Bilimin özgürleştirilmesi mümkün mü?
Değerli kardeşimiz,
Bir yazıya baktığımızda dikkatimizi harflere ve kâğıda değil, harflerin birleşmesinden ortaya çıkan manalara yöneltiriz. Yazılmış bir mektup gibi düşündüğümüz varlığın manası, ilahi isimlerin yansıma ve tecellileridir ve “Bilimsel gerçekler” aslında Allah’ın “Hak” ismine işaret eder.
Tüm doğru bilimlerin kaynağı Allah’ın ‘Hakim’ ve ‘Alim’ isimleridir. Din ile bilim birbirinin muhalifi değil, birbirine destek veren ve birbirine güç veren iki taraftır.
Hâlbuki materyalizme ve ateizme alet edilen bilim dikkatleri manaya değil, harflere yöneltmektedir. Bilimsellik kılıfına girerek, bilimsel açıklamalar adı altında algı yanılmaları yolu ile bilim inançsızlığa, özellikle ateizme alet edilmektedir.
Bu yüzden, günümüz biliminin materyalizmin sulta ve hegemonyasından kur-tarılması ve bilimin özgür bir kimliğe kavuşturulması en önemli bir mesele hâlini almıştır.
SEKÜLER BİLİM
Algı yanılmalarına maruz kalarak ideoloji ve felsefe ile karışık bir şekilde sunulan bilimi kısaca “seküler bilim” olarak tanımlayacağız. Seküler bilim, yaratılışı tabiata ve sebeplere verir. Seküler bilim yaratılışı açıklarken “usturuplu ifadeler” kullanır. Örneğin “Açıkladık, nasıl olduğunu izah ettik” zan ve algısı oluşturur. “Tabiât, tesadüf, mekanizma, kanun” gibi hariçte (zihin dışında) eşya üzerinde te’sir yapabilecek sebeplere bir isim verir. Anladık veya çözdük havası oluşturulur.
SÜBLİMİNAL MESAJLAR VE İNKÂRCILIK
Burada şu konular/sorular merkeze alınmıştır:
- Bilimin ateizme alet edilmesinde kullanılan vasıtalar.
- İnkârcılık ve ateizm propagandasının gizlenme metotları.
- Bilimsel bilgiyi (hakikat) gerçek boyutları ile görebilmek için hangi çözüm yolları bulunmaktadır?
I-Bilimin Ateizme Alet Edilmesinde Kullanılan Vasıtalar
İlk önce bilimin ateizme alet edilmesinde bilinçaltımıza sessizce fısıldanan “subliminâl mesajları” ele alıyoruz. Bilindiği gibi fiil failsiz ve eser ustasız olmaz. Seküler bilim, fiilin sahibine (Allah) gerek yokmuş gibi ve failden hiç bahsetmeden, “Şu, bu, o sebeplerden oluyor” der, dikkatleri sebeplere yöneltir. Bu ifade tarzı, “Bu işi Allah yapmıyor” demekten çok daha te’sirli ve ikna edici olmaktadır. Bu dolaylı ve üstü örtülü inkâr metodu açıkça “Tabiattaki işleyişe Allah karışmıyor” demekten çok daha aldatıcı olmaktadır.
Anlatımlarda maksada uygun bilimsel ve teknik terimler üretilmektedir. “Bu eserlerin ve fiillerin sahibi kimdir?”Sorusu daha önceden verilen mesajlarla susturulur.
|
“Allah yoktur; varsa bile, kâinatın işleyişine etki ve müdahalesi yoktur. O’na ihtiyaç ve zaruret de yoktur (!) O’na inanmak için, hiçbir mantıkî sebep ve aklî ve gözleme dayalı delil bulunmaz (!)”
Bu tür mesajlar “alt ve arkadan” empozeedilir. Çünkü doğrudan, inkâr ve şirkin reklâm ve propagandasının gizlenmesi gerekmektedir. Mesajlar, farkettirilmeden, direkt şuuraltımıza ilka ve şırınga edilir. Bu yüzden de kişide her-hangi bir tepki ve itiraz, savunma ve cevap verme ihtiyacı doğmaz. Açıkça yapılan propaganda mukabil cepheyi oluşturacağından, “münafıkane ve nifak perdesi altında” yürütülmesi maksada daha uygundur.
Seküler bilim, “Allah’ın varlık – yokluğu ve evrenimizde etken olup – olma-dığı, Bilim’in konusu değildir” der. “ Bilimsel olarak da ispatlanamaz; bizim konumuz, sadece deney – gözlem yapabildiğimiz ‘madde” demeye getirir. Diğer yandan da “yaratıcı’nın olmadığı veya kâinatla münasebeti ve içindeki maddeye etki ve illiyetinin olmadığına” dair sürekli propaganda içine girer.
Seküler bilim bir yandan inanç ve dinden bağımsız hareket ettiğini söyler. Di-ğer yandan da keşif ve gözlemlerini, “ateizm”(küfür ve şirk) lehine tanzim eder. Samimi davranmaz. “Yaratıcı”ya, sadece evrenin başlangıcında (domino taşlarında ilk hareketi veren gibi)“İlk Neden” olarak küçük bir rol verir.
“Seküler Bilim; artık evrenin ihtiyacı kalmadığı, şimdi âtıl ve gereksiz olan bu “İlk Neden Tanrısı”na, kerhen küçük bir rol verir. Bu İlk Neden Tanrısını bir süreliğine reddetmez görünür. İleride Bilim; evrenin başlangıcını da çözüp “karanlık noktanın” aydınlanacağı mesajını vermek ister. Bu İlk Neden Tanrısı’na inanmak için de mantıkî bir zaruret ve aklî bir gerekçe kalmayacak” der!
Görüldüğü gibi, seküler bilim duruma göre“Alenî deist” davranır. Ama aslın-da “gizli ateist” dir. Sıkışınca ise, “agnostistizme” kaçar. “Gözleyip – bilemediğimiz Tanrının varlık – yokluğu gibi meseleler Bilim’in konusu ve sahası değil”der.
II-İnkârcılığın İç Yüzü
|
“Tanrı yok, varsa bile işleyişe karışmıyor” derken bir taraftan da asıl Fail ve Sani olan Canab-Hak yerine başka failler ikame eder. İma edilen şudur aslında:
|
Bilimsel ifade, denklem ve formüllerinde Allah’ın bulunmadığı bir kâinat tasavvuru ortaya çıkmaktadır. Zaten evren kendi başına işle-yebilmektedir. Tanrı olsa da zaten işleyişe karışmıyor. O yüzden O’na ihtiyaç da bulunmuyor. İnsanlar kanaatlerini pek sorgulamadığından bu kanaatler zamanla benimsenir. Kişi içine düştü-ğü “şirk” düşüncelerinin farkına bile varmaz.
İnkârcılığın iç yüzünü deşifre eden çalışmaları ile tanıdığımız yazar Ayhan Küflüoğlu bilim üzerindeki bu tasarrufu bir illüzyonistin, ya da hokkabazın el çabukluğuna benzetir [1]. Dikkatiniz belli bir yöne çekiliyor. Asıl gerçek gözünüzden kaçırılıyor ve bir hipnoz uzmanının, dikkatimizi belli bir noktaya veya sese yönlendirmesi gibi dikkatlerimiz evrendeki bazı “Sebep ve maddî nesnelere” yönlendiriliyor. Her seferinde yapılmak iste-nen şey Kâinatın gerçek sahibini görüş alanından kaçırmak ve gizlemektir
Bu zihnen uyutulma sonucu, “Âlem nasıl Yaratıcısız ve Sahipsiz olabilir!?” sorusu akla bile gelmez! Gelse de, merak edilmez. Merak edilse de; Bilim (!) ona da “Failsiz, yani otomatik, yani kendi kendine, yani çeşitli madde ve sebep ve kuvvetlerin etkisi ve itme – çekmesiyle, yani çeşitli tabiî ve deterministik fizik – kimya kanun ve mekanizmalarıyla işleyen” “Güya bilimsel” açıklamalar sunar (!).
Bilim adına olmayanı olur gibi gösterme hokkabazlığının sonu gelmez. Sonraki aşamada; sözde bilimsel cümle ve tasvirler kanalıyla, bilinçaltımıza gönderilen “subliminâl mesajlarla” bilinçaltımız kodlanır ve programlanır! Bu arada seküler bilim objektif ve dinden ve inançtan bağımsız hareket ettiğini sürekli vurgular. Bu yüzden de ülke ve milliyet, din ve inanç fark ettirmeden, her yerde fikirlerini kabul ettirir.
Bilim adına, eğitim adına yapılan bu tekrar ve telkinler; bu tür zihinsel bombardımana dünyaya gözümüzü açtığımızdan beri maruz kalmaktayız. Okullar ve ders kitapları yolu ile yapılan zihinsel manipülâsyon ve programlama işlemine medya da katılır. Özellikle dışarıdan transfer edilen belgeseller bunun en etkin araçlarından birisidir.
III. İlimden İrfana ve Marifete Geçiş Hattının Kapanması
Seküler bilim, evren gözlem ve araştırmalarında “Kim? Niçin? Niye? Anlam ve amacı ne?” sorularını dışlar. Bu tür soruları spekülâtif kabul eder. Bunları, “Bilgi ve araştırma, delil ve gözlemin” değil; “felsefe ve inançların konusudur” der.
|
Hâlbuki bilimin en temel amacı; gözlem ve deneylere dayanarak, geçmiş ve gelecek hakkında bilgi ve bulgular elde etmektir. Somut gördüklerinden, soyut kanun ve prensiplere ulaşmaktır. Varlık ve işleyişten (teorinin öngör-düğü); “Teoriye göre, evrende şöyle bir şey de olması gerekir” deyip, henüz göremediği o varlık ve boyutları keşfetmeye çalışmaktır.
Eğitim esasen bir kemalat yolculuğu ve insanın kendini ve kâinatı keşif yolculuğu halini alması gerekir. İnsan, var olan potansiyellerini ve fıtratını/kendisini keşfetmekle yükümlüdür. Çekirdekler misali kendisine lütfedilen latifelerini uyandırmak ve işletmek asli vazifesidir.
Ne var ki materyalist bilim ve eğitim insanın asli ihtiyaçlarını ve fıtratını, ebede açılan duygularını görmezden gelir. İnsanın sonsuzluğu arzulayan duygularından bihaberdir.
Bilgi mekanik boyuttan malumattan tek boyutlu açıklamaya bürününce ve indirgenince sadeceimtihan için geçme aracı haline gelir. Öğrenilenler malumat boyutunda kalınca ilimden irfana ve marifete geçiş hattı kapanır.
Bilimi maddî ve bir araç olarak görmenin sonucu bilim materyalizmin “malı” zannedilir. Eşyanın/varlığın sır ve hikmeti gizlenir. O yüzden okul kitaplarından baş-lamak üzere her türlü yazılı, sesli ve görüntülü yayın, bizi, “gafil” bir nazarla kâinata bakmaya şartlandırır.
Materyalist ya da seküler bilim, laboratuvarlarda denenmeye uygun olmayan ve dolayısıyla doğruluk veya yanlışlığı ölçümlere dayalı olarak belirlenemeyen bilgileri bilim dışı ilan eder. Örneğin; gözlem ve deneye dayalı fen bilimleri için pozitivizmi sosyal ve duygu temelli (psikoloji gibi) ve inanca dayalı bilimler (teoloji gibi) tatbik ederek işine geldiği gibi hareket eder. Ancak beş duyu ile idrak edemediğimiz manevî duygularla idrak ettiğimiz gerçekleri kabule yanaşmaz.
Seküler bilimce yapılan yanlışlık bu kadarla sınırlı kalmaz. Beş duyu ve deneycilik (empirisizm ve bilhassa pozitivizm) yöntemlerinin bilgi edinme mekanizmalarından sadece birisi olduğunu nazarlardan saklar. Bilimsellik adına böylece ön yargı, hatta taassup içine girer. Bilgiyi sadece maddede yansıyan miktarıyla sınırlar.
BİLİMİ ÖZGÜRLEŞTİRME ÇABALARI
Bilimi ateizmin malı gibi kabul eden ve onu ateizme alet etmeye çabalayan gizli niyetleri ve metotları ifşa eden çabalar bilimin özgürleşmesi adı altında batıda sürdürülmektedir. Batı derken, felsefe ve bilimde ileri görülen bir kısım Avrupa ve kuzey Amerika ülkelerini kastettiğimiz bilinmelidir.
Batıyı ikiye ayırmalıyız. Birbiri içinde iki Batı vardır aslında. Birinci Batı ikinci Batı’nın başarılarının arkasına sığınarak bilimi ateist ideolojiye alet etme çabası içindedir. Seküler bilim ve eğitim anlayışının savunucusu İkinci Batı, Metafizik boyuttan uzak ideolojik bilim (İkinci Avrupa), çoğunlukla zekice kurgulanmış (bazen zekâdan da yoksun), belli bir hedefi olmayan, hakikatten kopmuş ve dolayısıyla hikmeti olmayan entelektüel bir oyun görüntüsü verir.
Sebeplerin yaratıcı ve fail olduğu faraziyesinin işleyip işlemeyeceğine dair birbirinden farklı çok sayıda görüş ortaya çıkmıştır. Bunların tutarsızlıkları üzerine de çok sayıda tartışmalar bulunmaktadır. Bu tartışmalarda, tabiata veya tabiat kanunlarına yaratıcı bir güç isnat etmenin objektif bir ilmî araştırmanın sonuçları olmayacağı ve şahsî kanaatlerden ibaret kaldığı dile getirilmektedir.
Gittikçe artan sayıda ilim adamı, geçmişin mekanik teorilerinin artık savunulamayacağı noktasında birleşmektedir. Kâinattaki güzellik, ihtişam, düzen, ahenk, simetri ve maksatlar karşısında, sebeplere ve tesadüfe dayanarak varlıkları açıklama teşebbüsleri, gittikçe müdafaa edilemez hâle düşmektedir.
Buna rağmen çoğu ilim adamları; var oluşun kör, aciz ve cahil sebeplerle hiç bir şekilde izah edilemeyeceği gerçeğini açık açık beyan edemiyorlar.
Çünkü Evrim anlayışının katı bir doktrin halini aldığı gözlerden kaçmamaktadır. Çoğu bilim adamı bu teoriye inanmasa ve saçmalığını bilse de bağlılıklarını ifade etmek zorunda kalmaktadır. Çoğu bilim adamı oluşturulan tabudan dolayı sesini çıkaramamaktadır.
ÇÖZÜM TEKLİFİ
Seküler bilimde Kâinattaki düzen ve ahenk inkâr edilmez. Ne varki, bu düzen ve ahengin tesadüf sonucu ortaya çıktığına inanmamız istenir. Bundan sonra inanmamızı istedikleri şey ise, sebepler arasındaki mekanik münasebetler ile kâinatın varlığını devam ettirdiği iddiasıdır. Bunun ne mânâya geldiğini kendileri de bilmez. Onlara göre, kendileri yaratılmış, âciz, câhil, fâni ve başıboş sebepler, hiç yoktan ortaya çıkan kanunlar aracılığıyla, etrafımızda görüp işittiğimiz o hârikulâde ahenk ve muvâzene (denge) içindeki sanat eserlerini icad etmektedirler. Yapılması gereken kast ve iradeyi, ilim ve kudreti ve hikmeti onlara göstermektir. İnkârın nasıl bir ceha-let ürünü olduğunu ortaya koymaktır.
İnkârcı materyalist felsefeye karşı yaratılış gerçeklerine dair açıklamaları ile dikkatimizi çeken Bediüzzaman hem akli muhakemeye dayalı genel bilimlerin hem de gözlem ve deneylere dayalı fen bilimlerinin önemini anlatır. Gelecekte bilimin hâkimiyetine vurgu yapar:
“Elbette nev’-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.” [2]
O, İşarat-ül İcaz eserinde; “İslâmiyetin menşei ilim, esası akıl”olduğunu söy-ler ve “Hakikati kabul ve safsatalı evhamı reddetmek” islâmiyet’in şânından olduğunun altını çizer. [3]
Kur’an-ı Kerim’de yer alan “‘Akıl etmezler mi’[Yasin suresi, 68.],”Tefekkür etmezler mi”[En’am suresi, 50], “Düşünmezler mi’[Nisa suresi, 2] ifadeleri de İslamiyetin aklı ve ilmi esas aldığının açık göstergeleridir.
MANA-YI HARFİ METODU İLE FEN VE DİN İLİMLERİNİN MEZCİ
Bu hikmet dünyasında Cenâb-ı Hak varlıkları sebeplerle yaratmaktadır. Bunun en açık örneği insanın yaratılışına anne ve babasını sebep kılmış olmasıdır. İlk insan Hz Âdem’in topraktan yaratılması, kavun ve karpuzun ağaç olmaksızın ince bir saptan çıkarılması gösteriyor ki, anne baba gibi ağaçlar da sadece birer basit sebepten ibarettir. Yaratılışta olaylara bir müdahaleleri yoktur.
Bir yazıya baktığımızda dikkatimizi harflere ve kâğıda değil, harflerin birleşmesinden ortaya çıkan manalara yöneltiriz. İnkârcılığa alet edilen seküler bilim ise dikkatleri yazıdaki “manaya” değil, “harflere” yöneltir. İnsanlara gözden kaçırılan şeyi inkâr ettirmek bu şekilde kolaylaşmaktadır.
Bediüzzaman, mana-yı ismî ve mana-yı harfî kavramlarının İslam düşüncesindeki köklerine işaret etmiştir. Eserlerinde bu iki kavramı kullandığı yerlerde ne tür manalar yüklediğine dikkat çekmiştir. O, sebeplere bakıldığı zaman “Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.”[4] der.
“Evet her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalı-dır.”[4]
Örneğin bitkilerin bez parçasını andıran basit görünümlü yaprakları aslında su ile havadaki karbondioksit gazını hammadde olarak kullanarak güneş enerjisini arabalarda sıvı yakıt olarak bile kullanılabilecek olan kimyasal enerjiye dönüştüren sessiz ve atıksız birer kimya fabrikasıdır. Fotosentez denen bu mekanizmanın tüm inceliklerinin ve değişen şartlardan fotosentezin nasıl etkilendiğinin ortaya konması, fen bilimlerinin çalışma konusudur. Keza, bir tavuk yumurtasının hangi şartlarda ve hangi sürede bir civcive dönüştüğünün veya karanlık bir toprağa gömülen bir karpuz çekirdeğinin, hangi şartlarda ve hangi aşamalardan geçerek bir bitkiye dönüşüp koca karpuz halini almasının arka planında hükmeden kanun ve prensiplerin belirlenip ortaya konması yine fen bilimcilerinin işi olmaktadır.
Hatta tavuk yumurtası ve karpuz çekirdeğindeki genlerde değişiklikler yaparak farklı özelliklerde tavuk ve karpuz elde etmeye çalışmak yine fen bilimlerinin çalışma alanına girer.
Fen bilimcilerin faaliyet alanı, fizik âleminde gözlenebilen kısımla ilgilidir ve varlıklar ve olaylar için ‘Nedir?’ ve ‘Nasıl olmaktadır?’ gibi sorulara cevap aramaktır. Bunu yapmayıp, olayları ve mekanizmaları tabiata veya evrime mal etmek hakikati örtme ve manadan dikkatleri kaçırmadan ibarettir. Evrim ve evolusyon gibi isimler takarak yaratılışı tesadüfe vermekle fen alanının dışına çıkılmakta; bilim ateizme alet edilmiş olmaktadır.
Bediüzzaman, Kur’an’ın “büyük bir Kur’an” mahiyetindeki kâinatın “en âli bir müfessiri” ve “en beliğ bir tercümanı” olduğuna dikkat çeker. Kâinata Kur’an’ın vasfettiği tarzda bakıldığında zamanın yapraklarında nakşedilen varlıklar manalı kelimelere dönüşmektedir. Kur’an, nazarları varlık kelimelerinden manaya ve oradan da yaratıcıya yöneltir.
Dinsizliğe alet edilen seküler bilim ise, varlıkları onların sadece maddi şekil, suret ve özellikleri ile anlatır.
“Manayı Harfi” yaklaşımı anahtar bakış açıları sunmaktadır. Mesela şu “anahtar” cümleyi ele alalım.
“Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi’ değildir. Tâbi’,ancak kudrettir. ka-nundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir.”[5]
Bu anahtardan ifadelerden yola çıkarakşu misali verebiliriz: Mutfakta tezgâh üstünde dizilmiş yemekleri gören bir kişi, bu yemeklerin raftaki yemek tarifi kita-bının hazırladığı fikrini saçma bulur ve anında karşı çıkar. Bu yemeklerin arkasında maharetli bir aşçının olduğundan hiç şüphe etmez. Çünkü zihnindeki hayat boyu gözlem ve tecrübelere dayalı veri tabanına göre, ilim, irade ve kudretten yoksun ve kendini okuma ve anlamadan aciz cansız bir mürekkepli kâğıt tomarının ilim, irade ve kudret gerektiren bu yemekleri yapması mümkün değildir.
Bir misal daha verelim: Tüm yaprak ve meyveleriyle bir ilim ve sanat harikası olan bir ağacın, harfler yerine atomlarla yazılmış olan gen sayfalarının bir kabukla ciltlenmiş bir kitabı olan o ağacın çekirdeğinin yapması düşünülemez.
Yukarıda verdiğimiz örnekten de anlaşılacağı üzere, inançsızlık akıl ve ilim dışıdır. Tabiat kanunları, dünyanın görünmeyen anayasası gibi çalışır. Bediüzzaman fen bilimlerini ‘genel kaideler manzumesi’ olarak tarif eder ve hikmet gözü ile muhtelif fen bilimi dallarının varlığını düzenin varlığına, düzenin varlığını da bir düzenleyenin varlığına delil olarak görür. Eğer dünya bir insan olsaydı, fenler onun hisleri olurdu” demektedir.
“İnsanların telâhuk-u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev-i beşerin havassı (duyguları) hükmünde olan fünun ile kâinata bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan o yüksek nizamı göresin. Evet, kâinatın herbir nev’ine dair bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden (genel kaidelerden) ibarettir. Kaidenin külliyeti ise, nizamın yüksekliğine ve güzelliğine delâlet eder. Fünun-u kevniyeden (fizik, kimya, biyoloji gibi tabiî bilimler) her birini, kaidelerinin külliyetiyle kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir. Ve her bir fen nurlu bir burhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini (faydalı meyvelerini) ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri göstermekle Sâniin kast ve hikmetini ilân ediyorlar. Âdeta vehim şeytanlarını tard etmek için her bir fen, birer necm-i sâkıptır (karanlığı delip geçen parlak yıldız). Yani, bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.”[6]
Kanunlar, arkasındaki ilim, irade ve kudret sahibi bir makama işaret eder: Yaratılışta ilerleme ve mükemmelleşme kanunları caridir. Her şey gibi bilimde de birlik esastır, ancak insan aklı bu ‘büyük bir’i bütünüyle kavrayamamaktadır. Bilim insanları ilgi alanlarına göre bu parçaların bir-ikisini anlamaya ve bütünün diğer parçalarıyla ilişkisini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Burada yönlendirici ve mana kazandırıcı olan, zihinlerdeki bütünün o alana yansımasıdır.
Enerji ve mekanik-makine alanında dünya çapına ünlü ders kitapları yazarı Yunus Çengel, felsefe biliminin yanlış mecralara sürüklendiği dile getirir. Hâlbuki kişilerin zihinlerinde var olan bu “batıl fikirler” ne felsefe, ne de fen bilimlerinin parçasıdır [7].
Hikmet ve yaratılış sırlarını anlatması gereken İleri sürülen fikirler bilim değil, materyalist görüşlerdir. Bu materyalist görüşlere göre, insan dâhil her şeye eksik ve kusurlu tesadüfî varlıklar olarak bakılır ve insan aklı ve araştırmalarının meyvesi olan bilim ile güya daha iyisi yapılmaya çalışılır. Geçmişte bu yanlış yönlendirmelerin sonucu olarak anne sütünden daha iyi bir bebek maması yapmaya çalışıldı; menapoz dönemine giren bayanlara östrojen hormonu vererek yaratılıştaki güya tasarım hatasını gidermeye kalkışıldı.
Zihinlerin arka planında insan dâhil, her şeyin ilim ve hikmet sahibi tek bir elden çıktığını ve yaratılışta hayır, adalet, yardımlaşma, güzellik ve mükemmelliğin esas olduğunu ön gören tevhidî bir bilim anlayışı hükmediyor olsaydı, araştırmalar bu mükemmel mekanizmanın sırlarını ve inceliklerini keşfetme ve mükemmelliği bozan unsurları tespit edip gidermeye matuf olurdu.
Yine bu anlayışladır ki, yaratılışa dair sır ve hikmetler tam tersine evrime dayalı bir anlayışla izah edilir. Yaratılıştaki mükemmellik ve sırlar tesadüf ve tabiatın eseri olarak görülür. Bu bakış açısı ile yaratılışta var olan adalet, hayır güzellik, kemalat, israfsızlık, denge, program, sanatlı olma gibi hakikatler görülmez hale gelir.
Sonuç olarak, varlığın hikmet ve hakikatini yansıtacak, varoluştaki mükemmelliği nazara verecek yeni ve doğru bir bilim felsefesi ve yorumlama tarzı geliştirilmelidir.
Allah’tan bahsetmiyor gibi görünen fen kitapları ve belgeseller de aslında mü-temadiyen Allah’tan bahsetmektedirler – aynen bir yağlı boya eseri hakkında yazılan her kitap veya makalenin dolaylı da olsa, o eserin ressamından bahsediyor ve onu tarif ediyor olması gibi. Dolayısıyla önemli olan insanlara bu bakış açısını kazandırmaktır.
Kanunlarda, nizam, terbiye, sanat konusunda kesinlik ve görüş birliği vardır. Bu yüzden adı geçen hakikatlerin fen konusu haline gelmesi elzemdir. Çünkü tüm bunlar gözleme dayalı tabiat bilimleri dâhilindedir.
BİLGİNİN ÖZGÜRLEŞMESİ
Bilimin materyalizme ve ateizme alet edildiği konusu Batıda da tartışılmakta-dır. Batıda tartışılan şekliyle konu “bilimin özgürleşmesi” dir. [8]
Bilimin ateizmin tahakkümünden kurtarılması konusu, “bilginin islâmîleşme-si” adı ile tartışılan bir konudur. Bilimin Bilimin İslamileşmesi konusunu kavram boyutunda inceleyen iki düşünür dikkatimizi çekmektedir: Muhammed Al-Attas ve Mustafa Faruqi. Her iki araştırmacı da bilginin tarafsız ve objektif kalmadığına dair çalışmalar yaptılar. Al-Attas’ın çalışmaları yüzlerce kişiye ilham kaynağı oldu. Malezya’da Uluslararası İslam Üniversitesi bu çalışmalara merkezlik yaptı.
|
Ateizmin iç yüzünü ortaya koyan yazı ve kitapları ile tanıdığım yazar (Furkan Aydıner) ve akademisyen Necati Aydın bu çalışmalar hakkında bazı değerlendirmeler yapmıştır.
Aydın değerlendirmesinde özetle şunları söylemektedir:
Öncelikle Allah’ın eserleri seküler anlatımla dile getiriliyor. Sonunda yaratılışı Allaha veren ifadeler kullanılıyor. Bu ifade tarzını, zehirli ve tuzlu suya şeker katmaya benzetebiliriz. Şeker tuza da zehire de bir etki yapmamaktadır. Sonuçta şekerle karışık zehirli suyu içmeye devam ediyorsunuz. Seküler bilgi zehirli yemeği andırıyor. Zehirli yemeği tatlı ile beraber ikram etmekle zehir etkisini yine gösterecektir [9].
Aydın’a göre söz konusu araştırmacılar sorunun teşhisini net bir şekilde yap-mışlardır. Ne var ki bu metodun uygulanması ile seküler bilginin mahiyetinde bir değişme olmamaktadır. Seküler bilginin içine ayet ve hadis yerleştirmekle bilginin İslamileşmesi söz konusu olmamaktadır. Böyle bir müfredatla yetişen öğrenciler seküler bilgi ile yetişenlerden pek farklı olmayacaktır.
|
Önemli olan zehri çıkarıp alacak bir yöntem bulmaktır. Seküler bilgiyi gözü kör eden zararlı ışığa da benzetebiliriz. Bilim adamları çalışmalarıyla ilâhî ayetleri gün yüzüne çıkarıyorlar. Ancak, seküler bilimle beslenenler gözü
kör olunca (basiret gözü) “açık ayetler” bile okunmaz oluyor. Ya da pislik karışmış suyla temizlik yapmak gibi, temizlik geçerli olmuyor. Önce necaseti çıkarıp atacak bir metoda ihtiyaç bulunmaktadır.
Aydın’a göre bir çözüm yolu var:
Bediüzzaman Said Nursi bir yol haritası sunmuş bulunuyor. Bilginin tabiat, esbab ve tesadüf tanrılarından arındırmakla işe başlamıştır. O, fen ve felsefe yolu ile bilim adına gelen etkili dinsizliğin yıkıcı etkisini görmüş, din ve fen bilimlerinin ayrı ayrı verilmesinin her iki taraf için tehlikesine dikkat çekmiştir.
Bunun çözümünü de, iki ilmin mezcinde (birleşik) görmüş ve şöyle ifade etmiştir:
“Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir(Dini ilimlerdir) Aklın nuru, fünun-u medeniyedir(medeniyet fenleridir). İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder(uçar). İftirak ettikleri vakit(ayrıldıklarında), birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”[9]
O, “Mana-yı” Harfi” adı verilen bu metodun uygulanacağı eğitim kurumları-nın açılması için her dönemde teşebbüslerde bulunmuştur. Medreset-üz zehra adını verdiği bu projesini vasiyet olarak bıraktı. Risale-i Nur eserlerinin serbest bir okul halinde bu amaca hizmet ettiğini de belirtmiştir. [10]
Bediüzzaman’ın bu gaye ile geliştirdiği yeni metodu hem “Epistomolojik” açıdan hem de “Ontolojik” açıdan ele alacağız?
Bu yeni yolun özelliği, bilgiye bütün boyutları ile baktıracak, yani hakikati olduğu gibi gösterecek çözüm sunmasıdır.
Bilginin Altı Temel Boyutu
Burada Bediüzzaman’ın ele aldığı şekliyle bilginin altı temel boyutunu sunacağız.
- Bediüzzaman, (ene bahsinden hareketle) işe tevhidi ve seküler fenomenolojiden başlar. Ene vahid-i kıyası olması hasebiyle alfabe hükmüne geçmektedir. Bununla hem kendini hem de kâinatı okumanın anahtarlarını elde edersiniz. Filozof Husserl’e ait olan fenomenolojide olgular dünyasını algılamada “numen”ler ve “fenomen”lerden yararlanır. Kâinata “mana-i harfi” ve “mana-i ismi” cihetiyle bakılır. Elimdeki kalem numendir ve somuttur ama ben onu her boyutuyla bilemem. Gördüğüm kadarıyla olana da fenomen denir. Numen kelimesi somutun görünmeyen yanlarıyla anlatımıdır. Onun görünmeyen yanlarının olmaması onun soyut olduğunu göstermez. [11]
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği gibi, ene ölçeğinin iyi işletilmesi, insanın kendisinde olduğu kadar kâinatta tezahür eden güzellikleri kendisine mal etmekten kurtarmaktadır. İnsanın kendisinde tezahür eden şeyleri kendisine vermesi haksız bir şekilde temellüktür. Ayna kendisinde yansıyana sahip çıkamaz.
Diğer yandan enenin/benlik duygusunun doğru bir şekilde işletilmesi ile tevazu ve mahviyet gibi, kemalat meyveleri hâsıl olmakta, faziletin yolu açılmaktadır. Kibir ve gurur gibi şirke götüren kapılar kapanmaktadır.
2. Bediüzzaman, tevhidi ontoloji ve seküler ontoloji farkını ortaya koymuştur. Böylece bilginin fıtrat boyutu ortaya konulmaktadır.“Varlık nedir? Nasıl var olur? ve “Nasıl varlığını devam ettirir?” konusuna açıklık getirilmektedir.
Bediüzzaman, varlığın yaratılış sırlarını ortaya çıkaran metotlar geliştirmiş ve böylece varlığın fıtrat boyutu ile görünmesi sağlanmıştır.
Madde/eşya, hayat, insan, dünya ve kâinatla ilgili bilgiler (sırlar) bir bütünlük içinde verilince, cüz’den küll’e küll’den cüz’e sürekli geçilir ve Vahidiyet ve Ehadi-yet tecellileri tezahür eder.
Bediüzzaman’ın çalışmaları ile Ontoloji bilimi yeni bir çerçeveye ve çehreye sahip olmuştur; sağlam bir zemine oturması sağlanmıştır. Bu yeni bakışla hayat ve kâinat hakkında doğru düsturlar görülmeye başlanmıştır. Bilime yol gösterici görüşlere ve hipotezlere kapı aralanmış ve genişletilmiş/zenginleştirilmiştir.
3. Bilgi nedir? Hangi şartlarda bilgi gerçekleşir? Doğruluk bilgi için bir şart mıdır? Şart ise nelere doğru denir? Bilgi göreceli mi, değil mi? (mutlak mı) türü so-rulara cevap arayan felsefe dalı epistemolojidir.
Bediüzzaman tevhidi ve seküler epistemoloji farkını ortaya koymuştur. Böyle-ce eşyanın ya da olayın hakikati belirgin hale gelmektedir.
Epistemoloji şu tip sorulara cevap arar: “Bu şeyi gerçekten biliyor muyuz?”, “Eğer biliyorsak, bildiğimiz bu şey nedir?” ve “Onu nasıl bilebiliyoruz?” “Bu şeyin hakikati nedir?”
Bediüzzaman, bilginin hakikat boyutunu özellikle, varlıkların esma-i ilahiye ile bağlantısının gösterilmesi alanında büyük açılım yapmıştır. Eşyanın hakikati ilâhî isimler gerçeğini şöyle ifade eder;
“Belki, bütün hakaik-ı kâinat, o mahiyetin Esma-i Hüsna’sından olan Hak isminin şualarıdır.“[12]
Eşyanın hakikat yönü Cenâb-ı Hakka bakan vecihtir. Bu şöyle ifade edilmektedir:
“Çünkü onda cilvesi görünen esma-i bakiye var. Mâdum değil; çünkü serme-dî bir vücudun gölgesini taşıyor. Hakikati vardır, sabittir, hem yüksektir. Çünkü maz-har olduğu bâki bir ismin sabit bir nevi gölgesidir.”[13]
Varlığın iki yüzü vardır. Bir yüzü Hakk’a, diğer yüzü halka, yani varlıklara bakmaktadır. Bediüzzaman’a göre varlıklara bakan yüz, Hakk›a bakan yüze «ten-teneli perde» ya da «şeffaf cam» gibidir. Nimete bakıldığında Mün'im ismi, sanata dikkat edildiğinde Sani ismi, sebeplere bakıldığında ise Müsebbib-i Hakiki görülür.
“Hakikat ilmini, hakiki hikmeti istersen, Cenab-ı Hakk’ın marifetini kazan. Çünkü bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakk’ın şuaatı ve esmasının tezahüratı ve sı-fatının tecelliyatıdır.”[14]
Bilginin Hikmet Boyutuna Kavuşturulması
4. Dördüncü mertebe, bilginin hikmet boyutuna kavuşturulmasıdır. Tevhidi teoloji hikmet boyutunu göz önüne alarak hikmetleri Usta ve Faile mal eder. Yaratana bağlar. Seküler Teoloji ise eşyanın faydasına sadece kendisi açısından bakar. Ustasına (Sani) bakan yönleri ve hayata bakan yönleri görmezden gelir.
Tevhidi teoloji eşyanın yaratılış hikmetlerine ve faydalarına dikkat çeker. Örneğin her uzvun bir yaratılış gayesi ve gereği vardır. Akıl eşyanın arka cephesinde duran manaları okur; tevhide işaret eden delilleri tefekkür ile okuyup Allah’ın isim ve sıfatlarını istihsan ve tesbih eder.
5 -Bediüzzaman, eşyanın tevhidi ve seküler antropoloji karşılaştırmasını keşfetmiş ve açığa çıkarmıştır. Yani, insan fıtratında iyiye ve kötüye istimal edilebilecek temel latifelerin portreleri çıkarılmaktadır. Yaratılış gerçekleri ve fıtratın gereği gözler önüne serilmektedir.
Fıtrat delili insanın asli vazifesinin ne olduğunu, yaratılışın gereğini anlamada en etkili bir yol olmaktadır. İnsanda hakikati farkeden akıl dışında başka latifeleri vardır. Bunların başında kalb ve sır duyguları gelmektedir.
|
Bir şeyi sadece aklen bilmek yeterli değildir. Zira “İlimde iz’an-ı kalb olmazsa cehildir.”[15]
Yani, aklın gördüklerini kalp tasdik etmelidir. Meselâ, akıl “Âlem yaratılmıştır” derken kalp bunu kesin olarak onaylamıyor, meseleye tereddütle bakıyorsa, henüz iz’an mertebesine ulaşılmamış demektir. Kalbin de gözü (basiret) gözü vardır. Bu durumda kalp onu gerçekte değil, ancak takliden kabul edebilir. Kalbin harekete geçmesinde; uyanmasında birinci amil ise, tevhide dayanan imandır. İlimden irfana giden yol vardır. Marifet buna işaret eder. İrfan, kalbîdir… ilim ise aklîdir. İrfan, kalbin fiili olmaktadır, ilim ise aklın. Demek ki kalp hareketi olmadan irfana ve marifete ulaşmak mümkün olmaz.
Bilgi veya ilim, içten gelen, gördüğümüzde tanıdığımız şeylerden biridir. Ancak bilgiyi tam olarak tarif etmek ve onun tam bir tarifini sunmak kolay değildir. Çünkü bilgi ancak madde-dışı akıl gözü tarafından görülebilen madde-dışı görünmez bir ışıktır ve onu kelimelerle ihata etmek mümkün olamayabilir.
Tevhid ve Seküler Aksiyoloji Farkı
6- Son olarak, Bediüzzaman tevhidi ve seküler aksiyoloji farkını ortaya koymuştur. Risalelerde iyi ve kötünün ne olduğu ve hayatın nasıl yaşanması gerektiğine ilişkin ahlaki değerler ortaya konulmaktadır. Hayır-şer meseleleri kötülük problemi ele alınmaktadır. Tüm değerlerde sırat-ı müstakim gösterilmekte ve her şeyin ahlakla bağlantısı, fazilet değeri ortaya konmaktadır. Âlemdeki yüksek düzen nazara verilerek terbiye, temizlik düzen, israfsızlık ve denge gibi yüksek ahlaka kaynaklık eden gerçekler nazara verilmektedir. Böylece insanı fıtratı ile tabiatın ahlak açısından okunması sağlanmaktadır.
Aksiyolojinin iki bölümü vardır:
- İnsan hareketleri (tüm yapıp etmeleri) ve ahlaki değerlerle ilgilenen kısmı ahlak (etik) denir
- Tabiattaki ve sanattaki güzellikleri, bu güzelliklerin niteliklerini ve güzel takdir yargılarını inceleyen kısmına ise estetik denir.
Ahlak doğru hareketlere temel olacak değerlerle ilgilenirken; estetik, hayal gücü ve üretkenliğe dayanan tabiatın ve sanatın güzellikleriyle ilgilenir.
|
Bediüzzaman, sürekli tabiatta işleyen mekanizmalarınazara vermesi ile onları takdireden insanda estetik duygular sürekli gelişmektedir. Kâinat kitabının doğru okunması böylece insanın kemalatında ve fazilet duyguları ile bezenmesinde en etkili bir vasıta olmaktadır. Böylece kâinat kitabının doğru okunması ve fen tahsili kişiyi sadece aklıselim (tefekkür) ve kalbi selim (marifetullah) sahibi kılmıyor. Aynı zamanda kişiyi zevki selim sahibi hale getiriyor.
Sanat ve estetikten anlayan, adab ve ahlak sahi-bi faziletli bir kişilik kazandırıyor.
Seküler bilgi ile kazanılan materyalist bakış açısı var oluştaki harikalıkları, sanatı, düzeni ve hikmeti görmek istemez ve göstermez. Hâdiselere menfaati açısından bakar. Egoyu besler. Bilimi çevresine hükmedeceği bir vasıta olarak görür. Sonuçta, tabiatçı seküler eğitim, inançlızlığın (deizm ve ateizm) olduğu kadar ahlak-sızlığın da bir kaynağı olur.
Kısaca söylemek gerekirse, Risale-i Nur; sanatı ve nizamı, ahengi sürekli na-zara veren keşfettiği Kurani dil ve metod ile çevremizdeki güzelliklere karşı gözü-müz açılır. Olumlu ve yapıcı bir bakış açısı (pozitif bakış) gelişir. Estetik duyguları ve güzelliği algılama duyguları açılır. Sonuçta, insanın tabiatla bağı güçlenir. İnsan için mutlu ve huzurlu bir hayatın kapısı açılır. Böylece tevhidi aksiyoloji, eğitimin bir medeniyet meselesi haline gelmesini sağlar.
SONUÇ
Bilimin ve Aklın gösterdiği yolda ilerlediğimizde; bilimler ve eğitim rotasına oturacak, kendi insan ve âlem tasavvuru doğrultusunda kendine has bir eğitim idrak ve anlayışı gelişecektir. Geliştirilen bu bilim idrakine bağlı olarak eğitim “bilgi” meselesi olmaktan çıkacak bir “medeniyet meselesi” halini alacaktır.
Kendi değer ve inançlarımızın düşünce, sanat ve hayat tasavvuru ekseninde bir eğitim ve okul yapısı teşkil ettiğimizde, ”kendi referanslarımızla” bilimi ve eğitimi inşa dönemine girmiş olacağız. Bu takdirde insanımız bir medeniyet fikri, ruhu ve iddiasına kavuşacaktır. Üstelik her alanda kendi referans sistemlerimizi oluşturmaya başlamakla özgün ve orijinal eserler ortaya çıkacaktır.
Müfredattaki doğru yapılanmalarla olayların hakikati ve özü görülecek; ilmî hadiseler hakîkî boyutları ile kavranabilecektir. Bilim niceliksel alanda yatay olarak gelişirken, dikey olarak ruhanî boyutla irtibatı kurulmaya başlayacaktır. Bu irtibat sayesinde niceliksel bilginin ötesine geçilecek ve fiziksel âleme ilişkin bilginin ruhanî âleme irtibatı sağlanacaktır.
|
Her alanda sağlam ve derin fen ve fen ve matematik eğitimi ile doğru düşünmenin yolu açılacaktır. Doğru düşünmeyi öğrenmesinde kişinin aklını kullanmasında fen eğitiminin büyük yeri bulunmaktadır.
Tabiatta güzel ahlakın menşei olan hakikatler sergilenmektedir. Güzel meziyet ve adet-lerin kaynağı tabiatta yer almaktadır. Örneğin çevremizde ve bedenimizde müşahede ettiğimiz yardımlaşma -paylaşma, hayat ve rızık-beslen-
me, mükemmele gidiş, güzelleşme –süsleme, düzenlilik, denge ve tasarım, temizlik, iktisat-israfsızlık vb. tabiat gerçekleri fen derslerinin ana temel konularıdır.
Doğru bir fen eğitimi ile bu hakikatler güzel ahlak ve değerler halinde kişinin tabiatında yer etmeye başlayacaktır. Aynı zamanda bilim “marifete” dönüşecektir.
Sonuç olarak; varlığın hikmet ve hakikatinin fen derslerine yansıtılması ile öğrencide hem bilim merakını geliştirecek, hem de sanat ve estetik yönden kişiliğin gelişmesineyardımcı olacaktır. Yardımlaşma, temizlik, düzenli ve programlı olmak gibi yüksek ahlaki meziyetler ve sanat sevgisi gibi estetik duygular insan tabiatında yer etmeye başlayacaktır.
KAYNAKLAR
- Küflüoğlu, Ayhan, Bilimsellik Felsefesi’nin dayattığı Aksiyomatik Öninançlar
http://www.metabilgi.org/bilimsellik-felsefesinin-dayattigi-aksiyomatik-oninanclar/#mo-re-4111 (20.07.2019)
2. Nursi, B. S. Sözler. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-600. Üçüncü baskı, Ankara, 2016, s.313.
3. Nursi, B. S. İşârat-ül İ’caz. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları-983, İkinci Baskı, Ankara, 2014, s. 446.
4. Nursi, B. S. Mesnevi-i Nuriye. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları-1182, ikinci baskı, İstanbul, 2106. s.91.
5. Nursi, B. S. İşârat-ül İ’caz. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları-983, İkinci Baskı, Ankara, 2014,s, 420.
6. Nursi, B. S. İşârat-ül İ’caz. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları-983, İkinci Baskı, Ankara, 2014, s. 414.
7. Çengel, Y. Bilim, Felsefe ve İnanç İlişkisi, http://www.yunuscengel.com/bilim-felse-fe-ve-inanc-iliskisi/ (20.07.2019)
8. http://www.sheldrake.org/files/pdfs/explore-Materialism.2013.pdf
9. Aydın. N. Said Nursi and Science in Islam: Character Building through Nursi’s Mana-i harfi 1st Edition Routledge, Published May 24, 2019.
10. Çakmak, O. Bediüzzaman’ın eğitim modeli, Medresetüzzehra; https://www.yenisafak. com/hayat/bediuzzamanin-egitim-modeli-medresetuzzehra-2477494 (20.07.2019)
11. Husserl fenomenolojisinin felsefe görüşü şöyle özetlenebilir: Pozitivizmin en büyük ha-tası, yalnız duyusal ve bireysel verileri ele almış olmasıdır. Oysa fenomenoloji genel objeleri düşünme ile kavramak ister. Yani, fenomenolojinin ele aldığı konu, algısal ve deneysel nesneler dünyası değildir, tersine nesnelerin özüdür.
Pozitivizme ve ampirisizme karşı çıkan fenomenoloji, bilgi, varlık, değer felsefeleri gibi alan-ların hepsiyle uğraştığı için tümel bir nitelik taşır. Bazılarına göre ise bir felsefe akımı olmaktan çok, bir felsefe yöntemidir. Bu akım da diğer felsefe akımları gibi öz-nesne ilişkisinden yola çıkar. Neden-sonuç ilişkisi içinde ele alınan doğa yasaları, Husserl’e göre, belli bir takım şartlar altında elde edilen sonuçlar ışığında bir kesinlik değeri ta-şırlar. Şartlar değiştiğinde ise, farklı sonuçlar elde edilecek ve tabiat yasalarının genel geçerlilik iddiaları söz konusu olamayacaktır.
12. Nursi, B. S. Mektubat. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İkinci baskı, Ankara, 2016, s. 318.
13. Nursi, B. S. Mektubat. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İkinci baskı, Ankara, 2016, s.
318. s, 78.
14. Nursi, B. S. Sözler. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-600. Üçüncü baskı, Ankara, 2016,
s. 583.
15. Nursi, B. S. Mektubat. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İkinci baskı, Ankara, 2016, s. 318. s. 606.
|
Prof. Dr. Osman ÇAKMAK Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul/TÜRKİYE, [email protected] Kaynak: Bilimler Işığında Yaratılış Derneği |
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Bilim, ateizmin ve materyalizmin egemenliğinden nasıl kurtulacak?
- Ders kitaplarının müfredatını değerlendirir misiniz? Akıl ve vicdanın eğitim ve öğretindeki yeri nedir?
- POZİTİVİST FELSEFENİN TÜRKİYE'YE GİRİŞİ
- Felsefe neden kötülenmektedir? Bir Müslüman felsefeye karşı çıkabilir mi?
- Bir tanrı varmış gibi davranmak çılgınlık mı?
- Bilim ve din, dost mu düşman mı, çatışır mı beraber mi?
- SAİD NURSİ'DE DİN-BİLİM İLİŞKİSİ
- “Mana-ı Harfî'yi Felsefeye göre değerlendirir misiniz?
- Bilim, natüralizm ile anlatıldığı için bir Müslüman olarak bizim bilime bakışımız ve insanlara anlatışımız nasıl olmalı?
- Türkiye'de evrim ve yaratılışın seyri nasıl olmuştur?