Bilim ışığında Evrim Teorisi'nin kritiğini yapar mısınız?

Tarih: 08.05.2026 - 16:05 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

WRONG OPINIONS FOR THE RIGHT WAY: EVOLUTION THEORY

Prof. Dr. Hasan ÖZÇELİK

Süleyman Demirel Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü, Isparta, Türkiye [email protected]

Abstract

Human beings have sought to investigate many phenomena that have occurred in nature due to the curiosity given to them since its existence. The adventure that began with the elimination of the curiosity has gradually turned into knowledge, laws and technology. Some of the endeavors have been left only at the stage of thought, lied, and only a history of the history of science. However, all of these efforts directly or indirectly contributed to the birth of new sciences or the development of existing science.

The most curious subject of human beings; what is the vitality? What am I, who am I, what am I going to be, what will I be after that? Why is this happening, why is it happening like this, what is wanted from me? I am asking what I should do in the face of these events.

There is an important monument in Dubrovnik, Croatia. This monument tells us that the ancestor of mankind has been destroyed. Some scientists think that man's ancestor came from a monkey, some from a field mouse, some from a bear, from a wolf (monster). Some of them thought that life came randomly from elements or compounds as a coincidence. It is the nature of the scientists to make mistakes while looking for the truth. Extraordinary false ideas have helped science develop. This is not only seen in biology but in the development of all science branches. History of science is filled with these false adventures.

Men learn with their sense organs, they are educated. C. Darwin is a famous tourist. To Blinds’ Island is the first world outside the island to go with his team. His impressions and observations have seen during their journey have laid the foundations of "the theory of evolution" in the mind of the famous traveler. However, even when this opinion emerged, it was hesitant, it was subject to many changes on the basis of ideas, the main idea could not be proven, but it was not given up. Life is the struggle; natural selection; the development of the organs used, the blindness of unused organs has not been proven by the rules of science. The theory has been tried by everybody everywhere because of the nature of science, and similar results have not been achieved. “The origins of the species” have been shaken by the rooting to revision of the definition of the idea species. The reason why the theory of evolution is so prevalent and grouped scientists is also a matter of debate, as there are a lot of hypotheses in science, the theory, and even the wrongness of the laws.

The inadequacy, misinterpretations, and inadequacies at the scientific level of the period caused the observations that constituted the basis of the theory of evolution to be flawed. On the basis of your opinion, you have to oppose Christian faith. At first, Alfred Russell Wallace, who liked the idea of "natural selection," and later dismissed researchers as well as Thomas Henry Huxley, the idea of evolution has been strongly opposed to the idea. This view, which was born about 150 years ago, is still being debated because it can not be proven and it can not be put in place. In Muslim societies, the idea was not taken seriously. The theory deals with living things only as a material entity; to struggle with the ability to live and to select. For this reason, the birth of life, its purpose etc. can not correctly identify. The classification systems based on this theory in Europe are becoming weaker and have left their place largely to alphabetical systems or molecular genetics studies. However, common similarities between family trees and living things are still preferred in scintific studies.

Keywords: Philosophy of Science, Theory of Evolution, Charles Darwin, Natural Selection, Species

DOĞRU YOLDA YANLIŞ SERÜVENLER: EVRİM TEORİSİ

Prof. Dr. Hasan ÖZÇELİK

Özet

İnsanoğlu var oluşundan bu yana kendisine verilen merak sebebiyle tabiatta meydana gelen pek çok olayı araştırmak istemiştir. Merakını giderme ile başlayan serüven zamanla bilime, kanuna ve teknolojiye dönüşmüştür. Bir kısım gayretler ise sadece düşünce safhasında kalmış, yalanlanmış, sadece bilim tarihinin geçmişini anlatan bir malûmat olmuştur. Ancak bu gayretlerin hepsi direk ya da dolaylı olarak yeni bilimlerin doğmasına veya mevcut bilimin gelişmesine katkı sağlamıştır.

İnsanoğlunun en çok merak ettiği konu; canlılık hâdisesi nasıl bir şeydir? Ben neyim, kimim, nasıl oldum, bundan sonra ne olacağım? Neden bu işler / olaylar böyle oluyor, benden istediği nedir? Ben bu olaylar karşısında ne yapmalıyım gibi sorulardır.

Hırvatistan’ın Dubrovnik kentinde bulunan önemli bir anıt vardır. Bu anıt insanoğlunun atasının keçiden türediğini anlatmaktadır. Bir kısım bilim adamı insanın atasının maymundan, bir kısmı tarla faresinden, bir kısmı ayıdan, kurttan… meydana geldiğini düşünmüştür. Bir kısmı ise canlılığın bir tesadüf eseri olarak elementlerden veya bileşiklerden rastgele birden veya uzun zaman içinde meydana geldiğini düşünmüştür. İnsan beyninin görevi düşünmek ve merak ettiği konuları cevaplamaktır. Doğruyu ararken yanlış yapma bilim insanlarının karakteridir. Doğrulardan ziyade yanlış fikirler bilimin gelişmesine yardımcı olmuştur. Bu durum sadece biyolojide değil, tüm bilim dallarının gelişmesinde görülmektedir. Bilim tarihi yanlış serüvenlerle doludur.

İnsanlar duyu organları ile öğrenirler, eğitilirler. C. Darwin ünlü bir gezgindir. Tropiklerde Körler Adası’na ekibiyle birlikte gidebilmiş ada dışından ilk dünyalıdır. Gezileri sırasında gördükleri ve izlenimleri ünlü seyyahın zihninde ‘evrim teorisi’nin temellerini atmıştır. Ancak bu görüş ortaya çıkarken bile tereddütlü çıkmış, fikir bazında birçok değişikliğe uğramış, ana fikri ispatlanamamış, ancak görüşten de bir türlü vazgeçilememiştir. Hayatın mücadele olduğu; doğal seleksiyon; kullanılan organların geliştiği, kullanılmayan organların körleştiği görüşleri bilimin kuralları ile ispatlanamamıştır. Bu teori fen bilimlerinin özelliği gereği her yerde herkes tarafından denenip benzer sonuçlara ulaşılabilir olmamıştır. ‘Türlerin orjini’ fikri tür tanımının revizyona uğraması ile kökünden sarsılmıştır. Bilimde çok sayıda hipotez, teori hatta kanunların yanlışlığı ortaya konulduğunda bilim insanları arasında ciddi bir ayrılık olmazken evrim teorisinin niçin bu kadar önemsendiği ve bilim insanlarını gruplaştırdığı ayrıca tartışılması gereken bir konudur.

Evrim teorisinin temelini oluşturan gözlemlerin yetersizliği, yanlış yorumlamalar ve o dönemin bilimsel düzeyindeki yetersizlikler teorinin kusurlu olarak doğmasına neden olmuştur. Görüşün temelinde Hristiyanlık inancına karşı çıkmak vardır. İlk başlarda Alfred Russell Wallace gibi “doğal seçilim” fikrini benimsemiş, sonradan vazgeçmiş araştırıcılar yanında Thomas Henry Huxley gibi evrim fikrine şiddetle karşı çıkanlar da olmuştur. Yaklaşık 160 yıl öncesi doğan bu görüş ispatlanamadığı ve yerine de başka bir görüş konulamadığı için hala tartışılmaktadır. Müslüman toplumlarda ise ciddiye alınmamıştır. Teori canlıları sadece maddi bir varlık olarak ele almıştır, oluşma mekanizmasını tesadüfe; yaşama kabiliyetini mücadeleye ve seçilime bağlamıştır. Bu nedenle hayatın doğuşunu, amacını ve canlıları doğru tanımlayamamıştır. Avrupa’da bu teori üzerine kurulmuş olan sınıflandırma sistemleri giderek zayıflamış, yerini büyük ölçüde alfabetik sisteme ya da moleküler genetik çalışmalarına bırakmıştır. Ancak soy ağaçları ve canlılar arasındaki ortak benzerlikler bilimsel çalışmalarda halen tercih edilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Bilim felsefesi, Evrim Teorisi, Charles Darwin, Doğal Seleksiyon, Tür

1. GİRİŞ

İnsanoğlu kendisine verilen merak sebebiyle tabiatta meydana gelen pek çok olayı araştırmak istemiştir. Bir kısım gayretler ise sadece düşünce safhasında kalmış, yalanlanmış, sadece bilim tarihinin geçmişini anlatan bir malumat olmuştur. Ancak bu gayretler boşa gitmemiş, yeni bilimlerin doğmasına veya mevcut bilimin gelişmesine katkı sağlamıştır.

Bir eserin veya sanatın kıymeti onun programından doğan bir ruhtur. Bu programın mükemmelliği eserin ya da sanatın farkını ortaya koyar. Kâinata bakıldığında en küçük zerreden yıldız ve galaksilere kadar her bir varlığın belirli bir programa göre tanzim edildiği görülür. İnsanoğlunun programı ise bu programları anlamak ve yorumlamak üzerine kurulmuştur. Bu nedenle atomdan kürelere kadar tüm varlıkların programını anlamanın metodu ilimle iştigaldir. İlmin görevi de varlıklarla programları arasındaki münasebeti orta çıkarmaktır. Canlıların temel yapısı hücredir. Her hücre kendi programı bakımından mükemmeldir. Bu nedenle ilkelden gelişmişe doğru ya da tersi değişim şeklinde bir dönüşümden bahsedilemez Hücreler arasındaki fark; matematiksel program farkıdır. Farklılık programlardadır. Bu program da hücrelerin kimyasal-fiziksel yapısıdır, yani DNA’sıdır. Yaklaşık 200 yıl önce Wirchow her hücrenin bir hafızası olduğundan bahsetmektedir. Bu hafıza bahsedilen her canlıya ve hücresine ait mükemmel programdır (Nurbaki, 1983).

Bilim, bilinmeyeni açığa çıkarma işlemidir. Bilinmeyenin araştırılması temel; temel bilimin belirlediği bilinen prensiplerin kendi özel amaçlarına yönelik uygulanması, genişletilmesi uygulamalı araştırmadır. Temel araştırmada yol gösteren yoktur. Araştırmacı aklı, düş gücü ve meraklarıyla baş başadır. Beklenmedik olaylar olabilir. Araştırıcı bunlardan işe yarar bilgiler üretmeye çalışır. Ortaya çıkan bilgiler birkaç yıl sonra değerlendirilebilir (Hoagland, 1998). Darwin’in çalışmaları da bir temel bilim çalışmasıdır.

Bilgi ve bilginin üretilmesi etik açısından tarafsızdır. Ancak toplumun bilgiyi kullanışı etik açısından çok nadir olarak tarafsızdır. İyiye gidiş, başka bir deyişle insanların acılarını azaltacak, huzur içinde tüm dünya insanlarının sorunlarını çözecek hızlı bir gelişme için bilim dünyasının elinde çok büyük potansiyel vardır. Ortalama ömrü uzatabilecek, hastalıkları ortadan kaldırabilecek, sefaleti azaltabilecek, güzelliği, neşeyi huzuru yakalayabilecek araştırmalara yönelmeliyiz. Bu potansiyeli biyolojik savaşlara vs. yönlendirip insanlığın huzurunu kaçırmak aklı-selim kişi işi değildir (Hoagland, 1998).

İnsanın etrafındaki alem bir yana, yalnız kendisinin yaratılışı üzerinde düşünmesi bile onu sonsuz kudret sahibi bir zatın (Allah) varlığına götürecektir. Bu durum karşısında günümüzde birçok insanın bu sırrı ve hikmeti araştırmak yerine durup düşünmeme şeklinde bir tepki gösterdiklerine şahit olmak ne kadar üzücüdür (Özyazıcı, 1979).

İlmin pek çok çehresi vardır. Ne, nasıl gibi sorulara cevap vermesi ile ilim merak etme ve tatmin aracından öteye geçemez. Mesela, insanlığın en büyük ıstırap kaynağını teşkil eden ölüm gerçeği karşısında galaksilerin sayısını hesaplamak, yıldızların keyfiyetini bilmek kime ne kazandıracaktır (Demirkan, 1978).

Her gün çevremizde olup biten yüzlerce, binlerce olay görür, onlara hayatımızın akışı içinde bakar geçeriz. Güneş her sabah doğar, akşam batar. Newton’un Yer Çekimi Kanunu’nu bulduğunu biliriz de ağaçtan düşen elma hikayesi bize daha cazip gelir. Havadaki 25°C sıcaklığı normal karşılarız da güneşe yaklaştıkça boş uzayda havasız sıcaklığın -270 ° C soğuk olmasına kayıtsız kalırız. Samanyolu kainattaki 100 milyar galaksiden sadece bir tanesi. Samanyolu galaksisi içerisinde 200 milyon güneş var ve dünyamız da bu güneşlerden birisinin etrafında dönen küçük bir gezegen deseler önemsizmiş gibi inanır geçeriz. Ama karşı duvar yeni boyanmış deseler parmağımızı sürer, ifadenin doğruluğunu parmağımızı boyaya sürerek kontrol ederiz.

Atom altı küçük bir parçacıktan en büyük galaksilere kadar içinde bulunduğumuz maddi alemin bir düzen, bir ahenk, bir intizam içerisinde olmasının sebebine çok azımız kafa yorar. Peki bu mükemmel sistem bir tesadüf eseri midir? Kim tarafından ve niçin kurulmuştur? Kâinatın yoktan var edildiğine dair ilk ilmi açıklama olan Big Bang Teorisi’ne sizce kaç insan kafa yormuştur? (Tuna, 1987; Muslu, 1980). Fizik ilmince dünyanın hesaplanan yaşı 4,5 milyar yıldır. Yani yaklaşık 5 milyar yıl öncesi dünyamız yoktu. Bugün var kabul ediyorsak bunun sebebi bir tesadüf olabilir mi? Yani bir yaratan olduğu anlaşılmaz mı? (Tuna, 1982). Aynı şekilde öncesinden yok olduğunu, bugün var olduğunu bildiğimiz mevcudat nasıl bu günkü hale gelmiştir! Yoktan var, vardan yok olmaz diyen adam önce kendini inkâr etmeli ve yok olmalıdır.

Dünya güneşten 149 milyon km uzaklıktaki yörüngesine bütün fizik prensiplerini alt üst edercesine 23 derecelik bir eğiklikle oturtulmuştur. Dünya bu yörüngede saniyede 30 km’lik hızla yol alırken içindeki canlılar için uygun mevsimleri ve iklim şartlarını yani habitatını, ekosistemini oluşturdu. İnsanoğlu için aldığı her soluk, yediği her lokmanın, kullandığı enerjinin temeli var oluşundan milyarlarca sene önce atılmıştı. Bütün bu işlemler hakkında ne düşünmeliyiz! (Songar, 1979).

İnsanoğlunun en çok merak ettiği konu; canlılık olayı nasıl bir şeydir? Hırvatistan’ın Dubrovnik kentinde bulunan önemli bir anıt vardır. Bu anıt insanoğlunun atasının keçiden türediğini anlatmaktadır. Bir kısım bilim adamı insanın atasının maymundan, bir kısmı tarla faresinden, bir kısmı ayıdan, kurttan, balıktan… meydana geldiğini düşünmüştür. Bir kısmı ise canlılığın bir tesadüf eseri olarak elementlerden veya bileşiklerden rastgele meydana geldiğini kabul eder. İnsan beyninin görevi düşünmek ve merak ettiği konulara ve sorulara cevap aramaktır.

Doğruyu ararken yanlış yapma bilim insanlarının ortak karakteridir. Bakırdan altın üretebileceğini düşünen Alman menşeili bir bilim kadınının yıllar süren gayretleri boşa mı gitmiştir. Altın ve bakırın farklı elementler olduğu ve birbirine dönüşmediği gerçeği bu gayretlerle anlaşılmıştır. Böyle yanlış fikirler bilimin gelişmesine yardımcı olmuştur. Bu durum tüm bilim dallarının gelişmesinde görülmektedir. Doğruyu bulmayı amaçlayan bilim tarihi bu yanlış serüvenlerle doludur.

İnsanlar duyu organları ile öğrenirler ve eğitilirler. C. Darwin ünlü bir gezgindir. ‘Renkkörleri Adası’ isimli bir kitapta (Sacks, 1998); Dünya’nın öbür ucunda, Pasifik Okyanusu kıyılarında Mikronezya bölgesindeki ‘Renk Körleri Adası’ adı verilen bir adada sıra dışı yöresel hastalıklar ve irsi bir hastalık olan renkkörlüğü, renkkörlüğünün ilerlemesi ile meydana gelen ölümcül vücut arazları anlatılmaktadır. Pingelap ve Pohnpei'de kalıtımsal renkkörlüğü; Guam ve Rota'da ilerleyen, ölümcül bir nörodejeneratif bozukluk anlatılıyor. Tropik iklimin egemen olduğu bu adayı Avrupalı iki hekimin olağanüstü bir cesaretle incelemeye gittiği, bu adada insanların birbirlerine besin kaynağı olarak baktıkları, dışardan adaya ulaşan insanların yendiği (yamyamlar), ‘ekmekağacı’ adı verilen hurma tipi bitkileri vb. hayat şartları anlatılmaktadır. Yine bu eserde; bugüne kadar adaya bir grubun geldiğinden, yaptıkları işlerden bahsedilmektedir. Tarif üzerine bu adaya ada dışından ilk ayak basanların C. Darwin’in meşhur seyahati ile olduğu kanaatine varmışlardır (Sacks, 1998).

Evrim teorisi üzerine bugüne kadar çok şey yazıldı, söylendi. Bu teori kimilerine göre bilimsel bir kanun olmalıydı, bu görüşün karşıtları bilim dünyasından silinmeliydi. Bazılarına göre ise ciddiye bile alınmayacak yalanlanmış, din karşıtı, bilimsel kisveye sokulmak istenen bir ideolojik fikirdir, maksatlı bir felsefi görüştür. Biyoloji ile ilgisi oldukça zayıftır.

Bu bildirinin amacı; evrim görüşünü bir başka açıdan ele alarak ortaya çıkış sebebi, ortaya çıktığı dönemdeki bilim insanları üzerine yapılan toplumsal baskı özellikle kilise baskısı, C. Darwin’in kişiliği, hayata bakışı ve çalışmaları hakkında bilgi vererek yeni bir analiz yapmak ve yorumlamaktır.

2. ÇALIŞMA METODU

Bildiri hazırlanırken çok sayıda literatür taranmıştır. Benzer tip bilgileri veren literatürden önemli görülen sadece birisi dikkate alınmıştır. Görüşü ne olursa olsun her türlü yazılı kaynağa önem verilmiş; ancak tüm görüşler yazarın bilgi ve deneyimleri doğrultusunda tartışılmış ve yorumlanmıştır. Bilimin kuralı gereği yazılı olmayan hiçbir bilgiye yer verilmemiştir. Her görüş sahibini bağlar. Bilimsel olarak doğruluğu ya da yanlışlığı zamanla ortaya çıkacaktır. Bu nedenle tarafsızlık ilkesi ölçülerine azami gayret gösterilmiştir. Kullanılan literatür genel olarak internet yayınları ve güncel yayınlardır. Yorumlara önemli bir altyapı oluşturacağı düşüncesi ile Evrim Kuramı’nın öncüsü Darwin’in hayatı ve çalışmaları hakkında ayrı bir kısım oluşturulmuştur. Bu durum sunulan bildirinin diğer bildirilerden farkını ortaya koyar. Yararlanılan kaynaklar birbirleri ile karşılaştırılmış ve yorumlanmıştır.

3. CHARLES DARWIN’İN KISA HAYAT HİKAYESİ VE ÇALIŞMALARI

C. Darwin 1809’da İngiltere’nin Shrewsbury şehrinde dünyaya gelmiştir (Darwin, 1998). Darwin’in babası ünlü bir doktordur. 1817 yılında, henüz 8 yaşındayken annesini kaybetmiştir. 1818 yılında yatılı öğrenci olarak eğitime başlatılmıştır. 1825 yılında mezun olan Darwin, babasının yanında bir süre stajyer doktor olarak çalışmış ve daha sonra Edinburgh Üniversitesi’nin (İskoçya) tıp bölümüne yazılmıştır. Bu konu ilgisini çekmediği için babası rahip olması için Cambridge Üniversitesinde Christ’s College’e gönderdi. Yirmi iki yaşında üniversiteyi bitirir, ama bu mezuniyet kilisede görev almaya yönelik değildir. Çünkü dini konulara uzak kalmak istemektedir (Darwin, 1998).

O’nu en çok ilgilendiren konu doğa tarihiydi. Cambridge’de öğretim görevlisi Joseph S. Henslow’la tanıştı ve dost oldu. Henslow’un sayesinde Güney Amerika kıyılarına yapılan resmi keşif gezisine katılma imkânı buldu. Yine bu dönemde Darwin’in doğa bilimi görüşlerini etkileyen bir başka bilgin de Alexander von Humboldt’tur. Humboldt’un kitapları O’nda tabiat ilmine ilgi uyandırdı. ‘Beagle’ adlı gemiyle yaptığı yolculuk esnasında, ünlü jeoloğ Lyell’in ortaya koyduğu, geçmiş dönemdeki jeolojik süreçlerin günümüzdekilerle aynı olduğunu iddia eden teoriyi destekleyecek birçok inceleme yaptı ve tanınmış bir jeolog oldu.

C. Darwin, G. Amerika yolculuğu dönüşü zooloji konusundaki incelemelerini ve günlüğünü yayınlayarak kamuoyunda tanındı. En temel eseri olan ‘Doğal Seleksiyon Yoluyla Türlerin Kökeni’ni 1859 yılında yayınladı. Thomas Malthus’un ‘Toplumun Gelecekteki Gelişmesine Etkileri Açısından Nüfus Üzerine Bir Deneme’ adlı eserinden çok etkilendi. Bu eserin etkisiyle ‘Doğal Seleksiyon/Ayıklama’ görüşünü ileri sürdü (Anonim, 2018a).

Darwin ‘agnostik’ denilen bilinmezci bir düşünce yapısına sahipti. İskoçya'daki Edinburgh Üniversitesi'nde ameliyatları acımasız bulmasından dolayı tıp okuluna ısınamadı. Okulda John Edmonstone'dan hayvan doldurma sanatını öğrendi. 1822 yılında(13 yaşında) bir kimya laboratuvarı kurarak bilimsel deneylerin prensiplerini öğrendi (Anonim, 2018a,b,c).

1827 yılında babası Darwin'i tıp okulundan alarak teoloji eğitim alması için Cambridge Üniversitesi'ne bağlı Christ's College'a gönderdi. Ancak Darwin tıp ve papaz okulundan ziyade William Darwin Fox ile birlikte böcek toplamaya başladı. Okulun ikinci senesinde doğa tarihiyle ilgilenen bir topluluğa katıldı. Jean-Babtiste Lamarck'ın ‘evrim teorisini’ öğrendi. Deniz canlılarını inceledi. ‘Homoloji’ görüşünü ortaya attı. Edinburgh Kraliyet Müzesi'nin bitki koleksiyonunun düzenlenmesine yardımcı oldu (Anonim, 2018b,c).

1828'de botanik profesörü John Stevens Henslow ile tanışarak dost oldu. 1829’da böcek bilimci Frederick Hope ile tanıştı. Böcekler hakkında uzun konuşmalar yaptılar. Hope, Darwin'e koleksiyonu için birçok tür verdi. 1831'de Henslow, Darwin'i İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri Gemisi olan ‘HMS Beagle'nin kaptanı Robert FitzRoy ile tanıştırdı. Gemi, Aralık 1831'de Güney Amerika yolculuğuna çıktı. Yolculuğu beş yıl sürdü. Henslow'un tavsiyesiyle Darwin gemiye kabul edildi. Bu seyahat sırasında gözlemlerine ilişkin çok sayıda kayıt tuttu.

HMS Beagle'de az yer olmasına karşın kaya, fosil, bitki, kuş, hayvan ve deniz kabuklarından oluşan büyük bir koleksiyon oluşturdu. Birçok canlı türü, jeolojik oluşum ve fosillerden örnek topladı. Bu örnekleri Cambridge'e yolladı. Böylece ünü doğa bilimciler arasında yayıldı. Gördüğü yerler ve yaptığı gözlemler Dünya'da yaşamın nasıl başladığı ve nasıl geliştiği konusundaki ‘geleneksel inançlara meydan okudu’ şeklinde bir anlam çıkmasına yol açtı.

Seyahatiyle ilgili ailesine yazdığı yazıları daha sonra ''The Voyage of the Beagle'' adıyla yayınlandı. Charles Lylell'in ''Principles of Geology/Jeolojinin Prensipleri’ kitabında jeolojik oluşumların bugünkü hallerine çok uzun ve yavaş bir süreçten geçerel geldiği yazmaktaydı. Darwin, yolculuğu boyunca bu bilgilerin doğruluğunu anlamaya çalıştı. Şili'de yaptığı gözlemler sonucu depremler ve volkanik faaliyetlerle bir zamanlar deniz olan kıyının yükseldiğini fark etti. And Dağları'nın yamaçlarında da kumlu sahillerde yetişen ağaçların ve bitkilerin fosillerini buldu. 4 Ekim 1836 tarihinde evine döndü ve topladığı koleksiyon materyallerini düzenledi. 1837'de Londra'daki ''Royal Geological Society'' önünde ilk konuşmasını yaptı. Konuşmasının konusu: ‘Güney Amerika'nın tarihsel jeolojik oluşumu’ idi. Bu konuşma toplantıya katılan bilim adamları tarafından büyük ilgi gördü. Darwin 1837 yılının yaz aylarını türlerin değişim geçirmeleri üzerinde düşünerek geçirdi. Ana kıtalarda bulunan bazı bitki ve hayvan türlerine okyanusun uzak yerlerinde rastlanmasının gerekçelerini anlamaya çalıştı. 1842'de '’The Structure and Distribution of Coral Reefs’'i yayınlandı. 1844’te '’Geological Observations on South America’'yı yazmaya başladı. Bu kitabı Eylül 1984'de tamamladı (Anonim, 2018c).

1853 yılında deniz kabuklularıyla ilgili yaptığı araştırmalarıyla İngiliz ''Royal Society'' tarafından madalya ile onurlandırıldı. Bu tarihe kadar bir jeolog olarak bilinen Darwin, bundan sonra bir biyolog olarak anılmaya başlandı. Rahatsızlıkları giderek artan C. Darwin geçirdiği kalp krizi sonucu 1882 tarihinde Londra'da öldü (Anonim, 2018b; Darwin, 1998).

Kaya, fosil, bitki, kuş, hayvan ve deniz kabuklarından oluşan büyük bir koleksiyon Darwin’in ana çalışmasıdır. Gemi, 1832 baharında Brezilya'nın Bahia kentine vardı. Darwin, gördüğü bitki ve kuş türleri ve bunların göz kamaştırıcı çeşitliliği karşısında hayrete düştü. Beagle gemisi güneydeki Patagonya kıyıları boyunca yol alırken ekip soyları tükenmiş bir tembel hayvan ve bir armadillo’nun fosil kalıntılarına rastladı. Buradan, Güney Amerika'nın en ucunda yer alan, rüzgarın çıplaklaştırdığı Tierra del Fuego'ya yöneldiler. Darwin, iç kesimlere, Arjantin'in ‘pampa’ olarak bilinen ovalarına doğru yola çıktı ve ‘gaucho’ denilen kovboyların arasına girdi. Eylül 1835'te gemi Büyük Okyanus'ta, Ekvator kıyılarının 965 km açığında yer alan ücra ve tuhaf Galapagos Adaları'na ulaştı. Burada Darwin Dünya'nın başka hiçbir yerinde bulunmayan kuşlar, hayvanlar ve bitkileri gördü. Bu türler Amerika'daki akrabalarıyla herhangi bir ilişkileri olmadan gelişmişlerdi (Anonim, 2018c).

’Origin of Species'/Türlerin Kökeni’ kitabının büyük bir kısmı piyasaya çıktığı ilk gün satıldı! Bunun üzerine ikinci baskının hazırlıklarını yapmaya başladı. 1860 yılında Thomas Huxley isimli bir gazeteci ''Darwinizm'' kelimesinin ilk defa kullanıldığı bir yazı yazdı. 1867 yılında Darwin'in evrim teorisi Avrupa'da yayılmaya başladı. Mart 1871'de ''Descent of Man/İnsanın İnişi'' eserini yayınlandı. Bu kitabı da büyük ilgi gördü. 1875'de ''Insectivorous Plants/Böcekçil Bitkiler'' isimli eseri yayınlandı (Anonim, 2018e).

4. EVRİM KURAMI’NIN MODERN BİLİM IŞIĞINDA KRİTİĞİ

İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri Gemisi olan ‘HMS Beagle' 1836'nın Ekim ayında İngiltere'ye döndü. Darwin daha sonraki 20 yılını seyahat notlarını yazıya dökmekle geçirdi. 1859'da evrimle ilgili kuramlarını içeren ‘The Origin of Species by Means of Natural Selection/ Doğal Seleksiyon Yoluyla Türlerin Kökeni’ adlı eserini yayınladı (Darwin, 1998). Yazdıkları, kilisenin öğretilerini altüst ediyordu. Bu görüş büyük tepki gördü; çünkü İncil’deki, dünyanın altı günde yaratıldığı ve o günden bu yana da değişmediği ifadesi ile çelişiyordu. Yaratılışla ilgili benzer bilgiler Kuran-ı Kerimde de geçmektedir: A’raf,54; Yunus,3; Hûd, 7; Furkân, 59: Secde, 4; Kâf, 38: Hadid, 4 ayetleri).

Darwin’in gördüğü yerler ve gözlemleri hakkındaki verdiği bilgiler ve yaptığı yorumlar Dünya'da yaşamın nasıl başladığı ve nasıl geliştiği konusundaki geleneksel inançlara meydan okuma olarak algılandı. Özellikle dini ve felsefi çevrelerce evrim teorisine ağır eleştiriler yapıldı: İngiliz Bilimsel İlerleme Derneği’nin 30 Haziran 1860’ta Oxford’da toplanan yıllık oturumunda Anglikan Kilisesi Piskoposu Samuel Wilberforce çok sert eleştirilerde bulundu. Birçok bilim adamı da ‘doğal seleksiyon’ görüşüne karşı çıktılar. Felsefi karşı çıkışların temelinde bu görüşün ırkçılığa varabilecek sonuçlar doğuracağı ön görülmekteydi. Bu görüşler halen tartışılmaktadır (Anonim, 2018a).

