İnsanın yaratılışında ve tabiat olaylarında, Allah'ın sebepleri yaratmasının ve çalıştırmasının hikmeti nedir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

“Dünya darü’l-hikmet, âhiret darü’l-kudrettir.” Yani, bu dünyada hikmet hâkimdir. İlâhî ilimle takdir edilen ve yine ilâhî irade ve kudretle yaratılan “sebepler” âleminden, “müsebbepler,” yani neticeler çıkarılmakta ve insanlar sebeplere gönül vermekle, onları aşmanın ve neticeleri Allah’tan bilmenin imtihanını vermektedirler.

Bu ilâhî imtihanda insanın zafere ulaşması için, Rahman ve Rahim olan Allah nice kolaylıklar yaratmıştır. Bunlar saymakla bitmez. Sadece bir kaçına kısaca değinmek isterim:

Allah, insanı ana rahminde yaratıyor. Anne ve baba birer “sebep” çocuk, “müsebbep.” Ve Allah, o çocuğu bu sebeplerle yaratıp dünyaya gönderen “Müsebbibü’l-Esbap.”

Söz konusu sebeplerden biri evin ihtiyaçlarını görmekle meşgul, diğeri evin iç işlerini tanzimle vakit geçiriyor. Bir süre ikisi de her şeyden habersiz... Bir vesile, annenin hamile olduğu anlaşılıyor... Bu anlama noktasının öncesiyle sonrası, rahimdeki insan adayı için fark etmiyor. Anne de ondan habersiz, baba da... Aylarca herkes kendi işlerini yapmakla vakit geçiriyor ve dokuzuncu ayın sonunda, gayb âleminden, dünyaya yeni bir misafir geliyor.

Ve komşular birbirlerine yanlış bir haber ulaştırıyorlar:

“Falanca hanım çocuk yapmış.”

“Çocuğun nesini yapmış?” diye soruyorsunuz, afallıyorlar. “Hiçbir şeyini” diyorlar ve ilave ediyorlar: "Hepsini Allah yaratmış."

Eğer anne, örgü örer gibi, deri örebilseydi, çorap dokur gibi ayak dokuyabilseydi, başlık yaptığı gibi baş da yapabilseydi; işte o zaman onun çocuk yaptığından söz edebilirdik. Hâlbuki anne çocuğun resmini bile aynen çizmekten aciz. Kendisini nasıl yapsın? Ve yine anne, kendi içinde olup bitenlerden habersiz olduğu gibi çocuğunun içinde olanlardan da habersiz. Habersizce bir iş yapmak mümkün mü?

İşte bütün bunlar insana dünya imtihanını kazanması için ilâhî bir kolaylıktır: Çocuk, annenin iç âleminde ve onun ilmi ve iradesi dışında yaratılıyor. Bundandır ki Allah Kelâmında insanın o dokuz aylık dönemde geçirdiği safhalar sıkça nazara veriliyor; imtihanını kolay kazansın diye.

Bir başka kolaylık:

Şuursuz sebeplerden son derece hikmetli mahlukların yaratılması. Ve çoğu zaman müsebbebin, sebepten daha mükemmel olması.

Sadece bir misal:

Topraktan ağaç yaratılıyor, ağaç ise topraktan daha mükemmel. Ve ağaçtan meyve süzülüyor; meyve ağaçtan daha sanatlı. Tersi olsaydı, meselâ, ağacın üstünden topraklar çıksaydı, belki “bunlar ağacın artık maddesidir,” denilip geçilirdi. Ama ilâhî kanun öyle cereyan etmiyor. Topraktan ağaç yaratılıyor ve ağaçtan meyve süzülüyor.

Meyveler de ağacın çocukları gibi. O da kendi içinde olup bitenlerden habersizken üstünde meyveler boy gösteriyor. Ve ağaç, meyvelerini tanımıyor, faydalarını bilmiyor, kime rızk olacaklarından habersiz. İnsanın diline göre tat, göz zevkine göre renk, eline uygun büyüklük, bedenine uygun vitaminlerle dünyaya gelen o meyve, bütün bunlardan habersiz ve insanı tanımaktan uzak bir ağacın eliyle yaratılıyor.

İnsan bedeni, meyve olarak, sadece, “saç” verebiliyor, onda da hiçbir hissesi yok. Kafa tası ile deri arasında ince bir tarla yaratılmış oradan saç mahsulü alınıyor.

Ve insan, “saçım uzadı, saçım ağardı” gibi sözlerle saçına sahip olamadığını açıkça beyan ediyor.

İnsan, kendi saçının yapılmasına, yaratılmasına karışamazken, meyveyi ağacın, balığı deryanın, buzağıyı ineğin, sebzeyi toprağın yaptığını nasıl iddia edebilir? Bu mucize eserleri onların yaptığına nasıl inanabilir? Daha doğrusu, bu konuda nefsini nasıl kandırabilir?

İşte, bütün sebepleri ve onlardan çıkan neticeleri, meyveleri birlikte düşündüğümüzde Nur Külliyatı'ndaki şu hüküm cümlesine bütün ruhumuzla “amenna” deriz:

“Bütün zahirî sebebler yalnız birer perdedirler; icadda da hiç tesirleri yoktur.” (Şualar, s. 606)

Yine Nur Külliyatı'ndan Sözler’de, sebeplerle neticeler arasında çok uzun bir manevî mesafe bulunduğuna dikkat çekilir ve harikalar harikası bir misalle hakikat bütün berraklığıyla ortaya konulur:

“Sebebden müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki; en büyük bir sebebin eli, en edna bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte sebeb ve müsebbeb ortasındaki uzun mesafede, esmâ-i ilâhîye birer yıldız gibi tulû’ eder. Matla’ları, o mesafe-i manevîyedir. Nasılki zahir nazarda dağların daire-i ufkunda semanın etekleri muttasıl ve mukarin görünür. Hâlbuki daire-i ufk-u cibalîden semanın eteğine kadar, umum yıldızların matla’ları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesafe-i azîme bulunduğu gibi; esbab ile müsebbebat mabeyninde öyle bir mesafe-i manevîye var ki, imanın dûrbiniyle, Kur’ân’ın nuruyla görünür.” (Sözler, s. 422)

Sebepler, neticeleri yapacak güce, kuvvete, ilme, hikmet ve merhamete sahip olmanın çok uzağında bulunuyorlar. Tıpkı, dağların yıldızların çok uzağında bulunmaları gibi. Bu harika teşbihte, dağların başına değiyor gibi görünen semanın, dağlardan çok uzak olduğu hatırlatılarak, sebeplere bitişik olan neticelerle o sebep arasında da çok uzun bir mesafenin bulunduğuna dikkat çekilir. Ve dağların tepeleriyle sema arasındaki uzun mesafenin yıldızlarla dolu olması gibi, sebeple netice arasındaki o uzun mesafede de ilâhî isimlerin tecellilerinin saklı olduğu ders verilir ve dikkatle bakıldığında okunabileceklerine işaret edilir.

Meselâ, meyve dala bitişiktir. Maddî olarak arada hiçbir mesafe yoktur. Ama, ağacın bizi tanımaktan çok uzak olduğu dikkate alındığında, ağaçla meyve arasındaki bu manevî mesafede “Rezzak” ismi açıkça okunur.

Aldığımız ilaçla şifa arasındaki uzun mesafe, bize “Şâfi” ismini açıkça bildirir.

Cansız ve şuursuz varlıklar üzerinde yapılan ilmî çalışmalar, hazırlanan tebliğler, neşredilen kitaplar “Alîm” ve “Hakîm” isimlerini her akıl sahibine âdeta haykırırlar.

Misaller çoğaltılabilir.

Bir başka risalede geçen şu cümleler de sebeplerle neticeler arasındaki uzun mesafeyi güzelce ortaya koyar:

“Zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezahüratı var. Ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor. ...”

“Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gına-i mutlakın tezahüratı var. ...”

“Hem cümud-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhatı görünüyor. ...” (Sözler, s. 663)

Bir noktayı daha önemle hatırlatmak isteriz:

Bilindiği gibi eşyanın vücuda gelmesi ya “ibda” veya “inşa” yoluyladır. Sebepler, “inşa” için söz konusudur ve bu dünyada en fazla göze çarpan yaratma şekli de inşadır. Ama, bu âlemde “ibda”nın, yani yoktan ve sebepsiz yaratmanın da birçok misalleri mevcuttur. Meselâ, bedenlerin yaratılması inşa iledir ama, ruhların yaratılması ibda iledir, sebepsizdir. Yani anne ve babalar, ruhların yaratılmasında sebep olarak istimal edilmemişlerdir.

Feyizler, bereketler, sevaplar hep sebepsiz yaratılırlar. Okuduğumuz bir tesbihi temsil edecek bir meleğin yaratılması da ibda yoluyladır. Yani, o tespihi okurken ağzımızdan çıkan hava, onu temsil edecek meleğin yaratılmasında bir sebep olarak istimal edilmez. Melek, doğrudan, sebepsiz yaratılır.

Tesbihimizin o meleğin yaratılmasına vesile olması ayrı bir konudur. Bir beldeye, meselâ, uçakla gittiğimizde, uçak oraya varmamıza vesile olur; ancak o beldenin inşasında uçak sebep olarak kullanılmış değildir. Yani, o şehir, ağacın çekirdekten çıkması kabilinden, o uçaktan çıkmış değildir.

İbda yoluyla yaratılan varlıklar için ilâhî iradeyle tespit edilen bütün vesileler de bunun gibidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah neden sebepleri çalıştırıyor?..

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun