Bilginin değeri ve gerçek bilgi nedir?
Değerli kardeşimiz,
Bilginin Değeri
"Bilgi vasıtalarımızla ulaştığımız şeyler, acaba gerçek bilgiyi yansıtıyorlar mı? Yoksa birer zan, birer teoriden mi ibarettirler?” şeklindeki sorular, bilginin değeri konusuna girer. Bazı felsefi ekoller, bildiğimiz şeylerin gerçekliğine inanırken, bazıları da aşırı bir şüphe ile en bedihi şeylerde bile tereddüt gösterirler. Sofistler, Septikler bu son grupta yer alır.
Orta bir yoldan giderek, "İnsan bilgisi hiçbir zaman sadece hakikat olan saf bir bilgi değildir. İnsan bilgisi, aslında hakikat ile hatanın bir karmasıdır demek mümkündür.”[1]
İslam âlimleri, "Eşyanın hakikatleri sabittir."[2] esasını kabul ederler. "Yani, görmekte olduğumuz şeyler, şahsi inanç bakımından değil, harici vücut ve hüviyet bakımından bir gerçek olarak vardır. Eşyanın hakikati, evham ve hayalden ibaret değildir."[3] Bizler şu anda rüyalar âleminde değil, gerçek bir âlemde yaşamaktayız.
Ali Fuat Başgil, "Eşyanın hakikatleri sabittir" ifadesini elektrik ve vicdanı örnek vererek şöyle yorumlar: "Bizim ilmimiz eşyanın hakikatlerine değil, araz ve evsafına aittir. Eşyanın künhünü ve hakikatini yalnız onları yaratan bilir."[4]
Sofistler ve Septik felsefe mensupları her şeye şüpheyle bakmışlar, eşya hakkında hüküm vermekten kaçınmışlardır. Bunlara İslâm âleminde "indiyye, la edriye, hısbaniyye, raybiye" gibi isimler verilir.[5] Şüphenin de belli bir yeri olduğunu kabul etmekle beraber, bedihiyatta bile şüphe edilmesi, çok aşırı bir tutumdur.
Bedihiyyat, besbelli şeyler, aklın bunlara yönelmesiyle hemen meydana gelen, ilk nazarda hemen hâsıl olan bilgilerdir. "Bir ikinin yarısıdır." "Küll, cüz'ünden (bütün, parçadan) büyüktür" gibi bilgiler bu türdendir.[6]
Bedihiyat hakkında Berkeley şöyle der: "Bu gördüğüm dokunduğum şeylerden şüphe edersem, kendi varlığımdan da ederim. Ben derim ki: Kendi varlığımı ne kadar sağlam biliyorsam, cisimlerin varlığını da o kadar sağlam bilirim."[7]
Şimdi de biraz şüpheciler cephesine bakalım, onların yorumlarını dinleyelim:
Sofistler, rölativisttir. Onlara göre, herkesin benimseyebileceği bir doğru ve bir ölçü yoktur.[8]
Ekol mensuplarından Pyron şöyle der: Her sav için birbirinin karşıtı olan ve güç itibarıyla birbirine eşit bulunan iki delil ileri sürülebilir. Bundan dolayı da hiçbir şey için belli bir şey diyemeyiz. Yapılacak şey, her türlü yargıdan kaçınmaktır. Bir de duyular olsun, akıl olsun bize nesneleri oldukları gibi değil, göründükleri gibi gösterirler.[9]
Gorgias ise şöyle der: "Bir şey yoktur. Bir şey olsa da bilemezdik. Bilseydik de başkalarına bildiremezdik."[10]
Şüphecilerden Karneades, duyu aldanmalarına şöyle örnek verir: "Aynı kule, uzaktan yuvarlak, yakından dört köşeli görünür. Aynı gemi, üzerindekine duruyor, kıyıdakine gidiyor görünür."[11]
Yine Karneades'e göre, "Akılla da hiçbir zaman son, şartsız, mutlak geçerliliği olan bir şeye varamayız. Bilgimizin bu iki kaynağı, yalnız başlarına bu işi başaramıyorlarsa, beraber olduklarında, yani ‘iki aldatıcı’ bir araya geldiğinde yine bir şey yapamazlar."[12]
Karneades böyle derken, Stoa ekolünün şu tenkidi, kayda değer bir ifadedir:
"Sen, 'doğru bilinemez' diyorsun ama hiç olmazsa bu 'doğru bilinemez' sözünün doğru ve bilinen bir şey olması gerekir."[13]
Philon'un öğrencisi Filistinli Antiokhus, şüpheciliğin her şeyden şüphe etmesini lüzumsuz bulur. Ona göre, insanın normal şartlar içinde apaçık (bedihi) algıları vardır. Bunlardan şüphe edersek, kökleri bu çeşit algılarda bulunan bütün genel tasavvur veya kavramlar da yıkılır. Böylece insanın bütün pratik, san’atsal ve bilimsel davranışları, kısaca bütün hayatı çıkmaza girer. Yeni bilgilerimize sağlam, apaçık bir temel gerekir. Çünkü doğrunun ne olduğu bilinmeden, doğru olması muhtemel olanın ne olduğu bilinemez. Her şeye şüpheyle, ihtimalle bakmakta, o aranan güvenirlik, sağlamlık yoktur.[14]
David Hume, şüpheciliğe şöyle yaklaşır: Suya daldırılmış bir küreğin kırık görünmesi, çeşitli uzaklıklara göre objelerin farklı görüntüleri gibi septiklerin verdikleri örnekler, yalnız duyulara körü körüne boyun eğmemeyi, aksine bu duyuları kendi alanlarının sınırları içerisinde değerlendirmeyi isbat eder.[15]
Sofistlerin, "Âlemde her şey nisbidir. Bundan dolayı sabit hakikat olamaz" görüşleri, gerçeği yansıtmamaktadır. Bunu isbat için gösterdikleri nisbilik delilleri, ancak nisbî bir tür bilginin varlığını isbatlar. Yoksa her türlü bilginin nisbî olduğunu ispatlayamaz.[16]
Vahiy
Beşer ötesi bir bilgi türü olan vahiy “Cenab-ı Hakkın dilediği bilgileri elçilerine kelam, söz ve mana olarak bildirmesi, Allah ile peygamberi arasında, mahiyetini ancak Allah’ın ve peygamberinin bilebileceği bir iletişim vasıtasıdır.” [17]
Bir başka ifadeyle vahiy, "Allahu Teâlâ’nın insanlara bildirmek istediği emir, yasak ve haberleri, vasıtalı veya vasıtasız bir tarzda, gizli ve sür'atli bir yolla peygamberlerine iletmesidir." [18]
Izutsu, vahyin üç özelliğine dikkat çeker:
1. Vahiy, her şeyden önce bir haberleşmedir.
2. Bu haberleşmenin sözlü olması zaruri değildir. Yani, haberleşme için kullanılan işaretlerin daima dil işareti olması gerekli değildir. Ama dil işaretleri de kullanılabilir.
3. Bu haberleşmede daima bir sırlılık, bir gizlilik ve hususilik vardır.[19]
Vahyin mahiyetinde bulunan bu "sırlılık, gizlilik ve hususilik", vahyin başkalarınca anlaşılmasını zorlaştırmıştır. Dolayısıyla, "Vahiy, keyfiyeti Allah ile peygamber arasında kalmış bir sır olduğundan, insanoğlunun onu tam olarak anlaması mümkün olmamıştır." [20]
Başta Hz. Peygamber olmak üzere, bütün peygamberler şiddetli bir muhalefetle karşılaşmışlardır. Muhatapları, onların da kendileri gibi insan olmasından hareketle, onlardaki risalet cihetini inkâra çalışmışlar, işi yokuşa sürmüşlerdir. Onlara göre peygamber dediğin harika hallere mazhar olmalı, elinde sihirli bir değnekle gezmeliydi. İsterse dağları altına çevirmeli, yarın neler olacağını haber vermeliydi. Ayrıca, bir insan değil, melek olmalıydı.[21]
Bu gibi taleplere karşı, Cenab-ı Hak Hz. Peygambere şu talimatı verir:
“De ki: Ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben ancak bana vahyedilene uyarım. De ki: Hiç görmeyenle gören bir midir? Aklınızı kullanmıyor musunuz?"[22]
Âyetin son kısmından, vahye mazhar peygamberin gören bir kimseye, vahyi inkâr edenlerin ise körlere benzetildiği hissedilmektedir. Nitekim Hamdi Yazır âyeti bu yönde değerlendirir:
“Peygamberle peygamber olmayanın farkı, gözlülerle âmâların farkı gibidir. Âmâlar, görmedikleri şeyleri ancak görenlerin haber vermesinden dinleyerek işitme yoluyla istifade edecekleri gibi, peygamber olmayanlar da peygamberlerden öyle istifade ederler. Âmâlara gözlülerin delil ve âyetleri olan renkleri anlatmak mümkün olmaz. Sağır ve deli değillerse, önlerindeki uçurumu söyleyerek sakındırıp korundurmak ve işitme ve kalp âyetleri sayesinde salim yolları anlatmak mümkün olur.”[23]
Wells (ö. 1948) "Körler Memleketinde" isimli romanında şöyle bir olay anlatır:
Romanın kahramanı bir gün dünyadan çok uzak Andes Vadisinin dağlık arazisinde dolaşırken, bütün mensupları anadan doğma kör bir memlekete gider. Bunların arasına girip, dünyanın bin bir çeşit manzarasını onlara anlatır. Fakat hiçbirini inandıramaz. Körlerin doktorları, gözleri gören bu adamı muayene edince, onun bir deli olduğuna hükmederler… Ve normal hayata dönebilmesi için gözlerini dikmeye karar verirler.[24]
İlâhî vahiy yoluyla insanlara fizik ötesi âlemin sırlarını anlatan peygamberlerin hali, bazı yönleriyle romanın kahramanına benzemektedir. “Hayat ancak dünya hayatıdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak dehr (zamanın çarkları) helâk eder”[25] diyen, duyuların ve aklın sınırlı alanına hapsolan kimselerin, vahye muhalefetleri inkârlarının bir gereğidir.
[1] Mengüşoğlu, s. 54.
[2] Taftezani, Şerhu'l- Akaid, s. 19.
[3] Ali Arslan Aydın, İslam İnançları ve Felsefesi, Çağrı Yay. İst. 1979, s. 111.
[4] Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, Yağmur Yay. İst. 1977, 61-62.
[5] Süleyman Hayri Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, Akçağ Yay. Ank. 1987, s. 231-233.
[6] Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi, Damla Yay. İst. 1981, s. 71.
[7] Paul Janet ve Gabriel Seailles, Metalib- Mezahib (Histoire de la Philosophie), Ter. Hamdi Yazır, Eser Neş. İst. 1978, s. 54.
[8] Gökberk, s. 47.
[9] Gökberk, s. 95-96.
[10] Akarsu, s. 161.
[11] Gökberk, s. 111.
[12] Gökberk, s. 112.
[13] Gökberk, s. 112.
[14] Gökberk, s. 117.
[15] David Hume, İnsan Zihni Üzerine Bir Araştırma (Essay Concerning the Human Ter. Understanding), Ter. Selmin Evrim, MEB. İst. 1974, s. 229.
[16]Alparslan Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, İnsan Yay. İst. 1992, s. 27.
[17] Şerafeddin Gölcük, Kelam, (Süleyman Toprak ile birlikte), Selçuk ün. Yay. Konya, 1988, s. 288.
[18] Muhsin Demirci, Vahiy Gerçeği, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1996, s. 237.
[19] Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan, s. 147-148.
[20] İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, Elif Ofset, Ankara, 1979, s. 44.
[21] Bkz. Furkan 25/7-8; 6/En'am, 91; İbrahim 14/10-11 Enbiya 21/3; Mü'minun 23/24; Şuara 26/154 ve 186-187; Teğabün 64/6; İsra 17/90-95...
[22] En'am, 6/50.
[23] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, III, 1939.
[24] Bkz. Peyami Safa, Mistisizm, Bedir Yay. İst. 1961, s. 127.
[25] Casiye, 45/24.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Felsefe, varlık felsefesi ve bilgi felsefesi nedir?
- Bilim ve din, dost mu düşman mı, çatışır mı beraber mi?
- Bilgi olarak ilhamın değeri nedir?
- Gerçeğe ulaşmanın engelleri nelerdir, bunlar nasıl aşılır?
- Allah’ı tanımanın yolları nelerdir?
- Gerçek nedir, nasıl anlaşılır?
- Bilim ile inkar felsefesi nasıl açıklanabilir?
- Kün (Ol) emri, ibda ve inşa ile yaratılış hakkında bilgi verir misiniz?
- Dogma nedir?
- Yaratılış, mazide bitmiş bir olay mı yoksa devam eden bir süreç mi?