Bilim ve din, dost mu düşman mı, çatışır mı beraber mi?

Tarih: 09.06.2026 - 10:15 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Din - Bilim Çatışması

Din - bilim çatışması, din ve bilimin birbirine ters düşmesi, birinin kabul ettiğini diğerinin reddetmesidir. Bu, özellikle Avrupa’daki Rönesans ve reform hareketlerinden sonra sıkça kullanılan bir kavram olmuştur. Ancak "Din-bilim çatışması" denildiğinde, her şeyden önce “hangi din” diye sorulması gerekir. Zira genel manada dine karşı yapılan tenkit ve hücumlar Batı menşeli olduğu gibi, tenkide muhatap olan din de Hıristiyanlıktır.[1]

Orta Çağ Hristiyan dünyasının karakteristik bir vasfı, iman-akıl çatışmasıdır.[2] Bir tarafta kilisenin "doğru" şeklinde takdim ettiği şeyler vardır. Diğer tarafta ise, bu "doğrular”la çatışan bilimsel gerçekler…

Konuyu daha iyi anlamak için, o dönemdeki Hristiyan dünyasının felsefi görünümüne bakmak yerinde olacaktır. Şöyle ki:

Skolastik Felsefe

Orta Çağ Hristiyan felsefesine “skolastik felsefe” adı verilir.[3] Skolastik felsefe, latince “schola” (okul) sözünden gelme bir Hristiyanlık okul felsefesidir. Bu felsefe, Hristiyan din adamlarını yetiştiren manastır ve katedral okullarında gelişir. Düşüncenin önünü açmak için değil, öğrenmek ve öğretmek için işlenmiş, sistemleştirilmiş bir teolojidir.[4]

Bu teolojide, kilise denetiminde okullar açılıp Hristiyanlık esaslarının tek taraflı olarak verilmesi vardır. Nass (dogma)lara körü körüne bir bağlılık söz konusudur.[5] Bu felsefede doğrular önceden bellidir. “Anlayayım diye inanıyorum” görüşü hâkimdir.[6]

Skolastik felsefe, aklı (felsefeyi) vahyin doğrularına uygulayarak inanç konularını -olabildiği kadar- kavranılır yapmaya çalışır. Ayrıca, vahye akıl canibinden ileri sürülmüş itirazları karşılamaya gayret eder.[7]

Bin yıllık bir dönemi içine alan skolastik, statik bir yapıya sahiptir. Gerçeği, doğruyu araştırmak diye bir endişesi olmadığından, bu görüşün mensupları bağnaz, tutucu, dar görüşlü, akla ve ilme önem vermeyen kimseler olarak tarihe geçmişlerdir.

Hristiyanlıkta Din - Bilim Çatışması

Hristiyanlık, menşei itibariyle ilâhi bir din olmakla beraber, zamanla beşerî bir din görünümü kendisine hâkim olmuştur. Mesela, Allah’ın kulu ve elçisi olan Hz. İsa, 325 tarihindeki İznik Konsülünden sonra “Allah’ın oğlu” olarak kabul edilmiştir. Ayrıca dinde başka değişiklikler de yapılmıştır. Dolayısıyla, böyle bir dinde bilime ve akla aykırı şeylerin bulunması kaçınılmaz olmuştur.

Hristiyanlar, kilisenin dogmalarıyla çatışan bilimsel gerçekleri savunanlara karşı sırasıyla şu üç tavrı gösterirler:

1. ''Kutsal kitaba aykırı” derler.

2. Şayet susturamazlarsa “Akla aykırı” derler.

3. Bu da tutmazsa, uzlaşma sağlamaya (telife) çalışırlar.[8]

390’da İskenderiye’de 400.000 cilt kitap, piskopos Thephilos’un emriyle yaktırılır. Bundan yirmi beş yıl sonra ünlü astronom Theon’un kızı matematikçi Hypatia (ö. 415), başpiskopos Kyril’in kışkırtmasıyla İskenderiye’de halk tarafından parçalanır.[9]

İngiliz yazarların, “Rönesans’tan önce Rönesans açan bir bilgin” diye nitelendirdikleri Roger Bacon (ö. 1292) skolastiğe ilk darbeyi vuranlardandır. Bir gün Oxford’da bir iki ufak bilimsel deney yapmaya kalkışınca bütün Oxford hocalarıyla ve öğrencileriyle ayaklanır. Papazlar, keşişler, öğrenciler, Oxford’un sokaklarında cübbelerini sallaya sallaya “Gebersin sihirbaz” feryatlarıyla dolaşırlar... Hasımları onun hakkında, "Roger Bacon Müslüman oldu” diye bağırmaktadır…Ve neticede Bacon sürgüne gönderilir, 15 yıl hapiste kalır.[10]

Occam’lı William (ö. 1347), felsefede "Occam’lı William usturası” adı verilen tenkitleriyle meşhur bir düşünür olup lüzumsuz pek çok kavrama savaş açar. Dersleri kiliseyi rahatsız ettiğinden, 1473’te Paris Üniversitesi onun görüşlerinin okutulmasını yasaklar.[11]

Andreas Vesalius (ö. 1564) ve yolundan gidenler, “Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılması yüzünden erkeklerin bir kaburga kemiği eksik olduğu,” şeklindeki iddiayı çürütünce, kilise ayağa kalkar. Vesalius, terk-i dâr ve diyara mecbur kalır.[12]

Orta çağda dünyanın yuvarlaklığı ile ilgili çalışmalar ortaya konulunca, kilise babaları bunu bir türlü kabul etmek istemezler. Hatta Saint Augustin, dünyanın yuvarlaklığını alay konusu bile yapar, “dünyanın alt tarafındaki insanların nasıl ayakta durabileceklerini” sorar.[13]

Tarih boyunca "Nice ışık saçanlar yangın çıkartmakla suçlanmışlardır." [14] İşte, onlardan biri olan Galile, yaptığı araştırmalarla Batlamyus nazariyesini çürütür. Merkezde dünya değil güneşin olduğunu, güneşin dünya etrafında değil, dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyler. Onun bu fikirleri, kilisenin hoşuna gitmediğinden Galile’yi Engisizyon Mahkemesine sevkederler. Mahkeme şu kararı alır:

Güneşin evrenin merkezi olduğu, güneşin yerini değiştirmediğini, hareket etmediğini ileri süren tez, abestir. Felsefe bakımından yanlıştır ve kesin olarak dinsizliğe götürücüdür. Çünkü Kutsal Kitaba açıkça aykırıdır. Dünyanın evrenin merkezi olmadığına ve hareket ettiğine ilişkin tez abestir. Felsefe açısından yanlıştır ve iman bakımından insanı yanılgıya sürükler.[15]

Galile, tevbekârlara özgü giysi ile mahkemeye getirilir. Kendisinin bilimsel başarıları, keşifleri hep birer suç sayıldıktan sonra, tevbe etmediği takdirde çok ağır bir cezaya çarptırılacağı bildirilir. Yetmiş yaşındaki Galile, dizleri üzerine çökerek ve bir elini İncil’e basarak keşiflerini -mahkeme tarafından düzenlenen bir istiğfarname ile- birer birer inkâr ve bunlardan ileri gelen günahlardan tevbe ve istiğfar eder. Buna rağmen hapsedilir. Üç yıl haftada bir kere “Yedi Tevbe” mezmurunu okumaya mahkûm edilir. "Dialog” adındaki kitabı yasaklanır. Daha sonra evinde göz hapsinde tutulmak üzere sürgüne gönderilir. 1637’de gözleri görmez hale geldiğinde, âdeta kendisiyle alay edercesine “dostlarını görmeye” izin verilir.[16] Bu büyük mütefekkir, ancak asrımızda beraat eder, 366 yıl sonra kilise tarafından kendisine iade-i itibarda bulunulur.[17]

Aynı dönemin renkli simalarından biri de Giordino Bruno’dur (ö. 1600). Bu İtalyan düşünürü, düşündüğünü coşku ile anlatan cesur bir insandır. Ulaştığı ilmi gerçekler kilisenin nass’larıyla çatışınca, o da Engizisyona verilir. Düşüncelerini geri alması istenir. Kabul etmeyince, ölüme mahkûm edilir. Ölüm fermanını bildiren yargıca şöyle der: “Ölümümü bildirirken, siz benden çok korkuyorsunuz.”[18]

Kandan nefret eden(!) kilise, Bruno’ya idam cezasını “kan akıtmadan” kaydıyla vermiştir. Gerçekten de kan akıtmazlar, meydanda yakarak idam ederler![19]

1876 tarihinde "Conflict between Religion and Science” adıyla yazdığı bir kitapta, Dr. Draper bu olayı anlattıktan sonra şöyle der: “Kilisenin bu cinayetinin kefareti olmak üzere, ihtimal ki Roma’da Saint Pierre Kilisesinin ortasında Bruno’nun heykeli dikileceği gün yaklaşmaktadır.”

Draper’in bu kehaneti 20 yıl sonra kısmen gerçekleşir. 1894’te Saint Pierre kilisenin ortasında değilse bile, Roma’da yakıldığı meydanda Bruno’nun heykeli dikilir.[20]

Aslında tarihte en çok kan döken kurumlardan olan Katolik kilisesi, “kilise kan dökmekten nefret eder” ilkesinden hareketle, ölülerin teşrihini (anatomiyi) önleyen bir karar alır.[21]

Aragon’lu Michel Servetus, “Ken’an ilinin süt ve bal akan bir ülke değil, kurak ve çorak bir yer" olduğunu söyleyince, bunu kutsal kitaba aykırı bulan Calvin tarafından “hafif ateş üzerinde pişirilerek yakılma” cezasına çarptırılır.[22]

Hâlbuki Calvin, reformculardan biridir ve kilisenin birtakım yanlışlarına feveran etmiş, karşı gelmiş ve yeni bir akım başlatmış bir liderdir. Reformla akla kapı aralanmakla beraber, bütünüyle açılmadığı görülmektedir. Eskiyi kötüleyerek gelenler, eskilerin hatalarına düşmekten kurtulamamışlardır.

Kilisenin bu tür yanlışlarına karşı, her tarafta kıpırdanmalar başlar. Martin Luther (ö. 1546), 1521’de Wittemberg kilisesi kapısına papanın buyruklarına karşı 95 tezi içini alan bildirisini yapıştırarak, reform hareketlerini başlatır. Bu hareketin temeli, papa ve kilisenin emirlerinin değil, sadece kutsal kitabın bildirdiklerinin yürürlükte olacağını savunmaktan ibarettir.[23]

Deist düşünürlerden İngiliz John Toland’a göre, “Asıl Hristiyanlık papazların elinden ve kafasından çıkan Hristiyanlıktan başkadır ve gerçek Hristiyanlık, Hz. İsa’nın inancından ibarettir.” Kilise, Toland’ın bu düşüncelerine karşı hücuma geçer. Öyle ki, kiliselerde Hz. İsa’dan ziyade Toland’dan bahsedilmeye başlanır. Sonunda kitabı yakılır. İrlanda Parlamentosu üyelerinden biri, yazarın da yakılmasını ister.[24]

Aydınlanma Felsefesi

18. yüzyıl Hristiyan dünyasındaki hâkim olan felsefi görüşe aydınlanma felsefesi adı verilir. Burada, aydınlanmak isteyen insan, aydınlatılacak olan ise, insan hayatının anlam ve düzenidir.[25]

Skolastik felsefe bataklığından kurtulmaya çalışan düşünürlerin bu fikirlerini Hristiyanlık açısından haklı ve makul görebiliriz. Zira,

-Dogmalarının karakteri.

-Ruhban sınıfının yanlış tutumu.

-Engizisyon mahkemelerinin insafsız kararları sebebiyle[26] Hristiyan toplumlardaki bilim adamlarında dine karşı bir küskünlük, hatta zaman zaman düşmanlık ortaya çıkar. “Akıl mı, yoksa din mi?" alternatifleri karşısında, bu düşünürler aklı tercih ederler. Önce Rönesans ile fikirlerde bir aydınlanma başlar. Rönesans, skolastikten aydınlanmaya bir geçiş dönemi görünümündedir.

Aydınlanma, insanın düşünce ve değerlendirmede, din ve geleneklere bağlı kalmaktan kurtulup, kendi aklı, kendi müşahedeleri ile hayatını aydınlatmaya girişmesidir.[27]

Kant, aydınlanmayı “İnsanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmayış durumundan kurtulup, aklını kendisinin kullanmaya başlaması" şeklinde tarif eder.[28] Aydınlanma felsefesinin ana özelliği, “laik bir dünya görüşünün esas alınmasıdır.”[29]

Hristiyanlık dünyası, bilim çevrelerinden gelen şiddetli tenkitler karşısında durumlarını gözden geçirme lüzumu hissederler. Bu tür çatışmadan kurtulmak için çareler üretmeye başlarlar. Mesela, 1750’de şöyle bir çıkış yolu bulurlar:

Gerçekler iki kısımdır:

1. İman ve kalbin bildirdiği gerçekler.

2. Aklın ve bilimin bildirdiği gerçekler.

Bu tasnife göre, artık bir bilgin hem dindar hem bilgin olabilirdi. “Din mi, yoksa bilim mi?” alternatiflerinden birini seçmek zorunda kalmayacaktı. Deniliyordu ki, “Bir bilgin laboratuvarına girerken paltosunu çıkarır gibi dini inançlarını kapının dışında bırakır ve öyle girer. Çıkarken yine onları alır ve giyer.”[30]

Aslında böyle bir bakışta “Din ayrı bilim ayrıdır” manasını zımni olarak kabullenmek vardır. Hâlbuki bu çalışmada görüldüğü ve görüleceği üzere bunların ikisinin bir arada bulunmaları hem mümkün hem de gereklidir.

Bu konuda Yümni Sezen şu kayda değer yorumu yapar:

"Çatışmanın çözümünde işi iman sınırına getirip dayandırma, alışılagelen bir kolaylıktır. ‘Biri bilgiye, biri imana aittir’ deyince kavga azalıyor. Fakat bu görünüştedir. İman ile bilgi arasındaki bağ da çoğu zaman yanlış değerlendirilmektedir. İman tamamen bilgi dışı sahaya ait değildir, bilgiyi de içine alacak şekilde bir kuşatıcılığı vardır."[31]

Aydınlanmanın kurucusu kabul edilen John Locke (ö. 1704) "An Essay Concerning Human Understanding: İnsan Düşüncesi Üzerine Bir Deneme” isimli eserinde bilgi problemini ele alır. Locke’e göre, “Duyulara bağlı aklı ile insan, vahyin bildirdiklerine kendi başına ulaşamaz. Vahiy, aklın üstündedir, ama akla uygundur.”[32]

Alman Wolff (ö. 1754), benzeri bir yaklaşımla şöyle der: “İnsanın aklı ile hiçbir zaman ulaşılamayacak olan vahiy doğruları vardır. Bunlar akıl üstüdürler, ama akla aykırı değillerdir.”[33]

Leibniz (ö. 1716) imanla aklın birbirine zıt düşmeyeceğini isbata çalışan bir eser yazar. Meseleye şöyle yaklaşmaktadır:

Aklı aşan şeylerle akla zıt şeyler farklıdır... Akla zıt olan bir şey, mutlak manada kesin ve zorunlu hakikatlere zıttır. Aklı aşan bir şey ise, sadece her vakit tecrübe yolu ile tanıyıp anladığımız şeylere zıttır. Zihnimiz bir hakikati kavrayamıyorsa, bu hakikat aklımızı aşıyor demektir. Leibniz’e göre, teslis, mucize gibi şeyler bu türdendir.[34] “Sırlar insan aklını aşabilirler, fakat ona zıt olamazlar.”[35]

İslamiyette Din - Bilim Çatışması

Hristiyanlıkta din-bilim çatışmasını ele alırken şunu gördük ki, bilim adamlarının buldukları gerçekler, gerçek Hristiyanlığa değil, papazların elinde değiştirilen muharref Hristiyanlığa ters düşmekteydi. Bundan dolayı kilise ile bilim adamları arasında kutuplaşma oldu ve yüzyıllar boyu Engizisyon Mahkemesi hür düşünceye savaş ilan etti. Gerçekleri kaba kuvvetle ve idamla örtmeye çalıştı.

Hâlbuki en son semâvi din olan İslamiyet’te dinin temel kitabı olan Kur'ân günümüze kadar bir harfi bile değişmeden geldiğinden gerçek manada bir din-bilim çatışması olmamak lazım gelir. Değil hür düşünceye savaş açmak, yüzlerce âyetinde ilmi teşvik eden, aklı kullanmayı, tefekkürü emreden İslamiyet’i bu meselede Hristiyanlığa kıyas etmek, fıkıh tabiriyle “kıyas-ı maa'l-fârıktır.”

“İslam’da Batı’da olduğu gibi bilim ile din arasında bir düşmanlık yoktur.”[36]

“Her dinin kendine has birtakım özellikleri vardır... Hristiyanlık ile İslam’ın problemleri aynı değildir.”[37] "İslam düşünce tarihinde önemli sayılabilecek bir din-bilim çatışması olduğu söylenemez.”[38]

Aynı konuda İzzetbegoviç şunları söyler:

“Hakiki din, ilimle beraber yürüyebilir. Üstelik ilim, insanların ufuklarını genişletmek veya dinin etrafında tabii olarak örülen hurafeleri bertaraf etmek suretiyle dine destek olabilir. Birbirinden ayrıldığı takdirde, din insanları geri kafalılığa, ilim ise ateizme sürükler..."[39]

Fazlurrahman ise şu tesbitte bulunur:

“İslam’da akıl-vahiy çatışması yoktur. Ancak, akıl ile gelenek arasında bir çatışma olduğu, İslam tarihi için de doğrudur.”[40]

Akıl ile gelenek arasındaki çatışma, yanlış birtakım telakkilere İslam kisvesi giydirilmek suretiyle, bazılarınca “İslam’da da din-bilim çatışması var” tarzında takdime çalışılır. “Allah, kameri (ayı) semâda bir nur kıldı”[41] mealindeki âyet, müsbet ilimlerden nasibini almamış bazı dindarlarca “Ay Allah’ın nurudur, oraya çıkılması mümkün değildir” şeklinde anlaşılmıştır. Bu hatayı âyeti iyi anlamayan insanlara vermek lazım gelirken “İslam, bilime aykırıdır” gibi bir hükümde kullanmak, en hafif ifadeyle insafsızlıktır.

Bilimin ulaştığı neticeleri "değişmez gerçekler" şeklinde görmek de yanlıştır. Dolayısıyla "Dini ilimle çatıştıran zihniyet, sadece dindeki peşin hükümlerden bahsetmekte haksızdır. Aynı şey, ilimlerdeki peşin hükümlerden gelebilir." [42]

Bir de meselenin şu yönü vardır: Tefsir kitaplarında bir kısım ilmî yanlışlar yer almıştır. Fakat Bediüzzaman’ın dediği gibi, “Tefsirde mezkûr olan her bir emir, tefsirden olmak lazım gelmez.”[43] Mesela, büyük müfessir Fahreddin Râzi, “Allah arzı size bir döşek kıldı”[44] âyetinin zahiri manasından hareketle dünyayı hareketsiz bir cisim olarak kabul eder.[45] Onun bu yorumu, kendi zamanında hâkim olan Batlamyus nazariyesinin tefsire yansımış bir şeklidir. Yoksa âyette “Dünya hareketsizdir” diye bir hüküm yoktur. Aynı Râzi'nin hemen iki sayfa sonra dünyanın küreviyetinden (yuvarlaklığından) bahsetmesi ise,[46] Müslümanların bilim ve teknolojide Avrupa’ya öncülük etmelerine güzel bir misalidir. 1209’da vefat eden bu büyük müfessir dünyanın yuvarlaklığını ifade ederken, Avrupa aynı noktaya üç asır sonra ulaşabilmiştir.

İslamî bilgileri,

1. Kur'ânî bilgiler

2. Kur'ândan çıkartılan bilgiler şeklinde ikiye ayırabiliriz. Birincisi ilâhî menşelidir, insanın müdahalesi yoktur. İkincisi ise, beşerîdir, istinbat yoluyla elde edilir. Bu tür bilgilerde hatalar bulunması mümkündür.[47]

"Kur'ânî bilgi iman konusudur... Ama Kur'ândan çıkartılan her bilgi, bir yönüyle beşere ait olduğu için veya o bilginin beşerîlik yönü bulunduğu için iman konusu olamaz. Çünkü bu bilgi, izafî doğruyu temsil eder, ama mutlak doğruyu kesinlikle ifade etmez."[48]

Din-bilim meselesinde, Ali Fuat Başgil, şu mühim noktaya dikkat çeker:

"Bunlar iki nakiz değil, iki mütemmimdir"[49]

Ali Arslan Aydın ise benzeri bir yaklaşımla şöyle der:

“Akıl ile nakil birbirini nakzetmez. Yani ikisi arasında çelişki yoktur. Belki onlar daima birbirini teyit eder ve destekler. Şayet aralarında ihtilaf var gibi görülürse, bunun sebebi, ya aklın selim (sağlıklı) ya da naklin sarih (açık) olmamasıdır."[50]

Burada, İslam’da din-ilim çatışması şeklinde gösterilen şeylerin iki mühim sebebine dikkat çekilmiştir. Bunlardan birincisi, vahyin muhatapları olan bazı kimselerin selim bir akla sahip olmayışı, ikincisi ise, vahiyle bildirilen nassın açık olmayışıdır. Nassın açık olmadığı durumlarda te'vil cihetine gidilir. Te’vilde ise katiyet söz konusu olamaz. Aynı nass, başka şekillerde de anlaşılmaya müsaittir. Mesela, huruf-ı mukattaadan olan ve kendi adıyla anıldığı sure başında yer alan (kaf) harfinden Kaf Dağının varlığını isbata çalışmak,[51] yine huruf-ı mukattaadan olan (nun) harfinden yerin sırtında durduğu bir balığı görmeye gayret etmek tekellüflü te’villerdir.[52] Bu tür yorumlar, başkasını bağlayıcı ve Kur'ân’ın özünü yansıtıcı ifadeler olmaktan uzaktırlar. Özellikle bazı ehl-i tasavvufun bu tür âyetlerden bilime ters istihraçlarda bulunmalarına bakıp Kur'ân’ı bilime tersmiş gibi göstermek büyük bir insafsızlık olur.

Bilim ve din birbiriyle çatışır görüldüğünde, Bediüzzaman’ın nazara verdiği şu ölçüyle hareket edilir:

“Akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil te’vil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”[53]

“O akıl, akıl olsa gerektir.” ifadesinden maksat “bilimin ulaştığı kesin neticeler” olabilir. Çünkü bilimler, topyekûn insan âleminin ortak aklı gibidir. Ama dinin nasslarında bazılarının manaya delâleti zanni olduğu gibi, bilimin ulaştığı sonuçların da bir kısmi zannidir, yani teorik olup henüz kesin bir bilgi haline gelmemiştir. Bu meyanda değerlendirdiğimizde meseleyi ana hatlarıyla şöyle ele alabiliriz:

-Nakil yoluyla bize bildirilenlerin manaya delâleti ya kat’i veya zannidir.

-Bilim yoluyla ulaştığımız sonuçlar da ya kat’i veya zannidir.

-Bilimin hiçbir kat’i hakikati İslâm’ın bize bildirdiği manası kat’i bir nassla ters düşmez. Çünkü Kitabı/ Kur'ânı indiren kim ise, kâinat kitabını yaratan da odur.

-Bilimin zanni ve teorik bir sonucuyla dinin herhangi bir nassı değerlendirilemez, ona dayanarak tenkit edilemez. Mesela Darwin’in evrim teorisine dayanılarak dinde bildirilen ilk insanın Hz. Âdem olmasına itiraz edilemez. İlk insanın Hz. Âdem olması iman ile kabul edilir, Darwin’in evrim teorisinde de durum farklı değildir. Adı üzerinde bu bir teoridir.

-Bilimin kat’i olarak ulaştığı bir sonuç, manaya delâleti zanni olan bir nassla çelişirse, bu durumda bilim asıl kabul edilir, o nass da bilimin ışığında tevil edilir. Bediüzzaman’ın nazara verdiği esas, işte bu gibi durumlarda geçerlidir. Mesela şu âyete bakalım:

“Yere bakmıyorlar mı, nasıl yayılmış?”[54]

Kur'ân yorumcularından bazıları âyet metninde geçen “satıh” kelimesinden hareketle dünyanın düz olduğunu söylemişlerdir. Ama böyle bir istidlal, -Fahreddin Razi’nin de dikkat çektiği gibi- son derece zayıftır.[55] Zaten âyette bildirilen durum dünyanın düz olması değil, o kadar dağlar, vadiler arasında insanların kolayca istifade etmeleri için ova gibi düz yerlerin meydana getirilmesidir.

Bir de şu âyete bakalım:

“O (Rabbiniz), yeryüzünü sizin için bir döşek kıldı.”[56]

Kur'ân yorumcularından bazıları bu ve benzeri âyetlerde geçen ve yeryüzünün bir beşik, bir döşek kılındığını bildiren ifadelerden yola çıkarak dünyanın hareketsiz olduğunu söylemişlerdir.[57] Bu ise bilimin günümüzde kat’i olarak ulaştığı sonuçla çelişmektedir. Bu durumda bu tür yorumların bilimin verileriyle yeniden değerlendirilmesi gerekir.

Burada selim aklın asıl itibar kabul edilmesi, naklin te’vili noktasındadır. Yoksa “Aklımıza uymayan nakli (nassı) reddedelim” anlamında değildir. Böyle bir yaklaşım, mü’minler için Kur'ân hakkında zaten düşünülemez. Zira, Kur'ân’ın bir âyetini bile kabul etmeyen, dini litaratürde “kafir” olarak nitelendirilir. Fakat hadisler noktasında, selim akla ters düşen hadislerin ya mevzu (uydurma) olduğunu kabul ya da şayet mümkünse sahih bir teville tevili söz konusudur.

Mesela “Kadın eğe kemiğinden yaratıldı. Düzeltmeye kalkarsanız onu kırarsınız”[58] hadisine bakalım. Bu hadis, benzeri bir ifadeyle Tevrat’ta Hz. Havva’nın yaratılışıyla ilgili olarak da geçer. Burada şöyle denilmektedir:

"Rab Allah, adamın (Âdemin) üzerine derin uyku getirdi ve o uyudu. Ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı ve yerini etle kapadı. Rab Allah, adamdan aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı."[59]

Hristiyan bir kısım düşünürler, Tevrat’ta geçen bu ifadeyi ilme aykırı bulduklarından inkâr cihetine gitmişlerdir.

Müslümanlardan hadiste geçen ifadeyi hakikat olarak telakki eden, yani, kadının yaratılış maddesini eğe kemiği kabul eden hayli kimse vardır. Hâlbuki hadisin başka varyantlarında “Kadın eğe kemiği gibidir.”[60] denilmesi, meseleyi halletmektedir. Yani bu bir teşbih olup, Hamdi Yazır’ın da belirttiği gibi, bununla kadının farklı tabiatına dikkat çekilmiştir.[61] Hadisteki ifadenin hakikat değil mecaz olduğunu nazara vererek meseleyi halletmek mümkün iken, “mevzudur” diyerek inkârı cihetine gitmek veya bu hadisi nazara vererek “İslamiyet kadını tahkir etmiştir” gibi bir iftirada bulunmak, hiç de akl-ı selime yakışan bir durum değildir.

Bir de miraç, ahiret gibi aklımızı aşan meseleler olabilir. Bu tür meselelerde aklı hakem yapıp, onun ulaşamadığı şeylere “akıl dışı” diyerek inkâr cihetine gidilmemesi gerekir. Zira bir kısım gerçekler “akıl üstü” olabilir, fakat “akıl dışı” olamaz. Bu konuda Hamdi Yazır şöyle der:

“İslam’da ahiret gibi bazı gerçekler tarihi vak’alar gibidir. Aklen bulunamaz, nakle ve vahye ihtiyaç görülür. Bu manada bunlara ‘akıl üstü’ demek mümkün ise de bunlar aklen imkânsız ve birbirini nakzedici değildirler.”[62]

“Din-İlim Çatışması” konusunu, şu cümlelerle noktalamak istiyoruz:

Din adamlarıyla ilim adamlarının çatışması zaman zaman görülen bir olay olmakla beraber, gerçek manada semâvi bir dinin doğru bir ilimle çatışması düşünülemez. Özellikle, son semâvi din olan İslam’ın mukaddes kitabı Kur'ân, gönderildiği şekliyle devam ettiğinden, Kur'ân’ın gerçeklerinin bilimin gerçeklerine ters düşmesi söz konusu olamaz. Zira Kur'ân ve kâinat ikizdirler. Biri Allah’ın kelam sıfatının, diğeri de irade sıfatının tecellileridirler. İlimler, kâinatın sırlarını ortaya koymaya çalışırlar. Bu ilimler, kâinatı yaratan zatın kelamına nasıl aykırı olabilir? Şayet aykırı bazı şeyler görülüyorsa ya Kur'ân’ı iyi anlaşılmamıştır ya da bilim adına ortaya konulan sonuçların yeniden gözden geçirilmesi gerekir.

Eğitimde Akıl - Kalp Beraberliği

Osmanlı zamanında eğitimin merkezi medreselerdi. Buralarda hem dinî ilimler hem de kısmen fen bilimleri okutulurdu. Avrupa; rönesans, reform, aydınlanma felsefesi gibi hareketlerle orta çağın karanlıklarından ve kilisenin tahakkümünden kurtuldu, pozitif bilimlere yöneldi. Bunun sonucu olarak bilim ve teknolojide öne geçti, güçlendi. Bu durum Osmanlı aydınlarında “Garplılaşma” yani “Batılılaşma” hareketlerine yol açtı. Bu durum 19. yüzyılda bariz bir şekilde kendini hissettirdi. Artık geleneksel medrese sisteminin yanında hemen her tarafta mektepler açılmaya başlandı. Dârulfünun yani üniversite bunun öncülüğünü yaptı. Ancak darülfünun dini ihmal etti. Dinsizlik akımları ve bir kısım kafa karıştırıcı felsefeler bu darülfünun vasıtasıyla hayatımıza girdi, insanımızın imanına, itikadına, örfüne, kültürüne ciddi zarar verdi. Mektepler bu yeni durumdan hayli etkilendi. Bunun sonucu olarak medrese ile mektep arasında hem bir rekabet hem de birbirini tenkitler başladı. Medreseliler mekteplileri dinsizlikle veya dinde lakaytlıkla, mektepliler de medreselileri cahillikle ve gericilikle suçluyorlardı. Osmanlı sonrası Cumhuriyet döneminde ise 1924 yılında “Tevhid-i tedrisat” kanunuyla medreseler bütün bütün devre dışı kaldı. Yaklaşık otuz yıllık tek parti döneminde okullarda din dersi verilmedi. Bunun sonucu olarak -büyük ölçüde- dinden uzak veya dinde lakayt nesiller meydana geldi.

Prof. Dr. Alaattin Başar’dan şöyle dinlemiştim: “Erzurum’da görev yaptığı yıllarda Prof. Dr. Şaban Karataş’ı zaman zaman ziyaret ederdik. Bir defasında demişti ki: “Gençler, bizden çok da iyi bir dindarlık beklemeyin. Biz öyle bir eğitim sisteminden geçtik ki, o şartlarda benim de dinsiz olmam gerekirdi. Ben ve benim gibi dine muhabbeti olanlar imalat hatasıyız.”

1950 sonrası din derslerinin müfredata girmesi, Kuran Kursu, İmam Hatip Okulları, İlahiyat Fakülteleri gibi dini eğitim veren müesseseler kurulmasıyla insanımız nisbeten kendine geldi, ama problem tam da halledilmedi.

Bediüzzaman’ın şu değerlendirmesi, konunun sınırlarını göstermede ve problemi çözmede önümüze güzel bir ufuk açmaktadır:

“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeni­yedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. İki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakitte; birincisinde taassub, ikinci­sinde hile, şübhe tevellüd eder.”[63]

Yani, vicdanı aydınlatan dinî ilimlerdir. Aklı nurlandıran ise fen ilimleridir. Bir kimse bu ikisini cemetmekle gerçeğe ulaşır. Her iki ilim, âdeta birer kanat gibidir. Talebenin himmeti, bunların her ikisini de almakla kanatlanır. Sadece din ilimlerini alsa taassuba düşer, sadece fen ilimlerini alsa şüphelerle boğuşur, ahlakî problemler yaşar.

Vicdan, insanın fıtratını ifade eder. Mesela insan fıtri olarak yalandan rahatsızlık duyar, doğruluktan ise lezzet alır. Bu yönüyle vicdan, -şayet dengeleri bozulmazsa- tam bir adalet terazisidir. İşte dinî ilimler vicdanı besler ve takviye eder. Ona helali haramı öğretir, ahlakı talim eder. Ama bir kimse sadece dinî ilimleri alsa taassuba düşebilir. Sözgelimi dünyanın yuvarlaklığı ve aya gidilmesi gibi bilimsel gerçekleri -güya dine dayanarak- inkâr edebilir. Sadece fen ilimleri alan biri ise dinin manevi ikliminden mahrum kalır. Ahlaken daha kolay kandırılabilir veya zihnen daima şüphelere maruz kalabilir.

İşte ideal eğitim insanın hem vicdanına hem de aklına hitap etmeli, öğrencileri “zülcenaheyn” yani çift kanatlı münevver kimseler olarak yetiştirebilmelidir.


[1] Taylan, s. 356.

[2] Janet, s. 39.

[3] Bolay, s. 238-239.

[4] Gökberk, s. 157.

[5] Türker, s. 57.

[6] Gökberk, s. 158.

[7] Gökberk, s. 158.

[8] Adıvar, s. 189-191.

[9] Adıvar, s. 71.

[10] Adıvar, s. 104-106.

[11] Adıvar, s. 106.

[12] Adıvar, s. 117.

[13] Adıvar, s. 111.

[14] Şimşek, Özdeyişler, s. 26.

[15] Adıvar, s 135.

[16] Adıvar, s. 136.

[17] https://www.timeturk.com/tr/2008/11/27/vatikan-dunyanin-yuvarlakligini-kabul etti.html.

[18] Adıvar, s. 127; Gökberk, s. 229.

[19] Adıvar, s. 127.

[20] Adıvar, s. 127.

[21] Adıvar, s. 116.

[22] Bkz. Adıvar, s. 111-112.

[23] Adıvar, s. 109.

[24] Adıvar, s. 224-225.

[25] Gökberk, s. 325.

[26] Taylan, s. 356.

[27] Gökberk, s. 325; Türker, s. 123.

[28] Gökberk, s 325-326.

[29] Gökberk, s. 328.

[30] Adıvar, s. 253.

[31] Yümni Sezen, Sosyoloji Açısından Din, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1988, s. 17.

[32] Gökberk, s. 362.

[33] Gökberk, s. 362.

[34] Leibniz, İmanla Aklın Uygunluğu Üzerine Konuşma (Discours sur la Confirmite de lo Foi avec la Raison), Ter. Hüseyin Batu, MEB. Yay. İst. 1986, s. 35-36.

[35] Leibniz, s. 81.

[36] Günaltay, Felsefe-i Ûlâ, s. 8; Ayrıca bkz. S. Nakib Attas, Modern Çağ ve İslami Düşünüşün Problemleri, Ter. M. Erol Kılıç, İnsan Yay. İst. 1989, s. 21.

[37] Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 213- 215.

[38] Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s 225-226.

[39] İzzetbegoviç, s. 372.

[40] Fazlurrahman, İslam, Ter. Mehmet Aydın ve Mehmet Dağ, Selçuk Yay. Ankara 3. Bsk., s. 298.

[41] Nuh, 71/16.

[42] Sezen, s. 19.

[43] Nursi, Asar-ı Bediiyye (Muhakemat), s. 226.

[44] Bakara, 2/22.

[45] Râzî, II, 102.

[46] Râzî, II, 104.

[47] Celâl Kırca, Kur'ana Yönelişler, Fecr Yay. Ankara, s. 6-7 ve 11-12.

[48] Kırca, s 30.

[49] Başgil, s. 40.

[50] Ali Aslan Aydın, İslam İnançları ve Felsefesi, s. 123.

[51] Bkz. Kurtubî, XVII, 3; İbn Kesir, VII, 372.

[52] Bkz. Kurtubî, XVIII, 146-147; İbn Kesir, VIII, 210.

[53] Nursi, Asar-ı Bediiyye (Muhakemat), s. 215. Benzeri bir ifade için bkz. Günaltay, s. 9.

[54] Gaşiye, 88/20.

[55] Râzi, XXXI, 157-158. Bu görüşte olanlara misal olarak bkz. Ebû Reşîd en-Nisâbûrî, el-Mesâil fi’l-Hilâf Beyne’l-Basriyyîn ve’l-Bağdadiyyîn, Ma’hedü’l- Enbâi’l-Arabî, Beyrut, 1979, s. 100-104.

[56] Bakara, 2/22. Ayrıca bkz. Zuhruf, 43/10; Nebe’, 78/6; Târık, 86/53…

[57] Mesela bkz. Nisâbûrî, s. 100-104; Abdülazîz b. Abdillah İbn Bâz, el-Edilletü’n-Nakliyye ve’l-Hissiye alâ Cereyani’ş-Şemsi ve Sükûni’l-Ardi ve İmkani’s-Suûdi ile’l-Kevâkib, Riyad, 1982, s. 22-25.

[58] Buhari, Nikâh, 80, Rada, 62, Enbiya, 1; İbn Hanbel, V, 8.

[59] Tevrat, Tekvin, 2/22-23.

[60] Buhari, Nikâh, 79; Müslim, Rada, 65; Tirmizi, Talak, 12; Darimi, Nikâh, 45.

[61] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, II, 1272-1273.

[62] Yazır, Paul Janet'ten tercüme ettiği Metalib Mezahib isimli eserin s. 37. dipnotta.

[63] Nursi, Asar-ı Bediiyye (Münazarat), s. 369.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun