Felsefe, varlık felsefesi ve bilgi felsefesi nedir?
Değerli kardeşimiz,
Felsefe
Hayat, bir yönüyle gerçekleri arama uğraşısıdır. İnsanlar gerçeğe başlıca beşerî düşüncenin birikimi olan felsefe ve ilâhî mesaj olan din yoluyla ulaşmaya çalışırlar. Bu bölümde, bazen birbirine destek olan ve bazan da birbiriyle çarpışan bu iki sistemden felsefe kısmı ana hatlarıyla ele alınacaktır.
Felsefe, Yunanca "Philosophia" (hikmet sevgisi) kelimesinin Arapçada aldığı biçimdir.[1] Felsefe, durup dinlenmeden bilgiyi, doğruyu arama işidir... Varılmak istenen şey, doğrudur, hakikattir. Felsefe, doğruya varmak ister, bunun için uğraşır, eldekilerini bu amacı bakımından boyuna ayıklar, eleştiren bir süzgeçten geçirir.[2]
Felsefe, başlıca şu konular üzerinde yoğunlaşır:
1. Varlık (Ontoloji)
2. Bilgi (Epistemoloji)
3. Değerler
Değerler felsefesi de başlıca iki kısımdır:
- Güzel ve çirkini ayırmaya çalışan estetik.
- İyi ve kötüyü temyize çalışan etik (ahlak.)[3]
"Varlık var mıdır? Varlık nasıl vücuda gelmiştir? Eşyanın hakikatine ulaşmak mümkün müdür? Bilgi vasıtaları nelerdir? Bilgilerimize ne derece güvenebiliriz? Güzelliğin ölçüsü nedir? Güzellik nisbi midir, yoksa hakiki midir? İyi ve kötüyü belirlemede miyar nedir?" gibi sorular tarih boyunca düşünen insanları meşgul etmiş ve onların bu tür sorulara cevap arayışlarından felsefe ortaya çıkmıştır.
San’atçı güzele, filozof gerçeğe ulaşmak ister. San’atçı sezgiyle, filozof aklıyla hedefine doğru ilerler. San’atçının "güzele" ulaşması anidir, filozofun “gerçeğe” ulaşması ise tedrici…[4]
Felsefenin hayli derin meseleleri de vardır. Bu sebeple olsa gerek, mesela Hegel şöyle der: “Beni bir kişi anladı o da yanlış anladı.”[5]
İslâm dünyasında felsefe, "hikmet" sözüyle karşılanır, Hikmet, geniş anlamlı bir kelime olup, konumuzla ilgili bir anlamı, "söz ve fiilde isabettir.”[6]
Şüphesiz, bütün felsefeleri bu tarif şümulünde değerlendirmek mümkün değildir. Felsefede ideal, söz ve fiilde isabet olarak kabul edilebilirse de bu hedefe her zaman varıldığı söylenemez. Nitekim hem Batıda hem bizde felsefeye ciddi tenkitler yapılmıştır. Mesela, J.J. Rousseau şöyle der:
"Felsefe nedir? En tanınmış filozofların kitaplarında bulduğumuz nedir? Onları dinlerken insan kendini bir pazar yerinde avaz avaz çağıran bir sürü madrabaz arasında sanır. Her biri ‘Bana gelin, bana gelen aldanmaz’ diye bağırır durur."[7]
Necip Fazıl felsefeyi şöyle değerlendirir:
"Oltasına hangi balık gelirse onu hakikat kabul eden bir akıl müessisesi."[8]
Necip Fazıl, Batı felsefesi hakkında ise şöyle der:
"Biricik dehası ‘satıhta derinleşmek’ ve ne kadar derinleşirse derinleşsin yine satıhta kalmak."[9]
Bu gibi tenkitlerle beraber, felsefenin insanlığın düşünce tarihini yansıtan bir ayna olması son derece mühimdir. Felsefeciler, genelde gerçeğe ulaşamamış, hatta gerçeğe gidiyorum zannıyla ters yola sapmış da olabilirler. Fakat bunlar ekseriyetle hakikat aşığı, gerçeğin sevdalısı kimselerdir. İnsanlığın zekâ tarlaları durumundadırlar. "Hikmet müminin yitiğidir. Nerde bulursa almalıdır" nebevî ölçüsü, bu noktada bize yol göstermektedir.[10]
Asrımızın mümtaz simalarından müfessir Hamdi Yazır'ın Fransızcadan "Metalib- Mezahib" adıyla bir felsefe kitabı tercüme etmesi, örnek bir davranış olarak görülmelidir. Zira kültür ve medeniyette her ne kadar her milletin kendine has görünümleri varsa da bazı şeyler evrenseldir. Bizde imal edilmişse başkaları bizden almalıdır. Başkalarının elindeyse, onlardan bunu almakta bir beis görülmemelidir.
Değerli mütefekkir Cemil Meriç, hikmetin (felsefenin) vatanını Batı değil, Doğu olarak görür. Doğu için "hikmetin ezeli vatanı" der ve şu yorumu yapar:
"Olemp'in huzurunda biz de saygı ile eğiliyoruz. Ama ondan daha büyük zirveler de var. Güneş önce Himalaya’dan doğmuş ve bütün Asya’yı aydınlatmış. Şimdi de Avrupa’yı aydınlatıyor."[11]
Batılı filozoflar ise insanlığın düşünce tarihini genelde Antikçağ Yunan felsefesiyle başlatırlar. Hâlbuki tarihen de sabit olduğu üzere, şaşaalı Yunan Felsefesinden önce Mısırda, Babil'de, Mezopotamya’da, Hint’te, Çin'de yüksek bir medeniyet ve hareketli bir fikri ortam bulunmaktadır. Buralardan gördüklerinden etkilenen Yunan filozofları kendi felsefelerini ortaya koymuşlardır. Yunan felsefesinin Batıda unutulmaya yüz tuttuğu yıllarda, Abbasiler döneminde bu eserler Arapçaya tercüme edilmiş, Endülüs Emevîleri yoluyla da tekrar Batıya avdet etmiştir.
Varlık Felsefesi
Felsefenin ana konularından birini varlık (ontoloji) teşkil eder. "Varlık nedir? Nereden çıkmıştır? Varlık gerçek midir, yoksa bir görünümden veya isimden mi ibarettir? Yoktan var etmek ne demektir?" gibi sorular hep varlık felsefesiyle ilgilidir.
Antikçağ filozofları, daha çok ilk madde (madde-i ûlâ: arke: cevher) üzerinde dururlar. Mesela Tales bu ilk maddeyi "su" olarak kabul eder. Anaximandros, "Yer önce denizle kaplı idi. Yeryüzünde hayat sularda başlamıştır." der.[12]
Aneximenes, ilk madde için "hava" derken, Heraklitos, "ateş" der.[13]
Mekanist, materyalist bir görüşe sahip olan Demokritos; yaratılmamış, ezelden beri var olan atomları kabul eder, her şeyi onların hareketiyle açıklamaya çalışır.[14]
Empedokles, dört unsuru (anasır-ı erbaa’yı) her şeyin aslı ve esası olarak görür.[15]
Aristo, "Gerçekten var olan nedir?" sorusuna "Şu görmüş olduğunuz tek tek nesnelerdir. ‘Şu insan, şu masa, şu ağaç’ gibi fertlerdir. Yoksa Eflatunun dediği gibi, görmediğimiz idealar değildir" diye cevap verir.[16]
Onların bu tarz yaklaşımları, hatıra şu ilâhî beyanı getirmektedir:
"Ben göklerin ve yerin yaratılışına onları şahit tutmadım. Kendi yaratılışlarına da... Haktan sapanları yardımcı edinmiş de değilim."[17]
Kuran'ın bildirdiğine göre, gökler ve yer altı günde yaratılmıştır.[18] Şüphesiz bu günler, bizim bildiğimiz günler cinsinden değildir. Çünkü âlem yaratılmadan önce ne güneş vardı ne de ay...[19] Kur'ân'da bin ve elli bin senelik zaman dilimlerinden bir gün olarak bahsedilir.[20] Buradan hareketle, göklerin ve yerin yaratıldığı altı günün " ilâhî günler" çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Bu altı gün, gökler ve yerin şimdiki hale gelinceye kadar geçirdiği altı tavır veya yaratılışta ve vücuda gelişte altı merhale veya arasını ancak Allah'ın bildiği altı zaman dönemi olabilir.[21]
Tevrat’ın Tekvin bölümünde de göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı bildirilir.[22] Fakat Maurice Bucaille'ın da dikkat çektiği gibi, muharref Tevrat’taki anlatımda altı merhaleden değil, haftanın günlerinden bahis vardır ve yedinci gün Tanrı'nın istirahat ettiği nazara verilir.[23] Kur'ânın şu âyeti, muharref Tevrat'ın yanlışını tashih için inmiş gibidir.[24]
"Andolsun ki gökleri, yeri ve aralarındakileri altı günde yarattık. Bize bir yorgunluk dokunmadı."[25]
"Kalem, olacak her şeyi yazdı mürekkebi kurudu"[26] hadisinden ilhamla ve günümüz bilgisayar teknolojisinden de yararlanarak şöyle diyebiliriz: Cenab-ı Hak, ezeli ilminde olmuş olacak her şeyi kararlaştırmış, tabir caizse şimdi printer'den çıkış almaktadır.
Cenab-ı Hak Kur'ân'da ana hatlarıyla yaratılışı insanlara anlatmaktadır. Bu âyetlerdeki üslup, bir binayı yapan ustanın, "Bunu şöyle şöyle yaptım" demesi tarzında gerçeğin ifadeleridir. Yoksa başkasının yaptığı eser hakkında zandan ve tahminden ileri gitmeyen "racmen bil gayb: gayba taş atmak" türünden ifadeler değildir.
İnsan Kur'ân'a kulak verdiğinde varlığın sırlarına aşina olur. Yaratılışın muammasını çözer. "Bu varlıklar nedir? Nereden gelip nereye gidiyorlar." şeklindeki sorulara cevap bulur. Kâinatı bir kitap gibi okuyacak yüksek bir seviye elde eder.
Bilgi Felsefesi
Bilgi, insanı varlıktan haberdar eden şey, var olan hakkındaki bir hükümdür."[27] İnsan, Kur'ân'ın nazara verdiği gibi "hiçbir şey bilmez" bir varlık olarak bu dünyaya gelir.[28] Kendisine verilen göz ve kulak gibi duyularla şu görülen âleme, akıl ve kalp gibi duyularıyla da metafizik âleme yönelir. Kendisine bu tür cihazlar verilen insan, "âdeta bilgi edinmeye mahkûmdur."[29]
En geniş anlamda bilgi, "varolanı tanımadır."[30] Genelde, "Süje ile obje arasındaki bağ" şeklinde tarif edilmiştir. Burada süje, insan; obje ise, var olan, birtakım özellikleri olan, türleri ve şekilleri olan varlık dünyasının, ya da insan yapıtlarının herhangi bir alanıdır.[31]
Kur'ân-ı Kerim, talim-i esma ile ilk insan Hz. Âdem’e bütün isimlerin öğretildiğini anlatır.[32] Müfessirlerin beyanına göre bunlar, insan, hayvan, semâ, arz, deniz... gibi eşyanın isimleridir.[33]
Seyyid Kutub'un da dikkat çektiği gibi, isimler eşya ve şahıslara birer remiz, birer semboldür. Şayet insana böyle bir kabiliyet verilmeseydi, çok zorluklarla karşılaşırdık. Mesela, "hurma" mefhumunu anlatmak için bir hurma göstermek, "dağ" mefhumunu anlatmak için dağa kadar gitmek gerekecekti.[34]
İsimlerin talimine mazhar kılınan Hz. Âdem, aynı zamanda insanlığın temsilcisi durumundadır. Anlama özürlüler dışında her insan eşyayı tanıyabilecek, devamlı yeni bilgiler öğrenebilecek kabiliyet ve kapasitededir. Bazı insan bu kabiliyet ve kapasitesini kullanır, ilmin zirvelerine yükselir. Bazı insan ise, mümbit zekâ tarlasını ömür boyu nadasa bırakır, ciddi manada bir şey öğrenmeden bu dünyadan göçer gider.
Locke, insan zihnini boş bir levhaya benzetir. Ona göre, zihinde bilgi olarak ne varsa, hepsi prensipte duyu verilerine indirgenebilir. Ancak, duyumları birleştirme ve ayırma kabiliyeti doğuştandır. Deneme yapıldıkça, duyumlar alındıkça -tıpkı mührün balmumunda iz bırakması gibi- levha dolar.[35]
Bilgide "balmumu-mühür" metaforu hayli kullanılmıştır. İnsan ruhu balmumuna, eşya da bunun üzerinde iz bırakan mühürlere benzer. Nihat Keklik bunu şöyle anlatır:
"Ruhumuzda balmumundan bir levha bulunduğunu farzet. Bu levha bazısında daha büyük, bazısında daha küçük, bazısında daha saf, bazısında daha karışık, birininki daha sert, ötekininki daha yumuşak veya bazılarında orta nitelikte olsun. Yüzüklerdeki kabartma resmi bu balmumuna bastığımızda, resmin bir sureti balmumunda kalacaktır. Onun gibi, gördüklerimiz, işittiklerimiz, düşündüklerimiz ruhumuzda iz bırakır. Bu iz kaldıkça hatırlar, biliriz. Silinir veya hiçbir iz bırakmazsa, onu unutur, artık bilmeyiz."[36]
İnsan ruhunda doğuştan ideler (vehbi, fıtri fikirler) vardır. Bunlar, bütün insanlarda ortak olan kavram ve idelerdir. Descartes'a göre bunlar deneyden edinilmemiş olan, ruhumuzda önceden yerleşik olarak bulunan düşünceler ya da tasarımlardır. Mesela, Tanrı düşüncesi bunlardan biridir. Yine Descartes'a göre, şuur olayları ve bilginin önsel biçimleri (mebadileri- esasları) doğuştandır. Ancak Descartes, "doğuştan ideler" derken, insanın birtakım düşünceleri dünyaya hazır olarak birlikte getirmiş olduğunu anlamaz. Bu gibi düşünceleri geliştirebilmek için, insanda doğuştan bir yatkınlık (fıtrî bir kabiliyet) olduğunu söylemek ister.[37]
Felsefede "bilgi problemi" denilince, bilgimizin hangi vasıtalarla ortaya çıktığını ve değerini araştırmak hatıra gelir.[38]
Bilgi vasıtaları denince, başta duyular ve akıl hatıra gelir. Fakat vahiy ve ilhamın da bilgi kaynağı olarak unutulmaması gerekir.[39] Dinle barışık gitmeyen felsefe ekolü mensupları, vahiy ve ilhamı bilgi noktasında kabul etmezler. Duyularla, akılla, tecrübe (deneme) ile bütün gerçeklere ulaşacaklarını zannederler.
Duyular, bize dış âlemden haber getirirler. Gözümüzle renkler âlemine, kulağımızla sesler âlemine, burnumuzla kokular âlemine açılırız. Mesela "Bize görme kabiliyeti verilmeseydi, görünen âlem bizim için yok hükmünde olacaktı."[40] Benzeri bir durum, kulak ve burun için de geçerlidir. Kulak verilmeseydi, sesler âlemini bilmeyecektik. Burun verilmeseydi, hoş veya nahoş kokulardan haberimiz olmayacaktı.
Fakat bu duyular, zaman zaman bizi yanıltabilir. Mesela göz gölgeyi sabit görür. Ama tecrübe ve müşahede (deney ve gözlem) onun hareketli olduğunu bildirir. Keza göz, yıldızı bir altın lira kadar görür. Ama ilmî deliller, onun dünyadan daha büyük olduğunu gösterir.[41]
Kant'ın dediği gibi, "Bilgi duyularla başlar. Fakat duyulardan doğmaz." [42]
Duyuların ötesinde akıl yer alır. Duyular, aklın birer hizmetkârı gibidir. Akıl, duyular elçileriyle gelen intibaları değerlendirir, ölçer, biçer, hükme varır. "Duyular yalnız reel varlık alanı içinde kaldığı halde, akıl bütün varlık alanlarını hatta irreel olan şeyleri de içine alabilir." [43]
Fakat akıl da yanılabilir. Nitekim bilim tarihinde akılla ulaşılan ve "bilimsel gerçek" zannedilen şeylerin bir kısmının yanlışlığı zamanla ortaya çıkmıştır. Mesela, Batlamyus'un (ö. 168) "Dünya kâinatın merkezidir. Güneş, dünyanın etrafında dönmektedir" şeklindeki teorisi bin yıldan fazla bir zaman diliminde insanlarca doğru olarak kabul görmüştür.[44]
Gazali, aklın yanılabileceğini "rüya" örneğiyle açıklar. Şöyle ki:
Kişi uykuda pek çok şeyler görür, hayal eder. Bunların böyle olduğunda şüphe etmez. Ama uyandığında işin gerçeğini anlar... Belki de bu dünya hayatı ahirete nisbetle bir uykudur. Kişi öldüğünde şimdi gördüğünden farklı olarak eşya ona zuhur edecektir.[45]
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, gerçek bilgiye ulaşmada akıl da yeterli değildir. Duyuların aldatıcılığını akıl düzelttiği gibi, aklın da yanılmalarını da vahiy düzeltecektir.
Duyular, akıl ve vahiy, bize kendi alanlarında bilgiye ulaşmamıza sebep olmakla beraber, bunlardan sadece biriyle her türlü bilgiye ulaşamayız. Zira bilgi bütün insan yeteneklerinin bir arada çalışmasının, iş birliği yapmasının bir neticesidir.[46]
[1] Gökberk, s. 12.
[2] Gökberk, s. 13.
[3] Türker, s. 19.
[4] Türker, s. 18.
[5] Adıvar, s. 329.
[6] Ebu Abdullah Kurtubî, el-Cami li ahkami'l- Kur'an, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, 1993, III, 213.
[7] J.J, Rousseau, İlimler ve San'atlar Hakkında Nutuk, Ter. S. Eyüpoğlu, MEB. Yay. Ankara, 1943, s. 41.
[8] Necib Fazıl Kısakürek, İman ve İslam Atlası, b.d Yay. İst. 1981, s. 207.
[9] Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, b.d Yay. İst. 1994, s. 37.
[10] Tirmizi, İlim, 19; İbn Mace, Zühd, 15; Aclûni, I, 363.
[11] Meriç, Bir Dünyanın Eşiğinde, s. 7-8.
[12] Gökberk, s. 21 ve 23.
[13] Gökberk, s. 23.
[14] Gökberk, s. 39-40.
[15] Gökberk, s. 34.
[16] Türker, s. 39.
[17] Kehf, 18/51.
[18] Hûd, 11/7.
[19] Kutub, V, 2806-2807.
[20] Hacc, 22/47 ve Mearic, 70/4.
[21] Kutub, V, 2978.
[22] Tevrat, Tekvin, 1 ve 2. bab.
[23] Maurice Bucaille, Kitab-ı Mukades Kur'an ve Bilim, 1981, s. 200.
[24] Beydâvî, II, 425.
[25] Kaf, 50/38.
[26] Aclûni, I, 332. Buhâri, Kader, 2; Tirmizi, İman, 18 ve İbn Mace, Mukaddime, 1'de "Kalem Allah'ın ilmine göre yazdı, mürekkebi kurudu" şeklinde geçer.
[27] Recep Kılıç, Ahlakın Dini Temeli, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. Ankara, 1992, s. 7.
[28] Nahl, 16/78.
[29] Necati Öner, Felsefe Yolunda Düşünceler, MEB. İst. 1995, s. 5.
[30] Öner, Felsefe Yolunda Düşünceler, s. 5.
[31] Takiyyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, Remzi Kit. İst. 1992, s. 48.
[32] Bkz. Bakara, 2/31.
[33] İbn Kesir, I, 104; Kurtubî, I, 194.
[34] Kutub, I, 57.
[35] Türker, s. 122.
[36] Keklik, Felsefede Metafor, Edebiyat Fak. Basımevi, İst. 1990, s. 17-18.
[37] Bedia Akarsu, Felsefi Terimler Sözlüğü, İnkılap Kit. İst. 1988, s. 59.
[38] Keklik, Felsefenin İlkeleri, s. 42.
[39] Keklik, Felsefenin İlkeleri, s. 163.
[40] Ferid Kam, Dini- Felsefi Sohbetler, Sad. S. Hayri Bolay, Diyanet İşleri Bşk. Yay. Ankara, s. 86.
[41] Gazali, el- Munkız mine'd- Dalal, Dâru Kütübi’l- İlmiyye, Beyrut, 1988. s. 20.
[42] Mengüşoğlu, s. 79.
[43] Mengüşoğlu, s. 60.
[44] Tuna, Uzayın Sırları, s. 32; Keklik, Felsefenin İlkeleri, s. 203.
[45] Gazali, el- Munkız mine'd- Dalal, s. 21-22.
[46] Mengüşoğlu, s. 59.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Gerçeğe ulaşmanın engelleri nelerdir, bunlar nasıl aşılır?
- Bilginin değeri ve gerçek bilgi nedir?
- Bilim ve din, dost mu düşman mı, çatışır mı beraber mi?
- Allah’ı tanımanın yolları nelerdir?
- Gerçek nedir, nasıl anlaşılır?
- Görülmeyen alemler mi var?
- Felsefenin Kur'an ile barışık olan kısmı hangi felsefî akımlardır?
- Yaratılış, mazide bitmiş bir olay mı yoksa devam eden bir süreç mi?
- İSLÂM FELSEFESİ
- Felsefe nedir, insan felsefe ile gerçeğe ulaşabilir mi?