Gerçek nedir, nasıl anlaşılır?

Tarih: 09.06.2026 - 09:47 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Gerçek, İngilizce'de "truth" ve "reality", Arapça'da "hak" ve "hakikat" kelimeleriyle ifade edilir. "Vakıa mutabık hüküm"[1] anlamında kullanılır. Yani bir şey nefsü'l-emirde ve hakikat-ı halde ne ise onu şekilde bilmek ve ifade etmeye "gerçek" denir. Buna kısaca, "hükümde isabet" diyebiliriz. Mesela, "İki kere iki kaç eder?" sorusuna "dört" dediğimizde gerçeği söylemiş oluruz. Bunun dışında hangi rakamı söylesek gerçeği yansıtmayacaktır.

Gerçek, sabit bir hakikati ifade eder. "Gerçek değişmez, zaten değişene gerçek denmez." [2]

Pek çok ağacın yaprakları sonbaharda sararıp solar, kışın da dökülür. Bir kısım ağaçlar ise, yaz kış yeşil kalır. Hakikatler, bu ikinci türdendir. Selahaddin Şimşek şöyle der:

"Hakikatler, yapraklarını hiçbir sonbaharın dökemediği asırlık ağaçlardır."[3]

Gerçeğin Kısımları

İnsanın muhatap olduğu pek çok gerçek vardır. Bunlardan bir kısmı Cenab-ı Hakkın zat, sıfat, isim ve şuunatıyla alâkalıdır. Bunlara "hakaik-ı ilâhiye: ilâhî gerçekler" denir.

Bir kısmı ise, kâinatla ilgilidir. Bunlar için "hakaik-ı kevniye: kevnî gerçekler" tabiri kullanılır. Mesela "Hayat nedir, ölüm nedir, insan nedir, zaman nedir ...?" gibi soruların cevapları, kevnî gerçeklerden bazılarıdır. İşte, bütün bunları gerçekte nasılsa o şekilde bilmek, hedefi on ikiden vurmak gibidir. Kendi bildiğini gerçeğin ta kendisi zannetmek ise, vurduğu noktaya bir daire çizip üzerine on iki yazmaya benzer.

Bir de sabit gerçeklerin şahıslar tarafından farklı algılanmaları vardır. Mesela, aynı su, yeni su içmiş birisiyle susuzluktan ölme derecesine gelen bir kimse için farklı kıymetler taşır. Keza, bin lira gibi bir para, zengin ve fakir için farklı şeyler ifade eder. Koyun, karıncaya göre büyük, file göre ise küçüktür. İşte bunlar gibi izafi gerçeklere ise "hakaik-ı nisbiye: nisbî / izafî gerçekler" adı verilir.

Kur'an-ı Kerim'de pek çok yerde zulümat ve nur (karanlıklar ve aydınlık) yan yana zikredilir. Zulümat çoğul, nur ise tekil olarak getirilir. Mesela:

"Allah iman edenlerin velisidir. Onları zulümattan nura çıkarır.”[4]

"Her türlü hamd, gökleri ve yeri yaratan, zulümat ve nuru meydana getiren Allah'a mahsustur."[5]

Hamdi Yazır, bu incelikle ilgili olarak şu yorumu yapar:

"Her şeyde ancak bir hak vecih vardır... Buna mukabil her şeyde batıl vecihler sonsuzdur. Meselâ bir şeyi kaybettiniz. O, bir yerdedir ve ancak ordadır ve o anda bunda hak vecih budur. Fakat siz bir kere onu bilmiyor ve hele o yeri bildiğiniz halde ‘O orda yoktur’ diye inanmış bulunuyorsanız, oradan başka hangi taraf aklınıza gelse batıl vecihtir, bulamazsınız. Bu bir şeye karşı, cihanın her tarafı batıl kesilir... Binaenaleyh, zulümat çok, nur birdir..."[6]

Fahreddin Râzi, zulümatı "nurun olmayışı" şeklinde değerlendirir ve ilgili âyetlerden yola çıkarak şu hükme varır: "Hak birdir, batıl çoktur."[7]

Kavramların anlaşılmasında, bunların mukabilini bilmek önemli bir kolaylık sağlar. Hakkın mukabili ise batıldır.[8] Hak ile batılın devam edegelen bir mücadelesi vardır. Bu mücadelede, zaman zaman batıl hakka galip görünür. Fakat bu galebe, "Hak geldi, batıl kayboldu. Zaten batıl yok olmaya mahkûmdur"[9] âyetinin belirttiği gibi, geçicidir. Âyetin izahında Seyyid Kutub şöyle der:

"Başlangıçta batılın bir savleti ve devleti olabilir. Ancak batıl, şişer, şişer ve dağılır... Saman alevi gibidir, bir anda parlar. Fakat ardından hemen söner, kül haline gelir. Hak ise, etrafı küllenmiş köz gibidir." [10]

Gerçeğin Kıstası

Aynı dünyada yaşayan, aynı olaylara muhatap olan insanların, âlem ve olaylar hakkında farklı hükümler verdiklerini görürüz. Kimi, sofistler gibi bu âlemin varlığını bile şüpheyle karşılar. Kimi, ampiristler gibi sadece deney yoluyla isbat edilenleri kabul eder. Kimi, doğruluğu fazilet olarak bilir, kimi yalanı marifet zanneder. Kimi, ezeli bir Allah'a inanır, kimi maddenin ezeliyeti cihetine gider...

"Her hizip kendi görüşlerinden memnundur"[11] ayetinin ifade ettiği gibi, bütün farklı fırkalar kendilerini gerçeği bulmuş olarak kabul ederler.[12]

Ölçü ve tartı için sabit kıstaslara ihtiyaç olduğu gibi, gerçek için de sabit bir kıstasa ihtiyaç vardır.[13] Gerçek, şahıslara göre farklılık göstermez, belli bir esasa dayanır. Bu sabit esas, "nefsü'l-emr" olarak ifade edilir. Yoksa herkes kendi gittiği yola "hak", kendi bulduğu neticeye "gerçek", kendi söylediği söze "doğru", kendi beğendiği şeye "güzel" hükmünü verebilir. Dolayısıyla, "Ölçüleri yanlış olanların bütün ölçümleri yanlış olacaktır." [14]

Gerçeğin "hükümde isabet" yani bir şey hakkında vakıa mutabık, nefsü'l-emre muvafık hüküm verilmesi olduğunu hatırlayacak olursak, böyle bir kıstasa ne derece muhtaç olduğumuz daha iyi anlaşılır.

Hz. Ali şöyle der: "Hakkı (gerçeği) insanlarla tanıma, sen gerçeği öğren, ehl-i hakkı ona göre tanı." [15]

İnsanlar genelde gerçeğin şu veya bu ucunda bulunurlar. Yani, ya ifratta veya tefrittedirler. Hâlbuki "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol"[16] ayetinin hükmüyle, insana yaraşan istikamettir. İstikamet, ifrat ve tefrit ortasını ifade eder.

Bu ayet; ilim, amel ve ahlakla ilgili her şeyi içine alan câmi bir kelamdır. Sırat için kullanılan "kıldan ince kılıçtan keskin" hükmü, sırat-ı müstakim için de geçerlidir.[17]

"İstikamet itidaldir. İnhiraf etmeden doğru yolda gitmektir... Ne aşırı gitmek ne de geri kalmaktır." [18] Mesela, Allah'ı tanımakta kimi ilâhî sıfatları reddetmiş (muattıla), kimi de bu sıfatları insanların sıfatlarına benzetmiştir (müşebbihe).

Keza, insandaki şehvet, gadab gibi kuvvetlerin ifrat ve tefritten uzaklığı gerekli olmakla beraber son derece zordur. Bunun zorluğunu ifade babında Hz. Peygamber, "Beni Hûd Suresi ve kardeşleri ihtiyarlattı"[19] demiştir. Bir zat rüyasında Hz. Peygamber'e bu sözünden sorar. Hz. Peygamber, (Hûd Suresindeki) "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ayeti beni ihtiyarlattı" diye cevap verir.[20]

İstikametin zorluğuna bir delil, bu ayetten hemen sonra "Zulmedenlere en küçük bir meyil bile göstermeyiniz. Yoksa ateş size de dokunur"[21] nehyinin gelmesidir. Onlara edna bir meyil bile tehlikeli sayılmıştır.

Ağırlık ölçüsünün kilo, uzunluk ölçüsünün metre olması gibi, farklı alanlara ait gerçeklerin de farklı kriterleri olması kaçınılmazdır. Mesela, kimya ile ilgili gerçekler, laboratuvarlarda deney yolu ile ortaya konulur. Toplumsal gerçekler, gözlem ile elde edilir. Tarihi gerçeklere belge ile ulaşılır. Dini gerçeklere de Kitap ve sünnetle vasıl olunur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle bildirir:

"Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüzde, onu Allah'a ve Rasulüne arzedin."[22]

Müfessirlerin beyanına göre, bir meseleyi Allah'a arzetmek Kur'ân'a müracaat etmektir. Rasulüne arzetmek ise onun sünnetine bakmaktır.[23]

Cenab-ı Hakk'ın gerçekleri göstermesi, özellikle "Hâdi" ismiyle alâkadardır. "Hâdi" yol gösteren anlamındadır. O’nun insanlara yol göstermesi, başlıca şu şekillerde olmaktadır:

1. Peygamberler göndererek (irsal-i rusül).

2. Kitaplar indirerek (inzal-i kütüb).

3. Tekvini âyetlerle.

4. Hususi ilhamlarla.

1. Peygamberler, rehber insanlardır. Allah onlar aracılığıyla insanlardan taleplerinin neler olduğunu bildirir, helal ve haramları onlara öğretir. Ayrıca, önlerine model insanlar sunar.

2. Allah’ın indirdiği kitaplar, bir nevi eşyanın kullanım kılavuzları gibidir. İnsanlar bu ilâhî kitaplar sayesinde yaratılış gayelerini, bu âlemde görevlerinin neler olduklarını, olayların yorumlanmasını… öğrenir. Kur'ân, Allah’ın indirdiği son ilâhî kelamdır. Bu evrensel mesajda, Kur'ân'ın rehberliğini gösteren şu gibi isimleri de yer almaktadır:

-Ümmü'l Kitap.[24] Yani ana kitap. Diğer kitaplar, bu ümmü'l-Kitab'a uymaları ölçüsünde bir değer kazanır.

-Furkan.[25] Yani, hak ile batılı, hidayet ve dalaleti birbirinden ayıran.[26] Gerçek ile gerçek olmayan, Allah'ın kitabındaki esaslarla birbirinden temyiz edilir.

-Nur.[27] Kur'ân, gerçekler âleminin nurudur. Karanlık içinde farkedilmeyen eşya, güneşin nuruyla görüldüğü gibi, gerçekler dahi Kur'ân nuruyla ayan-beyan olarak tezahür ederler.

-Hidayet (yol gösterici).[28] Bilmedikleri bir ülkeye seyahate çıkan insanlar, ancak rehber vasıtasıyla yol bulabilirler. Onun gibi, adem zulümatından şu varlık sahrasına gönderilen ve ebede doğru yol alan insanlar, ancak Kur'ân âyetlerinin rehberliğinde selametle ilerleyebilirler.

Peygamberlerin ve ilâhî kitapların rehberliği, mü'minleri kaostan, keşmekeşten, tereddütten kurtarır. Mesela,

-Âlem yaratılmış mıdır, yoksa ezeli midir?

-Şu âlem gerçek bir âlem midir, yoksa gölgeler dünyası mıdır?

-Bilgimiz sınırlı mıdır, yoksa sınırsız mı?

-Öldükten sonra hayat var mıdır? Varsa nasıldır?

-Uzayda hayat var mıdır?

-Helal ve haramda ölçü nedir? Hangi şeyler helal, hangi şeyler haramdır?

-Güzelin, güzelliğin kriteri nedir, şeklindeki nice sorular, âyet ve hadislere müracaatla halledilecektir.

3. Tekvini âyetler, kâinat kitabının âyetleridir. Kur'ânın âyetleri olduğu gibi kâinat kitabının da âyetleri vardır. Allah mesajlarını her iki kitapla insanlara sunmaktadır. Mesela güneş ve ay, bu kitapta büyük bir âyet olarak maddi dünyamızı aydınlattığı gibi, Allah’ı tanıma noktasında manevi dünyamıza da ışıklar saçar. Öte yandan güneş ve ayla iç içe olan gece ve gündüz de birer âyettir. Kur'ân buna şöyle dikkat çeker:

“Geceyi ve gündüzü birer âyet kıldık...”[29]

4. Hususi ilhamlar, Allah’ın yol göstermesinin hemen her insana bakan özel kısmıdır. İnsan şu hayat yolunda ne yapacağını bilmez bir halde kaldığı nice durumda ilâhî yönlendirme ile gerçeğe ve doğru olana iletilir.

İşte, yaratılışında mevcut bir merakla her şeyin gerçeğini, hakikatini araştıran insan, bu gerçekleri büyük ölçüde Kitap ve Sünnette bulur. Tekvini âyetlerin yönlendirmesinden istifade eder, bu arada zaman zaman da hususi ilhamlara mazhar olur.

Bütün bunlardan istifade, kendisine verilen akıl vasıtasıyla olmaktadır. Ancak, akıl tek başına evrenin sırlarını keşfetmeye ve eşyanın sırlarını bulmaya yetmemektedir. Bunun için bu insanın "Vahyin rehberliğinde bir akla" ihtiyacı vardır. Böylece insan, beşerin kolektif bilgi birikimini nass'lar ışığında yoruma tabi tutar; cesediyle yerde dururken aklıyla, kalbiyle, imanıyla hakikatin semâlarında seyeran ve tayeran eder.

Gerçeği Bulmada Tarafsızlık / Objektiflik / Nesnellik

Bilimsel meselelerde “tarafsız olmak ve objektif düşünmek” önemli bir esastır. Bilim adamı peşin fikirli değildir. Yapacağı çalışmalar ve araştırmalarda hangi sonuca ulaşırsa onu kabullenmesi ve başkalarına da o şekliyle bunu duyurması beklenir.

Din hususunda araştırma yapan kimse de bu ölçüyle hareket eder. Ama bunun nereye kadar olduğu zaman zaman özel bir önem arzeder. Çünkü mümin kimse artık bî-taraf değil bir taraftır. Yani dini kabul etmekle tarafını seçmiştir. Böyle birinin bilimsel meselelerdeki “tarafsız olmak ve objektif düşünmek” esasını dine tatbik etmesi dinde lakayt kalmasına hatta dinden bütün bütün çıkmasına yol açabilir. Bî-taraf olayım derken ber-taraf olur. Bunu bilmeyen nice insan, tarafsız olayım derken farkına varmadan karşı tarafı esas alabilmektedir.

Aslında taraf olduğu bir meselede objektif düşünmek şuna benzer: Tapulu evimiz hakkında biri “Bu ev senin değil benim” dediğinde bize düşen tapuyu göstermektir. Yoksa objektif düşünmek adına “Aslında bu ev benim, ama senin de olabilir” desek tapulu evimiz elimizden uçar gider.

Gerçeği Bulmada Şüphenin Yeri

İnsan şu hayatta nice meselelere şüpheyle bakar. Vehim derecesinde bir şüphe hayatı işkenceye çevirir, ama kıvamında ve dozajında bir şüphe insanı gerçeklere yönlendirir.

"Şüphe, kabulle ret arasında bir tereddüt halidir... Şüphe olmaksızın bir insanın tasdik ve inanma kapasitesini tam olarak kullandığı söylenemez. Çünkü zihni en kuvvetli bir şekilde daha yüksek yorum seviyelerine zorlamak şüphenin bir karakteristiğidir." [30]

Pierre Abelard şöyle der: “Şüphe, gerçeği araştırmak için bir yoldur.”[31]

Her şeye, hatta en bedihî şeylere bile şüpheyle bakmak nasıl bir aşırılıksa, şüpheye hiç yer vermemek de bir başka aşırılıktır. Özellikle, ilmi gerçeklerin ortaya çıkmasında metodik bir şüphenin özel bir önemi vardır.[32]

Gazali'nin el- Munkız'da ortaya koyduğu bu tarz bir şüpheciliktir. Gazali'de şüphe, gaye değil, gerçeği bulmak ve yakînî bilgiye ulaşmak için bir vasıtadır.[33]

Benzeri bir şüpheciliği Descartes'te görürüz. (ö. 1650) Descartes, önce matematik dâhil öğrenmiş olduğu bütün bilgilerin şüpheli olduğundan yakınır. Gayesi, kendisinden hiç şüphe edilmeyen "açık ve seçik bilgiler" (evidance) bulmak ve bu bilgilere dayanarak, hiç "atlama" yapmadan, yine doğrulukları "açık ve seçik" olan öteki bilgilere adım adım geçmektir. Bu gayeye ulaşmak için Descartes, bütün bilgilerden şüphe etmekle işe başlar. Ancak şüpheyi septiklerdeki gibi bir amaç olarak değil, bir araç olarak kullanır.[34]

Descartes, içini kemiren şüphelerden Allah'ın "kâmil-i mutlak", "en yetkin varlık" olması esasından yola çıkarak kurtulur. Allah, kâmil-i mutlak olunca elbette aldatmaz. Descartes, şöyle düşünür:

"Böyle bir Allah kavramı bize nerden gelmiş olabilir? Algıladığımız nesnelerden gelmiş olamaz. Çünkü bunların hiçbiri sonsuz yetkin değildir. Bunların hiçbirine ‘en gerçek şey’ diyemeyiz. Bu düşünceyi kendimiz yaratmış da olamayız. Çünkü biz de eksik ve sınırlıyız. O zaman geriye şu kalır: Bunu ruhumuza, sonsuz varlık olan Allah yerleştirmiştir." [35]

Özellikle kevnî gerçeklere ulaşmada şüphenin mühim bir yeri vardır. Bilim adamı, daha önceden ulaşılan bilimsel sonuçlardan şüphe ederek yeni sonuçlara varabilir. Keza kendi ulaştığı sonuçlardan şüphelenerek, onları daha sağlam bir temele oturtabilir.

Gerçeği Aramada Tümevarım / İstikra

Bazı gerçeklere ulaşmamız tümevarım yoluyla olur. Tümevarım, ayrı ayrı olaylardaki ortak özelliklere dikkat ederek genel bir sonuca varmaktır. Mesela, bazı insanların ölümünü gördüğümüzde, "Bütün insanlar ölümlüdür" şeklinde genel bir sonuca ulaşırız.

Bir de tümden gelim metodu vardır. Bunda önce genel durum ifade edilir, sonra fertlere geçilir. Mesela şöyle denir: "Bütün insanlar ölümlüdür. Sokrat da bir insandır. Öyleyse o da ölümlüdür."

Bilim, daha çok tümevarım metoduyla araştırmalarını yapar. Tümevarımla ulaştığımız sonuçları “Genelde bu böyledir” şeklinde bir kayıtla değerlendirmek gerekir. Yoksa “Genellemeler genelde yanlıştır.” Mesela hemen her tarafta beyaz kuğu görürüz. Buradan hareketle “Kuğular beyazdır” hükmüne varırız. Hâlbuki -az da olsa- siyah kuğu da vardır. Böyle olunca “Kuğular beyazdır” cümlesini “Kuğular genelde beyazdır” gibi anlayabiliriz. Bununla beraber elbette istisnası olmayan genellemeler de bulunmaktadır.

Gerçeği Aramada Akıl

İnsanı gerçeklere muhatap eden en mühim meleke akıldır. Kelime olarak akıl, "devenin yularla tutulması gibi, tutmak" anlamındadır. Ayrıca, "bağlamak, birbirine uygun iki nesne veya iki kavram arasında bağlantı kurmak" anlamını ifade eder.[36] Mesela, bir yerden duman çıktığını görünce hemen ateşe intikal etmek, buz tutan nehrin inceliğini görünce "Bu beni kaldırmaz" diye hüküm vermek aklın birer fonksiyonudur.

Akıl, maddeden mücerret bir cevher, hak ile batılı ayıran bir nurdur. Bıçağın kesme âleti olması gibi, ruhun anlama âletidir. Kişi bu akılla eşyanın hakikatlerine muttali olur. Hem duyulardan gelen bilgileri değerlendirir hem de gaybî şeylere açılır.[37]

Akıl, düşünme, anlama, kavrama kabiliyetidir.[38] Hakk'ın hitabını fehmetmek için bir âlet, bir vasıtadır.[39] İnsanı hayvanlardan ayıran seçkin bir meziyettir.[40]

Akıl, madeni kalp ve ruhta, şuaı dimağda bulunan manevi bir nurdur ki, insan bununla duyulara hitap etmeyen şeyleri idrak eder.[41]

Nuranî bir cevher olan akıl, insanın en kıymetli cihazıdır. İnsanı, ebedi saadete hazırlayan Rabbanî bir mürşid,[42] ona ilâhî, kutsi defineleri, hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtardır.[43]

İnsan, akıl vasıtasıyla dinen mükellef olur.[44] Aklı olmayandan teklif de kalkar.[45] “Aklı olmayanın dini de yoktur" sözü, bu noktadan hareketle söylenmiştir. Bundan dolayı, akıl din karşısında sorumlu tutulabilmenin ‘olmazsa olmaz’ bir şartıdır.

Sembolik bir mana olarak rivayet edilir ki, Cenab-ı Hak aklı yarattığında ona "Bu tarafa gel" der, akıl gelir. "Dön" der, akıl döner. Cenab-ı Hak buyurur: "İzzetim ve celâlime yemin ederim ki senden daha şerefli bir mahlûk yaratmadım. Seninle alır, seninle veririm."[46]

Akıldan hissesi ziyade olanlar, büyük bir nimete mazhar kılınmışlardır. Ebu Cuhayfe, Hz. Ali’ye “Yanınızda, Rasulullahın size has kıldığı bir kitap var mı?" diye sorar. Hz. Ali, şu manidar cevabı verir: "Hayır, ancak Allah'ın Kitabı ve bir de Müslüman bir adama verilen fehim (anlama) var."[47]

Ham petrolden uçak benzinine, mum ışığından güneş ışığına kadar mertebeler olması misali, insanların akıllarında da mertebeler vardır. Uzaktan yakılan bir kibritle tutuşan uçak benzini gibi, bir kısım akıllara uzaktan bir işaret verilmesi kâfidir. Aklın bu üst mertebelerinde yer alan insanlar, başkalarının anlamadığını anlarlar, hissetmediklerini sezerler, onların bağlantı kuramadıkları şeylerde hayret verici bağlantılar kurarlar.

Nur suresinin nur âyetinde geçen "Onun (o lambanın) yağı neredeyse bir ateş dokunmasa bile ışık verecek"[48] âyeti, bir yönüyle bu tür akıllara işaret olarak görülmüştür.[49] Âyetteki bu ifadeden hemen sonra gelen "nur üstüne nur" ise, bu akıllara gelen ilâhî ilhamlara ve tuluata işarettir. Yani, akıl hadd-i zatında ilâhî bir nur olmakla beraber, bu nura ilâhî ilham parıltılarının gelmesi, "nurun ala nur" olacaktır.

Göz penceresinden âlemi seyreden ruh, beyin merkezinden de gerçekleri temaşa eder. "Dil ne kadar tatma organıysa, beyin de o kadar düşünce organıdır." [50] "Aklın vazifesi gerçekleri kavramaktır." [51]

Beynin fonksiyonuna "tefekkür" adı verilir. Tefekkür, aklın çalışması ve fikir üretmesidir. Akıl bir makineye benzetilirse, tefekkür bu makinenin çalışması ve üretimde bulunmasıdır.[52]

"Aklın başlıca iki çeşit seyri vardır:

1. Fikir.

2. Hads (sezgi.)

Fikir, aklın ağır, tedrici ve zamanla kayıtlı olan düşünme seyridir. Hads ise, aklın bir lahzada, bir hamlede matluba ulaşıverecek derecede seri olan ani seyridir." [53]

Keza fikir, görgüleri ve bilgileri bir tertibe koyup bildiğinden bilmediğini anlamak, ahiri evvele bağlamaktır.[54]

Hads ise, bir şeyin birden açılması, dolaysız kavrama, bir anda yakalamadır,[55] şimşek gibi bir sür'at-i intikaldir.[56] Gecenin karanlığında çakan şimşeğin birden etrafı aydınlatması gibi, hads şimşeği dahi birden insanın idrak âlemlerini aydınlatıverir.

Fikir, hadse bir altyapı oluşturur. Mesela, ilmî bir keşif için yoğun bir tefekkür içine giren ilim adamları, günün birinde meselelerini iç âlemlerinde halledilmiş ve çözülmüş bulurlar. Bu, fikre terettüp eden bir hads parıltısıdır.

İki tahta parçası birbirine sürtülünce belli bir noktadan sonra, tahtadan alev çıkar. Keza, bir mercekle güneşin harareti kâğıda odaklandığında, bir zaman sonra kâğıt yanmaya başlar. Onun gibi, tefekkürde yoğunlaşan insanlar, bazan kendilerini çok farklı bir idrak boyutunda bulabilirler.[57]

Aklın Sınırı

Aklın bu kadar faziletlerinden bahisten sonra, biraz da onun sınırından bahsetmek yerinde olacaktır. Yoksa biraz methedilince başı bulutlara değen insan misali, akıl da bu kadar övgüden sonra kendini mutlak hakikatlerin, salt gerçeklerin yanılmaz sahibi, her şeyin miyarı ve mizanı zannedebilir. Bütün ihtilaflı konularda kendisinin hakemliğine müracaatı isteyebilir. Nitekim aklı gerçeğin tek ve yanılmaz ölçüsü kabul eden nice insan, kendi aklının veya mutlak manada aklın ulaşmadığı gerçekleri inkâr cihetine gitmiştir.

Aklın sınırı konusunda Hamdi Yazır şöyle der:

"Akıl, hakikate hâkim olmadığı gibi, dine de hâkim değildir. İnsan aklı mutlak hakikati kapsamadığı için, bütün ilâhî kudret ve hakikatleri kendinden çıkarmaya kalkışırsa küstahlık etmiş olur...”[58]

"Akıl, mutlak doğrunun bütün sınırını çizemez."[59]

"Hep akıl ve mantık olmak isterseniz, henüz kavrayamadığınız hayat tecellileri karşısında bedbin olursunuz." [60]

Her şeyin akılla açıklanabileceğini veya isbat edilebileceğini öne sürmek bir hatadır. Necip Taylan şöyle der:

"Akıl, mutlak hakikatin bütün sınırlarını çizemez. Bununla beraber o, mutlak hakikatin mutlak muhalden ayrıldığı sınırı çizebilme gücüne sahiptir." [61]

"Nazari akıl, bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu gösterir. İyi veya kötü olduğunu göstermez... Hiç kimse niçin fedakâr, adaletli, samimi ve cesur olduğunu tamamen bilmez. Bunlar, kökleri henüz keşfedilmemiş bir takım yüksek duygulara dayanır." [62]

"Akıl, aklın sınırını aştığı noktadan itibaren bazı problemleri ‘imana’ bırakır. Ancak iman sınırına kadar akla ihtiyaç vardır. Çünkü aklın olmadığı yerde imandan söz edilemez." [63] Selahaddin Şimşek’in ifadesiyle, "Hakikate eriş akıllıların işidir, ama akıl işi değildir." [64]

Necip Fazıl, aklı bir projektöre benzetir. O ışığın ulaşamadığı yerlerde, söz peygamberlerindir.[65] Ona göre, "Aklın Sidretü'l-Müntehası vardır. Daha ilerisine ‘aşkla’ gidilir." [66]

Yine onun ifadesiyle, "Bu iş ne akılla olur ne de akılsız... Anlama nimeti olan akıl, yine bizzat kendisini anlamak şartıyla, anlayamadığını anlayarak ‘selim akla’ yükselir." [67]

Değerli mütefekkir Cemil Meriç, bu konuda kendine has veciz üslubuyla şunları der:

"Akıl, devlerin değil, cücelerin silahı.

İnsiyaktan daha ahmak bir meleke.

Küstah, şımarık, mütecaviz.

Hırsız fenerinin soluk ve şüpheli aydınlığı."[68]

Mücerret akla bu tenkitleri yapan Meriç, gerçek akıl konusunda ise, "İlâhî bir mevhibe. Aşka, sonsuza, feragate kanatlandırır bizi" ifadelerini kullanır.[69]

Bütün bunlardan öyle anlaşılıyor ki, akıl gerçeklere açılan bir pencere olmakla beraber, tek pencere olamaz. Görmenin, işitmenin sınırı olduğu gibi aklın da sınırı vardır. Bir kısım meselelerde aklın hakemliğine müracaat edilse bile, her meselede aklı hakem yapmak, uygun bir davranış değildir.[70]

Ferid Kam, insan idrakinin ve aklının bu sınırlılığını şöyle anlatır:

"Beş duyu ile algıladığımız, analiz ve senteziyle birçok şeyler meydana getirdiğimiz maddenin ne olduğunu daha doğru dürüst bilmiyoruz. Maddenin hakikatine dair birçok nazariyeler, faraziyeler ileri sürülüyor. Bunların hepsi, bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle tarif etmekten öteye geçemiyor. Hakikate doğru hayli mesafe katettiğimize inanıyoruz. Sonra dönüp arkamıza bakıyoruz, bulunduğumuz noktadan bir adım bile ileri gidemediğimizi görüyoruz." [71]

Nitekim pek çok ilim adamı, Pascal örneğinde olduğu gibi, önce akılla kâinatı fethe çalıştıkları halde, sonunda gerçeğe kavuşmayı dinde bulmuşlardır.[72] Zira "Hakikat-ı mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez." [73] Yani, mutlak bir gerçek, kayıtlı bakışlarla kuşatılamaz. Mevlâna’nın verdiği şu temsil, bu hakikate güzel bir misaldir:

Ömründe hiç fil görmemiş bir kısım insanlara, karanlık bir odadaki fili tarif etmeleri istenir. Onlar da elleriyle fili yoklayarak tarife çalışırlar. Filin ayağını tutan, onu bir sütun zanneder. Kulaklarını yakalayan yelpazeye benzetir. Hortumunu yakalayan, onu hortumdan ibaret olarak görür. Hâlbuki bir mum yaksalar, fili gerçekte olduğu gibi görebileceklerdir.[74]

Fili her cepheden bir bütün olarak görebilmek için bir mum yeterlidir. Fakat sayısız gerçeklerle dolu olan bu âlemi ve âlemi yaratan yüce yaratıcıyı gerçeğe uygun olarak tanıyabilmek için "vahiy güneşi"ne ihtiyaç vardır. Gerçekleri görmede ve bulmada aklın da bir ışığı olduğunu kabulle beraber, onun ışığı, karanlıkta etrafı aydınlatmaya çalışan yıldız böceğinin cılız, zayıf ışığı gibidir. Aklının ışığına güvenip yol alanlar, gecedeki yıldız böceğine benzer. Aklını ilâhî vahyin hakikatlerine ulaşmada vasıta yapanlar ise, bal arısına benzer. Gerçi, bal arısının ışığı yoktur. Fakat gündüzün ışığında yol aldığı için, zahmetsiz ilerleyebilir.[75]

Bir cihetten bakıldığında akıl, hareketleri sınırlayan bir bağ gibidir. İnsanın kâmil manada gerçeğe ulaşması ancak nakille, yani ilâhî vahiy ile mümkündür.[76]

Dünyayı kâinatın merkezi ve hareketsiz kabul eden Batlamyus nazariyesinin[77] bin yıldan fazla insanlar tarafından kabulü gösteriyor ki, "Akıllar yanılabilir. Görünen köy, kılavuz isteyebilir." [78] O kılavuz ise, âlemlerin Rabbinin bütün âlemlere bakan beyanı olan Kur'ân-ı Kerim'dir. O, Cenab-ı Hak'tan insanlığa ilâhî bir hitap ve gerçekleri gösteren semâvî bir kitaptır.

Gerçeği Aramada Kalp

İnsan, en hassas cihazlarla donatılmış canlı bir makine gibidir. Bu hassas cihazların merkezinde kalp yer alır. Kalp, bütün ruhî ve fikrî tavırların odak noktasıdır. Kalbin bu merkezî konumu hem fiziki boyutumuz hem de metafizik boyutumuz için geçerlidir. Kardiyoloji ilminin araştırma sahasına giren maddi kalbimiz, hayatın devamını sağlar. Hadisin ifadesiyle, "İyi olduğunda bütün beden iyi olur. Bozulduğunda, bütün ceset bozulur." [79]

Merak, sevgi, endişe, korku gibi manevi duygularımızın merkezi ise, manevi kalbimizdir. Bu manevi kalp, Rabbani bir latifedir,[80] ilmin mahallidir, her türlü gerçeğin yansımasına kabiliyetli bir aynadır.[81] Bütün hissiyat ve idrakimizin madenidir.[82] İlim ve marifetin zarfı ve kabıdır. [83]

Ayrıca bu kalp,

-Allah'a müteveccih bir telefon,[84]

-İnsan makinesinin merkezi ve zembereği,[85]

-Binler âlemin manevi haritası,[86]

-Kâinatın hadsiz hakikatlerinin medarı, çekirdeği,[87]

-Gayb âlemlerine karşı bir penceredir.

Bu gibi özellikler taşıyan kalbi, Cenab-ı Hak metheder ve şöyle bildirir:

"Beni ne gökler içine aldı ne de yer. Fakat mü'min kulumun kalbine yerleştim."[88]

Bu hadis-i kudside, insan kalbinin Allah'a parlak bir ayna olduğu ifade edilmiştir. Yani, gökler ve yer kâmil manada Allah'a muhatap olamazlar. Fakat ehl-i iman, kalbiyle Allah'a muhatap olur. O kalp ile Allah'a inanırlar, o kalp ile Allah'ı severler, o kalp ile hallerini Allah'a arzederler.

İnsan kalbi son derece duyarlıdır ve hareketlidir. Kalbe "kalp" denilmesi de zaten bu noktadandır. Zira kalp, çevirmek anlamındadır.[89] İnsanın kalbi "bir ağacın dalından sarkıtılan ince bir ipin ucundaki tüye" benzetilmiştir.[90] İnsan kalbinin Rahman'ın iki parmağı arasında olduğunu bildiren hadis de kalbin hassasiyetiyle alâkadardır.[91]

Gerçekten de insan kalbi hem Rahmanî esintilere hem de şeytanî vesveselere karşı son derece duyarlıdır. O kalpte nebiler için vahiy, veliler için ilham tecelli ettiği gibi, fasıklar için de devamlı şeytanî vesvese rüzgârları eser.

Keza kalp, şu görülen âlemdeki olaylardan da etkilenir. Gördüğü güzel bir manzara, duyduğu hoş bir ses o kalbi coşturduğu gibi, bir faciayı görmek o kalbi feryat ettirir. Acı bir haber duymak onu ağlatır. Hatta hayal ettiği şeyler bile, o insan kalbinde kabz veya bast (daralma ve genişleme) hallerine sebebiyet verir.

İnsanın bu hassas kalbi, imanın nuruyla nurlanır ve Allah'ı zikirle şeffafiyet kazanır. Bu tür kalpler, "kalb-i selim" ünvanı alırlar.

Selim kalpler, gerçeğe mukabil ve ona ulaşan ve gerçeğin kendilerinde temessül ettiği "küçücük birer marifet arşı" ve "hakikat güneşine karşı açılan birer pencere" olurlar. [92]

Kur'ân şöyle bildirir:

"O gün ne mal fayda verir ne evlat! Ancak Allah'a selim bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer)."[93]

Selim kalp, kalbin bozulmamış fıtri şeklidir. Nasıl ki ağzının tadı bozulmuş biri tatların farkına varmaz, gözü rahatsız olan biri net göremez, burnu nezleli biri kokuları hissedemez. Benzeri bir şekilde kalbi aslî halini kaybetmiş biri gerçekleri göremez, duyamaz, hissedemez. Selim kalp sahibi birinin duygulandığı bir ortamda böyle biri duygulanmaz, ağladığı yerde ağlamaz, coştuğu yerde coşamaz.

Selim kalbe sahip olan kimselerin kalpleri son derece duyarlıdır. Mesela şu âyette anlatılan durum ancak selim kalbe sahip olanlarda görülür:

“Gerçek mü’minler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri okunduğu zaman, bu onların imanlarını arttırır ve onlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.”[94]

Allah adı anıldığında kalpte bir ürperti meydana gelmesi gerçek imanın bir göstergesi sayılmıştır. Her şeyin bir hakikati olduğu gibi imanın dahi bir hakikati vardır. Leylaya âşık olan Mecnun ne zaman Leylanın adını duysa kalbinde bir ürperti hisseder. Onun gibi, Hak aşığı olan gerçek bir mü’min “Allah” adını duyduğunda kalbi ürperir, kendisini tatlı bir heyecan sarar.

Kur'ân-ı Kerimin yüzden fazla âyetinde kalpten bahis vardır. Bu âyetlerde bahsedilen kalp, şüphesiz çam kozalağı şeklindeki et parçası değildir.[95] Bu âyetlerde ele alınan, insanın manevi hayatının merkezini teşkil eden manevi kalptir. Mesela, "Allah onların kalplerini mühürledi"[96] âyetine bakalım. O kâfirlerin maddi kalpleri sağlam olabilir. Bu âyetle bildirilen ise, manevi mühürdür, gerçeği anlamamalarıdır.[97] Beydâvi'nin yorumuyla, "Gerçekte bir mühür, bir perde yok. Artık o kalplere hak girmiyor; gözleriyle, afak ve enfüste tecelli eden âyetleri göremiyorlar." [98]

Bir de şu âyete bakalım: "Onların (münafıkların) kalplerinde bir maraz vardır."[99]

Burada bahsedilen maraz; şek, nifak, inkâr, tekzib,[100] cehalet, haset, bozuk inanç, günah sevgisi... gibi hastalıklardır.[101]

Özellikle tasavvuf erbabı, kalpten çok bahsetmişlerdir. İslamî ilimlerde bir otorite olan Gazali de eserlerinde kalpten uzun uzun bahseder. Gazali, İhyau Ulûmid-Din isimli eserinin üçüncü cildinin baş kısmını kalbin hayret verici hallerine tahsis etmiştir. Kendisinin "Acaibu'l-kalb" başlığı altında ele aldığı bu hallerden bir kısmını nakletmekte yarar görüyoruz:

Bir havuz yukarıdan gelen nehirlerle dolduğu gibi, kazılmak suretiyle kendi içinden de su çıkabilir. Bu ikinci metotla elde edilen su, daha safi, daha bol olacaktır. İnsanın kalbi havuz, ilim de su gibidir. Duyular nehirlere benzerler. İnsan; göz, kulak, akıl gibi duyularıyla ilim elde ettiği gibi, bu duyuların halvet ve uzletle seddedilmesiyle, kalbin dâhilinden nebean eden bir ilme de ulaşabilir.[102]

Gazali, daha sonra boş bir kalpten ilim nebeanını şöyle anlatır: Eşyanın hakikati, Levh-i Mahfuz'da ve melaike-i mukarrabin'in (seçkin meleklerin) kalplerinde yazılmıştır. Mühendisin, bir binanın önce bir kâğıda krokisini çizip, sonra buna göre vücuda çıkarması gibi, gökleri ve yeri yaratan Cenab-ı Hak âlem kitabını başından sonuna Levh-i Mahfuz'da yazmış ve sonra buna göre vücut sahasına çıkarmıştır.[103]

Gazali, bir de şu misali verir: Bir hükümdar, Rum ve Çinli san’atkârlar arasında bir müsabaka tertip eder. Bir odanın ortasına perde çektirerek, her iki tarafın duvarda san'at eserlerini göstermelerini ister. Rum san'atkarlar, kendilerine ayrılan bölümü rengârenk san'atlarla süslerler. Çinli san'atkarlar ise, kendilerine ayrılan bölümü cilalamakla meşgul olurlar. Belirlenen vakitte aradaki perde kaldırılınca, Rum san'atkarların o rengârenk san'atı, karşı duvara yansır, aslından daha güzel bir görüntü meydana getirir. Yarışmayı Çinli san'atkarlar kazanır.[104]

İşte, parlak ve şeffaf bir kalbe Levh-i Mahfuzdan veya mukarreb meleklerin ilhamından yansımalar olur. Vahiy, bu yansımaların en yüksek seviyeli olanıdır. İlham da yine kalbe bir yansıma olayıdır.

Eşyanın aynaya yansımasına bazı engeller olabilir. Gazali, bunları şöyle sıralar:

1. Aynanın parlak olmayışı.

2. Pas tutması.

3. Surete yönelmemek.

4. Aynayla suret arasında perde olması.

5. Suretin nerede olduğunu bilmediğinden, onunla karşı karşıya gelmemek.[105]

Onun gibi, kalp aynasına gerçeklerin yansımasına da bazı engeller vardır. Bunlar.

1. Çocukluk gibi zati bir noksanlık.

2. Günahlarla kalp aynasının şeffaflığını kaybetmesi.

3. Geçim derdi, şehvet gibi sebeplerle kalbin başka şeylere yönelmesi

4. Taklit gibi arada perde olması.

5. Gerçeğe nasıl ulaşacağını bilmemek.[106]

Kalp, bütün eşyadaki gerçeklerin tecellisine kabiliyetli bir aynadır. Zikrolunan engeller, bu tecelliye perde olurlar. Nasıl ki aynayla suret arasındaki perde, bazan el ile bazen de rüzgârın esmesiyle ortadan kalkar. Onun gibi, bazen lütuf rüzgârları eser ve kalp gözünden perdeler açılır. Levh-i Mahfuzda yazılı bazı şeyler o kalpte tecelli eder. Bu bazan uykuda olur; kişi ilerde olacak bazı şeyleri görür. Perdenin tümüyle kaldırılması ise, ölümledir. Keza, yakaza halinde Allah'tan gizli bir lütufla perdenin kaldırıldığı olur. O zaman, gayb perdesi maverasında kalplerde, ilmin garaibinden bazı şeyler, bazan berk-ı hatif gibi ani olarak, bazan da bir derece devamlı bir şekilde parıltılar meydana gelir.[107]

Genelde duyular ve akılla gerçeğe yönelen insanlara, Gazali'nin anlattıkları hayli garip gelecektir. Hâlbuki kalbin hayret verici halleri, duyuların idrak alanı dışındadır. Günümüzde hayli ilerleyen Parapsikoloji çalışmaları, kalbin bu hallerinin daha iyi anlaşılmasına vesile olacaktır. Uzaktaki bir insana mesaj iletmeyi ifade eden telepati, uzaktaki eşyaya tesiri bildiren telekinezi gibi tabirler, artık günümüz insanının günlük hayatına girmeye başlamışlardır.

Hassas bir kalp, uzaktaki bir olayı hissedebilir veya uzağa mesaj iletebilirse, aynı kalbe ilâhî ilham esintilerinin gelmesi çok görülmemelidir. Okuma yazması olmayan bir şair, Halk Edebiyatı profesörünün söyleyemediği mana yüklü şiirleri bir tür ilhamla söyleyebiliyorsa, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed'e kadar ilâhî vahye muhatap binlerce insanın gelmesi garip karşılanmamalıdır (aleyhimüs selam). Kur'ân buna şöyle dikkat çeker:

"İnsanlar içinde birine ‘İnsanları uyar ve iman edenleri Rableri katında yüksek derecelerle müjdele!’ diye vahyetmemiz şaşılacak bir şey mi oldu ki, kâfirler ‘Bu, apaçık bir sihirbazdır’ dediler."[108]

Konuya ışık tutan şu olayla konuyu noktalamak istiyoruz:

Hicri 5. asırda yaşamış meşhur sofilerden Ebu Said İbn Ebi'l- Hayr, İbn Sina ile bir araya gelir, sohbet ederler. Ayrıldıklarında Ebu Said'e İbn Sina'dan sorulur. "Benim (keşfen) gördüğümü o (ilmen) biliyor" der. İbn Sina'ya Ebu Said'den sorulduğunda "Benim bildiğimi o görüyor." cevabını verir.[109]

Akıl - Kalp İlişkisi

Akıl ve kalp, bazan biri diğeri yerine kullanılsa bile, bunları farklı şeyler olarak anlamak daha isabetli olacaktır kanaatindeyiz. Akıl ve kalp, sürekli bir etkileme ve etkilenme halindedir... Kalp, aralarında fonksiyonel bir bağ bulunan aklı tazammun eder. Nitekim şu âyette akletmek, kalbin bir fiili olarak zikredilir:

“Onlar yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, bu sayede akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Doğrusu gözler kör olmaz. Lakin sinelerdeki kalpler kör olur.”[110]

Akıl, daha çok fikir bakımından, kalp de hissiyat yönünden değerlendirilir. Taftezani’nin dediği gibi, ilmin mahalli kalptir. [111] Bediüzzaman, “Nur-ı akıl kalpten gelir” başlıklı yazısında yarı manzum olarak şöyle der:

“Zulmetli münevverler, bu sözü bilmeliler:

Ziyay-ı kalpsiz olmaz, nur-ı fikir münevver.” [112]

Yani, karanlık aydınlar bilmeliler ki, kalp ziyası olmadan fikir nuru parlak olamaz.

"Allah güneşi bir ziya, kameri bir nur kıldı."[113] âyetinde güneşten ziya, aydan nur olarak bahsedilmektedir. Müfessirlerin beyanına göre, ziya bizzat ışık verene, nur, başkasından geleni yansıtana denir.[114] Hatta “Ayın nuru, güneşten istifade iledir.” sözü meşhurdur.[115]

İşte bu gibi noktalardan hareketle, kalbi güneşe, aklı da aya benzetebiliriz. Akıl, nurunu kalpten alır. Parlak fikirler, münevver kalplerden çıkar. Zira “Hissiyat güzel olursa, efkâr müstakim olur.” [116] Yani hisler güzel olursa, fikirler istikametli olur.

Akıl, ilâhî ve kevnî gerçeklere ulaşmaya en büyük vesilelerden olmakla beraber, tek başına yol almaya kalkışırsa yaya kalmaya mahkûmdur. İşin ideali, gerçeklere akıl-kalp birlikteliğiyle yönelmektir.


[1] Taftezani, Şerhu'l- Akaid, s. 19; Cürcanî, Ta'rifat, 1983, s. 89.

[2] Başar, Gerçek Nedir, Zafer Yay. İst. 1996, s. 8.

[3] Şimşek, Özdeyişler, s. 21.

[4] Bakara, 2/257.

[5] En'am, 6/1. Ayrıca bkz. Maide 5/16, Ra’d 13/16, İbrahim 14/1…

[6] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, II, 874-875.

[7] Râzî, Mefatihu'l-Gayb, XII, 151.

[8] Taftazani, Şerhu'l-Akaid, s. 19; Cürcani, s. 89; İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, V, 56.

[9] İsra, 17/81.

[10] Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, 1V, 2247.

[11] Mü'minun, 23/53 ve Rum, 30/32.

[12] Âlûsî, Ruhu'l-Meani, XVIII, 42.

[13] Bkz. Kutub, I, 216- 217.

[14] Şimşek, Özdeyişler, s. 14.

[15] Gazali, el- Munkız mine'd- Dalal, s. 33.

[16] Hûd, 11/112.

[17] Âlûsî, XXII, 152; Beydâvî, Envaru't-Tenzil ve Esraru't-Te'vil, 1,472.

[18] Kutub, IV, 1931.

[19] Aclûni, Keşfu'l-Hafa, II, 15; Tirmizi, Tefsir, 56/6 da "Beni Hûd ve Vakıa suresi ihtiyarlattı" şeklinde geçer.

[20] Râzî, XVIII, 71.

[21] Hûd, 11/113.

[22] Nisa, 4/59.

[23] Râzî, X, 143; İbn Kesir, II, 304; Süyûtî, Dürrü'l- Mensur, Daru'l - Mektebi'l- İlmiyye, Beyrut, 1990. II, 318; Kurtubî, V, 168-169; İbn Kayyim Cevziye, İ'lamu'l- Muvakkiin an Rabbi'l - Âlemin, Daru'l- Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1991, 1, 39; Sabuni, Safvetu't-Tefasir, I, 285.

[24] Ra'd, 13/39.

[25] Furkan, 25/1.

[26] İbn Kesir, 1,130.

[27] Maide, 5/15.

[28] Bakara, 2/3.

[29] İsra, 17/12

[30] Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. Ankara, 1993, s. 195.

[31] Adıvar, s. 101.

[32] Adıvar, s. 142.

[33] Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, s. 232-233.

[34] Türker, s. 117; Öner, s. 11; Keklik, Felsefede Metafor, s. 149; Weber, s. 215; Gökberk, s. 262.

[35] Gökberk, s. 263.

[36] Keklik, Felsefenin İlkeleri, s. 156.

[37] Bkz. Cürcani, s. 152.

[38] Akarsu, Felsefi Terimler Sözlüğü, s. 183.

[39] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, IV, 2720.

[40] İbn Manzur. V, 459.

[41] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 566.

[42] Nursi, Sözler, s. 25.

[43] Nursi, Şualar, s. 16.

[44] Taftezani, Şerhu'l-Makasıd, Âlemü'l-Kütüb, Beyrut, 1989, II, 32.

[45] Ebu İshak Şâtıbi, el-Muvafakat fi Usuli'ş- Şeria, Dâru’l- Marife, Beyrut, 2001. III, 19.

[46] Aclûni, II, 138.

[47] Âlûsî, VI, 191.

[48] Nur, 24/35.

[49] Bkz. Beydâvî, II, 124- 125.

[50] Adıvar, s. 226, (John Tolund'dan naklen.)

[51] M. Zeki Duman, Nüzulünden Günümüze Kur'an ve Müslümanlar, Fecr Yay. Ankara, 1996, s. 44.

[52] Keklik, Felsefenin İlkeleri, s. 157-158.

[53] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 566-567.

[54] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, VII, 4868.

[55] Akarsu, s. 158.

[56] Nursi, Mesnevi-i Nuriye, s. 255.

[57] Frithjof Schuon, İslamın Metafizik Boyutları (Dimensions of Islam), Ter. Mahmut Kanık, İz Yay. İst. 1996, s. 194.

[58] Yazır, İslam Düşüncesinin Problemlerine Giriş, (Takdim kısmı), Sad. Recep Kılıç, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. Ankara, 1996.

[59] Yazır, age. s. 45.

[60] Yazır, age. s. 58.

[61] Taylan, İlim - Din, s. 169.

[62] Taylan, age. s. 318.

[63] Taylan, age. s. 320.

[64] Şimşek, Özdeyişler, s. 9.

[65] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, b.d Yay. İst. 1976, s. 166.

[66] Kısakürek, age. s. 165.

[67] Kısakürek, age. s. 167.

[68] Meriç, Bu Ülke, İletişim Yay. İst. 2005, s. 143.

[69] Meriç, Bu Ülke, s. 143.

[70] Bkz. Demirci, Vahiy Gerçeği, s. 61.

[71] Kam, s. 85.

[72] Bkz. Adıvar, s. 25.

[73] Nursi, Sözler, s. 409.

[74] Rûmi, X, 328-329.

[75] Bkz. Nursi, Sözler, s. 196-197.

[76] Nursi, Mesnevi, (Arabî), Ter. Şadi Eren, Selsebil Yay. İst. 2012, s. 200.

[77] Türker, s. 53.

[78] Kam, s. 44-45.

[79] Buhari, İman, 39; İbn Mace, Fiten, 14.

[80] Gazali, İhyau Ulumi'd- Din, III, 3.

[81] Gazali, age. III, 13.

[82] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 210.

[83] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 214.

[84] Nursi, Sözler, s. 121.

[85] Nursî, Mektubat, s. 456.

[86] Nursî, age. s. 443.

[87] Nursî, age. s. 443.

[88] Aclûni, II, 195; Âlûsî, XVI, 209.

[89] İbn Manzur, 1, 685-687; Kurtubî, 1, 131.

[90] İbn Mace, Mukaddime, 10.

[91] Tirmizi, Daavat, 89.

[92] Bkz. Nursi, Şualar, s. 122.

[93] Şuara, 26/88-89.

[94] Enfal, 8/2.

[95] Alûsî, XVI, 209; Taftezani, Şerhu'l-Makasıd, II, 330.

[96] Bakara, 2/7.

[97] Kurtubî, I, 130.

[98] Beydâvî, 1, 22.

[99] Bakara, 2/10.

[100] Kurtubî, 1, 138.

[101] Beydâvî, 1, 26.

[102] Gazali, İhya, III, 24-25.

[103] Gazali, İhya, III, 25.

[104] Gazali, İhya, III, 26. Ayrıca bkz. Rûmî, Mesnevî, V, 1607-1611.

[105] Gazali, İhya, III, 15-17.

[106] Gazali, İhya, III, 18-19.

[107] Gazali, İhya, III, 20-21.

[108] Yunus, 10/2.

[109] Ahmed Emin, Zuhru'l-İslam, Kahire, Mektebetu'n- Nehda, 1966, II, 61.

[110] Hacc, 22/46.

[111] Taftezani, Şerhu'l-Makasıd, II, 330.

[112] Nursi, Sözler, 658.

[113] Yunus, 10/5.

[114] Beydâvî, 1, 428; Ebussuud, İrşadu Akli's-Selim, IV, 120.

[115] Alûsî, II, 67-69; Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, IV, 2673.

[116] Nursi, Asar-ı Bediiye (Makaleler), s. 525.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun