Zenginin sapmaması için bir formül var mı?
Diyelim zengin olduk Allah yolundan sapmamak için bir formül var mı? Çünkü zengin olduktan sonra insanlar yolunu şaşırıyor yolumuzun şaşmaması için ne gibi önlemler almalıyız ki zengin olduğumuzda kafamız bu konularda daha iyi çalışır yani daha bilinçli oluruz ve Allah’ımıza daha çok yaklaşırız sonrasında Allah’ın izniyle cennete gireriz?
Değerli kardeşimiz,
Aslında bu mesele sadece maddî zenginlikle ilgili değildir. Dünyaya imtihan için gönderilmiş insan için sahip olduğu her şey bir imtihan vesilesidir. Buna zenginlik de dahildir; sağlık, bedensel güç, akıl, zekâ, eğitim, güzellik, kabiliyet, aile, makam, mevki, şöhret, itibar ve insanın sahip olduğu her türlü imkân da buna dahildir.
Bu açıdan meseleye yalnızca “Zenginlik insanı bozar mı?” şeklinde bakmak yerine, “Allah’ın bize verdiği nimetler ve imkânlar arttığında Allah’a olan bağlılığımızı nasıl koruyabiliriz?” şeklinde bakmak daha doğru olur.
Çünkü insanın imtihanı sadece sahip olmadığı şeylerle değildir. Bazen sahip olduklarıyla da imtihan edilir. Kimi insan yoklukla, kimi sağlıkla, kimi hastalıkla, kimi fakirlikle, kimi zenginlikle, kimi makamla, kimi güçle imtihan edilir. Önemli olan, insanın kendisine verilen nimetin içinde Rabbini unutmamasıdır.
Bu noktada bütün meseleyi özetleyen temel bir şuur vardır: Her şey Allah’ın mülküdür, insan ise emanetçidir.
Bedenimiz Allah’ın bize verdiği bir emanettir. Aklımız Allah’ın verdiği bir nimettir. Sağlığımız, paramız, malımız, makamımız, ilmimiz, kabiliyetlerimiz, ailemiz, vaktimiz ve sahip olduğumuz bütün imkânlar Allah’ın mülküdür. Biz ise bunların üzerinde geçici olarak tasarruf eden kullarız.
İnsan bu şuurla yaşadığı zaman zengin olduğunda “Bu para benim, istediğim gibi kullanırım.” demek yerine, “Allah bana bu serveti verdi; acaba bunu Allah’ın razı olacağı şekilde nasıl kullanabilirim?” diye düşünmeye başlar.
Aynı şekilde güçlü olan insan, “Ben güçlüyüm, istediğimi yaparım.” demek yerine, “Bu güç bana emanet edildi; Allah bu gücü nerede ve nasıl kullanmamı istiyor?” diye düşünür.
Makam sahibi olan kişi de “Ben önemli bir insanım.” demek yerine, “Bu makam bana bir üstünlükten ziyade bir sorumluluk olarak verildi. Bu makamla kimin hakkını koruyorum, kime hizmet ediyorum?” diye kendisine sorar.
İşte insanın nimete bakışını değiştiren temel şuur budur.
Şimdi maddi açıdan zenginlik konusuna gelince:
1. Zenginliği Allah’ın Bir İkramı ve İmtihanı Olarak Görmek
Zenginlik elbette bir nimettir. Fakat her nimet gibi zenginlik de öncelikle şükür ister. Şükür, nimetin Allah’ın bir ikramı olduğunu ve ancak O nasip ederse sahip olunabileceğini bilmektir.
İnsan serveti kendi zekâsının, gücünün ve başarısının kesin sonucu olarak görmeye başladığında tehlike başlar. Çünkü “Ben kazandım, ben başardım, ben yaptım.” düşüncesi zamanla “Ben kimseye muhtaç değilim.” duygusuna dönüşebilir.
Kur’an-ı Kerîm’de Karun bunun çarpıcı bir örneğidir. Kendisine büyük bir servet verilen Karun, “Bu servet bana ancak bende bulunan bir bilgi sayesinde verilmiştir.” demiştir. (Kasas, 28/78)
Buradaki asıl problem servetin çokluğu değildir. Problem, servetin Allah’ın bir nimeti ve imtihanı olduğunu unutup onu tamamen kendisine ait bir başarı olarak görmektir.
Kur’an yine şöyle buyurur: “Hayır! İnsan, kendisini yeterli gördüğü için mutlaka azar.” (Alak, 96/6-7)
Demek ki insanı tehlikeye götüren sadece zenginlik değildir. Asıl tehlike, zenginliğin insanda kendisini yeterli görme duygusu meydana getirmesidir.
2. Maddî İmkânlara Güvenmeme Şuurunu Muhafaza Etmek
İnsan kendisine şu soruyu sormalıdır: “İmkânlarım arttığında ben değişir miyim?”
Evet, insanın imkânları arttığında değişme ihtimali her zaman vardır. Çünkü insanın hayat şartları değiştikçe kendisiyle, insanlarla ve Allah’la kurduğu ilişkinin biçimi de değişebilir.
Fakirlikte insan Allah’a daha fazla ihtiyaç duyduğunu hissedebilir. Zenginlikte ise ihtiyaçların önemli bir kısmını para çözmeye başlar. İşte tehlike burada ortaya çıkar.
Aracın bozulur, yenisini alırsın. Evle ilgili bir problem çıkar, başka bir ev bulursun. Bir iş yolunda gitmez, başka bir imkânın vardır. Bir problem çıkar, para ile çözersin.
Böylece insanın zihninde önce “Bir sorun çıkarsa hallederim.” düşüncesi oluşabilir. Daha sonra bu düşünce “Her şeyi halledebilirim.” duygusuna dönüşebilir. En sonunda ise farkında olmadan “Kimseye ihtiyacım yok.” noktasına ulaşabilir.
İşte insanın Allah’a olan kulluk şuurunu kaybetmeye başladığı yer burasıdır.
Çünkü ekonomik bağımsızlık ile Allah’a muhtaç olmamak aynı şey değildir. İnsan ne kadar güçlü, zengin ve imkân sahibi olursa olsun, Allah’a her an muhtaçtır.
Bu yüzden zenginlik döneminde insanın kendisine bazı sınırlar ve hatırlatıcılar koyması faydalı olabilir. İnsan kendi değişimini her zaman fark edemeyebilir. Bu nedenle kendisine gerektiğinde doğruyu söyleyecek, onu makamı ve serveti konusunda uyarabilecek güvenilir insanlarla istişare etmesi önemlidir.
3. Zengin Olmadan Önce Güzel Ahlâkı ve Dini Davranışları Alışkanlık Hâline Getirmek
İnsanda sayısız duygu vardır. Bunun yanında nefis, şeytan ve insanı dünyaya çağıran çevresi de vardır. Bu durumda zengin olduktan sonra bütün yanlışlardan korunmak daha zor olabilir.
Bu sebeple en güzeli, insanın zengin olmadan önce bazı güzel davranışları hayatında alışkanlık hâline getirmesidir.
Mesela küçük imkânlarla paylaşmayı öğrenmek gerekir. Zengin olduktan sonra cömert olmayı beklemek yerine, insan elinde az varken de paylaşmaya alışmalıdır. Çünkü elinde az varken paylaşabilen insanın, eline çok geçtiğinde paylaşması daha kolay olabilir.
4. Servetin Bir Kısmını Baştan Allah Yoluna Ayırma Şuuru Kazanmak
İnsan “Geriye bir şey kalırsa veririm.” anlayışı yerine, “Kazandığım nimetin içinde başkalarının da hakkı ve ihtiyacı var.” anlayışını geliştirmelidir.
Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz.” (Âl-i İmrân, 3/92)
Burada önemli olan sadece verilen miktar değildir. İnsanın mal karşısındaki kalbî tavrıdır. İnsan paylaşmayı, daha zengin olmayı beklemeden öğrenmelidir.
5. Hayat Standardını Servetle Birlikte Sınırsız Biçimde Yükseltmemek
Gelir arttığında tüketimin de aynı hızla artması, insanın daha fazlasına alışmasına yol açabilir.
İnsan zaman zaman kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Param arttı diye her ihtiyacımı büyütmek zorunda mıyım?”
Daha büyük ev, daha pahalı araba, daha lüks hayat, daha fazla tüketim... Bunların her biri insanın hayatında yer alabilir. Ancak insanın sahip olduğu imkânların sürekli olarak tüketim arzusunu büyütmesine izin vermemesi gerekir.
Çünkü insan neye alışırsa, zamanla onu ihtiyaç olarak görmeye başlayabilir. Bu nedenle servetin artmasıyla birlikte ihtiyaçların da sınırsız şekilde büyütülmesi gerekmez.
6. Fakirlerle ve İhtiyaç Sahipleriyle Teması Kaybetmemek
Servetin insan üzerinde oluşturabileceği tehlikelerden biri de sosyal çevresinin tamamen değişmesidir.
İnsan başlangıçta farklı gelir seviyelerinden insanlarla görüşürken, zenginleştikçe yalnızca kendisi gibi varlıklı insanlardan oluşan bir çevrede yaşamaya başlayabilir.
Böyle olunca toplumun büyük bir kısmının yaşadığı sıkıntıları zamanla görmemeye başlayabilir.
Bu nedenle insan imkânları arttıkça ihtiyaç sahiplerinden uzaklaşmamalı; onların hâlini görmeli, dinlemeli ve imkânları ölçüsünde destek olmalıdır.
İnsanın sahip olduklarını Allah’ın emaneti olarak görmesi, o nimetlerin ihtiyaç sahiplerine ulaşmasına da vesile olmalıdır.
7. Zenginliği ve Makamı Kimliğin Merkezine Koymamak
İnsan “Ben zenginim.” cümlesini zamanla “Ben önemli biriyim.” şeklinde algılamaya başlayabilir.
Aynı şey makam ve mevki için de geçerlidir. İnsan sahip olduğu makamı kendisinin gerçek değeri zannedebilir.
Oysa insanın temel kimliği “Allah’ın kuluyum.” olmalıdır.
Zenginlik gelir ve gider. Makam gelir ve gider. Gençlik gelir ve gider. Güç azalır. Sağlık değişir. İnsanların övgüsü bugün vardır, yarın yoktur.
Fakat insanın Allah’a kulluğu, onun asıl kimliğidir.
8. Servet Konusunda Hesap Verebilir İnsanlar Bulundurmak
İnsan kendi değişimini her zaman fark edemez. Bu yüzden hayatında kendisine gerektiğinde “Burada yanlış yapıyorsun.” diyebilecek, serveti ve makamı konusunda çekinmeden konuşabileceği güvenilir insanların bulunması çok değerlidir.
İnsan çevresindeki herkesin kendisini övdüğü bir noktaya geldiğinde, kendi kusurlarını görmesi zorlaşabilir.
Bu nedenle insanın kendisini gerektiğinde uyarabilecek samimi dostlara, ehil insanlara ve istişareye ihtiyacı vardır.
9. İbadetleri ve Allah’a Kulluğu Hayatın Önceliğine Koymak
İnsan zenginleştiğinde ibadetlerini “vakit kalırsa yapılacak işler” hâline getirmemelidir.
Namaz, Kur’an, dua, sadaka, zikir, tefekkür ve Allah’ı anmak; imkânlar arttıkça hayatın kenarına itilmemeli, aksine Allah’ın verdiği nimetler arttıkça insanın Rabbine yönelişi de artmalıdır.
Çünkü insanın zenginleşmesi, Allah’a olan ihtiyacının azalması değil, şükretmesi gereken nimetlerin artmasıdır.
Bu yüzden insan kendisine zaman zaman şu soruları sormalıdır:
“Nimetim arttıkça Allah’a yakınlığım da artıyor mu?”
“Daha çok param oldu ama daha az mı şükrediyorum?”
“Daha güçlü oldum ama insanlara karşı daha mı kibirli davranıyorum?”
“Makamım yükseldi ama namazım, duam ve kulluğum geriye mi gidiyor?”
“İmkânlarım arttıkça Allah’ın kullarına karşı merhametim de artıyor mu?”
Bu sorular insanın kendisini kontrol etmesi açısından önemli bir muhasebe vesilesidir.
10. Bütün Nimetlerin Allah’ın Mülkü Olduğunu Unutmamak
Belki de bütün bu maddeleri tek bir cümlede toplamak mümkündür:
“Her şey Allah’ın mülküdür, ben ise emanetçiyim.”
Bedenim Allah’ın emaneti.
Aklım Allah’ın emaneti.
Sağlığım Allah’ın emaneti.
Param Allah’ın emaneti.
Makamım Allah’ın emaneti.
Yeteneklerim Allah’ın emaneti.
Ailem Allah’ın emaneti.
Vaktim Allah’ın emaneti.
İlmim Allah’ın emaneti.
Öyleyse mesele sadece “Allah bana ne verdi?” sorusu değildir. Asıl mesele, “Allah’ın bana verdiklerini Allah’ın razı olacağı şekilde nasıl kullanabilirim?” sorusudur.
İnsan bu şuurla yaşarsa zengin olduğunda da, makam sahibi olduğunda da, güçlendiğinde de, ilim ve kabiliyet kazandığında da kendisini nimetin sahibi değil, nimetin emanetçisi olarak görür.
Asıl mesele zengin olmak değil, zenginliğin kalbe girmesidir.
İnsanın cebinde milyonlar olabilir; fakat kalbinde Allah’ın rızası varsa servetini hayra vesile edebilir.
Buna karşılık insanın cebinde çok az para olabilir; fakat kalbi dünyaya aşırı bağlanmış olabilir.
Dolayısıyla mesele malın elde bulunması değil, kalbe hâkim olmasıdır.
İnsan kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Mal benim elimde mi, yoksa ben malın elinde miyim?”
Eğer mal elimizdeyse onu Allah’ın razı olacağı şekilde kullanabiliriz. Fakat mal kalbimizi ele geçirmişse, insanın sahip oldukları zamanla insanı sahiplenmeye başlar.
Bütün bunların en kısa ve öz formülü belki de şudur:
Her şey Allah’ın mülküdür. Ben ise emanetçiyim.
Öyleyse bana verilen malı Allah’ın razı olacağı yerde kullanmalıyım. Bana verilen bedeni Allah’ın razı olacağı işlerde kullanmalıyım. Bana verilen aklı, ilmi ve kabiliyeti hayırda kullanmalıyım. Bana verilen makamı adalet ve hizmet için değerlendirmeliyim. Bana verilen gücü zulüm için değil, iyilik için kullanmalıyım. Bana verilen zamanı Allah’ı unutmadan değerlendirmeliyim.
Çünkü insanın imtihanı sadece “Ne kadarına sahip oldun?” sorusuyla ilgili değildir. Asıl mesele, “Sana verilenleri nasıl kullandın?” sorusudur.
Belki de insanın kendisini koruyabilmesi için en güzel ölçü şudur:
Nimet seni Allah’tan uzaklaştırıyorsa imtihanın ağırlaşıyor; nimet seni Allah’a yaklaştırıyorsa o nimet senin için şükre dönüşüyor.
Çünkü asıl zenginlik, çok şeye sahip olmak değil; sahip olduklarının Allah’tan geldiğini bilmek, onların Allah’ın mülkü olduğunu unutmamak ve hepsini O’nun rızasına uygun kullanabilmektir.
İşte insanın malı da, bedeni de, aklı da, makamı da, gücü de ancak bu şuurla bir nimetten şükür vesilesine dönüşür.
Ve belki insanın hayatı boyunca aklından çıkarmaması gereken en güzel cümle şudur:
“Allah’ım, bana verdiğin hiçbir nimeti Senin rızandan uzaklaşmama sebep kılma. Beni nimetlerin sahibi gibi değil, emanetçisi olduğumu bilen kullarından eyle. Verdiğin her şeyi Senin razı olacağın şekilde kullanmayı ve her nimetin şükrünü hakkıyla eda etmeyi nasip eyle.”
Amin.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet