Allah insanı, O'na kulluk etmesi, kendi sanatını ona göstermesi için yaratmıştır. Bu ifade mantığa pek uymamaktadır. Başka bir açıklaması yok mudur?

Soru Detayı

- Allah insanı neden yaratmıştır?

Şöyle klasik cevaplar var: "Allah insanı ona kulluk etsin, ibadet etsin diye yaratmıştır." Ama Allah'ın bizim ibadetimize ihityacı yoktur, bizim ona ihtiyacımız vardır.

- Peki Allah neden bizim ihtiyacımız olan cenneti ve cehennemi yaratmıştır?

Eğer dünya alemini yaratmasaydı, cennet ve cehennemi de yaratmayacaktı.

- İnsanlar neden mükafaatlandırılır, yahut cezalandırılmak durumunda kalır? Allah dünyayı niçin yarattı?

 "Kendi sanatını göstermek için." cevabı nihayetinde mantığa yatkın gelmemekte, yahut "Peygamber Efendimiz dünyaya gelsin diye yarattı." da aynı mantaliteye saçma gelmekte.

- Bir imtihan sırrı olduğunu ve zihnimizin ilahi boyutta düşünemeyeceğini biliyorum. Bu bir inanç meselesi ve bilmeye gerek duymadan inanıyorum, fakat çevremde bunları soran onlarca arkadaşım var. Biz inançlı insanlar bu konularda bilgi sahibi olmadığımız için, inançsız ya da inancı zayıf insanlar karşısında kafamız karışmakta, karışmasa dahi cevap verememekten utanç duymaktayız.

- Mümkünse bu sorduğum soruları klasik cevaplardan uzak, şüpheye yer bırakmayacak şekilde cevaplar mısınız?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu soruya defalarca sitemizde cevap verdik. Öyle anlaşılıyor ki, siz de onları okumuşsunuz ve tatmin olmamışsınız. Bu durumda bizim yapacağımız fazla bir şey yoktur.

Her şeye “mantık dışı” diyorsunuz; fakat sizin "mantık dışı" dediğiniz argümanlar, bizim gibi milyonlarca insanın mantığını tatmin eden cevaplardır. Acaba burada bir şeytan hilesi falan olmasın mı?  Yani İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbanî, Bediüzzaman Said Nursi gibi insanlık camiasının akıl güneşleri olan insanların mantıklarının kabul ettiği ve tatmin oldukları argümanların, gerçekten “sizin mantığınızı tatmin etmemesi” sizce de düşündürücü değil mi? Çok amiyane bir ifadeyle, “...İslam aleminde ve bu dünyada sadece siz mi akıllısınız?” 

Not: Yanlış anlamayınız, bu hitaplar sizin şahsınıza değil, bu tuzağa düşmüş olan ve bu konuda kendilerini akıl havarisi ilan eden mantık fukaralarınadır. 

Yukarıda tatmin olmadığınızı söylediğiniz bazı argümanlara bakalım:

İnsanları yaratan Allah’ın kendisi,

 “Ben cinleri ve insanları sırf beni tanıyıp yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zariyat, 51/56)

buyurmuştur. Yüce Yaratıcı'nın bu sözünden sonra “Ben tatmin olmadım!..” demenin arakasında tek bir gerçek var; o da aklımızı bu konuda hakkıyla kullanmayışımız ve bu ayeti anlaması için gereken düşünce zeminine çekmeyişimizdir. Zira Allah’ın yanlış söylemesi mümkün değildir.

Şunu unutmayalım ki, bu ayette insanların kulluktan başka dünyada yapacakları başka bir işlerinin olmadığı, yaratılışlarında başka bir hikmetin olmadığı anlamına gelmez. Ayetten anlaşılması gereken şey, insanın -en önemli ve asli- görevi Allah’ı tanımak, onun emir ve yasaklarından ibaret olan ve rızasının dairesini çizen İslam dininin ön gördüğü bir hayat tarzını benimsemektir.

Nitekim, Kur’an’da “güneşin, ayın, yeryüzünün, denizlerin insanların emrine verildiği" ifade edilir. Fakat bu ifadeyle söz konusu varlıkların insana hizmetten başka bir görevleri olmadığı anlamına gelmez. Fakat hikmetle konuşan Allah, kâinattaki sanat harikalarının insanları ilgilendiren yönlerine de dikkat çeker ve insanları buna karşı şükretmeye davet eder. Gerçekten, her fert “Güneş, ay, deniz, toprak, hava bana hizmet ediyor, onlar benimdir, benim için yaratılmıştır.” diyebilir ve bu söz yanlış olmaz.

Şimdi, insanlara 124.000 peygamberi, yüz dört kitabı ve sahifeleri gönderen Allah’ın, bununla insanlara hoşnutluğunu belirtmesi, isyan edenlere ceza ve itaat edenlere mükâfatın olacağını bildirmesi, insanların, yukarıdaki ayette geçtiği üzere bir görevinin olmaması mümkün müdür?

Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı yok, bizim Allah’a ibadet etmeye ihtiyacımız var!.. Çünkü Allah bu dünyada sonsuz ilim ve hikmeti doğrultusunda bir imtihan açmış ve bu imtihanı kazanmanın birinci ve olmazsa olmaz şartının, insanların kendisini tanımaları ve onun indirdiği vahye göre bir hayat çizgisine sahip olmaları olduğunu bildirmiştir. 

Onlarca mucize nişanlarıyla donatılmış peygamberlerin herkesten çok -ayette geçen- bu kulluk görevini hakkıyla yerine getirmeleri, bu kulluğa sarılarak birçok insanın keramet ve velayet sahibi olmaları, bu ayetin verdiği hükmü fiilen tasdik etmektedir. Bunu görmezlikten gelmek hiç de akıllıca bir tavır değildir.

Bununla beraber, insanların kulluk görevi sadece bildiğimiz namaz, oruç gibi ibadetler değildir. Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi;

 “Kâinatın neticesi hayat olduğu gibi; hayatın neticesi olan şükür ve ibadet dahi, kâinatın sebeb-i hilkati ve ille-i gaiyesi ve maksud neticesidir. Evet bu kâinatın Sâni'-i Hayy-u Kayyum'u bu kadar hadsiz enva'-ı nimetiyle kendini zîhayatlara bildirip sevdirdiğine mukabil, elbette zîhayatlardan o nimetlere karşı teşekkür ve sevdirmesine mukabil sevmelerini ve kıymetdar san'atlarına mukabil medh ü sena etmelerini ve evamir-i Rabbaniyesine karşı itaat ve ubudiyetle mukabele edilmelerini ister.”(bk. Lem'alar, s.332)

-Soruda ”Allah dünyayı niçin yarattı? kendi sanatını göstermek için cevabı nihayetinde mantığa yatkın gelmemekte...” denilmiştir. 

Bediüzzaman Hazretleri gibi bu asrın müceddidi, dost-düşman vicdan sahibi herkesin aklına, ilmine, irfanına, samimiyetine hayran kaldığı bir kimsenin mantığı bunu kabul ediyor. Şöyle ki:

“Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşan dahi istedi ki, bir fuar açsın, içinde sergiler dizsin, ta insanlara ve diğer şuurlu varlıklara saltanatının haşmetini, servetinin şaşaasını, sanatının harikalarını, kendi maharetini göstersin. Ta ki, manevî cemal ve kemâlini iki vecihle müşahede etsin: Bir vechi, bizzat kendi kuşatıcı ilmiyle ve bakışıyla görsün. Diğeri, diğer şuurlu varlıkların nazarıyla baksın.”(bk. Sözler, On Birinci Söz, s.120)

Şunu da belirtelim ki, her arzu bir ihtiyaçtan kaynaklanmayabilir. Örneğin, iyiliksever, büyük makam ve mevkiye sahip bir kimse, başkasından -kendi konumuna uygun- bir saygı ve sevgi bekleyebilir ve bu beklenti asla bir ihtiyaçtan kaynaklanmayabilir. Çünkü, her kemal ve cemal sahibi fıtraten cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister. Ve bu arzusu ve isteği bir ihtiyaçtan kaynaklanmaz. Bilakis, cemal ve kemal / güzellik ve mükemmellik, birer vasıf olarak -ihtiyaçları için değil- yapılarının bir özelliği olarak görünmek, -deyim yerindeyse- alkışlanmak isterler. Bütün varlıklara karşı müstağni / ihtiyaçsız olduğu bilinen Allah’ın, eşsiz cemal ve kemal sıfatları ve isimleri de şuurlu varlıklar tarafından tanınmak ve saygı görmek isterler. Her şeyi kendi ihtiyacı ve arzusu için yapan insanların bunu anlayamamış olması, bu hikmetleri yok saymaz. Nitekim bunu anlayan kulları da vardır.

Allah’ın ibadete, tanınmaya ihtiyacı yoktur. Fakat Allah, bunların olmasını istiyor. Çünkü, insanoğlunun aklı ve şuuruna çarpan öyle harika bir varlık düzeni, öyle eşsiz bir kâinat modeli, öyle yokuş-yukarı olaylar var ki, hayret etmemek, şaşkınlık göstermemek mümkün değildir. İşte insanoğlu, aklının sınırlarını zorlayan ve duygularını sarsan dehşet verici olaylar karşısında kâinatın işleyişindeki kaderin hikmetli elini görüp çözümleyemediği için, tüm bu durumların sahibini hatırlar ve ancak onun aşkın hikmetini medh-u sena ederek ve tespih ederek, ona sığınmak suretiyle ruhen teneffüs eder. Yerküresini sarsıntıdan koruyan, zeminin kalbinden çıkan dağlar ve dağların volkanik teneffüsleri olduğu gibi, insanın psikolojik zeminini sarsmaktan koruyan da onun kalbinin zemininden çıkan ve ağız bacasından nefes almasına imkân veren tespih ve tekbir ile tahmiddir.

Son olarak şunu da belirtmeliyiz ki;

Kâinatın ve insanların yaratılmasındaki hikmetlerin yüzde doksan dokuzu Allah’a bakar. Allah isim ve sıfatlarının tecellilerini görmek ve göstermek istediği için bu kâinatı yaratmıştır. Tabir caizse, kendi sonsuz maharetini uygulamaya koymak için, canlı, yarı canlı, cansız, melek, cin, ruhanî ve insanoğlu gibi milyarlarca varlık türlerini, ilim, kudret, merhamet, hikmet gibi yüzlerce isim ve sıfatlarının değişik tecellilerini, farklı tezahürlerini bu harika sanat estetiklerine yansıtmıştır.

Bu tecellilerin önemli bir kısmı ise, hâkimiyet-i mutlaka mertebesindeki rububiyetiyle alakalıdır. Hâkimiyet; infirad, istiklal ve men-i müşarekeyi / ortaklığı kabul etmemeyi esas alır. Görmek ve göstermek istediği en önemli husus, bu vahdaniyet ve birliğin görülmesidir.

Bunun Allah’ın nezd-i uluhiyetinde ne kadar önemli olduğunu,

“Şu muhakkak ki Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder. Kim Allah’a ortak icad ederse müthiş bir iftira etmiş, çok büyük bir günah işlemiştir.”(Nisa, 4/48)

mealindeki ayetten de açıkça anlamak mümkündür.

Rububiyetin en açık iki özelliği vardır; bunlardan biri, hâkimiyeti kabul edip itaat edenlere mükâfat vermek, bu hâkimiyeti kabul etmeyip isyan edenlere ceza vermek... Böylece hâkimiyetin inayet ve merhamet cenahını -itaat edenlere- mükâfatla, haysiyet ve izzet cenahını da isyan eden terbiyesiz eşkıyaları cezalandırmakla gösterir. Fatiha suresinde, “Rabbi’l-âlemîn” sıfatından sonra, Rezzak manasına gelen “Rahman” isminin zikredilmesi, rububiyetin inayet, merhamet, ihsan, ikram kısmını, "Ğaffar" manasına gelen “Rahîm” isminin zikredilmesi ise, zarardan korumak, cezadan affetmek kısmını ifade etmek içindir. Yani Allah’ın kullarına menfaat sağlaması ve onları zararlardan koruması, onun mutlak hâkimiyetinin bir gereği ve mutlak rububiyetinin bir lazımıdır. Madem Allah, kullarını kötülükten korumak ister, buna rağmen kötülüğe kalkışan, Ona isyan edenlere bu koruma zırhını kaldırması ve gereken cezayı vermesi bu hakimiyet ve rububiyetin haysiyetini, izzet ve azametinin bir gereğidir ve mutlak adaletinin bir yansımasıdır. Bu iki vasıftan sonra gelen “Maliki yevmiddin = Din / ceza ve mükâfat günün sahibi / hâkimi, yegâne yetkilisi” isminin zikredilmesi, Rahman ve Rahîm sıfatlarının bir nevi açıklanmış özeti gibidir.

Ayrıca kâinatta en mükemmel, en güzel kıvamda, yeryüzü halifesi olarak yarattığı, maddî-manevî pek çok donanımlarla donattığı insan oğlunun fıtratındaki kabiliyet ve istidatlarının inkişaf etmesi için imtihan ateşiyle teste tabi tutmuştur. Bir madene ateş verilip içindeki elmas ile kömür, altın ile bakır ayrıştırıldığı gibi, Allah da insanlık madenindeki farklı cevherlerin, meziyet ve kabiliyetlerin ortaya çıkması için imtihan ateşine tabi tutmuştur. Hz. Muhammed ile Ebu Cehlin, Müseleme-i kezzab ile Ebu Bekir Sıddıkın, Hz. Ömer ile As b.Vail’in, Hz. Ali ile Velid b. Muğire’nin aynı muameleye tabi tutulmasına hangi vicdan razı olur, hangi adalet ölçüsüne sığar? Allah’ın böyle bir şeye izin vermesi ne adaletinin ne merhametinin ne kereminin ne de inayetinin şanına yakışır...

Allah bize, hepimize, Allah’ı hakkıyla tanıyan bir irfan, onu hakkıyla seven-sayan bir gönül, hikmetlerini hakkıyla kavrayan bir akıl, düzgün çalışan bir mantık, onun iradesine boyun eğen bir vicdan, evrenin üzerinde parlayan yaratıcının tevhid mührünü okuyan bir iman nasip eylesin, Âmin!..

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR