ya da tümü olduğu varsayımına dayanır. Bu düşünceye göre gerçeklik sadece doğal ya da maddi bir boyuttur ve bu gerçeklik düzenin hareket halindeki maddeden meydana geldiğini savunur (Cevizci, 2011: 84).
Bu anlayışa göre bütün bir doğa ya da evre, doğal nedenlerin etkisi veya faaliyetiyle varlığa gelen ve yok olup giden doğal nesnelerden meydana geldiğini iddia etmektedir. Her doğal nesne, mekânsal, zamansal ve nedensel bir düzende meydana gelir. Yani bir kurbağa, kaya, bulut ve bir insan varlığının aralarında ne kadar büyük fark olursa olsun, nihai olarak birer doğal nesne ya da varlıktır (Cevizci, 2011: 85).
Natüralist anlayışa göre doğal süreçlerin yönettiği, doğal nedenler tarafından belirlenen, doğal nesnelerden meydana gelen tabiat, kendi içinde kapalı bir sistem meydana getirmekte olup kusursuzca işleyen bir makine ve evrensel bir mekanizmadır. Bu anlayış mekanik bir yapı sergilemekte, varlıklar arasında neden – sonuç ilişkileri dışında kalan bir takım organik bağlara imkan tanımamaktadır (Cevizci, 2011: 86). Doğayı analiz etmek, doğal gerçekliği kavramak açısından ilimsel ve doğal yöntemi önerir. Bu şekilde doğada var olan insan varlıklarını yöneten doğa yasaları üzerinden bu kavramanın gerçekleştiğini iddia eder. Bu noktayla yetinilmeyip, doğayı anlamada kullanılan yöntemin topluma, iktisat, siyaset ve eğitime de uygulanabileceğini savunur. Aydınlanmadan itibaren natüralist epistemoloji, eğitim müesseselerinin işleyişini ve işlevselliğini betimleyip açıklayacak hatta yönlendirecek ilim türü olarak sosyal ilime duyulan ihtiyaca vurgu yaparak yeni ve modern eğitimi temellendirmeye ve meşrulaştırmaya yarar. Aydınlanmaya dayalı böyle bir eğitimde genel bir kültürden ya da evrensel değerleri aktaran liberal bir eğitimden ziyade, neden ve sonuç ilişkileri üzerine yoğunlaşan ilimler tutar (Cevizci, 2011: 87).
Natüralist eğitim, klasik eğitim anlayışından bir kopmayı ifade etmektedir. Modern dünyayı gelenekten veya geçmişten bağımsız olarak bütün yönleriyle kurup şekillendirecek bir olan bireylerin yetiştirilmesini veya kendilerini gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu süreçte toplumun ya da geleneğin bir önemi yoktur.
Natüralizm standart ya da değişmez bir müfredata sahip değildir. Birinci versiyonunda ilim ağırlıklı, ikinci versiyonu olan Rousseau ile ahlak, felsefe ve edebiyat ağırlıklı olduğu söylenebilir (Cevizci, 2011: 91).
1.2. DİN – İLİM TARTIŞMALARI VE EĞİTİME YANSIMALARI
Din – ilim arasındaki münasebetlerin başlangıcını insanlık tarihi kadar geriye götürebilmek mümkündür. Bu başlık altında bu ilişkinin tarihsel süreçteki seyri ve tüm alanlara olduğu gibi eğitim alanına olan yansıması ele alınacaktır. Din ilim ilişkilerinde dikkate alınması gereken bir husus, pek çok dini ve ilmi alanın tarihi ve metodolojik farklarının hesaba katıldığı bir yaklaşımdır. Zira her bir ilim dalının din ile farklı bir ilişki olanağı bulunmaktadır. Ayrıca ilmi, sadece fenni ilimler ile sınırlandırmak doğru bir bakış açısı kazandırmada yetersiz kalmaktadır. Bu bağlamda her bir ilim dalı otonomluk iddiasında bulunmaktan kaçınmalıdır (Aydeniz ve Topaloğlu, 2015: 13).
Küçük çaplı bir takım ayrışmalar bir kenara bırakılırsa, batı dünyasında Skolastik döneme kadar din ile ilim arasında çatışmadan uzak bir birlikteliğin olduğu, ayrışmanın ise genellikle Rönesans ve Reform ile başladığı genel kabul gören anlayıştır. Rönesans ve reform ile beraber, ilim kendine mahsus bir dünya görüşü oluşturmuş, ve kendi dışındaki alanları yargılayacak mutlak kriter sahibi olduğu iddialarında bulunmaya başlamıştır (Aydeniz ve Topaloğlu, 2015: 11). Asıl itibari ile bu yönelimlerin bakış açısı ve çeşitli yaklaşımlardan kaynaklandığı söylenebilir. Zira bir teist, alemdeki bütün hakikatin kaynağını Allah’a dayandırırken, materyalist, alemin bizzat kendisini son hakikat olarak görür (Aydeniz ve Topaloğlu, 2015: 73).
Din – ilim ilişkileri bağlamında dikkate değer bir tasnif de Çinli düşünür Barbour tarafından yapılmaktadır. Barbour, din ilim münasebetlerini dört model ile ortaya koymaya çalışmaktadır. Birincisi, din ve ilimin aynı alan yönelik zıt ve uzlaştırılamaz iddialarda bulunması açısından karşıt oldukları; ikincisi, ayrı alan oldukları şeklindeki bağımsızlık görüşü; üçüncüsü, iki alan ile ilgili tartışmada metodolojik paralelliklerin vurgulanması gerektiği fikrini savunan diyalog düşüncesi; dördüncüsü ise din ve ilmin sistematik bir metafizik sentez içinde ortaklık kurduğu şeklindeki uyum fikridir (Aydeniz ve Topaloğlu, 2015: 204-205). Bu bağlamda birinci görüş olan her iki alanın uzlaşmazlığı görüşü, natüralist eğitim anlayışı ile paralellik göstermektedir.
Din ve bilim arasındaki uzlaşmazlık görüşünün belki de en yüksek oranda olduğu zaman dilimi, aydınlanma düşüncesinden sonra başlayan döneme denk gelmektedir. Zira modern ilimin doğuşu, akıllı düşünmenin yeniden özerk bir alana kavuşmasını, bilginin ilgi odağının Tanrıdan doğaya yönelmesini, her şeyin keşfedilmesi gerektiği ile ilgili bir hissin uyanmasını ve gözleme, deney ve teori kurmada düşünsel ve teknik araçlar kullanmaya başlanmasını gerekli kılmaktaydı (İmamoğlu, 2013: 18).
Modern ilim anlayışının bu denli din karşısında hatta alternatifi olarak gösterilmesinin temel gerekçelerinden birisi de pozitivizmdir. Pozitivizm, Comte ile beraber felsefi bir hareketin adı olmaya başlamıştır. Genel olarak “hissedilebilir dış dünyanın olayları ile yetinmek isteyen ve başka kaynağa sahip olan her türlü bilgiyi değersiz olarak kabule yönelen bir çeşit düşünce sistemi olarak tanımlanmaktadır. Felsefi olarak ise, düşüncenin her türlü metafizik kayıtlardan arındırılması, bilgi işlerinin deneysel ilimler örneğine göre normalleştirilmesi; ilimin tek geçerli bilgi türü olarak görülmesi ve olguların bilinebilen ve üzerinde inceleme yapılabilen tek obje olarak kabul edilmesi anlamına gelmektedir (İmamoğlu, 2013: 44).
Comte’a göre; insanlık tarihi ve insan bilgisinin üç aşaması vardır. İlki doğal hadiselerin, doğaüstü güçlerin eseri olarak kabul edildiği teolojik evredir. İkinci aşama olarak doğaüstü güçler yerine soyut kuvvetlerin doğal hadiselere neden olduğuna inanılan metafizik aşamadır. Üçüncüsü ise hadiselerin idare edici nedenlerini aramak yerine gözlem ve akıl yürütme yardımıyla görünüşün kanunlarını keşfetme evresidir (İmamoğlu, 2013: 53). Gözlem ve akıl yürütme yardımıyla görünüşün kanunlarını keşfetme aşaması, fenni ilimlerin üstünlük kurma aşamasının bir diğer adı olarak da yorumlanabilir. Bu şekliyle insanlık geçirmiş olduğu aşamalar içerisinde teolojik ve metafizik evreleri geçmiş ve akla lazım olan devreye girmiş bulunmaktadır. Bu tasnif, dini olan değerlerin ilim sahası dışında kalmasına da yol açmaktadır.
- yüzyılda aklın işlevsel kılınmasının sağlandığı bir ortamda, var olan değerler ve toplumsal kurumların eleştirisini hedef alan aydınlanma felsefesinin en belirgin özelliği insan aklına duyulan sonsuz güven ile desteğini büyük ölçüde ilimden almış olmasıdır. Aydınlanma aynı zamanda akıl çağı olarak da bilinir (İmamoğlu, 2013: 31). Aydınlanma düşünürleri için insan yaşamını anlamlı kılan görev, teknolojik olarak doğaya, ahlaki ve siyasal eylem yoluyla topluma uygulamak için özerk ve eleştire bilgi elde etmelidir. Dahası, insan bilgiyi elde ederken, düşüncesinin hiçbir otorite ya da önyargı tarafından etkilenmesine izin vermemelidir (İmamoğlu, 2013: 32). Aşkın ya da dini bilgiler ve hakikati test edecek hiçbir rasyonel ve ilmi metot olmadığından, müteal bir bilgi ve sezgi kavramı, hiçbir koşulda savunulabilir değildir (İmamoğlu, 2013: 40).
Modern ilmin yükselişi, ilah ve seküler dünya ile ilgili görüşlerde önemli değişikliklere sebep olmuşlardır. Bu değişikliğin temel varsayımı, modern toplumda dinî tecrübeye artık yer olmadığı şeklindedir (Aydeniz ve Topaloğlu, 2015: 167). Hatta kainatı keşfetme duygusunda ilim dallarına atfedilen önem o kadar artmıştır ki; modern ilim adamları, fiziksel ve ilmi kanunları tanımlarken, ilk defa tahmin edilmez sonuçları ortaya koyan fiziksel öngörüleri formüle etmelerine imkan tanıyan teorik yapılar ortaya koymaya başlamışlardır. Bu durum Einstein tarafından, dünyanın ebedi gizemi, onun anlaşılabilirliği olarak belirtilmektedir. Kopernik devrimi diye nitelendirilen anlayış ilim ile din arasındaki ilişkide önemli bir dönüşüm sağladı ve deneysel ilmin tamamen dinden kurtulmasıyla sonuçlanmıştır (Aydeniz ve Topaloğlu, 2015: 177). Dinin bıraktığı boşluk ise ilim ile doldurulmaya çalışılmıştır (İmamoğlu, 2013).
Modern ilim anlayışının daha ileri bir aşamasında ise evren devasa bir makine olarak algılanmış ve rasyonel bir din anlayışı hakim olmuştur. Her ne kadar tanrı tarafından yaratılmış olsa da yasaların hüküm sürdüğü evren bir makine gibi düşünülmektedir. Bu işleyiş son derece objektif olup ahlaki, ilahi veya amaçsal herhangi bir nedenle değil, kuvvet, kütle ve ivme arasındaki referansla açıklanabilir. Bu ise ilmi dünya bakış açısından, doğaya ilişkin olgusal açıklamaların, ahlaki ve dini önermelerden ayırt edilmesi gerektiğine işaret etmekteydi. Bu mekanik doğa anlayışı, bütünüyle nedensel ve belirlenmiş dev kozmik mkaine anlayışıyla katı bir determinizme bağlanmış, sonucunda ise ilimin tanrıya inanmayı gittikçe güçleştirmesi sonucunda ise ilahi olan, ilimin dışına itilmiş oluyordu (İmamoğlu, 2013:22-23).
İlim – din ilişkisinde kopuş noktasının bu aşamadan sonra başladığı, insanın var olduğu tüm oluşumlarda merak duygusunu gidermenin, keşfetmenin anahtarı ilim dallarına hasrettiğini, dünyanın gizemini çözme için sadece ilim dallarının yeterli olduğu ve din ikinci planda bırakmaya hatta dinden kurtulmaya gittiğini görmek mümkündür. Anlam arayışında olan insanın bu anlamı din dışı alanlarda aramasının bir sonucu olarak da ortaya çıkan ilim dalları kutsanmış ve adeta her alanda bir din gibi “kutsal ilimlere iman” yerleştirilmiştir. Tüm alanlarda olduğu gibi, eğitim alanında da bu yaklaşımın emarelerini görmek mümkündür. Hatta şöyle bir tespitte dahi bulunulabilir: Eğitim felsefesi kitaplarında Spiritülizm yaklaşımına rastlanılmaz. Haliyle eğitimde de katı bir şekilde “modern ilim” dalı olarak natüralizmin etkisini görmek mümkündür.
Ancak, her cevap bulunmayan alanlar yeni arayışlar ortaya çıkarıyorsa, insanın modern ilim anlayışı ile cevap veremediği, bigâne kaldığı ya da geçiştirdiği bazı alanların olduğunu görmek gerekmektedir. Örneğin modern ilim sadece doğa kanunları ile sınırlı tutarken, insanların içindeki ebedilik arzusu, ölüm hakikati ve ölümden sonraki hayat için verilecek cevapların olmayışı yeni arayışları ya da var olan görüşler arasında bazı tercihleri ortaya çıkarmaya başlamıştır. Toplumsal sorunlardaki artışın değerler eğitimine olan artışı getirdiği gibi, insanların dini sahadaki bazı arayışları da modern ilmin sorgulanmasını beraberinde getirdi. Bu bağlamda Aydeniz ve Topaloğlu’nun (2015) da belirttiği gibi gerek ülkemizde gerekse de dünyada din ile ilim arasındaki münasebetlere yönelik artan bir ilgi vardır.
Bu arayışa cevap kabilinden, din ile ilim arasında müsbet bir ilişkinin olması gerektiği varsayımına üç ayrı örnek verilebilir. Örneğin Papa II. John Paul’ün yazmış olduğu bir mektupta, “İlim dini hatadan ve batıl inançtan arındırabilir; din de ilimi putperestlikten ve mutlak yanlışlardan arındırabilir” (Aydeniz ve Topaloğlu, 2015: 170) derken Einstein ise “İlimsiz din topal, dinsiz ilim kördür” (Randerson, 2008) demektedir. Benzer bir ifadeyi de Nursi’de görmekteyiz. Nursi’ye göre “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder” (Nursi, 2003). Her üç açıklamada da din ve ilimin beraber ve birbirini destekler mahiyette olduğunu ve ikisinden herhangi birisinin eksikliği hayati açıdan bir kusur doğuracağı belirtilmektedir. Özellikle Nursî, ikisinin beraber olması halinde hakikatin ortaya çıkacağını iddia ederken dini ilimler olmadığında taassup, fenni ilimler olmadığında ise şüphenin ortaya çıkacağını iddia etmektedir.
1.3. TEVHİDİ DÜŞÜNCEYE BİR ÖRNEK: MANAY-I HARFÎ YAKLAŞIMI
Said Nursi, 1878 yılında Bitlis Hizan ilçesi Nurs köyünde doğmuş 1960 yılında Urfa’da vefat etmiştir. Bütün hayatı boyunca yazdığı eserleri Risale-i Nur Külliyatı olarak isimlendirilmektedir (Nursi, 2013). Bu başlık altında Nursî’nin eserlerinden yola çıkılarak ilim anlayışı ortaya konulmaya çalışılacaktır.
1.3.1. Said Nursinin İlim Anlayışı ve Manay-ı Harfî Yaklaşımı
Eserlerinde farklı şekillerde ilim ile ilgili değerlendirmede bulunan Nursî, felsefe, ilim, fünûn gibi kavramlarla ilim hakkındaki düşüncelerini ifade etmektedir. Her şeyden önce bilinmesinde fayda olan bir husus da şudur ki; Nursî bu tür açıklamaların tamamını yaparken Allah’ın azametine delil getirmek için yapmaktadır. Bu hususu Nursî, şu şekilde ifade etmektedir:
Kur'ân-ı Kerimde takip edilen maksad-ı aslî, ispat-ı Sâni, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh, Kur'ân-ı Kerimin kâinattan yaptığı bahis tebeîdir, kastî değildir. Yani ligayrihîdir, lizâtihî değildir. Yani, Kur'ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakkın vücut, vahdet ve azametine istidlâl suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa, kâinatın bizzat keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim, coğrafya, kozmoğrafya gibi kasten kâinatın keyfiyetinden mânâ-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitap değildir. Ancak, kâinat sahifesinde yazılan san'at-ı İlâhiyenin nakışları ve yaratılan kudretin mu'cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizam ve intizamla, mânâ-yı harfiyle Sâni ve nizâm-ı hakikîye istidlâl keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitaptır (Nursi, 2014).
Kainatta var olan her şey, O’na bir delildir. Temel kabul ve varsayım bu şekilde başlamaktadır.
Nursî’nin eserlerinden yola çıkarak, ilim anlayışı şu alt başlıklarla ifade edilebilir:
1.3.2. İlmin Tarifi
Nursîye göre “Âlemin herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir. Fen ise, kavâid-i külliyeden ibarettir. Külliyet-i kaide ise, o nevide olan hüsn-ü intizamına keşşaftır. Demek cemi' fünun, hüsn-ü intizama birer şahid-i sadıktır (Nursi, 2015: 35). Her bir türe dair teşekkül eden veya etmekte olan ilim dalları, aslında kainatta cereyan eden nizam ve intizama bir örnek olup o intizamın keşfedilmesine bir vesiledir. Hem de fenler kainatı anlamada insanlar için bir vasıtadır. Bu husus da “şahsın nazarı, nizamı ihata etmezse, cevâsis-i fünun (fen casusları) vasıtasıyla görür ki, insan-ı ekber, insan-ı asgar gibi muntazamdır.” (S. Nursi, 2015a: 253).
Ayrıca ilmin birikimli olduğunu da “Fünun, fikirlerin birleşmesinden hasıl olup, zamanın geçmesiyle tekâmül eder (Nursi, 2014, s. 474) cümlesinden anlaşılmaktadır. “insanda da meylü't-terakki vardır. Bu meylü't-terakki çekirdek gibidir; neşvünemâsı pek çok tecrübeler vasıtasıyla olur ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin içtimâıyla teşekkül ve tevessü etmekle fünunu intaç eder. Bu fünun da, mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa, o olamaz. Birincisinin ona mukaddeme ve ulûm-u mütearife hükmünde olması şarttır” (S. Nursi, 2014, s. 482). İlimlerin birikimli bir şekilde ilerlediğini de yardımlaşma üzerinden bir örnekle açıklamaktadır. Ona göre “…fünunun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teavüne muhtaçtır. Bunların ekserî, ulûm-u maddiyedendir.” Buradan da ilim dallarını ikiye ayıran Nursî, birinci kısmı teavüne muhtaç “maddi ilimler” olarak görmektedir. Diğer kısım olan İlahi ilimlerin tekemmülünün ise def'î, yahut def'î gibi olur. Lâkin, eğer çendan telâhuk-u efkâr bu kısm-ı sâninin mahiyetini tağyir ve tekmil ve tezyid edemezse de, burhanların mesleklerine vuzuh ve zuhur ve kuvvet verir (Nursi, 2015: 18-19). Bu bağlamda değerlendirildiğinde maddi ilimler ilahi ilimlerin açıklanması için bir araç olduğu da anlaşılabilir.
1.3.3. İlme Olan İhtiyaç
Eserlerinin pek çok yerinde ilim ile ilgili meseleleri ele alan Nursî, toplum olarak ilme olan ihtiyacı değişik vesileler ile ifade etmektedir. Örneğin “Dünyevî bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye (modern ilimler) ile olacağını ve bu ilim için bir mecranın ulema, bir kaynağının da medreseler olması gerektiğini ve bu şekilde din alimlerinin fenler ile ünsiyet peyda edeceğini (S. Nursi, 2013) iddia eder.
Modern dünya ile toplumumuzu karşılaştıran Nursî, kurtuluşun bir boyutunun da fen ve sanat yoluyla olduğunu ifade etmektedir. Her bir mü'minin i'lâ-yı kelimetullah ile mükellef olduğunu ve bu zamanda i'lâ-yı kelimetullahın en büyük sebebinin maddeten terakki etmek olduğunu ifade etmektedir. Biz de, fen ve san'at silâhıyla i'lâ-yı kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkârla cihad edeceğiz (Nursi, 2013, s. 57) demektedir.
1.3.4. İlim Dallarının Kaynağı
Dini ve modern ilimler arasındaki en büyük ayrışma noktası kabul edilebilecek bilginin kaynağı ve konusu tartışmasında Nursî, tüm modern ilimlerin kaynağının Allah olduğunu ifade etmektedir. Nursîye göre “herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyâtın, herbir fennin bir hakikat-i âliyesi var ve o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanmaktadır. İlimlerin kemal noktasına erişmesi de yine ancak o isme dayanmakla olur ve bu şekilde “hakikate” dönüşür. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs bir gölge olur. Meselâ, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehâsı, Cenâb-ı Hakkın ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetişip, hendese âyinesinde o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir (S. Nursi, 2000: s. 288). Ayrıca ilim dallarının Allah’ın isimlerine dayanmakla hakiki manada hikmet olabileceğini; böyle olmadığı takdirde ya hurafelere inkılâb edeceğini ve mâlâyâniyât olacağı veya dalâlete yol açacağını ifade eder. İnsanın ilim dallarının kaynağı olarak Allah’ı göremezse, dalalete ve natüralist bataklığa düşeceğini ifade eden Nursî, bu durumu Hz. Ademin cennetten çıkarılması hadisesi üzerinden “Sizin pederiniz bir defa Şeytana aldandı, Cennet gibi bir makamdan rû-yi zemine muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyâtınızda Şeytana uyup hikmet-i İlâhiyenin semâvâtından tabiat dalâletine sukuta vasıta yapmayınız.” şeklinde ifade etmektedir (S. Nursi, 2000: 288). Yine burada modern ilimlerin Allah’a ulaştırmak için temel bir vasıta olduğu vurgusu yapmaktadır. Hakikat-i ilahiyeye ulaşmak için ilmi ve teknolojik gelişmeyi bir merdivene benzetmektedir.
Kainatı anlamlandırmada aklın önemine işaret eden Nursî akla hitap edecek şekilde deliller sunulması gerektiğini ifade etmektedir. “Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddeâ, zihnimizi işbâ' etmiyor. Burhan isteriz” (Nursi, 2015: 32) demektedir. Herhangi bir konuda detaylı tasvirler veya konuları dallandırıp budaklandırmak yerine “delil” sunulması gerektiğini ifade etmektedir. İslamiyet üzerinden yaptığı bir açıklamada “Şeriat-ı İslâmiyenin, aklî burhanlar üzerine müesses olduğunu ifade etmektedir. Bu şeriat, ulûm-u esasiyenin (temel ilimler) hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünundan mülâhhasdır (özet). Bu durumda islam şeriatı, temel bilimleri kapsayan ilim ve fenlerin özetidir (Nursi, 2014, s. 472).
1.3.5. Kainat Kitabı ve Tabiat (Doğa) Anlayışı
Dini ve modern ilimler arasında “uyum” görüşünü savunan Nursî için, içinde yaşadığımız kainat, Allahın varlığını gösteren en önemli delillerden birisi olup kitab-ı kebir-i kainat olarak tanımlamaktadır. Kainat kitabı ve Kuran aynı kaynağa dayandığı için aralarında zıtlık olmamalı, tam tersine ilim dalları Allah’a ulaştırmada bir vasıta olmalıdır. Bu hususu“Kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhamlarla Zât-ı Akdesi tanıttırırken kudret sıfatı dahi, mücessem kelimeleri hükmünde olan san'atlı eserleriyle o Zât-ı Akdesi bildirir (Nursi, 2013) şeklinde ifade etmektedir. Bu bakış açısıyla “Kur'ân kâinatın bir tercüme-i ezeliyesidir. Ve kâinatın kendi lisanlarıyla okudukları âyât-ı tekviniyenin tercümanıdır. Ve şu kitab-ı âlemin tefsiri olduğu gibi, arz, semâvat sahifelerinde müstetir (gizli) Esmâ-i Hüsnânın definelerini keşşaftır. Ve keza, nev-i beşerin şeriat kitabı, hikmet kitabı, dua kitabı, dâvet kitabı, ibadet kitabı, emir kitabı, zikir kitabı, fikir kitabı olmakla, zahiren bir kitap şeklinde ise de, ihtiva ettiği fünun ve ulûm cihetiyle binlerce kitap hükmündedir (Nursi, 2015b, ss. 232-233).
Kainat kitabını Kuranı anlamada önemli bir vasıta olarak gören Nursî, Sözler kitabının Haşir Bahsi’nde yer alan bir açıklamada “Eğer dense, "Neden en çok misalleri çiçekten ve çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?" sorusuna cevap olarak “Çünkü onlar hem mucizât-ı kudretin en antikaları, en harikaları, en nazeninleridirler. Hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefe, onlardaki kalem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler (Nursi, 2000, s. 97). Bu durumda bakılan unsur aynı iken bakış açısının farklı olmasından dolayı Allah’ın isimlerine ulaştırmak mümkün iken natüralist felsefeye, Nursî’nin tabiri ile “tabiat bataklığına” saplanmaktadır. Diğer bir ifade ile söylenecek olursa, herhangi bir durumun ilim dalları tarafından gözleme dayalı olarak tespiti ilim iken yorumlanması noktasında felsefe devreye girer. Yorumlanmasında Allah’ın azametine bir delil olarak yorumlanabileceği gibi, doğaya da haml edilebilir.
1.3.6. Din ve İlimin Münasebetlerine Bakışı ve Manay-ı Harfî Yaklaşımı
Said Nursî’nin tüm eserlerinde göze çarpan en önemli bakış açsının adı “manay-ı harfî” yaklaşımıdır. Mesnevi-i Nuriye isimli eserinde “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim” demektedir. Bu kelimeler “mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar'dır.”. Şöyle ki: Cenâb-ı Hakkın mâsivâsına, yani kâinata mânâ-yı harfi ile ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismi ile ve esbab hesabına bakmak hatâdır. (Nursi, 2015b, s. 50). Bütün eserlerinde bu bakış açısını yansıtan Nursî için başlangıç noktası aslında niyettir. Hangi niyetle kainata bakılacağı “nazar” edileceği önemlidir. Manay-ı harfî, Allah hesabına kainata bakmadır. Yani kainatta var olan her şey, O’nu göstermek için vardır denilebilir.
Yakın zamanda Vefat eden Ali Ulvi Kurucu, Said Nursî’nin hayatını anlatan Tarihçe-i Hayat için yazmış olduğu takdim yazısında Nursî’nin fikrî cephesini “uzun mukaddemelerle filân yorulmaksızın, bir cümleyle hülâsa edilebilir: Bütün semâvî kitapların ve bilumum peygamberlerin yegâne dâvâları olan "Hâlık-ı Kâinatın ulûhiyet ve vahdaniyetini ilân" ve bu büyük dâvâyı da ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle ispat eylemektir.” (Nursi, 2013, s. 18) şeklinde ifade etmektedir.
Bazı eserlerinde felsefe ile ilgili olumsuz algılanabilecek ifadeler, din ile barışık olmayan ilim anlayışı için kullanılmaktadır. Başka bir açıklamada “Kâinat nazar-ı Kur'ânî ile bütün mevcudatı huruftur, mânâ-yı harfiyle başkasının mânâsını ifade ediyorlar. Yâni, esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Ruhsuz felsefe ekseriya mânâ-yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor (Nursi, 2015a, s. 348) diyerek bu ayrışmayı belirginleştirmektedir. Biraz daha açıklayıcı olması bakımından şu ifadelere de yer vermek gerekmektedir: “Amma, ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise, huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına mânâ-yı harfî ile, yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken, öyle etmeyip mânâ-yı ismî ile, yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder (Nursi, 2000, s. 145). Diğer yandan, “hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insâniyeye ve sanatın terakkiyâtına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’ân ile barışıktır. Belki Kur’ân’ın hikmetine hâdimdir; muâraza edemez (Nursi, 2005, s. 5)” ifadeleri ile belirgin bir biçimde toplum yararına olan ilim dallarına karşı müsbet bakış açısını yansıtmaktadır. Dolayısıyla net bir ayırım yaparak din ile barışık olan ilim yaklaşımına sahip çıkarken, eserlerinin tamamında muaraza ettiği ve olumsuz bir şekilde değerlendirdiği ilim anlayışının mutlak ilim değil, din ile barışık olmayan ilim anlayışı olduğunu ifade etmektedir.
Nursîye göre dini ve fenni ilimler dest be-dest ittifak vererek, ele ele vererek şeriatın hakaikinin hakkaniyetini tasdik etmişlerdir (S. Nursi, 2015: 7). Ayrıca İslamiyet’i, fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulum-u hakikiyenin reis ve pederi (Nursi, 2015: 9) olarak tanımlamaktadır. Doğudaki aşiretlerle yaptığı görüşmelerde kendisini tarif ederken de “Ben de fünûnu, maarif-i İslâmiye ile mecz edererek bir macun yapıyorum, müderrislerin ellerine veriyorum, gönderiyorum” (Nursi, 2012, s. 235) demektedir.
1.3.7. Örnek Bir İlmî İçeriğin Tevhid Dili ile İfadesi
Şimdiye kadarki ifade edilen yaklaşımdan da anlaşılacağı gibi, Nursî eserlerinde konunun mahiyetine göre çeşitli örnekler vermekte ve ilmi açıklamalar da yapmaktadır. Kastamonu'da kendisini ziyarete gelen lise talebelerinden bir kısmı "Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar" demeleri üzerine o lise öğrecilerine hitaben “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.” demektedir (S. Nursi, 2005, s. 27).
Herhangi bir olgunun tevhidi bakış açısı ile ifade etmeye bir örneğini hava üzerinden vermektedir. Nursî’ye göre “Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmâne ve kerîmâne istihdam olunur ki, güya o câmid havanın şuursuz zerrelerinden herbir zerresi, bu Kâinat Sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle, zeminin bütün nüfuslarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziya ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebatatın telkîhine vasıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest-i gaybî tarafından gayet şuurkârâne ve alîmâne ve hayatperverâne istihdam olunuyor (Nursi, 2005). Hava zerreleri aracılığıyla gerçekleşen canlılara temiz hava sağlama, ısı ve ışığın nakli, bitkilerin tozlanması için bitkileri bir yerden başka bir yere taşınması gibi dünyanın her tarafında carî olan küllî kaidelerin bu hava zerreleri tarafından olamayacağını ve adeta görünmez bir el tarafından sanki şuurlu bir şekilde istihdam edildiğini ifade etmektedir. Hava zerrelerinin aracı olduğu vazifeleri ifade ettikten sonra, bu görevlerin tesadüfen ya da sebeplerle olamayacağı, ancak Allah’ın emir ve iradesi ile olacağını belirtmektedir.
Başka bir misali de bal arısı üzerinden vermektedir. “Evet, balarısı, fıtratça ve vazifece öyle bir mu'cize-i kudrettir ki, koca Sûre-i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünkü, o küçücük bal makinesinin zerrecik başında onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat âzâları tahrip etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek, nihayet dikkat ve ilimle ve gayet hikmet ve irade ile ve tam bir intizam ve muvazene ile olduğundan, şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar (Nursi, 1995). Küçücük bal arısının karnında balı, iğnesinde ise zehrin bulunmasının hakimane ve alimane bir iş olduğunu ifade eden Nursî, bu işin şuursuz olan tabiata ve tesadüfe havale edilemeyeceğini ifade etmektedir. Eserinin farklı yerlerinde tabiat ve sebepler için “kör, sağır tabiat” kavramlarını kullanmaktadır. Yani sanatkarane bir eser ortaya koymaktan uzak olduğunu ifade etmektedir.
Yine yağmurun yağmasını “Tabaka-i havaiyede münteşir buhar-ı mâinin zerrelerine irade-i İlâhiye emrettiği vakit, o zerreler her taraftan "Lebbeyk!" diyerek toplanmaya başlarlar ve bulut şeklini alıp, irade-i İlâhiyeye emirber olarak hazır dururlar. Yine irade-i İlâhiyenin emriyle bir kısım zerreler şiddet-i tazyik ve tekâsüfle beraber tebarüd ederek katrelere inkılâp ederler. Sonra kanunların mümessilleri ve nizamatın mâkesleri denilen melâikelerden, o katrelere münasip yaratılan melâikeler vasıtasıyla o katreler müzahametsiz, müsademesiz nüzul ederler ve yere düşerler. Lâkin cevv-i havada muvazenenin muhafazası için, yağan katrelerden boş kalan yerler, denizlerden ve yerlerden kalkan buharlarla doldurulur” (Nursi, 2014, s. 382) şeklinde anlatmaktadır. Bu misalde dikkat çeken bir özellik de yağmurun fenni kanunlara göre nasıl yağacağını belirtmekle beraber, dini kavramlarla da bunu açıklamasıdır. Natüralist anlayışa göre bu durum kabul edilemez gibi görünse de spiritüalist anlayışa göre kabul edilebilir bir durum olup Tevhidî düşünceyi tam olarak yansıtmaktadır.
Sonuç olarak Nursî’nin liseli öğrencilere vermiş olduğu dersin sonunda “İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünûndan her bir fen, geniş mikyasıyla ve hususi âyinesiyle ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâlini esmâsıyla bildirir, sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.” demektedir (S. Nursi, 2005, s. 27). İlim anlayışında ifade edildiği gibi her bir ilim dalının geniş ölçekte, ilmî içerikleri ile Allah’ı tanıtan birer delil olarak görmektedir.
1.4. SONUÇ
Hem klasik hem de modern felsefi yaklaşımlar incelendiğinde, dini içeriğin yansıtılmasına en münasip yaklaşımlar idealizm ve spiritüalist yaklaşım olarak görünmektedir. Realizm ve natüralizm ise modern ilimlere kaynaklık eden yaklaşımlardır. Özellikle bu iki yaklaşımın doğayı ve doğa kanunlarını ön plana çıkarmaları, ikili bir ayırıma gidip doğa ilimlerini adeta kutsallaştırarak dini konuları ilim sahasının dışına itmiştir. Ayrıca spiritüalist yaklaşımda bilginin hem temeli hem de öğrenmenin konusu olarak görülen Allah’a ilimleri tahsil etmek suretiyle ulaşılabileceğini farz eder. Günümüz İslam mütefekkirlerinden olan Said Nursi, ilmi, kainatı anlamlandırmaya hizmet eden kurallar bütünü olarak görmektedir. Kainatı bir kitap gibi değerlendiren mütefekkir, hem Kuranın hem de kainatın aynı şeyi anlattığını, aynı kaynaktan çıktığını ve Allah’ı tanımada fen ilimlerinin din ilimlerine yardımcı olacağını iddia eder.
Said Nursi’nin tüm ilim dallarına teşmil edilecek temel yaklaşımının adı Manay-ı Harfî” yaklaşımıdır. Bu yaklaşım kainatta Allah hesabına bakmayı önermektedir. Yaratılandan yaratana ulaşmayı amaçlamaktadır. Said Nursî’nin Risale-i Nur isimli eserlerinde bu bakış açısı tamamen hakim olup, bazı fenni örnekler de Risale-i Nur’da bu bakış açısı ile ifade edilmektedir. Kullandığı kavramlar, ele aldığı temel yaklaşım bağlamında ele alındığında manay-ı harfî yaklaşımı Tevhid esaslı bir düşünce biçimi olarak bir ilim felsefesi ve bu felsefeye dayalı olarak diğer ilim dallarına teşmil edilecek ve uyarlanacak şekilde bir eğitim felsefesi olamaya aday bir yaklaşımdır.
KAYNAKLAR
- Akpınar B. Eğitim programları ve öğretim. Ankara: Data Yayınları; 2011.
- Aydeniz H, Topaloğlu F. Din bilim okumaları. Ankara: Elis Yayınları; 2015.
- Cevizci A. Eğitim felsefesi. Say yayınları; 2011.
- İmamoğlu T. Modern batı düşüncesinin felsefî temelleri: din ve insan algısı üzerine bir değerlendirme. İz Yayıncılık; 2013.
- Myers D. Sosyal psikoloji. (S. Akfırat, Çev.). Ankara: Nobel; 2015
- Nursi S. Şualar. İstanbul: Envar Neşriyat; 1995.
- Nursi S. Sözler. İstanbul: Sözler Yayınevi; 2000.
- Nursi S. Münazarat. İstanbul: Envar Neşriyat; 2003.
- Nursi S. Asa-yı Musa. İstanbul: Sözler Neşriyat; 2005.
- Nursi S. Emirdağ lahikası. İstanbul: RNK; 2011.
- Nursi S. (2012). Asar-ı Bediiyye. İstanbul: Envar Neşriyat.
- Nursi S. (2013). Tarihçe-i Hayat. İstanbul: Sözler.
- Nursi S. İşaratül icaz fi mezannil islam. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı; 2014.
- Nursi S. Barla lahikası. İstanbul: RNK; 2015a.
- Nursi S. Mesnevi-i Nuriye. İstanbul: RNK; 2015b
- Nursi S. Muhakemat. İstanbul: RNK; 2015c
- Randerson J. Childish superstition: Einstein’s letter makes view of religion relatively clear. https://www.theguardian.com/science/2008/ may/12/peopleinscience.religion Adresinden 10 Ağustos 2018 tarihinde alındı; 2008.
Kaynak: Bilim Işığında Yaratılış Derneği
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- T-URF 13 geninin kökeni, yüksek organizasyonlaşmaya işaret eder mi?
- Bitkilerin değişen çevreye uyum sağlamaları ne ile izah edilebilir?
- Burun ameliyatı olan biri nasıl güsül abdesti alır?
- Bilim ışığında Evrim Teorisi'nin kritiğini yapar mısınız?
- Sanat Nedir?
- SAİD NURSİ'DE DİN-BİLİM İLİŞKİSİ
- Rekreasyon hakkında bilgi verir misiniz?
- Her fen Allah’ın bir ismine mi dayanıyor?
- Said Nursi’nin Kur’an ve tevhid ekseninde temellendirdiği din-bilim ilişkisini açıklar mısınız?
- Antimadde nedir?