Hangi Tanrı, müşrikleri nerede bulursanız öldürün, der?

Tarih: 10.02.2015 - 03:11 | Güncelleme:

Soru Detayı

- HANGİ TANRI: Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helâl kıldık. Ayrıca, diğer müminlere değil de sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber’e bağışlayan, Peygamber’in de kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mümin kadını da (sana helâl kıldık.) Müminlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Azhab 50) DER?
- BU AYETTE NASIL BİR TANRISALLIK VARDIR? AÇIKLAYABİLİR MİSİNİZ LÜTFEN?
- AYRICA "O halde, hürmetli aylar çıkınca artık öbür müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayıp esir edin, onların geçebileceği bütün geçit başlarını tutun. Eğer tövbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir." (Tevbe, 9/5)
- BU AYETTE NASIL BİR MASUMİYET ARANABİLİR?
- ÖLDÜRME EYLEMİNİN O GÜNKÜ MÜŞRİKLER İÇİN OLDUĞU BELİRTİLMİŞ. NASIL BİR ŞEYDİR BU?
- İSLAM, HOŞGÖRÜ DİNİ DENİYOR. MADEM HOŞGÖRÜ DİNİ O ZAMANKİ MÜŞRİKLERİN CANININ BAĞIŞLANMASI İÇİN İLLA MÜSLÜMAN OLMASI, ZEKAT VERMESİ Mİ GEREKİYORDU?
- BU MUDUR İSLAMIN HOŞGÖRÜSÜ? 

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Öyle anlaşılıyor ki, siz Allah’ın kendi peygamberine velilik konusunda geniş bir tolerans tanımasını aklınıza sıkıştıramıyorsunuz. İfadelerinizi okuyan, sizin daha önce bir Tanrı ile yakından görüştüğünüzü, onu iyice tanıdığınızı ve onun bu peygamberine böyle bir toleransı tanımadığını çok bildiğinizi sanır ve “Hangi Tanrı?” derken, tam da yanından geldiğiniz bir Tanrının böyle bir şey söylemediğini, size özel olarak aktardığı düşüncesine kapılır!..

- Sizi ve bütün insanları ve bütün kâinatı yaratan Allah’ın, şunun-bunun aklına göre hareket etmesini ve onu -haşa- kendi o dar muhayyilenize göre davranmasını mı arzu ediyorsunuz?

- Asıl mesele şudur: Eğer siz Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu öğrenmek istiyorsanız, onun binlerce ayetiyle bir mucize olduğu ortaya çıkmıştır.

On beş asırdan beri, bütün insanlara ve cinlere meydan okuması, kendisinin bir tek suresinin bile hakiki bir benzerini yapamayacaklarını haykırması ve gerçekten şimdiye kadar hiç kimsenin böyle bir şeyi ortaya koyamaması başlı başına bir mucizedir, bütün insanların ilim ve akıllarına diz çöktüren bir hakikattir.

- Sitemizde defalarca ve değişik yönleriyle Kur’an’ın mucize olduğu konusuna değinilmiş ve sitenin kapasitesi oranında bu gerçek ispat edilmiştir. Biz Allah’ın izniyle delilsiz konuşmayız, oradaki bilgilere insafla bakan bu dediklerimizi tasdik edecektir. Bu konudan şuraya geleceğiz:

- Eğer Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğuna inanıyorsanız, artık sizin için her şey bitmiştir. Yani, bundan böyle bilmediğiniz konularda meydan okumaz, “Aklım buna ermez.” deyip teslim olursunuz...

Bu teslimiyet akıl ve mantığın da bir gereğidir. Çünkü inandığımız Kur’an’da Allah’ın sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi olduğu yazılıdır. İman ettiğimiz böyle bir Allah’ın yanlış yapacağını düşünmek kadar bir küfrî hezeyan olabilir mi?  

Bir yandan sonsuz ilim ve hikmetine inanacaksınız, diğer yandan çok basit bir konuda bile yanlış yaptığını düşüneceksiniz!.. Böyle bir zihinsel çelişki, ancak akıl ve zihin tutulmasıyla açıklanabilir.

- Başka hikmetleri olmasa  bile, sadece insanların imanını ve teslimiyetini test etmek için bile olsa, bunun büyük bir değere haiz olduğunu söylemek zorundayız. Çünkü, Kur’an’a iman eden bir kimse şöyle düşünür:

a) “Sonsuz ilim ve hikmet sahibi Allah’ın bu ayeti indirmesinde bir zoru yoktu. Bazı insanların bundan ötürü hakkında yanlış düşüneceklerini de elbette biliyordu. Buna rağmen bunu niye koydu?”

b) “Eğer bu ayet Allah’ın indirdiği bir ayet olmasaydı, insanların en akıllısı ve zekisi olduğu dünyaca kabul edilen Hz. Muhammed hiç bunu Kur’an’a koyar mıydı? Bütün insanların kendisine karşı olduğu bir dönemde böyle bir ayeti ortaya koymasının ne manası vardı?”

c) “Üstelik bu ayetin hemen ardından gelen bir ayette 'bundan böyle peygamberin hiçbir yeni evlilik yapamayacağı, hiçbir kadınla evlenemeyeceği, hatta sayı bakımından bile bunu değerlendirip bir hanımını boşayıp yerine başka bir hanım alamayacağı' hükmü açıkça bildirilmiştir. O zaman bu evlilik ruhsatı ile ilgili ayetin bir hikmeti olmalı değil mi?”

d) Bu hikmetin bir kısmı sitemizde yazılıdır. Ancak burada şunu söyleyelim ki, imanı olan bir insan, hiç olmazsa “sonsuz ilim ve hikmetine iman ettiği” Allah’ın bizim bilmediğimiz bir hikmeti olduğunu düşünüp teslimiyet göstermek durumundadır.

Zira bizim, gerek kendi bünyemiz gerekse kâinat bünyesinde cereyan eden yüzlerce hususun hikmetini bilemediğimiz bir gerçektir. O halde bu gibi ayetlerin de "Kur’an’da yer almasının hikmetini de bilemiyoruz” deyip şu uzunca “bilinmez dosyamıza” yazmamızda ne sakınca olabilir?

Her mümin, sonu çok riskli olan ve hiç bir pozitif tarafı olmayan küfür hezeyanına takılmamak için imanına sahip çıkmak zorundadır. Bunu da ilgili konularda yazılmış eserleri okuyarak, bilenlere sorarak, aklımızın her şeye ermediğini idrak ederek ve dolayısıyla haddimizi bilerek yapabiliriz.

e) Bu ayetin başka hiçbir hikmeti bulunmasa bile, bu konuda “imtihanın gereği olarak” insanları test etmek için indirilmesi başlı başına bir hikmeti yansıtmaktadır. Zira, Kur’an’da bu husus açıkça ifade ediliyor:

“İnsanlar yalnız 'İman ettik.' demekle, hiç imtihan edilmeden bırakacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz, onlardan öncekileri imtihan ettik. Elbette Allah (iman ettik diyenlerin bu) sözlerinde samimi olanları da bilir, yalancıları da bilir.” (Ankebut, 29/2-3)

mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

Demek ki Kur’an’da bu ve benzeri ayetlerin varlığı iman edenlerin bir imtihanıdır.

İman etmeyenlerin ise zaten böyle bir konuda söz söyleme hakları yoktur. Çünkü Allah’a, Peygambere inanmayanın bir ayeti tartışması abestir. Her tarafı pislik içinde olan bir insanın tırnağındaki bir kirden dolayı rahatsızlık duyması yahut birkaç adam öldürmüş bir katilin bir sivrisineğin öldürmesini bahane ederek velvele koparması ne kadar abesle iştigal ise, -Allah korusun- küfür bataklığında çırpınan bir kimsenin, hikmetini bilmediği bir ayeti eleştirmesi de o kadar abestir.

Cevap 2:

- Bu  ve benzeri ayetler sıcak savaş ortamında inmiştir. Bu konuda şunları söyleyebiliriz:

- Evvela, söz konusu Tevbe suresinde yeni bir dönemin başladığı haber verilmektedir.

Hicretin 9. yılında inen bu surede Hz. Peygamber (asm)'in artık vefat edeceğini bilen Allah, onun hayatının sonlarında -ölmeden önce- son bir düzenleme ile Arap müşriklerinin artık şirkte böyle devam edemeyecekleri, ya İslam’a girecekleri yahut da ölümle burun buruna geleceklerine vurgu yapılmıştır. Bu ilanı yaparken de şu adalet noktalarına özenle dikkat çekilmiştir:

a) Bütün müşrikler için tövbe kapısı açık bırakılmıştır(3. ayet). Bundan anlaşılıyor ki, Allah’ın maksadı onları yok etmek değil, onları ahiretleri için son derece önemli olan imana yönlendirmektir.

b) Daha önce Müslümanlarla anlaşma imzalayan müşriklerin bu haklarına riayet etmenin gereğine işaret edilmiştir(4. ayet).

Bu tolerans, Allah’ın gücü her şeye yettiği halde, sonsuz merhametiyle şu aciz kullarıyla -Peygamberi vasıtasıyla- yaptığı anlaşmaya nasıl riayet ettiğini göstermesi bakımından ayrı bir önem arzetmektedir.  

Ayetin son cümlesi olan “Allah, kendisine karşı gelmekten, özellikle ahdi bozmaktan sakınanları sever.” mealindeki ilahî ifade, bu konuda çok açıktır.

c) Surenin 5. ayetinde ise, Müslümanlarla herhangi bir anlaşması bulunmayan müşriklerle ilgilidir.

Onları İslam’a girmeye yöneltmek için, kendilerine bundan böyle herhangi bir toleransın tanınmayacağı, eskiden beri Müslümanlarla savaş halinde olan bu insanların iman etmemeleri, bu savaşa devam ettikleri anlamına geleceği için, hak ettikleri cezaya çarpılacaklarına dair güçlü bir ültimatom verilmiştir.

- Bundan bir yıl önce Mekke fethedilmiş ve müşriklerin en büyük kuvveti olan Kureyş müşrikleri iman edip savaşı terk etmişlerdir. Geriye kalan müşriklerin savaşma gücü kırılmışken, bunları doğru yola girmeye sıkıştırmak, hem Müslümanlar için hem de onlar için çok faydalı bir davranıştır.

- Meallerini vereceğimiz Tevbe suresinin 7-11. ayetlerinin ifadeleri, müşriklerin düşmanca tavırlarını, artık hadlerinin bildirilmesinin gerektiğini ortaya koyduğu gibi, yine de İslam’ın müşriklere karşı bile büyük tolerans tanıdığının göstergesidir:

7. “O müşriklerin Allah yanında, Resulü yanında nasıl olup da bir ahitleri olabilir ki! (olamaz, zira onlar daima hainlik edip verdikleri sözden dönerler). Mescid-i Haram’ın yanında antlaşma yaptığız (müşrikler) bundan müstesna olup, onlar size karşı dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın. Allah, Kendisine karşı gelmekten, özellikle ahdi bozmaktan sakınanları sever.

8. Evet, onların nasıl ahitleri olabilir ki, eğer size galip gelecek olurlarsa sizin hakkınızda ne ahit, ne yemin, ne hukuk, hiç bir şey gözetmezler. Ağızlarıyla güya sizin gönlünüzü alırlar, kalpleri ise nefret duyup kaçınır. Çünkü onların ekserisi Allah’ın yolundan çıkmış fâsıklardır.

9. Onlar Allah’ın ayetlerini az bir dünya menfaati karşılığında sattılar da Allah’ın yolundan insanları alıkoydular. Gerçekten onlar ne fena iş yapıyorlar!

10. Müminler hakkında ne ahit, ne yemin, ne hukuk, hiçbir şey gözetmezler. Bunlar öyle saldırgan kimselerdir!

11. Bununla beraber kâfirlikten vazgeçip tövbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse artık sizin din kardeşleriniz olurlar. Bilip anlayacak kimseler için biz âyetlerimizi iyice açıklarız.”

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun