Gerçeğe ulaşmanın engelleri nelerdir, bunlar nasıl aşılır?

Tarih: 09.06.2026 - 09:53 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Gerçek ve Engeller

İnsan, ruh ve bedenden meydana gelmiştir. Ruhî gücümüz bizi gerçeğin semalarına kanat açmaya sevk ederken, bedenî hazlar aşağıya çeker. "Bir gün ruhumuzun etkisiyle göklerde dolaşırken, ertesi gün vücudumuzdaki et ve kemiğin ağırlığıyla yerlerde sürünürüz." [1]

Yerlerde sürünenlerin gerçeği aramak diye bir meseleleri yoktur. Onlar, gündelik işlerin telaşı ve zevklerinin tatmini peşinde ömürlerini eritir giderler. Gerçeğin semâsına kanat açmak isteyenler ise, hemen kolayca hedefe varamazlar.

Gerçek, bir ufuktur. Bu ufuk, şairin

“Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz.

Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.” [2]

dediği tarzdadır. Bu ufka yükselmek o derece kolay değildir.

Gerçeğe giden yol engellerle doludur. Bu engellere takılanlar gerçeğe ulaşmadan yarı yolda kalırlar. Şüphesiz bu engeller, herkes için aynı değildir. Kimi insan için nefis, aile hayatı, toplum engel olur. Kiminin ise önyargı, garaz taklit gibi şeyler önüne çıkar. Kimi gölgelere takılır, kimi perdelere çarpar. Mesela İkbal, çağımızın bilgisini "hicab-ı ekber: en büyük perde" olarak niteler. Zira bu bilgi, dış görünüş zindanına düşmüş, duyular sınırını aşamamıştır.[3] Yani günümüz bilimi eşyanın sadece dış görünüşüne odaklanmış, metafizik yönünü ise ihmal hatta inkâr etmiştir.

Çağdaş insan, "ilkel insanın korktuğu şeyler" anlamındaki tabulardan kendini kurtarabilmiş değildir. İlkel kabile hayatında bazı şeylerin dokunulmazlığı vardı; "Aman onun adını anma çarpılırsın" veya "Aman ona yaklaşma " denilirdi. Kutsal sayılan günde ateş yakmak, put karşısında başı açık durmak gibi töreler vardı, fertler bunların dışına çıkamazdı. Günümüzde hemen her toplumda benzeri manzaraları görmek mümkündür. Ayrıca, 13 rakamını, merdiven altından geçmeyi, kara kedi görmeyi uğursuz saymak tarzında pek çok batıl inanış insanların hayatında yerleşmiş durumdadır.[4]

Hamdi Yazır, tefsirinde gerçekle aramızda yer alan engellere de dikkat çekmektedir. Mesela şöyle der:

"Garaz, hırs, teşehhi kalp ve aklı sislendirir, basiret gözünü şaşı yapar. Ya hiç göstermez veya çatal gösterir. Bunun için ilm-i dinde teşehhiden tecerrüd şart-ı azamdır." [5]

Yani, dini meselelerde kendi şahsî arzularını, garaz, hırs gibi zaaflarını ön plana çıkaranlar, isabetli hüküm veremezler, gerçeğe ulaşamazlar.

Heva ve şehvet de gerçeğe ulaşmada birer engeldirler. Hamdi Yazır'ın ifadesiyle, "Hevâ ve şehvet, gözü kör, kulağı sağır, kalbi hissiz eder." [6]

İnsanın mahiyet tarlasında hem iyilik hem de kötülük tohumları beraber bulunur. Kötü duygular zararlı bitkiler gibidir, bunlarla mücadele edilmelidir. İyi duygular ise, faydalı bitkiler gibidir, geliştirilmelidir. Her insan hem cimri hem cömert hem korkak hem cesur hem cahil hem âlim... olmaya kabiliyetlidir. Bu haller, terazinin iki kefesi gibidir; birinin yükselmesi diğerinin alçalması demektir.

Hamdi Yazır, tefsirinin bir başka yerinde gerçeğin önündeki engellerden şöyle bahseder:

"-Dostu düşman veya düşmanı dost zannettiren bir vehim,

-Biri iki, eğriyi doğru veya bilakis gösteren bir hayal,

-İyiyi kötü, kötüyü iyi zannettiren bir fikir,

-Boş yere gönlümüzü imrendiren veya bulandıran bir rüya veya söz intibaı.

İşte bütün bunlar gizli veya açık bir şeytan parmağıdır ki, bizimle semâ arasında icray-ı şekavet ederler. Bunlar olmasaydı, biz hiçbir his ve irademizde hata etmez, her hususta hakka intibak ederdik." [7]

Gerçeğe ulaşmada önümüze çıkan engellere ana hatlarıyla baktıktan sonra, şimdi bu engellerden bazılarına biraz daha yakından bakmaya çalışalım:

1. Gerçeğe Yönelmemek

İnsan, düşünen bir varlıktır. Bu özelliğiyle diğer canlılardan ayrılır.[8] Nedense bu düşünme kapasiteli insanların çoğu, bilimsel anlamda pek düşünmezler. Selahaddin Şimşek bu gerçeği, belki biraz da mübalağalı bir şekilde şöyle ifade eder:

"Düşünüyorum, öyleyse varım, diyen filozof haklı ise nüfus sayımları boşuna yapılıyor demektir." [9]

Gerçeğe ulaşmada belki de en büyük engel, gerçeğe yönelmemektir. Duymak istemeyen kadar sağır, görmek istemeyen kadar da kör bir insan tasavvur edilemez. Onun gibi, gerçeği aramayanların, bir gün kendilerini gerçeğin ta ortasında buluvermeleri elbette düşünülemez. Mesela, herkesin ittifak ettiği en büyük bir gerçek olan ölüm olayı karşısında Epikür (ö. 270 m.ö.) şu yaklaşımda bulunur:

"Ölüm bizi korkutamaz. Çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur. Ölüm geldiğinde de artık biz yokuz." [10]

Deve kuşunun avcıdan kurtulmak için başını kuma sokması olayını hatırlatan bu sözler, en büyük bir gerçekten kaçışın ifadeleridir. "Madem ölüm var ve gelecek. Acaba ötesi var mıdır? Varsa nasıldır?" diye araştırmak gerekirken, mezkûr bakış açısı gerçeğin görülmemesine sebeptir. Gerçekleri, gerçekte olduğu şekliyle görebilmek için her şeyden önce bu gerçeklere talip olmak gerekir. Talip olmayanlar bulamazlar. Bakmayanlar göremezler. Kulaklarını tıkayanlar duyamazlar.

"O Allah ki, düşünüp ibret almak yahut şükretmek isteyenler için gece ve gündüzü art arda getirdi."[11] âyetinin izahında Hamdi Yazır şöyle der:

"...Düşünmeye ve vazife görmeye niyeti olmayan âtıl kimseler için zamanın değişmesinde hiçbir mana yoktur. Onlar zamanı öldürmeye çalışırlar." [12]

Beton duvarların, kesif meşguliyetlerin, şiddetli gürültünün, hızla değişen olayların arasında, insanın gerçeği bulması, gerçekten çok zor bir durumdur. Schuon'un ifadesiyle, "Makinayı yaratan insan, sonunda makinanın yaratığı ve kölesi olmuştur."[13]

Cemil Meriç, günümüz insanını şöyle değerlendirir:

"Çağdaş insan, kökleri kopmuş bir ağaç. Hem kendine yabancı hem tabiata." [14]

Fransız düşünür Garaudy, insanların makinelere mahkûm olmasını ironik bir üslupla şöyle anlatır:

"Bu kitabı okumayın ve de ‘niçinsiz’ yaşamanın o yüce(!) san’atını kendisinden öğrenmek için televizyonunuzu sakın kapamayın! Siz bu kitabı okumayın! Çünkü reklamlar, çamaşır tozundan arabaya varıncaya dek arzu ettiğiniz her bir şeyi size söyleyecektir... Belki de ne bu kitabı ne de size ‘niçin?’ sorusunu soran başka bir kitabı okumayacaksınız. Çünkü tüm bir yaşayış biçimi ve temposu, sizi fabrika, televizyon, basın veya süper market zincirleriyle kıskıvrak ve sımsıkı bağlayarak bundan alıkoymaktadır." [15]

Cenab-ı Hak, Kur'ân'a muhatap olup da onu kabul etmeyenleri şöyle nazara verir:

"Onlar, (sanki) uzak bir yerden çağrılıyorlar."[16]

Bu üslup, müfessirlerin de işaret ettiği gibi, onların Kur'ân'ın davetini anlamamaları ve faydalanmamalarını bildiren bir temsildir. Uzaktan çağrılan kimse gibi, bir ses duyuyorlar, fakat ayrıntıları ve manaları anlamıyorlar.[17]

İşte, gündelik işlerin telaşı içinde boğulan veya bütünüyle eğlenceye dalan insanlar Kur'ân'ın bildirdiği gerçeklerden uzak kalırlar. Muhatap olsalar bile anlayamazlar, gerçeklerin sunulduğu bir söz ziyafetini esneyerek dinlerler.

Şimdi Kur'ân-ı Kerim'in bize sunduğu şu tabloya bakalım:

Hz. Şuayb, kavmine nasihat ediyor; onları Allah'a itaate, ölçü ve tartıda adaletli olmaya, bozgunculuktan uzak kalmaya... davet ediyor. Dikkat etmedikleri takdirde, kendilerine semâvî bir felaketin geleceği uyarısında bulunuyor. Buna karşı kavminin cevabı şu oluyor:

"Ey Şuayb, biz senin söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz..."[18]

Anlamak için yönelmiyorlardı. Yüz çevirmişlerdi, Hz. Şuayb’dan hoşlanmıyorlardı. Veya anlıyorlar, fakat kabul etmiyorlardı. Dolayısıyla, sanki anlamamış oluyorlardı.[19] Hâlbuki Hz. Şuayb, "Hatibu'l-Enbiya" idi.[20] Yani, peygamberler içinde hitabetiyle mümtaz bir şahsiyetti.

Hamdi Yazır bu meselede şu dikkat çekici açıklamaları yapar:

"Hz. Şuayb'ın kavmi, herkesin hissiyatını kendi nefisleriyle ölçtüklerinden, bir insanın şahsî garaz ve dünyevî menfaatlerden sıyrılıp, "Ben ancak ıslaha çalışıyorum"[21] demekte samimi olmasını kafalarına sığdıramıyorlar, ihlas ve tevekkülü anlamak için kendilerinde bir misal bulamıyorlar ve özellikle tevhidi tanımadıklarından veya bir kör tabiatçı kafasıyla düşündüklerinden, beşerin isyanıyla bazı semâvî âfetler arasında bir alâka bulunabileceğine ihtimal vermiyorlar; şuna buna tapmakla nizam-ı âlemin bozulacağını ve tufanlar, zelzeleler olabileceğini anlamıyorlardı."[22]

Kör birinin görme olayını anlaması imkânsız olduğu gibi, bozguncu birinin ıslahçıları, cimri birinin cömertleri, menfaatçi birinin fazilet sahiplerini... anlayabilmesi mümkün değildir. Aynı dünyada yaşayan insanların iç âlemlerinde farklı farklı dünyalar bulunmaktadır.

Tarih boyunca gerçeğe ilgisiz pek çok insan gelmiştir. Hatta bunlar ekoller kurmuşlardır. Mesela, ilkçağ Yunan felsefesinin Kynikler okuluna (Kelbiyye’ye) bakalım. Bunlar, uygarlık değerlerini hor görürler. Hayat tarzları her türlü kuralın dışındadır.[23] "Gölge etme başka ihsan istemem" diyen Diyojen, bu ekolün en renkli simalarındandır. "Bir elinde tarak, bir elinde ayna, umurunda mı dünya" şeklinde çerçevesi çizilen hayat felsefesi, bunların hayata bakışlarını yansıtır. Günümüzde de pek çok insanın böyle bir bakışla hayata baktıklarını, şu âlem kitabından bir şey okuyamadan geçip gittiklerini söyleyebiliriz.

Zevklere meftuniyet de gerçeğe yönelmeye engel olur. Hedonizm (hazcılık, lezzetiye) ekolü denilen bu felsefî akım, hayata zevk ve lezzet noktasından bakar. Bunların gayeleri, duyuların ve içgüdülerin tatminidir, zevktir.[24]

Hedonist felsefenin meşhur simalarından Epikür’e göre, "Hayatın amacı, yaşadığı an için acı duymamak, geçmiş durumları için hoş anıları olmak, gelecek için güven içinde bulunmaktır." [25]

Bu ekolün özdeyişleri: "Aç kalmamak, susamamak, üşümemek." Vücudun istedikleri, özledikleri bunlardır. Bu durumda olan veya ilerde bu durumda olacağını umabilen kimse, mutlulukta tanrı Zeus'la bile yarışabilir.[26]

2. Sübjektiflik

Sübjektiflik ve objektiflik, diğer bir deyimle öznellik ve nesnellik birbirine karşıt kavramlardır. "Objektiflik, olguları olmasını özlediğimiz gibi değil, gerçekte oldukları gibi görüp kabullenmektir. Subjektiflik ise, verilen hükmün, varılan sonucun kişinin şahsiyet yapısına, özlemlerine, değer yargılarına göre olması, bu ölçülere göre değerlendirilmesi ve nesnenin özellikleriyle gerçek ilgisi bulunmamasıdır."[27]

İnsanlar gerçeği gerçekte olduğu gibi görmek yerine genelde kendi algılarına göre görürler ve yorumlarlar. Mesela, kırmızı camlı bir gözlük takan kimse, “Her şeyi kırmızı olarak görüyorum” dese, bu hüküm kendisi açısından doğru olmakla beraber, gerçeğin ifadesi değildir. Hele hele, her şeyi kırmızı görmekten “Her şey kırmızıdır” şeklinde bir genellemeye gitmek, gerçeğe büsbütün aykırıdır. Büyük bilim adamı Galile (ö. 1642) şöyle der:

"Gözlerimizin önünde serili bulunan doğa, büyük bir kitap gibidir. Ancak yazıldığı dili bilirsek bu kitabı okuyabiliriz. Bu kitap, matematik diliyle yazılmıştır. Onun harfleri, üçgenler kareler, daireler ve öteki geometrik şekillerdir. Bu şekilleri bilmeden doğanın hiçbir şeyini anlayamayız."[28]

Muhtemelen hiç sadık rüya görme­miş olan Freud’un (ö. 1939), “Sadık rüya yoktur” diye düşünüp bu tür rüyaları göz ardı etmesi gerçeğin ifadesi olamaz. İlhamdan nasibini almayan birinin, “Öyle bir bilgi türü yoktur,” demesi de aynı şe­kildedir. “Onlar ilmen kuşatmadıkları ve henüz te'vili kendilerine gelmeyen şeyleri yalanladılar.”[29] âyeti, geniş muhtevası içerisinde bu gerçeğe de işaret eder.

Bediüzzaman, harici âlemin bize yansımasını "ayna" misaliyle açıklar:

"Herkesin her günde şu âlemden mahsus bir âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti o adamın kalbine ve ameline tâbidir. Nasıl ki ayinende görünen muhteşem bir saray, ayinenin rengine bakar. Siyah ise siyah görünür, kırmızı ise kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O ayine şişesi düzgün ise sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise çirkin gösterir..." [30]

Herkes kendi aynasının gösterdiğini görür. Mesela, güzel bir bahçeye giren iki kişiden biri, bahçenin çeşitli yerlerinde bulunan bazı pis şeylere bakar, midesi bulanırken, diğeri “Her şeyin iyisine bak” diyerek o bahçenin güzelliğinden istifade eder. Çünkü "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır." [31]

Cemil Meriç, bu konuda şöyle der: “Kimi kızılı görür yalnız, kimi yeşili. Yobazlık, manevi bir daltonizmdir. Bilge, düşüncenin gökkuşağını, bütün renkleriyle seven adam!”[32]

İsm-i Vedud’a mazhar bir ehl-i kalb, her şeyi muhabbetle mest olmuş görür. Karamsar ve kötümser bir bakışla âleme bakan bir pesimist ise, her şeyi birbirine yabancı, birbirine düşman olarak yorumlar.

Ferid Kam, pesimistlerin dünyasını şöyle anlatır:

“Pesimistler hayat bahçesine girmişler, onu süsleyen çiçeklerin ne kadar zehirlileri varsa, toplayıp bir demet yapmışlar, bunlara rağbet gösteren gözlere arz etmişler. İnsan, o öldürücü zehir saçan çiçeklerden meydana gelen bu demetin gönül alıcı renklerine aldanıp da içten gelerek bir kere kokladı mı, derhal bir sersemlik hisseder. Farkına varmayıp da biraz daha koklayacak olursa, kendinden geçer.”[33]

Bu zehirli çiçekten koklayanlar Nihilizm ekolünü meydana getirir. Nihilizm, sofistlerden Gorcias’tan başlayıp Schopenhauer, Nietzsche, Sartre şeklinde devam eden bir ekoldür. Bu ekol inkârcıdır, her şeye “hayır” der. Buhranlı bir kimsenin ruh halini ifade eder. Ahlâkî değerler inkâr edilir. Hepsinde yıkıcılık, kırıcılık, tahripçilik vardır.

Nihilizm, insanı inkâra götürür. Bu da yıkım ve çöküntüye sebebiyet verir. “Nemelazımcılık bunun bir yansımasıdır.”[34]

Nihilist felsefenin en meşhur simalarından olan Alman Schopenhauer (ö. 1860) şöyle der:

“Hayat kayalıklar ve anaforlarla dolu bir deniz. İnsan ancak akıl ve düşünce sayesinde kendi ustalığı ve gayretleriyle kurtulmaya muvaffak olacağını bilse dahi, zaman ilerledikçe önünde koşan o büyük küllî ve defedilmez boğulmayı (ölümü) yine de geciktiremez. Bu zahmetli deniz yolculuğunun en yüce gayesi, işte budur.”[35]

Schopenhauer’in bu ifadeleri, kâfirin dünyasını anlatan şu âyeti tedai ettirmektedir:

“Onların amelleri, okyanustaki karanlıklar gibidir. O okyanusu bir dalga bürüyor, üstten bir dalga daha... Okyanusun üstünde bir de bulut var. Birbiri üstüne yığılmış birtakım karanlıklar... Kişi, elini çıkardığında, neredeyse onu bile göremeyecek...”[36]

Schopenhauer, iç âlemindeki karanlıkları ifadelerine yansıtmaya devam eder:

“Âlem, mümkün olan âlemlerin en iyisi olmak şöyle dursun, hepsinin en fenasıdır... Tabiat, sonsuz birbirini yiyenlerden mürekkep bir yerden başka bir şey değildir.

Tarih, sonu gelmez bir sürü cinayet, yağma, entrika, yalandan ibaret.

Varlıklar, zekâ yönüyle yükseldiği ölçüde bahtsızdır. İdealler tasarlayabilen insan, buna muktedir olmayan hayvandan sonsuz derece daha çok ızdırap çeker.

Var olmak ızdırap çekmekle aynı manaya geldiğinden, müsbet saadet ebedi bir vehimdir.” [37]

Schopenhauer’a göre, "İnsanın istekleri sonsuza uzanır. İnsan, bu isteklerden birini elde etse, diğerine ulaşamaz. Bu istekler tatmin edilmeyince ızdıraba dönüşür. Bu ızdırabın ne sonu ne de sınırı vardır. Hayat, sefalet ile can sıkıntısı arasında bir rakkas gibi gidip gelir. İsteklerin yerine getirilmemiş olması sefaleti doğurur. Yerine getirilir gibi olması da bunalıma düşürür. Açlık, sefalet halkın; can sıkıntısı da burjuvanın çektiği azaptır...” [38]

Onun bu görüşleri, mizaç açısından görülmüş bir dünyayı sunar bize.[39] Zira, Schopenhauer, problemli bir çevrede yetişmiştir. Dedesi iflas edince, ninesi intihar eder. Amcalarından biri delidir. Babası da intiharla hayatını noktalar. Kendisi edebiyata meraklı iken, ailesinin baskısıyla ticaretle uğraşır, fakat mutlu değildir. Babasının intiharından sonra annesinden sevgi ve şefkat yerine, düşmanlık ve nefret görür. Bu yüzden kadınlardan nefret eder, evlenmez.[40]

İzzetbegoviç, nihilist felsefeyi şöyle değerlendirir:

Nihilizm ve absurd felsefesi, dünyanın en zengin ve en uygar kısmının ürünleridir. Bu felsefe, perspektifsiz dünya, ruhen parçalanmış fert, sağır-dilsiz sükût dünyası vs. den bahseder... İmajına ters bir tarzda büyüyen ve gelişen bir dünyaya karşı, insanın mukavemet ve itirazının bir ifadesidir. O, tek boyutlu uygarlık dünyasına karşı insanın isyanıdır.”[41]

Hippiler, bu tür bir hayat felsefesinin pratik ifadesi, tatbikatı durumundadır.[42]

3. Ülfet

Ülfet, "Ben bunları biliyorum" tarzında âleme bakmaktır. Böyle bir bakış, etrafımızda olup biten harikaların üstünü örter. Denilir ki: Hayat iki şekilde yaşanır: Ya hiç mucize yokmuş gibi ya da her şey birer mucizeymiş gibi…

Ülfet, insanın yaşadığı çevreye alışmasına ve bunun neticesinde çevrede olup biten olaylara sathi bakmasına sebebiyet verir. Ülfet hem Allah’ı hem de ilâhî san'at eseri olan tabiatı tanımamıza büyük bir engeldir.

"Alışkanlıkların toplamı, insanın bir tür ikinci doğasını (tabiat-ı saniye'sini) oluşturur. Bir yalınlaştırmadır. Özel bir dikkat çabasını gereksiz kılar. Bu yüzden fikrî yükü azaltır. Düşünce ve davranışlarda bir katılaşma meydana getirdiğinden, bunların gelişmesini engeller." [43]

Etrafına dikkatle bakmayanlar, nazar-ı sathî (yü­zeysel bir bakış) ile bakmaya mahkûm olurlar. Böyleleri kâinat kaplarında, ülfet kapağı altında olan ruhani gıdayı zevk edemediğinden, kabı ve kapağı yala­makla oyalanırlar.[44] Hâlbuki kap ve kapağı yala­mak yerine, kapağı açsalar, ruhun gerçek gıdasını elde edeceklerdir. Şöyle bir temsille konuyu biraz daha açabiliriz:

Harika bir şehir farzedelim. Bu şehirde her ev, planıyla, sitiliyle bir mimari şaheser; bu şehri meydana getiren evlerin her bir taşı, binler nakışla nakışlanmış, duvarları en antika tablolarla süslenmiş olsun. Şimdi bu şehrin sakinleri iki halden birisini yaşayacaklardır: Ya hayretten kendilerinden geçecekler veya ülfet sebebiyle bu harikalığın farkına varmayacaklardır. İşte kâinat o şehirdir. En küçük zerresinden en büyük kürelerine kadar baştan sona harikalarla doludur. Bunun farkına varanlar hayret ve muhabbetle kendinden geçmiş, ülfetle bakanlar ise, okuma bilmeyenlerin kitaba bakması gibi, bakıp geçmişlerdir.

Bediüzzaman, ülfeti "Cehl-i mürekkebin hemşiresi ve nazar-ı sathi’nin annesi" olarak görür.[45] Bir şeyi bilmemek, cehildir. Bilmediğini bilmemek, yani bilmediğinin farkına varmamak ise, cehl-i mü­rekkeb. İçinde yaşadığımız şu harika âlemde, güneşin her gün doğup batması, her sene bahar ve kış ol­ması gibi olaylar devamlılık arzettiğinden, pek çok in­sanda harikalığı örten bir perde olmuştur. Ülfet perdesini yırtabilenler kâinata âdeta başka boyuttan bakarlar. Başkalarının görmediğini görürler. İlmî keşiflerde bulunan kişilerin en seçkin bir meziyetleri, bu boyutu yakalamış olmalarıdır.

Şu âlemde varlıklar aslında harikulâde şeylerdir. Her gün güneşin doğması, batması, her gün sayısını bilmediğimiz kadar yeni yeni varlıklar yaratılması, bunlara rızıklarının gönderilmesi… gibi durumlar, hayretten ve hayranlıktan insana küçük dilini yutturacak olaylardır. Ama beşer felsefesi, bu ilâhî kudret mucizelerinin üstüne sıradanlık perdesini çeker. O sıradanlık altındaki tevhid delillerini ve Allah’ın o harika nimetlerini görmez ve göstermez. Buna mukabil bazı cüziyatı görür, ehemmiyet verir. Mesela insanın yaratılışındaki kudret mucizelerini görmez ve ehemmiyet vermez. Fakat iki başlı veya üç ayaklı bir insanı görünce bütün nazarları ona yöneltir. Hâlbuki asıl harika olan, insanın şu haliyle yaratılmasıdır.[46]

Kur'ân ise, o sıradanlık perdesini yırtar. O küllî, umumî harika mucizeleri ve aslında birer harika olan nimetleri insana ders verir, onu şükre ve ibadete sevk eder. Mesela, gökten tane tane yağmur yağması hayret ve hayranlıkla seyretmemiz için yeter mi yeter! Şaşırıp kalmamız için gökten illa altın yağması gerekmez. Gerçi Allah dilese gökten altın da yağdırır, Onun gücü her şeye yeter. Ama gökten altın yağsa böyle nimet olmazdı, hayatımızın devamını sağlamazdı.

Dolayısıyla, asıl bizi hayrete sevketmesi gereken durumlar, bize göre sıra dışı olanlar değildir, olağan gördüğümüz harikalardır…

David Hume, insan zihnini duyu verilerinden örülmüş bir alışkanlıklar ağı sayar. Mesela, biz ateş üzerindeki suyun kaynadığını devamlı görürüz; kaynama ile ateş arasında bağ kurmaya alışırız. Ama ateş üzerinde suyun kaynadığını görerek, "Ateş, suyun kaynamasının sebebidir" diyemeyiz. Bu söz anlamsızdır. Çünkü biz ateşi kaynama sebebi olarak algılamıyoruz. Biz yalnız kabı ateşe koyduktan sonra, sudaki kaynamayı algılıyoruz... "Ateş üzerinde buz tutan su" alışkanlıklarımıza aykırıdır. Yoksa aklın "özdeşlik ve çelişkisizlik" ilkesine aykırı değildir... Su buz tutarsa, bu aklımıza değil, beklentilerimize aykırıdır.[47]

4. Gölgeler

Şair,

"Gönlüm uçmak dilerken semâvi ülkelere,

Ayağım takılıyor, yerdeki gölgelere"[48]

derken gerçeği arama yolunda mühim bir engele işaret eder. Gerçeği arayan insan, bazan gerçek zannederek gölgeye yapışır. Gölge ise, asıldan haber vermekle beraber, hiçbir zaman aslın yerini tutamaz. Bu meselede Platon’un (Eflatun’un) "mağara simgesi"ni hatırlayabiliriz:

Sırtları mağaranın girişine çevrili, boynu zincirlerle bağlı insanlar düşünelim. Mağaranın önünden değişik varlıklar geçtiğinde onlara vuran güneş ışığı yüzünden bunların gölgeleri mağaranın duvarına yansıyacaktır. Mağaradakiler, boyunlarındaki zincirlerden kurtulmadıkça bu varlıkları gerçekte oldukları gibi asla göremeyecekler ve kendi gördükleri gölgeleri gerçek varlık sanacaklardır.[49]

Her insanın kişiliği, içine kapanmış olduğu bir mağara gibidir. Âleme, biz bu mağaradan bakarız. Bu mağaranın içine giren ışınlar herkeste bir başka türlü kırılır. Herkesin kendine göre yetenekleri, yetişmesi ve çevresi vardır.[50] Zincirleri, yani bedensel bağları koparmadıkça, dönüp mağaranın dışındaki asıl varlıkları ve onları aydınlatan güneşi görmemiz mümkün olmayacaktır.[51]

Edebiyatımızdaki Leyla-Mecnun hikâyesi, bunun güzel bir örneğidir. Mecnun, hakiki aşkı ararken Leyla'ya takılır, bütün sevgisini ona hasreder. Fakat zamanla asıl sevilmeye layık olanın Allah olduğunu anlar, Leyla'dan geçer, Mevlâ’ya yönelir. Leylayı da artık Mevlâ namına sevmeye başlar.

Mevlâna Celâleddin Rumi, bu hakikati, "gölge avcısı" misaliyle anlatır.

"Bir kuş yüksekten uçar, gölgesi de toprak üstünde kuş gibi uçar. Budalanın biri o gölgeyi avlamak ister. Koşar, koşar, takati kesilir. Gölgeye ok ata ata, ok torbasını boşaltır." [52]

Mevlâna’nın şu sözleri de aynı hakikatin bir başka yönünü gösterir:

"Ne vakte kadar destinin üstündeki nakışlara âşık olup kalacaksın? Nakıştan vazgeç de destinin içindeki suyu ara. Akıllı bir adamsan, sadeften inciyi al." [53]

Rızkını ağasından bilen, çiftliğini cennet zanneden, amirinin gözüne girmeyi en büyük gaye kabul edenler… gölgelere takılmış kimselerdir. Mevlâna, genel bir yaklaşımla şöyle der:

"Sen bütün cihan halkını birer hayal peşine gider gör!" [54]

Evliyaullah bile zaman zaman "gölge avcısı" olmaktan kurtulamamışlardır. Mevlâna, bunu şöyle anlatır:

"Evliyaullaha tuzak olan hayaller ise, bostan-ı Huda'daki ay yüzlülerin aksinden ibarettir." [55]

Mesela, şeyhinde fani olmuş bir mürid, şeyhinden geliyor zannettiği feyzin gerçekte Allah'tan geldiğini idrak edemiyorsa, tuzağa yakalanmış demektir. Aynalarda görülen parlaklık güneşten geldiği gibi, bütün güzellerdeki güzellik, bütün kâmillerdeki kemâl ve bütün iyilik sahiplerindeki güzel sıfatlar hep Allah'tandır. O güzeller ve kâmiller, ancak birer ayna durumundadır.

5. Garaz

Gerçeğe ulaşmada mühim engellerden biri de garazdır. Garaz; art niyetlilik, peşin hükümlülük, hissiyata mağlubiyet gibi tezahürlerle kendini gösterir.

Hasta birinin, tatlı suyu acı olarak hissetmesi gibi, garazkâr bir bakış da gerçeği tersyüz eder.[56] Garazkâr insan, objektif hüküm veremez, hissiyatına mağlup olur. Hâlbuki "İnsanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez." [57] "Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa, bir dağı setreder, göstermez. Öyle de insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur, mü'min kardeşine adavet (düşmanlık) eder." [58]

Garazkâr insan, gerçeği bile bile inkâr etmekte bir beis görmez. Mesela Yahudiler Kur'ân'ın ifadesiyle "Peygamberi kendi evlatları gibi tanımakla"[59] beraber, sırf bu garaz yüzünden kabul edememişlerdir. Garaz engelini aşıp gerçeğe teslim olan Yahudi âlimlerinden Abdullah Bin Selâm, Hz. Ömer'e şöyle demiştir: "Kendi çocuğumdan şüphelenebilirim, hanımım beni aldatmış olabilir. Fakat Rasulullah'ın nübüvetinde asla şüphe etmem." [60]

Kur'ân-ı Kerim, sinekten, örümcekten misal getirir. Bu olay, Kur'ân'a inananların yakinini artırırken, inkârcıların küfrünü ziyadeleştirimiştir.[61]

Hz. İbrahim, elleriyle yaptıkları putlara tapan kavmine, putların bir işe yaramadığını, bir fayda veya zarar veremeyeceklerini gayet mukni bir tarzda anlatır. Muhatapları, kendi vicdanlarına yönelip "Doğrusu biz haksızız" derler. Fakat hemen peşine garaz devreye girer, küfürlerinde ısrar ederler. Hak noktasında mağlup olunca, kuvvete müracaatla Hz. İbrahim'i yakmaya kalkışırlar.[62]

6. Taklit

Taklit, delil olmaksızın bir sözü kabul etmektir.[63] Başkasını körü körüne taklit edene "mukallit" denir. Bu tür taklit, mühim bir şahsiyet zaafıdır ve gerçeğe ulaşmaya büyük bir engeldir.

Taklit, başkasına benzemeye çalışmakta da kendini gösterir. Genelde büyüklerin hal ve hareketleri taklit edilir. İyi yolda olanları taklit iyi bir haslettir. Kötü yolda gidenleri taklit ise, büyük bir felaket...

Kur'ân-ı Kerim, körü körüne taklidi şiddetle reddeder. Mesela, şu âyete bakalım:

"Onlara 'Allah'ın indirdiğine uyun' denildiğinde, 'Hayır, biz atalarımızı ne üzere bulduksa ona uyarız' dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez kimselerse (yine mi onlara uyacaklar)?"[64]

Hamdi Yazır âyetin yorumunda şöyle der:

"Uyma sebebi eskilik -yenilik veya atalar yolu olup olmamak değil, emr-i hakka mutabık, delil-i hakka muvafık olmaktır. Hakkın emrine uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur. Bilakis, Hakk'ın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyenlere atalar dahi olsa yine uyulmaz. Bu âyet gösteriyor ki, icmalî veya tafsilî bir hak deliline dayanmayan körü körüne taklit, Hak Dinde yasaklanmıştır." [65]

Kuru kuruya ecdatla iftihar etmek de hoş bir şey değildir. Zira "Ataların salahı, evladın salahını istilzam etmez."[66] "Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız sizedir. Ve siz onların işlediklerinden mes'ul olacak değilsiniz"[67] âyeti nesep davasını reddeder. Âyette, "Sizden öncekilerin iyiliği ile iftihar etmeyin. Siz de onlar gibi iyi kazançlar kazanın" mesajı vardır." [68]

Nitekim "Sura üfürüldüğünde, artık o gün aralarında ne soy- sop (nesep) vardır ve ne de birbirlerine bir şey sorarlar"[69] ve "Her nefis kendi kazancına bağlıdır"[70] gibi âyetler de aynı manayı teyid eder.

Hamdi Yazır, bunu şöyle değerlendirir:

Geçmişi büsbütün atmak ve ondan tegafül ederek hep yeni şeyler aramak doğru değilse de körü körüne maziperestlik yapmak, ‘ne olursa olsun’ deyip atalar yolunu tutmak da asla doğru değildir. Özellikle ilimden, dinden nasibi olmayan, hata ve dalaletleri aşikâr ve Allah tarafından beyan olunan ataları taassupla taklit etmek, onları Allah'a denk ve emsal gibi tutmaktır, cehil ve dalalette boğulup kalmaktır...[71]

Beydavi, atalara uymakla ilgili âyet hakkında şu yorumu yapar:

"Âyet, nazar ve içtihada gücü yeten için taklidin yasak olmasına bir delildir. Ancak peygamberler ve müçtehitlere uymak, taklit değil, Allah'ın indirdiğine ittiba, yani tabi olmaktır."[72]

Bu konuda Kurtubî de şöyle der:

"Küfür ve masiyette ataları taklit batıldır. Hak'ta taklit ise, dinin asıllarından bir asıldır."[73]

Cenab-ı Hak, önceki peygamberlerden bahsederken, Hz. Peygamber'e şöyle der:

"İşte onlar Allah’ın yol gösterdiği kişiler. Sen de onların gittiği yoldan yürü!"[74]

Bu âyet, Hak'ta taklidin esasını ortaya koyar. Yani, hak yolda gidenlerin o örnek hayatları rehber alınmalıdır.

"Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre (bilenlere) sorun."[75] âyeti, bilmeyen mukallitlerin ne yapması gerektiğini bildirir.

Esas olan, taklit değil, tahkiktir. Yani, inceleyip araştırarak bizzat gerçeğe ulaşmaktır. Fakat realite açısından baktığımızda herkesin araştırıcı olmasının mümkün olmadığını görürüz. Nitekim âmâlar görenlerin delaletinde yol alırlar. Hastalar, terkibini bilmese de doktorun verdiği ilacı kullanırlar.

Körü körüne taklit, dinen mezmumdur.[76] "Bu anlayış, yalnız başına ayakta duramayan ve daima tabi olacağı birilerini arayan, sorgulamayan, muhakemesiz bir toplum ortaya çıkarmıştır." [77]

Batıl atalar yolunu körü körüne izleyenleri kınayan âyetin devamında, Cenab-ı Hak şöyle bildirir:

"Kâfirlerin hali, çobanın sözünü anlamayan, ancak bağırıp çağırışını işiten hayvanlara benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık akıl etmezler."[78]

Beydavi'nin yorumuyla, "Taklit içinde olan kâfirler, zihinlerini kendilerine okunana vermezler. Onlara anlatılana dikkat etmezler. Bu durumda onlar, sesi duyup da manayı anlamayan hayvanlara benzerler."[79]

Mukallit insanlar, başlarında iyi bir çoban olursa rahat ederler. Yoksa kimliksiz, şahsiyetsiz bir hayat geçirmeye mahkûm olurlar. Kendi başlarına karar veremezler. Kendi akıllarını kullanamazlar.

Mevlâna, taklit konusunda şöyle der:

"Mukallit, dere yatağı gibidir ki, dâhilindeki suyu içmez. Su onun içinden geçer, su içenlere gider."

"Muhakkik, Hz. Davud gibidir. Mukallit ise, ses yankısından ibarettir."[80]

Mukallidin mukabili, muhakkiktir. Muhakkik, manaya aşinadır. Her şeyin hakikatini, içyüzünü bulmaya çalışır. Dinin nasslarının hikmetlerini araştırır. Neye, niçin inandığını bilir. Müçtehit seviyesine gelmemişse, gerçi o da taklit eder. Fakat bu taklit, körü körüne değildir. Delillerini bilerek, hikmetlerini bularak hakka teslimiyetten ibarettir.

Taklidi reddeden bir dinin mensupları arasında, körü körüne taklit hastalığının olmaması gerekir. Fakat her nasılsa, özellikle cehaletin hâkim olduğu çevrelerde, Müslümanlarda da bu tür taklit görülmektedir. "Ağam bilir." "Şeyhim söylüyorsa doğrudur." "Liderim söylemişse doğru demiştir." şeklindeki genellemeler gerçeklerin örtülmesini netice verir. Zira İslâm'da peygamber dışında hiçbir şahsın masumiyeti söz konusu değildir. Her insan yanılabilir ve hata edebilir. Gerçekten büyük olan zatlar hiçbir zaman kendilerini hatalardan uzak görme ve gösterme cihetine gitmezler. Bunlar bir kusur işlediğinde veya farkına varmadan yanıldığı ortaya çıktığında hemen tevbe ile hakka yönelirler. Yanlışta ısrar yanlışını yapmazlar.

Bu konuda, Bediüzzaman şu hatırlatmada bulunur:

"Hiçbir müfsit ‘ben müfsidim’ demez, daima suret-i haktan görünür. Yahut batılı hak görür. Evet, kimse demez ‘ayranım ekşidir.’ Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor." [81]

Taklit konusunda, ilgisine binaen kısaca taassuptan da söz etmek yerinde olacaktır.

Taassub, delilsiz olarak bir şeyi kabullenmek ve onun öyle olduğunu savunmaktır. Buna kısaca “batılda ısrar” diyebiliriz. Taassup, bir nevi fanatizmdir. Fanatik kişi, kendisinin hakikatin tek temsilcisi ve vasıtası olduğuna inanır. Fanatizmi karakterize eden en önemli özellik, "müsamahasızlıktır."[82] "Taassup, taklitten neş'et eder." [83] Günümüzde, özellikle siyasette ve futbolda taassubun en ileri boyutlarını görmek mümkündür. "Siyasi taassup, şahsın hayat ve cemiyet hakkında kendi görüşlerini mutlak surette hak ve başkalarınkini batıl telakki etmesinden ileri gelen cahilane bir düşmanlıktır." [84]

Dinde hassas, ama aklî muhakemede noksan bazı dindar kişilerin zaman zaman fanatizme varan davranışları olmuş ve olmaktadır. Fakat Müslümanlar içinde çok az bir azınlığı teşkil eden bu tür kimselerden dolayı umum Müslümanları taassupla, fanatiklikle suçlamak büyük bir zulümdür. Böyle olmakla beraber her nedense bu kelime, din düşmanları veya dinde lakayt insanlar tarafından dindar kişilere bir yafta şeklinde kullanılır olmuştur. Hâlbuki dindarlıkla taassubu karıştırmamak lazımdır. Koyu dindar, mutaassıp olmayabileceği gibi, dindar olmayan bir kişi taassup içinde olabilir. Mesela, ideolojik taassup... İdeolojiler devlet yönetimi ile ilgili olduğu için, ideolojilerdeki taassup, hürriyetler için en büyük tehlikedir. Diktatörlüklerin temelini, ideoloji taassubu teşkil eder.[85]

Taklit konusunu, Garaudy'nin taklit zindanındakilere şu seslenişiyle bitirelim:

"Uzaktan kumandalı robotlar! Sökün protezlerinizi sökün! Dışarda hâlâ gerçek insanlar, insan gibi konuşan insanlar varken, hapishanelerinizden dışarı çıkın!"[86]


[1] Adıvar, s. 25.

[2] Kısakürek, Çile, b.d. Yay. İst. 1988, s. 19.

[3] Muhammed İkbal, İslamî Benliğin İçyüzü, Ter. Ali Yüksel, İst. 1986, s. 87.

[4] Bkz. Ömer Rıza Doğrul, Yeryüzünde Dinler Tarihi, İnkılap Kit. İst. 1947, s. 23-24.

[5] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 88.

[6] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, VI, 4321.

[7] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, VII, 5167-5168.

[8] İbn Haldun, Mukaddime, s. 429.

[9] Şimşek, Özdeyişler, s. 13.

[10] Gökberk, s. 88-89.

[11] Furkan, 25/62.

[12] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, V, 3611.

[13] Schuon, İslamın Metafizik Boyutları s. 204. Nihat Keklik, aynı manayı şöyle ifade eder: "Maddi imkânlar insana köle olması gerekirken ona efendi olmuşlar." Manevi Kalkınma veya Ortanın Sağı, Cağaloğlu Yay. İst. 1967, s. 14.

[14] Meriç, Bir Dünyanın Eşiğinde, s. 162.

[15] Roger Garaudy, Yaşayanlara Çağrı (Appel aux Vivants), Ter. Cemal Aydın ve Nuri Aydoğmuş, Pınar Yay. İst. s. 28.

[16] Fussilet, 41/44.

[17] Ebussuud, İrşadu Akli's-Selim, Daru İhyai't-Türasi'l-Arabi, Beyrut, 1990, VIII, 17; Alûsî, XXIV, 130; Sabuni, III, 126.

[18] Hûd, 11/91.

[19] Zemahşeri, Keşşaf, II, 231.

[20] Zemahşeri, II, 231; Alûsî, XII, 123; Sabuni, II, 30; Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, IV, 2810.

[21] Hûd, 11/88.

[22] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, IV, 2811.

[23] Akarsu, s. 123.

[24] Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, s. 62.

[25] Gökberk, s. 100.

[26] Gökberk, s. 100.

[27] Sabri Akdeniz, Eğitim Sosyolojisi, İst. 1990, s. 17-18.

[28] Gökberk, s. 239.

[29] Yunus, 10/39.

[30] Nursi, Sözler, s. 253.

[31] Nursi, Asar-ı Bediiyye (Hakikat Çekirdekleri), s. 743.

[32] Meriç, Bir Dünyanın Eşiğinde, s. 42.

[33] Kam, s. 65.

[34] Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, s. 188-189.

[35] Keklik, Felsefede Metafor, s. 207.

[36] Nur, 24/40.

[37] Weber, Felsefe Tarihi, s. 382.

[38] Gökberk, s. 455-456.

[39] Gökberk, s. 451.

[40] Keklik, Felsefede Metafor, s. 207-209.

[41] Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslâm, s. 135.

[42] İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, s. 135.

[43] Akarsu, s. 20.

[44] Bkz. Nursi (Muhakemat), Asar-ı Bediiyye, s. 243.

[45] Nursi, Asar-ı Bediiyye (Muhakemat), s. 243.

[46] Bkz. Nursi, Sözler, s. 137.

[47] Türker, s. 122-123.

[48] Kısakürek, Çile, s. 249.

[49] Türker, s. 36; Meriç, Mağaradakiler, Ötüken Yay. İst. 1980, s. 13-16; Keklik, Felsefede Metafor, s. 19-20.

[50] Gökberk, s. 243-244.

[51] Türker, s. 36.

[52] Rûmi, I, 274.

[53] Rûmi, VI, 338.

[54] Rûmi, I, 107.

[55] Rûmi, I, 108.

[56] Arif Etik, Mevlâna’da Manevi Görüş, Ülkü Basımevi, Konya, 1964, s. 30.

[57] Nursi, Lem'alar, s. 73.

[58] Nursi, Lem'alar, s. 84.

[59] Bakara, 2/146 ve En'am, 6/20.

[60] Râzî, IV, 128.

[61] İbn Kesir, I, 92; Kurtubî, I, 168; Süyûtî, Dürrü'l- Mensur, Daru'l - Mektebi'l- İlmiyye, Beyrut, 1990. I, 88

[62] Bkz. Enbiya, 21/52-70.

[63] Abdülkerim Zeydan, el-Veciz, Mektebetu’l- İslami, İst. 1979, s. 347.

[64] Bakara, 2/170.

[65] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 586.

[66] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, VI, 4066.

[67] Bakara, 2/141.

[68] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 508.

[69] Mü'minun, 23/101.

[70] Tur, 52/21.

[71] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 585.

[72] Beydâvî, I, 100.

[73] Kurtubî, II, 142.

[74] En'am, 6/90.

[75] Nahl, 16/43.

[76] Muhammed Şevkani, Fethu'l- Kadir, Daru İhyai't- Türasi'l- Arabi, Beyrut, ts., I, 167; Duman, s. 47-48.

[77] Said Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri, Esra Yay. Konya, 1995, s. 55-56.

[78] Bakara, 2/171.

[79] Beydâvî, I, 100.

[80] Rûmi, VI, 171-172.

[81] Nursi, Asar-ı Bediiyye (Münazarat), s. 376.

[82] Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 193.

[83] Muhammed Ebu Zehra, Tarihu'l-Mezahibi'l-İslamiye, Daru'l- Fikri'l- Arabi, I, 7.

[84] Başgil, s. 160.

[85] Öner, s. 78.

[86] Garaudy, Entegrizm (Integrismes), Ter. Kâmil Bilgin Çileçöp, Pınar Yay. İst. 1992, s. 141.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun