Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz, söz hadis midir, atasözü müdür?

Tarih: 20.07.2010 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz, anlamına gelen bir hadis rivayeti bulamadık. Ancak bu söz, bir çok ayet ve hadisin anlamından ilhamen alınmış gibidir. Nitekim, “Eğer şükrederseniz artırırım.” (İbrâhîm Sûresi, 14/7), ayeti ile “Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/278, 375) hadisi bunlardan sayılabilir.

Allah Teala yarattığı her bir canlıyı rızkı ile dünyaya göndermekte, rızkı herkes için farklı ölçülerde tayin etmektedir.

Kanaat, Allah'ın takdir ettiği rızka, ne kadar olursa olsun, rıza göstermek, şükretmektir. Kur'an-ı Kerim'de "Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir."  buyrulmaktadır. (İbrahim, 14/7)

Kanaatsiz kimse, içerisinde bulunduğu hiç bir durumdan memnun olmaz; şükretmeyi bilmez; hangi durumda olursa olsun hep daha fazlasını ister ve bu nedenle de hiç bir zaman mutlu olamaz. Kanaat yoksunu kimseleri Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle tanımlar:

"İnsanoğlunun bir vadi dolu malı olsa, bir vadi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz. Fakat Allah, tevbe edenin tevbesini kabul eder." (Buhari, Rikâk,10)

Dünyaya imtihan için gönderilen insan, kanaatsizlik hastalığından vazgeçmeli, her zaman maddi olarak kendisinden daha aşağıda bulunanların konumlarına bakmalı, haline şükretmeli ve Allah'ın verdiği mallardan, yine Allah yolunda harcayarak, ahiret sermayesini biriktirmeye çalışmalıdır.

Şükrün Anlamı

Şükür, iyiliği bilmek ve ilan etmek, iyiliğe iyilikle mukabele etmek ve nimeti düşünüp göstermek anlamlarına gelmektedir. Nimeti unutmak veya görmezden gelmek ise küfran-ı nimettir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde “Kim bir iyiliği yayarsa şükretmiş, kim de örterse nankörlük etmiş olur.” (İbn Abdirabbih, el-İkdü’l-Ferid, 1/277) buyurarak iyiliği yaymanın, ilan etmenin şükür olduğunu dile getirmiştir.

Şükrün, nimet ve iyiliklere karşı insanın iç dünyasının olumlu bir duyguyla dolup taşması ve az bir nimet ve iyilik görse de ona iyi bir mukabelede bulunması anlamına geldiğini söyleyebiliriz.

Şükretmek, verdiği her nimet ve güzellik için, hem sözle hem de içten Allah`a minnet ve teşekkürün ifadesidir.  Sahip olunan bu nimetleri Kur'an`da haber verildiği şekliyle kullanmaktır  Bu güzellikleri veren Rabb’ine şükretmeyen kişi ise nankörlük içindedir  Dünya hayatındaki tüm nimetler, insanın şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğini ortaya çıkarmak için yaratılır 

Şükrün Gerekliliği

Şükür, hem fıtrî hem de dinî bir emirdir. İnsanlar Allah’a ve birbirlerine muhtaç olarak yaratılmışlardır. İhtiyaçlarını gidermek için Allah’ın kendilerine bahşettiği nimetlerden ve birbirlerinden yararlanırlar. Bu faydalanmanın akabinde iç dünyasında bir duygunun oluşması gerekir ki, insan bununla Allah’a ve diğer insanlara bir karşılık takdim etsin.

İşte şükür, Allah’ın (c.c.) insan tabiatına yaratılışta koyduğu bir duygudur. Ancak bu duygu bir eğitim sürecinden geçerek insanda inkişaf eder, fonksiyonel hâle gelir. İnsan bu duygu ile kendisine yapılan ihsan ve iyiliklerin karşılığında olumlu bir mukabelede bulunur. Dolayısıyla şükür, ihsan ve iyiliklerin insanda yansıması, karşılık bulmasıdır. Yapılan iyilikler ve yardımlar karşısında şükran hissi duymama, nimeti görmezden gelme anlamlarına gelen küfran-ı nimet veya nankörlük ise insanda tabii olanın, çeşitli etkenlerle bozulmasıdır.

Fıtrî bir vazife olmasının ötesinde şükretmenin dinî bir görev olduğu da Kur’ân-ı Kerim’de yer yer hatırlatılmaktadır.

“Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara, 2/152),

“Artık rızkı Allah katında arayın. Ona kulluk edin. O’na şükredin. Siz O’na döneceksiniz.” (Ankebût, 29/17),

“Rabbinin nimetine gelince onu anlat da anlat.” (Duhâ, 93/11)

âyetleri bu emri ifade etmektedir. Zira şükür kulluğun en hâlisane boyutu olması hasebiyle insan için çok önemlidir. Selef-i sâlihîn şükrü imanın yarısı görürlerdi. (bkz. İbn Kayyim el-Cevziyye, Uddetü’s-sâbirîn, s. 41)

“Bütün iyilikleri, güzellikleri kısmet eden ve mebdeden müntehâya sebeplerini hazırlayan Allah olduğu gibi, vakt-i münasibinde gönderen de yine O’dur. Takdir ve taksim eden, vakti gelince yaratıp semâvî sofralar halinde önümüze seren O olduğu için neticede minnet ve şükran da O’nun hakkıdır.” 

Ancak şükür duygusu ilâhî nimetlere mukabelede bir esas olduğu gibi beşerî münasebetlerde de esastır. İnsanlara teşekkür etmek Allah’a şükretmeye mâni değildir.

“Bana ve ebeveynine şükret.” (Lokman, 31/14) âyetinde Allah, insan varlığının yegâne sebebi olan ve onu bin bir türlü nimetlerle donatan, rızıklandıran kendisi ile birlikte varlığına zahiri sebep olan ve onu görüp gözetme, bakıp büyütme vazifesini yüklenen ana-babaya teşekkürü birleştiriyor. Bu âyet açıkça insanlardan herhangi bir iyilik gördüğümüzde onlara teşekkür etmemiz gerektiğini emrediyor. Hatta beşerî münasebetlerdeki şükran duygusundaki körelmenin ilâhî nimetler karşısında Allah’a şükretme vazifesini olumsuz yönde etkileyeceği, Efendimiz (a.s.m.) tarafından bir hadis-i şerifte ifade edilmiştir:

“İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez.” (Ebu Davud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35).

Bu hadis aynı zamanda şükretme alışkanlığı kazanmanın bir eğitim işi olduğunu gösterir. Nitekim cevabın başında geçen “Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez.” hadis-i şerifi de şükrün azdan çoğa, basitten mürekkebe uzanan bir terbiye süreci ile kazanıldığını göstermektedir. İnsanların pek çoğu bu eğitimi almadıkları için ne yazık ki pek azı şükreder. (bk. Sebe, 34/13)

Şükrün Çeşitleri

Şükür; kalbî, kavlî ve örfî olmak üzere üçe ayrılır. İyiliği hatırlamak ve nimeti vereni düşünmek kalbî şükürdür. İyiliği dile getirip nimeti vereni övmek kavlî şükürdür. Verilen nimeti verildiği gaye doğrultusunda kullanmak ise amelî şükürdür.

Şükrü yaratılışın bir neticesi olarak gören Bediüzzaman Hazretleri bunların dışında bir de fıtrî şükürden bahsetmektedir. Allah’ın yaratıp istifademize sunduğu nimetlere karşı iştihâ ve iştiyak duymamız ile onlardan zevk ve lezzet almamız, fıtrî şükürdür. (Nursî, Mektubat, 28. Mektup, Beşinci Mesele).

Şükür Nimetin Artmasına Vesiledir

Şükür, nimete karşı güzel bir mukabelede bulunmak olduğundan, insan için bir kadirşinaslık ifadesidir. Yoksa Allah’ın şükre ihtiyacı yoktur, O, Ganiyy-i mutlaktır. Şükretmek suretiyle güzel bir karşılıkta bulunmak, nimeti vereni veya iyiliği yapanı memnun edeceğinden dolayı nimetin artmasına vesile olur. 

"Hani Rabbiniz size şöyle bildirmişti; "Eğer şükrederseniz, size yönelik nimetlerimi kesinlikle arttırırım, eğer nankörlük ederseniz, hiç kuşkusuz azabım pek ağırdır." (İbrâhîm Sûresi, 14/7)

Hiç kuşkusuz yüce Allah'ın verdiği nimetlere karşı şükretme, insan ruhundaki ölçülerin doğruluğunun göstergesidir. İyi olan şükreder, çünkü bozulmamış fıtrata göre şükür onun tabii tepkisidir.

Diğeri de, nimetine karşılık yüce Allah'a şükreden kişinin bu nimet üzerindeki uygulamalarında, şımarmadan, diğer halka karşı büyüklük taslamadan, bu nimeti baskı, kötülük, pislik ve bozgunculuk aracı olarak kullanmadan yüce Allah'ı gözeteceği, onun hoşnutluğunu göz önünde bulunduracağı gerçeğidir.

Bunların ikisi de nefsi arındıran, onu iyi işler yapmaya, nimet üzerinde onu geliştirecek, bereketlendirecek, iyi uygulamalarda bulunmaya teşvik eden unsurlardır. Böylece insanlar hem bu nimetten hem de ona sahip olan kişiden memnun olur, ona yardımcı olurlar.

Allah'ın nimetine karşı nankörlük etmek de, ona karşı şükür görevini yerine getirmemekle olur. Ya da bu nimeti bahşedenin yüce Allah olduğunu inkâr etmekle, bu nimeti bilgiye, tecrübeye, kişisel emek ve çalışmaya bağlamakla olur! Sanki bütün bu yetenekler yüce Allah'ın bahşettiği nimetler değilmiş gibi!

Nankörlük, bu nimeti kötü emeller için kullanmakla olur. Nimetle şımarma, büyüklenme, onu insanlara karşı üstünlük sağlama aracı olarak kullanma, ihtiraslar ve bozgunculuk uğruna koz olarak kullanma... Evet bütün bunlar yüce Allah'ın nimetini inkâr etmek anlamına gelmektedir.

Şükür, yüce Allah'a bir kazanç sağlayacak değildir. Nankörlük de ona zarar verecek değildir. Yüce Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Bizzat övgüye lâyıktır, insanların övgüsü ve bahşettiği nimetlere karşılık şükretmesi ile değil...

Netice olarak; şükür ve kanaat, insanın kısmetine düşen rızkına râzı olmasıdır.

Şükretmek, kanaatkâr olmak, rahatlığa kavuşturur. Sabır, tökezlemeyen binek, şükür ve kanaat ise bükülmeyen kılıçtır. Yani aza şükretmeyen ve kanaat etmeyen çoğu bulamaz. İnsan kendine değil Allah’a güvenmelidir. İnsana düşen görev budur. Ele geçen mevcuda şükür ve kanaat etmeli. Zira kanaat, insanı zengin yapar, yerinde kullanılmayan zenginlik ise, azdırır. Allah’ın verdiği rızka râzı olanı, başkalarının elinde bulunan nimetler mahzûn etmez.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Kategori:
Okunma sayısı : 5.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun