Bilim ile inkar felsefesi nasıl açıklanabilir?
Değerli kardeşimiz,
Bilim insanları ve felsefecilerin çoğu Allaha inanır. Kadim Yunan Felsefesinin en meşhur simaları olan Aristo, Sokrat, Platon (Eflatun) Allaha inandıkları gibi, son dönemlerin felsefecilerinden Descartes ve Newton gibi tarihe mal olmuş şahsiyetler de Allaha inanmaktadır.
Tarihin gördüğü en büyük ilim adamlarından olan Newton (ö. 1727), o güne kadar ulaşılamamış bir takım bilimsel gerçeklerin ilanına vesile olmuştur. Artık bilim çevrelerinde "yüzyılların en büyük fizikçisi" ünvanıyla anılmaktadır. Hatta Lagrange (ö. 1813), onun hakkında şöyle der:
"Kimse Newton'un şöhretine ulaşamayacak. Çünkü keşfedilecek yalnız bir tek evren var."
Lagrange onun hakkında bu mübalağalı ifadeleri kullanırken, Newton, gerçek bilim adamına yakışır bir değerlendirmeyle şunları söyler:
"Herkesin beni nasıl gördüğünü bilmem. Fakat ben kendimi deniz kenarında oynarken önünde hiç keşfedilmemiş gerçekler okyanusu yayılmış duran ve cilalı bir çakıl taşı veya güzel bir istiridye kabuğu bulmakla zevk duyan bir çocuk gibi görüyorum." [1]
Newton, Allaha olan imanını şöyle ifade eder:
“Bu güneş, gezegenler ve yıldızların ahenkli ve güzel sistemi ancak her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir varlığın buyruk ve yargısından çıkmak gerektir.”[2]
Newton, -eserlerinde görüldüğü üzere- Allah’ın varlığını
- evrendeki düzen, ahenk ve amaçlılık
- tabiatta abes bir şey olmaması
- en basit yollardan mükemmele gidilmesi
- evrendeki düzen ve güzellik
- hayvanların hayret verici yapıları gibi anlatımlarla nazara vermektedir.[3]
İnkâr Felsefesi
İnsanlar -her ne kadar isimlendirmede farklılıklar olsa da- genelde “Yüce Yaratıcı” manasında Allah'ı kabul ederler. Ama hemen her devirde ateist olanlar da çıkmaktadır. Özellikle 19. yüzyıl maddeciliğin fikir olarak çok öne çıktığı bir zaman dilimidir. Materyalizm ve Pozitivizm akımları o asrı ve devamını hayli sarsmış, hatta Avrupa’da “Tanrı öldü!” başlığıyla kitap yazılmıştır.
Meseleyi şu noktalardan tahlil etmek istiyoruz:
1. İnsan vicdanen, yani fıtraten Allah’ı bilecek ve O’na yönelecek özellikte yaratılmıştır. Bunu ayçiçeğiyle güneş arasındaki münasebete benzetebiliriz. Ayçiçeğinin fıtrî olarak güneşe yönelmesi gibi insan da fıtraten Allah’a yönelik bir mahiyete sahiptir. Bazıları buna “inanç geni” demektedir. Dünyanın hemen her tarafındaki insanların kahir ekseriyetinin Allaha inanması bunu ispat eder. Allaha yönelen birinin Allah yerine putlara ve benzerlerine yönelmesi bu hükmü bozmaz. Onların bâtıl mabutlara yönelmesi, tabiatında sularda yüzmek olan ördeğin yüzecek sular bulamadığında çamurlu sularda oyalanmasına benzer.
Denilir ki: “Düşmekte olan bir uçakta ateist kalmaz.” Bu durum arabalardaki “Airbag: Hava yastığı” sistemine benzer. Günlük hayatın akışı içinde araba kullanan biri bu hava yastığının farkında değildir. Ama günün birinde arabasının çarpışması hâlinde bu yastık otomatik olarak devreye girecektir.
Şu ayetleri bu bağlamda değerlendirebiliriz:
“Sizi karada ve denizde seyr u seyahat ettiren O'dur. Gemide bulunduğunuzda hoş bir rüzgâr onları alıp götürerek tam keyiflendikleri bir sırada gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her yerden onlara dalgalar gelir. Bütünüyle kuşatılıp artık bittiklerini sanırlar. (İşte o vakit şöyle diyerek) tam ihlâs ile Allah'a yalvarırlar: ‘Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun ki şükredenlerden olacağız.’ (Allah) onları kurtardığında ise bakarsın ki yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara başlarlar."[4]
2. “Onlar, dünya hayatından bir zahir bilirler”[5] âyeti, kâfirlerin inkârı noktasından da değerlendirilebilir. Şöyle ki: Âyette geçen zahir, dış görünüş anlamındadır. Dış görünüş ise, çoğu kere aldatıcıdır. Mesela, zahirde güneş dünyanın etrafında döner, gölge sabittir. Hakikatte ise, durum tam tersidir. Yani, dünya güneşin etrafında döner ve gölge hareketlidir. Benzeri bir şekilde zahirde ağaç meyve verir, gerçekte ise Allah o ağaçla meyve gönderir.
3. İnkârın önemli bir sebebi, tebei ve sathi (yüzeysel) bakıştır. Hâlbuki tebei ve sathi bir nazarla bakılsa, aslında imkânsız olan bir şey mümkün görünebilir. “Bir zaman bir ihtiyar adam Ramazan hilalini görmek için semâya bakmış, gözüne bir beyaz kıl inmiş, o kılı ay zannetmiş, ‘Hilali gördüm’ demiş. İşte muhaldir ki, hilal o beyaz kıl olsun. Fakat kasten ve bizzat aya baktığı ve o saçı tebei ve dolayısıyla ve ikinci derecede gördüğü için, o muhali mümkün telakki etmiş.”[6] “Her şey atomlardan meydana geldi. Atomların hareketleriyle şu âlemde gördüğümüz renklilik ve çeşitlilik oluşur” şeklindeki bir değerlendirme bu türden bir durumdur. Bu bakışta yaratılanı görmek ama yaratıcıyı nazara almamak, hareketi görmek ama harekete geçireni göz ardı etmek vardır.
4. Gayet uzak mesafeden bakılsa, en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi görünebilir, “Yıldız, bir mum kadardır” denilebilir.”[7] İşte, ateist kimseler imanî meselelere uzaktan baktıklarından gerçeği farklı algılamışlar, nazarları devamlı maddeyle meşgul olduğundan maneviyata yabancı kalmışlardır. Hâlbuki kim bir şeyde çok ileri gitse, çoğu kere başka şeylerde geri kalır. Mesela, maddi şeylere dalanlar, maneviyatta sathi kalırlar. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, maneviyatta kördür.”[8]
5. Küfrün çürük temellerinden biri de istib’ad, yani akıldan uzak görmektir. Mesela, bir Allah’ın her şeyi yoktan yaratması, her şeyi her an idare etmesi, dilediği zaman onları yok edip yeni bir âlemde yeniden vücut vermesi... gibi meseleler, aklın idrak sınırlarını zorlayacak azamettedir.
Hâlbuki bu gibi meselelere Cenab-ı Hakk’ın kudreti açısından bakılsa, istib'ad ortadan kalkar. Şu misalin penceresinden bu hakikate bakabiliriz: Karıncaların bizden farklı bir dünyaları vardır. Onların insanların dünyasını anlayabilmeleri mümkün değildir. Bir düğmeye basarak koca fabrikanın çalışması, ufak bir âletle dünyanın her tarafından haberdar olunması, küçük bir ekranda her taraftan görüntüler görülmesi… karınca idrakini aşan şeylerdir. Fakat karıncanın idrak edememesi, bu işlerin bu derece kolaylıkla gerçekleşmesine engel değildir. Öyle de âlemin her daim yaratılması, kolaylıkla idare edilmesi gibi şeyler biz insanlar tarafından müşahede edilmektedir. Bunların nasıl olduğunu bil(e)meyişimiz hiçbir zaman inkârı gerektirici bir durum olmamalıdır.
6. Ateistler, izahta zorlandıkları şeylere “mıknatıs, genel çekim kanunu, elektrik, telepati, titreşim, manyetizma...” gibi parlak bir isim takmakla, o şeyleri anladıklarını zannederler, kendilerini imana sevk edebilecek bir harikayı görmezden gelirler. Hâlbuki böyle harika şeylere bir isim takmak, cehaleti kat kat hale getirmekten başka bir şey değildir.[9]
Bu gibi kanunların farkına varmak, kanun koyucu ve kanunu uygulayıcı yüce kudreti hatıra getirmesi gerekirken, pek çok tabiat bilimcisinin inkârına sebep olmuştur. Mesela ilâhî bir san’at ve muhteşem bir kitap olan kâinata “tabiat” adını vererek onu yaratıcısız zannetmek, inkârcıların en büyük basiretsizliklerinden biridir.
7. Alman filozof Ludwig Feurbach (ö.1882) insanın tanrıları yarattığını söyler. Ona göre "Din, insanın mutluluk içgüdüsünün kendini hayal gücünde tatmin etmesidir. Bunun içindir ki, mutluluğunu bu dünyada arayan Yunanlı, Olympos tanrılarının dünyasını yarattı. Yoksun oldukları kudretin devamlı rüyasını gören Yahudiler, dünyayı yoktan yaratmış olan, insana sert buyruklarıyla hükmeden güçlü bir Tanrı hayal ettiler. Günlük kaygı ve sıkıntıların yükü altında ezilen ilk Hristiyanlar, kendilerine kurtuluş elini sevgi ile uzatan bir Tanrıyı tasarladılar. Dolayısıyla, nerede ve hangisi olursa olsun, din insanlığın çocukluk rüyasıdır.”[10]
Filozofun bu sözlerini beşerî dinler noktasından kabul etmek mümkün olsa da gerçek ilâhî bir din noktasında kabul etmek mümkün değildir. Sahte paraların olması gerçek paradan haber verir. Onun gibi batıl ilâhlara olan inancın mevcudiyeti, gerçek ilâhın varlığını gösterir Tarih boyunca bütün insanların asılsız bir şeye inandıklarını kabul etmek, insan fıtratına bir iftiradır.
Çölde yol alan birisinin bazan serabı su zannedip avuçlaması gibi, fıtraten tevhid denizini arayan insanoğlu, tarih boyunca kesret çöllerinde yol alırken, pek çok batıl mabut seraplarına takılmıştır. Onun ruhunu tatmin edecek ve aklına sükûnet kazandıracak ancak ve ancak Allah’ı bütün isim ve sıfatlarıyla tanımaktır.
Bu gerçeğe bir misal olarak kısaca Tolstoy'dan bahsetmek istiyoruz. Şöyle ki:
"Küçük kafalar şahısları, orta kafalar olayları, büyük kafalar fikirleri konuşur" diye meşhur bir söz vardır. Fikrin çilesini çekmiş ender insanlardan biri hiç şüphesiz meşhur Rus yazar Tolstoy'dur (ö. 1910). Seksen iki yıllık uzun bir ömürde Tolstoy hep gerçeği bulmaya çalışır. 8-10 saat aralıksız zihnen çalışabilen bu zat, hayatının ilk dönemlerinde sade bir Hristiyan’dır. Fakat muharref Hristiyanlığın birtakım meseleleri hakkında tereddütleri vardır. Bu tereddütler sonucu dinden uzaklaşır, kendini eğlenceye verir. Fakat "Hayat nedir? Hayatın gayesi nedir? Ne için çalışıyorum?" tarzında sorular zihnini hep meşgul etmektedir. Dini devre dışı bıraktığında hayatı "anlamsızlık" olarak değerlendirir. Kendisini ormanda yolunu şaşırmış bir kimse gibi görmektedir. Bilimlerden medet arar, bir teselli bulamaz. Zira bilimler ona âdeta şöyle demektedir: "Bu sorulara bizim verecek bir cevabımız yoktur, biz bunlarla ilgilenmeyiz. Ama ışığın, kimyasal bileşimlerin, cisimlerin kanunlarını, sayılarla kütleler arasındaki ilişkiler gibi soruları bize yöneltirsen, bunlara açık-seçik, kesin ve şüphesiz cevaplarımız vardır."
Bilimlerden aradığını bulamayan Tolstoy, bu defa Hint felsefesine yönelir. Fakat onun da "ihtiyarlık, hastalık, ölüm" gibi en ciddi problemlere tatmin edici cevaplar veremediğini görür. Özellikle ölüm meselesi bir fikr-i sabit olarak aklından hiç çıkmamaktadır. İnsanın bu acizliği karşısında hayatı anlamsız, hatta işkence olarak değerlendirir, "Doğmamış olana ne mutlu!" der. Bu yıllarda kendini "evrenin ortasında terkedilmiş bir varlık" olarak görmektedir. Artık zihninde intihar ile hayatına son vermek vardır. Fakat hayatın bir anlamı olabileceğine dair kalbindeki hafif bir şüphe onu hayata bağlar. Uzun süren şüphe ve tereddütlerden sonra, Allah'a şeksiz bir imanla rahat bir nefes alır, sorularına cevaplar bulur.[11] Hayatının son günlerini İstanbul’da geçirmek niyetiyle çıktığı yolculukta bir tren istasyonunda bu hayata gözlerini yumar.
[1] Adıvar, s. 177; Tuna, Uzayın Sırları, s. 41.
[2] Adıvar, s. 171.
[3] Adıvar, s. 175.
[4] Yunus, 10/22-23.
[5] Rum, 30/7.
[6] Nursi, Mektubat, Envar Neşriyat, İst. 2002, s. 314.
[7] Bkz. Nursi, Mektubat, s. 314.
[8] Nursi, Asar-ı Bediiyye (Hakikat Çekirdekleri), s. 665.
[9] Nursi, Asar-ı Bediiyye (Lemaat), s. 558-559.
[10] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kit. İst. 1990, s. 462.
[11] Bkz. Leo Nikolayeviç Tolstoy, İtiraflarım, Ter. Kemal Aytaç, Furkan Yay. İst. 1994.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Bilim ve din, dost mu düşman mı, çatışır mı beraber mi?
- İzmler nedir ne değidlir?
- Dogma nedir?
- Fen derslerinde Allah’tan bahsedilmesi bilimsel metoda aykırı mıdır?
- Gerçeğe ulaşmanın engelleri nelerdir, bunlar nasıl aşılır?
- Zaman ve mekânın hakikati var mı?
- Bilim, Felsefe ve Din 6. Ders- İlahi İrade | Prof Dr Şadi Eren
- Bilim, Felsefe ve Din 7. Ders- Yaratılış ve Tecelli | Prof Dr Şadi Eren
- Bilim, Felsefe ve Din 8. Ders- Yaratılış ve Evrim | Prof Dr Şadi Eren
- Bilim, Felsefe ve Din 9. Ders- Teodise Problemi | Prof Dr Şadi Eren