19. yüzyılın acımasız kapitalizminin ‘laissez faire et laissez passer/bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ sloganına da yansıyan bu düşünce, Darwin'in yirmi yıl sonra açıkladığı evrim kuramının özünü oluşturur. ‘Doğal seleksiyon’ evrimin itici gücü, ilerlemenin dayandığı düzenektir. Evrim düşüncesinin bu anlayış ve yaklaşımı tüm dünyada çok yadırgandı. Bu çevreler; ‘her şey gibi insan da Yaratıcı gücün ürünüdür’ demişlerdir. Tüm semavi dinlerde evrim düşüncesi yer almamış ve reddedilmiştir. Darwin incelemelerinden türlerin sabit olmadığını, uzun süreli de olsa, çevre koşullarına göre değiştiğini söylemişti. Ama "evrim" denen bu değişimin düzeneği; Malthus'un yazdığı ‘Nüfus Üzerine Deneme’ adlı kitapta anlatılan ilginç bir tezdi. Canlılar için hayat; ‘bir var olma ya da yok olma savaşıydı’. Yani ‘hayat bir mücadeleydi, kuvvetliler yaşar, zayıflar elenirdi’. Çünkü hemen her çevrede, nüfus artışı beslenme imkanlarını kat kat aşmaktadır. Bu savaşta güçlüler karşısında zayıf kalanlar yok olup gider; çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenir, uyum kuranlar çoğalırdı. (Anonim, 2018a-e). Darwin, 1838 yılında, Thomas Malthus’un 1798 yılında yazdığı ‘Popülasyonların Prensipleri Üzerine Bir Makale’ isimli makalesini heyecanla okudu. Aynı gün, vahşi yaşam içerisinde yaptığı gözlemlerin sonucu olarak, daha bol besinli ortamlarda yaşayan canlı türlerinin daha kolay hayatta kaldığını ve üreyerek kendilerindeki bu özellikleri ‘pangenez’ adını verdiği bir mekanizmanın ayakta tuttuğunu yazdı.

Antikçağ’ın ünlü Yunan filozofu Aristo; ‘vücuttaki tüm hücrelerin bir parçasının yumurta ve spermi oluşturmak üzere bir araya geldiğini; bir canlının hayatı boyunca vücudunun çeşitli bölgelerinde oluşan değişimlerin de bir sonraki nesle aktarılabileceğini’ savunmaktaydı. Güçlülerin gücünü sonraki nesillere aktarabildiğini ve ortama daha uyumlu canlıların hayatta kalıp ürediği anlamına gelmekteydi. ‘Doğal seleksiyonun’ temelini oluşturan ana fikirdi ve dolayısıyla Evrim Teorisi’nin kalbi idi. Günümüzde, genetik bilimi ‘Penganez’ fikrinin tamamen yanlış olduğu ispatladı. Yalanlandı ve tarih oldu (Anonim, 2018g, h).

Pangenez Teorisi’nin diğer açıklamaları şöyledir: ovum’un anne vücudundan, spermatozoon’un ise baba vücudundan bir zerrecik içerdiğini, kalıtsal özelliklerin bu şekilde kuşaktan kuşağa iletildiğini ileri süren eski teoridir. Darwin tarafından ileri sürülmüş bir kalıtım teorisi olup bugün değerini kaybetmiştir (Anonim, 2018i). Hal bu ki bu görüş Aristo tarafından ileri sürülen görüşün tekrarı idi.

Hayat boyu edinilen özelliklerin bir sonraki nesle aktarıldığını savunan bu görüşe göre; beslenmek için boynunu ağaçtan ağaca uzatan zürafanın boynu nesilden nesile uzamıştır. Yani bisiklet sürme alışkanlığımız sperme dönüşüyor ve gelecek nesle aktarılıyor. Bir böbreği alınmış bir kişinin çocuğu tek böbrekli oluyor vb.!

(Anonim, 2018i, j). Modifikasyonların (çevre etkisiyle oluşan morfoloji değişim) irsi olmadığının Darwin döneminde bilinmediği anlaşılmaktadır.

Pangenez Teorisi; sperm oluşurken canlının her organından üreme organlarına kan ile taşınan özelliklerin taşındığı ve cinsel birleşme ile oluşturulduğu teorisidir. Leukippos, Anaksagoras, Demokritos ve Plato tarafından benimsenmiştir. Hipokrat da bu teoriyi büyük ölçüde kabul etmektedir. Görüş bilim dünyasında yüzyıllar boyunca etkili olmuştur. C. Darwin, doğal seçilim görüşüne genetik bir temel olarak kabul etmiştir. Pangenez; Darwin’in kalıtım kuramının adıdır. Buna göre vücutta ‘gemul’ adı verilen çok küçük yapılar vardır ve vücut yapısının nasıl inşa edileceğini belirler. Bu özellik çiftleşme sırasında yavrulara geçer. Ata ile oğul döl arasındaki genetik benzerlik gemüllerle izah edilmiştir. Evrimin en önemli varsayımlarından biridir. Vücudun her birimi çok küçük tanecikler çıkarır, bu tanecikler her iki eşeyin de döllerine iletilir. Kendileri bölünerek çoğalır. C. Darwin’in ‘İnsan Türeyişi ve Evrim Üzerine’ isimli eserinde(s.304-314’de) verilen bilgilere göre; ‘vücudun kopmuş bir kısmı tekrar meydana gelebilir. Kertenkelelerde olduğu gibi. Bu nedenle bazan kurbağanın ağzından bacak çıkabilir…’ Darwin’in arkadaşı Henry Bates hipotezi: ’ölü doğmuş bir teori’ olarak nitelendirmiştir (Anonim, 2018k).

C. Darwin yaratılışa karşı çıkan evrim teorisini ortaya atan bir İngiliz amatör biyolog ve doğa tarihçisidir. Modern bilim Darwin'in görüşlerinin tam tersi sonuçlar ortaya koymuş ve evrim teorisinin bilimsel bir delilini ortaya çıkaramamıştır (Anonim, 2018d,e).

Genel olarak iki çeneklilerin en ilkelleri arasında olabileceği kabul edilen Ranunculaceae familyasının Engler, flogenetik pozisyonunun bu duruma tamamen ters olduğunu belirtmektedir (Lawrence, 1954). Zira bu familyada hem gelişmiş, hem de ilkel karakterli bitkiler bir arada bulunur. Yani evrim kurama göre yapılmış iki farklı sistemin birisinde Dikotillerin en ilkeli, diğerine göre ise en gelişmişi olarak yer almıştır.

‘Flora of Turkey’ adlı eser (Davis, 1965-1988) evrimsel sınıflandırmaya göre yazılmıştır. Bu eserde Monokotiller kapalı tohumluların en gelişmişi olarak kabul edilmişti. Son yıllarda yapılan sınıflandırmalarda ise Dikotiller en gelişmiş bitki grubu olarak görülmektedir. Aktinomorf çiçekli (daha ilkel), zigomorf çiçekli, serbest karpelli (daha ilkel) bileşik karpelli, çok karpelli (daha ilkel) birkaç karpelli, bitkiler bu familyanın üyeleridir. Anatomik özellikleri ise Dikotillerden ziyade Monokotillere ve özellikle Alismataceae’ye benzemektedir (Medcalfe and Celak, 1957). İşte evrim kuramına göre yapılan bir sınıflandırmada Ranunculaceae familyasının pozisyonu.

Bundan yaklaşık 30 yıl önce flora çalışmalarını yayınlarken evrimsel sınıflandırmaya göre bitki listesi hazırlanmasını isteyen ünlü bilim adamları bugün alfabetik sırayı önemsemektedirler. DNA parmak izleri ile filogenetik soy ağaçları çıkarılmakla beraber bu yapılan çalışmaların en azından bir kısmı ilgisiz canlıları birbirine daha yakın akraba göstermiştir. Bu bulguların inandırıcılığı zayıf ve eski sistemleri de anlamsız hale getirmektedir.

Evrim teorisi gelişmiş ve körermiş karakterlerden bahsetmekle beraber bu karakterlerin bitkilerde bir sınıflandırmasını yapamamıştır. Hutschinson sisteminde (Seçmen vd., 2008) kısmen böyle bir liste verilmekte, ancak bunun da uygulamasında karakterler birbirine karışmaktadır. Bir bitkide hem gelişmiş hem de ilkel karakterler bulunabilmektedir. Aynı şekilde güçlü ve zayıf karakterlerin bir listesi verilmemiş ve sınıflandırılması yapılmamıştır. Dolayısı ile evrim kuramında yer alan ‘güçlü olan yaşar, zayıf elenir’ gibi fikirler uygulama safhasına sokulamamış, ne kabul edilebilmiş ne de yalanlanabilmiştir. Hangi karakter güçlü ya da zayıf kabul edilirse edilsin tabiatta her iki grup karakteri taşıyan canlılara rastlamak sıklıkla mümkündür.

‘Hayat mücadeledir’ görüşüne karşı tabiatta simbiyoz yaşayan, mutualizm örneği yüzlerce canlı türü sayılabilir. Güçlü görülenlerle zayıf görülenler tabiatta birlikte yaşamakta ve hayatlarını devam ettirmektedirler. Nesli kaybolan türlerde tabiata insan müdahalesi söz konusudur. Beşerin bulaşık eli ne zaman tabiata müdahale etse işleri karıştırmıştır. Ahengi bozmuştur. Öte yandan bütün bu anlatılanların Darwin’in ileri sürdüğü evrim kuramı ile ne kadar ilgili olduğu da ayrı bir tartışma konusudur. Çünkü Darwin’in ölümünden bu yana evrim üzerine yapılan yayınlar arasındaki çelişki de Darwin’e mal edilmektedir. Meydana getirilen bilgi kirliliğinde Darwin’in gerçek görüşlerinin ne olduğunu ayıklamak da neredeyse imkansızdır. Bunu en güzel örneğini ‘Türlerin Orjini’ kitabı oluşturur. Darwin’in ölümünden sonra yayınlanan kitapların farklı yayınevi ve tarihlerdeki baskıları birbirlerinden oldukça farklıdır.

Bilim, tarifle başlar. Ölçülebilir ve tekrarlanabilir bilgileri ihtiva eder. Evrim Kuramı’nda geçen terimlerin tanımları net değildir. Ölçülebilirlik özellikleri zayıf, tekrarlanabilir oluşu ise yoktur. Tabiat olaylarına ilgisi çok yüksek olan Darwin’in topladığı biyolojik malzemeyi kim teşhis etti ve yorumladı! Bu işlemleri yapan bir branşlaşmış paleontologlar var mıydı? Darwin’in topladığı fosilleri teşhis edip jeolojik zaman spektrumuna doğru şekilde yerleştirmesi beklenebilir mi? Günümüzde bile paleontolog bulmakta zorlandığımız bir gerçektir. Belki de tüm dünyada paleontolog eksikliği sebebiyle evrim tartışması bir türlü sonlandırılamıyor. Uzman bilim adamı konuşursa herkes susar ve susmalı. Bilen konuşur, dinletir; bilmeyen tartışır.

Öte yandan toplanan bu örnekler doğa tarihine önemli katkılar yapmıştır ve gelecekte de yapacaktır. ‘Türlerin Orjini’ (Darwin, 1859) kitabında anlatılan pek çok konu modern eğitim sistemimizdekiler benzerlik göstermektedir. Darwin’in ölümünden bu yana evrim ve Darwin adına çok sayıda eser yayınlanmıştır. Bu eserlerde birbirini tekzip eden bilgiler de bulunmaktadır. Yani konuya ilişkin bir bilgi kirliliği olduğu muhakkaktır. Öte yandan ‘Türlerin Orjini’ kitabında kültür bitkilerinde ve yabani bitkilerde varyasyon, hibritleşme, popülasyon dinamiği, adaptasyon gibi konuların yer alışı kitabın yayın yılı dikkate alınırsa hayli ilginç görülüyor.

5.TARTIŞMA VE SONUÇLAR

Evrim teorisi denildiğinde insanların aklına farklı kavramlar gelebilir. Materyalist çevrelerden bazı kişiler evrim kuramının bilim adamları tarafından ispatlanmış gerçekler olduğunu sanırlar. Teoriyi şiddetle savunur, karşı fikirleri şiddetle reddederler.

Son iki yüzyıldır dünyayı kan gölüne çeviren, insanlar arasındaki farklılıkları ‘çatışma’ nedeni sayan materyalist felsefenin her sahada izlerini bulmak mümkündür. Her teori belirli bir bilim dalına münhasır iken bu teori biyolojiden, jeolojiden, tıptan başlayıp ilahiyat ve felsefe gibi sosyal bilim dallarını bile etkilemiştir. Komünizmin kurucusu Karl Marx'ın ifadesiyle, Darwin'in evrim teorisi materyalizmin ‘doğa bilimleri açısından temeli’dir (Anonim, 2018k).

‘Darwinizm (evrim kuramı) hayatın tesadüfen ortaya çıktığını ve bir mücadele olduğunu iddia eder. Marksizm, faşizm ve kapitalizm gibi sapkın ideolojileri ortaya çıkarmıştır. Karl Marx, evrim teorisi ve Darwin’in kitabı hakkında; "bizim görüşlerimizin doğa tarihinde temelini içeren kitap budur" demiştir. Darwinizm’i geçersiz kılan en güçlü kanıt; proteinlerin tesadüfen ortaya çıkmasının imkânsız olmasıdır. Doğadaki Biyogenez Kanunu yani hayat aynı türdeki başka bir canlıdan gelir. Hayat, ancak hayat sahibi varlıktan gelir. Her canlı hücresi bir başka canlı hücre tarafından üretilir. Dolayısıyla dünyada ilk hayat, ancak bir başka hayat sahibi varlıktan gelmiş olabilir. Bu Allah’ın ‘Hayy’ (Hayatın Sahibi) isminin tecellisidir. Hayat ancak O’nun dilemesiyle başlar, devam eder ve sona erer. Modern dünyada en tanınmış biyoloji ders kitabı Campbell and Reece’dir. Bu kitapta evrim savunulmakla beraber mutasyonlar bölümünde bir benzetme yapılır. Mutasyonların yararlı olması iddiası, arabanın kaportasına ateş edilmesine benzetilir. Arabaya ateş edilmesinin motorun daha iyi çalışmasını sağlamayacağı belirtilir’ (Babuna, 2018). Watson-Crick DNA Modeli’ni ortaya koyan Crick’e göre; DNA bir mükemmel bir mühendislik tasarımıdır. Kimyasal bileşiklere canlının her türlü özelliğini (doğumundan ölümüne kadar) yükleyebilmek tesadüfi bir olay olamaz. Ölüm olayı da canlının DNA’sında kodlanmıştır.

‘Bir canlının DNA’sındaki değişiklik o canlı açısından zararlıdır. Ömrünü kısaltma yönünde etki yapar. Bir benzetme yapalım: Shakespeare’nin oyunlarına rastgele eklenen cümlelerin oyunu daha iyiye götürmesi ihtimali oldukça zayıftır. Araştırmalar kansere neden olan virüsün DNA’sını alıp bakteri DNA’sına yerleştiriyorlar. Hücreleri bu virüsle kolayca kansere dönüşebilen farelere bu bakteriler veriliyor. Ama fareler kansere yakalanmıyorlar. Sonuç; kuzu kılığında kurt DNA’sı işlemiyor’ (Hoagland, 1998).

Bu bilgiler ışığında evrim kuramının ileri sürdüğü mikro mutasyonlar canlıları daha güçlü olmaya değil; yok olmaya doğru sürüklemektedir. Prensip olarak zaten mutasyonlar öldürücüdür. Mutantların hayatta kalma başarısı %0’dır. Ancak mutlak sıfır değildir, Onbinde, Yüzbinde gibi daha düşük oranlarda hayatta kalma ihtimali vardır. Tarım bitkilerinde ıslah yollarından birisi olan mutasyon, belirli bir dereceye kadar insanlar için verimi arttırırken canlıyı zayıflatmaktadır. Sonunda apomiksis görülebilir. Mutasyonlar evrim kuramının ileri sürdüğü gibi canlıyı kuvvetlendirmemekte, aksine zayıflatmaktadır.

Homo sapiens (sapiens Latincede ‘akıllı’ anlamındadır) türünün yaklaşık 10.000 yıllık tarihindeki sessiz ve sakin ilerleyen yaşantı tarzı hızlı bir şekilde genişlemeye ve güçlenmeye başlamıştır. Günümüzde ‘yapay seleksiyon’ denilen ‘evcilleştirme/ıslah/mutasyon’ işlemi ayrı bir metot olarak karşımıza çıkmıştır. Yapay seleksiyon ve mutasyon ıslahı günümüzde tarımda önemli bir yer tutar. Ancak bu metot insanların işine yaramakla beraber ıslaha maruz kalan canlıları zayıflatmakta, hatta apomiksise (neslin bitmesi) bile sebep olabilmektedir.

‘Mitolojik tarihte de görüldüğü üzere, bir olgunun meydana çıkışında bileşenlerin farklılığa uğramaları ile ilgili süreç kavramının felsefi bakımdan ‘evrim’ sözcüğü ile belirginleşmesi çok eski dönemlere dayanmaktadır. Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ adlı kitabında bulunan ‘Yaşam Ağacı’ canlıların evrimini anlatırken kullandığı mitolojik bir semboldür ve bu sembol birçok eserde ve fikirde yer almaktadır. Sağlam ve doğru bir biyolojik altyapısı yoktur. Aristo’dan Konfüçyüs’e kadar pek çok önemli şahsiyet evrime benzer yazılar yazmıştır’. Bu bilgiler evrim teorisine altlık oluşturmuştur (Anonim, 2018c).

Lamarck, 19. yüzyıl’da evrim teorisinin mekanizması olarak kazanılan karakterlerin kalıtımı konusunda bir hipotez ortaya atmış, ancak bilim dünyası bu hipotezi reddetmiştir. Darwin ise, yine aynı dönemde Galapagos Adaları’nda yaptığı gözlemler sonucunda, doğal seçilimle evrimin mekanizmasını açıklamıştır (Alpagut, 2018). Buradan varılacak sonuç şudur; evrim görüşü sabit, ancak belirtilen bilimsel temel çürütüldüğü için evrimin mekanizmasını bilimsel temellere dayandırabilecek yeni fikirlere ve bulgulara ihtiyaç duyulmuştur. Hal bu ki, modern bilim bulgulardan hareketle hipoteze ve teoriye gider. Bilim bize ışık gösterir, yolumuzu aydınlatır. Teoriyi ortaya atıp ispatı sonraya bırakma uygulaması modern bilim anlayışı ile tezat görünüyor.

‘Önce görüşü yazarım, sonra delillerini bulur, savunurum’ anlayışı bilimsel bir bakış değildir. Etik açısından da doğru değildir. Toplumlar bilim insanlarına aşırı derecede önem verir, fikirlerini doğru olarak sorgulamadan benimser. Bu anlayış, bilim insanlarının her hareketinde dikkatli olması gerektiği sorumluluğunu da bilim insanlarının omuzlarına yüklemiştir. Dünyanın ve insanlığın geleceğine yürüyen geminin kaptan köşkünde bilim insanları oturmaktadır. Evrim teorisinin ortaya atılışı bu günkü bilimsel kurallarımız ve anlayışlarımız açısından fevkalade eksiklerle doludur. Alelacele yazılmıştır. Ancak bir görüşün tümünün doğru ya da tümden yanlış veya faydasız olduğu düşünülemez.

Orta çağda Hristiyanlık alemi tarafında din her şeye hükmedip bilimin gelişmesini engellediği bir dönemde İslam aleminde tam tersi bir durum görülür. Din (İslâm) bilimin gelişmesini teşvik eder. XIV. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans hareketi ile batı dünyası ilim ve sanat dünyasına tekrar katılır. XVII. yüzyılda kilisenin bilimsel bulgulara karşı kesin tavır koyması ile Galile gibi bilim adamlarını mahkemeye taşır, kitaplarını yasaklatır ve din-bilim ayrılığı derinleşir. İşte böyle bir dönemde; yani din düşmanlığının ve baskıcı politikaların; ayrıca şimalde doğmaya çalışan ve dinsizliği dava edinen bir yeni ideolojinin piyasaya sürülmeye başladığı bir döneme rastlaması bütün olayların özetidir.

‘Darwin küçük yaşında iken özellikle aile çevresi tarafından horlanmıştı. Babası ‘Seni, anlaşılan, ava çıkma, köpeklerle eğlenme ve fare yakalama dışında hiçbir şey ilgilendirmiyor. Geleceğin, kendin ve ailen için yüz karası olacaktır’ dediği kayıtlarda geçmektedir (Anonim, 2018c). Bu baskıcı uygulama kuvvetli ihtimalle çevresinin dini inançlarından ileri geliyordu ve bu durum Darwin yaşıtı gençlerde bir küçümsenme, horlanma, ciddiye alınmama algısı oluşturduğundan isyankâr bir nesil ortaya çıkmıştı. Okuyacağı okulu ve bölümü kişi kendisi seçemiyor, geleceğine ve ne olması gerektiğine başkaları karar veriyor gibi uygulamalar bu tip isyankâr görüşleri beslemiştir. 1838 yılında ‘doğal seçilim’ fikrini ortaya atan Darwin, kendisinden önceki evrim benzeri düşüncelerin çevresinde ‘sapkınlık’ olarak değerlendirildiğini bildiği için, bu konuyla ilgili fikirlerini yakın dostları dışında kimseye anlatmak istememiştir. Bu baskıya boyun eğen sadece Darwin değil, o dönemin gençliği ve toplumudur. Bu sebeple Darwin’in eserleri yayınlanır yayınlanmaz kapışılmış, aranmış ve mevcut kilise anlayışına karşı çıkan her kesim tarafından benimsenmiştir. Bu durum kilise çevrelerini kızdırmış, Darwin’in görüşleri din karşıtı olarak algılanmıştır. Bu nedenle Darwin’in ölümünde bile mezar yeri bulmada kilisenin baskıcı tutumu devam etmiştir. Darwin 20 yıl kadar yani 1858 yılına kadar açıklamaktan çekindiği düşüncelerini ise Alfred Russel’in yazdığı bir mektup üzerine açıklama kararı almıştır (Alpagut, 2018; Anonim, 2018c). Buradan da teorinin alelacele ortaya atıldığı, başkasının sahiplenmesinden korkulduğu bir ortamda yayınlandığı kanaatine varabiliriz.

İnsanların en önce muhtaç olduğu şey hürriyettir. Ekmeksiz yaşanır, hürriyetsiz yaşanamaz. Pencereyi siz açarsanız temiz hava gelir, istemediğiniz birisi açarsa cereyan olur ve derhal kapatılması gerekir. Evrim teorisi aşırı toplumsal baskılar sonucu doğmuştur. Acaba demokratik bir toplumda, sevgi dolu bir aile ortamında, bütün sorularını sorup ilmi, mantıki cevaplar alabildiği bir okulda yetişmiş olsaydı Darwin; Evrim Teorisi’ni ortaya atar, hayat mücadeledir, doğal seleksiyon var, güçlüler kazanır der miydi! Bıraktığı notlar üzerine “Ben öldükten sonra açılacak” şeklinde yazıp onları paketler, 20 yıl yaşadığı evin merdiven altında bulunan süpürgeliğinde bir sandıkta tutar mıydı? Çevresi Darwin’in fikirlerini ve eserlerini bu kadar önemser ve benimser miydi? Sorgulanması gereken bir konudur.

‘Düşünce tarihinde pek az bilim adamı Darwin kadar tepki çekmiştir. Görüşleri o dönemde de birçok kişi ve çevrenin tepkisini çekmiştir. Evrim teorisi kolay kolay kabul görmemiş ve dini (kilise) ve sosyal çevreler Darwin’i hiçbir zaman bağışlamamışlardır. Yaşadığı dönemde, ‘Maymunla akrabalık bağın annen tarafından mı, baban tarafından mı?’ diye alaya alınmıştır. Günümüzde O’na bir ‘şarlatan’, bir ‘şeytan’ diyenler bile vardır’ (Alpagut, 2018; Anonim, 2018a-e). Bu aşağılama anlayışı hiçbir dönemde ve hiçbir inançta ve kültürde doğru görülemez. Bir fikri kabul etmemek ayrıdır; aşağılamak, düşman olmak ayrıdır.

Evrime bilimsel yaklaşım getirmeye çalışan Fransız doğa bilimcisi Buffon, canlıların sınıflanmasına ilişkin Aristoteles sistemini düzeltme ve geliştirme amacıyla çalışmaya koyulur. İlgilendiği konuların başında evrim geliyordu. Fosil ve diğer kanıtlara dayanarak canlı türlerin evrimle oluştuğu görüşünü savunuyordu. Ancak kilisenin sert tepkisi karşısında Buffon, "Kutsal kitapta bildirilenlere ters düşen sözlerimi geri alıyorum" demiştir (Anonim, 2018).

C. Darwin’i ve fikirlerini yetiştiği ortamın şartları şekillendirmiştir. Canlılardan ziyade habitatları önemlidir. Canlılar yetiştikleri, yaşadıkları ortamın temsilcileridir. Kişileri sorgulamak küçük, olayları sorgulamak orta, sistemleri sorgulamak büyük beyinlerin işidir.

‘Aslında bilim denen şey; mazi ile bir istişaredir. Çünkü bilim yüzyıllar boyunca yüzbinlerce kişinin fikir, ilham ve tecrübelerinden süzülmüş ve zaman testinden geçmiş, aydınlatıcı bir ışıktır. Bu ışığa gözünü kapayanlar sadece gündüzü kendisine gece yaparlar. Hakikatte okullarda yapılan şey, geçmiş birikimleri genç dimağlara aktarmak ve gelişim için uygun bir altyapı oluşturmaktır’ (Tatlı, 2010).

Darwin'in dedesi Erasmus Darwin, Buffon gibi, canlıların yaşam dönemlerinde edindikleri beceri veya özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşündeydi. C. Darwin dedesinin bu görüşünden etkilenmiş olabilir. Bu görüşü geliştiren Fransız doğa bilgini Lamarck ise evrim konusunda ilk kuramı ortaya atmıştı. Bu kuram; ‘canlıların yaşam dönemlerinde kazandıkları özelliklerin ya da uğradıkları değişikliklerin (bunlar çevre koşullarının etkisinde ortaya çıkabileceği gibi, organların kullanış veya kullanışsızlık nedeniyle de olabilir) kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçtiği’ diye özetlenebilir. Bu görüş, bilim dünyasında beklenen ilgiyi bulamadı ve yalanlandı.

Gregor Mendel’in 1930’lu yıllarda ortaya koyduğu kalıtım teorisi ile evrim teorisi birleştirilerek modernleştirilme yoluna gidilmiştir. Güncel evrim teorisinin adı ise ‘sentetik evrim kuramı’dır. Bu kuram üzerine kuramsal biyoloji uzmanı Theodosius şöyle demektedir: ‘Biyolojide hiçbir şey, evrimin ışığıyla aydınlatılmadığı sürece bir anlam ifade etmez’ (Alpagut, 2018). Görüşlerin doğruluğu yanlışlığı bir yana, kilisenin ve sosyal çevrenin baskısına isyan eden bir kesimin zamanla fikirlerini hür dünyaya dayatması ilginçtir. Üstelik bu baskıcı anlayışın demokrasinin beşiği kabul edilen İngiltere’de, Avrupa’da olması şaşırtıcıdır. Evrim kuramı nihayetinde bir görüştür. Fen bilimlerinde kanunlara karşı çıkanları bilim dünyasından çıkarıyor muyuz? Kanunları yüzde yüz doğru kabul etmek bile bilimsel olarak doğru bir yaklaşım değildir. ‘Mendel Kanunları’ biyoloji tarihinde çok önemsenmiştir. Kanun olmasına rağmen Mendel Kanunları’ndan sapmalar kanunlardan daha çok sayıdadır. Bilimin kuralı; demokrasiyi benimsemek, aykırı fikirlere saygılı ve hoşgörülü olmaktır. Aykırı fikirlerin de bilime katkısı göz ardı edilmemelidir. Zayıfken bize yapılan dayatmaları güçlü olduğumuzda zayıflara yapmamalı, zayıfları himaye etmek için gayret sarf edilmelidir. Bilim insanları bu özellikleriyle toplumlara örnek olmalıdır.

Evrimden ilk söz edenler, MÖ. 6. yüzyılda yaşayan İyonya'lı filozoflar olmuştur. Thales tüm nesneler gibi canlıların da sudan oluştuğunu savunmuştur. Kur’anda da bu düşüncenin ifadesi vardır: Enbiya, 30. Bu görüş yaratıcıyı kabul etme şartı ile kutsal kitap Kur’an ile barışıktır.

Anaximander'e göre; ‘Canlıların kaynağı denizdir. Başlangıçta balık olan atalarımızdan bugünkü formumuza tesadüfen evrimleşerek ulaştık’ demektedir (Tatlı, 2014). Aynı dönemin bir başka filozofu Herakleitus, canlıların gelişmesinde aralarındaki çatışmanın rolüne değinir. Bunlardan iki yüz yıl sonra gelen antik çağın ünlü filozofu Aristoteles de evrim düşüncesini savunmuştur. Onun görüşünde aşağıdaki ilginç noktaları bulmaktayız:

  1. Canlıların en ilkel düzeyde kendiliğinden oluştuğu,
  2. Organizmaların basitten daha karmaşık formlara doğru geliştiği,
  3. Organların canlının ihtiyacına göre oluştuğu’ şeklinde idi.

Evrim kuramı oluşurken keşke bir bilimsel toplantıda sunulsaydı, tartışılsaydı, daha sonra gün yüzüne çıkarılsaydı bilim insanları gruplaşmazlardı diye düşünülebilir. Zira fen bilimlerindeki diğer kuramlar multidisipliner bilimsel toplantılarda sunulduktan ve tartışıldıktan sonra bilim dünyasına önerilmişlerdir.

Ünlü botanikçi Linnaeus'un modern sınıflama yöntemine ilişkin çalışmaları ve türlerin belirli bir çerçevede değişmeden sabit kalışı evrim düşüncesine karşı bir düşünce olarak görülebilir. Modern sistematiğin babası kabul edilen Linnaeus, Genera Plantarum ve Species Plantarum isimli iki kitabıyla yeni bir sistemi bilim dünyasına tanıttı. Bu tarihten yaklaşık yüz yıl sonra C. Darwin de bu sistem üzerine filogenetik sınıflandırmayı kurmaya çalıştı. Ancak hangi sınıflandırma olursa olsun sistemin temeli tür kavramı üzerine kuruluydu. Bugüne kadar üç farklı tanımı yapılan türün kesin kabul görmüş bir açıklaması yoktur.

Nominalistikçilere göre ise tür diye tabiatta bir şey yoktur. Sadece işimizi kolaylaştırdığı için varlığını kabul edip inanılmaz derecede çeşitliliğe sahip olan canlıları tespit etmiş oluyoruz (Seçmen vd., 2008). İşte biyolojide tüm sınıflandırma sistemlerinin temelinin sağlamlığı. Bu durum biraz da işin tabiatında vardır. Biyoloji ile çalışma diğer bilimler kadar net sonuçlar vermez. Bu nedenle aynı canlı materyale bakanların yorumları çok farklı olabilir.

Dönemin bilginlerinden T.H. Huxley ise; ‘Türlerin oluşumu doğruluğu olgusal olarak yoklanabilir. Aradığımızı Türlerin Kökeni'nde bulduk. Kutsal kitabın masalımsı açıklaması geçerli olamazdı. Bilimsel görünen diğer açıklamaları da yeterli bulamıyorduk. Darwin kuramı her yönüyle bilimsel yeterlikte idi’ demektedir (Anonim, 2018f).

Evrim Görüşünün yansımaları sadece biyoloji biliminde değil, çok farklı sahalarda da etkili olmuştur. Darwin, Gallapagus adalarındaki dev kaplumbağalar ile kuşlar üzerindeki gözlemleri, değişik çevre koşullarında türlerin nasıl oluştuğu konusunda gözlemlerde bulunmuştu. Bu gözlemleri; kimi türlerin çevreyle uyum kurarak sürdürdüğü, kimi türlerin ise değişen koşullarda uyumsuzluğa düşerek yok olduğu şeklinde yorumladı. Gözlemler elbette önemlidir. Ancak yorumları doğru yapabilmek için mesleki disiplin içerisinde yeterli bilgi ve deneyime sahip olmak ve bu yorumları yazar dışından ehli vukuf hakemlerin süzgecinden geçirmek şarttır. Gözlemler ne kadar ilginç de olsalar ciddi bilimsel bulgular değildir. Denemeler kurup birkaç tekrarlı denemek ve analizleri istatistiksel olarak güvenilirlik testine tabi tutmak gerekir. Modern ilim bugün bu şekilde çalışmaktadır. Bu kuralların evrim teorisinde uygulanması çok zayıf olarak görülmektedir. Darwin’e yol gösterenlerin de yeterince meslek disiplini almamış olduğu anlaşılmaktadır. Ancak fikri ve bulguyu içinde bulunduğu şartlara göre değerlendirmek gerekir. Bu açıdan bakılırsa Darwin, kabuğunu kıran, atılgan, tabiatı ve canlıları önemseyen, dikkatli gözlem yapan ve gözlemlerini kaydeden amatör bir biyologtur. Okuduğu kitapları iyi inceler ve oradan kurallar çıkarmaya çalışır. Ancak her bilimsel eserde yazılan fikirler doğru olmayabilir. İşte örneği; "Evrim" denen değişimin düzeneği nedir? Bu soruya yanıt halen bulunamamıştır. Darwin, 1838'de okuduğu Thomas Malthus'un yazdığı ‘Nüfus Üzerine Deneme’ adlı bu kitapla ilginç bir tez ortaya koyuyor. Bu kitap; canlılar için yaşam bir var olma ya da yok olma savaşımıdır; çünkü hemen her çevrede, nüfus artışı beslenme olanaklarını kat kat aşmaktadır. Bu savaşta güçlüler karşısında zayıf kalanlar yok olup gider; çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenirken, uyum sağlayanlar çoğalır.

Modern bilimde adaptasyon konusu yer almakla beraber içeriği farklıdır. Adaptasyon tüm canlıların ortak özelliğidir. Adaptasyonu bir hayat mücadelesi, bir savaşma gibi görmek hatalı bir bakıştır. Modern dünyada giderek artan devlet, ulus, aşiret ve birey bazlı boğuşmaların temelinde evrim görüşündeki ‘hayat bir mücadeledir; güçlü olmak için ben tok olayım başkası açlıktan ölse bana ne; sen çalış ben yiyeyim’ anlayışının varlığı inkâr edilemez.

Evrim fikri, sadece canlılar için değil, özellikle Charles Lyell’ın araştırmaları ile Dünya’nın kendisinin de bir devinim, bir gelişim halinde olduğu fikrine sebep olmuştur. Şimdi tüm bilim insanlarının ve aklıselim insanların bu günkü geldiğimiz durumda durup düşünmesi gerekir. Evrim kuramı ortaya atıldıktan bu yana insanların mutluluğu arttı mı azaldı mı? İyiye, huzura, mutluluğa götürecek yolları aramak ve bulunan yolları genişletmek gerekir. Bilim peşin yargılarla yürütülemez. İnsanlığın zararına olan bilimlerden de kaçınmak gerekir.

Evrim kuramının mucidi C. Darwin, küçük yaşta annesinin de vefatıyla baskıcı, sevgi ve yardımlaşmadan uzak bir ortamda yetişmek zorunda kalmıştır. Modern tıbbın başlangıç yıllarında Tıp mektebine yazılmış olmasına rağmen oradaki uygulamaları yadırgamış ve rahatsız olup okulu terketmiş; biyolojiye yönelmiştir. Ancak biyolojideki gözlemleri kısa süreli, yüzeysel ve yanlış yorumlamalarla doludur. Öte yandan kendisi ile benzeri kaderi paylaşan bir kesim Darwinden bir şeyler yazmasını beklemektedir. Bu yazıları yayma gayreti içerisinde bulunarak varlıklarını ispat etme yoluna giderler. Halen dünyada dini çevrelerin baskılarına karşı gelen bir kitle vardır ve bu kitle artma eğilimindedir. Bu kesime göre; din insan toplulukları için bir baskı ve uyuşturma aracıdır, bilimin gelişmesine engeldir. Bilim, dini çevrelerin baskısına karşı koyduğu ölçüde güçlenecek ve insanlar özgür olacaklardır. Bilim insanları bu sebeple dini yaklaşımlara karşı çıkar ve çıkmalıdır. Bunun için bilim adamları dinden uzak olmalıdır… Bu yanlış algıyı herkes hissedebilir. Darwin ve arkadaşları kendi toplumlarının yapısını genel bir kural haline getirmeye çalışmışlar, başarılı da olmuşlardır. Ancak bu başarı insanlığı sevgiye, barışa, dostluğa, sosyal adalete götürmemiş; savaşları, boğuşmaları arttırmıştır.

Ayrıca Aristo Abiyogenez teorisinin (canlıların cansızlardan tesadüfen meydana geldiği görüşü) mucididir. 17. yüzyılda bu teori bir hekim olan Fransesco Redi’nin deneyleri ile yalanlanmıştı (Anonim, 2012). Benzeri deneyleri Louis Pasteur da yapmıştı. Abiyogenez kuramı Yaratılış Kuramı ile bağdaştırılıp yalanlandığı şeklinde bir bilgi kirliliği veya saptırmaya da rastlamak mümkündür (Anonim, 2012). Yaratılış Kuramı, Evrim Kuramı’ndan daha sonra ve Evrim kuramına zıt fikirlerle ortaya atılmıştır.

Bazılarına göre; ‘teolojide farklı düşüncelere yer yoktur. Tüm kutsal kitaplara göre; evrim düşüncesi bir sapıklıktır’ denilmektedir. Bu kesimin de dini kaynaklara sırt çevirdiği, dinin her şeye özellikle bilimsel gelişmelere karşı çıktığı gibi peşin fikirli bir bakışı görülüyor. Bu kesimden kaç tanesi semavi dinlerden bir eseri alıp okumuş veya sorgulamıştır! Tüm dini kaynakların ve çevrelerin bilimsel gelişmelere, farklı fikirlere karşı çıktığı kabul edilmez. Ancak din adamlarından dini istismar eden, yanlış yorumlayan, cahil ve maksatlı insanların çıkması her zaman mümkündür. Ancak bu kötü örnekler din bilimleri ile bağdaştırılamaz.

İnsan gördüğünün ve hissettiğinin esiridir. Başından geçenler hayatı Darwin’e böyle algılatmıştır. Darwin de o toplumun ve dönemin bir çocuğudur. Hatalı anlayış, hatalı kültür ve yanlış din inancının fen bilimleri üzerindeki etkilerine ve zararlarına bir örnektir. Evrim kuramı yaygınlaştıkça dünyada huzur ortamını daha da tehlikeye sokacağından endişe edilmektedir. Evrim görüşü Müslüman Türk toplumlarının hayata bakışı ile bağdaştırılamadı. Bu kesimde fazla etkin olamadı. Dünya çapında batılı bilginlerden de tepki gördü. Albert Einstein’e göre; ‘Kainat yaratıcısına olan inanç, ilmi araştırmanın en asil muharrik gücüdür’. Max Planck’a göre; hangi sahada olursa olsun ilimle meşgul olan herkes ilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: ‘İman et, İman ilim adamının vazgeçemeyeceği bir vasıftır’(Şimşek, 1980). ABD'nin Kaliforniya eyaletindeki San Francisco'nun yaklaşık 290 kilometre kuzeydoğusundaki Paradise kasabası ve civarını etkisi altına alan Kasım 2018’de çıkan yangında çok sayıda insan yanarak öldü. On günlerce yangın söndürülemedi. Medya’ya yansıyan bilgilere göre; ünlü Hollywood yıldızlarının da mal ve can kaybına uğradığı bu felakette; yöre halkı ‘beni bu cehennemden kurtar Allah’ım’ diye yalvarıyorlar. Bu durum en inancı zayıf insanların bile çaresizlik karşısında yaptığı bir şeydir. Yaratıcıya sığınmak… İnsan acizdir, düşmanları çok; fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Çaresizlik durumunda insanların yaratıcıya sığınmaktan başka çaresi var mı? Varsa niçin diğerlerine sığınmıyorlar ve yardıma çağırmıyorlar! Güçlü olmak en güçlüden destek almaktan geçer. Kendi gücüne güvenenlerin hüsrana uğradığına sıkça şahit oluyoruz.

Bilim insanları tesadüfleri değil, kuralları araştırır. Kainatta her şey ölçülüdür. Bir nizam, bir kural ve bir yasa ile her şey yerli yerinde, uyum içindedir. O halde bu nizamı kuran bir nazım, kanunları koyan bir adili hakim vardır. Sokrat’ın deyimiyle; Kainatta tesadüfe tesadüf edilmez. Bilim görüntülü de olsa tartışılması ve çalışılması sonuca ulaşmayan, insanlığa hizmet etmeyen fikirlere mesai harcamak kıymetli ömür sermayesini boşa harcama gayretleri olarak düşünülebilir. Evrim kuramı hakkında bu bildiri konuyu farklı bir açıdan ele alarak yorumlamıştır. Ancak çeşitli çevrelerce bu kuramın daha yıllarca tartışılacağı, ancak bir arpa boyu yol alamayacağı tahmin edilmektedir.

Zaman ihtisas zamanıdır. Bir şahıs çok fenlerde/ilmi sahalarda ihtisas sahibi olamaz. Fenler fikirlerin birleşmesinden hasıl olup zamanla tekamül eder. Farklı fikirlerin çarpışmasından hakikat tecelli eder. İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvalinde zaman ve mekanın çok tesiri vardır. Çok ilim ve fenler vardır ki; adetlerin telkini ve vukuatın talimiyle ve zamanla muhitin yardımıyla husule gelirler. Eski zamanda nazari olup bu zamanda bedihi olmuş çok meseleler vardır. Mazi bu zamana kıyas edilmez. Aralarında çok fark vardır.

Kırsal kesim insanları basit ve saf olduklarından medenilerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilemezler ve anlayamazlar. Her işleri merdanedir. Kalpleri ve lisanları birdir. Beşerin nazarı istikbale nüfuz edemez. Hususi keyfiyet ve ahvali göremez.

Beşer için bir ömrü tabi olduğu gibi yaptığı kanunlar için de bir ömrü tabi vardır. Eski zamanlarda harika addedilen çok şeyler vardır ki, mebadi ve vesaitin tekamülü ile bu gün adi şeyler hükmüne geçmiştir. Bir fennin icadına ve ikmal edilmesine harika bir zeka olsa bile muktedir olamaz. O fen ancak çocuk gibi tedricen kemale erer (Nursi, 2015).

Ey insan! Şu gördüğünüz yerler, gökler, sıfatlarıyla beraber bir yaratıcının yaratmasıyla, bilinçli tasarrufu ve tahsisiyle meydana gelip bu intizamı bulmuşlardır. Kör tabiatın bu kadar büyük şeylerde ve hatta en küçük şeylerde de yeri yoktur. Ey insanlar! Arz ve semayı emrinize verip size hizmetkar yapan zat, yaptığı şu iyiliğe karşı ibadete müstehaktır (Nursi, 2015). Gökleri ve yeri hak ile yaratan O’dur. O, Ol dediği an her şey olur (Kur’an, 6: 73).

Teşekkür

Ayetlerle ilgili bilgileri veren ve bildiriyi eleştiri süzgecinden geçiren ilahiyatçı, emekli öğretim üyesi sayın Doç. Dr. Mustafa ÖZCAN’a katkılarından dolayı teşekkür ederim.

KAYNAKLAR

  1. Alpagut, B., 2018. https://aaspot.net/charles-darwin-kimdir-kisaca-bilgi-charles-darwin-kisa-biyografisi/ E. tarihi: 31.10.2018.
  2. Anonim, 2012. Canlılığın Oluşumu: Abiyogenez Kuramı I: Abiyogenez: Hayatın Kökeni, https://www.facebook.com/notes/bilime-dair-her- %C5%9Fey/canl%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1n-olu%C5%9Fumu-abiyogenez-kuram%C4%B1-i/163570110451418/. E. Tarihi: 4.11.2018.
  3. Anonim, 2018a. http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1212; Erişim tarihi: 25.8.2018.
  4. Anonim, 2018b. https://www.yeniakit.com.tr/kimdir/Charles_Darwin, E. tarihi: 31.10.2018
  5. Anonim, 2018c. Charles Darwin Kimdir? Darwin’in Hayatı ve Teorileri.http://www.bilgibaba.org/yazi/charles-darwin-kimdir-darwin-in-hayati-ve-teorileri, E. tarihi: 31.10.2018.
  6. Anonim, 2018d. http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1212; Erişim tarihi: 25.8.2018.
  7. Anonim, 2018e. https://eodev.com/gorev/4238125#readmore, E. tarihi: 25.08.2018.
  8. Anonim, 2018f. http://icatlarvebuluslar.blogspot.com.tr/2010/12/charles-darwin.html; www.bilimadamlari.net. E. tarihi: 25.08.2018.
  9. Anonim, 2018g. https://evrimteorisi.com/evrim-teorisini-sozde-dine-uygun-hale-getirme-cabalarinin-ardindaki-gercek-nedir, E. tarihi: 3.11.2018
  10. Anonim, 2018h. https://evrimbilimblog.wordpress.com/2013/08/24/pangenesis-teorisi-nedir/ E. tarihi: 3.11.2018
  11. Anonim, 2018i. http://www.mynet.com/cevaplar/pangenesis-teorisi-nedir/6179708: E. tarihi: 3.111.2018.
  12. Anonim, 2018j. https://www.uludagsozluk.com/k/pangenesis/: E. tarihi: 3.111.2018.
  13. Anonim, 2018k. https://evrimteorisi.com/neden-evrim-teorisi, E. Tarihi: 3.11.2018.
  14. Babuna, O., 2018. Evrim teorisi, Dr. Oktar Babuna’nın Sunumu: Evrim teorisinin Çöküşü ve Yaratılış Gerçeği, https://evrimteorisi.com/dr-oktar-babunanin-sunumu-evrim-teorisinin-cokusu-yaratilis-gercegi, E. tarihi: 03.11.2018.
  15. Darwin, C., 1998. The Origin of Species, Penguin Classics, Penguin Science Philoosophy, Oxford.
  16. Davis, P.H., 1965-1988. Flora of Turkey and the East Aegean Islands, Vol.I-X, Edinburgh Univ. Press.
  17. Demirkan, H., 1978. Yıldızların Esrarı, 13. Baskı, Yeni Asya Yayınları Ticaret ve Sanayi A.Ş., İlim ve Teknik Serisi: 1, Nurtan Matbaası, İstanbul.
  18. Hoagland, M.B., 1998. Roots of Life / Hayatın Kökleri (Çeviri: Ş. Güven), TUBITAK Popüler Bilim Kitapları: 1, Nurol Matbaacılık, Ankara.
  19. Lawrence, G.H.M., 1954.Taxonomy of Vascular Plants, The Macmillan Company, New York.
  20. Medcalfe, C.R., Celak, L., 1957.Anatomy of the Dicotyledons , I., II., Oxford Clerondon Press.
  21. Muslu, Y., 1980. Yaşayan Gezegen, Yeni Asya Yayınları, İlim ve Teknik Serisi: No: 8, Ekol Ofset, İstanbul.
  22. Nurbaki, H., 1983. İnsan ve Hayat, Yeni Asya Yayınları Ticaret ve Sanayi A.Ş., İlim ve Teknik Serisi:19, Yeni Nesil Web Ofset Tesisleri, İstanbul.
  23. Nursi, B.S., 2015. İşaretül İcaz (Tercüme: A. Nursi), T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı: 983, İlmi Eserler:156(s.438, 475-476).
  24. Özyazıcı, A., 1979. Hücreden İnsana, Yeni Asya Yayınları, İlim ve Teknik Serisi: 2, Ekol Ofset, İstanbul.
  25. Sacks, O., 1998. The Island of the Colour-Blind. Çeviri: Osman Yener. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi Yayınları A.Ş, Şefik Matbaası, İstanbul.
  26. Seçmen, Ö., Gemici, Y., Leblebici, E., Görk, M.G., Bekat, L., 2008. Tohumlu Bitkiler Sistematiği(Ders Kitabı), E.Ü. Fen Fak., Kitaplar Serisi No: 116, İzmir.
  27. Songar, A., 1979. Enerji ve Hayat, Yeni Asya Yayınları, İlim ve Teknik Serisi: No: 6, Ekol Ofset, İstanbul.
  28. Şimşek, Ü., 1980. Bıg Bang/Kainatın Doğuşu, Yeni Asya Yayınları: 193, İlim ve Teknik Serisi: No: 11, Ekol Ofset, İstanbul.
  29. Tatlı, A., 2010. İnsanlık Tarihi Boyunca Evrim, Çağlayan A.Ş., İzmir.
  30. Tatlı, A., 2014. Evrim ve Yaratılış, Hilal Ofset, Isparta.
  31. Tuna, T., 1982. Uzay ve Dünya, Yeni Asya Yayınları Ticaret ve sanayi A.Ş., İlim ve Teknik Serisi: No: 14, Kuşak Ofset, İstanbul.
  32. Tuna, T., 1987. Kainatta Enerji, Yeni Asya Yayınları, İlim ve Teknik Serisi: No: 21, İstanbul.

Kaynak: Bilim Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun