İslamiyet’den Önce Cahiliyye Döneminde Ahiret İnancı Nasıldı?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Kur'an-ı Kerim'in "her millete bir peygamber vardır" (Yûnus, 47), "Her ümmete mutlaka bir nezîr (cehennem azabını haber vererek uyaran peygamber) gönderilmiştir" (Fâtır, 24) âyetlerinde ifâde edilen peygamberliğin evrenselliği gerçeğinden Arap yarımadası da nasibini almış ve bu bölgeye tarih boyunca pek çok peygamber gönderilmiştir. Bu peygamberler de, başta Allah'a ve âhiret gününe imân olmak üzere imân esaslarını insanlara tebliğ etmişlerdir.

Kur'an-ı Kerim'de isimleri geçen Hûd, Sâlih ve Şuayb (a.s.) bu peygamberlerdendir. Hûd (a.s.) Yemen ve Hadramevt cihetlerinde yerleşen halis Araplardan ve Ad kavmindendir. Salih (a.s.) da, Semûd kavmindendir. Şuayb (a.s.) ise, Ehl-i Medyen'e ve Ashab-ı Eyke'ye gönderilmiştir[1].

Bunlardan başka Kur'an'da zikrolunmayan başka Arap peygamberler olduğu da söylenmiştir. Halid b Sinan el-Absî ve Hanzala b. Safvan Himyerî'nin bu peygamberlerden olduğu ve Hanzala'nın Ashab-ı Ress'e gönderildiği nakledilmektedir. Şuayb b. zi-Mehrem ve Musa b. Mişa'nın da Yemen'in değişik bölgelerine gönderilmiş birer peygamber oldukları zikredilmiştir. Hz. İsmail ise İbranî olup, Araplara gönderilmiş peygamberlerdendir[2].

Bu peygamberlerin tebliğ ettiıği âhiret inancı kendi zamanlarında fazla kabul görmediği gibi, daha sonraları iyice silinmeye yüz tutmuştur. Nitekim Ad ve Semûd kavimleri'nin bu hususta çok ileri gittikleri Kur'an-ı Kerimde şöyle ifâde edilmiştir:  "Semûd ve Ad  kavimleri kıyameti yalanladılar" (Hâkka, 4).

Cahiliyye Araplarının çoğu müşrik olsa da, yahudi, hristiyan, mecûsî olan, güneşe, aya, yıldızlara, meleklere, cinlere ibadet eden kabileler de vardı[3]. Meselâ, Rebia, Gassan ve Kuzaa kabilesinin bir kısmında Hristiyanlık; Himyer, Benî kinane, Benî Hars ve Kindî kabilelerinde Yahudilik; Benî Temim'de ise Mecusilik vardı[4].

Cahiliyye dönemi müşriklerinin ölüm ötesi hayat hakkında ne düşündüklerine baktığımızda, onların ekserisinin yeniden dirilişi, cennet ve cehennemi şiddetle reddettiklerini, bunun yanında, rûhun ölümsüzlüğüne delâlet eden bazı efsanevî inançlara sahip olduklarını görüyoruz. Beliyye, veliyye ve hâme inaçları bunlardandır.

O dönem Araplarının ekserisinin inandığı hâme inancına göre, öldürülmüş kimsenin bünyesinden bir baykuş (hâme) çıkarak o kimsenin intikamı alınmamışsa, her yüz yılın başında maktûlun başucuna vararak, bana su verin! bana suverin! diye bağırır[5]. Ayrıca hâmenin ölen kimsenin oğlunun yanında kalarak oğlunun durumunu babasına ilettiğine de inanılırdı[6]. Bir görüşe göre ise hâme, insanın kafa tasıdır. Sadâ ise,  bu kafa tasından çıkan kuştur[7].

Cahiliyye dönemi Arap şiirinde de bu inancın izlerini görmek mümkündür. Meselâ, Zü'l-Isba' el-Udvanî bir şiirinde şöyle diyor:

Ey Amr bana sövmekten ve noksanlarımı anlatmaktan vazgeçmezsen,

Hâme, bana su verin!  deyinceye kadar seni döveceğim[8].

Bir cahiliyye şâiri de bu inançtan hareketle, Bedir'de öldürülen müşrikler için söylediği mersiyesinde, yeniden diriliş akidesine şu beytiyle itiraz etmiştir:

Ey peygamber! bize tekrar dirileceğimizi mi söylüyorsun,

Öyleyse, sadâ ların ve hâmelerin hayatını nasıl izah edersin[9]

Şâir bu sözleriyle sanki şöyle diyor: İnsan böyle bir kuş olduktan sonra, artık bir daha nasıl dirilip insan olsun?![10]

Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in  "Hâme inancı yoktur, bâtıldır"[11] buyurarak bu inancı iptal etmesi ve böyle bir şeyin olmadığını haber vermesi de, bu inancın o dönemdeki Araplar içinde bulunduğunun bir delilidir.

Hâme inancını bir nevi tenasüh inancı[12] olarak sayanlar olmuşsa da, bu inancın asıl tenasüh inancıyla pek de alakası olmadığı ortadadır.

Bazı cahiliyye Arapları'nın ölmüş yakınlarıyla alakalı olarak uyguladıkları diğer bir inanca göre ise, ölü yıkanıp, kefenlenip, rahmet dualarıyla tabuta konulur[13], ölü defnolunduktan sonra bir deve getirir, başını sırtından arkasına ve göğsünden karnına doğru bağlarlar, boynuna veliyye adını verdikleri bir gerdanlık asar, deveyi ölünceye kadar bu hal üzere bırakır ve bu deveye de beliyye adını verirlerdi[14]. Ölen kişinin bizzat kendi devesinin gözleri bağlanarak, ölünceye kadar kabri başında bekletildiği[15] ve bu deveye Retime adı verildiği de nakledilmektedir[16]. Ölünün kabrinden dirilip kalktığında bu deveye binerek mahşere gideceğine, şâyet bu deve olmazsa yaya kalacağına inanırlardı. Hatta bazıları, daha hayattayken çocuklarına şöyle tavsiyede bulunurlardı: "Evladım, beni üzerine bindiğim deve ile beraber gömünüz ki, kıyamet günü onun üzerinde haşrolunayım. Eğer bu vasiyyetimi yerine getirmezseniz kıyamet gününde yaya kalırım"[17].

Cahiliyye dönemine ait bütün bu inançlar, onların rûhun bekasına inandıklarını gösteren bazı zayıf inançlardır. İbn Aşûr'un ifâdesiyle bu nevi inançlar, "Hristiyanlaşmış Araplardan şuursuzca alıp kendi şirk inançlarına karıştırdıkları şeylerdir"[18] Zira,  "diriliş'i inkâr şırkin aslındandır"[19].

Kanaatimizce, cahiliyye Araplarında görülen bu nevi inançlarda sadece Hristiyanlığın tesiri değil, Hz. İbrahim'in teblîğ ettiği inanç esaslarından nesiller boyu tesiri azalarak ve değişime uğrayarak gelen hakikatlerin de payı vardır. Fıtratta mevcût olan ebediyet arzusu da bu inançların tezâhüründe rol oynamıştır. Şunu da belirtelim ki, bu inançların o günkü Arap toplumunun tamamı tarafından kabul görmüş, üzerinde ittifak edilmiş şeyler olduğunu söyleyemeyiz. Aksine, azınlığın kanaatleri de olabilir.

Cahiliyye dönemi Arapları'nın bir kısmında görülen bu inaçlar Kur'an'ın bildirdiği âhiret inancından çok uzak olup, Araplar çok kere bu eski inançlarına dayanarak yeniden dirilişi, cennet ve cehennemi inkâr ediyorlardı. Yukarda hâme inancıyla alakalı olarak zikrettiğimiz beyt bunun bir örneğidir.

Nitekim, Kur'an-ı Kerim'deki ifâdeler Cahiliyye dönemi Araplarının, çok şiddetli bir şekilde, âhireti, öldükten sonra yeniden dirilmeyi, cennet ve cehennemi inkâr ettiklerini, böyle şeyleri hafife alarak alay ettiklerini gösteriyor.

Peygamber Efendimiz (s.a.v). bu inancın tesisi uğrunda büyük güçlüklerle karşılaşıyordu. Müşriklere kıyamet gününden ve o günde olacak şeylerden bahsedince, onların katı kalpleri daha da katılaşıyor, ona kaba ve çirkin sözlerle hitab ediyor, söylenenleri hafife alıp alay ediyorlardı: "Bu size va'd edilen, çok çok uzak bir şey" (Mü'minun, 36), "Hayat sadece bu dünya hayatıdır, ölürüz, yaşarız. Bizi ancak zamanın geçmesi helâk eder" (Casiye, 24), "Kıyamet vaki olmayacak" (Sebe, 3), "İlk halimize geri çevrilecek değiliz" (Naziat, 10-12) "Biz azab edilecek değiliz" (Şuara, 137) diye bazıları kesin, bazıları da, "Biz kıyamet saati nedir bilmeyiz, biz sadece bir zan içindeyiz, yakinen bilip inanmıyoruz" (Casiye, 22) gibi ifâdelerle şüphe içinde olduklarını söylüyorlardı.

"Biz ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra, biz tekrar mı diriltilecekmişiz?!" (Mü'minûn, 82; Sâffât, 16; Vakıa, 47) diye sık sık tekidli bir şekilde, böyle bir şeyin olmayacağını  iddiâ ediyorlardı. Bu ifâde ve benzer ifâdelerin[20]  Kur'an'da defâlarca tekrar edilmesi, onların şiddetli inkârlarını haber verdiği gibi, bu sözün onlar tarafından devamlı söylendiğine de imâ olunmaktadır.

Âhirete imân'a davet edilmeleri onlara o kadar garip geliyordu ki, birbirlerine:  "Size çürüyüp parça parça olduğunuzda yeniden yaratılacağınızı haber veren kimseyi gösterelim mi? Acaba Allah'a yalan yere iftirâ mı ediyor yoksa bu adamda delilik mi var?" (Sebe, 7-8) diyorlardı. Halbuki, Peygamber Efendimiz onlar içinde tanınıp, bilinen birisiydi. Yeniden dirilişi haber vermesi de onlar tarafından bilinen bir gerçekti. Buna rağmen onların böyle bir ifâdede bulunmaları, yani sanki ne Peygamberimizi tanıyorlar, ne de böyle bir şeyi hiç duymamışlar gibi, "Size tamamen dağılıp yok olduktan sonra yeniden dirileceğinizi haber veren bir adamı gösterelim mi?" demeleri, onların bu meseleyi hafife aldıklarını, alay konusu ettiklerini, gülmek için anlatılan gülünç kıssalar mesâbesine indirdiklerini göstermektedir[21]. Adeta, "bir adam gelmiş güneşin batıdan doğduğunu söylüyor ve buna benzer hurafe şeyler anlatıyor!" diye, etrafına inanılmayacak ve gülünecek haberler yayan kimseye davrandıkları gibi davranıyorlardı[22]. Böyle bir şey nasıl olabilir! diye şaşkınlıklarını gizleyemiyor, birbirlerine anlatıyorlardı. Onlara göre böyle şeyler konuşan bir kimse, ya Allah'a iftirada bulunmuş bir kimsedir, ya da bunamış, mecnûn bir kimsenin karışık, saçma sapan konuşması gibi konuşan deli birisidir[23]. Ayrıca üsluptan anlaşılıyor ki, inkârcılar böyle şeyleri duydukça, hayretlerinden yerlerinde duramayıp başkalarına anlatma ihtiyacı duyuyor, şaşkınlıklarını başkalarıyla da paylaşmak istiyorlardı. Ayette konuşanların ve muhatapların çoğul olarak zikredilmiş olmaları, bu duruma işâret etmektedir.

Müşrikler, âhiret âleminde, cennet ve cehennemde bulunduğu bildirilen şeylerle de alay ediyorlardı. İbn Abbas (r.a) şöyle rivâyet ediyor: "Allah Taâlâ Kur'an'da zakkumu zikredince, Kureyş kabilesi onunla korkutuldu. Bunun üzerine Ebu Cehil şöyle dedi: Muhammed'in sizi korkuttuğu bu zakkum'un ne olduğunu biliyor musunuz? Hayır cevabını alınca şöyle devam etti: Yağlı tirid yemeği. Vallahi fırsat bulup elde etsek ondan tazakkum eder, zıkkımlanırız..."[24]

Habbab b. Eret de şöyle naklediyor: "As b. Vail'den alacağım vardı, borcumu istemeye yanına gittim. Bana, hayır vallahi! Muhammed'i inkâr etmedikçe vermem dedi. Ben de, hayır vallahi! sen ölüp dirilinceye kadar Muhammedi inkâr etmem dedim. Bunun üzerine bana şöyle dedi: Ben ölüp sonra dirilince yanıma gelirsin, orada benim malım, çocuklarım olur, ben de sana borcumu veririm..." [25].

Yine bazı müfessirlerin nakline göre, müşrikler Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in etrafında toplanıyor, sözlerini dinliyor, fakat faydalanmıyor, bilakis onu yalanlıyor ve alay ederek şöyle diyorlardı: "Eğer bunlar cennete girerlerse hiç şüphesiz biz onlardan  daha önce gireriz ve bizim oradaki malımız onlarınkinden daha çok olur..." [26]

Müşrikler, öldükten sonra dirilme diye bir şey olmayacağı hususunda kendilerinden o kadar emindiler ki, bu hususta kuvvetle yemin ediyorlardı: "Allah ölenleri diriltmeyecektir diye var güçleriyle Allah adına yemin ettiler" (Nahl, 38). Bu sözleriyle onlar  öldükten sonra yeniden dirilmenin olmayacağına olan yakinlerini ifâde ediyorlardı.

Cahiliyye dönemi müşriklerinin, nübüvvet ve Kur'an'ı inkâr etmelerinin en önemli sebeplerinden biri de, öldükten sonra yeniden dirilişe inanmaya davet edilmeleriydi: "İçlerinden cehennemle uyaran birinin gelmesine şaşırdılar da kâfirler şöyle dediler: Bu şaşılacak bir şey! Biz ölüp toprak olduktan sonra mı... Bu uzak bir dönüş!" (Kâf, 2-3), "Dediler ki, bu ancak apaçık bir sihirdir. Biz ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra mı diriltileceğiz?!" (Sâffât, 15-16), "O peygamber size ölüp toprak olduktan sonra tekrar diriltilip çıkarılacağınızı mı va'dediyor? Bu çok çok uzak bir şey! Bu dünya hayatımızdan başkası yoktur. Ölürüz, yaşarız, biz diriltilecek değiliz. O Allah hakkında yalan uyduran bir adamdan başkası değildir. Biz ona inanmayız" (Mü'minun, 35-38), "Eğer onlara siz öldükten sonra tekrar diriltileceksiniz desen, kâfirler mutlaka, bu ancak apaçık bir sihirdir derler" (Hûd, 7) âyetleri bu gerçeği ifâde etmektedir. 

“Son âyette cümlenin şart cümlesi yapılması, onlara her öldükten sonra diriliş haberi söylendiğinde yalanlamalarının yenileneceğini, tekrar tekrar yalanlayacaklarını ifâde etmektedir. Bu habere sihir diye mukabele etmeleri ise, onların itikadlarında ve hurafelerinde, muhal sözlerin ve iftira kabilinden yalanların, sihir vesilesi sayıldığından dolayıdır"[27]. Yani onlar böylesine sözleri ancak sihir için kullanılan yalan ve gerçekleşmesi mümkün olmayan uydurma sözlerde duyuyorlardı. Onlara göre, öldükten sonra dirilmeye davet de böylesine sözlere benziyordu. Dolayısıyla onlara göre, gerçekleşmesi asla mümkün olamazdı.

Nitekim, müşriklerin Kur'ân'ın ifâde ettiği şeylere esâtiru'l-evvelîn (öncekilerin masalları) demesi de, daha çok Kur'ân'da âhiret âlemine dâir bahsedilen şeylerle alakalıdır. Mü'minûn, 83;  Neml, 67-68. âyetlerde bu durum açıktır. Onlar atalarından hurafeleşmiş olarak dinledikleri şeylerle kıyaslama yaparak böyle bir kanaate varmış olabilirler.

Müşrikler öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkâr etmelerinde çok israrlı idiler. Nitekim, Zeccâc'a göre, "Onlar (cehennemlikler) büyük günaha devâm etmede ısrar ediyorlardı" (Vakıa, 46)  âyeti, onların öldükten sonra dirilme olmayacağına dâir yeminlerine mukabil Cenab-ı Hakk'ın bir cevabıdır[28].

Cahiliyye Araplarının, âhireti, öldükten sonra tekrar dirilmeyi bu şiddetli inkârlarından dolayıdır ki, Kur'an âhireti inkâr etmeyi onların bir nevi alemi ve onları tanıtan ve vasfeden bir özellik olarak zikretmiş, bazen onlardan bahsederken sadece "âhirete inanmayanlar" demekle iktifâ etmiştir.

İbn Aşûr şöyle diyor: "Onlar, ellezine lâ yu'minûne bi'l-âhire "Âhirete imân etmeyenler"olarak tarif edilmişlerdir. Çünkü, müslümanlar arasında bu sıla ile tanınmışlardı"[29]. "Kötü vasıflar (temsiller) âhirete inanmayanlar içindir..." (Nahl, 60), "Ahirete inanmayanların kalpleri inkârcı ve kendileri kibirlenen kimselerdir" (Nahl, 22), "Bilâkis âhirete iman etmeyenler azap ve büyük bir dalâlet içindedirler" (Sebe, 8) gibi âyetlerde bu tavsifle karşılaşıyoruz. Bazen de, bu tabir yerine, ellezîne lâ yercûne likâenâ/ eyyâmallah "Bize kavuşmayı ümid etmeyenler" (Yûnus, 7) "Allah'ın günlerini (va'dettiği günleri) ümid etmeyenler" (Câsiye, 14) tabirleri kullanılmıştır.            

Onların âhireti inkârları o derecede idi ki, Peygamber Efendimiz bu ileri derecedeki inkârları karşısında hayrete düşüyor, şaşkınlığını gizleyemiyordu: "Hayır! Sen hayret ediyorsun, onlar ise alay ediyorlar" (Sâffât, 12) "Yani sen onların seni yalanlamalarına hayret ediyorsun, onlar ise, senin hayretinden ve öldükten sonra dirilmeyi ikrar etmene hayret ediyorlar... "[30].

Cenab-ı Hak onların bu inkârları karşısında Peygamberimizin hayretini gizleyememesini zikrediyor ve asıl hayret edilecek şeyin onların bu sözleri olduğunu bildiriyor: "Sen onların çeşitli hallerine inkârlarına şaşıyorsun, ancak asıl şaşılacak şey onların gerçekten biz ölüp toprak olduktan sonra mı yeniden yaratılacağız?! sözleridir" (Ra'd, 5).     

Bu âyetle şu ince mananın da murad edildiği söylenmiştir: "Yani, sen onların öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmelerine hayret ediyorsun, halbu ki, onların öldükten sonra dirilmeye delâlet eden sözleri daha da şaşılacak bir şeydir"[31]. Yani, onlara böyle bir konuşmayı veren, havadan, mana ifâde eden sesleri yaratan, çeşitli organları ard arda sıralayarak sesin meydana gelmesini sağlayan, insana bu kabiliyeti veren Allah'ın bu fiilleri, aslında daha çok şaşılacak, hayret içinde düşünülüp tefekkür edilecek şeylerdir. Böyle hayret verici şeyler varken ve etrafımız böyle şeylerle kuşatılmış iken, öldükten sonra dirilmeyi uzak görmek, inkâr etmek şaşılacak şeydir!

Kur'an'da âhireti inkâr ettikleri zikrolunan Araplar'ın iki grup olduğu anlaşılıyor: Bir grup hem Yaratıcı'yı hem de dirilişi inkâr ediyor, bu âlemin varlığı için, yaratıcı bir sebep görmüyorlar. Meydana getirici sebep olarak tabiatı ve yok edici sebep olarak da, sadece zamanı görüyorlar. Şehristanî bu grubu Muattılatu'l-Arab diye isimlendiriyor. "Hayat ancak bu dünya hayatıdır. Ölürüz, yaşarız. Bizi helak eden ancak zamandır" (Câsiye, 24) âyeti bu grubu anlatmaktadır. Diğer grup ise, Yaratıcıyı ve mahlukatı bidâyeten yaratanın Allah olduğıunu kabul ettikleri halde, öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkâr edenlerdir. "Bu çürüyüp dağılmış kemikleri kim diriltecek!" (Yâ-sin, 78) gibi ifâdeler ise bu gruba aittir"[32].

Cahiliyye dönemi Arap şıırinde de, bu şiddetli inkârın izlerini görüyoruz. Bedevî bir arap şairi şöyle demiştir:

Hayat, sonra ölüm , sonra kabirlerden çıkarılıp neşrolunmak,

Ey Ümmü Amr! bu, hurafe bir sözdür[33].

Daha önce de zikrettiğimiz ve  bir cahiliyye şairi tarafından, Bedir gazvesinde ölen müşrikleri mersiye ederken söylenmiş olan beyt de öyledir:

Ey peygamber! bize tekrar dirileceğimizi mi söylüyorsun,

Öyleyse, sadâların ve hâmelerin hayatını nasıl izah edersin.

Peygamber Efendimizin nübüvvetinden önceki cahiliyye döneminde yaşayanların haşir ve neşri inkâr etmeleri, onların bu mefhûmların delâlet ettiği manaları bildiklerini, yani öldükten sonra dirilmeyi, haşir ve neşri bildiklerini fakat inkâr ettiklerini gösteriyor. Çünkü insan ancak manasını bildiği bir şeyi inkâr eder. "Bu bize ve daha önceleri de atalarımıza va'dedilmişti" (Neml, 68) gibi ifâdelerinden, onların âhiretle alakalı bazı meseleleri babalarından ve atalarından -inkâr için bahsedilmiş de olsa- duyduklarını gösteriyor.

Onların haşir ve neşri Kur'andaki manasıyla kullandıklarına, kardeşinin ölümüne ağlayan muhadram şâir Seleme el-Cu'fî'nin şu beyitleri de delâlet etmektedir:

Bir gecelik ayrılığı bana ölüm gibi gelirdi.

Tâ haşre kadar sürecek ayrılığa nasıl dayanırım?

Antere de, haşre kadar süreceğini iddiâ ettiği şöhretiyle iftihar eder ( zikrun yedûmu ilâ evâni'l-mahşer) [34].

"Şimdi (kıyamet günü'nde) sizin için şerikler olduğunu iddiâ ettiğiniz şefaatçilerinizi göremiyoruz!" (En'âm, 94) âyetinde zikrolunan müşriklerin batıl âliheleri hakkında iddiâ ettikleri şefaatin, âhirette mi, yoksa bu dünya hayatı için mi olduğu hususunda müfessirler değişik görüşler belirtmişlerdir. İbn Abbas'dan bir rivâyete göre, müşrikler putlarının âhirette kendileri için şefaat edeceğini iddiâ etmişlerdir. Hasan-ı Basrî ise, onların öldükten sonra dirilmeye inanmadığını,  dolayısıyla putlarının âhirette değil, dünya hayatındaki işlerinin ıslahı için şefaatçi olacaklarını iddiâ ettiklerini söylemiştir[35]. Taberî de, İbn Abbas'ın görüşü istikametinde ifâdede bulunduktan sonra, bu âyetin Nadr b. Haris'in Lat ve Uzza'nın Kıyamet gününde kendisine şefaatte bulunacağını söylemesi üzerine indiğini zikrederek bu görüşü teyid etmiştir[36]. Beyzavî ise, müşriklerin: "Bunlar (putlar) bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir" (Yûnus, 18) sözlerini, "Bizim için önemli olan dünya işlerinde bize şefaat ederler ve eğer öldükten sonra dirilme varsa âhirette de şefaat edeceklerdir" şeklinde tefsir ederek, müşriklerin sanki bir şüphe içinde böyle söylediklerini ifâde etmiştir[37]. Seyyid Kutub da, bu sözlerin  "Biz onlara ancak bizi Allah'a yakınlaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" (Zümer, 3) sözleri kabilinden olduğunu belirtmektedir[38].

Kanaatimizce bu hususta en doğru görüş müfessirlerin ekserisinin benimsediği, bu şefaat iddiâsının dünyevî işleri için olduğu iddiâsıdır. Çünkü daha önceleri zikrettiğimiz pek çok âyette onların, âhireti şiddetle inkâr ettiklerini görmüştük. Ancak, bu ifâdelerin kıyamet gününe inanan bazı Araplar tarafından söylendiği farzolunursa, böyle bir görüş kabul edilebilir. Aksi halde bütün müşriklerin bu kanaatte olduklarını söylemek yanlış olur.

Cahiliyye Dönemindeki bu şiddetli âhireti inkâr cereyanının yanında, az sayıda da olsa, Hanîf dinine tabi olan, Allah'a ve âhiret gününe imân eden bazı kimseler vardı. Bunların içinden dört tanesi dört hanif diye meşhur olmuştu ki, isimleri şunlardır: Varaka b. Nevfel, Ubeydullah b. Cahş, Osman b. Huveyris, Zeyd b. Amr[39]. Diğer muvahhidler ise, şunlardı: Ümeyye b. Ebi's-Salt, Kuss b. Saide, Amir b. ez-Zureb, Mültemis b. Ümeyye, Zuheyr b. Ebi Sulmâ, Allaf b. Şihab, Erbâb b. Riâb, Süveyd b. Amir, Umeyr b. Cündüb, Adiyy b. Zeyd, Ebû Kays b. Ebî Enes, Seyf b. zi-Yezen, Abdu't-Tâbiha b. Sa'leb, Hâlid b. Sinân, Abdullah el-Kuzaî, Ubeyd b. el-Abras, Ka'b b. Lüeyy. Bu zatlar, Allah'ın birliğini ve kıyamet gününü tasdik ediyorlardı[40].

Ümeyye b. Ebi's-Salt, Yevmu't-Teğâbun tabirini şiirlerinde ilk defa kullanan şairdir[41]. Esmaî'nin sık sık şöyle dediği nakledilir: "Antere'nin başlıca konusu harb, Ümeyye b. Ebi's-Salt'ınki ise, âhiret idi"[42]. Ümeyye ölüm ânında şöyle demiştir:            Her hayat, ne kadar uzun olsa da,

Sonunda zeval bulacaktır.

Keşke ben, ömrümün zevâl vakti bana görünmeden önce,

Dağların başında dağ keçisi otarıyor olsaydım.

Çünkü, Hesap Günü büyük bir gündür.

Çocuğun ihtiyarlayıp, saçlarının ağardığı ağır bir gündür[43].

Kuss b. Saide'ye gelince, onun câhiliyye halkı içinde, öldükten sonra dirilmeye ilk inanan olduğu söylenmektedir[44]. Şöyle dediği nakledilir:"....Ey ehl-i gaflet! her biriniz amelinizi düzeltiniz. Geliniz bir tek ilaha ibadet edelim. O ne doğmuştur, ne de doğurmuştur... Yarın O'nun huzurunda iâde olunup toplanacağız." Bahsettiğin bu hakk nedir? diye sorulunca şöyle cevap verir: "Eblec (iki kaşının arası açık) ve ahver (gözlerinin beyazı çok beyaz, siyahı çok siyah) bir adam... Sizi kelime-i ihlasa, ebedî hayata, bitmeyen nimetlere çağırıyor. Sizi çağırınca icabet ediniz! yardım isterse, yardım ediniz...."[45]

Bir şiirinde dile getirdiği şu ifadeler de ona aittir:  

Ey ölüme ve üzerlerinde yırtık ipek elbiseleri kalmış  olan, kabir ehline ağıt yakan kişi. Onları kendi hallerine bırak!  Çünkü, onlara nida edilip çağrılacakları bir gün vardır. Onlar kabirlerindeki uykularından uyandıklarında etrafa dağılıp yayılacaklardır. Daha önce nasıl yaratıldıysalar öylece yeniden yaratılarak farklı bir hal alacaklardır. Onlardan kimisi çıplak, kimisi yeni, kimisi de eski elbiseler içindedirler[46].

Bir diğer muvahhid olan Zeyd b. Amr sırtını Kâ'be'ye dayayıp şöyle diyordu: "İnsanlar! bana geliniz! Çünkü, benden başka İbrahim dini üzere olan kimse kalmadı"[47].

Bir gün Ümeyye b. Ebi's-Salt'ı,

Bütün dinler kıyamet gününde, Allah katında

Hanîf dini hariç, geçersizdir"[48]

beytini söylerken işitir ve ona, doğru söyledin der ve onun şiirine  şöyle devam eder:

Beşerin toplandığı hesap gününde

Benim için hiç bir koruyucu olmayacaktır[49].

Bir defasında da şöyle demiştir:

Rabbiniz Allah'tan ittika etmeyi sürdürünüz.

Onu sürdürdüğünüz müddetçe hüsrana uğramazsınız.

Ebrarın yurtlarının cennet bahçeleri olduğunu görürsün.

Kafirlerin yeri ise, kızgın cehennem ateşidir[50].

Diğer bir muvahhid Amir b. ez-Zureb, Araplar'ın düşünür ve hatiplerinden idi. Uzunca vasiyyetinin sonunda şöyle der: "Çeşitli durumlar görüyorum, hatta.."Hatta ne?" denilince şöyle devam eder: "Hatta ölü dirilecek,  yok var olacak. Semavat ve arz bunun için yaratıldı." Bu sözler üzerine yanındakiler arkalarını dönüp gidince, şöyle seslenir: Ah! kabul edecek kimse olsa, ne güzel bir nasihat![51]

Diğer bir muvahhid, Zuheyr b. Ebi Sulmâ[52], kuruduktan sonra yeşerip yaprak veren ağaçların yanından geçerken şöyle derdi: "Araplar beni ayıplamasa, seni kuruduktan sonra diriltenin, kemikleri de, çürüdükten sonra tekrar dirilteceğine inanırdım"[53]. Onun inanmaya hazır olduğunu gösteren bu ifâdesinin yanında, daha sonraları Allah'a ve Ahiret gününe inandığını açıkça gösteren şu beytlere rastlıyoruz:

Sakın içinizde olanı, gizli kalsın diye, Allah'tan saklamayın

Her ne kadar gizli tutulsa da, Allah onu bilir.

Te'hir edilip bir deftere kaydedilerek hesap günü için saklanır.

Ya da, tacil edilip cezalandırılır[54].

Allaf b. Şihab da, Allah'a ve hesab gününe inanıyordu. Şöyle demiştir:

Rifae gününde hasmımı gördüm

Hemen onu, hasmına tuzak kuran bir kimsenin taktiğiyle yakaladım.

Ve bildim ki, Allah  kuluna karşılık verecektir

Hesap gününde, amellerinin en güzeliyle [55].

Cahiliyye döneminde yaşamış Me'mun b. Muaviye el- Harisî adlı nasranî bir muvahhidden de bahsedilmektedir. Bu zat Allah'ın yaratmış olduğu arz, semâ, v.s mahlukattan bahsettikten sonra şöyle demiştir: "Allah bunları boş yere yaratmadı. Sevab, ikab, haşr, neşr ve Cebbar olan Allah'ın huzurunda durmak için yarattı..."[56]

Görüldüğü gibi, cahiliyye döneminde âhirete, öldükten sonra dirilmeye dâir farklı yaklaşımlar söz konusudur. Büyük çoğunluk, Kur'ân'da ifâde edildiği gibi, şiddetli bir şekilde âhireti inkâr ediyordu. Bunların yanında, meseleye şüpheyle yaklaşan, hurafe türünden de olsa ölüm ötesi hayata dâir bir takım inançlar taşıyan kimseler de vardı. Ayrıca, çok az sayıda, hanîf olarak yaşayan ve kendilerine intikâl eden ilâhî bilgiler ve şahsî tefekkürlerinin ışığında Allah'a ve âhirete inanan kimseler de vardı. 


[1]. Es'ad, s. 271, 275.
[2]
. A.g.e, s. 277.
[3]
. Şehristanî, s. 658; Mahmûd Şükri Alusî, Bulûğu'l-Ereb fî Ma'rifeti'l-Arab, Metabiu Dari'l-Küttâbi'l-Arabî, Mısır, tsz. 3. bsk. II, 200-240.
[4]
. Şihabuddin Muhammed b. Ahmed el-Ebşîhî. el- Mustatraf fî Külli Fennin Mustazraf, Daru Mektebeti'l-Hayat, Beyrut, 1990, II, 82; Alusî, M. Şükrî, II, 240-241.
[5]
. Şehristanî, s. 654;   Alusî, M. Şükrî, II, 199.
[6]
. Ebşîhî, II, 84.
[7]
. Alusî, M. Şükrî, II, 199.
[8]
. A.g.e., II, 199.
[9]
. Şehristanî, s. 654;  M. Şükrî Alusî, II, 198; Vahiduddin Han, ed-Din fi Muvaceheti'l-İlm, Arapçaya çev. Z. Han, Daru'n-Nefâis, Beyrut, 1987, 4. bsk., s. 52;  M. Şemseddin, Felsefe-i Ulâ, Evkâf-ı İslâmiyye Matbaası, İstanbul, 1341, s. 192.
Hurafe'nin Benî Uzre'den bir adam olduğu, cinlerin kendisine musallat olduğu, daha sonra kavminin yanına dönüp onlara acaip şeyler anlattığı, onların da onu yalanladıkları söylenir. Bu yüzden Araplar imkansız şeylere Hurafe'nin sözü demişler (Şehristanî, s. 654, tahkikten; bkz. Alusî, M. Şükrî, II, 198).
[10]
. Alusî, M. Şükrî,  II, 199.
[11]
. Buharî, Tıb, 19, VII, 17; Müslim, Selâm, 101, IV, 1742-1745; İbn Hanbel, I, 174.
[12]
. Bkz. Şehristanî, s. 654.
[13]
. Alusî, M. Şükri, II, 288; Es'ad, s, 317; Neşet Çağatay. İslam Dönemine Dek Arap Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989,  s. 138.
[14]
. Şehristanî, s. 689.
[15]
. Ebşîhî, II, 84; Addison, s. 28.
[16]
. Ebşîhî, II, 84.
[17]
. Şehristanî, s. 687; Es'ad, s. 318.
[18]
. Muhammed et-Tâhir İbn Aşûr, Tefsîru't-Tahrîr ve't-Tenvîr, ed-Dâru't-Tunusiyye, tsz., I, 239.
[19]
. A.g.e, I, 240.
[20]. Benzer âyetler için bkz. İsrâ, 49, 98; Mü'minûn, 35; Sâffât, 53; Nâziât, 11.
[21]
. Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'ân, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1988, XIV, 169.
[22]
. Fahruddin Muhammed b.Ömer er-Razî. et-Tefsîru'l-Kebîr (Mefâtîhu'l-Gayb), Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1990, XXV, 211.
[23]
. Ahmed Mustafa el-Meraği. Tefsîru'l-Merağî, Beyrut, 1974,  XXII, 61.
[24]
. Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbabu Nuzuli'l-Kur'an, thk. Kemâl Besyunî Zağlûl, 1991, s. 296.
[25]
. A.g.e., s. 311.
[26]
. A.g.e, s. 466.
[27]
. İbn Aşûr, 9.
[28]
. Ebu'l-Ferec Cemaluddin b. Abdurrahman b. el-Cevzî. Zadu'l-Mesîr fî İlmi't-Tefsîr, thk., Muhammed b. Abdurrahman, Beyrut, 1987,  VII, 287;  Seyyid Muhammed Hüseyn et-Tabatabaî, el-Mizan fî Tefsîri'l-Kur'ân, Müessesetu Matbuâti İsmailiyyân, 1973, 3. bsk. XIX, 125.
[29]
. İbn Aşur, XIV, 186.
[30]
. Muhammed Nurî el-Câvî, et-Tefsiru'l-Munîr li-Meâlimi't-Tenzîl,Mısır, 1955, 3. bsk. II, 216.
[31]
.Ebu's-Suud Muhammed el-İmadî, İrşadu'l-Akli's-Selîm ilâ Mezayâ Kur'ân'il-Kerîm, Daru İhyâi't-Turâsi'l-Arabî, Beyrut, tsz., V, 6.
[32]
. Muhammed Yusuf  Musa. el-Kur'anu ve'l Felsefe, 4. bsk., Daru'l-Meârif, Kahire, 1982, s. 9-10.
[33]
. Şehristanî, s. 654.
[34]
. Toshihiko İzutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan, çev., Süleyman Ateş, s. 85-86.
[35]
. Ali b. Muhammed el-Bağdadî el-Hazin. Lübabü't-Te'vîl fî Meâni't-Tenzîl, Daru İhyai't-Turasi'l-Arabî, Beyrut, tsz., III, 338 (Mecmuatun mine't-Tefasir içinde).
[36]
. Ebû Ca'fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyân fî Te'vîli'l-Kur'ân, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1992, V, 273.
[37]
. el-Kadı Nasıruddin Ebû Saîd Abdullah b. Ömer el-Beyzavî, Envâru't-Tenzîl ve Esrâru't-Te'vîl, Daru İhyâi't-Turasi'l-Arabî, Beyrut, tsz.,  III, 338  (Mecmuatun mine't-Tefasir içinde).
[38]
. Bkz.Kutub, fî Zılâli'l-Kur'ân, II, 1149-1150.
[39]
. Es'ad, s. 300.
[40]
. Alusî, M. Şükri, II, 244-281; Es'ad, s. 300, 305.
[41]
. Es'ad, s. 305.
[42]
. Alusî, M. Şükrî, II, 253; İzutsu, s. 79.
[43]
. İsmaîl b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ ve Muzîlu'l-İlbâs, Daru't-Turas, Kahire, tsz., s.19; kezâ bkz. Alusî,  M. Şükri, II, 254-255; Louis Cheikho (Şeyho) el-Yesûî. Şuarau'n-Nasraniyye Kable'l-İslâm, 2. bsk., Daru'l-Meşrık, Beyrut, tsz., I, 225.
Peygamber Efendimiz (s.a.v)'den "Ümeyye b. Ebi's-Salt'ın şiiri imân etmiş, kalbi ise inkâr etmiştir" şeklinde bir rivâyet nakledilmekteyse de, Münavî bu hadîs'in zayıf olduğunu söylemiştir (bkz. Münavî, Feyzu'l-Kadîr Şerhu Camiu's-Sağîr, Daru'l-Fikr, tsz. I, 57-59). Yukarda zikrettiğimiz, Ümeyye b. Ebi's-Salt'ın ölüm anındaki sözleri de, bu rivâyete kuşkuyla bakmamıza sebep olmaktadır.
[44]
. Alusî, M. Şükrî, II, 246.
[45]
. Ebu Saîd Muhammed Ali b. Amr b. Mehdî en-Nakkaş, Fununu'l-Acaib, thk., Mustafa Abdulkadir Ata, Müessesetü'l-Kütübi's-Sekâfiyye, Beyrut, 1990,  s. 69-70.
[46]
. Es'ad, s. 307; kezâ bkz. Mehmet Fehmî, Tarih-i Edebiyat-ı Arabiyye, Matbaa-i Amire, istanbul, 1332, s. 23; Yesûî, I, 213-214.  Şehristanî de bu şiiri bazı kelimelerinde değişikliklerle beraber nakletmiştir (bkz. Şehristanî, s. 680).
[47]
. Şehristanî, s. 676.
[48]
. Bkz. Yesuî, I, 219, 229.
[49]
. Şehristanî, s. 676.
[50]
. Alusî, M. Şükri, II, 249; Şehristanî, s. 677 (tahkik'ten).
[51]
. Alusî, M. Şükri, II, 275-276.
[52]
. Hakkındaki bir takım iddiaların aksine, Züheyr putperest, yahudi ve Hıristiyan olmayıp, bir çok hakikatları sezmiş Allah'a ve ahirete inanan hanîf karekteri gösteren müstesnâ bir şâirdir. Süleyman Tülücü, Zuheyr b. Ebî Sulmâ ve Edebî Kişiliği, A.Ü. İslamî İlimler Fakültesi, Erzurum, 1982 (basılmamış doktora tezi), s. 106
[53]
. Şehristanî, s. 686-687; Alusî, M. Şükri, II, 277; Tülücü, s. 105
[54]
. Şehristanî, s. 686; Alusî, M. Şükri, II, 277; kezâ bkz. Yesuî, I, 517-518; Tülücü, s. 104
[55]
. Şehristanî, s. 687; Alusî, M. Şükri, II, 277.
[56]
. İbn Mehdî, s. 162-163.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR