Tarihin her döneminde ahiret inancı bulunmakta mıydı?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Dünya hayatının fanî, ölümün her canlı için kaçınılmaz bir gerçek, buna karşılık insan fıtratının ebedî yaşama arzusuyla dolu oluşu, onu devamlı olarak hayat-ölüm ve ölüm ötesi üzerinde düşünmeye, çareler aramaya ve ben kimim, niçin yaratıldım, nereden geldim, nereye gidiyorum? sorularına cevap aramaya sevketmiştir... Böylece, bu kısa hayatı anlamlandırmaya ve ölüm ötesine dair çeşitli anlayışlar, değerlendirmeler ve inançlar ortaya çıkmıştır. Bu sorulara gerçek ve tatminkâr cevabı ise, bu hayatı, insanı ve bütün alemleri yaratan Allah vermiş, gönderdiği elçiler ve kitaplar vasıtasıyla insanlara niçin yaratıldıklarını, bu dünya hayatının manasının ve gayesinin ne olduğunu, öldükten sonra insanın durumunun ne olacağını bildirmiştir.

Buna göre, insan Allah'ı tanımak, O'na ibadet etmek için yaratılmıştır[1]. Bu kısa hayat bir imtihan yeri olup[2], buradan ebedî bir aleme, âhiret âlemine gidilecektir. İnsana düşen görev, burada, ebedî hayatta mesud olabilmek için çalışmak, ibadet ve taatlarla kendisine verilmiş istidat ve kabiliyetlerini, iyi duygu ve latifelerini inkişâf ettirerek cennete layık bir hale gelmektir.

Kur'ân'ın ölüm ötesine dair bildirdiği Ahiret hayatı, ölüm ve kabir âlemiyle veya kıyametin kopup insanların kabirlerinden kaldırımasıyla başlayıp[3], mahşerde hesaba çekilme sonucu, cennet veya cehennem hayatı şeklinde sonsuz olarak devam eden bir hayattır.

En küçüğünden en büyüğüne, en basitinden[4] en gelişmişine kadar, hemen her toplum ve millette rastlanan ölüm ötesi hayata dair inançlar[5] ise, Kur'ân'ın anlattığı âhiret inancına aynen benzememekte, çok kere uzağında, bazen de biraz yakınında kalmaktadır. Dolayısıyla İslâm'daki âhiret anlayışı ve inancının hususi bir yeri ve manası olup kendine has özellikler taşımaktadır. Ölüm ötesi hayat, ölümden sonra hayat gibi ifâdeler ise genel olup, içinde her türlü inancı barındırabilmekte ve çeşitli şekillerde tezahür etmektedir. Nitekim, pek çok inanç sisteminde cismanî diriliş, hesaba çekilme ve cennet cehennem hayatı gibi İslamî manadaki bir âhiret inancıınıın izlerine çok az veya zayıf bir surette rastlanılmakta, buna karşın islâmda yeri olmayan tenasüh gibi inançlara daha çok rastlamaktadır.  Nitekim, günümüzde, Batı'da yapılan çok sayıdaki araştırmalar neticesinde, Allah'a inanmanın yanında ölüm sonrası bir hayata inanmanın da artarak devam ettiği, ancak İslam'ın ta'lim ettiği manadaki yeniden dirilişe, cennet ve cehennem hayatına inanışın zayıf olduğu, buna karşılık  reenkarnasyonun halk arasında yayıldığı tesbit edilmiştir[6].

Denilebilir ki, bu toplumlarda, Kur'an-ı Kerim'in haber verdiği manada bir âhiret  inancı zayıf olsa da, ölüm ötesi hayata olan inanç tamamen kaybolmamış,  mecrâsını değiştirerek reenkarnasyon veya başka sûretlerde kendini göstermiştir. Yani, insanlık öyle veya böyle, bir ölüm ötesi hayata inanmış, peygamberlerin tebliğ ettiği hakîki âhiret inancını zaman zaman unutsa da, vicdanlardan yükselen ve âhiretin varlığına şehadet eden ebedî yaşşama arzusu[7]nu başka yollarla tatmin etme yolunu tutmuştur[8].

Kur'an-ı Kerîm'in davet ettiği üzere, hakiki manada  imân edenler ve âhirete inananlar ise, sayıca azdır. Bu gerçek Kur'an-ı Kerim'de, bir çok âyetle ifâde olunmuştur: "Sen ne kadar hırs göstersen de, insanların çoğu imân edecek değillerdir" (Yûsuf, 103) âyeti insanların ekserisinin imândan mahrûm olduklarını, imân etmeyecekleriniı ifâde ederken, "İnsanlardan pek çoğu Rablerine mülâkî olmayı inkâr ediyorlar" (Rûm, 8) âyeti de, âhirete imân edenlerin azlığına dikkat çekmektedir. Keza, "Hepsi de (bütün milletler) peygamberleri yalanladılar da haklarındaki tehdit gerçekleşiverdi" (Kâf, 14), "Hepsi de peygamberleri yalanladılar, böylece azap gerçekleşti" (Sâd, 14) gibi çeşitli âyetlerde peygamberlerin yalanlandığı ifâde edilmiştir. Bu nevi âyetlere dikkat edildiğinde; peygamberlerin yalanlandığı, alay edildiği, hafife alındığı meselelerin başında öldükten sonra yeniden dirilme ve kıyametin geldiği görülür[9]. Yine, "Nûh'un kavmi de, peygamberleri yalanlayınca onları suya batırdık" (Furkân, 37), "Ben (Yusuf a.s.) Allah'a inanmayan ve âhireti inkâr eden bir kavmin dinini terkettim" (Yûsuf, 37), "Ad ve Semûd kavimleri kıyameti yalanladılar" (Hâkka, 4) gibi âyetler Nûh (a.s) kavmi, Yusuf (a.s) kavmi, Ad, Semûd gibi kavimlerin, şbaşka âyetlerde belirtilen az sayıdaki inananlar müstesna, topyekün âhireti inkâr ettiklerini gösteriyor.

Böylece bu inanç, peygamberlerin tebliğiyle az sayıdaki inananlarca kabûl görmüşse de, daha sonraları iyice zayıflayarak, bir başka peygamberle tekrar te'yid edileceği zamanı beklemiştir.

Aslında, itikâd tarihinde de tarihin tekerrür ettiği bir vakıadır. Şimdiki zaman geçmişin aynası gibidir. Çünkü, zamanla insanların hayat tarzları değişşse de, fıtratları değişmiyor, insan yine aynı insan. Binlerce sene önce yaşayan insan da, bugünün insanının sahip olduğu aynı his, duygu, arzu ve latîfelere sahipti. Bu yüzdendir ki, insanlar geçmişte ve günümüzde aynı şüphe, iddiâ ve gerekçeleri ileri sürerek inkâr yoluna sapmışlardır. Kur'ân-ı Kerim'de: "Onlardan önceki insanlar da onların sözlerinin (iddiâ ve bahanelerinin) benzerlerini söylemişlerdi. Onların kalpleri birbirine benziyor" (Bakara, 118), buyrularak, geçmişteki inkârcılarla günümüzdekilerin aynı şüphe ve iddiâlarla ortaya çıktıklarına ve kalplerinin, bozulmuş fıtratlarının biribirlerine çok benzediğine dikkat çekilmiştir[10].

Öyle görülüyor ki, tarihin her safhasında inananların imân nidâları ve inkâr edenlerin inkâr bağrışmaları gök kubbe altında çınlayarak günümüze kadar geldiği gibi, insan fıtratı değişmeyeceği için, gelecek nesiller arasında da kıyamete kadar yankılanmaya devam edecektir.

[1]. Zâriyât, 56
[2]
. Mülk, 2
[3]
. Bkz. Abdulvehhâb Şa'rânî.  el-Yevâkıt ve'l-Cevâhir fî Beyâni Akâidi'l-Ekâbir, 2. bsk. Darû'l-Marife, Beyrut, tsz. II, 144; Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, Bilmen yay., İstanbul, 1972, s. 319.
[4]
. Burada, ilkel tabiri yerine basit demeyi uygun gördük, zira ilk toplumları ilkel, vahşi, dağ adamı diye nitelemek, Batılı gururun bir ifâdesi olarak söylenmiştir ve hakikâtte doğru değildir (bkz. Sadık Kılıç. Mitoloji Kitab-ı Mukaddes ve Kur'ân-ı Kerîm, Nil yay. İzmir 1993, s. 265).
[5]. Orhan Hançerlioğlu. İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İst, 1975, s. 26.
[6].  Louis-Vincent Thomas. Ölüm (La Mort), çev., Işın Gürbüz, İletişim yay., İstanbul, 1991, s.117.
[7]
. Ebedî yaşama arzusunun âhiretin varlığına şehâdeti, ilerki bölümlerde etrafllıca ele alınacaktır.
[8]
. Bkz. Rahmetullah b. Halilirrahman el-Hindî, et-Tenbihât, Daru'l-Beşâiri'l-İslâmiyye, 1993, s. 58.
[9]. Bkz. Al-i İmrân, 183, 184; En'âm,10, 34; Yûsuf, 110; Ra'd, 32; Enbiyâ, 41; Furkân, 37; Fâtır, 4...
[10]. Şehristanî'nin ifâdesiyle, inkârcıların  şüphe husûsundaki ilk üstâdları şeytandır. Çünkü insanların peygamberleri yalanlarken söyledikleri, "bir beşer mi bize doğru yolu gösterecek?!" (Teğâbun, 6) sözüyle, şeytanın,  "çamurdan yarattığın bir şeye mi secde edeceğim?!" (İsrâ, 61) sözü arasında pek fark yoktur. Allah, şeytana, "Emrettiğim halde, seni secde etmeden alıkoyan nedir?" deyince cevabı, "ben ondan üstünüm" (A'râf, 12) olduğu gibi, sonradan gelen inkârcılar da, peygamberlerini yalanlarken, "ben şu zayıf adamdan daha üstün durumda değil miyim?!" (Zuhrûf, 52) demişlerdir. (Muhammed b. Abdulkerim eş-Şehristanî. el-Milel ve'n-Nihel, tlk., Ahmed Fehmî Muhammed, Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1990, s. 9).

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun